26 Mayıs 2024

Yönetenlerin korkulu düşü kitap

Avrupa Aydınlık, 26 Mayıs 2024

Ahmet Arpad

10 Mayıs 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. O akşam başlayıp 'Kitap Yakma' girişimi hemen tüm ülkeye sıçradı. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi.

Berlin Opera alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileri ile gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor. Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. Az sonra kamyonlar ateşin yanına yaklaşıyor. Kapaklar açılıyor. Kahverengi gömlekli üniversite gençleri kamyonlardan aldıkları binlerce kitabı ateşe fırlatıyor. Kara suratlı üniformalılar, tasmalarından zor tuttukları kurt köpekleri, olup biteni dikkatle izliyor. "Yüzlerce insan budalaca, hayvani bir çılgınlıkla haykırmaya başladı," diye yazar ilerde Arnold Zweig anılarında.

30 Ocak 1933'de Hitler başbakanlık koltuğuna oturmuştu. Hırsı sınır tanımayan Führer'in ilk işlerinden biri özgürlükçü sola ve düşünürlere karşı saldırıya girişmek olmuştu. Yüz binlerce emekçinin yanı sıra düşünürler, sanatçılar, bilim adamları tutuklandı. Kimileri sınır ötesine kapağı attı, savaş bitene dek yaşamını zorunlu sürgünde geçirdi.

"Bugün kitap yakanlar, yarın insan yakar"

10 Mayıs akşamı başlayan 'Kitap Yakma' girişimi hemen tüm ülkeye sıçradı. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi. Berlin Opera Alanı'ndan Münih Kral Alanı'na dek. Kitapların yakıldığı kentlerin tümünde üniversite vardı. Kitaplar yanarken sadece Nazi subayları nutuklar atmıyordu. Profesörler de heyecanla "Giderek artan Marksist girişimler, yıkım getiren Yahudi ruhu Almanya'yı tehdit etmekte," diye binlerce insana sesleniyordu.

Heine, Marx, Freud, Seghers, Brecht, Zuckmayer, Zweig, Mann ve Remarque'ın havaya uçuşan eserleri alevlerde yok olurken askeri orkestralar marşlar çalıyor, insanlar hayvanlar örneği uluyordu! Naziler, "Alman düşün dünyasının çöpü", dedikleri bu yazarların sadece Berlin'de 20 bin kitabını ateşe attı. Hitler'in düşünceye baskısı 10 Mayıs 1933 gecesi kitapların yakılması ile doruk noktasına ulaşmıştır. Nazi gençlik örgütlerinin 'Kitap Yakma' uygulamasının halka anlatılan gerekçesi, Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırmaktı. Kahverengi gömlekler tüm ülkede kütüphaneleri, yayınevlerini bastılar, kitapları kamyonlara doldurup alanlara götürdüler.

Büyük ateşe atılanlar Alman dili kültür ve edebiyatlarını yüzyıllar boyu onurlandırmış edebiyatçılar, düşünür ve sanatçıların eserleriydi. "Bugün kitapların yakıldığı yerde, ilerde insanlar da yakılır," diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıktı. Sınır ötesine kaçamayanlar kampların dikenli telleri arkasında yaşama gücünü yitirdiler. Gaz odaları ve fırınlar sonları oldu. Antifaşist ve antimilitarist çağdaş Alman yazarlarının en ünlüsü Erich Maria Remarque "Hayat Kıvılcımı" adlı eserinde o günleri konu eder. 10 Mayıs 1933'de yakılan ateş 1945'e dek sönmedi, toplama kamplarının fırınlarında, bombalanan onlarca kentte yandı durdu.

Kültür cinayetine onay veren aydınlar

Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs'tan önce başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan "temizlik" için 7 Nisan 1933'te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs'tan haftalar önce Alman düşün dünyasına 'zarar veren kişiler'in listeleri hazırlanmıştı. Hermann Göring "Bürokrasinin hiçbir maddesi benim uygulamalarımı engelleyemez," diyordu. "Amacım haklıyı aramak değil. Benim tek görevim kötüyü ortadan kaldırmak, kökünü kazımak. Bunun savaşını yaparken de herhalde polisin kurallarından yararlanacak değilim."

Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı. Ancak çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir", diye yazanlar oldu. Alman ruhuna bile bile ihanet edildi. Aradan iki yıl geçtikten sonra Hitler yönetimi bir 'yasaklar listesi' yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın 'zararlı' dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

Kitap, korkutan düş

Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşüdür, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Ancak kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuştur kitap. O, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır.

Mayıs 1933 kitap kıyımı ve ardından gelen korkunç insan kıyımı hiç unutulmamalıdır. Düşünce özgürlüğüne baskı, uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır.

12 Mayıs 2024

Kayzer Franz Joseph hayranı

Cumhuriyet, 12 Mayıs 2024

VİYANA / AHMET ARPAD

Balkonun büyük pencerelerinden vuran güneşin yakıcı ışığı ile uyandı. Saat on ikiyi geçmişti. Dışarıda güzel bir gün onu bekliyordu. Hemen kalkmadı. Düşüncelere daldı... Birkaç gün sonra Londra'nın güneyindeki güzel Bath kentinde yaşayan babası ziyaretine gelecekti. Yaşlı adam 1937'de ülkesini terk etmeye zorlanan anne ve babasıyla İngiltere'ye sığındığında 10 yaşındaydı. Orada yetişmiş, evlenip çoluk sahibi olmuştu. Kızkardeşi Anna İngiltere'de kalırken o genç yaşında babasının doğmuş olduğu topraklara gelmiş, Viyana'ya yerleşmişti. Yataktan çıktı.

Az sonra Spittelberg semtindeki çatı katının geniş balkonunda oturmuş, Viyana ayaklarının altında güzel bir kahvaltı yapıyordu. Kentin bu tarihi semtinde yirmi yıldır yaşıyordu ve buradan ayrılmayı aklından geçirmiyordu. Osmanlı orduları 1683'teki İkinci Viyana kuşatmasında buralara kadar sokulmuş, fakat yine de kenti almayı başaramamış. Çok uzun yıllar varlıksız insanların yaşadığı, bundan 20-30 yıl öncesine kadar sokak kadınları ile ucuz barların doldurduğu sokaklarda bugün kibar insanlar dolaşıyor, küçük sanat galerileriyle, ilginç lokantalar semti süslüyor. Akşamüstüne doğru evden çıktı. Yokuş aşağı inip sanat müzesinin büyük avlusundan geçti, Ring Caddesi'nin tarihi ıhlamur ağaçlarının altında ağır ağır yürüdü. Yüzlerce ıhlamur çiçek açmıştı, geniş bulvar ne de güzel kokuyordu

Gülümseyerek yoluna devam etti. Kahramanlar Alanı'nı geçti. Hofburg Sarayı'nın önünde günün bu saatinde hâlâ binlerce turist vardı. Saat altıda işe başlayacağı için biraz zamanı vardı. Cafè Hawelka'ya bir uğrayıp tanışlarla çene çalmak fena olmazdı. 2011 yılında tam 100 yaşında vefat etmiş olan Bohemyalı kunduracı oğlu Leopold Hawelka ile eşi Josefine'yi çok iyi tanırdı. Dorotheer sokağında yetmiş yıl boyunca sahibi olduğu, savaşın ardından Viyana'nın çok sevilen bir edebiyatçılar, ressamlar ve gençler kahvehanesi kabul edilen Hawelka'yı artık oğlu Günter işletiyor.

