11 Şubat 2024

Tuna kıyısında bir gün...

Cumhuriyet, 11 Şubat 2024

Sisler içinde Tuna'nın kıyıları. Yamaçlarda üzüm bağları. Dik yolun iki yanı hafif kar kaplı. Uzaklardan geçen tren sabah sessizliğini bozuyor. Sislerin ardında güneş. Bugün hava güzel olacak Tuna kıyılarında. Regensburg'da.

Ahmet Arpad / Almanya (Regensburg)

Tepede bir tapınak. Büyük bir Yunan tapınağı. Yaklaşık 180 yıl önce Bavyera Kralı I. Ludwig'in kalıtı. 365 mermer basamak Tuna Nehri'ne ve ovaya bakan bu görkemli tapınağa uzanıyor. Alman ırkının "övgü tapınağı" Walhalla'ya Hitler; 6 Haziran 1937'de "Yapıtlarında Almanlık damarı var" dediği besteci Anton Bruckner'in büstünü koydurtmuştu. O gün yaklaşık 200 bin insan akın akın Regensburg ve tapınağa gelmişti. Törene 800 kişilik bir koro eşlik etmişti. Sonraki yıllarda Neonazilerin her 6 Haziran'da burada toplandığı biliniyor. Sislerin ardından güneş çıkıyor. Uzaklardan bir köprü görünüyor. Kocaman! Tıpkı önünde durduğum tapınak gibi. Çevresine hiç uymayan bir yapı. Bu, yüzyılın Bavyera Kralı (!) Franz Joseph Strauss'un Regensburg'lulara armağan ettiği karayolu köprüsü.

Daha ötelerde, sisler arasında kilise kuleleri, tarihi yapılar, eski taş evler. Regensburg, 2000 yıllık bir kent. Taş köprüleriyle ve yapılarıyla, alanlarıyla, sokaklarıyla, buralarda yaşayan rahat, cana yakın insanlarıyla... Tarih ve gelenek adım başında, kiliselerin Gotik kulelerinde, evlerin taş kemerlerinde, daracık sokakların taşlarında.

MOZART DA BURADAYDI

Roma Kralı March Aurel'in. İsa'dan 179 yıl sonra kurduğu Regensburg Ortaçağda Avrupa'nın en büyük ticaret, politika ve sanat kentlerinden biriydi. 18. yüzyılda Mozart yaşamının bir bölümünü severek burada geçiriyor. 1786'da Goethe, "Regensburg çok güzel bir yer" diye yazıyor gezi günlüğüne. Kentin biraz dışında yamaçlar bağlarla örtülü. Şaraplık üzüm yetişiyor buralarda, Romalılardan günümüze dek.

Karaormanlar'dan gelen Tuna Nehri Regensburg'da genişliyor, büyüyor. Kayaları yararak güneydoğuya yolunu sürdürüyor.

Kendine vadiler açıyor. Düşler içindeki küçük köylerin, burçlu kalelerin, yüksek şatoların, sık ormanların arasından geçiyor. Her şey tablo gibi. Regensburg'un taş sokakları gezmekle bitmiyor. Eski çağlarda at arabalarının geçtiği bu daracık sokaklar günümüzde her türlü araca kapalı. Sağ, sol eski yapı.  Romalıların yaptığı; ortaçağın bozamadığı, dünya savaşlarında düşmanın bombalamadığı günümüz insanının da yolları genişletmek amacıyla yıkmadığı yapılar. Giriş katlarında dükkânlar, lokantalar, kahveler, butikler ve birahaneler. Hepsi de küçük ve sevimli.

Biraz ileride büyükçe bir alan. Orada bir heykel. Heybetli ve gururlu duruyor. Taş kaidesinde bu kişinin Avusturya prensi Don Juan olduğu yazıyor. Heybetli duruşunun nedeni, Kaptanıderya Müezzinzade Ali Paşa'nın şehit düştüğü 1571 İnebahtı Deniz Savaşı'nda Osmanlı donanmasını yenmesi olacak...

mail@ahmet-arpad.de

Tuna Kıyısında Keşişler...

