20 Kasım 2022

Viyana, Dünyanın En Yaşanabilir Kenti

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 20 Kasım 2022

Ahmet ARPAD 


Lirik tenor Frizt Wunderlich'in "Viyana, sen benim düşlerimin kentisin..." şarkısı hep belleklerde!

The Economist'in 2022 yılı raporuna göre Viyana dünyanın en yaşanabilir kenti. Kentin her köşesi yeşil, ünlü bulvarı "Ringstsrasse" üzerindeki akçaağaçlardan, ıhlamurlardan, çitlembiklerden, çınarlardan ve at kestanesinden oluşan 2400 ağaç süslüyor. Viyana önümüzdeki yıl, belki de dünyanın en güzel bulvarı olan bu dev caddenin açılışının 160. yılını kutlayacak. 5,3 kilometre uzunluğundaki, 57 metre genişliğindeki, baştan sona ıhlamurlarla süslü Ringstrasse bölgesinde gezinmeden, faytonla keyifli bir tur atmadan Viyana'dan dönülmez.

Haydn, Mozart, Mahler, Strauss, Beethoven, Freud, Zweig, Roth, Grillparzer, Schnitzler, Klimt, Schiele, Schubert, Lang, Simmel gibi ünlülere ilham vermiş olan Viyana dünyanın en güzel kentleri arasında en ön sıralarda! Tarihi bulvara sadece opera, tiyatro, üniversite, müzeler, parlamento, kiliseler, imparatorluk sarayı, kahvehaneler, ucu bucu görünmeyen parklar açılmıyor, görkemli, birbirinden güzel sayısız yapı da Ringstrasse adını bir kolyenin incileri gibi süslüyor. Düzinelerle barok, gotik, yeni gotik, yeni rönesans, art nouveau yapı dev bulvarı erişilmez yapıyor. Prenslerin, varlılıkların, ünlülerin, sözü geçenlerin saraycıkları da bu kolyeye serpiştirilmiş.

Viyana'nın Göz Kamaştıran Yapıları

İmparator I. Franz Joseph, Osmanlı ordularının Viyana kuşatmaları sırasında önünde durmuş olduğu kent duvarlarına bir kaç yüz metre ötedeki boş alanlara 1858'de büyük ve gösterişli bir bulvar açılması emrini vermiş. O günlerde bulvar boyunca sağlı sollu uzanan çoğu arazinin Viyana'nın burjuvazisinin varlıklı Yahudiler'ine satılmasıyla da Habsburg monarşisi inşaatın giderlerini karşılanmış.

1865'de bitirilen bulvara, imparatorluğun başkentinde toplumun en üst katında yaşayan kömür ve tekstil patronları, çelik sanayicileri, bankerler zenginliklerini herkese göstermek amacıyla villalar, saraycıklar oturtmuşlar. Ondokuzuncu yüzyıl Viyanası'nın günümüzde de göz kamaştıran bu yapıları Yunan tapınaklarını anımsatan sütunlar, heykeller, parmaklıkları altın kaplama balkonlar, fayanslar, kabartmalar süslüyor. Saraycıkların çoğu, o zaman için çok modern kabul edilen ısıtma düzenli, lüks banyolu ve tuvaletli inşa edilmiş. "Zenginlerin ışığı" elektrik yüzyılın sonunda bu lüks yapıları aydınlatmaya başlamış.

Viyana'da akşama doğru etekleri yerlere kadar uzanan ipek giysili, kenarları geniş şapkalı şık hanımefendiler, üniformalı yakışıklı süvari subayları, ellerinde bastonları kırıtkan snoplar, uzun çizmeli, dar giysili hafif kadınlar bulvarın geniş kaldırımlarını doldurmuş. Sohbet toplantıları, oda konserleri, okuma akşamları saraycıkların salonlarında, gizli buluşmalar, iş görüşmeleri bulvarın kahvehanelerinde yapılmış.

Viyana'da Antisemitizmin İlk Tohumları

Bundan 7-8 yıl önceydi, Dorotheer sokağındaki Yahudi Müzesi'nde çok kapsamlı bir 'Ringstrasse' sergisi vardı. Salonlarında dolaşırken yeni şeyler öğrenmiştim. On dokuzuncu yılın ortalarında Tempel sokağındaki sinagoğun temeli için Kudüs'teki Zeytin Dağı'ndan getirilen taşların bazıları Ringstrasse adlı caddede, 1879'da ibadete açılan Votiv kilisesinin temelinde de kullanılmış. Çoğu Yahudiler'e ait saraycıklar bugün Unesco kültür mirası bulvarı süslemeye devam ediyor. Todesco, Goldschmidt, Springer, Epstein, Gomperz, Colloredo, Mansfeld, Dumba, Ephrussi, Biedermann, Helfert, Königswarter, Leitenberger, Wertheim, Württemberg bütün görkemleriyle Viyana'nın güzelliğini günümüzde de kanıtlayan, hepsi birer eşsiz sanat eseri yapılar.

Yahudi burjuvazisi olmasaydı, acaba Viyana bugün böyle güzel bir bulvara sahip olur muydu? Avusturya-Macar İmpartorluğu döneminde Bohemya, Moravya, Macaristan ve Galiçya'dan gelen Yahudiler'in zamanla sadece ekonomiyi değil, sanat ve kültür yaşamını da önemli derecede etkilediği Viyana'da antisemitizmin ilk tohumları 20. yüzyılın başında atılmış. Belediye Başkanı Karl Lueger'in 1916'daki "Viyana'yı Büyük Kudüs yaptılar... Peygamberimizi öldürdüler... En son Yahudi yok olduğunda antisemitizm de sona erecektir..." sözleri bugün arşivlerde. Viyana'nın dünyaca ünlü bulvarının bir bölümünün adı, 1934 ile 2012 arasında Dr.-Karl-Lueger Bulvarı'ydı!

Yıllar önce Dorotheer sokağındaki Yahudi Müzesi'nde izlemiş olduğum sergi Hitler'in Avusturya'ya el koymasıyla Viyana'nın kültürlü ve varlıklı insanlarının toplama kamplarına yollandığını, Nazi güruhunun villalarını yağma ettiğini de anımsatıyordu...

9 Kasım 2022

9 Kasım'da Almanya

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 9 Kasım 2022

İlginç bir rastlantı mıdır bilinmez, 9 Kasım'ın Alman tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Alman Kayseri II. Wilhelm 9 Kasım 1918'de bir ihtilal sonucu tahtan inmek zorunda kalır. 9 Kasım 1923'de Hitler Münih'te darbe girişiminde bulunur. 9 Kasım 1938'de Naziler Almanya ve Avusturya'da Yahudilerin evlerini, dükkânlarını ve sinagoglarını yakar. 9 Kasım 1989'da iki Almanya'yı bölen duvar yıkılır...

Adolf Hitler 1 Eylül 1923'de general Ludendorff'la birlik olup aşırı sağcı Alman Savaş Birliği'ni kurar. İki ay sonra da, 9 Kasım 1923'de Münih'te hükümet darbesi girişiminde bulunur. Hedefi, Bavyera'da yönetimi ele geçirdikten sonra başkent Berlin'de ülke yönetimine el koymaktır. "Geçici Alman Ulusal Hükümeti"ni ilan eden Hitler ve yandaşı darbeciler 9 Kasım 1923 sabahı silahlanıp Feldherrenhalle'ye yürürler. Güvenlik güçleri ile çıkan çatışmada Hitler ve yardımcıları dört polisi öldürür. Ancak girişimleri başarılı olmaz ve darbeciler tutuklanır. İşledikleri suçun ağırlığı nedeniyle Leipzig'deki Devlet Mahkemesi'nin karşısına çıkarılmaları gerekmektedir. Ne de olsa hükümet darbesi girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır. Bu suçun cezası da idamdır.

"Kavgam"la Aşılanan Ülkü

ncak suçun işlendiği Bavyera eyaletinin Adalet Bakanı Franz Gürtner, geçerli yasaları çiğneyerek davanın Münih'te görülmesini sağlar. Çünkü Hitler'e darbe girişiminde destek verenler Bavyera'da politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Bir ay süren dava boyunca Hitler ideolojik propagandasını yapar.

Nasyonal Sosyalist ideolojiye olan yakınlığı bilinen başyargıç Neithardt'ın kararı beş yıl hapis olur. 1 Nisan 1924'de Landsberg hapishanesinde kendisine özel bir hücre verilen Hitler burada "Kavgam" adlı kitabının birinci cildini kaleme alır ve 9 ay sonra da aniden serbest bırakılır. Çıkar çıkmaz aşırı sağcı ve Nasyonal Sosyalist NSDAP'yi kurar. Hitler "Kavgam" ile Alman toplumuna ideolojisini aşılarken özellikle şunun üzerinde durur: "Yahudi her zaman için bir parazittir, zararlı bir mikrop gibi yayılır…" 10 Mayıs 1933'de tüm Almanya'da yakılan kitapların arasında Yahudi yazarların kitapları da vardı. Ateşe atanların çoğunluğunun üniversite profesörleri ve öğrencileri olması, Hitler'in "Kavgam"la ne denli başarı elde ettiğinin bir kanıtıdır.

Kitap yakmanın hemen ardından yayınlanan bildirilerle tüm ülkede halk Yahudi dükkânlarını, bankalarını, doktor ve avukatlarını boykot etmeğe çağrılır. 1938 yılının Ekim'inde binlerce Polonya asıllı Yahudi'nin ülkeden sürülmesini protesto eden 17 yaşındaki Yahudi Ernst von Rath'ın Paris'teki Alman Büyükelçiliği'ne suikast düzenlemesini bahane eden Goebbels 9 Kasım'da 'yakma emrini' verir! Tüm ülkede devlet terörü eser! O gece yaşananlar Yahudi soykırımının başlangıcıdır.

1930'lar, Almanya'da Hitler, Türkiye'de Atatürk

Tüm Almanya ve Avusturya'da Yahudilerin sahibi olduğu 7500 dükkân yakıp yıkılır, talan edilir. Toplam 190 sinagog yangınlarla yerle bir olur. SS'ler aynı gece 26 000 Yahudi'yi evlerinden alıp Buchenwald, Dachau ve Sachsenhausen kamplarına atar. Parçalanan camların gecenin karanlığına yükselen alevlerin ışığında parıldamasından esinlenerek bu yakıp yıkmaya 'Kristal Gece' adı verilir. Birkaç gün sonra da tüm Yahudi mallarına el konur. 3 Aralık günü çıkarılan yasalarla tiyatro ve müzelere girmeleri yasaklanır, otomobil ehliyetleri bile ellerinden alınır. Üniversite ve yüksek okullardan da atılan Yahudiler sahibi oldukları mücevherleri SS'lere vermeğe zorlanır. Savaşın başlamasıyla da çıkarılan sayısız genelge ile yaşam alanları daraltılır. Evlerinde radyo, evcil hayvan, plak, yazı makinesi, bisiklet, soba bulundurmaları yasaklanır.

9 Kasım 2022, Almanya'da kayserin ihtilalle tahtan indirilmesinin ve monarşinin sonunun 104. yılı, Hitler'in Münih'te darbe girişiminin 99. yılı, Nazilerin Yahudi soykırımını başlatmasının da 84. yılı… İki Almanya'yı bölen duvarın yıkılışının 33. yılı…

Türkiye'de Atatürk'ün Cumhuriyeti kurduğu günlerde, Almanya'da Hitler Nazi ideolojisinin temellerini atıyordu!

6 Kasım 2022

"Türk'ün Yeri"

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 6 Kasım 2022

Almanya-Avusturya sınırında, Alp dağlarında, 2 bin metreye yaklaşan Obersalzberg tepelerinin kötü bir ünü var 1933'ten bu yana... Yörenin güzel ve sağlıklı doğasına hayran olduğu için 1923 yılından başlayarak her yıl burada haftalar geçiren Wolf adında biri kendine hep Moritz Pansiyon'da oda kiralıyordu.

Königsee ve Berchtesgaden yakınlarındaki yamaçlar o yılların Almanyası'nda yavaş yavaş ünlenmeye başlamıştı. Varlıklı ailelerle ünlü politikacıların çok çabuk alışmıştı ayakları Obersalzberg'e. 1930'lu yıllara girildiğinde bay Wolf güzel bir evi "Adolf Hitler" adına sürekli kiralar! Birkaç yıl sonra da yakındaki koskocaman bir villayı satın alır. 1933 yılına gelindiğinde Hitler çevredeki arazileri ve başka villaları da tek tek elde eder. Ülke yönetimini hızla ele geçirmeye başlayan bu insan, mülkünü satmak istemeyenleri "Toplama kamplarına gönderirim" tehdidi ile inadından vazgeçiriyordu.
 
Osmanlıya Karşı Savaşmış

Hitler'e bir süre karşı çıkan ve binasını satmayan tek kişi, yamacın en güzel köşesinde 'Türk'ün Yeri' adlı pansiyonu işleten Karl Schuster idi. Naziler üzerine söyledikleri nedeniyle bir süre Dachau Kampı'na tıkılan Schuster sonunda tehditler altında pansiyonu elden çıkarmak zorunda kalır ve kısa süre sonra da ölür. Savaş yıllarında Hitler'in Rayh güvenlik kadrosunun konakladığı pansiyon 1945'ten sonra Obersalzberg'de sahiplerine geri verilen tek bina. Otele 'Türk'ün Yeri' denmesinin nedenine gelince... Şimdiki binanın yerinde 17. yüzyılda da bir pansiyon ve lokanta varmış. O zamanki sahibi 1683 yılında, Viyana'yı kuşatan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordularına karşı savaşmak için askere alınmış.

Osmanlıları Viyana kapılarından püskürttükten sonra savaştan evine dönen adam pansiyon-lokantayı çalıştırmaya devam etmiş. Yöre halkı da ona, Türklere karşı savaşmış olduğu için "Türk", pansiyonuna da 'Türk'ün Yeri' demeye başlamış. Hitler'in dağın içine kazdırdığı yeraltı tünellerinin bir bölümüne bugünkü pansiyonun içinden geçilerek iniliyor.

Geçen yıla dek 'Türk'ün Yeri' adı altında otel ve lokanta olarak çalıştırıldı. Sürekli doluydu. Müşterileri, başta Amerikalılar olmak üzere yabancılardı. 1911 yapımı bina geçen yıl Berchtesgadenli bir iş adamına satıldı. Satış fiyatının 3,65 milyon Avro olduğu söyleniyor, ancak henüz boş duruyor, yeni sahibinin ne yapacağı bilinmiyor!

Adolf Hitler Almanya'yı ve savaşı çoğu kez, Obersalzberg tepesine kondurttuğu merkezden yönetmiş. Söylendiğine göre 12 yıllık iktidarının (4 bin 351 gün) tam 1481 gününü burada geçirmiş. Amerikalıların, 25 Nisan 1945'te tepeyi bombalamasının nedeni de bu.

Sadece dev binayı yerle bir etmemişlerdi, savaş yıllarında Nazi subaylarıyla muhafızların sürekli konakladığı tüm binalar da bombalarla yıkılmıştı. Birkaç duvarı bırakılan Hitler karargâhının az ötesine 2005 yılında Bavyera Eyalet Hükümeti 50 milyon Avro harcayarak beş yıldızlı dev bir otel inşa etti. Odaları 300 Avro'dan başlayarak kiralanan ve yabancı turistlerin çok sevdiği otelin işletmecisi Kempinski Otelcilik kuruluşu.

