26 Haziran 2022

Sevilmez mi Mozart?

Cumhuriyet, 26 Haziran 2022

Salzburg'da 1842'den bu yana tarihi sarayla katedral arasında duruyor. Burası kentin tam göbeği. Güzel biri değildi Mozart. Gözleri hafif patlak, çifte gerdanlı, cildi çiçek bozuğu, sürekli bir yerden bir yere huzursuzca koşuşturan, kimi zaman hoppa, kimi zaman duygulu yaşam sürdüren, yaşadığı süreçte çevresinin pek anlamadığı içine kapanık biriydi.

35 yıl, 10 ay ve 9 gün süren kısa yaşamının ardından kavramıştı insanlar Mozart'ın yarattığı müziğin dünyayı değiştirecek güçte olduğunu. Yaşamının üçte birini yollarda geçirmişti, kentten kente, konserden konsere gidip durmuştu.

2006'da 250. doğum gününü kutlarken değişik ülkelerden turistler, dünyaca ünlüler akın etmişti Salzach Nehri ile kayalık tepeler arasına kurulu güzel kent Salzburg'a. Fazıl Say da Mozarteum'da Mozart sevenlerin karşısına çıkmıştı. O günlerde heykeltıraş Markus Lüppertz'e ısmarlanan üç metre büyüklüğündeki modern Mozart heykeli skandala neden olmuştu. Salzburg'luların hoşuna gitmemişti. Yanınızdan geçene: "Mozart heykeline nereden gidilir" diye sorduğunuzda öfkeli bir yanıt alırdınız: "Görmenize hiç gerek yok!" Bir yıl sonra durduğu yerden kaldırdıklarında çoğu Salzburg'lu derin bir nefes alıp rahatlamıştı...

Çikolata Mozart

Sizi Salzburg'a getiren Euro City ekspres treninin adı Mozart, Salzburg havaalanına da Wolfgang Amadeus Mozart diyorlar. Tabii kentte bir Amadeus Oteli de eksik değil. Bu oteli yeğleyenler çoğunlukla Amerikalılarla Asyalılar. O hep karşınızda! Bira kadehlerinde, "Mozart-for-Men" tıraş losyonlarında, tişörtlerde, poşetlerde, çantalarda, yuvarlak çikolatalarda, pastalarda, kemanı andıran özel yapım sosislerde, sayısız şarapta, birada, sert içkide, yemek tabaklarında... O her yerde size gülümsüyor! Bütün dükkânlar, lokantalar, barlar, kafelerde o karşılıyor sizi! Salzburg'ta operalar, konser ve sergi salonları, tiyatrolar, kiliseler, alanlar, galeriler Mozart'la hep içli-dışlı...

250. doğum günü kutlanırken kentin sokak ve alanlarını kocaman topları andıran, rengârenk yuvarlaklar doldurmuştu. 1890 yılında Salzburg'lu pastacı Paul Fürst'ün buluşu olan top çikolatalar günümüzde elli ülkeye satılıyor. Badem ezmesi ve pralinle doldurulmuş çikolatalar yumuşak nugat kreması da içeriyor. Bugün Salzburg'la Viyana'yı ziyaret eden turistler üzerinde Mozart'ın resmi olan küçük kemanları, şemsiyeleri, golf sopalarını, kül tablolarını, şapkaları, tişörtleri kahve fincanlarını, küllükleri almadan ülkelerine dönmüyorlar.

"Mozart çok şey anlatır"

Salzburg'a gelip de karşı kıyıya geçmemek, Kapuzinerberg'in yamaçlarına tırmanmamak olur mu? 18. yüzyılın en ünlü Salzburg'lusu Mozart, 20. yüzyılın ünlüsü de tabii ki Stefan Zweig'tı! Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında eşi Friderike ile geçirdiği yıllardı Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandıran. En güzel eserlerini, kente ve Salzach'a yukarıdan bakan o iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villasında yazmıştı.

Az sonra yine aşağıda Linzer Sokağı'ndasınız. Gabler birahanesinin penceresinde besteci Ferruccio Busoni'nin şu sözlerini okursunuz: "Mozart çok şey anlatır, fakat hiçbiri fazla değildir!" Avrupa prensleriyle zengin soylularının saray ve villalarına küçük resitaller ve piyano dersleri için sürekli davet edilen Mozart Viyana klasiğinin baş kahramanıydı! Vaftiz adı Joannes Chrysostomus Wolfgangus Theophilus Mozart olan besteci ilerde mektuplarını Wolfgang Amadé veya Wolfgang Amadeo diye imzalardı, Amadeus'u kullandığı görülmez. "Türk Marşı" (Rondo alla Turca) ile ünlü opera "Saraydan Kız Kaçırma"nın da bestecisi olan Mozart, 1791'de arkasında 626 besteyle 35 yaşında dünyamızdan ayrılırken şu sözleri mırıldanmıştı: "Ölümün tadı dudaklarımda... Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum."

Salzburg'un Mönchberg tepesi eteğindeki St. Peter Mezarlığı'nı da mutlaka görmek gerekir. Sayısız sanatçı ve bilim adamının yanı sıra Mozart'ın kız kardeşi Nanerl, Haydn'ın küçük kardeşi Michael, Salzburg Katedrali'nin mimarı Solari'ni de bu çok romantik ve tarihi mezarlıkta. Salzburg sürekli Mozart'la yatıp Mozart'la kalkıyor. Kentli onu çok seviyor, çünkü o yarattıklarıyla insanları birbirine bağlıyor. Sevilmez mi Mozart?

Mavi Atlılar

Toplum Gazetesi/Almanya, 26 Haziran 2022

Carl Orff müziği pencerelerden dışarı taşıyor. Evin önünden geçerken merakla durup insanın ruhunu dolduran melodiye kulak kabartıyor, sonra yine ağır ağır tepeye doğru yolumuza devam ediyoruz.

Uzun yokuşun sonunda Meryemana Katedrali tüm görkemiyle göğe yükseliyor. Kocaman kapıyı açıp içeri adım atıyoruz. Burada da müzik. Orgdan Mozart melodileri duyuluyor, kubbelerde Mozart'tan bir arya yankılanıyor. Katedralde düğün var. Az sonra org susuyor, soprano aryasını bitiriyor. Beyazlar içindeki yaşlı papaz duasına başlıyor. Düğüne gelmişler ayağa kalkıp hep bir ağızdan ona eşlik ediyor. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor, şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna. Yüksek pencerelerden giren güneş ışınları barok ve rokoko dev yapıyı aydınlatıyor, kubbelerdeki, duvarlardaki melekleri, çıplak kadınları, aşağıdaki insanlara tepeden bakan İsa'yı...

Az sonra yine Carl Orff Müzesi'nin önünden geçerek göle doğru iniyoruz. Carmina Burana'nın yaratıcısı, büyük besteci daha 17 yaşında bir opera ve pek çok şarkı yaratmıştı. Çocukluğunda sık sık geldiği şirin Ammer gölü kıyısındaki Diessen'e 1955 yılında yerleşmişti. Evinin pencerelerinden gölün karşı kıyısında, Andechs yamaçlarındaki dev manastır görünüyor. Göl bugün rüzgârlı, dalgalı da. Yelkenliler, motorlar, gezi gemileri yine de gidip geliyor, martılar uçuşuyor, kazlar, ördekler ise kıyıya çıkmış, ağaç altlarına sığınmış.

Kandinsky ve Münter

Yolumuz buradan güneye, Alp eteklerine uzanıyor. Berrak havada dorukları hafif beyaz dağlar ne kadar da yakın. Tarihi evleri ve sokakları ile ünlü Weilheim'da bir yemek molası verip Staffel gölü kıyısındaki Murnau'ya ulaşıyoruz. Dışavurumcu sanatçılar Wassily Kandinsky ve Gabriele Münter 1908'de Murnau'da bir ev satın alıp doğasına hayran oldukları yöreye yerleşirler. Kısa süre sonra Marianne von Werefkin, Aleksey Javlenski, Franz Marc, August Macke de onlara katılır ve 1911'de "Mavi Atlı" grubunun temeli atılır. Murnau'da günümüzde Kandinsky ile Münter'in ve başka Alman dışavurumculuğunun ünlü ressamlarının eserleri sergileniyor. Yıllarını burada geçirmiş, Macar-Avusturyalı yazar Ödön von Horváth da Saray Müzesi'nde sürekli bir sergiyle anılıyor. Ünlü yazar 1924'ten, Hitler Almanyası'ndan kaçtığı 1935 yılına kadar yaşadığı Murnau'da değerli eserler vermişti. Naziler ünlü romanı "Allahsız Gençlik" (Türkçesi: Burhan Arpad) 1938'de yasaklamıştı.

