22 Mayıs 2005

'Anılarımda Hermann Hesse'

Cumhuriyet 22.05.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Yaşlı kadın tarihi mezarlığın kapısından içeri giriyor. Küçük adımlarla yürüyor, upuzun duvardaki bronz tabelalara baka baka ilerliyor. Bir süre sonra duruyor, eğilip elindeki, villasının bahçesinden topladığı çiçekleri ıslak toprağa bırakıy or. Karşısındaki yüksek duvarı kaplayan tabelalarda akrabalarının adları yazıyor. Friedrich ve Emma Gundert , annesinin babasıyla eşi. Yaşlı kadının dedesi. Hermann ve Julie Gundert , annesinin büyükbabasıyla eşi. Marie Hesse, yaşlı kadının dedesinin kız kardeşi ve Hermann Hesse'nin annesi... Gözlerini kapatıp bir şeyler mırıldanıyor. Dua mı ediyor, burada yatan aile fertleri ile mi konuşuyor? Yaşlandıkça daha sık geçmişe dönüyor anılarında. Birkaç yıl sonra 90 yaşında olacak. Sonra ağır ağır mezarlık çıkışına doğru yürüyor. Karşı kaldırıma geçip ırmak kıyısından küçük kente dönüyor. Son günlerin yağmurlarının ardından Nagold'un suları hızlı hızlı, köpük köpük akıyor. Az ötede, Güney Tirol evlerini andıran kocaman taş yapıyı 1694'te tüccar Johann Schill yaptırmıştı. Onun ailesinden gelen Emma, yaşlı kadının dedesi Friedrich'in eşiydi. Üç katlı bu koca yapıda ne güzel günler geçirmişti. Bach hayranı dedenin evde verdiği konserleri çok iyi anımsıyordu. Müziğe olan ilgisi belki de o yıllardan kalmaydı. Genç kızlığında konservatuvarda piyano öğrenmiş, konserlere katılmış, sayısız öğrenciye ders vermişti. Annesinin halası Marie de severdi müziği. Sık sık anlatırdı annesi, çok yanlı, hareketli ve üstün yetenekli bir kadın olduğunu. Ebeveynlerinin misyonerlik yaptığı Güney Hindistan'da 1842'de doğmuştu. 1874'te evlendiği Johannes Hesse, ikinci kocasıydı. Ona iki kız, bir de erkek çocuk doğurmuştu. 1877'de dünyaya gelen oğulları Hermann çok sorunlu çıkmıştı. İlkokuldan sonra Latince öğrenen Hermann 15 yaşında Maulbronn manastırına yollanır. Birkaç ay aradan geçmeden kaçar, Stetten sinir kliniğinde üç ay yatar, Stuttgart'ta liseye kaydı yaptırılır, krizler yeniden başlar, okul yerine şaraphaneleri yeğler, ne olduğu bilinmeyen insanlarla dostluklar kurar, sağa sola borç takar, okuldan kaydı silinir... 1906'da yazdığı ''Unterm Rad'' adlı romanın konusu o yılların gençlik bunalımlarıdır. Yaşlı kadın aniden Hermann Hesse'yi görüyor. Nagold ırmağının üzerindeki köprüdeler. Bronzdan Hesse, ondan uzun boylu, elinde şapkası, gelip geçeni pek umursamıyor, gözlerini ötelere dikmiş, yeşil yamaçlara, ırmağın sularına... Haylazlık, avare gençlik yıllarında burada saatlerce durur, suların akışını seyrederdi. Ördeklerin yüzüşünü, balık tutanları... Kimi zaman o da atardı oltasını sulara. O burada zaman öldürürken yaşıtları ya okula gider ya da çıraklık yapıp bir meslek öğrenirlerdi. Kent insanlarının gözünde Johannes ile Marie Hesse'nin oğulları Hermann tembelin tekiydi, bir şey olacağı yoktu. Çok sonraları o günlerden söz açıldığında, çocukluğumda pek sevilmezdim, diye konuşurdu. O yılların deneyimlerini hiç unutmamıştı. Yaşlı kadın Hermann Hesse'yi, Güney İsviçre'nin Tessin yöresindeki villasında tanımıştı. 1930'lu yıllardan başlayarak Montagnola'nın bir yamacındaki o eve sık sık gitmişti annesiyle. Aşağı bahçe kapısında yazardı, ziyaretçi kabul edilmez diye. Villanın yukarı kapısında da aynı şeyler okunurdu. Annem çalışma odasının kapısını açtığında ''Hermann Amca'' ayakta karşılardı bizi, kolları iki yana açık. Ben deneyimsiz bir genç kız, o ise dünyaca ünlü bir yazar. Yıllar öncesinin haylaz ve tembel delikanlısını artık milyonlar okuyordu. Kimi zaman, annemim hediyesi olan bir Bach plağını pikaba koyar, bakışlarını karşı yamaçlara dikerdi. O yıllarda resme de başlamıştı. Her ziyaretimizde evinin duvarlarını daha çok tablonun süslediğini fark ederdim. Hepsi de ekspresyonist, rengârenk ve özgürlük dolu tablolar. 1933'ten başlayarak Almanya'dan kaçan birçok dostuna yardımı esirgememişti. Çoğu kez elinde ne varsa onlara harcamış, başka ülkelere sığınmalarına destek olmuştu. Savaş yıllarında Almanya'da eserleri yasaklanıp, paralar suyunu çekmeye başlayınca kendini iyice tabloya vermiş, kazandıklarını da dostlarına harcamıştı. Bizlere yolladığı, Nazi sansüründen geçmiş mektupların ardı arkası hiç kesilmemişti. En çok da ablası Adele ile mektuplaşır, onunla sık sık dertleşirdi. Annemizin sonsuz beğenisi ve çocuklarına olan sevgisiyle babamızın duygusal ahlak değerleridir bizleri bugünlere taşıyan, diye yazdığı bir mektubu Adele ''teyze'' ölümünden az önceki bir ziyaretimizde anneme okumuştu. Annemle babamın evinde birçok dünyanın ışığı bir araya gelmişti... Yaşlı kadın, villasına doğru yükselen yokuşu ağır ağır çıkıyor. Tek başına oturduğu iki katlı, sekiz odalı binanın kapısını açıp içeri giriyor. Duvarları Hermann Hesse tabloları ile süslü salonda bir köşede duran eski piyanonun başına geçiyor, parmaklarını tuşlara dokunduruyor. Bach'dan bir sonat odayı kaplıyor. Kocaman pencerelerden Karaormanlar kenti Calw'ın yemyeşil yamaçları görünüyor...
 