30 Ekim 2022

Kafka ve Şvayk

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 30 Ekim 2022

Saat 12'ye 5 var. Eski belediye binasının önünde toplanmış insanlar. Küçük heykellerle süslü kuledeki 400 yıllık Astronomik Saat'in çalmasını bekliyorlar. Başlar havada. Az sonra küçük pencereler açılacak, çanlar çalacak, tarihi figürler peşpeşe geçecek. Herkes bekleşiyor, fotoğraf makineleri, akıllı telefonlar ayarlanmış... Kulenin karşısındaki lokanta, bar ve kafelerin masaları da dolu. Birden Arnavut kaldırımı yolda nal sesleri. Kara bir fayton görünüyor. Üstü açık. Atlar kara, melon şapkalı faytoncu da. Sadece yolcuları beyazlar içinde. Gelinle damat, ellerinde çiçekler, iki de küçük kız. Kalabalık onlara yol açıyor. Fayton kulenin tam önünde duruyor. Yakışıklı damat güzel gelinin inmesine yardımcı oluyor. Aynı anda çanlar başlıyor çalmaya. İnsanlar heyecanlanıyor. Bir kıpırdama. Eminim yüzlerce insan o anda birkaç bin fotoğraf çekiyor. Faytoncu elinde kocaman bir kafes, yanlarına yaklaşıyor. Yeni evliler, kafesin kapısını açıyor. Üç beyaz güvercin havalanıyor. Yükseliyorlar bir arada. Sivri kulelerden birine tüneyip aşağıda olup biteni seyrediyorlar. Bu işi daha önce pek sık yapmışlar gibi. Belki az sonra evlerine dönecekler. Yarın başka bir çifti mutlu etmek için yine buraya gelecekler! Çanlar susuyor. İnsanlar ağır ağır dalıyor kentin sokaklarına.

Franz Kafka'nın Dünyasında

Büyük alana doğru yürüyoruz. Burası da kalabalık. Sıra sıra faytonlar, üstü açık tarihi otomobiller gezdirecek müşteri bekliyor. Kocaman binalar, boy boy yüksek sivri kuleler. İnsan nereye, ne zaman bakacağını şaşırıyor. Birkaç adım sonra Paris Caddesi'ndeyiz. Geniş bir bulvar, ağaçlıklı. Prag insana Budapeşte ile Viyana'yı çok anımsatıyor. Ne de olsa üçünün de geçmişi aynı monarşi. Kocaman, tarihi, süslü, yüzyıllık yapılar. Hepsi elden geçmiş, bakımlı. Altlarındaki mağazalar Paris'i aratmıyor. Çoğunun sahibinin Amerikalı Yahudi olduğu söyleniyor. Demirperdenin kalkmasının ardından binlerce Yahudi Prag'a dönmüş, Hitler'den kaçanların torunları.

Az sonra sokaklar daralıyor. Franz Kafka'nın dünyasına giriyoruz. Güney Bohemya'dan gelip Prag'ın Yahudi mahallesine yerleşen Hermann Kafka'nın oğlu Franz tüm yaşamını bu Moldau kentinde geçirir. Hukuk öğreniminin ardından bir sigorta şirketinde çalışır. Babası bu arada Kinski Palas'ta kocaman bir kumaşçı dükkânı açmıştır. Yahudilerin gettosu Josefov'un sokakları Kafka'nın dünyasıdır. Praglı yazarlar Yaroslav Haşek ve Yahudi Egon Erwin Kisch dostlarıdır. Max Brod'la da Café Louvre'da sık sık buluşur, sohbet eder, tartışır; fakat Kafka hep bu çevrenin içinde kalamaz, zincirleri kırar, dışına çıkar. Prag'ın başka semtlerinde, sokaklarında da yaşar. Bu arada birkaç yılını Prag Kalesi'nin gölgesinde uzanan "Simyacılar Sokağı" 22 numarada geçirir. Elinizi uzattınız mı ortaçağdan kalma "cüce" evlerin damına dokunuyorsunuz... Kafka oradan başka bir mahalleye, nehre yakın havasız ve rutubetli iki odalı bir eve taşınır. İşte yıllarda hastalığı ilerler. Belki de yaşamında ilk kez terk eder Prag'ı, uzun süre için. Viyana yakınlarındaki Kierling'e tedaviye yollanır. 1924 yılında, 41 yaşında orada ölür. Prag'ın Zelivskeho Mahallesi'ndeki Yeni Yahudi Mezarlığı'nda yatıyor...

Birkaç adım sonra eski gettonun tam ortasındayız. Sokaklar dar, karmakarışık, düzensiz. Bir Franz Kafka heykeli. Kara. Dibinde, çiçekleri çoktan solmuş bir çelenk. Az ötede eski ve yeni sinagoglar, iki saatli belediye binası, altı yüz yıllık bir mezarlık. 1439-1787 arasında buraya on binler gömülmüş. Mezarlık enine büyüyemediği için ölüler üst üste. On iki bin taş saymışlar. Tam bir karmaşa var dünyanın bu en eski Yahudi mezarlığında… Gettodan çıkıp nehre doğru hızlı adımlarla yürüyoruz. Az sonra Karl köprüsünün girişindeyiz. Kalabalık mı kalabalık burası. Turistten geçilmiyor. Beyaz denizci üniformaları giymiş Afrikalılar gelene geçene el ilanları dağıtıyor. Moldau Nehri'nde akşama yapılacak yemekli-müzikli geziye müşteri topluyorlar. Akşam oluyor Prag'da. Güneş batmaya hazırlanıyor, karşı tepede yükselen Aziz Veit Katedrali'nin sivri kuleleri arasında kıpkırmızı. Köprüde satıcılar, ressamlar, müzisyenler, caz müziği ile dans eden turistler...

"Aslan Asker Şvayk"

Gün bitiyor, gece yarısına az kaldı. İç avlular, arka bahçe, kemerli salonlar, uzun koridorlar insan dolu. Çoğu kocaman tahta masalara oturmuş, yer bulamayanlar ayakta. Ellerde bira bardakları. Sigara dumanı, uğultu. Konuşuyorlar, gülüyorlar. Herkes neşeli, kafayı çoktan bulmuşlar, fakat bağırıp çağıran yok. Bira insana yorgunluk veriyor, onu suskunlaştırıyor, barışçıl yapıyor. Kremecova Sokak 11 numaradaki birahane, Wenzel Alanı'na yakın. Prag'a gelip de oraya uğramamak olmaz.

Na Bojisti Caddesi'ndeki U Kalicha'nın önünde insanlar yine kuyruk olmuş… Aslan Asker Şvayk'ın birahanesinin önünde... Yazar Jaroslav Haşek buranın devamlı müşterilerindendi. Dostu yazar Egon Ewin Kirsch'le U Kalicha'da çekerlerdi kafayı. Ünlü tiyatro oyununda köpek satıcısı Şvayk (Türkiye‘de ilk kez 1971'de sevgili Genco Erkal oynamıştı), Avusturya ordusunda savaşmak üzere askere alındığında, yakın dostu Voditska'ya: "Savaştan sonra saat altıda burada buluşmak üzere", diye veda eder U Kalicha'da!

Bira su gibi akıyor. Yarım litrelik kadehi boşalanın önüne garson sormadan bir dolusunu hemen sürüyor. Tezgâhtaki musluklardan aralıksız bira boşalıyor. Dikkat ediyorum, 7 saniyede bir kadeh doluyor. Her akşam binlerce litre sert bira susuzluk gideriyor.

Café Slavia'dan çıkıyoruz. Adımlarımız bizi IV. Charles Köprüsü'ne götürüyor. Köprü her zamanki gibi dolu. Az önceki ahmak ıslatan hiç kimseyi kaçırmamış. İnsanlar akın akın. Turistler... Köprüde yürüyenler Praglı değil. Tezgâhlarda eski Prag'tan küçük tablolar, kartpostallar, siyah-beyaz fotoğraflar. Hep nostalji. Dar, loş sokaklar, karlar altında IV. Charles Köprüsü kirli yüzlü binalar, heykeller.

Yağmur yine çiseliyor. Kartpostalcılarla ressamlar naylonları atıyor tezgâhlarının üzerine. Caz ve folklor müziği yapanlar ise coşkuyla devam ediyor. Kara saçlı, hafif kambur bir adam bütün gücüyle üfürüyor zurnasına. Genç turistler hoplayıp zıplıyor. Köprünün altından akıyor Vlatava köpüre köpüre.

Az sonra Wenzel Alanı'ndaki Hotel Europe'un kapısından içeri girerken yağmur duruveriyor. Piyanist Viyana ezgileri çalıyor. Becherovka'ları bir dikişte içiveriyoruz. 13 bitkiden yapılan bu sert içki ne de leziz!

21 Ekim 2022

Bir diktatör ve gerçekleşmeyen düşü

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 21 Ekim 2022

"Bizim ırkımız bu dünyaya hükmetmek hakkına sahiptir. İşte bu hak bizler için gelecekte uygulayacağımız dış politikanın kutup yıldızı olmalıdır!" Hitler'in 1930'da bu söyledikleri sadece bir megalomani, sınırsız bir düş değildir. "İnanın bana, üstün ırkımız bin, hatta bin iki yüz yıl boyunca bütün dünyaya hükmedemeyecekse, her şey sadece Almanya ile sınırlı kalacaksa ne gerek var nasyonal sosyalist harekete!" Bu sözler gazeteci-yazar Ralph Giordano'nun "Eğer Hitler Savaşı Kazansaydı..." adlı kitabından. 1923 doğumlu Giordano, yaşadığı Nazi dönemini ve sonrasını belgelere dayanarak anlatıyor.

Diktatör Hitler’in bu söylediklerinin altında kafasındaki geleceğin programı yatmaktadır. Hitler ve partinin kilit noktalarına getirdiği yardakçıları geleceğin dünyasının kapsamlı planlarını savaştan önce yaparlar. 1939'da Polonya'ya girdiklerinde gelecekte nasıl bir Avrupa'nın özlemini çektikleri, çekmecelerde hazır bekleyen sayısız muhtıra, genelge, emir ve yasa tasarısında yazıyordu! Polonya topraklarını Germen ırkının insanlarına açmak için ilk aşamada altı yüz bin Yahudi kamplara atılacak, üç buçuk milyon Polonyalı daha doğuya sürülecekti. Almanya'dan yollanacak köylüler ve işçilerle Polonya'daki Alman azınlığın nüfusu dört milyona çıkarılacaktı.

Nasyonal sosyalizmin ideologlarından Himmler'e göre sadece "boylu boslu, sağlam yapılı" Polonyalıların Almanlarla bir arada yaşamasına izin verilecekti. Sovyet Rusya ele geçirildiğinde 45 milyon insan daha topraklarından edilecekti. Sürülen Ruslar, Polonyalılar ve Ukranyalılar Ural Dağları ötesine yerleştirilecekti. Bu ülkelerde boşalacak topraklar on milyon Alman'a açılacaktı. Hitler'in düşüne göre otuz-kırk yıl içinde bütün Doğu Avrupa insanları asimile politikasıyla "Almanlaştırılmış" olacaktı.

Önce Aydınlar Kamplara Atılmıştı

Hitler kafasına koyduğu Almanya'yı gerçekleştirmeye daha 1933'te başa geçer geçmez başlamıştı. Önce aydınlar, sosyalistler, bilim insanları kamplara atılmış, kitaplar yakılmıştı. Hemen ardından sıra ülkeyi Yahudilerden temizlemeye gelmişti! Hitler ordularının Doğu Avrupa topraklarına el koymasının ardından yardımcıları Göring, Keitel ve Lammers'e, "Şimdi bu dev pastayı parçalara bölerken dikkatli olmalıyız" der. "Buraları yönetmesini ve sömürmesini bilmeliyiz." İşgal edilen topraklarda sadece "Almanlaşmış" ve "Alman kanı taşıyan" insanlar yaşayacaktı! Büyük Almanya'yı yaratabilmek için Sovyet topraklarının yeraltı zenginliklerinden ve endüstrinin kalifiye elemanlarından da yararlanılacaktı. Hitler'in görevlendirdiği çalışma grubunun 17 Kasım 1941 tarihli raporunda şunlar yazar: "Ural Dağları'na kadar uzanan bölge yüz yıl sonra tamamen Almanlaşmış olacaktır." Oralarda 100 milyon "saf kan" Almanın yaşamasını düşleyen Hitler o günlerde şöyle konuşur: "İngiltere için Hindistan neyse, bizim için de Doğu Avrupa toprakları odur." Hitler'in beklentileri çok düşündürücüdür: Doğudaki yeni bölgelere İskandinav ükeleri insanlarının da yerleşmesi sağlanacak, gelen insanlar yeni kurulacak kentlerde yaşayacak, eski kentler yavaş yavaş yok olacak, köylüler radyo haberlerine sadece sokaklara yerleştirilecek hoparlörler aracılığı ile ulaşacak, okullarda Almancaya ağırlık verilecek, diğer dersler geri plana atılacak! Özellikle taşrada insanların tek bir kiliseye değil değişik tarikatlara inanmasına izin verilerek inanç bütünlüğü engellenecek...

Hitler'in özel sekreteri Martin Bormann, işgal edilmiş Doğu Avrupa topraklarından sorumlu Bakan Alfred Rosenberg'e 23 Temmuz 1943 tarihli mektubunda şöyle der: "Slavlar sadece bizim için çalışacaktır. Bize gerekmedikleri anda ölebilirler. Aşı olma zorunluluğu ve sağlık hizmetleri onlar için gereksizdir. Eğitim ve sağlık hizmetlerinden sadece işimize yarayacak işbirlikçiler yararlanabilir."

Hitler’in Düşündeki Değişiklikler

'Führer' ülkeyi 'teslim aldığı' 1933'ten başlayarak komünistleri, aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri, bilim adamlarını ve yazarları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başlamıştı. "Bizdeki aydın sınıfını gördükçe öfkeleniyorum, fakat yapacak bir şey yok, çünkü onlar gerekli; böyle olmasaydı köklerini çoktan kazırdık!" Hitler bu sözleri 10 Kasım 1938 akşamı Münih'teki karargâhına çağırdığı yaklaşık 400 gazetecinin karşısında söylemişti. Hitler bu nedenle 1933 yılının Mart ayında başlattığı "halkı ve ülkeyi korumak" amaçlı yasalarla öncelikle basın kontrol altına alma girişimini Haziran'da başarıyla sonuçlandırmıştı! Führer'e göre, basının toplumu yönlendirme ve etkileme gücü büyüktü, bu nedenle de onu geçici değil, sürekli kullanmalıydı! Amaca ulaşmak için yayın organları "eşitlenirken", daha doğrusu bütün basın organları birbirine uydurulurken, basın özgürlüğüne de büyük bir darbe indirilmişti.

Bu girişimlerin ardından, 4 Ekim 1933'de yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla da gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratılmıştı. Gazetelerde yazı işleri müdürü görevini üstlenecek kişilerin kesinlikle "saf kan Alman" ve politik açıdan "çok güvenilir" elemanlar olması koşulu getirildi. Bu süreçte parti kendi adamlarını sorumlu görevlere yerleştirdi. Yeni yasayla Ocak 1934'ten başlayarak birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi.

Eleştiren Gazeteciler Almanya'dan Kovuldu

Nasyonal sosyalistler böylece ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında tüm medyayı çıkarlarına uygun yönlendirmeyi başarmışlardı. Neyin nasıl yazılacağına, Hitler'in hemen 1933'ün ilk haftalarında kurduğu ve başına da Goebbels'i geçirdiği 'propaganda bakanlığı' karar verecekti. Basından pek karşı tepki gelmedi, daha doğrusu gelemedi. Çünkü tepki gösterenler de işten atıldı, Almanya'dan kovuldu ya da öldürüldü. Bazıları kendiliklerinden başka ülkelere iltica ederken, birçoğu da toplama kamplarına sürüldü. Seslerini çıkarmak yürekliliğini gösteremeyen gazete sahipleri 1933 yılının Haziranı'nda kurulan medya kontrol meslek birliğinin başına Max Amann adında bir Nazi'nin geçmesine de göz yumdular. Çünkü Alman basını artık bağımlı yapılmıştı. Hitler'in 44. doğum günü olan 20 Nisan'da ünlü çizer Emil Stumpp'un yaptığı Führer karikatürünü birinci sayfadan yayımlayan ünlü Dortmund gazetesine hemen ertesi gün el konuldu, mal varlığı ve sermayesi partiye aktarıldı. Çizer Stumpp'un da Almanya'da çalışması yasaklandı.