Akşama doğru ovaya sis iniyor. Gölün suları durgun, kıyılarında yüksek otlar, sazlıklar. Geniş çayırlar yamaçlara uzanıyor, Alplerin eteğinde küçük köyler, çiftlikler, korular, az ötede başka göller. Bizim yolumuz Starnberg'e, göl kıyısındaki şirin Seeshaupt'a. Batmaya hazırlanan güneş odanın kocaman pencerelerinden içeri giriyor. Balkondaki rahat koltuklara kurulup aşağıdaki iskeleye yanaşan son gemiyi seyrediyoruz. Anılarda o gün yaşadıklarımız...

19 Haziran 2022

"Bizler gençliğimizi yitirdik"

Toplum Gazetesi, Almanya, 19 Haziran 2022

Yaşlı kadın başı önünde, bastonu elinde, Bad Tölz'e uzanan yolda yürüyor. Otobüsü kaçırmıştı. Bir sonraki 45 dakika sonra gelecekti, beklemeye hiç de niyetli değildi. Kafasında bin bir düşünce. Anılarında geçmişi yaşıyor. Yüzü dert ve hüzün dolu. Ötelerde Bad Tölz. İsar nehri kıyısında tarihi yapılar. Yol az sonra yokuş aşağı inmeye başlıyor, sağa doğru bir viraj yapıyor. Karşıda kocaman bir yapı. Yaşlı kadın duruyor, gözlerini kapatıyor. Anılarında geçmiş...

... SS-Junker Okulu'nun kapısında nişanlısını bekliyor. Genç adam az sonra hafta sonu iznine çıkacak. Birlikte Bad Tölz'e inecekler, gezip tozacaklar, yemek yiyecekler. Nişanlısı yirmi yaşında. Uzun boylu, geniş omuzlu. Sarışın ve mavi gözlü. Görür görmez aşık olmuştu ona. Geçen yazdı. Çalıştığı çiftlikteki kızlarla bir pazar günü Bad Tölz'e dansa inmişlerdi. Büyük bahçede izne çıkmış genç askeri öğrenciler de vardı. Biri ötekinden yakışıklıydı. Sonra anlatmıştı diğer kızlar, SS-Junker Okulu'na güzel olmayan gençler alınmıyordu. Hepsi de sarışın, mavi gözlü ve çakı gibi olmalıydı. Berlin'den gelmişti bir yıl önce Bavyera'nın doğası eşsiz bu yöresine. Dağlar, tepeler,çayırlar... Çiftlikte çalışmaya yollamışlardı dört yıllığına. Almanya'nın tüm yörelerinden gelmiş genç ve güzel kızlar çevredeki köylülerin yanında tarlalarda, bahçelerde, ahırlarda canı gönülden çalışıyordu. Ülkelerinin kalkınması hepsinin ülküsüydü... Annesi üniversite öğretim görevlisi, profesör babası uçak mühendisi idi. Führer'e ve onun Almanya'yı güçlendireceğine olan inançları sonsuzdu. Nişanlısına aşık olduğunda on yedi yaşındaydı. Genç adam son haftalarda sık sık evlenmekten söz edip duruyordu. "Senden güzelini nereden bulacağım", diye iltifatlar yapıyordu. Nişanlısının büyük çiftlik sahibi ana babası da: "Sizler birbirine yakışan çok güzel insanlarsınız", diyordu. "Mutlaka evlenmeli, ülkemize güzel çocuklar armağan etmelisiniz!".

Yaşlı kadın gözlerini açtı. Anılarından bugüne döndü. Sonra yavaş yavaş yoluna devam etti. Tren istasyonunun önünden geçip kilise alanına saptı. Yakında, Tegernsee gölü kıyısında, şirin Bad Wiessee'de bir yaşlılar yurdunda kalıyordu. Otuz altı yaşında ölen kocasının ardından iki kızını tek başına büyütmüş, onları evlendirmiş, torun sahibi olmuş, kendisi ise bir daha hiç evlenmemişti...  

... Nişandan bir kaç ay sonra okulu bitiren kocasını hemen Berlin'e yolladılar. Kayınbabası artık çok mutluydu. "Bu vatana değerli bir evlat yetiştirmişim ben," diye konuşup duruyordu. Altı ay sonra Berlin'den yazdı kocası: "Ben artık bir SS subayı oldum, hepiniz gurur duyun benimle!" Genç kadın sevinsin mi, üzülsün müydü?

Kilisenin hemen yanındaki Gasthof Zantl'ın kapısından içeri girdi. Cam kenarında bir masada oturuyordu Else. Kocasının kız kardeşi hâlâ Bad Tölz'de yaşamaktaydı. Seksen dört yaşında güzelliğini yitirmemiş, dinç görünümlü bir kadındı. Masaya sokulan yengesini gurur dolu, sert bakışlarla süzdü. Birlikte yemek yiyecekler, ölüm gününde kocasını anacaklar, şerefine kadeh kaldıracaklardı...

... Genç adamın ilk görevi doğu cephesinde oldu. Aylarca haber alamadı ondan. Kaynanası arada sırada: "Sanırım Polonya'da", derken gülümsüyordu. "O ve arkadaşları en önde çarpışıyor, vatanımız için". Çalıştığı çiftlikte diğer kızlar ona hem acıyor, hem de kocası SS subayı olduğu için onunla gurur duyuyordu. Ancak çiftçinin büyük oğlu son zamanlarda ona bir tuhaf bakıyordu. Sonunda günün birinde yanına sokuldu ve: "Kocanın ne yaptığından haberin var mı senin?" diye sordu. "O görevi gereği insan öldürüyor. Kimseye acımıyor senin kocan." Şaşırdı, dili tutuldu. "SS'ler ölüme gider, onlar asker değil, savaşçıdır. Gözleri ölümden başka bir şey görmez!" Adam bir şeyler daha söyledi, fakat onun kulakları duymuyordu. "Hitler'in kara tarikatı... Nasyonal-sosyalist ırk düşüncesine inanan ölüm robotları..."

"Yaşasaydı şimdi 96 yaşında olacaktı", dedi. Görümcesi bir tuhaf baktı suratına. "Onun gibi cepheden cepheye yollanan birinin daha önce ölmediğine şükredelim", diye mırıldandı…

… Polonya'dan dönüşünde evlendiler. Eşi sekiz ay sonra cepheden geldiğinde kadın hamileydi. Genç adam bu kez çok yorgun, suskun ve keyifsizdi. Yıllar sonra yaptıklarından pişmanlık duyduğunu anlattı: "Bizler gençliğimizi yitirdik..." Savaşın son yıllarına doğru partiye üye olmadı diye Naziler babasını da bir kenara ittiler. Adamcağız zamanla içine kapandı, zayıflayıp eridi. 1944'ün kasımında tank birliği ile Finlandiya'ya yollanan kocası kısa süre sonra karnından ağır yaralı geri geldi, fakat biraz iyileşir iyileşmez bu kez de İtalya'da buldu kendini. Savaşın son haftalarında orada esir düştü. Almanya artık doğudan ve batıdan sarılıyordu. Ruslar'ın Berlin'e girmesine saatlar kala genç kadının babasıyla annesi kıyısında yaşadıkları Müggelsee gölüne açıldılar, kendileri sulara bırakarak intihar ettiler. Bir hafta sonra da kocasının Bad Tölz'deki anne ve babası samanlıkta asılı bulundu. Onlar da Bavyera'ya giren Amerikalılara teslim olmak istememişti. Kocasına gelince, o savaş sonrası yıllarını sürekli hastanelerde geçirdi. Finlandiya cephesinde yediği Rus kurşunundan zedelenen bağırsakları bir türlü iyileşmek bilmiyordu. Ağrıları giderek arttınca morfin vermeye başladılar. Günün birinde hastanedeki odasında ölü bulundu. Otuz altı yaşındaydı. Yaşamına kendi eliyle son vermişti...

Yaşlı kadın nefes almak istiyordu. Masadan kalktı. Görümcesini şöyle bir selamlayıp dışarı çıktı. Nehire doğru yürüdü. Az sonra İsar üzerindeki köprüde durdu, gözlerini kapattı. Köpüre köpüre akan azgın suları görmedi…

12 Haziran 2022

Şarlo'nun düşler dünyasında

Toplum Gazetesi, 12 Haziran 2022

AHMET ARPAD

20. yüzyılın belki de en ünlü sinema sanatçısının, Charlie Chaplin'in Cenevre gölünün kıyısında, Vevey'in yamaçlarındaki Corsier-sur-Vevey'de 1953–1977 yılları arasında, Amerikalı Nobel Edebiyat Ödülü (1936) sahibi ünlü yazar Eugene O'Neill'in kızı Oona ve sekiz çocuğuyla yaşadığı, sayısız asırlık ağaçla kaplı 15 hektar olağanüstü park, 1840 yapımı neoklasik dev malikâne Manoir du Ban ve yanında inşa edilen müze 16 Nisan 2016 yılında, sanatçının 127. doğum gününde halka açılmıştı. Chaplin's World projesinin gerçekleştirilmesi 6 yıl sürmüş ve sonunda 60 milyon İsviçre Frangına çıkmıştı. İki katlı villaya az ötede gerçekleştirilen 1350 metrekare büyüklüğündeki 'film stüdyosu'nda ziyaretçiler Şarlo'nun dünyasında geziniyor! On beş odalı tarihi villada her şey onun 1977'de 'ayrılırken' bıraktığı gibi duruyor. Altın çerçeveli aynalar, sayısız aile fotoğrafı, binlerce belge, 19. yüzyıldan kalma paha biçilmez mobilyalar, tavana kadar yükselen dolaplar, ağır kumaştan perdeler, büyük pencerelerden görünen olağanüstü bir doğa ve ötelerde göl. Bugün villanın oda ve salonlarını süsleyen mobilyalardan çoğu Chaplin'in ölümünün ardından Avrupa ve Amerika'da müzayedelerde satılmış. Projeye başlamadan önce araştırılmış ve satın alınıp tekrar villadaki eski yerlerine yerleştirilmiş. Her şey o kadar doğal ki, sanki Chaplin ailesi villayı hiç terk etmemiş! Bir an için kapı açılacak, 'Şarlo' görünecek ve ünlü gülümsemesiyle size 'Hoşgeldiniz!' diyecek.