Toplum24, 11 Şubat 2024

Ahmet Arpad

Arka arkaya dizilmişler. Alacalı bulacalı, rengârenk bir kolye örneği. Austin, Mercedes, BMW, Fiat, Borgward. Çoğu İsviçre plakalı. Eski, antik, "oldtimer". En yenisi 1958 modeli. Kimilerinin üzeri açık. Direksiyonda oturanlar da giysilerini otomobilin yaşına uydurmuş. Yirmiye yakın, göz kamaştırıcı, yüreği hoplatan bir dizi oldtimer, Karaormanlar'da günlük tura çıkmış. Tuna kıyısında trenin geçmesini bekliyorlar. Doğada güzün ilk belirtileri. Günlerden pazar. Güneşli, hafif serin bir havada insanlar akın akın gelmiş yöreye. Otomobilleriyle gelenler var. Kilometrelerce öteden pedala basan bisikletliler de. Ormanlarda, Tuna kıyısında uzun yürüyüşe çıkmışlar, kanolarıyla suları arşınlayanlar, çimenlerde top oynayanlar, balık tutmaya çalışanlar da var. Kısacası yöreye gelen herkes gününü gün ediyor.

Az sonra Beuron Manastırı'nın kapısındayız. Manastır Tuna'nın batı yönündeki Donaueschingen'de yeryüzüne kavuşan kaynağına sadece 58 km ötede. Kapıyı açan Peder Martin gülümsüyor. Koyu kahverengi cüppesi yerlere kadar. "Hoş geldiniz", diyor. Manastırı gezdirmeyi kabullendiği için teşekkür ediyorum. Yüksek duvarlar ardındaki Beuron Benedikt Manastırı ziyaretçilere kapalı. Telefonda: "Türk, gazeteci, Müslüman..." deyince, nasılsa zorluk çıkarmamışlardı. Tuna kıyısına Benedikt rahipleri 1862 yılında ayak basmış. Kökleri 6. yüzyıl İtalyasına uzanıyor, manastırlarının, kiliselerinin olmadığı kıta yok.

"Kudüs'teki kilisemiz, Württemberg prensesinin 1906 yılında yaptığı İstanbul ziyareti sırasında zamanın Osmanlı padişahının vermiş olduğu izinle kurulmuştur", diye anlatıyor Peder Martin. "Kudüs Benedikt Kilisesi'nin temellerini atan, manastırımızın rahipleridir."

Uzun, ıssız koridorlarda yürüyoruz, kocaman, bomboş iç avlulara çıkıyoruz. Arada sırada yanımızdan kayar gibi geçen başları önünde rahipler gülümseyerek şöyle bir selam veriyor. Peder anlatmaya devam ediyor: "Burada şimdi 30 rahip yaşıyor. Marangozluktan aşçılığa, hepsinin bir görevi var. Boş zamanlarını tek başlarına yaşadıkları hücrelerde Tanrı ile baş başa geçiriyorlar."

Tam bir keşiş yaşamı! "Rahip olmak için bize her yaşta insan gelir", diye anlatıyor Peder Martin: "Önce altı aylık bir deneme sürecinden geçerler. Bu sürecin sonunda manastırda kalmalarına karar verilirse 12 aylık ikinci bir süreç başlar. Buna manastır konseyinin de karar vermesi gerekir."

Az sonra büyük bir tahta kapının önünde duruyoruz. "Yemek salonumuz", diyor yaşlıca peder, "öğle ve akşam yemekleri hep birlikte ilahiler eşliğinde alınır." İki sıra uzun tahta masa, arkaları yüksek kara iskemleler. Salonun arka duvarında duran masa daha genişçe, iskemleler daha cüsseli. "Başrahip ve yardımcıları için... Gelin size manastır kütüphanesini de göstereyim."