www.ahmet-arpad.de

12 Mayıs 2005

Yönetenlerin korkulu düşü: Kitap

Cumhuriyet Kitap 12.05.2005

Ahmet ARPAD
 
Avrupa insanının belki bir yüzyıl unutamayacağı, etkisinden kurtulamayacağı 2. Dünya Savaşı 8 Mayıs 1935'te sona erdi. Bir elli yıl geçmiş aradan. Almanya topraklarından çıkan bu savaş sadece onlarca milyon insana kıymadı, Nazi ideolojisinin arkasındaki faşist görüşle de bir "düşünce kıyımı"nı gerçekleştirdi! 1933-1945 arasında "öldürülen" Alman edebiyatının savaş sonrasında pek kolay kendine gelememesinin, bir daha da eski ününe kavuşamamasının nedenlerinden biri de Nazi Almanyası'ndaki bu "düşünce kıyımı"dır.Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşü, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan, yazılıp çizilenden nefret eden, onları yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Bunlardan "en ünlüsü" de, insanlığın bundan tam altmış yıl önce kurtulduğu Hitler'di!Yirminci yüzyılın en ünlü antifaşist ve antimilitarist yazarı Erich Maria Remarque'ın üne kavuştuğu 1928-1931 yılları Almanya'nın toplum yapısında tedirginliklerin iyiden iyiye arttığı bir dönemdir. Remarque adının ve romanlarının ülkede olağanüstü ilgiyle karşılaşmasında toplumdaki tedirginliğin payı çoktur. 1933'lerin kahverengi gömlekli iktidarı Naziler, Remarque'ın yanı sıra daha birçok yazarın eserini de kendilerine engel görmeye başlamıştı. Özellikle genç yaşta ünlenmiş olan Remarque, yüzyıllardır Cermen efsaneleri ve masalımsı yiğitlik örnekleriyle yetiştirilmiş sıradan Alman halkına savaşın yersizliğini, kötülüklerini herkesin anlayacağı apaçık gerçekler olarak haykırıyordu. Eserlerine edebiyatçılar ve büyük tenkitçiler dudak bükseler de, halk Remarque'ı okuyor ve savaşın ne olduğunu, savaştan kimlerin yararlandığını anlamaya başlıyordu.
 
ÖZGÜR DÜŞÜNCEYE ENGEL
 
O günlerde, sosyal demokratlar, komünistler, merkezciler ve daha birçok politika örgütünün toplandığı Reichstag'da her gün çekişmeler yaşanıyordu. 30 Ocak 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. Seçimlerde salt çoğunluğu elde edemeyen Hitler, sol partilerin arasında işbirliği sağlanamaması sonucu iktidar koltuğuna oturmuştu. Bu başarıyı elde etmesinde Hindenburg ve Von Papen'in ağır endüstri kralları ile yaptığı gizli anlaşma da önemli bir rol oynamıştı. Hitler'in ilk işlerinden biri özgür düşünceyi frenlemek oldu. Sola ve düşünürlere karşı başlattığı saldırılar da "başarılı"ydı. Sayısız düşünür, sanatçı ve bilim adamı gereksiz nedenlerle tutuklandı. 10 Mayıs 1933'te bütün Almanya'da başlatılan ve haftalarca süren kitap yakma girişiminin amacı sadece insancıl, savaş karşıtı yazarlara gözdağı vermek değildi. İktidarda kalabilmek için tüm ülkede özgür düşüncenin dibine kibrit suyu dökmekti! O günlerde Berlin'den Münih'e ülkede Heine, Freud, Marx, Seghers, Brecht, Zweig, Mann ve Remarque'ın kitapları dev ateşlere atılırken askeri orkestralar marşlar çalıyor, insanlar uluyordu! Bu kitap yakmanın halka anlatılan gerekçesi, Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırmaktı. Kitapları yasaklananlar, ateşlere atılanlar Nazilere göre "Alman düşün dünyasının çöpü" yazarlardı.1935 yılında Hitler yönetiminin yayımladığı 'yasaklar listesi'ne göre tam 524 yazar zararlıydı. Toplam 3601 eserin Almanya'da yayımlanması ve okunmasını yasakladılar. Ne yazık ki Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene ses çıkarmadı. Kitapların yakıldığı kentlerde çoğu üniversite profesörü, "Giderek artan Marksist girişimler, yıkım getiren Yahudi ruhu Almanya'yı tehdit etmekte" diye seslendi toplanan binlerce insana. Basında da pek karşı çıkan olmadı. Hatta birçok köşe yazarı Nazilerin 'kitap düşmanlığı'nı onayladı. Alman ruhuna ve edebiyatına bile bile ihanet edilirken basında, "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir" diye yazanlar oldu.
 
DÜŞÜNÜRLERİN ACI SONU GAZ ODALARI
 
"Bugün kitapların yakıldığı yerde yarın insanlar da yakılır" diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ilerde ne yazık ki haklı çıkacaktı. Sınır ötesine kaçamayan antifaşist düşünürler toplama kamplarının dikenli telleri arkasında yaşama gücünü yitirdiler. Gaz odaları ve fırınlar çoğunun acı sonu oldu. Sınır ötesi ülkelere kapağı atabilenlerin çoğu savaş sonrasında da bir daha Almanya'ya geri dönmedi.1933'ten sonraki yıllarda Nazi rejimi daha çok kahramanlığı ve savaşı konu alan bir edebiyat türüne özen göstermeye başladı. Nasyonal sosyalist dünya görüşünü destekleyen adı sanı pek duyulmamış yazarlar 1935'ten başlayarak Rayh Kültür Odası'nın desteğini aldı. Yazarlık mesleğini sürdürmek isteyenlerin bu odaya üye olması zorunluydu. Yine de Nazi rejimine direnen ve ülkeyi terk etmeyen Hans Fallada, Werner Bergengruen, Ina Seidel, Reinhold Schneider gibi yazarlar Hitler'i ve savaşı pek eleştirmeden o zor yılları çekildikleri köşelerinde geçirmesini bilmişti. Her şeye karşın 1933-1945 arasında Alman edebiyatı ölüdür, varlığından söz edilemez. Düşünce özgürlüğüne baskı, çoğu zaman uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır. Ancak yazar ve kitap kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuş, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır.