Şarlo'nun düşler dünyasında

Şarlo'nun düşler dünyası dev bir Hollywood stüdyosu. Burada Altına Hücum'un, Modern Zamanlar'ın, Sirk'in içindesiniz. Monsieur Verdoux, Easy Street, Şarlo'nun iri yarı polisle yaptığı koşuşturma stüdyonun perdelerinde. Yumurcak, Serseri, Büyük Diktatör hemen yanıbaşınızda. Müzenin yapımcıları Chaplin'le aynı dönemin ünlülerini de anıyor. Buster Keaton, Laurel ve Hardy size gülümsüyor. Çok yakın dostlarının balmumu heykelleri karşınıza çıkıyor. Godard, Bloom, Loren, Churchill, Fellini gezenlere eşlik ediyor. İngiliz Charlie Chaplin üne 21 yaşında Amerika'da kavuşmuştu. Melon şapkalı, ince bastonlu, kocaman ayakkabılı, bol pantolonlu, ördek yürüyüşlü 'Şarlo' tipi hemen tutunmuştu. 1918 sonrası çevirdiği komedi filmlerinde, toplumun ittiği, fakir, fakat iyi yürekli küçük insanı canlandırmıştı. 1920'lerde yarattığı 'Yumurcak' ve 'Altına Hücum' filmleriyle Chaplin artık doruktaydı. 'Modern Zamanlar'la bir başyapıt yaratmış, 'Büyük Diktatör'de Hitler'le çok güzel alay etmişti. Kendine göre toplumcu görüşleri olan Chaplin yaşamı boyunca politikacılarla bir araya gelmekten kaçınmıştı, çünkü o 'küçük adam'dan yanaydı!

17 Eylül 1952 tarihinde, son filmi "Sahne Işıkları" filminin galasına katılmak için birkaç günlüğüne Londra'ya giden Charlie Chaplin'e dönüşte Amerikan makamları yaşamını geçirdiği ülkeye girmesine izin vermez. Federal Soruşturma Bürosu'nun (FBI) gerekçesi "ünlü sanatçının son yıllarda ülkenin huzurunu kaçırıcı girişimlerde bulunmuş olmasıdır." Kendini hep bir dünya vatandaşı kabul etmiş olan Chaplin eleştiriciydi, liberaldi, II. Dünya Savaşı yıllarında savaş karşıtı olmuştu. Amerika'da daha 1930'lu, 1940'lı yıllarda yönetenleri hafif alaylı sorgulayanlara bile kolayca "Marksist ve Komünist" damgası vuruluyordu. Onun gibi dünyaca ünlü bir sanatçıdan "rejime ve Amerikan anayasasına sadık" olması bekleniyordu! Bu nedenle FBİ İngiliz vatandaşı Charlie Chaplin'in oturma iznini iptal ederek yaşamın en önemli dönemini geçirmiş olduğu Amerika Birleşik Devletleri'ne girmesini engeller. Ünlü sanatçı tarafsız ülke İsviçre'ye yerleşmeye karar verir, yeni yaşamı için de Cenevre gölü kıyısındaki Corsier-sur-Vevey'i seçer ve ailesine bir ev aramaya başlar. Aradan çok geçmeden heyecanla yanına gelen şoförü Manoir du Ban'ın satışa çıkarılmış olduğunu anlatır. Chaplin hemen şoförüyle villaya gider. 14 hektar büyüklüğündeki parkın içinde yükselen 1839 yapımı iki katlı villa ertesi gün onundur! Bu olağanüstü konutunda onu kimler ziyaret etmez! Winston Churchil, Marlon Brando, Bob Dylan, Peter Ustinov, Gandi, Çan Kay-şek, Hanns Eisler, Bertolt Brecht, Albert Einstein, Sophia Loren, Petula Clark misafiri olur. Sonraki yıllarda Michael Jackson da aile dostudur; her gelişinde helikopteri büyük parkın ortasına iner... Chaplin ailesi Manoir du Ban'ı 2000 yılında terk eder. On yıl sonra başlatılan müzeye dönüştürme çabaları kolay geçmez, tam altı yıl sürer.

Anılarla dolu bir villa

Göl ve dağlar manzaralı villa anılarla dolu bir yer. Çocuklarının anılarında anlattığına göre babaları yaşlılığında da hiç değişmemişti. Onun dili, mimikleri ve vücut hareketleriydi. 'Gülümsemeden geçen bir gün yitirilmiş bir gündür' sözünü çocukları ve torunları hiç unutmamıştı. Chaplin, sadece 'Şarlo' tipiyle insanları büyülemesini başaran bir 'sihirbaz' değildi. O aynı zamanda üstün yetenekli bir rejisör, müzisyen ve iş adamıydı da. Manoir du Ban'in parkı andıran büyük bahçesinde durup ötelerde uzanan barış dolu eşsiz doğaya bakan Şarlo'nun şu sözlerini anımsamadan edemiyor: "Buradaki dünya bana huzur veriyor, ufkumu genişletiyor ve ruhumu dinçleştiriyor." Evet, her yerde huzur ve barış! İnsancıl, barışsever ve öncü sanatçı 'Şarlo' işte bu cennette yaşamıştı.

Ünlü Formula pilotu Michael Schumacher ve ailesi de 1996'da Cenevre gölü kıyısındaki Vufflens-le-Château'a yerleşmişti. 2008'den bu yana da Lozan'ın batısındaki Gland'da, göle sıfır, 66 milyon franka inşa ettirdikleri, 750 metrekarelik, 24 odalı villadalar. Audrey Hepburn de Lozan'a yakın Tolochenaz'da, 16 dönümlük parkın ortasındaki villasında yaşamının son 30 yılını geçirmişti. Mezarı villasına yakın.

5 Haziran 2022

Mucizeler Yaratan Meryem

Toplum Gazetesi, 5 Haziran 2022

Küçük çocuk annesinin kucağında, başını omzuna dayamış, elleriyle kulaklarını tıkamış. Yüzü buruşuk, neredeyse ağlayacak. Çan sesleriyle güvercinler uçuşuyor. Kadınlı erkekli koro siyahlar giyinmiş, ilahiler okuyor. Sesleri giderek yükseliyor. Küçük çocuk annesinin kulağına bir şeyler fısıldıyor. Kadının suratı ekşiyor. Koro susuyor, dualar başlıyor. Yüksekçe bir sahnede duran başrahip ve yardımcıları yumuşak, hafif ağlamaklı, hüzünlü İsa'dan, Meryem'den söz ediyor...

Katoliklerin Pantkot yortusu. Mukaddes ekmeğin İsa'nın vücuduyla özümleşmesini kutluyorlar. Altın sarısı bir çadırın altında yaşlı başrahip binlerce insana günün önlemini anlatıyor. Çevre köy ve kasabalardan Altötting'e gelmiş olan yöresel, tarihi, dini giysili gruplar ona kulak kesilmiş. Kısa deri pantolonlu, keçe şapkalı erkekler, rengârenk elbiseleri yere kadar uzanan köylü kadınlar ellerini önlerine kavuşturmuş, başları eğik, boyunları bükük başrahibi dinliyor.