Dört kata yayılmış zengin kitaplığın sayısız raflarında 400 bin dini eser, manastırdaki ve başka manastırlardan gelen Benedikt rahiplerinin hizmetinde. "Burada beş yılını dolduran ve ant içen insan artık gerçek bir Benedikt rahibi olmuştur." Almanya'da 20 manastır Beuron'a bağlı. Rahibeler Weingarten'de ve Avusturya'da Bertholdstein'da.

"Benedikt öğretisine inananların yüzde altmışı kadın", diye devam ediyor Martin. Biraz şaşkın soruyorum: "Niçin çoğunluk kadın?". O ana kadar pek yüzüme bakmadan yürüyen yaşlıca adam, durup başını çeviriyor ve: "Kadınlar daha duyarlı varlıklardır',' diye konuşuyor. "Tanrı'yla daha kolay bağlantı kurarlar."

Az sonra manastır çıkışında vedalaşıyoruz. Sigmaringen-Tübingen-Stuttgart yönüne giden dönüş treni saat 14:05'de kalkıyor. Biraz zaman var. Manastır kilisesine de bir göz atayım. İçeri giriyorum. Kapının yanında küçük bir tabela gözüme ilişiyor: "Günah çıkarma saat 14.30-16.00 arası". Kilise bomboş. Perdeleri açık tahta hücrenin önünde duran iki genç kızın rahibi beklediği belli.

4 Şubat 2024

"Gün Gelecek Güneş de Soğuyacak"

Toplum24, 4 Şubat 2024

Ahmet Arpad

Stuttgart ve yöresine kış biraz geç geldi. Soğuklar yaşadık, şu günlerde de mevsim normallerinin üzerinde bir sıcaklık yaşıyoruz. Karlı, buzlu iki haftanın ardından ısı Güney Almanya'da 15 dereceye vardı. Şubat'ta ilk bahar mı? Stuttgart‘ta kaldırım kahvelerinde keyif çatanlar var. Meteoroloji uzmanlarına inanmak gerekirse ardından kuzeyden gelecek bir soğuk hava, Karaormanlar'dan Konstanz gölüne, Alp dağlarına dek, tüm Güney Almanya'ya yine el koyacakmış! Şarapları ile ünlü Stuttgart'ta Neckar nehri vadisinin üzüm bağı dolu yamaçlarına yine kar mı yağacak?

Geçen yazın hemen hemen yağışsız, kuru ve sıcak, güzün de güneşli ve ılık geçmesi şaraplık üzüm üretimini düşürmüş, fakat kalitesini oldukça yükseltmişti. 2023 şarabı gerçekten çok leziz ve de pahalı oldu. Şaraplık üzümün yetiştirildiği bağlar, Stuttgart'ın merkezindeki yamaçlara kadar giriyor. Büyük tren istasyonunun karşısında durup da çevrenize şöyle bir bakındığınızda, villalar arasından aşağılara inen yemyeşil üzüm bağlarını görürsünüz. Nüfusu altı yüz bine yaklaşan, Almanya'nın ünlü endüstri merkezlerinden bir kentin göbeğinde şaraplık üzüm yetişiyor!

Çevre sağlığı ve temizliğine önem verilmeden, bir büyük kentin ortasında üzüm bağı kurmak mümkün mü? Her yanı küçük göller ve yeşilin en güzel renkleri ile kaplı Stuttgart, şifalı yeraltı suları ve kaplıcaları ile de ünlü. Stuttgart ve çevresi, Budapeşte'nin ardından Avrupa'da en çok kaplıcaya sahip bir kent. Bir araştırma sonucuna göre de sağlıklı yaşamak isteyenlere Bavyera'nın kentlerinden sonra Stuttgart yöresi öğütleniyor. Aynı araştırma, ülkenin güneyinde yaşayan Almanların, kuzeyinde yaşayanlardan daha uzun ömürlü olduğunu da ortaya koyuyor.