‘Yönetenleri Küstüren' Gazeteler

1935'ten sonra da 'yönetenleri küstüren' veya 'basının şerefini lekeleyen' herhangi bir haber veren gazeteler meslek birliğinden çıkarıldı. Hitler'in nasyonal sosyalist devleti böylece birkaç yıl içinde medyayı sadece kontrol etmeyi başarmamış, ne türlü yayın yapacağına da karar vermekle onu bütünüyle ele geçirmişti. Aynı süreçte tabii Yahudi azınlığın tüm yayın organlarına da el kondu. Yayınevleri kamulaştırılırken, karşı çıkabilecekleri düşünülenler başkalarına satmak zorunda bırakıldı.

Ülkede gücünü pekiştirmekte olan Hitler'in NSDAP partisi zamanla basını amaçlarına uygun yönlendirmeyi başarmıştı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels'in tek amacı ilk günden başlayarak tüm basını, radyoları ve her türlü yayın organının düşünce ve görüşlerini baştan sonra denetlemekti. Goebbels, "Ben bakan olarak gazeteleri yasaklayamam" diyordu. "Fakat hükümet basınla baş etmek zorunda kalırsa gereken tüm yöntemleri mutlaka bulacaktır! Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır. Biz ona elimizi uzatacağız ve onun da uzattığımız bu eli kayıtsız şartsız tutmasını bekliyoruz..." Nasyonal sosyalist parti çıkardığı yasalarla, ‘yönetenlerin korkulu düşü‘ olan medyayı kendi politik çıkarları doğrultusunda standartlaştırmıştı!

Tüm Demokratik Güçler Susturulmuştu

Naziler savaş yıllarında tüm ülkede gazetelerin yüzde 36'sını kontrol ediyordu. Tirajı yüksek bu yayın organları halkın yüzde 82'si tarafından okunmaktaydı! Ellerine geçirdikleri yayınevleri arasında ünlü Ullstein da vardı. Kitap ve gazete Hitler'in korkulu düşüydü. Hitler Almanya'sında bireye yapılan baskı 10 Mayıs 1933'te kitapların yakılmasıyla başlamıştı. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig ateşi boylamıştı! İnsanların okumaması, düşünmemesi demekti. Führer, gazete ve kitabın silahtan daha güçlü olduğunu çabuk kavramış, basın özgürlüğüne son vererek de tüm demokratik ve liberal güçleri susturmayı başarmıştı..!

Ancak bilindiği gibi Hitler düşünü geçiçi bir süre için gerçekleştirebildi. Sonunda diktatör gitti, giderken düşünü de beraberinde götürdü, arkasında bir ‘yıkıntı‘ bıraktı…

16 Ekim 2022

"Eski Toplar" Hep İşbaşında

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 16 Ekim 2022 

AHMET ARPAD

Batı Alman kapitalizmi 1990 yılında ayak bastığı "Köylüler ve İşçiler Ülkesi"nde aradan geçen 32 yılda büyük adımlarla ilerlemiş. İki Almanya'nın birleşmesinin ardından üç kez ziyaret ettiğim Dresden'in her köşesinde, bir zamanlar "öcü" dedikleri kapitalizmin taze izlerini görmemek mümkün değil. 1990'dan bu yana hükümetlerin kendi insanının boğazından keserek, eski Doğu Almanya'nın kalkınmasına yaptığı yatırımlar, resmi verilere göre tam 2 trilyon Avro'yu bulmuş! Elbe Nehri kıyısının düzlüklerine ve yamaçlarına yayılı Dresden bir villalar kenti. Kocaman bahçeler, yeşil korular ortasında yüzlerce yıllık saraylar, saraycıklar, şatolar, konaklar. Hepsi de birbirinden güzel ve zevkli bu yapılar, Dresden'in zamanında ne denli zengin insanlar kenti olduğunun belirtisi. Savaş sonrası Ulbricht ve Honecker'in yardakçılarının keyif sürdüğü bahçeler içindeki villalar 1990'dan bu yana eski sahiplerine ya da mirasçılarına geri verildi. Batıdan gelenlerin de satın aldığı, çoğu Jugendstil (Art Nouveau) yapılar zevkle restore edilmiş.

Yenice Tütün Fabrikası

Her zaman Doğu Almanya'nın en güzel kenti kabul edilen Dresden, yeniden inşası tam on yıl süren görkemli Kadınlar Kilisesi'nin de kapılarını ziyaretçilere açmasıyla yine eski çehresine kavuşmuştu. 13 Şubat 1945 günü kenti yerle bir eden İngiliz hava bombardımanında yıkılan ve 50 yıl boyunca kalıntılarına hiç kimsenin el sürmediği Kadınlar Kilisesi'nin taşları bilgisayar aracılığıyla yeniden birleştirilmişti. Bu çok hırslı çalışma Almanya'ya tam 150 milyon Avro'ya mal olmuştu. Dresden'in simge yapılarından biri de "Yenice Tütün Fabrikası". 19. yüzyılda Osmanlı'dan ve Mısır'dan tütün satın alıp işleyen bir aile şirketi, fabrika binasını tek minareli, kubbeli, dış duvarları fayans kaplı bir cami şeklinde inşa etmiş. 1990'lı yıllarda çok başarılı bir restorasyon geçiren güzel yapı, bürolar, apartman daireleri, sanat galerisi, konferans ve toplantı salonları ile bodrumunda bir diskoteği barındırıyor. Dresdenli Müslümanlar'ın bu diskoteği yasaklatma çabaları boşa çıkmıştı...!

16. yüzyıldan günümüze, soğuk savaş yılları dışında, Dresden hep zengin bir kent. Yöredeki gümüş madenleri ve nehir ticareti, geçmiş yüzyıllarda bolluğun kaynağı olmuş. İtalya âşığı Kral II. August'un Dresden'i 17. yüzyılda Venedik'e benzetmek istemesi, kente bugünkü tarihi yapıları kazandırmış, Dresden'i Avrupa'nın en güzel ve çekici kentlerinden biri yapmış.

Kendinden sonra tahta çıkan oğlu da günümüzde kenti süsleyen barok binaları İtalyan mimarlara inşa ettirmiş, içlerini yine o ülkeden getirttiği sanatçılara döşetmiş. Floransa'yı andırması nedeniyle Dresden'e "Elbe kıyısındaki Floransa" da deniyor. Kent halkının referandumla nehir üzerine modern bir köprü yapılmasına karar vermesi üzerine UNESCO "Dünya Kültür Mirası" unvanını 2009'da geri almış, geçen yıl yapılan yeni müracaatı da kabul etmemişti.

"Eski toplar" Hep Önemli Görevlerde

Saksonya eyaletinin başkenti Dresden, yabancı düşmanlığının kalelerinden biri. Batıdan gelen tüm desteğe, sayısız yeniliğe ve refaha karşın yabancı düşmanı tohumlar doğuda yeşermeye devam ediyor, köklerini kurutmak çok zor. Burada çoğu insan hâlâ Ulbricht-Honecker yıllarının özlemini çekiyor. Avrupa Komisyonu'nun 27 ülkede yaptığı araştırmaya göre Avrupa'da geleceğe kötümser bakan toplumların başını yüzde altmış sekiz ile Almanlar çekiyor! Sosyal Demokratlar'ın (SPD) politik vakfı Friedrich Ebert'in kamuoyu yoklaması daha da şaşırtıcı. Tüm Almanların yüzde 30'u demokrasinin sorunları çözeceğine artık inanmıyor. Doğu Almanya'da bu oran daha da yüksek. Orada insanların yüzde 50'si demokrasinin toplum sorunlarını çözmeye yeterli olmadığı inancında. Belki de bu nedenle "eski toplar" yine çok önemli görevlere getiriliyor! Özellikle batı partileri Hıristiyan Demokratlar (CDU) ile Hür Demokratlar (FDP) kadrolarını bu "eski" rejim yandaşları ile doldurmuş. Demokratik Almanya Cumhuriyeti'ni yönetenlerin partisi Sosyalist Birlik Partisi'nin (SED) 1990'a kadar uzaktan kumanda ettiği ve çoğunlukla bilim adamlarının, öğretmenlerin, akademisyenlerin üye olduğu küçük partilerde görev yapmışlar tüm Doğu Almanya'da yine önemli görevlerde. Politikayı onlar etkiliyor, toplum yaşamını dolayısıyla da olsa onlar yönlendiriyor. Sağ popülist Almanya için Alternatif Partisi (AfD) bir çok doğu Alman kentinde başı çekiyor!

14 Ekim 2022

Stefan Zweig: "Kitap, dünyaya açılan kapı"

PoliTeknik, Sayı 35, 14 Ekim 2022

Çeviri: Ahmet Arpad

 Yeryüzünde bütün hareketlerin kaynağı, insan bilincinin iki buluşudur. Mekânda hareket tekerleğin bulunmasıyla, düşündeki hareket de yazının bulunmasıyla gerçekleşmiştir. Adı bilinmeyen bir insan günün birinde, dünyanın bilinmeyen bir köşesinde ağaçtan elde ettiği tahtayı kıvırıp tekerlek haline getirerek, tüm insanlığa ülkeler ve toplumlar arasındaki uzaklıkların kalkmasını öğretmiştir. Arabalar sayesinde insanlara gerekli yükler, gıda maddeleri, değerli madenler ve her türlü ürün bir yerden bir yere götürülmüş, zamanla insanlar yolculuklara çıkmış, yeni yeni ülkeler tanımıştır. Böylece toplumlar tek başına, yalnız yaşamaktan kurtulmuş, dünya insanları birbirine yaklaşmıştı. Hareket eden araçlar sayesinde Orta Doğu Avrupa'ya, güney kuzeye ve doğu batıya daha yakın olmuştu.

Tekniğin gelişmesiyle nasıl tekerlek lokomotifin altında onu raylarda ilerletiyorsa, otomobili yollarda sürüyorsa, uçağı hareket ettirerek pervanesini döndürüyorsa, yazı da rulodan kitaba, tek tek kağıtlardan bir araya getirilmiş yüzlerce kâğıda geçerek yaptığı gelişmeyle bireyin kendi içine kapanık düşünce ve görüşlerini artık geniş bir çevreye yaymasını sağlamıştır. Kitaplar aracılığı ile birey düşünceleriyle tek başlarına yaşamaktan kurtulmuş, kendini yeryüzünde olup bitenin, insanlığın düşünce ve duygularının ortasında bulmuştur. Günümüzde tüm düşün hareketlerinin temeli kitaplardır. Materyalizmden daha yüce olan ve adına kültür dediğimiz yaşam şeklinin kitaplar olmadan gerçekleşmesi mümkün değildir. Kitapların, insan ruhunu özgürleştiren, hatta bir yerde dünyayı yaratan gücünün özel yaşamımızdaki etkileri sonsuzdur, ancak biz çoğu kez bunun farkında değilizdir. Kitaplar günlük yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır, onun varlığına teşekkür borçlu olmamız gerekir. Nasıl her nefes alışımızla ciğerlerimize oksijen dolduruyor, görünmeyen bu gıdayla damarlarımızdaki kanı besliyorsak, okuyan gözümüzle de düşün organlarımızı sürekli canlandırıyor ya da onları yoruyoruz.

Yüzlerce yıllık yazının ve kitapların çocukları, torunları sayılan bizler için okumak neredeyse bilinçaltı gerçekleşen, alışılmış bir davranış. Daha okul öncesi yıllarda elimize aldığımız kitap da, hep bizimle olan, yanımızda, yakınımızda duran bir şey, tıpkı giysilerimize, eldivenimize, sigaraya ya da günlük yaşamın gereksinimi olan eşyalara uzandığımız gibi kitapları da öyle elimize alıp sayfalarını karıştırıyor, okuyoruz. Kolay erişilebilir olması kimi zaman kitaba saygı duymamızı engelliyor, fakat içimize kapandığımız, düşüncelere daldığımız, verimli olduğumuz anlarda onun değerini kavrıyoruz. Sadece böyle anlarda kitabın gizemli ve duygulara etkileyici gücü karşısında saygı duyuyoruz. O günlük yaşamımızın önemli bir parçası oluyor. Yirminci yüzyılda kitabın mucizevi varlığı olmadan ruh dünyamızın ayakta durması mümkün olamaz.

İnsan yaşamında doruk anlar sürekli değildir, her zaman yaşanmaz. Bu nedenle de kalıcıdırlar, yıllar sonra bile anımsanırlar. Ben de bunlardan birini bugün bile çok iyi anımsıyorum, yeri, tarihi, hatta saatiyle... Yirmi altı yaşındaydım, birkaç kitabım çıkmıştı, çok basit bir şeyin, bir düşün, değişik bir düşüncenin geçirdiği o gizemli değişim, onun sayısız evresi ve sonunda hepsinin yoğunlaşıp adına kitap denilen karton kapalı dik dörtgenin nasıl ortaya çıktığını biliyordum. Ardından üzerine fiyat damgası vurulup satışa çıkarılıyor ve herhangi bir malmış gibi vitrin camının arkasına yerleştiriliyordu. Fakat o kitap çok canlıydı, her bir baskısı okuyanı heyecanlandırıyordu.

Kendini sattırıyor, sayfalarını karıştıranı kendine bağlıyor, tüm sayfalarını zevkle okuyanı kendine esir ediyordu. Tarif edilmesi zor ´kan nakli´ sürecini, damla damla yabancı damarlara verilişini ben de yaşamıştım. Alınyazısı alınyazısına, duygu duyguya, ruh ruha. Ancak basılı metnin gizemi, ulaştığı sonsuzluk ve yaptığı etki bana yabancı sayılırdı. Şöyle biraz ilgilenmiş, ancak pek fazla üzerinde durmamıştım. Bunun tam farkına, ilerde, şimdi sözünü edeceğim gün ve saatte varmıştım.

günlerde bir deniz yolculuğu yapıyordum, bir İtalyan gemisiyle Akdeniz'de, Cenova'dan Napoli'ye, Napoli'den Tunus'a, oradan da Cezayir'e. Yolculuk günlerce sürecekti ve gemide az yolcu vardı. Bu nedenle mürettebattan genç bir İtalyan benimle sık sık sohbet etmeye zaman ayırabiliyordu. Yanılmıyorsam acemi tayfa idi, kamaraları silip süpürüyor, güverteyi yıkıyor ve benzeri birçok işi yapıyordu, daha doğrusu hiç kimsenin yapmayacağı işler onun göreviydi. Çalışırken ve konuşurken onu seyretmek keyif vericiydi. Uzunca boylu idi, teni güneş yanığı, gözleri kara, gülerken görünen dişleri bembeyazdı. Ve çok sık gülüyordu, şarkı söyler gibi İtalyanca konuşuyordu, yaptığı müziğe el kol hareketlerini de ekliyordu. Bir mimik dehasıydı o. Gemideki birçok insanın taklidini yaparken sanki karikatür çiziyordu. Ağzında bazı dişleri eksik kaptanı, sol omzu hafif önde, güvertede kasıla kasıla dolaşan yaşı İngiliz'i, akşam yemeğinden sonra mutfaktan çıkıp masalar arasında gururla dolaşan ve doymuş yolcuların karınlarına hafifçe gülümseyerek bakan baş aşçıyı başarıyla taklit ediyordu. Onunla çene çalmak insana keyif veriyordu. Geniş alınlı, kolları dövmeli bu genç, anlattığına göre gemide çalışmaya başlamadan önce yıllarca koyun çobanlığı yapmıştı. Dostluğunun hoşuma gittiğini ve gemide en çok kendisiyle konuştuğumu çabucak fark etmişti. Tanışmamızdan birkaç gün sonra bana yaşamından birçok şeyi rahatça, hiç çekinmeden anlatmıştı. Yolculuğun daha ikinci gününde dost olmuş sayılırdık.