Sonra birden Altötting'in tüm kilise çanları çalıyor. Güvercinler ürkek yükseliyor çatılardan. Annesi oğlunu kucağına alıyor, çocuk annesine sarılıyor. Rahipler dualar mırıldanarak bekleşenlere okunmuş kutsal ekmekten lokmalar dağıtıyor. İlahiler sonsuz. Sonra insanlar şöyle bir kımıldanıyor ve ağır ağır yürümeye başlıyor. En önde başrahip, rahipler, arkalarında yöresel politikacılar, değişik üniformalı, tarihi giysili erkekler, kadınlar ve 'bayramlıkları'nı giymiş halk. Annesi küçük oğlunu yere bırakıyor, elinden tutup evinin yolunda uzaklaşıyor…

Çan sesleri kulakları sağır ediyor

Binlerce insanın oluşturduğu dini alay gittikçe uzuyor, uzuyor; sanki boyu sonsuz bir yılan. Rahipler dualar mırıldanıyor, peşlerinden gelen binler duaları tekrarlıyor, kaldırımlarda bekleşenler alay geçerken haç çıkarıp duaya katılıyor. Dini tören yavaş yavaş sonuna yaklaşıyor. Ak saçlı başrahip yorgun, ayaklarını sürüyor. Sekizgen alanı çevreleyen kiliselerden yükselen çan sesleri kulakları sağır edecek neredeyse. Hiç kimse ağzını açmıyor, herkes suskun. Düşüncelerinde bambaşka bir dünyada insanlar. Uzak yoldan geliyorlar. Kimi onlarca, kimi de yüzlerce kilometre öteden. Günlerce yürümüşler, dağ bayır demeden. Kuzeyden, güneyden, her yönden yola çıkmışlar. İçlerinde, bisikletleriyle Avusturya'dan, İsviçre'den gelmiş olanlar da var. Tümü de Katolik.

Mucizeler yarattığına inandıkları Meryem'e geliyorlar. Papa 2. Jean Paul de Altötting'i ziyaret etmişti. Ağca suikastından altı ay önce, 1980'de. O günden sonra yöre iyice kutsallaşmıştı. Alman Papa 16. Benedikt de11 Eylül 2006'da doğduğu bu yöreye gelmişti.

Meryem'in mucizeleri

Altötting insan kaynıyor. Bazilikanın önündeki alana iğne atsan yere düşmüyor. Büyük kapının önünde duran başrahip o kadar yoldan gelen hacılara teşekkür ediyor. Sonra yumuşak, hafif ağlamaklı, hüzünlü bir sesle İsa'dan, Meryem'den söz ediyor. Törenin bitiminde insanlar kocaman alanı dolaşarak "Lütuf Kilisesi"ne gidiyorlar. Sekizinci yüzyılda kurulduğu söylenen bu küçücük kilise de alan gibi sekizgen. İçindeki Meryem heykeli kutsal. Altöttingli Meryem'in mucizeler yarattığına 15. yüzyıldan bu yana inanılıyor. İçine insanların sığmadığı, girebilmek için kimi gün saatlerce kapısında beklediği küçük kilisenin tüm dış duvarları, dini mesaj içeren tahta tablolarla dolu. İki bine yakın bu tabloyu, Meryem'in mucizelerine inanarak hastalıklarından ve başka dertlerinden kurtulmuş olan insanlar yapmış...Münih ve Salzburg'a bir saat uzaklıktaki Altötting Papa 16. Benedikt'in doğum yeri Marktl'dan sadece on kilometre ötede. Papa küçüklüğünde ana-babasıyla bu yolu yürüyerek çok kez gelmiş Meryem'ine. Altötting ve çevresi koyu Katolik ve tutucu.

29 Mayıs 2022

Manfred Osman Korfmann

Toplum Gazetesi/Almanya, 29 Mayıs 2022

Bir İstanbul-Stuttgart uçuşunda beraberdik. Yine Troia'dan dönüyordu, her zamanki gibi heyecanlıydı. Uçakta yan yana oturmuş, sadece kazılardan değil, havadan sudan da sohbet etmiştik. Kendisi gibi cana yakın eşi de yanındaydı. Uçaktan indikten sonra benimle pasaport kuyruğuna girmiş, sabırla beklemişti sırasının gelmesini. Turkish Airlines uçağından inen çoğu yolcu "AB ülkesi vatandaşları" girişinden çabucak çıkıp giderken, Alman/Türk pasaportlu Manfred Osman Korfmann Türk pasaportlularla aynı kuyrukta beklemişti.

Alçak gönüllüydü, duyguluydu, sabırlıydı. Onun bu nitelikleri ve insanımıza olan yakınlığı, Troia kazılarında yanında çalıştırdığı köylülerle arasında kolayca bir baba-oğul ilişkisi kurabilmesinin nedeniydi. Onun 1988'de büyük bir özveri ile başlattığı dev projenin başarıya ulaşmasında, dünya çapında yankılar uyandırmasında, çocukluğunu ve gençliğini ailesiyle Hitler'den kaçarak (1935-1946) ülkemizde geçirmiş olan yakın dostu Edzard Reuter'in katkılarını da burada belirtmek gerekiyor. 1987-1995 arasında Reuter'in yönettiği endüstri devi Daimler-Benz'in sürekli sponsorluğu olmasaydı, bugün Troia hâlâ toprağın altındaydı. Stuttgart'taki bir sohbetimizde bu proje desteğinin nasıl gerçekleşmiş olduğunu anlatmıştı: “Herr Korfmann'ın Troia'daki başarılarını biliyordum. Bir gün büroma gelmiş ve hemen konuya girmişti; her türlü destek konusunda çabucak anlaşmıştık.” Bu ortak çalışma kapsamında Daimler-Benz sadece Korfmann'ın Troia'daki çalışmalarının sponsorluğunu üstlenmemiş, kazılarda başarıyla kullanılan “Archäomog" robotunu da geliştirmişti.

Manfred Korfmann 2001 yılında, Troia kazıları nedeniyle Helga ve Edzard Reuter Vakfı'nın her yıl verdiği Birlikte Yaşamı Teşvik ödülünü almıştı. On üç yıllık kazıların ardından Korfmann'ın 2001 yılında Almanya'da düzenlediği ve ilkini Stuttgart'ta Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in açtığı üç büyük Troia sergisini yaklaşık 800 bin kişi gezmişti.

Troia, bir Hitit yerleşimi

Korfmann bu küçük, fakat çok önemli Küçük Asya kentinin sanıldığı gibi bir Yunan kolonisi değil, bir Hitit-Anadolu yerleşimi olduğunu, kanıtlamıştı. Troia kazılarında bulunan tunç bir mührün üzerinde Luwi dilinde hiyeroglif bir yazı vardı. Luwi dili Anadolu'nun en eski dillerinden biriydi ve Hititler tarafından hiyeroglif yazılarında kullanılıyordu. Korfmann Troia'nın Tunç Çağı'nda kentleşmiş büyük bir yerleşme olduğunu da kanıtlamıştı.

Birkaç kez görüşmüştük, Troia'da veya Stuttgart'ta; sohbetlerimizi hep Türkçe yapardık. Ölümünden iki yıl önce sessiz sedasız çift pasaportlu olmuştu! Alman makamları Manfred Korfmann'ın Türk pasaportunu da cebine koyup, Manfred Osman Korfmann adını almasını onaylamak zorunda kalmışlardı! 'Osman', kazılarda çalışan Türk işçilerin ona taktığı lakaptı!

63 yaşında ayrılmıştı aramızdan. Uluslararası bir müzenin Troia'da açılması için çok uğraşmıştı. Tüm eserlerin günün birinde yine kaçırıldığı topraklara geri dönüp o müzede sergilenmesini düşlemişti. Bağışladığı 6 bin kitap ile 10 bin makalesi, 2007 yılında Çanakkale'de açılan Korfmann Kütüphanesi'nde.

Ülkemiz Manfred Osman Korfmann'a (26 Nisan 1942 - 11 Ağustos 2005) çok şey borçlu... Geçtiğimiz 26 Nisan doğum günüydü, yaşasaydı 80. yaşını kutlayacaktı! Ülkemiz için daha çok verimli olacaktı.


22 Mayıs 2022

Papa Suikastı

Toplum Gazetesi, 22 Mayıs 2022

13 Mayıs 1981'de Mehmet Ali Ağca Vatikan'da Papa II. Jean Paul'ü öldürmek istemişti! Aradan tam 41 yıl geçmiş… Bu konu nereden mi aklıma geldi? Geçen hafta kitaplığımda, Alman kadın araştırmacı gazeteci Valeska von Roques'ın "Papa'ya Komplo" (*) adlı çalışması karşıma çıktı. Ünlü Alman haftalık dergisi "Der Spiegel"in çeyrek yüzyıla yakın İtalya muhabirliğini yapmış olan von Roques bu kitabı 2001 yılına yazmıştı; suikastın 20. yılında, ben de bir süre sonra Türkçe'ye çevirmiştim.

Gazeteci Abdi İpekçi'nin katili, tetikçi Mehmet Ali Ağca'nın Papa II. Jean Paul'e suikastını ele alan "Papa'ya Komplo"nun Hamburg'da yaşayan yazarıyla kısa süre sonra bir söyleşide bir araya gelmiştik. Görüşmemiz daha çok bu suikastın, daha doğrusu komplonun perde arkasında olup bitenler üzerine gelişmişti. Von Roques, Vatikan'da 4 Mayıs1998 gecesi işlenmiş ve bugüne kadar da nedeni ortaya çıkarılamayan üçlü bir cinayet üzerine kaleme aldığı "Vatikan'da Cinayet" adlı çok satan kitabın da yazarı. "Papa'ya Komplo" kitabında okura sunduğu bilgilerle cinayet girişiminin Soğuk Savaş yıllarının kirli bir operasyonu olduğunu, geri planda ABD ile Vatikan içindeki bazı güçlerin olduğunu kanıtlamak istiyordu. Kitabı yazarken çoğunlukla soruşturma hakimi Rosario Priore'nin 'Suikast' dosyalarından yararlanmış. Von Roques'a göre bu ortak suikast girişiminin nedeni, Vatikan'da birbirine rakip ve Ruhban sınıfı üyelerinden oluşmuş Faenza klanı ile Opus Dei tarikatı arasında amansız mücadeleydi. Polonyalı bir Papa'yı Vatikanın başında görmek istemeyen Faenza klanı daha çok Masonları andırıyordu. Papa'ya destek veren karşı grup Opus Dei ise oldukça köktenci bir Hıristiyanlığı yeğliyordu.