Viyana'da özgürlüğü yaşamak

İngiltere'de yaşadığı delikanlılık yıllarında dedesinden dinlemişti. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde sürekli gelişen kente çoğu el sanatçısı ve tüccar olan Slavlar, Macarlar ile İtalyanlar, Polonyalılar ve Yahudiler akın etmişti. Bu insanlar kökenlerini hiç unutmamıştı. Varlıklı aileler evlerinde Bohemyalı hizmetçiler, Macar aşçılar ve Çek çocuk bakıcıları çalıştırırmış. Dedesinin, "Yaşlı Kayzer Franz Joseph'in Viyanası'nda yabancı unsurların bir araya gelip ortak bir kültür oluşturması için yeterince 'bereketli toprak' vardı" dediğini de anımsadı Hawelka'nın kapısından içeri girerken. Az sonra her zamanki masasında oturmuş, son 70 yıldır hiç değişmemiş eşyalara bakıp acı kahvesini yudumlarken yine geçmişe gitti, monarşi yıllarını gözünün önüne getirdi. Dedesinin: "Viyana'da kişi bütün dünyanın havasını ciğerlerine çektiği duygusuna kapılır, belli bir dilin, ırkın, ulusun ve idealin baskısında olmadığını hisseder, özgürlüğünü yaşardı" sözlerini düşündü. Onun söylediğine göre insanlar dünün Viyanası'nda hüzünlü anları küçük bir şakayla hemen unutuverirdi.

Peki ya bugün? Viyana'ya yirmi yaşında gelmişti. Kent ve insanları son kırk yılda çok değişmişti. Fakat hiç değişmeyen bir şey vardı. Viyana yaşamı! Buradaki yaşam Avrupa'nın hiç bir kentinde yoktur. Viyanalı için opera, operet ve müzik hâlâ günlük politika kadar önemlidir. Belki de müziğe, tiyatroya, sanata olan bu aşırı ilgi Habsburg'ların politik alanda başarılar elde etmesini çok kez engellemişti?

Saat altıya geliyordu. Şef garsonluk yaptığı ünlü lokanta pek uzakta değildi. Graben'de yürüdü. Köşeyi döndü. Lokantanın kapısından içeri girdi. Lokantanın barı eve gitmeden önce birer kadeh atıp sohbet eden sosyete beyleri ve hanımlarıyla doluydu. Hemen küçük odasına geçti, üstünü değiştirdi. Bordo renk uzun ceketiyle, siyah pantolonunu, yeşil ipekten yeleğini giydi. Gür bıyıklarına karışan uzun favorilerini de bir güzel taradı. Aynaya göz attı. Gülümsedi. Şimdi nasıl da Kayzer Franz Josef'i andırıyordu! Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na 68 yıl boyunca hükmetmiş bu Kayzer'e olan hayranlığı sonsuzdu....

1 Mayıs 2024

Modern edebiyatın öncüsü - Ölümünün 100. yılında Franz Kafka

 

Sincan İstasyonu, Edebiyat Dergisi
Nisan, Mayıs, Haziran 2024

Ahmet Arpad

Prag'da, Franz Kafka'nın doğmuş olduğu bu kentte başı boş gezinirken kolayca onlarca yıl geriye dönüp anılara dalabilirsiniz. Bu güzel Moldau kentinin sokaklarında Kafka'nın Milena'ya olan aşkının peşinden gider ya da var olmanın dayanılmaz hafifliğini tadabilirsiniz. Güney Bohemya'dan gelip Prag'a yerleşen Hermann Kafka'nın oğlu Franz yaşamını Yahudilerin gettosu Josefov'da geçirir. Praglı yazarlar Jarovlas Hasek ve Egon Erwin Kisch dostlarıdır.

Fakat Kafka hep bu çevrenin içinde kalamaz, Prag'ın başka semtlerinde de yaşar. Bu arada birkaç yılını Prag kalesinin gölgesinde uzanan Simyacılar Sokağı 22 numarada geçirir. Ancak küçük ve dar evdeki yaşama çok fazla dayanamayıp yine taşınır. Yeni evi Moldau'ya yakındır. Fakat o da dardır, havasız ve rutubetlidir. Kafka'nın hastalığı ilerler; Prag'ı uzun süre için terk eder. 1924 yılında Viyana yakınlarındaki Kierling'de öldüğünde 41 yaşındadır. Prag'ın Zelivskeho mahallesindeki Yeni Yahudi Mezarlığı'nda yatıyor. Moldau kıyısında şimdi güzel bir müzesi var...

Max Brod'la dostluk

Praglı yazarlar Jarovlas Hasek ve Egon Erwin Kisch dostlarıydı. Dostları içinde ona en yakın olanı Max Brod'du. Franz Kafka ile Max Brod'un tanışmaları 23 Ekim 1902'de Prag'da öğrencilerin tartıştığı bir toplantıda olmuştu. Brod o gün Arthur Schopenhauer üzerine bir konuşma yapmıştı. Genç Kafka toplantı bitiminde Brod'un yanına gitmiş, sonra da evine kadar ona eşlik etmişti. Yol boyunca aralarında Nietzsche üzerine konuşmuşlardı. Daha sonraki günlerde Café Louvre‘da sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katılmışlardı. Yıllar boyunca yazdıklarını, okuduklarını, aşklarını ve hastalıklarını mektuplar yoluyla paylaşmışlardı. Dostlukları Kafka'nın Kierling sanatoryumundaki son günlerine dek devam etmişti.

Kafka, son günlerinde tüm çalışmalarını ölümünden sonra imha etmesi isteği ile Max Brod'a bırakırkan ona şunları yazmıştı: "Sevgili Max, son isteğim, arkamdan bıraktığım her şeyin, günlüklerin, el yazmaların, mektupların, eskizlerin okunmadan yakılmasıdır." Ancak Brod bu isteği umursamaz ve 1925 ile 1935 yılları arasında romanlarla bazı çalışmalarını yayımlar. 1939'da Avrupa'yı terk edip Filistin'e sığınırken yayımlanmamış bir çok belgeyi de beraberdi götürür. Max Brod'un elindeki belgeleri yayımlamasıyla Kafka Almanca konuşulan ülkelerde geniş ilgi çekmeye başlar. Brod, Kafka'nın çoğunu eserini yayımlamadan önce üzerlerinde çalışır, bazı bölümleri yeniden düzenler, metinlerin redaktörlüğünü yapar. Max Brod kuşku yok ki, Franz Kafka'nın en yakın arkadaşıydı. Brod ilerde, onun tanıştığı en şakacı insanlardan biri olduğunu söylemiştir.

7 Nisan 2024

"Ben bildiğimi yaparım"

Cumhuriyet, 7 Nisan 2024

Ahmet Arpad - Stuttgart

Paul Bonatz (1887-1956) Stuttgartlı bir mimardı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'ye sığınan Alman profesörlerinden biriydi. 1943'te Türkiye'ye kaçmasının nedeni Münih tren istasyonu projesini kendi kafasına göre değiştirmek isteyen Hitler'le anlaşmazlığa düşmesiydi. 1945-1954 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde öğretim üyesi olan Bonatz, Anıtkabir projesinde uluslararası jürinin başkanlığını yaptı, Ankara Saraçoğlu mahallesini tasarladı, ülkemizde birçok önemli projeye imza attı.

TARİHİ TREN İSTASYONU

Kent plancısı ve mimarı Bonatz'ın adı Almanya'da son yıllarda dillerden düşmüyor! Onun önemli yapıtlarından biri kabul edilen Stuttgart'ın tarihi tren istasyonu kısmen yıkıldı. Yeni istasyonun yeraltına yapılması planlanıyor. Yapımı bitince Bonatz'ın istasyonu da bir "alışveriş merkezi" olup işlevini tamamen yitirecek. Bugünkü 16 peronlu tarihi istasyonda her saat 40 tren durup kalkıyor. Yeraltı istasyonu ise sadece sekiz peronlu olacak! Yerüstündeki raylar kalkınca boşalacak araziye milyonerlerin satın alabileceği sayısız lüks yapı kondurulacak ve birileri bu projenin milyarlık kaymağını yiyecek! Stuttgart parkında da iki yüzün üzerinde tarihi çınar yeraltı istasyonuna yer açmak için yok edilmişti. 2010 güzünde bu ağaçların kesilmesini çimenlere oturarak engellemek isteyen binlerce genç yaşlı insanı püskürten polisin kaba kuvvet kullanması sonucu 450 kişi yaralanmıştı. Daha kötüsünü İstanbul 2013'te Gezi'de yaşadı!