8 Mayıs 2005

İşsiz yabancının uyumu güç

Cumhuriyet 08.05.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Almanya'da her şey uzaktan görüldüğü gibi öyle pek tozpembe değil. Bundan 15 yıl önce doğusundaki ''hasta'' Almanya ile birleşmesinin ülke toplumuna hiçbir yararı olmadı. AB verilerine göre, son yıllarda birliğin ekonomik açıdan en az gelişen ülkesi olduğu kanıtlanan Almanya'da işsizlik ikiye katlanıp 6 milyona yaklaşırken, fakirleşen insanların oranı hızla artıyor, orta sınıf eriyor, eğitim giderek geriliyor, insanlar evlilikten kaçındığından doğumlar da giderek azalıyor, toplum küçülüyor. Geleceğine artık pek umutla bakmayan insanlar toplumu bencil. Bireyler her geçen gün daha çok ''adalar'' oluşturuyor. Kısa süre önce resmi makamlar, ülkede suç işleme oranının arttığını, insanların giderek daha çok kaba kuvvete başvurduğunu açıkladı! 1998'den bu yana ülkeyi yöneten Sosyal Demokrat/Yeşiller koalisyonu o yılların ''İşsizliği yarı yarıya azaltacağız'' sözünü yerine getiremedi. Bunun da altında en çok ezilenler ''bizimkiler'' oldu! İş ve İşçi Kurumu'nun yeni verilerine göre ülke genelinde işsizlik yüzde 10.5 oranında. Yabancıların ise yüzde 22.5'i işsiz dolaşıyor. Stuttgart örneğinde, kentteki işsizlerin yüzde 40'ı yabancı. İşsiz gençlerden yüzde 38'i Alman pasaportlu değil. Yabancıların yüzde 80'i hiçbir mesleki eğitimden geçmemiş, Almancaları da yetersiz. Yeni bir iş bulmaları hemen hemen olanak dışı... Bu sorun gerek yaşlılar, gerekse burada doğmuş dördüncü nesil gençlerde çok belirgin. Çoğu ortaokulu zar zor bitiriyor, liseye gidenler parmakla gösteriliyor. Türk çocuklarından ilkokula başlayanların sadece yüzde 10'u liseye ulaşabiliyor! Günümüzde işsiz kalan 50 yaş üzeri yabancının bir daha iş bulamamasının başka bir nedeni de var. Onun yıllarca yapmış olduğu, pek meslek eğitimi gerektirmeyen ''basit'' işi Alman şirketleri son yıllarda artık Doğu Avrupa ve Asya'nın ''ucuz'' ülkelerinde yaptırıyor... Almanya'dan sadece kapital değil, işgücü de kaçırılıyor! Ülkenin sorunları şu sıralar çok karmaşık. Hepsi iç içe geçmiş. Tam bir arapsaçı. Yün yumağı! Yönetenler dolanmışlar kedi örneği bu yumağa, neresinden, nasıl açılacak, hiçbiri bilmiyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Bu arada kaybeden sadece Almanlar olmuyor, yabancılar da okkanın atına giriyor. Böyle bir ortamda ''Yabancılar topluma uyum sağlamıyor'' diyenler, ne yazık ki gözlerini kapatıyor, uyumun ''tek yönlü bir cadde'' olmadığı gerçeğini hasıraltı ediyor... En kolayı, vur abalıya! Birkaç ay önce yaptığı açıklamalar ile, Fethullah Hoca'ya yakın genç işadamlarının kurduğu özel liseye sıcak baktığını belirten Stuttgart Büyükkent Belediyesi'nin Hırvat asıllı yabancılar ve uyum sorumlusu, geçenlerde bir gazete röportajında işsizlik ve uyum konularında getirdiği bir ''öneri'' yle yine dikkatleri üzerine çekmesini bildi! ''Kentteki 200'e yakın yabancı dernek, geldikleri ülkenin kültürünü koruma amaçlı çalışmalar yapacaklarına artık gençlerin uyumu konusu ile ilgilensinler!'' diyerek uyum için nelerden vazgeçilmesi gerektiğini açık açık söyledi!..
 
www.ahmet-arpad.de

24 Nisan 2005

Yol üstünde bir kent

Cumhuriyet 24.04.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Kulesi dünyanın en yükseği. Tam 162 metre. Tepesine ulaşmak için 768 basamağı çıkmak zorundasınız. Gücünüz varsa. Fakat çıktığınıza değiyor, hava açık ve berrak oldu mu... Alplere kadar uzanan bir panorama yorgunluğunuzu gideriyor. Temelini 14. yüzyılda atmışlar Ulm Katedrali'nin. Devasa kapısından içeri girip de başınızı kaldırdığınızda kubbeleri süsleyen motifleri zor seçiyorsunuz. Stuttgart'tan Münih'e,Konstanz Gölü'nün kıyılarına, Avusturya Alpleri'nin kayak merkezlerine ulaşmak için hep Ulm'dan geçmek zorundasınız. Kuzey İtalya'ya, Venedik ya da Milano'ya mı yolculuk, yine Ulm üzeri gidiyorsunuz . Anlayacağınız Ulm, ''yol üstünde bir kent'' . Avrupa'nın en uzun nehri Tuna, Ulm'un ortasından geçiyor, kollarından Mavi ile burada buluşuyor. Acaba ona, Mavi Tuna demelerinin nedeni bu mu? Katedral çevresi eskiliğini korumuş. Dar sokaklar, ikişer üçer katlı tarihi evler, loş geçitler, küçük lokantalar ve şaraphaneler, butikler ve galeriler... Tuna'ya inen yollar kentin en şirin mahallelerinden geçiyor. Birçok tarihi Alman kentinde olduğu gibi Ulm'da da çoğu sokak araç trafiğine kapatılmış, yayalar rahatça dolaşsın diye. Cafe'ler, lokantalar masaları çıkarmış dışarı. İnsanlar baharın ılık havasında mutlu mutlu oturuyor, yorgunluk çıkarıyor, gülümsüyor... Balıkçılar Mahallesi kentin en eski yerleşimi. Buradaki yapıların çoğu, nehir kıyısındaki kent duvarları 16. ve 17. yüzyıldan kalma. Günümüzde lokanta olarak kullanılan Eğik Ev 7 yüz yıldır hâlâ sapasağlam ayakta, hafif yan yatmış olmasına karşın. Şu sıralar Ulm Müzesi, ülkenin en önemli ressamlarından Emil Nolde' nin (1867- 1956) eserlerini sergilemekte. Belki de ekspresyonizmin (dışavurumculuğun) bu en ünlü ressamının 1903 ile 1918 yılları arasında yarattığı büyüleyici 60 insan portresi sergi salonlarını süslüyor. Fırçasının heyecanlı titreşimleri ile Nolde bize o yılların büyük kent insanlarını, Baltık Denizi'nde yazları geçirdiği Alsen Adası'ndaki komşularını, akrabalarını, köylülerini tanıtıyor. Hele Yeni Gine'de geçirdiği yıllarda (1913- 1914) yarattığı ada yerlilerinin portreleri çok çekici. Uzun uzun seyrediyor, karşılarından öyle kolay ayrılamıyorsunuz. O yıllarda kendini yenileyen Emil Nolde ölümüne kadar dorukta kalmasını biliyor. Kent gezintisinin sonunda Stuttgart'a dönmek de var, geceyi tarihi Balıkçılar Mahallesi'nde geçirmek de. İkinci seçeneği yeğlerseniz, adı Dar Ev olan otelde kalmanız önerilir. Fischergasse'de, taş köprünün hemen yanı başındaki, 16. yüzyıldan kalma beş katlı yapı adı gibi gerçekten daracık. İçinde sadece üç odası var. Baştan aşağı özenle restore edilmiş odalar kat genişliğinde. Birinde whirlpool var, günün yorgunluğunu atmak isteyenler için. Tuna'nın kolu Mavi neredeyse odanızın içinden geçiyor. Az sonra ağaçlar altında oturmuş, leziz yöre şaraplarını yudumlarken aklınız uzaklarda...
 