Aynı dönemde Amerika'daki bazı aşırı tutucu ve Sovyet Rusya karşıtı güçlerin çıkarlarıyla Vatikanlı Ruhban sınıfı üyelerinin çıkarları birbiriyle çok uyuşuyordu. Araştırmacı gazeteci von Roques şuna dikkati çekiyordu: "Biliyoruz ki 1980'li yıllara girildiğinde dünyada uluslararası bir yumuşama süreci başlamıştı, ancak Amerika'daki bazı güçler Batı ile Doğu arasındaki bu yumuşamanın çıkarlarına hiç uymadığını sezmişti. Vatikan içindeki II. Jean Paul karşıtları da 'komünist' Papa'dan kurtulmak istemekteydi."

Gerçekten de ABD'li güçler Doğu Avrupalı Papa'nın Polonya ile Sovyet Rusya'nın arasını düzelteceğinden, dolayısıyla tüm Avrupa'ya huzur geleceğinden çekiniyordu. Yazara göre Vatikan'ın hırs dolu piskoposları ile kapitalizmin kirli çıkarları birleşince o dönemde Batı'nın çevirmiş olduğu dolaplardan en çirkini gerçekleşmişti. Papa II. Jean Paul'ü öldürme girişimi Batılı güçlerin Soğuk Savaş'ta uyguladığı "covert operation"ların en korkusuzca olanıydı.

Türk gladyosunun rolü

Kitabın yazarı Valeska von Roques'a göre o yılların Soğuk Savaş ortamında Papa suikastı çok kirli bir oyundu. Suikast suçu Sovyetler Birliği'ne yıkılarak bu ülkenin uygar dünya dışında kalması amaçlanıyordu. "KGB ve Bulgaristan tezi işte bu nedenle ortaya atılmıştır", diye konuşmuştu yazar. "Bu oyunda bir CIA adamı olan Paul Henze ile kadın gazeteci Claire Sterling çok önemli iki rolü üstlenmişlerdi." Papa suikastında 'Bulgar parmağı' tezinin sahibi tabii gazeteci Sterling değildi. Geri planda ipleri tutan CIA, adamı Henze aracılığı ile bu 'görevi' Sterling'e verir ve kamuoyunu inandırıcı bir dosya hazırlaması istenir. Araştırmaları sonucu ortaya atılan 'KGB+Bulgar tezi'nin uydurma olduğunu kitabında kesinlikle ve inandırıcı bir şekilde kanıtlayan Valeska von Roques, ABD Başkanı Ronald Reagan'ın Soğuk Savaş strateji uzmanı Michael Leeden'in de tezin fikir babalarından biri olduğunu ortaya çıkarmıştı. Amaç, o dönemde Sovyetler Birliği'nin "Kötülüğün İmparatorluğu" olduğunu dünya kamuoyuna inandırmaktı. Önüne konulan verileri bir papağan örneği sorgulama aşamasında ve yargıç karşısında tekrarlayan M. Ali Ağca suçsuz Bulgarların tutuklanmasına ve uzun yıllar hapis yatmasına neden olmuştu.

Kitapta anlatılanlara göre 1983 yılındaki ikinci davayı izleyen Uğur Mumcu yanındaki İtalyan kadın meslektaşına: "Adam çok akıllı, çıkarlarını korumasını da çok iyi biliyor", der. "Ne söylemesi gerektiğinin de bilincinde..." Aynı davada tanık olarak dinlenen Abdullah Çatlı da: "Eğer bu mahkemede Ağca'nın 'Bulgar tezi'nin doğru olduğunu açıklarsak Almanya bize 200.000 dolar verecek, himayesi altına da alacaktı", diye konuşur.

Araştırmacı gazeteci Valeska von Roques iki yılı aşan çalışmaları sırasında İtalya ve Vatikan'dan başka Türkiye'den Amerika Birleşik Devletleri'ne birçok ülkede araştırmalar yapmış, "Papa'ya Komplo" kitabıyla perde arkasındakilerin kimler ve amaçlarının ne olduğunu ortaya çıkarmayı başarmıştı. İtalyan gizli servisi Sismi'nin bir ajanının verdiği bilgiye göre, suikastta iki Amerikalı keskin nişancı da görevlendirilmiş. Bu kişilerin görevi, Ağca silahını kaldırdığı anda öldürücü atışı yapmaktı, ancak son dakikada bu plandan vazgeçilmiş ve keskin nişancılar aynı gün apar topar Amerika'ya dönmüştü. O yıllarda görev yapmış bir başka Sismi elemanı da yazarın dikkatini şuna çekmişti: Fotoğraflarda da görüldüğü gibi Ağca kurşun sıkarken tabancasını 4-5 metre ötedeki Papa'nın başına değil de, aşağı doğru tutmaktaydı. Bu iki olay Papa'nın öldürülmesinden vazgeçilmiş olduğunu, sadece yaralanmasının amaçlandığını kanıtlıyordu.

"Papa suikastta ölmediği için çok mutluyum"


Valeska von Roques'un sayısız tanığa ve zengin belgelere dayanarak kaleme aldığı "Papa'ya Komplo"da anlatılanlar ülkemizi de yakından ilgilendiriyor. Abdi İpekçi cinayeti ile adını ilk kez duyuran Ağca'nın nasıl biri olduğunu yakından izliyor, Türk gladyosunun aktörlerinin Batılı gizli servis örgütlerince nasıl korunduğunu da görüyorsunuz. Kitabında Oral Çelik'e de değinen yazar: "Onun anlattıklarıyla İtalyan yargıç Rosario Priore'nin soruşturmaları sonu ortaya çıkardıkları örtüşüyor", diyor. "Bu nedenle suikastta önemli bir rol oynamış olan Çelik'in açıklamaları çok ilginç kaynak olarak kabul edilmelidir." Akıcı anlatım ve değişik kurgu "Papa'ya Komplo" kitabına bir gerilim romanı akıcılığını veriyor.

Sedat Peker için birkaç yıl önce bir TV röportajında: "O botokslu mafya lideri", diyen Ağca'nın şu sıralar İstanbul'da yaşadığı söyleniyor. 2009 yılında İtalyan Diva e Donna dergisine yaptığı açıklamada iki yıl önce din değiştirerek Katolik olduğunu söylemiş ve: "2010 yılında serbest kalınca Roma'ya gelip sevgili kardeşim Wojtyla'nın mezarını ziyaret etmek istiyorum", diye eklemişti. İki yıl önce de İngiliz Mirror gazetesine şunları söylemişti: „Papa suikastta ölmediği için çok mutluyum… O benim için kardeş gibi olmuştu. 2005'te öldüğünde kendimi kardeşim ya da en iyi arkadaşım ölmüş gibi hissettmiştim.” İngiliz gazetecinin yazdığına göre Mehmet Ali Ağca İstanbul'da sokak hayvanlarına bakarak günlerini geçiriyor!

(*) "Papa'ya Komplo" / Valeska von Roques/ Çeviren: Ahmet Arpad/ Yordam Kitap/ Ocak 2008/ 224 s.

15 Mayıs 2022

Alpler'de bir "Kartal Yuvası"

Toplum Gazetesi, Almanya, 15 Mayıs 2022


Stefan Zweig "Dünün Dünyası" yapıtında (Çeviri: Burhan Arpad, 1964) Salzburg yıllarını anlatırken şöyle söz eder: "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp, damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o günlerde, fakat sonra hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın (!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik..."

* * *

İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, kayaların derinliğinde gölün yemyeşil suları, Königsee'ye akan pırıl pırıl dereler. Yaklaşık 2000 metre yükseklikteyiz. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alpler'in karlı dorukları... Obersalzberg tepelerindeyiz. Bu dağın 1933'ten bu yana kötü bir ünü var... Yörenin güzel ve sağlıklı doğasına hayran olduğu için 1923 yılından başlayarak her yıl burada haftalar geçiren Wolf adında biri, kendine hep Moritz Pansiyon'da oda kiralıyordu. Königsee ve Berchtesgaden yakınlarındaki yamaçlar o yılların Almanyası'nda yavaş yavaş ünlenmeye başlamıştı. Varlıklı ailelerle ünlü politikacıların çok çabuk alışmıştı ayakları Obersalzberg'e. 1930'lu yıllara girildiğinde bay Wolf, güzel bir evi "Adolf Hitler" adına sürekli kiralar! Birkaç yıl sonra da yakındaki koskocaman bir villayı satın alır. 1933 yılına gelindiğinde Hitler, çevredeki arazileri ve başka villaları da tek tek elde eder. Ülke yönetimini hızla ele geçirmeye başlayan bu insan, mülkünü satmak istemeyenleri "Toplama kamplarına gönderirim" tehdidi ile inadından vazgeçirir.