Bu arada kentin altına ve Ulm yönündeki dağlara toplam 60 kilometre tünel açıldı! Yöre arazisinin büyük bir bölümü kireç taşından oluştuğu için suyla karıştığı anda büyük risk taşıyor. Budapeşte'den sonra Avrupa'nın ikinci büyük kaplıca kenti olan Stuttgart'ta bu projeyle şifalı yeraltı sularının büyük tehlikeye girmesinden korkuluyor. Bütün bunlar neden mi yapılmak isteniyor? Bu projeyle Paris-Budapeşte arasında trenlerin daha hızlı çalışacağı söyleniyor. Ancak 20 yıl önce "2.5 milyar Avroya çıkacak" dedikleri ve bu arada 12 milyar Avroya dayanmış olan Stuttgart-Münih bağlantısıyla iki kent arası 33 dakika kısalacakmış! Bugün hızlı trenler iki kent arasını 2 saat 19 dakikada alıyor.

Alman Devlet Demiryolları kaynakları ise 1991'de ilk kez sefere konan hızlı ICE trenlerinin Stuttgart'ı Münih'e 2 saat sekiz dakikada bağladığını kanıtlıyor. 1991'den bu yana modernleştirilen süper hızlı trenler 20 yıl sonra daha hızlı gideceklerine acaba neden daha yavaş gidiyor? Konuyu projeye karşı çıkan Almanya Tren Sürücüleri Sendikası'na sorduğumda şu yanıtı almıştım: "Çünkü StuttgartUlm arasındaki rayların bakımına son yirmi yılda hemen hemen hiç yatırım yapılmadığı için hattın büyük bölümünde trenler ağır gitmek zorunda."

"BULDOZER POLİTİKASI"

20 Şubat 2010'da "temel attılar", "2020'de bitecek" dediler. Dev, çılgın demiryolu projesi bir türlü bitmedi! Şimdi "2027 sonu" diyorlar. Bu arada insanlar politikacılardan iyice soğudu. Bonatz'ın 102 yıllık tarihi istasyonunu kanatsız bir kuşa çevirerek riskli, altından kalkması gerçekten çok güç bir projeye olmayan milyarları yatırmakta inat edenler kenti ikiye böldü. Hakkını arayan, kimi şeylerin son ana kadar kendisinden gizlenerek tepeden inme yapılmasına ve "Ben bildiğimi yaparım" diyenlere karşı koyan Stuttgart insanı 14 yıldır her pazartesi akşamı kent merkezinde gösteri yapıyor. Son yıllarda Almanya'nın çoğu kentinde gereksiz ve pahalı projelere karşı çıkanların hızla artması dikkat çekiyor. Stuttgart'ta insanlar kukla olmadıklarını 2010'dan bu yana her hafta sokağa dökülerek kanıtlıyor! 18 Mart 2024 akşamı yapılan 700. gösteriye yaklaşık 2 bin kişi geldi. Çoğu müdavimdi!

17 Mart 2024

Karlı dağlarda şampanya

Cumhuriyet, 17 Mart 2024

St. Moritz
Ahmet Arpad

Suratları kireç gibi, başları önlerinde, omuzları çökmüş, biraz korkak, biraz çekingen duruyorlar. Giysileri rengârenk, yan yana sekiz insan. Karların bembeyazlığında ilginç bir görüntü. Birisini bekliyorlar gibi. Aralarında fısıldaşıyorlar, belli bir yöne bakıyorlar. Hiç kıpırdamadan duruyorlar, satranç taşları örneği.

Kayak öğrencileri. Birazdan geliyor bekledikleri. Kırmızı giysileri içinde. Dudaklarında hafif bir gülümseme. "Merhabalar", diye sesleniyor. "Adım Heini! Hemen iş başına!" Ve başlıyor öğretmeye. Ayağında kayaklar bir ileri, bir geri, bir sağa, bir sola, elindeki sopalar bir aşağı, bir yukarı. Bol bol konuşarak. Kayak öğretmenleri için çene ve ses tonu çok önemli. Her yaştan kadınlı erkekli sekiz insan da bunun farkında. Çekingen çekingen öğretmenlerinin söylediklerini yapmağa çalışıyorlar. İnsan vücudu ne şekillere de giriyormuş? Bacağın biri solda arkada, öteki sağda önde, kollar aşağıda ve yukarıda. Kafa neredeyse 360 derece dönmüş!

Öğrenciler gülümsemeye çalışıyor. Yaptıklarının yanlış olduğunun farkındalar, öğretmeni kızdırmak istemiyorlar. Heini şöyle bir el sallıyor. Sekiz insan hemen peşinden gidiyor. Kayakları paralele getirip tepeye tırmanmaya başlıyorlar. Sopalar kara girip çıkıyor, kayaklar inip kalkıyor, kollar açılıp kapanıyor. Nefes nefese, suratlar kıpkırmızı. Kimi tökezliyor. Az sonra tepeye varıyorlar. Çok şükür. Hemen hizaya geçip Heini´yi bekliyorlar. Rengârenk giysiler şimdi bembeyaz.

Heini az ötede sarışının biriyle çene çalıyor. Az sonra öğrencilerinin yanına geliyor. Emirler veriyor! Kayak sopaları yine inip kalkıyor. Kendini böyle anlarda orkestra şefi ya da ordu komutanı sanıyor gibi. Ve birden harekete geçiyor, hızla tepeyi inmeye başlıyor. Karlar havada uçuşuyor. Sekiz insan Heini'nin ardından gidiyor, tahta tavşanın peşinde, dili dışarda koşan yarışçı tazılar örneği. Nefes nefese tepeden aşağı. Önlerine çıkan yandı, durmaları pek mümkün değil. Kayak öğretmenini yakalamaları da olanak dışı.

Yarım saat sonra. Dişli dağ treni Corviglia dolu. Her milletten insanlar gülüşüp konuşuyor, her kafadan bir ses çıkıyor. Dağa giden kayakçılar neşeli. Aşağıda karlar altında St. Moritz bembeyaz, güneşte ışıldıyor pırıl pırıl. Gölde buz pateni yapanlar, "Palace Hotel"in yeşil kulesi, damları kar dolu evler gittikçe küçülüyor. Dağ treni zirveye yaklaştıkça aşağıdaki karlar dünyası gözden kayboluyor.

2488 metre yükseklikte Corviglia istasyonunda tren duruyor. Ayaklarında kocaman ayakkabılar, ellerinde kayaklar insanlar gürültüyle iniyor. Çevre nefes kesici güzellikte. Dağlar, yamaçlar beyazın beyazı, gökyüzü mavinin mavisi. Doğa göz kamaştırıcı… Ötelerde tepeler, dağların sivri dorukları. Gökyüzünün maviliği ile yamaçların beyazına havada süzülen renkli paraşütler karışıyor. Karlarda vals yaparak vadiye inenler, peşlerinde upuzun izler bırakıyor.

İki yıl öncesine kadar St. Moritz'e gelen ‘kayak sosyetesi' Reto Mathis´in "Corvigllia" lokantasına uğramadan edemezdi. İçerisi hep tıklım tıklım olurdu. Almanya'dan, hatta denizaşırı ülkelerden telefon edip masa ayırtan gedikli müşterileri sayısızdı! Masalara giden tabaklarda havyar, karides, kaz ciğeri ezmesi, som balığı vardı... Ünlü şef 1967'den bu yana işlettiği lüks lokantaya 55 yıl sonra veda etti. İsviçre dağlarının doruğundan Güney Kıbrıs'ın güneşli kıyılarına indi. Şu sıralar Limasol'da "Parklane Resort & Spa"nın "Mathis by the Sea" lokantasını işletiyor!