www.ahmet-arpad.de

27 Mart 2005

Yahudi düşmanlığı hep vardı

Cumhuriyet 27.03.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Trenden indi. Sağına soluna şöyle bir bakındı ve sonra ürkek adımlarla çıkışa doğru yürüdü. Küçük istasyon binasının önünde bir taksi bekliyordu. Bir an düşündü. Kent merkezine yürüse miydi, yoksa taksiyle mi gitseydi? Hava serin fakat güneş liydi. Yürümeye karar verdi. Karşı kaldırıma geçti. Sağa doğru gitmesi ger ek tiğini biliyordu. Büyük bir bahçe içinde kocaman, gösterişli, kırmızı tuğla dan tarihi bir bina dikkatini çekti. Demir bahçe kapısında ''Villa Ecarius'' yazıyordu. Yoluna devam etti ve birkaç sokak sonra sola saptı. Uzaktan büyük katedralin kuleleri görünüyordu. Oraya gidecekti. Annesi, babası ve ablasıyla bu kenti terk ettiklerinde 7 yaşındaydı. Bir daha hiç dönmemişlerdi buralara. Ana babası çoktan yaşamıyordu. Ablasını da iki yıl önce yitirmişti. Doğduğu toprakların hasretine daha çok dayanamamış, tek başına yola koyulmuştu. Speyer'e tam 70 yıl sonra geri dönmüştü! 1935 sonbaharıydı, apar topar, her şeyi geride bırakarak bu kenti terk ettiklerinde. Annesi bir akşam önce söylemişti kızlarına, yarın bu kentten ayrılacaklarını. Önce yakın Fransa'ya kapağı atmışlardı. Birkaç ay sonra da İngiltere'ye. İleri yıllarda savaş başlamıştı, anlatmıştı babası niçin öyle aniden evlerini bırakıp buralara geldiklerini. ''Kaçmasaydık'' demişti, ''bugün kim bilir hangi toplama kampındaydık ya da çoktan öldürülmüştük.'' Sağına soluna pek dikkat etmeden, düşüncelerle ve anılarla dolu, yürüyordu. Bomboş küçük sokaklardan, iki üç katlı daracık evlerin arasından geçti. ''Greifengasse'' yazıyordu tabelada. Bakışlarını katedralin kulelerinden ayırmadan ağır ağır devam etti yoluna. ''Predigergasse'' , oradan da geniş, upuzun Maximilian Caddesi. Buraları anımsar gibi oldu. O yıllarda atlı arabalar, tramvay ve birkaç otomobil geçerdi Speyer'in bu tek büyük caddesinden. Dosdoğru yürüdün mü katedrale çıkardın. Az ötede sinagog vardı, köşeyi döndün mü de banyo. Bir buçuk yıl devam etmiş olduğu okulu ''Pfaffengasse'' idi... Az sonra koskocaman, devasa katedralin karşısındaydı. Durdu. Hiç kıpırdamadan, bakışlarını yüksek kapısından, sonsuza tırmanan kulelerinden çekmeden öylece... Burası kalabalıktı. İnsanlar gidip geliyor, otobüsler turist boşaltıyordu. Karıncalar örneği kocaman alanda hareket ediyordu hep birileri. Onların ortasında Esther Lieberberg hareketsiz öylece duruyordu. Düşündü bir an için, gireyim mi katedrale, diye. Sonra yürüdü küçük adımlarla kocaman kapıya doğru. Katedralin içi daha da yüceydi. Sütunlar ve kubbeler sonsuza yükseliyordu. Sıralar arasından yürüdü. Arka bölüme geçti. Birkaç yıl önce Almanya'nın eski başbakanı Helmut Kohl 'ün intihar eden karısının dini töreninin bu katedralde yapılmış olduğunu anımsadı. Zavallı kadıncağız, diye mırıldandı. Ürperdi. Hızlı adımlarla çıkışa doğru yürüdü. Speyer'e gelmesinin nedenlerinden biri de az ötedeki Tarih Müzesi'nde gezilen ''Ortaçağda Avrupa Yahudileri'' sergisiydi. Giriş katının salonları o dönemlerden kalma ve sadece bu sergi için Avrupa'nın sayısız ülkesinden getirilmiş çok ilginç eserlerle doluydu. İsa 'dan önce 6. yüzyılda Yahudiler bugünkü Irak topraklarını terk edip önce Doğu Akdeniz kıyılarına, sonra da Roma döneminde İtalya üzerinden Batı Avrupa'ya göç etmişlerdi. Ren havzasına 4. yüzyılda Romalılarla geldiklerinde Cermen kavimleri buralarda henüz yoktu. Haçlı Seferleri'ne kadar Yahudi tüccarlar Ortadoğu ile Orta Avrupa arasındaki ticaret köprüsünü oluşturmuşlardı. Özellikle Speyer, Worms ve Mainz Yahudilerin ''kaleleriydi'' . Yahudi düşmanlığı o çağlarda da kendini göstermişti. 1333'te Ren havzası Yahudilerinin mallarına el konulmuş. 1348-1350 arasındaki büyük veba salgını sırasında ''Yahudiler su kaynaklarımızı zehirliyorlar'' gibi bir bahaneyle radikal Hıristiyanlar Yahudiler arasında kıyıma girişmişlerdi. Bu düşmanlık hep devam etmiş, 1500'lere girildiğinde Alman kentlerinden kovulmaya başlanmışlardı. 1529'da Speyer sinagogu ellerinden alınmıştı. Esther Lieberberg az sonra kendisini Judengasse'de bulduğunda, ne değişti ortaçağdan günümüze, diye düşündü. Yürüdü. Çok dalgındı, biraz sonra yerin üç kat altındaki eski banyonun taş basamaklarını inerken. Her şeye karşın, 7 yaşında terk etmiş olduğu bu kente 70 yıl sonra günübirliğine de olsa döndüğüne pişman değildi.
 
www.ahmet-arpad.de

14 Mart 2005

Avrupa'ya Birlik Gerekli mi?