"Türk'ün Yeri"

Hitler'e bir süre karşı çıkan ve binasını satmayan tek kişi, yamacın en güzel köşesinde "Türk'ün Yeri" adlı pansiyonu işleten Karl Schuster idi. Naziler üzerine söyledikleri nedeniyle bir süre Dachau Kampı'na tıkılan Schuster, sonunda tehditler altında pansiyonu elden çıkarmak zorunda kalır ve kısa süre sonra da ölür. Savaş yıllarında Hitler'in Rayh güvenlik kadrosunun konakladığı pansiyon, 1945'ten sonra Obersalzberg'de sahiplerine geri verilen tek binaydı. Onlarca yıl "Türk'ün Yeri" adı altında pansiyon ve lokanta olarak çalıştırıldı. Sürekli doluydu. Müşterileri, başta Amerikalılar olmak üzere yabancılardı. Buraya "Türk'ün Yeri" denmesinin nedenine gelince... Şimdiki binanın yerinde 17. yüzyılda da bir pansiyon ve lokanta varmış. O zamanki sahibi 1683 yılında, Viyana'yı kuşatan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordularına karşı savaşmak için askere alınmış. Osmanlılar'ı Viyana kapılarından püskürttükten sonra savaştan evine dönen adam binasını pansiyon-lokanta olarak çalıştırmaya devam etmiş. Yöre halkı da ona, Türklere karşı savaşmış olduğu için "Türk", pansiyonuna da "Türk'ün Yeri" demeye başlamış. Burası son zamanlarda kapalıydı; 2021 yılında yöreden bir zengine satıldı, yaklaşık 3 milyon Avro'ya.

"Kartal Yuvası"

Führer'in çayevinden seyrediyor insanlar ayaklarının altındaki doğa harikasını. Uçurumun bağrına sipsivri bir çıkıntı gibi saplanan terasta 1944 yılına dek Hitler, yanında Eva'sı, ayaklarının dibinde üç köpeği, keyif çatıp çayını yudumlarken, kafasından yeni "kötülükler" geçiriyordu. Alpler'deki bu "kartal yuvası" ona Nasyonal Sosyalist Parti yönetiminin 50. doğum günü armağanıydı! Martin Bormann'ın sadece 13 ayda inşa ettirdiği, yaklaşık 150 metrelik bir kayanın sivri tepesine oturtulmuş yapıya ulaşmak bir macera. Önce kayalara oyulmuş, abajurlarla aydınlatılmış 124 metrelik bir tünelde ilerliyorsunuz. Sonra, tavanından sallanan kocaman bir avizenin, duvarlarındaki kollu şamdanları pırıl pırıl aydınlattığı, içi tamamen pirinç levhalarla kaplı kırk yedi kişilik asansörle kayaların içinden 124 metre yükseliyorsunuz, sadece 41 saniyede. Ziyaret sonrasında tünel çıkışında bekleyen özel otobüsler insanları tekrar Berchtesagaden'e indiriyor. Buraya ulaşan yol özel araçlara kapalı. Sık sık çam ormanları arasından geçen, bir tarafı uçurum yol çok dik ve daracık. 1939'da tamamı kayalara oyulan 6.5 kilometrelik bu yolu da Bormann açtırtmış. Otobüs ardı ardına tünelleri geçerek 1100 metreye iniyor. Yolcular buradan sonra kendi özel araçlarıyla, ya da başka bir otobüsle yollarına devam ediyor. İsteyenin ovaya inmeden önce göreceği başka şeyler de var. Az yukarda, bir düzlükte, doruklar manzaralı beş yıldızlı bir otelle, az ötesindeki "Belgeler Merkezi". Bavyera Eyaleti'nin 2005 yılında 50 milyon Avro harcayarak 100 dönümlük araziye kondurduğu lüks otel dev bir uçan daireyi andırıyor. Zengin müşteriler kocaman pencereli lüks odalarından dumanlı Alp doruklarını seyredip düşlere dalıyor. Aşağılarda, durgun suları yeşil, beyaz, mavi Königsee. Üzerinde küçük gezinti gemileri, ötelerde sivri kayalara kanat çırpan kartallar...

Hitler'in Temmuz 1944'de terk edip savaşı Doğu Prusya'daki "Wolfsschanze”den (Kurt İni) yönetmeye başlamasının ardından boş kalan Obersalzberg tesislerini Amerikalılar 25 Nisan 1945'de bombalayıp yerle bir etmişti.

8 Mayıs 2022

Viyanalı rahatına düşkündür

Toplum Gazetesi/Almanya, 8 Mayıs 2022

AHMET ARPAD

Kahve alışkanlığı Sultan IV. Mehmet'in askerlerinin 1683'de Viyana kapılarından çekilirken geride bıraktığı çuvallar dolusu kahveyle başlayan Orta Avrupalı bu alışkanlıktan kendini 300 küsur yıldır kurtaramamıştır.1685'den başlayarak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun ünlü kentleri Viyana, Budapeşte ve Prag'da ardı ardına kahvehaneler açıldı. Bu kentlerin keyfine ve rahatına düşkün insanları oralarda saatlerini geçirmeye başladı. Budapeşte'de Gerbaud, Central, New York yüzlerce yıldır kente damgasını vurmaya devam ediyor. Moldau kenti Prag'ın Avrupa düşünce ve edebiyat dünyasını etkilemiş olan Cafe Arco'nu, Cafe Louvre'u, Cafe Slavia'sı günümüzde hâlâ açık. Kapılarından içeri girdiniz mi, gözleriniz Franz Kafka'yı, Max Brod'u, Egon Kisch'i, Franz Werfel'i arıyor.

Leopold Hawelka bir Viyana tarihiydi

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun eski başkenti Viyana ise, kahvehane geleneğini günümüzde diğer iki kentten daha titiz sürdürüyor. Yazarlar, sanatçılar, aydınlar, işadamları sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, akşamüstü çaylarını oralarda alıyor. Schnitzler, Werfel, Freud, Zweig'ın saatler geçirdiği tarihi kahvehanelerin rahat koltuklarında günümüzde iş görüşmeleri, sanat tartışmaları yapılıyor, kitap okunuyor, mektup yazılıyor. Sacher, Central ve Dehmel daha çok turistlerin tanıdığı ve uğramadan Viyana'dan ayrılmadığı kafeler. Bir de Braeunerhof, Korb, Sperl, Prückl var ki, oralarda sadece Viyanalı görürsünüz. Burg Tiyatrosu'nun ünlü aktörlerine rastlamak istiyorsanız mutlaka tiyatronun az ötesindeki Café Landtmann'a uğrayın. Herren Sokağı'nın sonundaki Cafè Griensteidl'e Schnitzler, Hugo von Hofmannstahl, Hermann Bahr devamlı müşteri olmuştur. Az ötedeki Café Braeunerhof'da Thomas Bernhard gazetelerini okumuş, birileri ile tartışmış, Elfriede Jelinek Stephan Katedrali'nin yakınındaki Cafè Korb'dan uzun yıllar çıkmamış. Daracık Dortheer Sokağı'ndaki Café Hawelka 1950'den bu yana kent merkezinin çok sevilen bir edebiyatçılar, ressamlar ve gençler kahvehanesi. Ernst Fuchs, ressam Hundertwasser, aktör Qualtinger, Oskar Werner, Elias Canetti, Andy Warhol, Henry ve Arthur Miller sürekli müşterileri olmuş. Şu sıralar tarihi masalarını daha çok aydın gençler dolduruyor. Sahibi Leopold Hawelka 2011 yılında öldüğünde 100 yaşındaydı, oğluna devrettiği kahvehanesine her gün geldi, her zamanki köşesinde oturdu, cin gibi bakışlarıyla olup biteni dikkatle izledi!

Viyanalı hafif alaycıdır

Yüzyıllar boyu bir dünya imparatorluğunun başkenti olmuş Viyana kozmopolitliğini hiç yitirmemiştir. Viyanalı hafif alaycıdır, rahatına düşkündür, her şeyi hemen ciddiye almaz. Viyanalı bürokratik bir monarşide ayakta kalabilmek için yüzyıllar boyu kendine hep çıkar yollar aramış, yaşamında çoğu kez kaçamağı yeğlemiştir.