Sonra aniden aramızda görünmeyen bir duvar oluşuverdi. Napoli limanına demir atmış, gemi kömür, yolcu, posta, sebze ve gerekli diğer gıda malzemelerini yüklemiş, tekrar yola koyulmuştu. Kent yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Açık denize çıkarken Vezüv'ün doruğunu donuk sigara dumanını andıran bulutların çevrelediğini gördüm. Aniden yanıma sokuldu, ağzı kulaklarında, elindeki buruşmuş bir mektubu gururla gösterdi ve az önce almış olduğunu söyledi, benden okumamı rica etti.

Önce ne demek istediğini hemen anlamadım. Giovanni'nin yabancı dilde bir mektup almış olduğunu sandım, Fransızca veya Almanca. Bir kızdan olabilirdi – kızlar niçin hoşlanmasındı bu genç adamdan –, sanırım şimdi benden yazılanları İtalyancaya çevirmemi istiyordu. Fakat hayır, mektup İtalyanca idi. Peki, ne istiyordu? Mektubu ona yüksek sesle okumalıydım. Ve birden her şeyi kavradım. Bu yakışıklı, zeki, candan ve yetenekli delikanlı, istatistiklere göre memleketinin okuma-yazma bilmeyen yüzde yedisinden biriydi. Evet, okuması, yazması yoktu. Ve ben o anda, daha önce Avrupa'da nesli tükenmekte olan bu insanlardan biriyle karşılaşıp karşılaşmadığımı anımsayamadım. Evet, bu Giovanni tanımış olduğum okuma bilmeyen ilk Avrupalı idi.

Şaşkın şaşkın yüzüne baktım. O anda dost veya arkadaş olarak değil, garip bir yaratıkmış gibi. Ve sonra uzattığı mektubu okudum. Yazan genç kızın adı Maria idi, terziydi. Giovanni'ye yazdıkları, o yıllarda bütün ülkelerde, bütün dillerde genç kızların genç erkeklere yazdığı şeylerdi. Okurken dikkatle dudaklarıma baktığını fark ettim. Heyecanlı olduğu belliydi, kaşlarını kaldırmış, gözlerini kısmıştı, beni dinlerken yüzünün hatları gergindi, mutlaka okuduklarımı kelimesi kelimesine aklında tutmaya çalışıyordu. Mektubu iki kez okudum, ağır ağır, kelimelerin üzerine basa basa. Giovanni´nin hepsini yutar gibi içine çektiği belliydi. Yavaş yavaş yüzüne bir mutluluk geldi, gözleri ışıldadı, ağzı açıldı, yazın açan bir gül örneği. Fakat aynı anda kaptanlardan biri güvertede görününce, hızla yanımdan uzaklaştı.

Ben yakında duran şezlonglardan birine uzandım ve tepemdeki duygular dolu geceye baktım. Kafam birden düşüncelerle dolmuştu, az önceki tuhaf rastlantı huzurumu kaçırmıştı. Yaşamımda ilk kez bir okuma-yazma bilmeyenle karşılaşmıştım. Hem de zeki olduğuna inandığım, bir dost gibi konuştuğum bir Avrupalı ile… Düşüncelerim karmakarışıktı, beyni yazıya kapalı bu insan dünyayı nasıl görüyordu? Kendimi onun yerine koymaya çalıştım. Okuma-yazma bilmesem dünyam nasıl olurdu? O insan eline bir gazete alıyor, yazılanları anlamıyor. Bir kitap tutuyor elinde, tahtadan veya demirden daha hafif, dört köşe, kapağı renkli, sayfalarını açıyor, işe yaramayan bir şey, bırakıyor bir kenara. Duruyor bir kitapçının önünde, vitrinde sarı, yeşil, kırmızı, beyaz köşeli o güzel şeyler, sırtları altın yazılı. Onun için çekici, rengârenk, leziz meyvelerden veya koklanamayan, şişelere doldurulmuş parfümlerden farklı değil. Goethe'nin, Dante'nin, Shelley'in adlarını duyuyor, fakat kim olduklarını bilmiyor. Heceler ölü kalıyor, kulağa gelenler bomboş, anlamsız.

Hiçbir şeyden habersiz o zavallı. Kitaptaki tek satırın bile okuyanda, kara bulutların arasından aniden çıkan pırıl pırıl mehtap örneği tutku ve hayranlık yarattığını bilmiyordu. Sayfalar boyu anlatılan bir alınyazısının okuru tüm sarsıntıları ile etkilediğini, birdenbire onun alınyazısı olduğundan da haberi yoktu. O, kitapları tanımadığından duvarlar içine kapanmıştı, sadece kendi yaşamını yaşıyordu. Sordum kendi kendime, bütünden kopmuş bir yaşama nasıl dayanırdı insan, boğulmadan, fakirleşmeden? Gözün gördüklerinden, kulağın duyduklarından başka bir şeyi tanımadan nasıl dayanılırdı yaşama, kitapların yaydığı o dünya havasını içine çekmeden nasıl nefes alınırdı? Kendimi okuma-yazma bilmeyen, düşün dünyasından dışlanmış birinin yerine koymaya zorladım, günlük yaşamını da gözümün önüne getirmeye çaba gösterdim. Başaramadım. Yaşamı boyunca tek kitap bile okumamış bir Avrupalının yerine koyamadım kendimi, düşün dünyasına adım bile atamadım. Başkasının tanımlarından müziğin ne olduğunu kavramaya çalışan bir duyma özürlüye benzettim kendimi.

Bir okuma-yazma bilmeyenin iç dünyasını bir türlü gözümün önüne getiremediğim için kitapsız kendi yaşamımın nasıl olabileceğini düşünmeye çalıştım. Önce, her gün kitap okumaya ayırdığım zamandan bir saati kestim, fakat başaramadım. Kitaplar ve kültür aracılığı ile elde ettiğim bilgi, deneyim ve duyguların gücünü tekrar geri almaya kalkışınca benliğimde çözülme belirtileri görüldü. Neyi düşünürsem düşüneyim, bütün anılarımı ve deneyimlerimi, hepsinin kitaplarla bağlantılı olduğunu fark ettim. Aklıma gelen bir çok ilginç kelimenin bile kaynağı okuduğum kitaplar ya da kimi belgelerdi.

Şimdi Tunus ve Cezayir'e gitmekte olduğumu bir an düşündüğümde, hiç elimde olmadan bu iki kelimeyi çağrıştıran yüze yakın kelime kristaller örneği beynime hücum ediyor. Kartaca, Salambo, Livius'dan kimi sahneler, Romalılar, Scipio, Hanibal gözümün önünden geçiyor, ayrıca Grillparzer'den bazı bölümler, Delacroix'un renkli tabloları ve Flaubert'in çizgileri de canlanıveriyor. Cervantes'in Kayser V. Karl'ın Cezayir hücumu sırasında yaralandığını da anımsıyorum. Sadece o iki kelimeyi bir an için düşünmekle daha bir sürü ayrıntı geliyor aklıma. Belleğimden fışkıran bilgiler, orta çağın tüm savaşları ve tarihçeleri, ayrıntıları ve bağlantıları. Hepsi de ana okul günlerimden başlayarak okuduklarım ve öğrendiklerim. O anda anlıyorum, çok şeyi kapsamlı ve sayısız ayrıntıları ile düşünme, dünyaya değişik açılardan bakma yeteneğine sadece, kitaplardan edindiği bilgilerin dışında yıllar boyu bir çok ülkeden ve insanlarından öğrendiklerini de katan bir insan sahip olabilir. Kitaplardan yoksun birine dünya çok dar geliyor olmalıydı…

Şimdi bütün bunları düşünmemi, o zavallı Giovanni'ye kısmet olmayan mutluluğu böylesine güçlü hissetmemi, bana yabancı o insanın alınyazısıyla hüzünlenmemi de edebiyatla ilgilenmeme borçlu değil miydim? Kitapları okurken tanımadığımız insanların iç dünyalarını yaşamıyor, onların gözleriyle bakmıyor ve onların beyinleri ile düşünmüyor muyuz? Şimdi bana, kitaplar aracılığı ile yaşamış olduğum sayısız mutluluğu anımsattığı için az önceki o rastlantıya teşekkür etmeliydim. Sonra aklıma geldi anılarım tek tek, gökyüzünde sıralanmış şu parlak yıldızlar örneği. Kitaplar aracılığı ile öğrendiklerim, yaşamımı bilgisizliğin sıkıcı darlığından kurtarıp özgürleştirmiş, bana, küçük adama, değerler, coşku ve deneyimler kazandırmıştı. Çocuk ruhum macera kitaplarıyla etkilenmişti, bana yabancı ve vahşi gelen bir dünya burjuva evimizin duvarlarını kırıp içeri girmişti, ben de onların dışına çıkmıştım.

Kitaplardır çocuğa ilk kez dünyamızın ölçülemeyecek kadar büyük olduğunu gösteren, ona bu dünyada yaşama coşkusu yaratan. İçimizdeki heyecanın, istek ve hırsın, varoluşumuzun bu en güzel yanını, daha doğrusu benliğimizin o kutsal susuzluğunu, bizi sürekli yeni yeni yaşantıları içmeye zorlayan kitaplardaki o tuza borçluyuz. Yaşamımda birçok kararı almamda kitaplar önemli bir oynamıştı. Bazı dostlar ve kadınlarla buluşmaktansa artık yaşamayan edebiyatçılarla bir araya gelmeyi çok kez yeğlemiştim, kimi aşk gecelerini de kitaplarla yaşamış, uykusuz kalmıştım. Üzerinde kafa yordukça düşün dünyamızın milyonlarca parça izlenimden oluştuğuna daha çok inanıyorum. Bu izlenimlerin çok azı görülen ve yaşanandan oluşuyor. En önemli bölümünü ise kitapların bize verdiklerine, kitaplardan öğrendiklerimize borçluyuz.

Böyle düşüncelere dalmak ne güzel. Kitaplarla yaşamış olduğum mutlu anları anımsadım, birini düşünürken bir başkası aklıma geliyor. Tıpkı tepemdeki kadife yumuşaklığında gece gökyüzünün yıldızları gibi, birine bakarken yanında bir başkasını görüyorum, hep yenileri ortaya çıkıyor, nereye bakacağımı şaşırıyorum. Yıldızların sardığı gökküresinin derinliklerine bakarken, biz insanların da düşüncelerinin çevresinde ışıl ışıl bir ikinci uzayın oluştuğuna inanıyorum.

O gece elimde bir kitap tutmuyordum, fakat sadece onları düşünmekle kitaplara tüm yaşamımda hiç böylesine yakın olmamıştım. Bizden tek farkı okuma yazma bilmemek olan ve bu nedenle de yaratıcılığın uzak dünyalarına ulaşamayan o insanla, ruhun o zavallılığı ile yaşadığım küçük olay bana, kendini bilgilendirmek isteyen herkese evrenin kapılarını açan kitapların büyüsünü daha da yakından hissettirdi.

Yaşamı boyunca tek bir kitap bile okumuş olsa, yazılanların, basılanların, sözlerin, düşünceler aracılığı ile sonsuzluğa ulaştırılmasının değerini kavramış olan her insan, günümüzde çok kişinin, hatta en akıllı geçinenlerin bile şu korkusu karşısında biraz da acıyarak gülümser. Artık kitapların sonu geldi, şimdi tekniğin sözü geçerli, diye yakınıyorlar. Onlara göre gramofon, sinema makinesi ve radyo sözlerle düşünceleri çok rahat ve akıllıca nakleden buluşlar. Yok etmeye başladıkları kitapların kültür tarihi misyonları çok yakında geçmiş olacak… Çok dar görüşler, kısa ömürlü düşünceler bunlar! Kitapların bin yıllık etkisini yok edecek üstün nitelikli bir şeyi teknik bugüne dek bulamamıştır. Basılı kağıtların oluşturduğu küçük deste kalıcılığını her zaman kanıtlamıştır. Şimdiye kadar hiçbir ışık kaynağı incecik bir kitapçığın aydınlatmasına ulaşamamış, hiçbir suni enerji insan ruhunu dolduran basılı kelimelerin gücüne erişmemiştir. Kitabın yaşı sonsuzdur, o yok edilemez, değiştirilemez, teknikten korkması da gereksizdir. Teknik kitaplar aracılığı ile ortaya çıkar, kendini yenilemesi için de kitaplara gereksinimi vardır. Sadece insan yaşamının değil, bilginin ve bilimin de temelini kitaplar oluşturur. Ve insan kendini kitaplara ne kadar çok verirse, onlara ne kadar içten bağlanırsa, yaşamı da o kadar yakından tanır. Çünkü dünyasını sadece kendi gözleriyle görmez, kitaplardaki sayısız başka gözlerin de yardımıyla onu çok yakından tanır ve sever.

Kitaplara teşekkür

Buradalar, bekliyorlar ve susuyorlar. İtişip kakışmıyorlar, bağırmıyorlar, istemde bulunmuyorlar. Duvar kenarına dizilmiş suskun öyle duruyorlar. Uyukluyorlar sanki, fakat üzerlerindeki bir isim açık bir göz gibi sana bakıyor. Onlara bakarak, şöyle bir dokunarak yanlarından geçerken, yalvarır gibi arkandan seslenmiyorlar, senden bir şey istemiyorlar. Hayran olmanı bekliyorlar, ancak o zaman açılıyorlar. Önce çevremizde bir suskunluk, sonra içimizdeki bir suskunluk. Ardından hazırız, bir akşam, yorgun günün sonunda eve döndüğümüzde, bir öğle üzeri, insanlardan bitkin, bir sabah, güzel düşlerle geçmiş bir gecenin sonunda… Sokuluyoruz onlara, yüzlerce göz, yüzlerce isim suskun ve sabırla senin arayan bakışlarını takip ediyor, bir sarayın paşasının seslenmesini bekleyen esir kadınlar örneği. Sonra uzanıyor elin, bir piyanonun tuşlarına dokunan parmaklar gibi, içlerinden birine, açıyor sayfalarını, okuyor bir kaç satır, bir kıta. O anda isteksizsin, düş kırıklığı, bırakıyorsun yerine. Arıyorsun bir başkasını, o anda sana en uygun olanını. Ve birden kuşatılıp sarılıyorsun, nefesin bir başka nefesle karışıyor, sanki bir kadının sıcak, çıplak vücudu yanı başında yatıyor. Seçtiğin kitap seni mutlu ediyor, içinden yükselen ışıkla ısınıyorsun. Düşlerin bulutları aralanıyor, seraplar görünüyor. Caddeler açılıyor ufka kadar, uzaklar duygularını çekip içine alıyor.

Bir yerlerde bir saatin çalıştığını duyuyorsun. Fakat o seni rahatsız etmiyor, burada başka saatin sözü geçiyor. Karşısında kitaplar, içlerindeki sözler dudaklarına dokunana kadar yüzlerce yılı geride bırakmışlar… Sonra yepyenileri, daha gençleri, henüz dünyaya gelmişler. Hepsi de büyüleyici bir dili konuşuyor, heyecanlandırıyor, nefes kesiyor. Heyecanlandırırken teselli de ediyorlar. Kendini onların içinde buluyorsun, sayfalarından yükselen melodiyle, düşüncelere dalıyorsun, sakinleşiyorsun, yükseklerde, başka dünyalarda uçuyorsun.