"Güneş de Soğuyacak"

Büyük kentlerde çevre temizliği belediyelerin en önemli görevlerinden biri. Bu görevin önemi her geçen yıl giderek daha da artıyor. Kişi, içinde yaşadığı çevrenin sağlığının kendi sağlığı da olduğunu kavramış. Elindeki kâğıdı yere değil de çöp kutusuna atan küçük insandan, büyük kentlerin kirli sularını nehir ve göllere değil de arıtma düzenlerine bağlayan belediyelere kadar herkes, toprağın, havanın ve yeraltı sularının sağlığı için çaba gösteriyor. Her yıl milyarlarca Avro doğaya yatırılıyor, su havzalarına kondurulan villalara değil! Modern teknikle çalışan fabrikalar, günlük yaşamımızın kaçınılmaz atığı olan çeşitli çöpün toprağa, yeraltı sularına ve havaya karışmasını önlüyor. İnsanlar, çevre temizliğini önemsememekle kendini ve hemcinsini de zehirlediğinin artık bilincinde. Stuttgart içme suyunun büyük bir bölümünün sağlandığı Konstanz gölü kıyılarındaki yerleşme merkezlerinin tümü arıtma düzenlerine bağlı. Üç ülkenin gölü Konstanz yörenin balık kaynağı!

Bir zamanlar İstanbul'a belediye başkanlığı yapmış olan Bedrettin Dalan görüşleriyle ünlenmişi. Kenti çevreleyen denizleri acı sürprizlerin beklediğini söyleyen bilim adamlarına verdiği yanıt şöyle olmuştu: "Ne yapalım, bir gün gelecek, güneş de soğuyacak!"

Kent ‘talan' edilirken Dalan ‘ileri görüşlü' açıklamalar yapmasını severdi! Çocukluğumuzda ve gençliğimizde sularından çıkmadığımız Boğaziçi'nde, Marmara'da bugün yüzmek her babayiğidin işi değil! Bu denizlerde tutulan balıkları yemek de...

28 Ocak 2024

"Tanrı Uludur"

Toplum24/ALMANYA, 28 Ocak 2024

Ahmet Arpad

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 3 Ocak 2024 tarihli açıklamasına göre bugün ülkemizde toplam cami sayısı 89.817...

*  *  *

"Bize Kuran dersi veren okul müdürümüz Niyazi Bey sınıfı İstanbul Operet Heyeti'nin temsillerine götürürdü... Sultan Reşat'ın baş müezzini İsmail Hakkı Bey de bu operetin çalgılar topluluğunu yönetirdi..." 1910 doğumlu babam Burhan Arpad'ın bu sözlerini arada sırada anımsıyorum. Günümüzde din adına konuşan sorumlu ve yetkili kişilerin neler yaptığını gördükçe de: "Demek ki yaklaşık 100 yıl önceki din adamları aydın görüşlü insanlarmış", diye düşünüyorum. Ve hüzünleniyorum.

Adında 'demokrat' kelimesi olan parti, 1950 Mayısı'nda yönetimi ele alır almaz yaptığı ilk iş, Türkiye'de Türkçe okunan ezanı Arapça okutmaya karar vermek olmuştu. O günleri yaşamış olan insanlar: "Her şey ezanın tekrar Arapça okunmasıyla başlamıştı", derdi. Günümüzde tarikatların hortlamasının, gericilere ödünler verilmesinin, "Şeriat isteriz" bağrışmalarının ilk tohumlarının 16 Haziran 1950 tarihli kararla atılmış olduğu söylenir. Cumhuriyet tarihinde geriye baktığımızda, Atatürk devrimlerinden ve laiklikten uzaklaşmanın ilk adımlarının gerçekten 1950'li yıllarda atıldığını görürüz.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nde İslam dinine inanan bireyler, dünya işleri dışında olup bitenleri de anlasın istemişti. İlk adım olarak da ezan Türkçeleştirilmişti. Türkçe ezanı Süleymaniye Camisi başimamı, tenor sesli Hafız Kemal'den dinlemiş olan Atatürk, coşkuyla vermişti bu kararı. 1932 yılı sonunda ülkenin tüm minarelerinden "Tanrı uludur" seslenişi, çağrısı yükselmişti! Tanrı uludur, Tanrı uludur Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrı'dan başka yoktur tapacak...