10 Mart 2024

Savaşla savaşan yazar: Erich Maria Remarque

Sincan İstasyonu Edebiyat Dergisi, Ocak-Şubat 2024

AHMET ARPAD

22 Haziran 1898 günü Almanya'nın Osnabrück kentinde Peter Remark adında bir basımevi ustasının oğlu olarak dünyaya gelir. 17. Yüzyılda Fransa'da büyük ihtilal sırasında katoliklere yapılan baskılar nedeniyle Almanya'ya göç etmiş olan ataları, 'Remarque' diye yazdıkları soyadlarını Almancalaştırmışlardı. İlkokuldan sonra Katolik papaz öğretmen okuluna verilen Erich sınıfının en iyi öğrencileri arasındaydı. Daha okul yıllarında Werfel, Rilke, Nietzche, Balzac, Flaubert, Stendal, Proust gibi ünlülerin eserlerine merak sarmıştı. 1916 - 1918 yıllarını çoğu sınıf arkadaşıyla cephede geçiren Erich Remark'ın genel kültürünü genişletmeye karşı sonsuz bir eğilimi vardı. Çok okuyor, ilginç tiyatro oyunlarını senfoni ve oda müziği konserlerini de kaçırmıyordu. Yakın arkadaşlarından Josef Witt o günlerin Remark'ından şöyle söz eder: "Katıldığımız kurslarda sık sık nutuk atardı. O günlere göre aşırı şeylerden söz ederdi, fakat öne sürdükleri içinde yaşadığımız ortamda ileri düşünceler olduğu için öğretmenlerimiz bile onu ilgiyle dinlerdi…"

1919 Haziran'ında okulu bitirdi ve öğretmen diploması aldı. Hemen göreve başladı. Ancak öğretmen Remark altı ay sonra Osnabrück makamlarına jurnal edildi. Kızıl ayaklanmalara katıldığı ileri sürülüyordu. 1920'nin Aralık ayında öğretmenlikten istifa etti. Çeşitli işler yaptı. Elinde çantası, kumaş satmayı denedi. Sonra bir mezar taşçısının yanına girdi. Hatta bir süre bir akıl hastanesinde org çalıp para kazandı. Geçim sıkıntısı yakasını bırakmıyordu. 1922'de büyük bir lastik fabrikasında reklam ve yayın işleri görevine getirilmesiyle rahatladı. Oldukça iyi para kazanıyor, geziyor, değişik çevrelerle ve insanlarla çalışıyor, edebiyat çalışmalarına da zaman ayırabiliyordu. Hannover'e taşındı. Yaşamında yeni başlangıç sayılan bu dönemde Erich Remark adını bıraktı ve Erich Maria Remarque oldu.

20. yüzyılın en başarılı eseri

31 Ocak 1929 tarihinde Berlinli Ullstein şirketler grubunun Propylaen Yayınevi'nde ilk kez basılan "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" (Türkçesi: Burhan Arpad) romanının 20. yüzyılın en başarılı eseri olacağını o günlerde Erich Maria Remarque aklının ucundan bile geçirmemişti. Basıldığı yılda 1 milyon satan ve 1930 yılında Amerika'da beyazperdeye uyarlanan, sonraki yıllarda elli dile çevrilen bu roman geçen yüzyılın ilk ve en başarılı savaş karşıtı eseridir. Remarque'ın: "Çağımın bir belgesidir", dediği "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" bir lise öğrencisinin Birinci Dünya Savaşı'nda cephede yaşadıklarını ve izlenimlerini anlatır. Roman ilk altı ayda yarım milyon satar. Piyasaya verilmesinden on iki ay sonra tirajı bir milyona ulaşır. Remarque bu eseriyle Birinci Dünya Savaşı'nın yaralarını on yıl sonra bile bir türlü saramamış olan Weimar Cumhuriyeti insanlarını yüreğinden vurmuştu.

"Ben bu eserimle şikayet etmekten çok, savaşta bir neslin yitirilmiş olduğuna toplumun dikkatini çekmek istiyorum....", diyen Remarque'ın anlattıkları gerçektir, kendinin ve cephe arkadaşlarının yaşadıklarına dayanır. Carl Zuckmayer: "Bu roman Bilinmeyen Asker'e dikilmiş bir anıttır", der. "Remarque'ın eseri yaşamlarını yitirmiş yüz binlerce genç askerin kalıtıdır... Onu milyonlar okuyacaktır." 20. yüzyılın ilk yarısında toplumsal eleştiri içeren romanlarıyla ünlenen yazar Leonhard Frank'ın şu sözleri de önemlidir: "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok gibi bir eser ancak yüz yılda bir yazılır!"

Ancak 1933'de Almanya'da yönetime el koyan Naziler halkın bu gibi aydınlatıcı romanları okumasına karşıydı. 10 Mayıs 1933 günü Berlin Üniversitesi önündeki alanda Nazilerin ateşe attığı binlerce kitap arasında Remarque'in, "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" ve "Dönüş Yolu" romanları da vardı. Remarque Alman vatandaşlığından çıkarıldı. 1933'lerin kahverengi gömlekli iktidarı onu ve romanlarını kendilerine engel görmeye başlamıştı. Çünkü insanlar Remarque'i okuyor ve savaşın ne olduğunu, savaştan kimlerin yararlandığını anlamaya başlıyordu.

"Uyanık olmak, dikkatle izlemek gerekiyor"

O edebiyat tarihçileri ve büyük okur yığınları için her zaman "Batı Cephesi..."nin yazarı olarak kalmıştır. İlginçtir, Alman edebiyat çevreleri Remarque'ın romanlarına çoğu kez mesafeli durmuş, hatta onları küçümsemiştir. Onu büyük bir Alman edebiyatçısı olarak övenler daha çok yabancı edebiyat eleştirmenleridir. Ünlü yazarın: "Ülkemiz yazarları eserlerinde bir düşün uğrunda açıkça yan tutabilmek için gerekli süreklilikten yoksunlar" sözleri üzerinde durulması gereken bir görüştür. "Okurların, basının ya da iş başındakilerin hoşuna gitmemekten, sevilmemekten korkuyorlar. Bundan daha yanlış bir tutum olamaz..." görüşünü ileri süren ünlü yazar ilerde savaş sonrası Almanyası'ndan şöyle söz etmiştir: "Kaygılıyım. Eski Nazi ruhuna şurada burada tek tük de olsa rastlanıyor. Uyanık olmak, dikkatle izlemek gerekiyor..." Remarque'a göre genç neslin de ana babalarının bir zamanlar ne suçlar işlediğini çok iyi öğrenmesi gerekir. "Bugün ülkede iktisat, politika ve hukuk alanlarında önemli yerlerde eski Nazilerin görev almasına da aklım ermiyor, bu beni rahatsız ediyor. Eski pislikler örtmekle yok edilemez..."

Romanları 45 dile çevrilmiş olan Remarque hep kanlı savaşlardan ve bu savaşlara neden olan politikacılardan söz eder. Amacı küçük insanın militaristlerin gerçek yüzünü görmesi ve barışın kutsallığını kavramasıdır. Ona göre insanlar arasında gerçek banş savaşların her çeşidinin kötülenmesi, savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir.