Günün huzursuzluğunu unutturan o güzel saatlere, insanın sadık dostu, suskun arkadaşı kitaplara, hep yanımızda olduğunuz, varlığınızla bize hep yaşam verdiğiniz için teşekkürler! İnsanlara yaşantılarının en karanlık günlerindeki desteğiniz cephe hastanelerinde, kışlalarda, hapishanelerde, acıdan kıvrandıkları yataklarda. Her yerde, her zaman yanlarında bulunmuş, onlara düşler getirmiş, huzursuzluk ile ıstırap arasında bir avuç huzur olmuştunuz! Günlük yaşamın altında ezilen ruhunu çekip kurtaran Tanrı mıknatısı sizler. İnsan ruhunun karanlığını hep aydınlatır, onu ötelerin aydınlığına taşırsınız.

Sonsuzluğun bu küçük parçaları sizler, yan yana ve suskun, evimizin duvarına sıralanmış öyle duruyorsunuz. Fakat bir el sizi çekip alınca, yürek size dokununca, mekanları kırıp parçalıyor, çılgınca ileri atılan bir araba örneği bizi sonsuzlara taşıyorsunuz.

9 Ekim 2022

Bira Bayramı ve Korona

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 9 Ekim 2022

AHMET ARPAD

Hoplayıp zıplıyorlar. Eller havada. Dans ediyorlar, masaların üstünde. Şarkılar bağıra çağıra. Kimse yerinde duramıyor. Kadını erkeği, yaşlısı genci. Sahnede yirmi kişilik orkestra bütün gücüyle üflüyor trompetlere. Şarkıcı kadın gırtlağını yırtıyor. Dans edenler ünlü panayır melodilerine hep bir ağızdan eşlik ediyor. Garson kızlar zor yetiştiriyor masalara bira, kızarmış yarım tavuklar. Litrelik kadehler havalarda.

Güney Almanya'da Stuttgart ve Münih bira bayramları panayır coşkusunda. İki haftada on milyonun üzerinde insan akın akın dolduruyor çadırları. Sadece Münih'teki bayramda bir günde içilen bira tam yarım milyon litre! Her Alman yılda 110 litre birayı kafasına dikiyor. Dev çadır ayakta, binlerce insanın coşkusu sonsuz. Az ötemizdeki dört uzun masanın üzerinde küçük İsviçre flamaları var. Masalarda sadece erkekler oturuyor. Bağırıp çağırıyorlar, ne söylediklerini biraz sonra zor da olsa anlıyorum. İsviçre'nin Fransızca konuşulan bölgesinden buraya gelmişler. "Biz Fribourg'dan geldik, iki otobüs, yüz kişiyiz." Hepsi deri pantolonlu ve aralarında tek kadın yok! Dev orkestranın çaldığı Güney Alman müziğinin eşliğindeki dansa, yüzlerce insanın hep bir ağızdan söylediği yerel şarkılara eşlik etmeye çaba gösteriyorlar.

Bir an yan masadan sokulan yaşlıca kadın gençlerden birini yakaladığı gibi hızlı bir dansa başlıyor. Görenler alkışlıyor, laf atanlar da var. Kadın bir hamlede uzun masanın üzerine fırlıyor. Genç İsviçreli peşinde. Danslarına masada devam ediyorlar. Gencin arkadaşları bağıra çağıra kahkahalar atıyor. Kocaman sahnenin önünde üç Afrika güzeli, dekolteleri bakışları çeken, danteller ve çiçeklerle süslü, beyaz köylü giysilerine bürünmüş, şen şakrak, el çırpıp coşkulu şarkılara katılıyorlar. Kısa deri pantolonlu, gri keçeden sivri şapkalı çapkınlar çevrelerini sarıyor. Kızlar oynak mı oynak, kıvrak mı kıvrak. Saatler ilerledikçe insanlar birbirlerine yakınlaşıyor, sohbete dalıyor, dans ediyor, sarılıyor, öpüşüyor...

Her şeyi unutmak istiyorlar

Her yer rengârenk, ışıl ışıl. Sonsuz bir ışık denizi uzanıyor. Atlıkarıncalar, uçan sandalyeler, salıncaklar, çarpışan otomobiller. Onlar hep var, çocukluğumuzda da vardı, bugün de var, aradan onlarca yıl geçse de. Panayırlar ne kadar büyürse büyüsün, zamana ayak uydurup ne kadar modernleşirse modernleşsin, dönme dolaplar hep dönüyor, çarpışan otomobiller hep çarpışıyor... Onlar nostalji. Dünyanın taşınabilir en büyük dönme dolabı ışıklara bürünmüş. Yüksekten korkmayanlar altmış metre tepeden aşağıda olup bitenlere bakıyor. Tombalacıların, baloncuların önü kalabalık. Kıyıntı büfelerinde kuyruklar. İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Ülkede sorunlar almış başını yürümüş, geçim zorlaşmış, para kıtlaşmış, ancak bir gün için de olsa sorunlar insanların umurunda değil. Her şeyi unutmak için akıyorlar dünyanın bu en büyük iki panayırına. İki kadeh birayla yarım kızartılmış tavuk için 50 Avro'yu gözden çıkarmak zorundasınız! Fiyatları kimse umursamıyor gibi, Arpa suyunu kadeh kadeh deviriyorlar, boş veriyorlar yaşamın sorunlarına! Almanya'nın en pahalı birası, en leziz kızarmış tavuğu Münih'in, Stuttgart'ın bira bayramlarında. Sanki hiç kimse ne cebindeki parayı önemsiyor ne de Korona riskini! Önemli olan, birkaç saatliğine de olsa, sorunları unutmak, panayırın coşku dolu havasıyla kendinden geçmek. Onlar sokakta karşınıza çıkan Almanlar değil, değişivermişler, keyifli ve güleç tümü! Ne güzel olurdu günlük yaşamlarında da hep böyle olsalardı! Hayır, olmuyor, ertesi sabah uyandıklarında, her şey yine eski hamam, eski tas! 2022 yılının sorunlarla dolu yaşamı şu anda çadırın dışında! Münih bira bayramı 3 Ekim'de sona erdiğinde yapılan resmî açıklamalara göre sadece Münih'te Korona testlerinde pozitif sonuçlarda yüzde 74'lik bir artış olmuş. Bakalım haftaya Stuttgart'ta nasıl bir açıklama yapacaklar?

Bira bayramının yapıldığı alanın çıkışında, tramvay duraklarına uzanan yolun başında renkli giysiler içinde bir adam saksafon çalıyor, geçmişten hüzünlü melodiler. Omzunda oturan tüyleri alacalı bulacalı bir papağan, sabırla onu dinliyor. Önündeki siyah melon şapkanın içi para dolu.


2 Ekim 2022

İsviçre'nin Almanları

Cumhuriyet, 2 Ekim 2022

ZÜRİH – Ahmet Arpad

Almanya – İsviçre sınırındaki Schaffhausen'de oturuyor dostumuz. Eski bankerlerden, on iki yıl önce emekli oldu. Arada sırada Zürih'e giderken şöyle bir uğruyor, kahvesini içip çene çalıyoruz.

Bizim Stuttgart'ı iyi tanır. Ne de olsa 1990'lı yıllara kadar işi gereği sık sık gelmişti. İstanbul'u, Türkiye'nin doğusunu da iyi bilir; uzun yıllar önce birlikte Erzurum – Kars – Van arasındaki, doğası olağanüstü yöreyi gezmiştik. Geçenlerde yine bir uğradık ona. Oturduk Ren Şelalesi manzaralı büyük terasına, çene çaldık, ancak bu kez hemen kalkamadık, sohbetimiz uzadı. Geç kaldık Zürih Gölü yakınlarındaki randevumuza, Schindellegi'deki tanışların akşam yemeğine zor yetiştik. Havadan sudan derken futbola, oradan Dünya Kupası'na, ardından da politikaya geçtik. Yaşlı dost bir an: "İsviçre'de çok Alman var", deyince dikkat kesildim. Son yıllarda kulağıma bu konuyla ilgili kimi açıklamalar gelmişti, medya da konuya, daha doğrusu soruna, sık yer ayırmaya başlamıştı. Bir de onun ağzından dinleyeyim dedim. "Daha ne kadar Alman gelecek?"

İlk sözleri: "On yıl önce iki yüz bin Alman sınır ötesinde yaşayıp sabah İsviçre'ye çalışmaya gelir, akşama da yine Almanya'daki evine dönerdi" oldu. "Günümüzde bu insanların sayısı üç yüz yirmi bini buldu! Evet okuduklarım, duyduklarım doğruysa üç yüz binin üzerinde Alman da sürekli İsviçre'de yaşayıp çalışıyor. Ancak bu sayının 2021/2022 yıllarında düşmeye başladığı da biliniyor. Son zamanlarda Avrupa'da yaşanan krizler İsviçrelilerle Almanların birbirleriyle pek anlaşamaması nedenlerinden biri. Viyana İktisat Fakültesi'nin St. Gallen Üniversitesi'yle yaptığı ortak bir araştırma başka bir gerçeği de oraya çıkardı. Gittikçe daha çok Alman işyerinde ve günlük yaşamda ayırımcılık yaşıyor, kiralık ev bulmakta zorlanıyor. Halk girişimleri ülkeye yabancı girişini sınırlandırmak istiyor. Araştırmaya katılan Almanların yüzde seksen beşi günlük yaşamda karşılaştıkları, kimi zaman hakarete kadar varan saygısızlığın nedeninin Alman olmalarında yattığına inanıyor.

Yaşlı dostun anlattığına göre sağ eğilimli İşviçreliler son yıllarda: "Daha ne kadar Alman gelecek? diye homurdanmaya başlamış. Ekonomi uzmanları ise şunu itiraf ediyor: "İsviçre ekonomisine katkıları büyük." Sadece doktorlar, mimarlar, otel elemanları yeğlemiyor güney komşuyu. Kilise adamından medya mensubuna hemen hemen her meslek dalında Alman "işçiler" var İsviçre'de. Konu duyarlı, bir akşamüstü sohbetiyle halledilecek gibi değil! Zürih Gölü'nün yamaçlarındaki Schindellegi'de yemeğe bekleniyoruz. Schaffhausen'deki yaşlı dosta veda edip gaza basıyoruz. Birkaç saat sonra leziz peynir fondüsünün ardından İsviçreli - Türk dostlarımızın terasında şaraplarımızı yudumlayıp Zürih Gölü'nü seyrederken bir an için İstanbul'u düşünüyorum. Akşamın bu saatinde ışıl ışıl göl nasıl da Beylerbeyi tepelerinden görünen Boğaziçi'ni andırıyor.

Mavi Atlılar - Dışavurumcu Sanatçılar

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 2 Ekim 2022

Ahmet ARPAD 

Meryem Ana Katedrali tüm görkemiyle karşımızda göğe yükseliyor. Kocaman kapıyı açıp içeri adım atıyoruz. Kulakları dolduran bir müzik bizi karşılıyor. Orgdan Mozart melodileri duyuluyor, kubbelerde Mozart'tan bir arya yankılanıyor. Katedralde düğün var. Sonra org susuyor, soprano aryasını bitiriyor. Beyazlar içindeki yaşlı papaz duasına başlıyor. Düğün erkânı ayağa kalkıp hep bir ağızdan ona eşlik ediyor. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor, şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna. Yüksek pencerelerden giren güneş ışınları barok ve rokoko dev yapıyı aydınlatıyor, kubbelerdeki, duvarlardaki melekleri, çıplak kadınları, aşağıdaki insanlara tepeden bakan İsa'yı...

Dışavurumcu Sanatçılar

Az sonra ağır ağır göle doğru iniyoruz. Önünden geçtiğimiz evin pencerelerinden Carl Orff müziği dışarı taşıyor. Merakla durup insanın ruhunu dolduran melodiye kulak kabartıyoruz. Carmina Burana'nın yaratıcısı, büyük besteci daha 17 yaşında bir operayla pek çok şarkı bestesinin altına imza atmıştı. Çocukluğunda sık sık geldiği şirin Ammer gölü kıyısındaki Diessn'e 1955 yılında yerleşmişti. Evinin pencerelerinden gölün karşı kıyısında, Andechs yamaçlarındaki dev manastır görünüyor. Ammer gölü bugün rüzgârlı, dalgalı da. Yelkenliler, motorlar, gezi gemileri yine de gidip geliyor, martılar uçuşuyor, kazlar, ördekler ise kıyıya çıkmış, ağaç altlarına sığınmış. Yolumuz güneye, Alp eteklerine doğru uzanıyor. Berrak havada dorukları hafif beyaz dağlar ne kadar da yakın. Tarihi evleri ve sokakları ile ünlü Weilheim'da bir yemek molası verip Staffel gölü kıyısındaki Murnau'ya ulaşıyoruz. Dışavurumcu sanatçılar Wassily Kandinsky ve Gabriele Münter 1908'de Murnau'da bir ev satın alıp doğasına hayran kaldıkları yöreye yerleşirler.

Kısa süre sonra Marianne von Werefkin, Aleksey Javlenski, Franz Marc, August Macke de onlara katılır ve 1911'de "Mavi Atlı" grubunun temeli atılır. Dışavurumcu sanatçılar daha önceki aylarda Münih'te ünlü Café Luitpold'da sık sık bir araya gelirler. Brenner caddesindeki Café bugün olduğu gibi bundan 100 küsur yıl önce de tiyatro sanatçılarının, edebiyatçıların ve düşünürlerin sık sık bir araya geldiği bir mekandı. Düşünceleriyle ve görüşleriyle kuruluşun ilk adımlarını atanlar Kandinsky ile Klee'dir.

"Allahsız Gençlik"

Günümüzde Kandinsky ile Münter'in ve Alman dışavurumculuğunun ünlü ressamlarının eserleri Murnau‘nun tarihi sarayında sürekli sergileniyor. Aynı yapının üst katında, yine yıllarını burada geçirmiş, Macar-Avusturyalı yazar Ödön von Horváth da sürekli bir sergiyle anılıyor. 1924'ten, Hitler Almanyası'ndan kaçtığı 1935 yılına kadar yaşadığı Murnau'da değerli eserler vermişti. Ünlü romanı "Allahsız Gençlik" (Türkçesi: Burhan Arpad) 1938'de Nazilerce yasaklanır.

Akşama doğru ovaya sis iniyor. Gölün suları durgun, kıyılarında yüksek otlar, sazlıklar. Geniş çayırlar yamaçlarda yükseliyor, Alplerin eteğinde küçük köyler, çiftlikler, korular, az ötede başka göller. Bizim yolumuz Starnberg'e, göl kıyısındaki şirin Seeshaupt'a. Batmaya hazırlanan güneş odanın kocaman pencerelerinden içeri giriyor. Balkondaki rahat koltuklara kurulup aşağıdaki iskeleye yanaşan son gemiyi seyrediyoruz.

Anılarda o gün yaşadıklarımız...

25 Eylül 2022

Halkının şairi Pablo Neruda

Toplum Gazetesi/ALMANYA 25 Eylül 2022

AHMET ARPAD

"Şiir her zaman barışın bir parçası olmuştur. Şair barıştan doğar. Şiiri hiç kimse öldüremez. O, kedi gibi yedi canlıdır..."

Bu sözlerin sahibi Pablo Neruda 12 Temmuz 1904'de Şili'de doğdu. Yaşamını 23 Eylül 1973'de yine Şili'de noktaladı. Pinochet cuntasının dostu Salvador Allende'yi öldürmesinden 12 gün sonra. Bir tren makinistinin oğlu Neruda yaşamının uzun yıllarını Birmanya, Çin, Siyam, Japonya ve Hindistan'da ülkesinin diplomatı olarak geçirdi.

İspanya İç Savaşı'nda Cumhuriyetçileri destekledi. Pablo Neruda Şili edebiyatında "Mundovosismo" (Yeni Evrencilik) akımının öncüsüdür. Ülkesine döndükten sonra yıllarca milletvekilliği yaptı. 1971'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

İlk şiirleri 1921'de yayımlandı. İlk kitabı "Sabahın Alaca Karanlığı" da 1923'de basıldı.