Arapça "Allahu Ekber" yerine Türkçe "Tanrı Uludur"un minarelerden yükselmesi, ne yazık ki sadece on sekiz yıl gerçekleşmişti. Türkiye'de yığınların kafası işlesin istemeyenler hemen "Allahu ekber"e sarılmıştı. Atatürk'ün partisi CHP de sesini çıkaramamıştı. Demokrat Parti yönetimi belki bir on yıl sürmüş, fakat Atatürk'ün yaptıklarının hızla yok edilmesine yetip artmıştı. Ardından gelen 27 Mayıs devrimine özellikle aydınlar sevinmişti. Gerçekten de geriye baktığımızda son yetmiş yıl Türkiyesinde 27 Mayıs "yıldızın parladığı" tek andır! Düşünce özgürlüğü gelişecek, geriye gidiş duracak diye umutlanan bir avuç yazar, 1960 Temmuzu'nda Türk Dil Kurumu kurultayına getirdikleri bir öneri ile "Ezan yine Türkçe okunsun!" demiş ve düş kırıklığına uğramıştı.

27 Mayıs çabucak unutulmuştu. Ardı ardına camiler açılmış, Arapça ezan daha iyi duyulsun diye minarelere güçlü hoparlörler takılmış, imam-hatipler mantar gibi bitmiş, tarikatlar palazlanmış, dinci ile politikacı kucak kucağa oturmuş, takkeli, takunyalı iktidara koşmuştu, "Ben Atatürkçüyüm" diyenler de hızla artmıştı. "Aydın" kisvesi altında kimi yazar-çizer takımı ve numaracı cumhuriyetçi bilinçli-bilinçsiz emperyalistle şeriatçının oyununa destek vermişti.

‘Birileri' onlarca yıl verdikleri savaşı kazanmıştı. Bu kişiler o günden sonra onlarca yıl uğraştılar, inat ettiler, Taksim alanında Cumhuriyet anıtının hemen karşısındaki tarihi sit alanına bir camii kondurdular, İstanbul'un en güzel tepesinde de 100 milyon dolara, çevresine hiç yakışmayan 63 bin (!) kişilik, çoğu namaz saatinde bomboş kalan bir yapı yükselttiler. Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul'u fethettiğinde Ayasofya (Azize Sofya Kilisesi) ismi değişmeden fethin sembolü olarak camiye dönüştürülmüştü. Atatürk'ün müze yaptığı, 5. yüzyılın en büyük kilisesi olan, Doğu Ortodoks ve Roma Katolik etkilerinin sentezi Ayasofya'yı yine camiye dönüştürdüler! İlginçtir günümüzde Almanya, Hollanda ve Belçika'da da Diyanet'e bağlı, adı ‘Ayasofya' olan yaklaşık 30 cami var!

*  *  *

27 Mayıs'ın ardından bir avuç düşünürün "Ezan yine Türkçe okunsun!" girişimini günümüzde tekrarlayacak yürekli aydınlarımız nerede? Ezanın Türkçesinden, "Tanrı Uludur"un açık ve aydınlık seslenişinden kim korkar? Şeriatçıdan başka!