Cumhuriyet 14.03.2005
Ahmet ARPAD
 
Bundan 15 yıl önce, Almanya'nın batısının doğusu ile birleşmesi ülkeye hiç yaramadı. Rusya ile Amerika'nın aralarında anlaşarak 'onay verdikleri' bu birleşme sonucu Avrupa Birliği'nin lokomotifi Almanya o günden bugüne bir türlü kendine gelemiyor. Bu güç yitirmenin sonucu sermayenin terk ettiği ülkede altı milyon insan işsiz evde oturuyor. Evlilikler ve doğum azalırken, toplum yaşlanıyor. Eğitim geriliyor. Fakirliğin hızlı adımlarla ilerlediği, seçmenlerin politikacılara artık inanmadığı Almanya'da giderek artan toplumsal sorunlar insanları altında eziyor. Bencilleşen birey geleceğinden ümitsiz.
 
Zayıf bir Almanya, güçsüz bir Avrupa Birliği demektir. Avrupalı politikacılar bundan yarım yüzyıl önce yola çıktıklarında önce Amerika ve Rusya'ya, sonraki yıllarda da Çin ve Japonya'ya karşı ekonomik ve askeri bir güç olmak, barış içinde yaşamak istiyordu. Şimdi, 2005 yılına geldiklerinde ise geriye bakan Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya elli yılda ''bir arpa boyu yol'' aldıklarının farkındalar! Ötekiler ise başta Amerika olmak üzere, kimseyi pek dinlemeden yollarına devam ediyor. Önce Doğu Almanya'yı Batı Almanya'ya geri veren, ardından da diğer Demirperde ülkelerini AB'ye 'kakalayan' Rusya kendi yolunda gidiyor. Çin'in attığı adımlar giderek büyüyor, hızlanıyor. Japonya gücünden pek bir şey yitirmedi. Hep 'hareketli' Ortadoğu sürprizlere gebe. Hindistan'da gerileme yok. Artık yeni küresel oyuncular dünya sahnesine adım attı. Dünya sorunlarının çözülmesinde Avrupalıların pek sesi sedası çıkmıyor. Balkanları Amerika halletti. Afganistan'da onun sözü geçti. İsrail - İran ekseninde de o ne derse oluyor. Amerikan emperyalizmi Irak'ta 'at koştururken' kimi Avrupa ülkesinin komşumuzda kan akmasına destek vermesi AB'nin ne kadar zayıf olduğunun en büyük kanıtı. Birlik olmak için gerekli reformları bir türlü yapamayan Avrupa bu gidişle büyük ekonomik ve sosyal dönüşümleri başaramayacak gibi. Küresel güç düşünden yavaş yavaş vazgeçmek zorunda kalacak.
 
Avrupa Birliği'nin uyumlu bir yapıya sahip olmadığı, son yıllarda giderek daha çok kanıtlanıyor. Avrupa anayasası için sadece sekiz hükümet halkoylaması yapacak. Diğerlerinin buna niyeti yok. AB ülkelerinde birçok önemli karar halka sorulmadan alınıyor. Birlik üyeleri 21. yüzyıl dünya gerçeklerine karşın birbirleriyle anlaşmaktan hâlâ çok uzaklar. Yirmi beş ülke arasındaki kültürel farklılıklar da, hiçbir zaman çözümlenmeyecek, sürekli zorluklar yaratacak kalıcı bir sorun. Unutmayalım, kültür birliği olmayan ülkelerin uzun süre yaşamadığı, dağıldığı bilinen bir gerçek. Bu arada Avrupa kimliğinin Hıristiyan toplum değerleri temelinde oluşturulup, güçlenmesi için Vatikan'ın ve kiliselerin politikacılara yıllardır baskı yaptığını da göz ardı etmemek gerek.
 
21. yüzyılda ayakta kalabilmek için gerekli olan dinamizm nedir, Avrupalı bilmiyor. Yaşlı kıtanın en büyük sorunu, oluşturmaya uğraştığı birliğin hantal, ağır, kararsız ve hastalıklı olması. ''Çekirdek Avrupa'' denen beş, altı ülkenin diğerlerini boyunduruğu altına almadan da böyle bir AB'nin işlemesi hemen hemen olanak dışı. 'Arka bahçe' ikinci sınıf ülkelerin güçlüler tarafından yönetilmesi ise yaşlı kıtaya ister istemez tedirginlik getirecek, birlik için kaçınılmaz olan uyum giderek zorlaşacak. Zayıf üye ülkelerin güçlülerin boyunduruğu altına girmesiyle küreselleşme, sonunda ister istemez Avrupa'da da gerçekleşecek, uyum, birlik ve demokrasi sözleri çoktan rafa kalkmış olacak! Ülkelerin birleşerek bir federasyon oluşturması da ulusal kimliklerin yok olmasını peşinden getirecek. Günün birinde böyle bir AB yine de gerçekleşirse Avrupalı mutlu olacak mı dersiniz?
 
Bu koşullarda çok zor. Avrupa 2005 yılında dört beş başlı, yirmi küsur kollu yaşlanmış bir yaratık. Aradan bir yarım yüzyıl geçmiş, alınyazısını belirleyecek yol ayrımında nereye gideceğini hâlâ bilmiyor. Avrupa için ''dünya treni'' şimdilik kaçmış gibi görünüyor. Bizdeki AB hayranları ise birilerine sürekli yaranarak kişisel ve ideolojik çıkarları uğruna dört takla atmaya devam ediyor.

13 Mart 2005

Fethullahçılar Almanya'da emin adımlarla...