Her Viyanalı'nın ailesinde mutlaka bir Macar, bir Polonyalı, bir Çek, bir Yahudi vardır. Eski Viyana'da varlıklı aileler evlerinde Bohemyalı hizmetçi kızlar, Macar kadın aşçılar ve Çek çocuk bakıcıları çalıştırırdı. İmparatorluğun askerleri ve memurları birkaç yıllığına gönderildikleri uzak eyaletlerden Slavca, İtalyanca, Macarca öğrenmiş, oralı kızlarla evlenmiş dönerdi. Viyana mutfağı da hep Bohemya, Macar, İtalyan, Bavyera mutfaklarının etkisinde kalmıştır. İmparatorluğun dört bir köşesinden gelenler yüz yıllar boyu başkent Viyana'nın hoşgörülü ortamında uyum içinde kendilerini geliştirmişlerdir. Gluck Bohemya'dan, Haydn Macaristan'dan, Beethoven Ren bölgesinden, Mozart Salzburg'dan, Brahms Hamburg'dan gelip burada ünlerine kavuşmuşlardır. Hugo von Hofmannsthal Yahudi, İtalyan ve Viyanalıdır.

Viyana'da gündüzleri kocaman parklarda, Osmanlı kuşatma yıllarından kalma daracık sokaklarda başıboş dolaşırsınız. Akşamlarınızı operada, tiyatroda, operette, müzikalde geçirirsiniz. Otelinize dönmeden önce loş sokaklarında gezindiğiniz kentin kahvehaneleri, lokantaları, şaraphaneleri geç saatlere kadar açıktır. Fazla düşünmeyin, girin birinden içeri. Masalarda sohbet eden, gülen, şarabını yudumlayan insanlar oturur.

Ismarlayın kendinize bir kadeh kırmızı şarap. İyi gelir uykuya...

1 Mayıs 2022

"Kaçmasaydık, Bugün Yaşamıyordum"

 Toplum Gazetesi Almanya, 1 Mayıs 2022

Speyer istasyonunda trenden indi. Sağına soluna şöyle bir bakındı ve sonra ürkek adımlarla çıkışa doğru yürüdü. Küçük istasyon binasının önünde bir taksi bekliyordu. Bir an düşündü. Kent merkezine yürüse miydi, yoksa taksiyle mi gitseydi? Hava serin, fakat güneşliydi. Yürümeye karar verdi. Karşı kaldırıma geçti. Sağa doğru gitmesi gerektiğini biliyordu. Büyük bir bahçe içinde kocaman, gösterişli, kırmızı tuğladan tarihi bir bina dikkatini çekti. Demir bahçe kapısında "Villa Ecarius" yazıyordu. Yoluna devam etti ve birkaç sokak sonra sola saptı. Uzaktan büyük katedralin kuleleri görünüyordu. Oraya gidecekti. Annesi, babası ve ablasıyla bu kenti terk ettiklerinde o bir yaşındaydı. Doğmuş olduğu topraklara hiç dönmemişti. Ana babası çoktan yaşamıyordu. Ablasını da beş yıl önce yitirmişti. Doğduğu toprakların hasretine daha çok dayanamamış, tek başına yola koyulmuştu.

"Çoktan Öldürülmüştük"

1939 sonbaharıydı, apar topar, her şeyi geride bırakarak son anda bu kenti terk ettiklerinde. Önce yakın Fransa'ya kapağı atmışlardı. Birkaç ay sonra da İngiltere'ye. İleri yıllarda savaş sürüp gitmişti. Babası anlatmıştı savaş sonrası yıllarda niçin aniden evlerini bırakıp buralara geldiklerini. "Kaçmasaydık", demişti, "bugün yaşamıyorduk, çünkü toplama kampından birinde çoktan öldürülmüştük."

Sağına soluna pek dikkat etmeden, düşüncelerle ve anılarla dolu yürüdü. Bomboş küçük sokaklardan, iki üç katlı daracık evlerin arasından geçti. "Greifengasse" yazıyordu tabelada. Bakışlarını katedralin kulelerinden ayırmadan ağır ağır devam etti yoluna. 'Predigergasse", oradan da geniş, upuzun Maximilian Caddesi. Buraları ablasının anlattıklarından anımsar gibi oldu. O yıllarda Speyer'in bu tek büyük caddesinden atlı arabalar ve tramvaylar geçermiş. Dosdoğru yürüdün mü katedrale çıkılırmış. Az ötede sinagog, köşeyi döndün mü banyo. Ablası "Pfaffengasse" adlı sokaktaki ikokulun birinci sınıfından ayrılmış... Şimdi koskocaman, devasa katedral karşısında. Durdu. Hiç kıpırdamadan bakışlarını yüksek kapısında, sonsuza tırmanan kulelerinde gezdirdi... İnsanlar gidip geliyor, karıncalar örneği kocaman alanda hareket ediyorlardı. Esther Lieberberg ise hareketsiz öyle duruyordu. Düşündü bir an için, gireyim mi katedrale? Sonra yürüdü, küçük adımlarla kocaman kapıya yaklaştı.

"Ne Değişti Ortaçağ’dan Günümüze?"

Katedralin içi daha da yüceydi. Sütunlar ve kubbeler sonsuza yükseliyordu. 1025 yılında temeli atılan Speyer katedrali 1981’den bu yana Unesco Dünya Mirası dev bir yapı. O, sıraların arasında gezindi. Arka bölüme geçti. Bir an için ürperir gibi oldu. Hızlı adımlarla çıkışa doğru yürüdü. Speyer'e gelmesinin nedenlerinden biri de Tarih Müzesi'ndeki "Ortaçağda Avrupa Yahudileri" sergisiydi. İsa 'dan önce 6. yüzyılda Yahudiler bugünkü Irak topraklarını terk edip önce Doğu Akdeniz kıyılarına, sonra da Roma döneminde İtalya üzerinden Batı Avrupa'ya göç etmişlerdi. Ren havzasına 4. yüzyılda Romalılar'la geldiklerinde Cermen kavimleri buralarda henüz yoktu. Yahudi tüccarlar Ortadoğu ile Orta Avrupa arasındaki ticaret köprüsünü oluşturmuşlardı. Speyer, Worms ve Mainz Yahudiler'in "kaleleriydi". Yahudi düşmanlığı o çağlarda da kendini göstermişti. 1348-1350 arasındaki büyük veba salgını sırasında "Yahudiler su kaynaklarımızı zehirliyorlar" gibi bir bahaneyle radikal Hıristiyanlar Yahudiler arasında kıyıma girişmişlerdi. Bu düşmanlık hep devam etmiş, 1500'lere girildiğinde Alman kentlerinden kovulmaya başlanmışlardı. 1529'da Speyer sinagogu ellerinden alınmıştı.

Esther Lieberberg, az sonra kendisini Judengasse" denilen sokakta bulduğunda, ne değişti ortaçağdan günümüze, diye düşündü. Yürüdü. Az sonra yerin üç kat altındaki eski banyonun taş basamaklarını ağır ağır inerken çok dalgındı. Her şeye karşın, bir yaşında terk etmiş olduğu doğum yeri kente 83 yıl sonra günübirliğine de olsa döndüğüne pişman değildi.

24 Nisan 2022

Himmler ve Hitler

Toplum Gazetesi /Almanya, 24 Nisan 2022

Heinrich Himmler 1900 yılında Münih'te doğar. Babası bir lise öğretmenidir. Kent burjuvazisine mensup, hali vakti yerinde Katolik bir ana babanın oğlu iyi yetişir, hümanist bir eğitim alır. Ufak-tefektir, çekingendir, pek arkadaşı yoktur. Birinci Dünya Savaşı'nda asker olup cepheye gitmek ister, fakat yaşı elvermediği için gidemez, düş kırıklığına uğrar. Katolik ve tutucu bu genç, 1922'de kendini birden nasyonal sosyalistlerin arasında bulur. 1923'de Hitler'in Münih'teki başarılı olmayan darbe girişiminde yer alır, bu darbeden kısa süre sonra partide hızlı adımlarla ilerler. 1925'te Nazilerin güvenlik örgütü SS'e katılır, üç yıl sonra da, devlet terörü estiren örgütün başına getirilir. Heinrich Himmler'in örgüte aldığı erkeklerin büyük bir çoğunluğu işsiz, yaşamla arası pek iyi olmayan, her türlü emri yerine getirmeye hazır insanlardır. 1930'lu yıllara girildiğinde nasyonal sosyalistler topluma ağırlıklarını koymaya başlarlar.

5 Mart 1933'de aldığı %44 oyla başbakanlık koltuğuna oturan Hitler 23 Mart'ta sosyalistler hariç diğer partilerin oyu ile çıkardığı yetki yasasıyla yasama, yürütme ve yargılamayı tek elde toplayarak Nazi diktatörlüğünü perçinler. Hemen ardından ideolojisini eleştiren herkesi sorgusuz sualsiz tutuklatmaya başlar. Sosyalistleri, aydınları, düşünürleri, sendikacıları, yazarları. Nazi karşıtı birçok kişi Himmler'in emriyle yok edilir. Sorumluluğundaki SS bünyesindeki Dirlewanger ve Kaminksi tugaylarının savaş sırasında en büyük soykırım suçu işlediği söylenir. Bu nedenle başta Yahudiler olmak üzere Aryan ırkından olmayan tüm azınlıkların soykırımından Hitler kadar Nazi Almanyası'nın ikinci adamı Himmler de sorumludur. Führer soykırımın planlayıcısı, Himmler de uygulayıcısıdır! Hitler'e olan yakınlığı korkuyla dalkavukluk arasında bir bağımlılıktır. 1943'de yılında İçişleri Bakanı görevini de üstlenen Himmler'in emrindeki SS örgütü, o günlerde iki milyon üyeye ulaşır.