21 Ocak 2024

Efsane Otomobiller

Toplum24, 21 Ocak 2024

Ahmet ARPAD

Beton dans ediyor. Hareketli, kayıyor, koşuyor sonsuzluğa. Dev bir yapı, dinamik, yüce bir heykel. Heyecan verici bir şey. Şekiller, motifler, renkler birbirine karışıyor, iç içe geçiyor. Kavisler, sarmallar. Elli metre yüksekliğindeki yapıda yuvarlak olmayan tek şey, metal, ultramodern, kurşuni oval kabinlerin asılı olduğu düz duvarlar. Dünyada başka örnekleri yok, ilk kez yapılmışlar. Yükseliyorlar üç bir yandan hızla göğe ve asansörden başka her şeyi andırıyorlar. Bu devasa yapı bir "savaş gemisi"; hayır, bir "uzay gemisi", insanın üzerine üzerine geliyor...

Kırmızısı var, siyahı, yeşili var, sarısı, beyazı da yok değil. Hepsi birbirinden ilginç, çekici, kendine âşık edici. Tümü de yaşlı, 1890-1910 arası doğmuşlar. Paha biçilemez değerlerine. İnsanoğlunun ilk otomobilleri onlar. 3-5 beygir gücünde, en hızlısı saatte 30 kilometre hıza ulaşıyor.

Mercedes-Benz (bir süre uluslararası adı DaimlerChrysler'di), Stuttgart'taki eski otomobiller müzesini 2006'da yenilemişti. Daha doğrusu, merkez binanın hemen yanı başına, bir tepeciğe, 150 milyon Avro harcama yaparak yepyeni bir müze kondurtmuştu. 16 bin 500 metrekarelik alanda, 160 tarihi otomobille sayısız başka araç sergileniyor. Otomobilinden kamyonuna, otobüsünden yarış arabasına, kral kayıklarından traktörlere... Geleneksel ve modern, geçmiş ve gelecek, bu modernin moderni yapıda bir araya gelmiş. "Bu müze kuruluşun geleceğine yapılmış çok önemli bir yatırımdır", sözleriyle açılışı yapmıştı şirket genel müdürü, 1953 İstanbul doğumlu Dr. Tezsche bine yakın davetlinin huzurunda.

Bu dünya kuruluşunun, 150 milyon Avro'yu dünyanın en büyük otomobil müzesi kabul edilen bu çılgın yapıya harcaması insana tuhaf gelebilir. Ancak otomobil tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen çifte sarmal müze yapısı, kuruluşun geleceğine yapılmış, uzun vadeli bir yatırımdı. Sadece Mercedes mi? Hayır, az ötedeki, Stuttgartlı diğer ünlü otomobil yapımcısı Porsche de 2011‘de müzesini büyütüp yenilemişti. Üçüncü ünlü, BMW de, Münih'e 2008 yılında yepyeni bir müze kondurmuştu. Hepsinin ortak amacı, otomobil tarihinin geçmişi ile geleceği arasında bir köprü oluşturmaktı.

Mercedes bir efsane! 19. yüzyılın sonlarında yaşamını Fransa'nın Nice kıyılarında geçiren Viyanalı zengin işadamı ve otomobil tutkunu Emil Jellinek, Daimler'in 1900'de piyasaya çıkardığı yeni modelin 35 beygirlik gücüne o kadar hayran kalır ki hemen 36 adet birden ısmarlar. Ancak bir koşulu vardır: Daimler bu modele 10 yaşındaki kızı Mercedes'in adını verecek ve Orta Avrupa satışlarını Jellinek üstlenecektir. Daimler hemen kabullenir ve Mercedes adı 1902'de tescil edilir. Emil Jellinek servetine servet katar, girdiği her yarışı da kazanır. Şimdi Stuttgart‘taki müzede sergilenen bu ilk araç, Mercedes hayranlarını, kuruluşun ilginç geçmişine götürüyor.

14 Ocak 2024

Göl Kıyılarında Kültür...