En son eseri 1973'de, ölümünden üç gün öncesine kadar yazdığı "Yaşadığımı İtiraf Ediyorum" adlı anılar kitabıdır. (Çeviri: Ahmet Arpad, 9 baskı). Şili halkının çok sevdiği, bağrına bastığı bu edebiyat insanı ülkesinin en uzak köşelerine kadar gitmiş, on binlerin, yüzbinlerin karşısında, ağlayan madenciler önünde şiirlerini okumuştur.

"Şiirlerimi milletimin insanlarına kucak kucak dağıttım" der Neruda. Eserlerinin bir çoğu Türkçe'ye de çevrilen şair, dil üzerine şunları söyler: ''Vücudumuzla dil arasında bir yakınlık kurmadan ömür boyu yaşanamaz... Dili, giysinin kolları, yamaları, terlemeleri, kan ve ter lekeleriyle kullanmanın üstesinden ancak bir şair gelebilir..."

Pablo Neruda, çağımızda şiirin verimlilik sınırlarını, savaşlar, ayaklanmalar ve büyük toplum değişmeleri arasında aştığına inanır. "Sıradan insanın şiirle tartışıp anlaşması kimi kez kırıcı, kimi kez kırgınca olmuştur", der. Neruda kendini, mesleğini yıllar yılı, bıkıp usanmaz bir sevgiyle yapan el sanatçısına benzetir. "Biz şairler milletlerimize ve onların mutluluk savaşına sımsıkı bağlıyızdır... Mutlu olmak hakkımız."

Dostlarından İlya Ehrenburg bir yazısında ondan şöyle söz etmişti: "Pablo tanıdığım az sayıda mutlu insandan biridir." Neruda, gerçekçi olmayan şairin günün birinde öleceğine inanır, fakat yalnız gerçekçi olanın da çok yaşamayacağını belirtir.

Kendini eylemci şair olarak görür. "Günümüz şairi din adamı gibidir, ışığın yerini göstermek zorundadır" diyen Neruda sanatla her anlamda yaratıcılığa inanır.

Şili halkının onlarca yıl çektiği eziyet ve baskı onun birçok şiirine konu olmuştur. Özellikle ülkenin verimli güherçile vadilerinde, kömür ocaklarında ve bakır madenlerinde en acımasız işlere katlanan insanlar Neruda'nın okurları idi. "Halkım çok aldatıldı", der ünlü şair. "O nedenle ben vatanıma ellerim, kulaklarım ve ayaklarımla dokunmadan yaşayamam."

1970'de Şili cumhurbaşkanlığına aday gösterildi, ancak kısa bir süre sonra bu adaylıktan çekildi. Yakın dostu Salvador Allende'yi destekledi. Çok gerekli toplumsal reformları yapsın, ülkenin milli zenginliklerini yabancıların pençesinden kurtarsın diye.

"Büyük Yol Arkadaşım Allende"

Pablo Neruda anılarında şöyle yazar: "Büyük yol arkadaşım Allende, Şili'nin önemli zenginlik kaynağı olan bakırı millileştirdiği için katledildi. O, Şili askerlerinin makinalı tüfeklerinden çıkan kurşunlarla katledildi. Şili bir kez daha ihanete uğramıştı. Öldürülmesinin nedenini üç gün gizlediler. O ölümsüz ölünün peşinden sadece dul eşinin yürümesine izin verdiler..."

11 Eylül sabahı sonun başlangıcı oldu. Neruda, Allende'nin en son konuşmasını radyodan dinledi. Eşi Matilde'ye sarılmıştı. Pinochet'in askerleri cumhurbaşkanlığı sarayına tanklarla hücum ediyordu. Neruda'ların evini de askerler çevirmişti.

Telefonları kesilmiş, dostları kaçmıştı. Kaçamayanlar ise tutuklanmıştı. Neruda üç yıldır rahatsızdı. Doktorları kansere yakalandığını sadece eşine açıklamıştı. Allende'nin ölüm haberinden birkaç gün sonra ağırlaşan şair hastaneye kaldırıldı.

Hastalığı ilerlemişti, ancak ihtilal sonrası hastanede bakım iyi değildi. 20 Eylül'de Meksika devlet başkanı Echeverria'dan, Neruda'yı özel uçağı ile Şili'den aldıracağı haberi geldi. Hastalığı ilerlemekte olan şair ülkesinden ayrılmak istemedi. Onun dostu Şili halkıydı. Cunta ihtilali ve Allende'nin ölümü Neruda'yı çok sarsmıştı.

23 Eylül 1973 gecesi uykusunun içinde ölüme kayıverdi. Cenazesinin peşinden, çoğu işçi, onbinler yürüdü. Gerilmiş yüzlerde öfke ve acı okunuyordu. İnsanlar: "Pablo Neruda yaşıyor!" diye haykırıyordu.

Neruda'nın anıları "Yaşadığımı İtiraf Ediyorum" serüvenler dolu bir yaşam kitabıdır. Kimi zaman ısırıcı, kimi zaman şiir dolu. Bir haber verme, bir hesaplaşma, lirik bir atılım, dostlara sesleniş, geçmişe ve yarınlara bir ant içmedir onun anıları.

"Ben belki kendi hayatımı değil de başkalarının hayatını yaşadım", der Neruda. "Anılarım hayaletlerle dolu bir galeri, hayatım bütün hayatlardan oluşmuş bir hayat...

Bir şair hayatı."

19 Eylül 2022

"Ülkemiz daha da nefes alınmaz olacak"

EK Dergi, Pazartesi, 19 Eylül 2022

Ahmet Arpad

6 Kasım 1880 tarihinde Klagenfurt'ta dünyaya gelen Robert Musil 20. Yüzyıl Avusturya edebiyatının en önemli romancı, hikâyeci ve deneme yazarlarındandır.

Dünya politikası 1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle karışır, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür. Aradan daha birkaç ay geçmeden sayısız yazar gibi Musil'in de yapıtları ateşlere atılır. Fakat Robert Musil her şeye karşı direnir, Viyana'da kalır. "Bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamaz" diyen Zweig onlarca yıl sevmiş olduğu dünyanın kesinlikle bir daha geri gelmeyeceğine artık inanmaktadır. Ünlü yazar Alfred Döblin: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar" sözleriyle Zweig ve dostlarına destek olmak ister. Ancak Hitler ve yandaşlarının aydınlara soluk aldırmayan girişimleri sonucu gittikçe daha çok yazar ülkelerini terk etmeye başlar.

"Ülkemiz daha da nefes alınmaz olacak"

Nazi Almanyası'nın 1938 yılının mart ayında Avusturya'ya el koymasının ardından Viyanalı dostlarına: "Ben bu havayı ciğerlerine çekemiyorum, ülkemiz yakında daha da nefes alınmaz olacak" diyen Robert Musil bu görüşlerinde kısa süre sonra haklı çıkar. Sadece eserleri nedeniyle değil, eşi Martha'nın Yahudi kökenli olması da Musil'in Nazilerin nefretine uğramasının nedenidir. Eşinin o günlerde yakasında gamalı haçla dolaşması hiçbir işe yaramaz. Yapıtlarını basan Bermann-Fischer Yayınevi'ne de aynı günlerde Naziler el koyar. Son yıllarda tüm yapıtlarının yayın hakkını Zürih'li yayıncı Simon Menzel'in sahibi olduğu Humanitas Yayınevi'ne devretmeyi ve 'Niteliksiz Adam'ı İsviçre'de bitirmeyi düşleyen Robert Musil eşiyle eylül 1938'de Tirano, St. Moritz ve Chur üzerinden Zürih'e sığınır.

Viyana'yı terk ederken müsveddelerini yanına almış olduğu 'Niteliksiz Adam'ı İsviçre'de sonuçlandırmayı amaçlamaktadır.  Musil, 20. yüzyılın başında artık çöküş sürecine girmiş olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu anlattığı bu başyapıtında yeni çağa ayak uydurmak isteyen kafası karışık, çelişkiler, bunalımlar ve çalkantılarla dolu bir yaşam sürdürmeye çabalayan toplumu ele alır. Kendine henüz bir yayınevi bulmamış olmasına, Viyana'daki dostları ona: "Bu eser Alman Rayhı'na ait tüm ülkelerde yasaklandı" yazmasına karşın Musil hedefinden dönmemeye çok kararlıdır.

Dayanılmaz baskılar

Aynı günlerde İsviçre'de çok zor koşullar altında çalışan, sağlık sorunlarından kurtulamayan Robert Musil'in kendisine parasal destek veren dostları ve hayranları olmasaydı sığındığı bu ülkede yaşamını sürdürmesi çok güç olacaktı. Arada sırada çağrıldığı okuma ve sohbet akşamlarında yapılan ödemeler Musil ailesini geçindirmeye yeterli değildi. 'Niteliksiz Adam' yapıtında 'büyük edebiyatçı' diye biraz karikatürize ettiği Thomas Mann'ın desteğine sonunda gereksinimi olur. Nobel ödüllü yazar da eli açık davranmaktan kaçınmaz. O günlerde tanıştığı İtalyan yazar İgnazio Silone ("Ekmek ve Şarap") onun olanaklarının dışında bir yaşam sürdürdüğünü fark eder ve Musil'le eşine daha uygun bir yer aramaya başlar. Aralarında geçen bir sohbette, Viyana'dan niçin ayrıldığını soran Silone'ye Musil şu yanıtı verir: "Okurlarım çoğunlukla Yahudilerdi. Son yıllarda hemen hemen hepsi ülkeyi terk etti. Ben niçin geride kalacaktım?" Gün gelir, yakın çevresine yaşamından yakınırken: "Ne yazık ki ben kendimi anlamakta güçlük çekiyorum…" der. Bu özeleştiri Musil'in kimi zaman kendini bir bulmaca olarak gördüğünü kanıtlar. Bazı dönemlerde çok yavaş çalışmasını, yazdıklarını beğenmeyip sık sık değiştirmesini de böyle açıklamak mümkün. 1939 yılının yaz aylarında Robert Musil'in, yaşamlarını bir felaketle bitirmek yerine ona kendi elleriyle son vermelerinin doğru olacağı üzerine eşi Martha'yla anlaştığı söylenir. Ancak o günlerde, Zürih yakınlarındaki Zug'da yaşayan, solcu görüşleriyle ünlenmiş, sanatsever papaz Robert Lejeune'le tanışmaları Musil ve eşine yeni bir yaşama gücü verir. Bir Musil hayranı olan Lejeune ilerde Musil'den şöyle söz etmişti: "Evimizde düzenlediğimiz akşamlarda Musil de bize katıldığında hemen bütün ilgiyi üzerine çekmesini bilirdi, ancak onunla diğer katılımcılar arasında bir mesafe olduğunu da sezmemek mümkün değildi. Sohbetleri kimi zaman çok sıcak olmasına karşın bir samimiyet oluşmazdı. Musil üstün zekaya sahip bir insandı. Aydın geçinen bizler ona her zaman ulaşamazdık. Bakışlarıyla karşısındakinin ruhuna sızardı."
 
İsviçre yılları sırasında yapmış olduğu kimi açıklama, 'Niteliksiz Adam' yazarının ne denli değişik görüşlere sahip bir insan olduğunu kanıtlar: "Bir yıla yakındır İsviçre'de yaşıyorum. Aryen olduğumu sık sık kanıtlamam gerekiyor… İsviçreli, ülkeye zenginlik getirenin dışında hiçbir yabancıya saygı göstermiyor, ona çingene gözüyle bakıyor… Ben toplumdaki tutuculuğu sevmiyorum. Zenginler fakirlerle aynı mezarlıklara gömülmüyor. İsviçreli sosyalizmden nefret ediyor, kentler otomobil sahiplerine uygun inşa ediliyor."

15 Nisan 1942 günü Cenevre'de 'Niteliksiz Adam'ın son bölümü üzerinde çalışırken beyin kanamasından yaşama veda etti. Papaz Robert Leujene'nin ölüsünün başında son konuşmayı yapmasının ardından Musil'in külleri ailesinin isteği üzerine Cenevre yakınlardaki bir ormana serpilir. 'Niteliksiz Adam'la ardında dev bir yapıt bırakan Robert Musil ve her şeye hümanizmin penceresinden bakan Stefan Zweig Avusturya'nın 20. yüzyılda çıkarmış olduğu ve yerleri günümüze dek doldurulamayan iki olağanüstü yazarıdır. Her ikisinin de Hitler diktatörlüğünün dayanılmaz baskıları altında yazar ve düşünür kişiliklerini yitirip ruhsal çöküntüye uğramaları çok trajiktir. Stefan Zweig ve Robert Musil, yazgıları birbirine çok benzeyen iki Avusturyalı! Her ikisini de yaşamlarından bıktıran Naziler olmuştu.

18 Eylül 2022

Berlin'de lüks alışveriş

Cumhuriyet, 18 Eylül 2022

Ahmet Arpad 

Sanki Topkapı Sarayı'nın hazine dairesine girdiniz. Bulgari, Tiffany, Heuer, Chopard... İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Vitrinler kolye, küpe, yüzük, kol saati dolu. Her şey pahalı mı pahalı. Altın, platin, gümüş. Pırıl pırıl, ışıl ışıl camekânlar gözleri kamaştırıyor. Birkaç müşteri var, onlar da pek Almana benzemiyorlar. Kadınlar alışveriş yapıyor, adamlar sohbet ediyor. Paralı Doğu Avrupalılar olmalı. Bin beş yüz değişik parfümün satıldığı şık Beauty Department'e hiç uğrayan yok. Bir kat yukarıda Gucci, Dior, Chanel. Burada da müşteriden çok personel var. Güzel kızlar elleri önlerinde gülümseyip bekleşiyorlar. Her taraf şık, ışıl ışıl, modern, bakımlı. Satılanlar güzel ve çekici. Gereksinimi olmasa bile bir şeyler almak istiyor insan. Tabii cebinde parası varsa!

AVRUPA'NIN EN BÜYÜĞÜ

Günlerden çarşamba, öğle üzeri. Avrupa'nın en büyük satış merkezlerinden Berlin KaDeWe'nin bütün katları bomboş, in cin top oynuyor. Bu yıl 115. yaşına basan 60 bin metrekare alana sahip mağazada 380 bin çeşit eşya satışa sunuluyor. Sabahtan akşamın geç saatlerine kadar iki bin personel, müşteri bekliyor. Katları birbirine altmış dört yürüyen merdiven ile yirmi altı asansör bağlıyor. Korona öncesine kadar günbegün elli bin insanın ziyaret ettiği söylenen KaDeWe geçmişini mumla arıyor. Batı Avrupa'nın bu dev mağazasını dünya savaşları bile sarsamamıştı. Hitler daha 1933 yılında Yahudi aile Tietz'i satışa zorlayıp KaDeWe'ye el koymuş, başına da Aryan birini getirmişti! On yıl sonra bir Amerikan savaş uçağının üzerine düşmesiyle harap olan mağaza 10 Temmuz 1950'de yeniden açıldığında tam 180 bin Berlinli coşkuyla kapılarına saldırmıştı. KaDeWe aynı hücumu, onlarca yıllık düşleri sonunda gerçekleşen Doğu Berlinlilerin Kasım 1989'da duvarın batı tarafına geçmesiyle yaşamıştı.

Berlin'i ziyaret eden her turistin uğradığı söylenen KaDeWe'nin bugün sadece üst iki katı dolu. Rusya'nın, İran'ın havyarları, Fransa'nın şampanyaları, adını bilmediğiniz ülkelerin şarapları, uzakların narenciyeleri, Pasifik adalarının egzotik yiyecekleri otuz şarküterinin vitrinlerini dolduruyor. Kat kat, dizi dizi peynirler, dev jambonlar, yer mantarları, dört yüzün üzerinde ekmek ve sandviç çeşidi... Parisli Lenôtre'nin vitrinlerinde, sabahın altısında uçakla gelmiş, olağanüstü görünümde ve lezzette pastalar, ağızda eriyen inanılmaz çeşitte fondanlar. Bu kat hiçbir krizden etkilenmeyen insanlarla dolu. Cepleri paralı, giyimleri şık mı şık hanımlarla beyler ayaküstü bir şeyler atıştırıyor, şampanya yudumluyor. Istakozlar, istiridyeler, havyarlar, füme balıklar onları bekliyor.