Savaşla savaşan yazarlar

Remarque'ın amacı küçük insanın militaristlerin gerçek yüzünü görmesi ve barışın kutsallığını kavramasıdır. O savaşa karşı sadece kalemiyle savaştı, militarizmi hep eleştirdi, çıkarları adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanları boğazlamasını bütün yürekliliği ile yerdi. Ona göre insanlar arasında gerçek banş, savaşların her çeşidinin kötülenmesi. savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir. Remarque sorumluluğunu bilen bir yazar olarak bu görevini hep yerine getirdi. Eserleriyle kanlı savaşlarla geçinen çirkin politikacılara seslendi, militaristlerin gerçek yüzünü ve barışın kutsallığını insanlar kavrasın, barış dolu bir dünya gerçekleşsin istedi. Milliyetçilik yutturmacasıyla maskelenmiş Alman faşizminin içyüzünü Remarque romanlarında bütün çirkinliğiyle gözler önüne serdi. Öldüğünde arkasında on bir roman, bir tiyatro oyunu ve 20. yüzyıl Alman edebiyatında hiçbir yazarın ulaşamadığı büyük bir ün bıraktı. Savaşla savaşan dünya yazarları arasında Erich Maria Remarque'ın hâlâ ayrı bir yeri vardır...

11 Şubat 2024

Tuna kıyısında bir gün...

Cumhuriyet, 11 Şubat 2024

Sisler içinde Tuna'nın kıyıları. Yamaçlarda üzüm bağları. Dik yolun iki yanı hafif kar kaplı. Uzaklardan geçen tren sabah sessizliğini bozuyor. Sislerin ardında güneş. Bugün hava güzel olacak Tuna kıyılarında. Regensburg'da.

Ahmet Arpad / Almanya (Regensburg)

Tepede bir tapınak. Büyük bir Yunan tapınağı. Yaklaşık 180 yıl önce Bavyera Kralı I. Ludwig'in kalıtı. 365 mermer basamak Tuna Nehri'ne ve ovaya bakan bu görkemli tapınağa uzanıyor. Alman ırkının "övgü tapınağı" Walhalla'ya Hitler; 6 Haziran 1937'de "Yapıtlarında Almanlık damarı var" dediği besteci Anton Bruckner'in büstünü koydurtmuştu. O gün yaklaşık 200 bin insan akın akın Regensburg ve tapınağa gelmişti. Törene 800 kişilik bir koro eşlik etmişti. Sonraki yıllarda Neonazilerin her 6 Haziran'da burada toplandığı biliniyor. Sislerin ardından güneş çıkıyor. Uzaklardan bir köprü görünüyor. Kocaman! Tıpkı önünde durduğum tapınak gibi. Çevresine hiç uymayan bir yapı. Bu, yüzyılın Bavyera Kralı (!) Franz Joseph Strauss'un Regensburg'lulara armağan ettiği karayolu köprüsü.

Daha ötelerde, sisler arasında kilise kuleleri, tarihi yapılar, eski taş evler. Regensburg, 2000 yıllık bir kent. Taş köprüleriyle ve yapılarıyla, alanlarıyla, sokaklarıyla, buralarda yaşayan rahat, cana yakın insanlarıyla... Tarih ve gelenek adım başında, kiliselerin Gotik kulelerinde, evlerin taş kemerlerinde, daracık sokakların taşlarında.

MOZART DA BURADAYDI

Roma Kralı March Aurel'in. İsa'dan 179 yıl sonra kurduğu Regensburg Ortaçağda Avrupa'nın en büyük ticaret, politika ve sanat kentlerinden biriydi. 18. yüzyılda Mozart yaşamının bir bölümünü severek burada geçiriyor. 1786'da Goethe, "Regensburg çok güzel bir yer" diye yazıyor gezi günlüğüne. Kentin biraz dışında yamaçlar bağlarla örtülü. Şaraplık üzüm yetişiyor buralarda, Romalılardan günümüze dek.

Karaormanlar'dan gelen Tuna Nehri Regensburg'da genişliyor, büyüyor. Kayaları yararak güneydoğuya yolunu sürdürüyor.

Kendine vadiler açıyor. Düşler içindeki küçük köylerin, burçlu kalelerin, yüksek şatoların, sık ormanların arasından geçiyor. Her şey tablo gibi. Regensburg'un taş sokakları gezmekle bitmiyor. Eski çağlarda at arabalarının geçtiği bu daracık sokaklar günümüzde her türlü araca kapalı. Sağ, sol eski yapı.  Romalıların yaptığı; ortaçağın bozamadığı, dünya savaşlarında düşmanın bombalamadığı günümüz insanının da yolları genişletmek amacıyla yıkmadığı yapılar. Giriş katlarında dükkânlar, lokantalar, kahveler, butikler ve birahaneler. Hepsi de küçük ve sevimli.

Biraz ileride büyükçe bir alan. Orada bir heykel. Heybetli ve gururlu duruyor. Taş kaidesinde bu kişinin Avusturya prensi Don Juan olduğu yazıyor. Heybetli duruşunun nedeni, Kaptanıderya Müezzinzade Ali Paşa'nın şehit düştüğü 1571 İnebahtı Deniz Savaşı'nda Osmanlı donanmasını yenmesi olacak...

mail@ahmet-arpad.de

Tuna Kıyısında Keşişler...

Toplum24, 11 Şubat 2024

Ahmet Arpad

Arka arkaya dizilmişler. Alacalı bulacalı, rengârenk bir kolye örneği. Austin, Mercedes, BMW, Fiat, Borgward. Çoğu İsviçre plakalı. Eski, antik, "oldtimer". En yenisi 1958 modeli. Kimilerinin üzeri açık. Direksiyonda oturanlar da giysilerini otomobilin yaşına uydurmuş. Yirmiye yakın, göz kamaştırıcı, yüreği hoplatan bir dizi oldtimer, Karaormanlar'da günlük tura çıkmış. Tuna kıyısında trenin geçmesini bekliyorlar. Doğada güzün ilk belirtileri. Günlerden pazar. Güneşli, hafif serin bir havada insanlar akın akın gelmiş yöreye. Otomobilleriyle gelenler var. Kilometrelerce öteden pedala basan bisikletliler de. Ormanlarda, Tuna kıyısında uzun yürüyüşe çıkmışlar, kanolarıyla suları arşınlayanlar, çimenlerde top oynayanlar, balık tutmaya çalışanlar da var. Kısacası yöreye gelen herkes gününü gün ediyor.

Az sonra Beuron Manastırı'nın kapısındayız. Manastır Tuna'nın batı yönündeki Donaueschingen'de yeryüzüne kavuşan kaynağına sadece 58 km ötede. Kapıyı açan Peder Martin gülümsüyor. Koyu kahverengi cüppesi yerlere kadar. "Hoş geldiniz", diyor. Manastırı gezdirmeyi kabullendiği için teşekkür ediyorum. Yüksek duvarlar ardındaki Beuron Benedikt Manastırı ziyaretçilere kapalı. Telefonda: "Türk, gazeteci, Müslüman..." deyince, nasılsa zorluk çıkarmamışlardı. Tuna kıyısına Benedikt rahipleri 1862 yılında ayak basmış. Kökleri 6. yüzyıl İtalyasına uzanıyor, manastırlarının, kiliselerinin olmadığı kıta yok.

"Kudüs'teki kilisemiz, Württemberg prensesinin 1906 yılında yaptığı İstanbul ziyareti sırasında zamanın Osmanlı padişahının vermiş olduğu izinle kurulmuştur", diye anlatıyor Peder Martin. "Kudüs Benedikt Kilisesi'nin temellerini atan, manastırımızın rahipleridir."

Uzun, ıssız koridorlarda yürüyoruz, kocaman, bomboş iç avlulara çıkıyoruz. Arada sırada yanımızdan kayar gibi geçen başları önünde rahipler gülümseyerek şöyle bir selam veriyor. Peder anlatmaya devam ediyor: "Burada şimdi 30 rahip yaşıyor. Marangozluktan aşçılığa, hepsinin bir görevi var. Boş zamanlarını tek başlarına yaşadıkları hücrelerde Tanrı ile baş başa geçiriyorlar."