Toplum24, Almanya, 14 Ocak 2024

Ahmet Arpad

Carl Orff müziği pencerelerden dışarı taşıyor. Evin önünden geçerken merakla durup insanın devam ediyoruz. Uzun yokuşun sonunda Meryemana Katedrali tüm görkemiyle karşımızda göğe yükseliyor. Kocaman kapıyı açıp içeri adım atıyoruz. Burada da müzik.

Orgdan Mozart melodileri duyuluyor, kubbelerde Mozart'tan bir arya yankılanıyor. Katedralde düğün var. Az sonra org susuyor, soprano aryasını bitiriyor. Beyazlar içindeki yaşlı papaz duasına başlıyor. Düğün erkânı ayağa kalkıp hep bir ağızdan ona eşlik ediyor. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor, şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna.

Yüksek pencerelerden giren güneş ışınları barok ve rokoko dev yapıyı aydınlatıyor, kubbelerdeki, duvarlardaki melekleri, çıplak kadınları, aşağıdaki insanlara tepeden bakan İsa'yı...

Az sonra yine Carl Orff Müzesi'nin önünden geçerek göle doğru iniyoruz. Carmina Burana'nın yaratıcısı, büyük besteci daha 17 yaşına geldiğinde bir opera ve pek çok şarkı bestelemişti. Çocukluğunda sık sık geldiği şirin Ammer gölü kıyısındaki Diessen'e 1955 yılında yerleşir. Evinin pencerelerinden gölün karşı kıyısında, Andechs yamaçlarındaki dev manastır görünür.

Ammer gölü bugün rüzgârlı, dalgalı da. Yelkenliler, motorlar, gezi gemileri yine de gidip geliyor, martılar uçuşuyor, kazlar, ördekler ise kıyıya çıkmış, ağaç altlarına sığınmış.

Yolumuz güneye, Alp eteklerine doğru uzanıyor. Berrak havada dorukları hafif beyaz dağlar ne kadar da yakın. Tarihi evleri ve sokakları ile ünlü Weilheim'da bir yemek molası verip, Staffel gölü kıyısındaki Murnau'ya ulaşıyoruz. Şirin kentte önemli bir sergi var. Dışavurumcu sanatçılar Wassily Kandinsky ve Gabriele Münter 1908'de Murnau'da bir ev satın alıp doğasına hayran oldukları yöreye yerleşirler.

Kısa süre sonra Marianne von Werefkin, Aleksey Javlenski, Franz Marc, August Macke de onlara katılır ve 1911'de "Mavi Atlılar" grubunun temeli atılır. Şimdi 2008'de, Kandinsky ile Münter'in, Staffel gölü kıyısına yerleşmelerinin 100. yılında tarihi sarayda Alman dışavurumculuğunun ünlü ressamlarının eserleri sergileniyor.

Aynı yapının üst katında, yine yıllarını burada geçirmiş, Macar-Avusturyalı yazar Ödön von Horváth sürekli bir sergiyle anılıyor. 1924'ten, Hitler Almanyası'ndan kaçtığı 1935 yılına kadar yaşadığı Murnau'da değerli eserler verir. Ünlü romanı "Allahsız Gençlik" (Türkçesi: Burhan Arpad) 1938'de Nazilerce yasaklanır.

Akşama doğru ovaya sis iniyor. Gölün suları durgun, kıyılarında yüksek otlar, sazlıklar. Geniş çayırlar yamaçlarda yükseliyor, Alplerin eteğinde küçük köyler, çiftlikler, korular, az ötede başka göller. Bizim yolumuz Starnberg'e, göl kıyısındaki şirin Seeshaupt'a. Batmaya hazırlanan güneş odanın kocaman pencerelerinden içeri giriyor. Balkondaki rahat koltuklara kurulup aşağıdaki iskeleye yanaşan son gemiyi seyrediyoruz. Anılarda o gün yaşadıklarımız...