BERLİN AYAĞIMIZIN ALTINDA

Biz ise en üst kattaki self-servis lokantayı yeğliyoruz. Burayı daha çok turistler doldurmuş. Aşçıların gözünüzün önünde hazırladığı değişik yemekler çekici. Adam başı en az 30 Avro'ya karnınızı doyurduğunuza değiyor. Berlin ayağınızın altında.

Unter den Linden Bulvarı'ndaki Café Einstein'da masalar dolu. Berlin'de yaşayan edebiyatçı tanışla Viyana kahvesi yudumlayıp Sacher Torte yerken yayın dünyasının son yıllarda yaşadığı krizden söz ediyoruz. Parlamento az ötede. Sorduğumuz garson kız: "Başbakan Merkel ara sıra uğrardı, yeni başbakan Scholz ise adımını henüz içeri atmadı", diyor.

4 Eylül 2022

Kiliseden uzaklaşanlar

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 4 Eylül 2022

Oturduğumuz eve yakın küçük Protestan kilisesinin adı "Orman Kilisesi", karşısı ormanlık olduğu için bu adı vermişler sanırım. Kilisenin papazı geçen yılın sonunda emekli oldu. Şimdi boş zamanı çok. Birkaç gün önce rastladım. Yanında köpeği ormanda gezmeye gidiyormuş. Ayaküstü sohbet sırasında: "Son yıllarda işler çok artmıştı, emekliliğimin gelmiş olmasına sevindim", diye konuştu. "Hakılsınız", dedim. Gülümsemekle yetindi.

Ben sormadan edemedim: "İşler niçin artmıştı?" Bir an yine gülümsedi, fakat sonra yüzü hemen ciddileşti. "Geçen yıl çok kişi mezhep değiştirdi de..." diye mırıldandı ve tasmasını çekiştiren köpeğinin peşinden ormanın güzel yollarında gözden kayboluverdi.

Ne demek istemişti? Merak edip araştırdım. Gerçekten de 2021 yılında Almanya'da her yaştan 360 bin insan Katolik mezhebinden ayrılmış. Geçen yıl Protestan Kilisesi'ne arkasını dönenlerin sayısı da yeni bir doğruğa erişmiş. 300 bin dindar kiliseden istifa etmiş! Bir nedeni, ülkedeki geçim zorluğu ile her yıl ödedikleri kilise vergisi. Diğer önemli neden de, yaklaşık on yıl önce Katolik Kilisesi'nde ortaya çıkan çocuk tacizi olayları... Katolikler dünyanın en büyük dini örgütü. Papa I. Franciscus da dünyamızın en zengin "şirketlerinden" birinin şefi! Vatikan elindeki altın rezervleriyle Birleşik Amerika'dan sonra ikinci sırada geliyor; hisse senedi varlığının da 100 milyar doların üzerinde olduğu söyleniyor.

Katolik Papazlar Zorunlu Bekâr!


Katolik Kilisesi'nde ruhban sınıfı evlenmez. Papazlar bekâr kalmak zorundadır. Değil evlenmek, cinsel temasta bile bulunamazlar. Papaz okullarındaki çocuk tacizlerinin geçmişi yüzlerce yıl geriye gider. Vatikan bu sorunu hep sessizce kendi içinde çözmeyi tercih etmişti. Amerika ve Fransa'da 80'li yıllarda taciz olayları görülmeye başlamıştı. Fakat asıl bomba iki binli yıllara girildiğinde İrlanda'da patlamış, Katolik rahiplerin çocuklara yaptığı cinsel tacizlerin sistematik olarak gizlendiği ortaya çıkmıştı. Sadece bu ülkede 15 bin çocuğun cinsel tacize uğradığı tahmin ediliyor.

Tüm Avrupa'da taciz olaylarının on binlerce olduğu söyleniyor. Bundan önceki Papa 16. Benedikt'in anavatanı Almanya da skandallara sahne olan başka bir Avrupa ülkesi. Yüreklilik gösterip de sadece Almanya'da mahkemeye başvuranların sayısı bu arada yüzlerce, ancak adı tacizlere karışan çoğu rahip ya artık hayatta değil ya da çok yaşlanmış. Vatikan'ın bu büyük skandalı örtbas etmesi artık mümkün olmayınca Papa özür dilemek zorunda kaldı. Peki, gelecekte ne olacak? Katolik Kilisesi'nde artık yeni bir dönem başlayacak mı? Rahiplerin evlenmesini yasaklayan Vatikan bundan vazgeçecek mi? Kiliseler evrenselleşecek mi, Ekümeniklik getirilip Katolikler ile Protestanlar, aynı masaya oturacak mı?

Taciz skandallarında şimdiye kadar daha çok Avrupa ülkelerinin adı geçiyor, fakat Vatikan'ın kolları dünyanın dört bir ucuna yayılmış. Oralarda neler olup bitiyor? Bir bilene sordum. "Kenya'da, Filipinler'de çok yaygın", dedi. Cinsel taciz, toplumsal bir tabu. Çocukları birer mağdur olarak gören ve koruyan bir hukuksal zihniyet de pek yok...

28 Ağustos 2022

Fakirin ekmeği umut

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 28 Ağustos 2022

Ahmet Arpad

Kazanmadığı zaman çok öfkelenir, sağa sola bağırır, Loto idaresini suçlar, devletin insanlarını dolandırdığını söyleyip dururdu. O günlerde henüz 17 yaşındaydı; Viyana'da yoksulluk içinde geçirdiği gençlik yıllarında hep düşlerinde yaşar, rahat ve varlıklı bir yaşamın özlemini çekerdi. Sokaklarda dolaşırken sık sık dükkân vitrinlerine bakar, Loto'dan kazanacağı parayla evine hangi mobilyaları alacağını, pencerelerine hangi kumaştan nasıl perdeler takacağını düşlerdi. Paraya konunca özgür bir yaşam sürecek, kendini sanata verecek, genç sanatçıları da destekleyecekti... Ne kadar üzücü, bu kişinin Viyana yıllarında Loto'dan zengin olamaması! Belki Adolf Hitler o zaman özgür ve eli açık bir ressam olarak tarihe geçerdi!

Almanlar 2021 yılında tam 8 milyar Avro'yu Loto'ya yatırmış, toplam 4 milyar Avro oynayanlara geri dönmüş. Bu şans oyunundan sadece geçen yıl 181 kişi Avro milyoneri olmuş. 20 Ekim 2020'de tek başına 42,6 milyon Avro kazanan bir talihli Loto'nun tarihine geçmiş! Ülkede insanların geliri azaldıkça, zenginle fakir arasındaki uçurum derinleştikçe, Toto ve Loto gibi oyunlarda şanslarını deneyenlerin sayısı da artıyor. Yedi milyon Alman her hafta oynuyor, yirmi iki milyon da arada bir! Eyaletler Loto gelirlerinin büyük bir bölümünü spora, sanata, kültüre, çevre korumaya ve tarihi eserlerin bakımına destek veren projelere harcıyor.

Federal Almanya'da savaştan sonra ilk Loto çekimi 9 Ekim 1955'de yapılmış; o gün çekilen sayılar 3 12 13 16 23 41 olmuş. Loto idaresinin ilginç bir açıklaması daha var: 2021 yılında en sık çekilen sayılır şunlar: 22 (167 kez), 61(166 kez), 43 (159), 31 (157 kez) 11 (155 kez).

Papa Loto'ya yeşik ışık yakmış

Papa XII. Clemens'in 1731 yılında yaktığı yeşil ışık, Avrupa'da şans oyunlarının başlangıcı olarak kabul edilir. Almanya'da ilk Loto 1735'te Bavyera'da başlar. Hamburg'da 1797'de düzenlenen bir piyangoda en büyük ikramiye, Silezya'da mükemmel bir çiftliktir. Onu kazanmak isteyenler arasında Johann Wolfgang von Goethe de vardır. Çekilişten önce Friedrich Schiller ve Dük Carl August'a yolladığı mektuplarda Silezya'nın güzel doğasında geçirmeyi düşlediği mutlu yıllardan söz eder. Fakat gerek tek başına, gerekse yakın dostlarıyla bir sürü bilet almasına karşın hiçbir şey kazanamaz ve üzüntüsünü "Hazine Avcısı" adlı baladında dile getirir. Son yıllarda kimi haftalar oluyor ki, Almanya'da Loto büyük paralar devrediyor.

Beş, on, on beş milyon Avro birikiyor. Büyük şans arkası arkasına hiç kimseye vurmayınca bu rakam bazen otuz, kırk milyon Avro'ya tırmanıyor ve tüm Almanya çılgına dönüyor! Ömründe Loto oynamamışlar bayilerin önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Alman Loto'sunda ilk büyük ikramiyeyi 1 Haziran 1958 çekilişinde 500 bin Mark ile bir Freiburglu kazanmış.

Loto'nun yaklaşık yetmiş yıllık tarihinde çok ilginç rakamlar da çekilmiş. Örneğin 23 Ocak 1988'de 24, 25, 26, 30, 31, 32 çekildiğinde bu rakamları tam 222 kişinin oynadığı ortaya çıkmış. Zavallılar adam başına sadece 43 bin Avro kazanmış! 18 Haziran 1977 çekilişi de bugün bile anılarda. Tam 25 kişi altı rakamı doğru işaretlemişti, çünkü bu rakamlar bir hafta önce komşu Hollanda'da çıkmıştı!

Her hafta milyonların umudu milyonlarda. Ve umut, sadece fakirin ekmeği değil!

21 Ağustos 2022

"Brecht rahatız edici biriydi"

TOPLUM Gazetesi, Almanya 21.08.2022

İnsanlığın 20. yüzyılda yaşadığı iki dünya savaşı Bertolt Brecht'in (1898 – 1956) yaşamını çok etkilemiştir. Bunu sadece tiyatro eserlerinde değil, şiirlerinde, mektuplarında, öykülerinde ve anekdotlarında da görmek mümkündür. 14 Ağustos 1956 günü yitirdiğimiz Bertolt Brecht sorunlar içindeki topluma seslenirken çok inandığı akılcılığı hiç elden bırakmaz.

1930'lu yıllara girildiğinde Hitler ve çevresinin Almanya'yı ele geçirmeye başladığını  sezen Brecht, 27 Şubat 1933 Alman Parlamentosu yangının hemen ertesi günü ülkesini terk eder. Bu değerli insan yaşamını Avusturya, Fransa, İsviçre, Danimarka, İsveç ve Finlandiya'da sürdürür. 1941'de yerleştiği Amerika Birleşik Devletleri'nde 1947'ye kalır. Brecht en önemli yapıtlarını 'sürgün'de gerçekleştirir. Savaş sonrası yaşamını yeni kurulan Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nde sürdürür. Bu süreçte ülkeyi yöneten Sosyalist Birlik Partisi'ne üye olmadığı için üst düzey yöneticiler, Brecht'i ilk yıllarda dışlar. Kurduğu "Berlin Tiyatro Topluluğu"nun sahnelediği oyunlar, daha çok gittiği yabancı ülkelerde başarıya koşar!

"Gerçeği Söylemenin Tehlikesi"

Bertolt Brecht'in şu sözü ilginçtir: "Başkalarını aydınlatmak dünyanın en eski 'meslekleri'nden biridir. Mesleğim beni avucunun içine aldı!" Zeki, etkileyici, yerine göre de tartışmaktan kaçınmayan biri olduğunu anekdotlarından oluşan "Gerçeği Söylemenin Tehlikesi" kitabında görüyoruz. Brecht'in tiyatro, bilim, basın, otomobiller, aristokrat komünistler üzerine gülümseten ve düşündüren görüşleri bu kitabındaki anekdotlarda yaşanıyor. Şiirlerden bir seçkinin toplandığı "Açların Ekmeği"nde Brecht'in şu sözleri ilginç: "Büyük ve ünlü şiirler kanımca insanlık için birer belgedir" der. Tiyatro yazarlığı ve rejisörlüğün yanı sıra şairliye de ağırlık vermesinin nedeni budur.

Kimi edebiyat tarihçisi Brecht'in François Villon, Arthur Rimbaud ve Frank Wedekind'den etkilendiğine inanır. O şiirlerini kalburüstü edebiyat çevrelerinin düzenlediği akşamlarda okumayı sevmezdi. Brecht burjuva karşıtıydı, şiirlerini ve şarkılarını gitarı eşliğinde küçük kent lokantalarında ve meyhanelerinde küçük insanlara sunmasını yeğlerdi.

Günümüzde şiirleri hâlâ okunuyor, yapıtları dünyanın değişik ülkelerinde sahneleniyor, üniversitelerde ders programında yer alıyor. "Sen dünyayı değiştireceksin", der Brecht. O, sömürüsüz, dürüst bir dünya için savaş verdi, derin bir toplumsal kaygıya sahip bir öncünün bilinciyle yazdı şiirlerini ve diğer yapıtlarını.

Dirençli, Kararlı Bir Brecht

En verimli olduğu 1926-1956 yılları arasında çoğu ünlü dostuna yollamış olduğu mektuplardan oluşan bir seçkiyi, "Dostlara Mektuplar" yapıtında görmek mümkün. Bu mektuplar Brecht'in görüşlerini, tiyatro çalışmalarını, yaşam koşullarını, iç dünyasını bize iletmekten öteye o yılları tanıtan çok önemli tarihi belgeler de. Yaşamı boyunca sayısız dostuna yazdığı yüzlerce mektuptan bir seçki olan bu kitapta kararlı bir Brecht var. Bertolt Brecht 1920'li yılların sonundan başlayarak her geçen gün kendini daha çok Marx'ın görüş ve öğretilerinin içinde bulur. Almanya'da nasyonal sosyalistlerin ayak seslerinin gittikçe daha çok duyulmaya başlanması, Brecht'i hızla Marx'ın öğretisine çeker.

O günlerde yazdığı tüm şiirlerde, makalelerde ve mektuplarda güçlü, dirençli bir Brecht vardır. O yaşam görevi kabul ettiği 'aydınlatıcılığı' hiç elden bırakmaz! Gerçeklere dayanan "Dinsizin Paltosu" öyküsünde 16. yüzyılda, Roma'da dinsiz olduğu için yakılmış olan Giordano Bruno'nun yaşamını anlatır. Brecht tüm öykülerinde insanın yaşamında söylediklerinin değil yaptıklarının önemli olduğunun üzerinde durur.

Faşizmle Savaş

Brecht'in yapıtlarındaki insanlar 'dünya ruhu'nun kuklalarıdır! Faşizmle savaşta etkili olacak tek silah onun gözünde Marksizm'dir! İnsanın değişken bir yapıya sahip oluşuna Brecht hayrandı. Kendisi de bu yapıda birisiydi. Böyle olmasaydı kısa yaşamında 48 tiyatro eserinin altına imzasını atabilir miydi?

Değişkenliği kadınlarla ilişkilerinde de görülür. Helene Weigel'le evliliğinin (1929 – 1956) yanı sıra Elisabeth Hauptmann, Ruth Berlau ve Margarete Steffin'le olan ilişkileri de ünlüdür!

Brecht uyanık, hep tetikte olan birisiydi, yaşam dolu bir kişiliği vardı. Çalışırken çevresindekilerinden yapabileceklerinden fazlasını isterdi. Yerine göre tartışmaktan kaçınmazdı, ancak o karşısındakine sevecen olmasını da bilen bir insandı. Brecht salt bir tiyatro adamı değildi, estetik kuramcısıydı, ahlakçı ve bir savaşçıydı. O, kendisine eylem alanı seçtiği sanatı ve sanatın gücünü bir bütün olarak kavramış, kuramın yalnızca bir tiyatro kuramı olmadığını, tüm sanat dallarını kapsadığını göstermişti; sinema, opera, şiir, roman, öykü, inceleme gibi alanlardaki üretkenliğini tiyatro ile birlikte sürdürmüştür.