Tam bir keşiş yaşamı! "Rahip olmak için bize her yaşta insan gelir", diye anlatıyor Peder Martin: "Önce altı aylık bir deneme sürecinden geçerler. Bu sürecin sonunda manastırda kalmalarına karar verilirse 12 aylık ikinci bir süreç başlar. Buna manastır konseyinin de karar vermesi gerekir."

Az sonra büyük bir tahta kapının önünde duruyoruz. "Yemek salonumuz", diyor yaşlıca peder, "öğle ve akşam yemekleri hep birlikte ilahiler eşliğinde alınır." İki sıra uzun tahta masa, arkaları yüksek kara iskemleler. Salonun arka duvarında duran masa daha genişçe, iskemleler daha cüsseli. "Başrahip ve yardımcıları için... Gelin size manastır kütüphanesini de göstereyim."

Dört kata yayılmış zengin kitaplığın sayısız raflarında 400 bin dini eser, manastırdaki ve başka manastırlardan gelen Benedikt rahiplerinin hizmetinde. "Burada beş yılını dolduran ve ant içen insan artık gerçek bir Benedikt rahibi olmuştur." Almanya'da 20 manastır Beuron'a bağlı. Rahibeler Weingarten'de ve Avusturya'da Bertholdstein'da.

"Benedikt öğretisine inananların yüzde altmışı kadın", diye devam ediyor Martin. Biraz şaşkın soruyorum: "Niçin çoğunluk kadın?". O ana kadar pek yüzüme bakmadan yürüyen yaşlıca adam, durup başını çeviriyor ve: "Kadınlar daha duyarlı varlıklardır',' diye konuşuyor. "Tanrı'yla daha kolay bağlantı kurarlar."

Az sonra manastır çıkışında vedalaşıyoruz. Sigmaringen-Tübingen-Stuttgart yönüne giden dönüş treni saat 14:05'de kalkıyor. Biraz zaman var. Manastır kilisesine de bir göz atayım. İçeri giriyorum. Kapının yanında küçük bir tabela gözüme ilişiyor: "Günah çıkarma saat 14.30-16.00 arası". Kilise bomboş. Perdeleri açık tahta hücrenin önünde duran iki genç kızın rahibi beklediği belli.

4 Şubat 2024

"Gün Gelecek Güneş de Soğuyacak"

Toplum24, 4 Şubat 2024

Ahmet Arpad

Stuttgart ve yöresine kış biraz geç geldi. Soğuklar yaşadık, şu günlerde de mevsim normallerinin üzerinde bir sıcaklık yaşıyoruz. Karlı, buzlu iki haftanın ardından ısı Güney Almanya'da 15 dereceye vardı. Şubat'ta ilk bahar mı? Stuttgart‘ta kaldırım kahvelerinde keyif çatanlar var. Meteoroloji uzmanlarına inanmak gerekirse ardından kuzeyden gelecek bir soğuk hava, Karaormanlar'dan Konstanz gölüne, Alp dağlarına dek, tüm Güney Almanya'ya yine el koyacakmış! Şarapları ile ünlü Stuttgart'ta Neckar nehri vadisinin üzüm bağı dolu yamaçlarına yine kar mı yağacak?

Geçen yazın hemen hemen yağışsız, kuru ve sıcak, güzün de güneşli ve ılık geçmesi şaraplık üzüm üretimini düşürmüş, fakat kalitesini oldukça yükseltmişti. 2023 şarabı gerçekten çok leziz ve de pahalı oldu. Şaraplık üzümün yetiştirildiği bağlar, Stuttgart'ın merkezindeki yamaçlara kadar giriyor. Büyük tren istasyonunun karşısında durup da çevrenize şöyle bir bakındığınızda, villalar arasından aşağılara inen yemyeşil üzüm bağlarını görürsünüz. Nüfusu altı yüz bine yaklaşan, Almanya'nın ünlü endüstri merkezlerinden bir kentin göbeğinde şaraplık üzüm yetişiyor!

Çevre sağlığı ve temizliğine önem verilmeden, bir büyük kentin ortasında üzüm bağı kurmak mümkün mü? Her yanı küçük göller ve yeşilin en güzel renkleri ile kaplı Stuttgart, şifalı yeraltı suları ve kaplıcaları ile de ünlü. Stuttgart ve çevresi, Budapeşte'nin ardından Avrupa'da en çok kaplıcaya sahip bir kent. Bir araştırma sonucuna göre de sağlıklı yaşamak isteyenlere Bavyera'nın kentlerinden sonra Stuttgart yöresi öğütleniyor. Aynı araştırma, ülkenin güneyinde yaşayan Almanların, kuzeyinde yaşayanlardan daha uzun ömürlü olduğunu da ortaya koyuyor.

"Güneş de Soğuyacak"

Büyük kentlerde çevre temizliği belediyelerin en önemli görevlerinden biri. Bu görevin önemi her geçen yıl giderek daha da artıyor. Kişi, içinde yaşadığı çevrenin sağlığının kendi sağlığı da olduğunu kavramış. Elindeki kâğıdı yere değil de çöp kutusuna atan küçük insandan, büyük kentlerin kirli sularını nehir ve göllere değil de arıtma düzenlerine bağlayan belediyelere kadar herkes, toprağın, havanın ve yeraltı sularının sağlığı için çaba gösteriyor. Her yıl milyarlarca Avro doğaya yatırılıyor, su havzalarına kondurulan villalara değil! Modern teknikle çalışan fabrikalar, günlük yaşamımızın kaçınılmaz atığı olan çeşitli çöpün toprağa, yeraltı sularına ve havaya karışmasını önlüyor. İnsanlar, çevre temizliğini önemsememekle kendini ve hemcinsini de zehirlediğinin artık bilincinde. Stuttgart içme suyunun büyük bir bölümünün sağlandığı Konstanz gölü kıyılarındaki yerleşme merkezlerinin tümü arıtma düzenlerine bağlı. Üç ülkenin gölü Konstanz yörenin balık kaynağı!

Bir zamanlar İstanbul'a belediye başkanlığı yapmış olan Bedrettin Dalan görüşleriyle ünlenmişi. Kenti çevreleyen denizleri acı sürprizlerin beklediğini söyleyen bilim adamlarına verdiği yanıt şöyle olmuştu: "Ne yapalım, bir gün gelecek, güneş de soğuyacak!"

Kent ‘talan' edilirken Dalan ‘ileri görüşlü' açıklamalar yapmasını severdi! Çocukluğumuzda ve gençliğimizde sularından çıkmadığımız Boğaziçi'nde, Marmara'da bugün yüzmek her babayiğidin işi değil! Bu denizlerde tutulan balıkları yemek de...

28 Ocak 2024

"Tanrı Uludur"

Toplum24/ALMANYA, 28 Ocak 2024

Ahmet Arpad

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 3 Ocak 2024 tarihli açıklamasına göre bugün ülkemizde toplam cami sayısı 89.817...

*  *  *

"Bize Kuran dersi veren okul müdürümüz Niyazi Bey sınıfı İstanbul Operet Heyeti'nin temsillerine götürürdü... Sultan Reşat'ın baş müezzini İsmail Hakkı Bey de bu operetin çalgılar topluluğunu yönetirdi..." 1910 doğumlu babam Burhan Arpad'ın bu sözlerini arada sırada anımsıyorum. Günümüzde din adına konuşan sorumlu ve yetkili kişilerin neler yaptığını gördükçe de: "Demek ki yaklaşık 100 yıl önceki din adamları aydın görüşlü insanlarmış", diye düşünüyorum. Ve hüzünleniyorum.