7 Ocak 2024

Hitler'i Finanse Edenler…

Toplum24/ALMANYA, 7 Ocak 2024

Ahmet ARPAD

Adolf Hitler ve yandaşları 8 Kasım 1923'te Bavyera'da bir darbe girişiminde bulunurlar. "Geçici Alman Ulusal Hükümeti"ni ilan eden darbeciler ertesi gün silahlanıp Feldherrenhalle'ye yürürler. Çıkan çatışmada Hitler ve adamları 4 polisi öldürür. İhtilal girişimi başarılı olmaz, darbeciler tutuklanır. Darbe girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır.

Bu suçun cezası idamdır. Ancak Hitler sadece 5 yıl hapis cezasına çarptırılır. Çünkü onu destekleyenler, başta eyalet Adalet Bakanı Franz Gürtner olmak üzere politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir.

Hitler, Landsberg hapishanesinde 9 ay kaldıktan sonra serbest bırakılır. 1933'te Almanya'ya el koyan Hitler ile yardakçılarının palazlanması ve 13 yıl ayakta kalması, Alman endüstrisinin "babaları" sayesinde mümkün olmuştu. Onlarsız Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası'nın orduları, Flick, Krupp, Thyssen ve şürekası olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı.

Onlar sayesinde Nazi Almanyası 1942-1944 arasında silah gücünü üçe katlamıştır. Adolf Hitler'e verilen büyük parasal destek daha 1920'li yıllarda Bavyera'da başlar. Oradan diğer Alman kentlerine, Avusturya'ya ve İsviçre'ye de sıçrar. Avrupa'ya kaçmış bazı varlıklı Rus asilleri "Bolşevik düşmanı" Hitler'e destek verirken Yahudileri sevmediği bilinen Henry Ford da Hitler'in partisi NSDAP'ye bağışta bulunur!

Aynı dönemde Mussolini yönetimindeki İtalyan faşistlerinin bile İsviçre bankaları kanalıyla milyonlarca markı Führer'e yollamış olduğu biliniyor. Hitler hapiste olduğu günlerde de para aramayı sürdürür. O günlerde desteğini kazandıkları arasında besteci Richard Wagner'in oğlu ile eşi de vardır. Bu iki ünlü özellikle Atlantik ötesinde başarılı olurlar!

Hitler'le Henry Ford'un felsefeleri ve düşünceleri birbirine çok benziyordu, demiştir ilerde Winifred Wagner. "Bir görüşmemizde Almanya'yı Yahudilerden temizlemek isteyen Hitler gibi birine destek vermeye hazır olduğunu söylemişti..." Evet, o dönemlerde herkes çıkarları karşılığında Nazileri desteklemişti!

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin yanında oldukları için Nürnberg mahkemesinin suçlu gördüğü endüstri patronları günlerini bir zamanlar Hitler'in kaldığı Landsberg hapishanesinde geçirirler. Yeni Almanya için ortak planlarını orada yaparlar. 60 milyonun üzerinde insanın ölümünden, Hitler'e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur.

1945'ten sonra İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya'ya, Sovyetler'e karşı "kale" görevini verirler.

Ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi gerekmektedir. Hitler'e hizmet vermiş olan Alman endüstrisinin patronları hâlâ hayattadır. Komünistlerden nefret eden, solcuları sevmeyen, ataerkil düzenin temsilcileri, despot ruhlu, politik görüşleri en sağda, NSDAP üyesi bu insanlar ülkeye yine gerekli oldukları için hapisten çıkarılıp aklanırlar.

Dizginler yine Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen'in elindedir. Batı Almanya'nın ilk başbakanı Konrad Adenauer'in dediği gibi, temiz suyun olmadığı yerde kirli su dökülemezdi! Bugün yabancı düşmanı Nazilerin ve çok aşırı sağcı partilerin Almanya'da etkin olması insanı: "Acaba bu gibilerin kökleri niçin bir türlü kurutulamıyor?" diye düşündürüyor.