Cumhuriyet 13.03.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

11 Eylül'den bu yana Almanya'daki sayısız İslamcı kuruluş tam bir ''çıkarma'' yaptı. Süleymancılardan Nurculara, Rabıta'dan Müslüman Kardeşler'e, Milli Görüş'ten Fethullahçılara... Tümü de 11 Eylül'ün yarattığı gergin ortamı çıkarları uğruna başarıyla kullanıyor. Alman yasalarındaki boşlukları çok iyi biliyorlar. Toplumdaki liberal düşünce yapısından yararlanmasını da hiç çaktırmadan iyi beceriyorlar. Başarılarının en önemli ''reçetesi'' de takıyye. Kimi zaman ortak çalıştıkları her renkten politikacı, yerel belediyeler ve kilise adamları destekçileri arasında! Son birkaç yılın en büyük atılımını Fethullahçılar yaptı Almanya'da. Doksanlı yılların ortasından başlayarak ülkenin birçok kentine önce genç öğrenciler yolladılar. Genç nesil ''işadamları'' şirketler kurdular. Bunlar ardından bir ''hoca'' nın yönetiminde dershaneler açtılar. Buralara çoğu Türk ortaokul ve lise öğrencisi kabul edildi. Alman okullarının müdürleri ve kent belediyeleri, hemen hemen bedava verilen bu destek kurslarına tabii ''hayran'' oldu. Bu aşamaya gelinmesinde Halil Şimşek adlı bir hocanın büyük rolü olmuştu. Fethullah Gülen' e yakın, çekirdek kadrodan sayılan ve Dr. Necip Hablemitoğlu' nun Fethullah Gülen Raporu'nda adı geçen Halil Hoca son on yılda Almanya, İspanya ve İsviçre'deki örgütlenmenin mimarı, başadamı! Stuttgart'taki başarısız birkaç girişimin ardından onun gelip, çevresine birkaç açıkgöz üniversite öğrencisini toplamasıyla sonunda bu kentte sağlam bir temel atmasını becermişlerdi. Hali Hoca da Stuttgart'taki misyonu bitince Ruhr havzasına, oradan da Madrid'e yollanmıştı. Son 4-5 aydır Zürih'e kurmuş çadırını... 

Stuttgart'a attığı temelin ne kadar sağlam olduğu, geride bıraktığı adamlarının bundan 6 ay önce dershaneyi özel liseye çevirmesiyle kanıtlandı! Kurucu genç akademisyenlerin lise açmak için yaptıkları 2 milyon Euro'ya yakın masrafın kaynağı, ne eyalet eğitim bakanlığının, ne belediyenin, ne de eğitim müdürlüğünün umurunda! Önce dershaneyi, ardından da liseyi açarken ayyuka çıkan ''Kurucular Fethullahçıdır!'' iddialarını resmiler pek önemsemiyor. Kurucular da bu konuyu yazan gazete ve gazetecilere hemen dava açıyor. Kısa süre önce Stuttgart Belediyesi yabancılar sorumlusunun ''Gülen'e yakın olduklarını biliyoruz, yurtdışından destek geldiğini de tahmin ediyoruz, ancak kanıtlayamıyoruz'' sözlerini yayımlayan bir Alman gazetesi, sorumlunun: ''Ben bu sözleri söyledim'' demesiyle dava edilmekten kurtuldu. Stuttgartlı ''misyonerler'' daha önceki yıllarda da kendilerine ''Fethullahçı'' diyen gazetecilerle araştırmacı uzmanları açtıkları davalarla susturmuşlardı... Sormuştuk o günlerde: ''Niçin size Fethullahçı denmesini istemiyorsunuz?'' Öfkeli olmuştu yanıtları: ''Gülen adından rahatsızlık duyuyoruz. O siyaset yapıyor.'' Fakat eldeki bütün veriler yine de dershane ve lise açanların Fethullahçı olduğunu kanıtlıyor. Öte yandan Mannheim'da da lise açma çabaları devam ediyor. Stuttgart yakınlarındaki Nürtingen'de de örgütleniyorlar. Dört katlı bir binayı satın almışlar bile. Karşı çıkmak isteyen makamların eli kolu bağlı. Kimine göre Fethullahçı olmalarına karşın ''Hayır, değiliz'' demelerinin tek nedeni, geçmişi ve amaçları bilinen ''dinci baronun'' adamları oldukları kanıtlandı mı, Alman resmi makamlarının yabancı çocukların eğitimine el atmalarına izin vermeyeceğinden korkmaları. Geri planda dinci bir liderin ipleri elinde tuttuğu eğitim kuruluşlarına Almanların göz yummayacağından korkuyorlar. Bu nedenle de ne yapıp yapıp bugüne dek basın dahil herkesi susturmasını becerdiler. Onları övmek Almanya'da da serbest. İplerini pazara çıkarıp eleştirmek ise yasak! Biraz inatla ve dikkatle üzerlerine gittiniz mi tümünün Fethullah Gülen bağlantılı olduğu apaçık. Örneğin, mayıs ayında Berlin Senatosu salonlarında bir ''Diyalog'' toplantısı yapmayı planlıyorlar. Düzenleyen derneklerden biri Gülen'in kitaplarını Almanya'da yayımlayan kuruluş. Diğeri de Zaman gazetesi elemanlarıyla Stuttgart'ta lise açanların ortaklaşa kurduğu bir dernek. Berlin'deki toplantının konuşmacıları Hocaefendi'nin Abantçıları! Aralarına birkaç Almanla bizim Cem Özdemir' i de katmışlar. Almanya Federal Meclisi Başkanı Wolfgang Thierse' den de bu toplantıyı himayesi altına almasını istemişler. Kabul edeceğinden hiç şüpheniz olmasın.
 
www.ahmet-arpad.de

6 Mart 2005

Nazilerin Çingene soykırımına anıt

Cumhuriyet 06.03.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Türkiye'ye, ''Senin ülkende şu, bu, o etnik azınlıktır, kabul etmelisin!'' diyen Avrupa Birliği üyesi Almanya, 600 yıldır birlikte yaşadığı, Hitler döneminde soykırımdan geçirdiği Yahudilerle Roman ve Sintileri azınlık olarak kabul etmeye yanaşmıyor. 9. yüzyılda Kuzey Hindistan'dan yola çıkıp bir kısmı İran, Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya, bir kısmı da Balkanlar üzerinden 14. yüzyılda Avrupa'ya ulaşan ve kendilerine Roman ve Sinti denen Çingeneler 600 yıldır Almanlarla bir arada yaşıyor. Nazi Almanyası'nda sadece 6 milyon Yahudi öldürülmemişti. Toplama kamplarında ve gaz odalarında yarım milyon da Roman ve Sinti yaşamını yitirmişti. Savaş sonrasının Alman politikacıları onlara da soykırım yapıldığını ancak 1979 yılına gelindiğinde kabullenmiş, Hitler'in ellerinden almış olduğu Alman vatandaşlığını da 1980'li yıllarda geri vermişti. Ancak günümüzde topraklarında 100 binin üzerinde Yahudiyle 70 bin civarında da Roman ve Sinti'nin yaşadığı AB ülkesi Almanya, nedense her iki toplumu etnik azınlık olarak kabul etmeye yanaşmıyor! Almanya Federal Meclisi Berlin'de Yahudiler için bir soykırım anıtı yapılması kararını 90'lı yılların sonunda almıştı. Günümüz insanlarına o büyük soykırımı hep anımsatması istenen ve 16 bin metrekare alana yapılan anıt, savaşın bitişinin 60. yılı olan 8 Mayıs 2005'te açılacak. Almanya'da yaşayan Roman ve Sintiler de onlarca yıldır böyle bir anıtın gerçekleştirilmesi için çaba gösteriyor. Berlin Senatosu'nun bundan beş yıl önce karşı çıktığı istekleri, sonunda kabul edildi. Cemaat başkanı Romani Rose 'nin sunduğu yeni projenin tasarımcısı, Paris'te yaşayan İsrail doğumlu sanatçı Dani Karavan . Ancak şu sıralar, 2006 yılında açılması planlanan anıtın kitabesine ne yazılacak, onun tartışması yapılıyor. Almanya'da kültürden sorumlu devlet bakanı Christine Weiss ile tarihçi Jaeckel , metinde ''Çingene'' sözünün geçmesinin doğru olacağında ısrar ediyorlar. Ailesinden 13 insanı Nazi kamplarında yitirmiş olan Romani Rose geçenlerde Stuttgart'ta yaptığı bir açıklamada çok öfkeliydi: ''Biz bu metinde Roman ve Sinti sözünün geçmesini istiyoruz! Bir bakanla tarihçinin isteği olan Çingene sözcüğünüyse reddediyoruz!''
 