Adında 'demokrat' kelimesi olan parti, 1950 Mayısı'nda yönetimi ele alır almaz yaptığı ilk iş, Türkiye'de Türkçe okunan ezanı Arapça okutmaya karar vermek olmuştu. O günleri yaşamış olan insanlar: "Her şey ezanın tekrar Arapça okunmasıyla başlamıştı", derdi. Günümüzde tarikatların hortlamasının, gericilere ödünler verilmesinin, "Şeriat isteriz" bağrışmalarının ilk tohumlarının 16 Haziran 1950 tarihli kararla atılmış olduğu söylenir. Cumhuriyet tarihinde geriye baktığımızda, Atatürk devrimlerinden ve laiklikten uzaklaşmanın ilk adımlarının gerçekten 1950'li yıllarda atıldığını görürüz.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nde İslam dinine inanan bireyler, dünya işleri dışında olup bitenleri de anlasın istemişti. İlk adım olarak da ezan Türkçeleştirilmişti. Türkçe ezanı Süleymaniye Camisi başimamı, tenor sesli Hafız Kemal'den dinlemiş olan Atatürk, coşkuyla vermişti bu kararı. 1932 yılı sonunda ülkenin tüm minarelerinden "Tanrı uludur" seslenişi, çağrısı yükselmişti! Tanrı uludur, Tanrı uludur Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrı'dan başka yoktur tapacak...

Arapça "Allahu Ekber" yerine Türkçe "Tanrı Uludur"un minarelerden yükselmesi, ne yazık ki sadece on sekiz yıl gerçekleşmişti. Türkiye'de yığınların kafası işlesin istemeyenler hemen "Allahu ekber"e sarılmıştı. Atatürk'ün partisi CHP de sesini çıkaramamıştı. Demokrat Parti yönetimi belki bir on yıl sürmüş, fakat Atatürk'ün yaptıklarının hızla yok edilmesine yetip artmıştı. Ardından gelen 27 Mayıs devrimine özellikle aydınlar sevinmişti. Gerçekten de geriye baktığımızda son yetmiş yıl Türkiyesinde 27 Mayıs "yıldızın parladığı" tek andır! Düşünce özgürlüğü gelişecek, geriye gidiş duracak diye umutlanan bir avuç yazar, 1960 Temmuzu'nda Türk Dil Kurumu kurultayına getirdikleri bir öneri ile "Ezan yine Türkçe okunsun!" demiş ve düş kırıklığına uğramıştı.

27 Mayıs çabucak unutulmuştu. Ardı ardına camiler açılmış, Arapça ezan daha iyi duyulsun diye minarelere güçlü hoparlörler takılmış, imam-hatipler mantar gibi bitmiş, tarikatlar palazlanmış, dinci ile politikacı kucak kucağa oturmuş, takkeli, takunyalı iktidara koşmuştu, "Ben Atatürkçüyüm" diyenler de hızla artmıştı. "Aydın" kisvesi altında kimi yazar-çizer takımı ve numaracı cumhuriyetçi bilinçli-bilinçsiz emperyalistle şeriatçının oyununa destek vermişti.

‘Birileri' onlarca yıl verdikleri savaşı kazanmıştı. Bu kişiler o günden sonra onlarca yıl uğraştılar, inat ettiler, Taksim alanında Cumhuriyet anıtının hemen karşısındaki tarihi sit alanına bir camii kondurdular, İstanbul'un en güzel tepesinde de 100 milyon dolara, çevresine hiç yakışmayan 63 bin (!) kişilik, çoğu namaz saatinde bomboş kalan bir yapı yükselttiler. Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul'u fethettiğinde Ayasofya (Azize Sofya Kilisesi) ismi değişmeden fethin sembolü olarak camiye dönüştürülmüştü. Atatürk'ün müze yaptığı, 5. yüzyılın en büyük kilisesi olan, Doğu Ortodoks ve Roma Katolik etkilerinin sentezi Ayasofya'yı yine camiye dönüştürdüler! İlginçtir günümüzde Almanya, Hollanda ve Belçika'da da Diyanet'e bağlı, adı ‘Ayasofya' olan yaklaşık 30 cami var!

*  *  *

27 Mayıs'ın ardından bir avuç düşünürün "Ezan yine Türkçe okunsun!" girişimini günümüzde tekrarlayacak yürekli aydınlarımız nerede? Ezanın Türkçesinden, "Tanrı Uludur"un açık ve aydınlık seslenişinden kim korkar? Şeriatçıdan başka!

21 Ocak 2024

Efsane Otomobiller

Toplum24, 21 Ocak 2024

Ahmet ARPAD

Beton dans ediyor. Hareketli, kayıyor, koşuyor sonsuzluğa. Dev bir yapı, dinamik, yüce bir heykel. Heyecan verici bir şey. Şekiller, motifler, renkler birbirine karışıyor, iç içe geçiyor. Kavisler, sarmallar. Elli metre yüksekliğindeki yapıda yuvarlak olmayan tek şey, metal, ultramodern, kurşuni oval kabinlerin asılı olduğu düz duvarlar. Dünyada başka örnekleri yok, ilk kez yapılmışlar. Yükseliyorlar üç bir yandan hızla göğe ve asansörden başka her şeyi andırıyorlar. Bu devasa yapı bir "savaş gemisi"; hayır, bir "uzay gemisi", insanın üzerine üzerine geliyor...

Kırmızısı var, siyahı, yeşili var, sarısı, beyazı da yok değil. Hepsi birbirinden ilginç, çekici, kendine âşık edici. Tümü de yaşlı, 1890-1910 arası doğmuşlar. Paha biçilemez değerlerine. İnsanoğlunun ilk otomobilleri onlar. 3-5 beygir gücünde, en hızlısı saatte 30 kilometre hıza ulaşıyor.

Mercedes-Benz (bir süre uluslararası adı DaimlerChrysler'di), Stuttgart'taki eski otomobiller müzesini 2006'da yenilemişti. Daha doğrusu, merkez binanın hemen yanı başına, bir tepeciğe, 150 milyon Avro harcama yaparak yepyeni bir müze kondurtmuştu. 16 bin 500 metrekarelik alanda, 160 tarihi otomobille sayısız başka araç sergileniyor. Otomobilinden kamyonuna, otobüsünden yarış arabasına, kral kayıklarından traktörlere... Geleneksel ve modern, geçmiş ve gelecek, bu modernin moderni yapıda bir araya gelmiş. "Bu müze kuruluşun geleceğine yapılmış çok önemli bir yatırımdır", sözleriyle açılışı yapmıştı şirket genel müdürü, 1953 İstanbul doğumlu Dr. Tezsche bine yakın davetlinin huzurunda.

Bu dünya kuruluşunun, 150 milyon Avro'yu dünyanın en büyük otomobil müzesi kabul edilen bu çılgın yapıya harcaması insana tuhaf gelebilir. Ancak otomobil tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen çifte sarmal müze yapısı, kuruluşun geleceğine yapılmış, uzun vadeli bir yatırımdı. Sadece Mercedes mi? Hayır, az ötedeki, Stuttgartlı diğer ünlü otomobil yapımcısı Porsche de 2011‘de müzesini büyütüp yenilemişti. Üçüncü ünlü, BMW de, Münih'e 2008 yılında yepyeni bir müze kondurmuştu. Hepsinin ortak amacı, otomobil tarihinin geçmişi ile geleceği arasında bir köprü oluşturmaktı.

Mercedes bir efsane! 19. yüzyılın sonlarında yaşamını Fransa'nın Nice kıyılarında geçiren Viyanalı zengin işadamı ve otomobil tutkunu Emil Jellinek, Daimler'in 1900'de piyasaya çıkardığı yeni modelin 35 beygirlik gücüne o kadar hayran kalır ki hemen 36 adet birden ısmarlar. Ancak bir koşulu vardır: Daimler bu modele 10 yaşındaki kızı Mercedes'in adını verecek ve Orta Avrupa satışlarını Jellinek üstlenecektir. Daimler hemen kabullenir ve Mercedes adı 1902'de tescil edilir. Emil Jellinek servetine servet katar, girdiği her yarışı da kazanır. Şimdi Stuttgart‘taki müzede sergilenen bu ilk araç, Mercedes hayranlarını, kuruluşun ilginç geçmişine götürüyor.