"Rahatsız Edici Biriydi"

14 Ağustos 1956'da Doğu Berlin'de gözlerini bu dünyaya kapattığında 58 yaşındaydı. Ölümünden kısa süre önce yanına çağırdığı papaz ve yazar Karl Kleinschmidt'e şunları söyler: "Arkamdan yazın, Brecht rahatsız edici biriydi! Bu, ölümümden sonra da değişmeyecek!"

Sosyalist-devrimci tiyatro adamı haklı çıktı. Geçen yüzyıl Alman tiyatro ve şiirinin en önemli ismi kabul edilen, yapıtları ölümünden 66 yıl sonra da severek okunan Bertolt Brecht 48 tiyatro eseri, 2300 şiir ve 200 öyküyle arkasında uzun yıllar yitirilmeyecek izler bırakmıştır. Zamanın ruhuna karşı yapıtlarıyla küçük insanı her dönemde, her ülkede hep kendine bağlamasını bilmiştir.

Şu sözü ilginçtir: "Başkalarını aydınlatmak dünyanın en eski 'meslekleri'nden biridir. O beni avucunun içine aldı!"

14 Ağustos 2022

Hafta sonu evlilikleri

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 14 Ağustos 2022

Saat 13.26. Paris'ten gelen Le Train à grande vitesse (TGV) Karlsruhe istasyonuna on dakika geç girdi. Kapılar açıldı. Yolcular indi. Peronda bekleşenler çabuk çabuk bindi, kapılar hemen kapandı ve TGV saat 13.28'te yoluna devam etti.

Daha yerimize bile oturmamıştık. Paris'ten gelip Stuttgart'a giden hızlı tren Karlsruhe'de iki dakika durmuştu. Fransızlar’ın bu lüks treni, otomobille 7,5 saat süren iki kent arasını 3 saat 09 dakikada alıyor. İlk kez 2008'de gerçekleşen bu bağlantı sayesinde Stuttgart'tan Paris'e uçmaya gerek yok artık. Çünkü TGV de uçuyor! Hızı saatte 320 kilometreye varan bu trenle Seine kıyıları, Eyfel Kulesi artık Stuttgart’a çok yakın. TGV Paris ile Stuttgart arasında sadece iki kez duruyor. Fransa'da Strasbourg'da, sınırı geçince de Karlsruhe'de.

Gecikme 4 dakika

İki dakika sonra kent gözden kayboluyor. Hafif bir uğultu. TGV Stuttgart yönünde uçmaya devam ediyor. Yanımda oturan gençten adamın bavulu filan yok. Sadece bir sırt çantası. Heyecanlı gibi. Elindeki derginin sayfalarını okumadan şöyle bir karıştırıyor. Karşımızdaki ışıklı tabela, trenin saatte 235 km ile gittiğini gösteriyor. Genç huzursuz. Az sonra yanımıza gelen kondüktöre biletini gösterirken soruyor:

"Acaba Stuttgart'a zamanında varacak mıyız?" Biliyorum TGV'nin Stuttgart istasyonuna girişi saat 14.04'te. Genç adamın biletini kontrol eden memur, Fransız aksanıyla Almanca yanıt veriyor: "Sanırım gecikme 4 dakikaya düşecek. Varış saatimiz 14.08 olabilir."

Bu yanıt yanımdakini pek memnun etmemiş gibi. "Fakat benim 14.14’de kalkan Münih trenine aktarma yapmam gerekiyor..." Fransız, parmağının ucuyla kasketini şöyle bir geri itip: "Merak etmeyin, yetişirsiniz" diyor ve nazikçe gülümsüyor. "Münih treni 16. perondan kalkıyor, biraz koşmanız gerekebilir..." Ve benim uzattığım bileti de zımbalayıp yoluna devam ediyor.

"Eşim Evde Bekliyor..."

Adamın sözleri, yanımdaki yolcuyu pek rahatlatmışa benzemiyor. "Bu ne biçim iş!" diye kendi kendine homurdanıyor. Dayanamıyorum, ona dönüp konuşuyorum: "Bakarsınız Münih treni de rötarlıdır." Gençten adamın gözlerinde hüzün var. "Fakat ya tam zamanında kalkarsa", diye mırıldanıyor. "Kaçırmam hiç de iyi olmaz... Saat 14.14 trenine mutlaka yetişmeliyim."

Ben sormadan o anlatıyor. "Eşim evde bekliyor. Akşama tiyatroya gideceğiz. Bugün evliliğimizin birinci yıldönümü!" Münih'te yaşıyorlar. Fakat onun işi Karlsruhe'de. Pazartesiden cumaya. Hafta sonlarını ise Münih'te eşinin yanında geçiriyor. "Ne yapacaksınız, insan bu zamanda nerede iş bulursa, orada çalışmak zorunda", diyor.

Adam haklı. İşin azaldığı son yıllarda çoğu insan çalışmak uğruna evini terk edip başka kentlere gidiyor, aileler bölünüyor, babalar çocuklarını, eşlerini haftanın iki günü görüyor. Bunun yanı sıra ekmek parası için her gün köy ve kasabalardan yakındaki büyük kentlere akın eden on binlerce çalışan da var. Yedi-sekiz saatlik iş uğruna sabahın köründe yola çıkan bu insanlar akşamın karanlığında evlerine dönüyor. Ekonomik krizin son birkaç yıldır artmasıyla Almanya küçük bir iç göç yaşıyor şu sıralar.

"Günde iki kez telefonlaşıyoruz", diye devam ediyor gençten adam. Sonra birden gülümsüyor. "Üniversite yıllarından tanıdığım bir arkadaşım var. Evli. Münih'te ev aldılar, fakat arkadaşım Hannover'de, karısı da Viyana'da çalışıyor. Cuma akşamı uçağa atladıkları gibi Münih'teki evlerinde buluşuyorlar. Pazartesi sabahı da ilk uçakla yine ters yönlere gidiyorlar. Biri Viyana'ya, öteki de Hannover'e…"

Bakışları hız tabelasında. TGV saatte 255 yapıyor. "Demek ki, beterin beteri varmış", diyorum. "Siz yatıp kalkıp şükredin halinize!"

Adam sesini çıkarmıyor. Başını pencereye çeviriyor, bakışları ötelerde...

31 Temmuz 2022

Büyükler düşler dünyasında

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 31 Temmuz 2022

AHMET ARPAD

"Sayın yolcular, lütfen trene binin, hareket etmek üzereyiz... İyi yolculuklar dileriz!" ICE 694 sefer sayılı hızlı tren Münih istasyonundan ağır ağır yola koyuluyor. Yolculuk, Almanya'nın en güzel güzergâhlarından birinde. Şatolar ve üzüm bağlarını geride bırakarak Frankfurt'a.Upuzun, bembeyaz tren yılan gibi kıvrılıyor. Nehirler üzerindeki köprülerden, dağların içindeki tünellerden, romantik tarihi kentlerden geçiyor. Son istasyona vardığında hoparlördeki ses, ICE 694'ün gelişini bildiriyor. Hiç kimse inmiyor. Çünkü bu tren yolcuları cansız! Münih'ten Frankfurt'a 15 dakikada gelmişti. İki kent arası sadece 300 metreydi. Gerçek ICE 694'i çeken lokomotif ise 800 ton ağırlığında, 13 bin beygir gücünde. 360 m uzunluğundaki treni saatte 300 kilometre hıza ulaştırarak, Münih'ten Frankfurt'a 3,5 saatte götürüyor. Bu yolculuğunda Neckar ve Main nehirlerinin kıyısından, Augsburg, Ulm, Stuttgart ve Mannheim kentlerinden geçiyor, güzel Münih'i Avrupa'nın ortası, bankerler kenti Frankfurt'a yaklaştırıyor.

Geçen yıl Noel Bayramı öncesiydi. Koskocaman bir salonda, başka bir dünyadaydık. Büyüklerin düşü oyuncak trenler dünyasında! Tam 860 lokomotif, 3600 vagon ve 3 km raydan oluşan bir "düşler dünyası"nda. "Minyatür Trenseverler Derneği"nin Stuttgart metrosunun alt salonlarından birine kurmuştu. Salonda hiç kadın yoktu. Erkeklerin çoğu da yaşını başını almış, kırkının, ellisinin üstündeydi. Tek-tük çocuklar da göze çarpıyordu.

Almanların bu tür oyuncak trenlere merakı sonsuz. Milyonlarca insan yüzlerce milyon Avro'yu bu uğurda hiç çekinmeden harcıyor. Evinin bir odasını trenlerine ayıramayan çatı arasına ya da bodruma kapağı atıyor. Küçük lokomotiflerden, uzun vagon dizilerinden, ormanlardan, dağlar tepelerden oluşan "düşler dünyası"nda yaşayanlar yaşını başını almış insanlar. Küçük memurundan banka müdürüne, lise öğretmeninden başhekime, yargıca her meslekten insan kendi dünyasını kuruyor. Evinde halının üzerine dizdiği birkaç metre rayla her şeyi unutan, çocukluğunu yeniden yaşayan bu insanlar, hevesleri uğruna hiçbir giderden kaçınmıyor. Babaların 19. yüzyıldan bu yana severek oynadığı tek oyuncak minyatür trenler. Ve bu böyle kalacağa da benziyor. Boş zamanlarını buharlı ve elektrikli lokomotiflerin çektiği trenlerin dünyasında geçiren babalar çoğu kez zaman ayıramadıkları eşleri, oyuncaklarına dokunmalarına izin bile vermedikleri oğulları ile atışmayı da göze alır...

Buluşlar yapan bir 'çılgın'

Stuttgart şu sıralar bir sansasyon yaşıyor! Bu kentin aşığı Wolfgang Frey, kılı kırk yararak çalışan, buluşlar yapan bir 'çılgın'dı. 2012'de öldüğünde henüz 52 yaşındaydı. Yaşamının otuz yılını minyatür trenlere vermişti! Sadece onlara mı? Frey Alman Devlet Demiryolları'nda çalışıyordu. Stuttgart merkez tren istasyonunda demiryolu trafiğini kontrol ediyordu, sinyalizasyon sisteminin sorumlularından biriydi. İlk yıllarda evinin bodrumunda, sonra da kent metrosunun ona tahsis ettiği, birkaç dost dışında hemen hemen hiç kimsenin bilmediği 'gizli' bir bölümde neredeyse tüm boş zamanını minyatür trenler ve Stuttgart merkezinin dev maketini yaparak geçirmişti.

Gönlünce, candan çalışmıştı. 180 metrekare büyüklüğünde, 15 metre uzunluğundaki Stuttgart maketi evler, dükkanlar, insanlar, ağaçlar ve çiçekler, cadde ve sokaklarda otomobiller, otobüsler, bisikletlilerle dolu. Devlet operası, tarihi kiliseler, parklar, havuzlar, Wilhelma hayvanat bahçesi canlı canlı karşınızda. Tarihi istasyona sürekli trenler girip çıkıyor, 16 peronunda insanlar, çoluk çocuk, ellerinde bavullar bekleşiyor.

Wolfgang Frey her şeyi bire bir yapmış, her yerin fotoğraflarını çekmiş, sonra da onlara yüzde yüz sadık kalarak maketi geliştirmiş. Maketinde en çok karton, pleksiglas, ambalaj kâğıdı, kamış, tahta ve çıtadan yararlanmış. Ölümünden sonra Frey'in 'kalıtını' ailesinden satın alan Rainer Braun, bu dev 'eseri' altı aylığına Stuttgart'ın merkezinde sergiliyor. İzlerken sanki üç boyutlu dev bir fotoğrafın karşısındasınız!


24 Temmuz 2022

Kaz ciğeri ezmesi ve bergamot reçeli

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 24 Temmuz 2022

Strasbourg hümanist hareketin öncülüğünü yapmış, Roterdamlı Erasmus'u barındırmış, Mozart'ı bağrına basmış. Marie Antoinette sık sık buraya uğramış, Johannes Gutenberg insanlık tarihinin en önemli buluşunu burada gerçekleştirmiş. Yarattığı tipo basım yapan baskı makinesiyle özgür düşüncenin doğmasına, yayılmasına önayak olmuş. Goethe, Avrupa'nın en eski eğitim kurumlarından biri sayılan üniversitesinde yıllarını geçirmiş.

Strasbourg'da Kaz Ciğeri Ezmesi

İki bin yıllık Strasbourg çok ilginç bir kent. Yüzyıllarca Fransa ile Almanya arasında "gidip gelmiş". Strasbourg; insanlarının Almanca da anlayıp konuştuğu bir doğu Fransa kenti. Tarihiyle, sokakları ve evleriyle, lokantaları, yemekleri ve şaraplarıyla, kiliseleri ve parklarıyla her mevsim turist dolu. Strasbourg iki adım ötedeki Almanya'nın insanları için en yakın büyük kent. Karlsruhe, Baden-Baden ve Offenburg'dan buraya sık sık alışverişe gelenler dükkânları dolduruyor, Le Petite France semtinin tarihi evleri arasında geziniyor, kafelerinde keyif çatıyor, lokantalarında yağlı kaz ciğeri ezmesi, haşlanmış lahana yiyip kaliteli beyaz şarapları yudumluyorlar. Strasbourg'un hemen her sokağında şık pastaneler, çeşitli ekmek sunan küçük fırınlar, leziz gıda malzemesi dolu bakkal dükkânları var. Hizmet verenler müşteriyle ilgileniyor, cana yakın, onu memnun etmeye çaba gösteriyor. Almanyalılar için bütün bunlar alışılmamış, daha doğrusu çoktan unutulmuş şeyler. Giderek küçük dükkânların kapandığı, her şeyin artık kent dışındaki büyük mağazalarda bulunduğu, çeşidin ve çeşninin yitirildiği Almanya insanı için Strasbourg gibi kentler "bir bulunmaz"! Stuttgart-Paris arasını üç saat on dakikaya indiren süper hızlı Fransız treni, TGV ile artık bir saat on beş dakikada Stuttgart'tan Strasbourg'a geliniyor.

Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Parlamentosu ve daha birçok uluslararası kuruma ev sahipliği yapan Strasbourg kozmopolit bir kent. Sokaklarını sadece değişik ülkelerden – en çok da Almanya'dan – gelen turistler doldurmuyor, çok sayıda Kuzey Afrikalı da Strassburg'da severek yaşıyor, ancak özellikle kentin varoşlarında yaşayan bu insanların sorunları da yok değil.

Nancy'den birkaç kavanoz bergamot

Strasbourg'dan Paris yönünde bir buçuk saatte gidilen, görülmesi mutlaka gereken bir başka kent de Nancy. Sokakları, yapıları, dükkân ve lokantaları Strasbourg'a göre daha bir başka, daha güzel. Sokaklarında gezinen insanlar şık ve bakımlı. Tarihi binaların tümü çok güzel elden geçmiş. Kozmopolit değil Nancy, stressiz, sakin bir kent. Bergamot bonbonlarıyla, reçelleriyle ünlü. Art Nuvo'nun doğum yeri. Dolaşırken adım başı hissediyorsunuz bunu. Yapı cepheleri renkli pencereler, güller, filbaharları, kelebekler ve yusufçuklarla bezenmiş. Le Pépiniere Parkı'nda gezinirken rahatlıyorsunuz, Stanislas Alanı'nın şık kafelerinde, lokantalarında oturup dört bir yanınızı çevreleyen küçük sarayları andıran yapıları seyrederken yerinizden kalkmak istemiyorsunuz.

Stuttgart'a dönmek için yavaş yavaş tren istasyonuna doğru yürürken birkaç kavanoz bergamot reçeli almamak olmaz! Nancy'i hep anımsamak için...