Rose'nin karşı çıkma nedeni çok basit. Hitler'in kamplara attırdığı yarım milyon insanın kollarına Çingene anlamına gelen ''Zigeuner'' kelimesinin baş harfi ''Z'' dağlanıyordu. Rose ayrıca, bundan yıllar önce Avusturyalıların Salzburg'da diktikleri anıta ''Roman ve Sintiler'' yazdığını anımsatıyor. ''Şimdi anıta Çingeneler yazılması Hitler'in başlattığı dışlanmamızın bir devamı olacaktır'' diyen Rose savaştan 60 yıl sonra, günümüz Alman toplumunda da hâlâ kabul görmediklerine dikkati çekti. Çoğu yarı göçebe bu insanlar, günlük yaşamlarında ülkedeki ayrımcı ve yabancı düşmanı davranışlardan en çok etkilenenlerden. Özgür yaşamı seven, katı toplum kurallarınıysa pek benimsemeyen Roman ve Sinti cemaatine Alman toplumu nedense bir türlü alışamadı. ''Kitabede Çingene sözü yer alırsa yapılmasına izin vermeyeceğiz'' diyor Romani Rose: ''Bizim öngördüğümüz metnin reddedilmesi, Nazilerin soykırım yaptığı tarihi gerçeğinin de reddedilmesi demektir!''
 
www.ahmet-arpad.de

27 Şubat 2005

Mavi gözlü, sarışın üstün ırk...

Cumhuriyet 27.02.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Resmi açıklamalara inanmak gerekirse 2050 yılına gelindiğinde Almanya'da 25 milyon daha az ''safkan'' Alman yaşayacak. Yaşam koşulları son 15 yılda zorlaşan ülkede insanların giderek evlenmekten ve çocuk doğurmaktan kaçınması Almanya'yı yönetenleri korkutuyor. Bu ''ürkütücü'' nüfus gerilemesini nasıl önleyeceklerini bilmiyorlar. Bundan 70 yıl önce de yönetenlerin benzeri bir sorunu vardı! Birinci Dünya Savaşı'nın ardından ve yaşam koşullarının zorlaştığı 20'li yıllarda Almanya'da nüfus büyük bir hızla azalmaya başlamıştı. 1933'te başa geçen nasyonal sosyalistler safkan Alman ırkının geleceğini güvenceye almak için doğum oranının bir an önce artması gerektiğini kafalarına koymuştu. Bu nedenle de Hitler 'in sağ kollarından Heinrich Himmler , emri altındaki SS'lere 1935 yılında ''Lebensborn yurtlarını'' kurdurtmuştu. Evlilik dışı ilişkiler sonucu hamile kalanların kürtaj yapması da yasaklanınca kadınlar çocuklarını artık Lebensborn'larda dünyaya getirmeye başlamıştı. Ancak doğumun ardından annelerinin elinden alınan çocukların yetiştirilmeleri devlet sorumluluğu altına girmişti. ''Sağlıksız ve yaşaması gereksiz olanlar'' ise özel kliniklere sevk ediliyordu! Savaşın başlamasıyla Himmler, işgal edilen ülkelerde görev yapan tüm SS'lerle yüksek rütbeli polislere yolladığı bir emirle onlardan, ''sınır ötesi görevlerinde geleceğin Alman neslini unutmamalarını'' talep etmişti. SS subaylarının yabancı kadınlarla yapacağı evliliklerden veya evlilik dışı ilişkilerden dünyaya gelecek çocuklar devlet güvencesi altındaydı. ''Ülkenin parlak geleceği için safkan, güzel ve sağlıklı bir üstün Alman ırkı yetiştirmekti Nazilerin kafasından geçen'' diye yazıyor Dorothe Schmitz-Köster, ''Alman Anneler Hazır mısınız?'' adlı kitabının önsözünde. Himmler politik amaçlı bu emriyle yakışıklı SS subaylarını zinaya teşvik ederken evlilik dışı ilişkileri de yasallaştırmıştı. Özellikle Norveç, Belçika ve Fransa'da da bu amaçla 13 Lebensborn yurdu açılmıştı. 1945'e kadar Almanya'daki yurtlarda ''safkan üstün ırk'' ideolojisine uygun 8 bin çocuk dünyaya gelmişti. Norveç'te babası SS subayı olan çocukların sayısı 12 bin idi. Himmler'in bu ülkeyi çok önemsemesinin ve adamlarına ''Çok sayıda Norveçli kadınla ilişkiye girin'' diye emir vermesinin nedeni, Norveçlilerin ''güzel ırk'' Vikinglerin torunu olduğuna inanmasıydı. İlerleyen savaş yıllarında Himmler'den gelen bir emirle askerler Polonya, Fransa ve Yugoslavya'da Alman'a benzeyen küçük çocukları kaçırmaya başlamıştı. Almanya'ya getirilen ve çocuksuz Nazi ailelere evlatlık verilen bu çocukların sayısı belli değil. Nazilerin düşündeki Alman'a uyması için en önemli ölçütlerden biri kafatasıydı. Alnı ile başının arkası arasındaki mesafe ne kadar uzun olursa çocuk o kadar çok ''gerçek'' Almandı! Nazi dönemi üzerine araştırmalar yapan soybilimci Hans-Peter Wessel yaptığımız bir sohbette, ''Almanya'da kafatası ölçmek Nazilerden önce başlamıştı'' dedi. ''Teyzem İrma 1924'te ortaokuldayken müdür yardımcısı Dietrich Klagges bütün çocukların kafatasını ölçmüş. Nasyonal sosyalist ideolojiyi Almanya'ya Hitler getirmemiştir. Sonraki yıllarda Braunschweig eyaleti içişleri bakanı olan Klagges, Avusturyalı Hitler'in 25 Şubat 1932'de Alman pasaportu alabilmesinde de büyük rol oynamıştır.'' Savaş yıllarında Danimarka'da 6 bin, Belçika'da 40 bin, Hollanda'da 50 bin kadın, Alman babadan çocuk doğurmuştu. Fransa'da ise tarihçi Fabrice Virgil 'in yeni bir araştırmasına göre SS subayları geride 200 bin çocuk bırakmıştı. Uzmanlar günümüzde 1 milyon Fransızın babasının ve dedesinin Nazi askeri olduğunu iddia ediyor! SS arşivlerine göre Rusya'da da ''birkaç yüz bin çocuk'' Alman babadan. Savaş bitiminde Lebensborn yurtları, buradaki anasız babasız çocuklar ortada kalmasın diye kapatılmamıştı. Çocuk sağlığı uzmanı Profesör Hellbrügge , Münih yakınlarındaki Steinhöring yurdunu gezdiğinde burada sadece sarışın, mavi gözlü ve güzel çocuklarla karşılaşmıştı. Ancak hepsi dalgın, suskun, içine kapanıktı. Hellbrügge 20 yıl geçtikten sonra o çocukları tekrar bulmuştu. Çok az ''Lebensborn'' çocuğu ilkokulu bitirebilmişti. Bitirenler de bir baltaya sap olamamıştı. Sarışın güzel çocukların zekâsı en alt düzeydeydi. Sinir sistemleri bozuk, seks yaşamları sıfır, suç işlemeye çok yatkın insanlar bulmuştu Hellbrügge. Nazilerin ''safkan üstün ırk'' düşü gerçekleşmedi! 21. yüzyılın ortasına gelindiğinde 50 milyon safkan Alman'a karşı 25 milyon yabancı kanlı insan yaşayacak bu ülkede! Bu gelişmeyi durdurmak hemen hemen olanak dışı...
 