14 Ocak 2024

Göl Kıyılarında Kültür...

Toplum24, Almanya, 14 Ocak 2024

Ahmet Arpad

Carl Orff müziği pencerelerden dışarı taşıyor. Evin önünden geçerken merakla durup insanın devam ediyoruz. Uzun yokuşun sonunda Meryemana Katedrali tüm görkemiyle karşımızda göğe yükseliyor. Kocaman kapıyı açıp içeri adım atıyoruz. Burada da müzik.

Orgdan Mozart melodileri duyuluyor, kubbelerde Mozart'tan bir arya yankılanıyor. Katedralde düğün var. Az sonra org susuyor, soprano aryasını bitiriyor. Beyazlar içindeki yaşlı papaz duasına başlıyor. Düğün erkânı ayağa kalkıp hep bir ağızdan ona eşlik ediyor. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor, şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna.

Yüksek pencerelerden giren güneş ışınları barok ve rokoko dev yapıyı aydınlatıyor, kubbelerdeki, duvarlardaki melekleri, çıplak kadınları, aşağıdaki insanlara tepeden bakan İsa'yı...

Az sonra yine Carl Orff Müzesi'nin önünden geçerek göle doğru iniyoruz. Carmina Burana'nın yaratıcısı, büyük besteci daha 17 yaşına geldiğinde bir opera ve pek çok şarkı bestelemişti. Çocukluğunda sık sık geldiği şirin Ammer gölü kıyısındaki Diessen'e 1955 yılında yerleşir. Evinin pencerelerinden gölün karşı kıyısında, Andechs yamaçlarındaki dev manastır görünür.

Ammer gölü bugün rüzgârlı, dalgalı da. Yelkenliler, motorlar, gezi gemileri yine de gidip geliyor, martılar uçuşuyor, kazlar, ördekler ise kıyıya çıkmış, ağaç altlarına sığınmış.

Yolumuz güneye, Alp eteklerine doğru uzanıyor. Berrak havada dorukları hafif beyaz dağlar ne kadar da yakın. Tarihi evleri ve sokakları ile ünlü Weilheim'da bir yemek molası verip, Staffel gölü kıyısındaki Murnau'ya ulaşıyoruz. Şirin kentte önemli bir sergi var. Dışavurumcu sanatçılar Wassily Kandinsky ve Gabriele Münter 1908'de Murnau'da bir ev satın alıp doğasına hayran oldukları yöreye yerleşirler.

Kısa süre sonra Marianne von Werefkin, Aleksey Javlenski, Franz Marc, August Macke de onlara katılır ve 1911'de "Mavi Atlılar" grubunun temeli atılır. Şimdi 2008'de, Kandinsky ile Münter'in, Staffel gölü kıyısına yerleşmelerinin 100. yılında tarihi sarayda Alman dışavurumculuğunun ünlü ressamlarının eserleri sergileniyor.

Aynı yapının üst katında, yine yıllarını burada geçirmiş, Macar-Avusturyalı yazar Ödön von Horváth sürekli bir sergiyle anılıyor. 1924'ten, Hitler Almanyası'ndan kaçtığı 1935 yılına kadar yaşadığı Murnau'da değerli eserler verir. Ünlü romanı "Allahsız Gençlik" (Türkçesi: Burhan Arpad) 1938'de Nazilerce yasaklanır.

Akşama doğru ovaya sis iniyor. Gölün suları durgun, kıyılarında yüksek otlar, sazlıklar. Geniş çayırlar yamaçlarda yükseliyor, Alplerin eteğinde küçük köyler, çiftlikler, korular, az ötede başka göller. Bizim yolumuz Starnberg'e, göl kıyısındaki şirin Seeshaupt'a. Batmaya hazırlanan güneş odanın kocaman pencerelerinden içeri giriyor. Balkondaki rahat koltuklara kurulup aşağıdaki iskeleye yanaşan son gemiyi seyrediyoruz. Anılarda o gün yaşadıklarımız...

7 Ocak 2024

Hitler'i Finanse Edenler…

Toplum24/ALMANYA, 7 Ocak 2024

Ahmet ARPAD

Adolf Hitler ve yandaşları 8 Kasım 1923'te Bavyera'da bir darbe girişiminde bulunurlar. "Geçici Alman Ulusal Hükümeti"ni ilan eden darbeciler ertesi gün silahlanıp Feldherrenhalle'ye yürürler. Çıkan çatışmada Hitler ve adamları 4 polisi öldürür. İhtilal girişimi başarılı olmaz, darbeciler tutuklanır. Darbe girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır.

Bu suçun cezası idamdır. Ancak Hitler sadece 5 yıl hapis cezasına çarptırılır. Çünkü onu destekleyenler, başta eyalet Adalet Bakanı Franz Gürtner olmak üzere politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir.

Hitler, Landsberg hapishanesinde 9 ay kaldıktan sonra serbest bırakılır. 1933'te Almanya'ya el koyan Hitler ile yardakçılarının palazlanması ve 13 yıl ayakta kalması, Alman endüstrisinin "babaları" sayesinde mümkün olmuştu. Onlarsız Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası'nın orduları, Flick, Krupp, Thyssen ve şürekası olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı.

Onlar sayesinde Nazi Almanyası 1942-1944 arasında silah gücünü üçe katlamıştır. Adolf Hitler'e verilen büyük parasal destek daha 1920'li yıllarda Bavyera'da başlar. Oradan diğer Alman kentlerine, Avusturya'ya ve İsviçre'ye de sıçrar. Avrupa'ya kaçmış bazı varlıklı Rus asilleri "Bolşevik düşmanı" Hitler'e destek verirken Yahudileri sevmediği bilinen Henry Ford da Hitler'in partisi NSDAP'ye bağışta bulunur!

Aynı dönemde Mussolini yönetimindeki İtalyan faşistlerinin bile İsviçre bankaları kanalıyla milyonlarca markı Führer'e yollamış olduğu biliniyor. Hitler hapiste olduğu günlerde de para aramayı sürdürür. O günlerde desteğini kazandıkları arasında besteci Richard Wagner'in oğlu ile eşi de vardır. Bu iki ünlü özellikle Atlantik ötesinde başarılı olurlar!

Hitler'le Henry Ford'un felsefeleri ve düşünceleri birbirine çok benziyordu, demiştir ilerde Winifred Wagner. "Bir görüşmemizde Almanya'yı Yahudilerden temizlemek isteyen Hitler gibi birine destek vermeye hazır olduğunu söylemişti..." Evet, o dönemlerde herkes çıkarları karşılığında Nazileri desteklemişti!

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin yanında oldukları için Nürnberg mahkemesinin suçlu gördüğü endüstri patronları günlerini bir zamanlar Hitler'in kaldığı Landsberg hapishanesinde geçirirler. Yeni Almanya için ortak planlarını orada yaparlar. 60 milyonun üzerinde insanın ölümünden, Hitler'e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur.

1945'ten sonra İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya'ya, Sovyetler'e karşı "kale" görevini verirler.

Ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi gerekmektedir. Hitler'e hizmet vermiş olan Alman endüstrisinin patronları hâlâ hayattadır. Komünistlerden nefret eden, solcuları sevmeyen, ataerkil düzenin temsilcileri, despot ruhlu, politik görüşleri en sağda, NSDAP üyesi bu insanlar ülkeye yine gerekli oldukları için hapisten çıkarılıp aklanırlar.

Dizginler yine Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen'in elindedir. Batı Almanya'nın ilk başbakanı Konrad Adenauer'in dediği gibi, temiz suyun olmadığı yerde kirli su dökülemezdi! Bugün yabancı düşmanı Nazilerin ve çok aşırı sağcı partilerin Almanya'da etkin olması insanı: "Acaba bu gibilerin kökleri niçin bir türlü kurutulamıyor?" diye düşündürüyor.