www.ahmet-arpad.de

6 Şubat 2005

Tiyatrolar kenti Viyana

Cumhuriyet 06.02.2005
AHMET ARPAD
VİYANA
Johann Strauss' un ''Yarasa'' opereti ile Volksoper'de coşuyor insanlar. Sahneden sıçrayan kıvılcım onları çoktan tutuşturmuş. Seyircilerle sanatçılar bütünleşmiş. Melodiler, şarkılar salondan dışarı taşıyor. Az sonra perde alkışlarla iniyor. 1898'den bu yana Viyanalıların operetler ile coştuğu Volksoper salonu 1400 koltuklu. Perde hemen hemen her akşam açılıyor. Yılda tam 300 kez. Tramvaylara, taksilere koşanlar hızla salondan çıkıyor. Vestiyerdeki yaşlı kadınla adam lodenleri, kürkleri uzatıyor. Benim acelem yok. Sabırla bekliyorum palto kuyruğunda. Tiyatro boşalıyor. Salonun, koridorların ışıkları sönüyor. Az sonra kendimi soğuk bir Viyana akşamında buluyorum. Tuna'dan gelen buz gibi rüzgâr kenti sarmış. Kaşkolümle yüzümü örtüp tramvay durağına yürüyorum. Viyana'da akşamlar operaların, operetlerin ve tiyatroların. Kent bir tiyatrolar kenti. Her akşam otuzun üzerinde salonda perdeler açılıyor. Az sonra tramvayın camlarından Burg Tiyatrosu'nun ışıkları görünüyor. Alman dili konuşulan ülkelerin en başarılı tiyatrolarından.

Stuttgart Devlet Tiyatrosu'ndan Viyana'ya gelip, uzun yıllar Burg'u yöneten ünlü rejisör Claus Peymann şu sıralar Berlin'de de başarıdan başarıya koşuyor. Thomas Bernhard âşığı Peymann çılgın ve inatçı biri. Her türlü entrikaya karşın Burg Tiyatrosu'ndan ayrılmamıştı. Çünkü Viyana seyircisi onu istiyordu. Opera durağında inip Kaertner Caddesi'ne doğru yürüyorum. Saat 11'i geçiyor. Sokak aralarındaki lokanta ve şaraphaneler müşteri dolu. Tiyatrodan, operadan çıkan şarabını yudumlamadan, dostlarıyla sohbet etmeden evine gitmez. Akşamın bu geç saatinde neşeli ve mutlu insanlar Kaertner Caddesi'nde geziniyor, ışıl ışıl vitrinlerin önünde duruyor. Ara sokaklar ise dar ve ıssız. Lambaların güçsüz ışığında kaldırımlar boş. Dükkân kepenkleri çoktan inmiş. Kapı içleri ürkütücü. Bir baston sesiyle irkiliyorum. Başımı çevirip arkama bakıyorum. Yaşlı bir adam. Bir elinde köpeğinin tasması, öteki elinde bastonu. Kendisi gibi zor yürüyen şişman köpeği peşinde akşamın bu saatinde gezintiye çıkmış olmalı, diye düşünüyorum. Katedrale açılan dar sokaklarda her şey nedense ürpertici. Ellerimi cebime sokup, hızla yoluma devam ediyorum. En iyisi pansiyona dönmeden önce Havelka'ya girip sıcak bir kahve içmeli. Stephan Alanı insanlarla dolu. Burası günün her saatinde kalabalık. Katedralin kocaman kapısına sığınmış gençler müzik yapıyor, şarkılar söylüyor. Günümüz Viyanalısı güler yüzlü, şakacı, sevecen. Sokaklarda, parklarda, kahvelerde beğeni ürünü giysileri çarpıcı renkli kadınlar ve erkekler keyifli. Genç kızların gülüşlerinde müzik... ''Savaş sonrası 1948'de ilk kez geldiğim 'Üçüncü Adam' Viyana'sı üzgün ve asık suratlı insanlar kentiydi,'' diye anlatırdı babam. Her yıl haftalar geçirdiği bu Tuna kentine âşıktı. Nadir Nadi Bey de Dostu Mozart' ın kenti Viyana'ya âşık olanlardandı. Anımsadığım kadarıyla eşiyle operanın karşısındaki Bristol Oteli'ne inerdi. Viyana insanının sanatçılara ve düşünürlere verdiği değer sonsuzdur. Toplumun gerçek temsilcilerinin onlar olduğunu bilir. Viyana'da anıt-mezarlar sanatçı ve düşünürlerden başkasına yapılmaz.
 
www.ahmet-arpad.de