Hitler'in intiharı

20 Nisan'da doğan Adolf Hitler 30 Nisan'da ölür. 1942 ile 1945 arasında, Hitler'in sekreterliğini yapmış olan Traudl Junge Führer'in son dakikalarını ilerde şöyle anlatır: "İlk Rus tankları Berlin kapılarına dayanmıştı. Top ateşlerini, gizlenmiş olduğumuz başbakanlığın bütün odalarından duyuyorduk. Hitler ve Eva kendileri için ayrılmış sığınaktaydı. İki gün önce evlenmişlerdi. Çok önemli evrakları yakmıştık. Himmler ile Goering Berlin'den kaçmıştı..." Hitler Eva'ya siyanür verir, kendi de şakağına kurşun sıkar. Daha önce verdiği talimata uygun olarak cesetleri sığınaktan çıkarılır, bahçede açılan bir çukura bırakılır ve üzerlerine benzin dökülerek yakılır.

Hitler'in soykımcısı

Bu arada savaşın son haftalarında Almanya'nın zaferinden kuşku duymaya başlayan, Nazi rejiminin hayatta kalmasını sağlamak için İngiltere ve Amerika ile barış görüşmeleri gerektiğini açık açık söyleyen yardımcısı Heinrich Himmler, savaşı yitireceğini fark eden Hitler tarafından partiden atılmış, yalnız kalmıştı. Müttefiklerin 8 Mayıs 1945'de ülkeyi işgal etmesiyle sahte kimliğe büründü, adını başçavuş Heinrich Hitzinger olarak değiştirdi ve yaşamı boyunca hiç kesmediği bıyığını tıraş etti, gözlüğünü çıkardı, sol gözüne bant taktı ve doğum yeri olan Bavyera'ya dönebilmek için yola koyuldu. Ancak 21 Mayıs 1945 günü, üstü başı yırtık, Lüneburg yakınlarında İngilizlere yakalandı. İki gün sonra da Heinrich Himmler olduğu anlaşılınca, daha önceden dişinin arasında yerleştirmiş olduğu siyanür kapsülünü ısırarak yaşamına son verdi. İngilizler Himmler'i Lüneburg yakınlarında defnettiler. Bugün mezarının yeri bilinmiyor. Araştırmacı Peter Longerich 1040 sayfalık 'Heinrich Himmler Biyografisi' adlı dev yapıtında onu şöyle anlatıyor: "Doğa kanunu olacağına varmalı ve en uygun olanlar yaşamalıdır, diyen Heinrich Himmler üç kişilikli bir insandı. O bir ideolog, hırslı bir politikacı ve tehlikeli bir oportünistti." Hitler'in soykımcısı Himmler!

17 Nisan 2022

Savaşı Umursamayanlar

Toplum Gazetesi /Almanya,17 Nisan 2022

ABD'li düşünce kuruluşu Atlantic Council'in kısa süre önce yaptığı bir açıklamaya göre, Rus oligarkların yurt dışında sakladığı "kara servet" yaklaşık 1 trilyon dolar! Onlar çoğunlukla kamu varlıklarını ele geçirip olağanüstü bir servetin üzerinde oturanlar. Türk Dil Kurumu oligarşiyi şöyle tanımlıyor: "Siyasal gücün birkaç kişilik bir grubun elinde toplandığı yönetim". Wall Street Journal'da (WSJ) yayınlanan analize göre sadece Putin'in yakınındaki oligarklar değil, ülkede kariyer sahibi 'üst düzey' teknoloji çalışanlarına kadar pek çok Rus kendileri için henüz herhangi bir yaptırımın olmadığı Türkiye'ye yöneliyor. Türkiye bilindiği gibi son haftalarda Rus zenginlerin yatları, jetleri ve paraları için hızla 'bir cennet' olmaya başladı!

Bir ABD üst düzey yetkilisi geçen hafta şöyle konuştu: "ABD Dışişleri Bakanlığı siyasi işler müsteşarı Victoria Nuland 4 Nisan'da Türk yetkililerle Ankara'da bir araya geldi. Kendisinin de söylediği gibi, Türkiye'nin dikkatli olması ve Rus oligarkların kirli parası için havuz olmasına izin vermemesi çok önemli."

Dünyada ne olursa olsun lüks yaşamlarından vazgeçmeyenleri ünlü yazar Stefan Zweig "Besuch bei den Milliarden" (1932) adlı denemesinde anlatıyor:

"Bir zamanlar bütün dünya yaşam umurlarında olmayanlarındı; mutlu kuşlar örneği karaların ve denizlerin üzerinden geçerler, güneşin ısıttığı, güzellerin ışıldadığı yerlere konarlardı. İtalya'nın masmavi kıyılarına, kuzeyin kayalık fiyortlarına, Tiroller'in ovalarına ve Güney Fransa'nın şatolarına... Aralarındaki kardeşçe yakınlık sonsuzdu, dünyanın dört rüzgârıyla uçar, sınırları aşarlardı. Sürekli susamış dudaklarıyla her yerde hareketli yaşamın o berrak ve tatlımsı köpüğünü içerlerdi. Nerede yoktu ki bu umursamazlar?  Gürültülü, kocaman kentlerin caddelerinde rahat ve şık otomobilleriyle gezinir, Alplerin karlı doruklarından hızla kayar, çok uzak diyarlara gitmiş fatihler örneği büyük gemilerin güvertelerinden uçsuz bucaksız denizleri seyreder, akşamları Sri Lanka kentlerinin sokaklarında uçar gibi çekçeklerle dolaşırlardı. Zenginliğin altından dalgası toplumların ve dillerin üzerinden aşar, bütün dünyaya taşırdı umursamazların o büyük topluluğunu, hiç işe yaramayan, fakat güzel, yaşamın kelebeklerini...

Peki bugün nerede o büyük topluluk? Kötü duruma düşmemek, tehlikeden kaçmak için yaşadıkları ülkeleri terk ettiler. Çünkü onlar yalnız olmak istiyordu, tek başlarına ve bir arada. Umursamazlar sadece umursamazlarla bir arada yaşamayı arzuluyordu. Ve hep birlikte kaçtılar. Yukarılara, dünyanın en güzel kış köşesine, İsviçre'de Engadin'e, St. Moritz'e... Parçalanmışlar oralarda yine bir araya geldi, çünkü orada fakirlik ve hastalık yoktu. Eğlenceleri de pek kısıtlanmıyordu, hiçbir şey tehdit edici değildi. Lüksün kalesi otellerin kapıları onlara açıktı... Tabii bir zamanlar dünyanın üzerinde uçuşan birkaç yüz binden sadece birkaç yüzü kendine bir yuva buldu. Burada insanlar gülüyor ve eğleniyor. Savaşı düşünen yok. "Non vi si pensa, quanto sangue costa." Ah, ne kadar da akıllı şu umursamazlar! Nasıl da biliyorlar güzelin güzelini, en iyinin en iyisini bulup ortaya çıkarmasını! En son koruyucu kaleleri olan St. Moritz güneşli kış günlerinde ne de güzel ve gizem dolu ışıldıyor! Hiçbir kötülük ve tehdit, her türlü kabalık buraya adım bile atamaz. Burada kış parıltı, güneş aydınlık, ışık da coşku ve berrak... Burada her şeyin üzerinde, kendi dünyalarında duruyorlar, bütün dertlerden çok uzak. Avrupa'nın bütün ülkelerine kandan bir bataklık gibi yayılmış o sonsuz hüznün nefesi buraların berrak havasına ulaşamıyor. Burada onların, umursamayanların, yaşamı tehlikede değil. No vi si pensa...

Fakat bana biraz komik gelmiyor da değil. Her şey bir maskaralığı andırıyor, yetişkinler çocuklar gibi oynuyor.Herkes çok neşeli, çok şık da giyinmişler, pahalı giysiler seçmişler, hepsi de rengârenk, insanın gözleri yanıyor onlara bakarken, bir panayır yerini andırıyor burası, bir maskeli baloyu anımsatıyor. Çok gürültülü, çok neşeli, çok küstah. Hiç kimse Avrupa'nın başka yörelerinde olup biten dehşeti düşünmek bile istemiyor. Bu insanlar pırlantalarıyla ve mühürlerindeki soyluluk simgeleriyle gurur duyuyor, neşeyle gülüyor; onlar hiçbir şeyi umursamıyor, onlar çok gururlu... Tangolu akşamüstü çayları, Soirées dansantes, maskeli balolar, tenis maçları... Burada ne isterlerse var. İtalya'dan ve Fransız Rivyerası'ndan getirilmiş çiçekleri satan dükkanlar, pastaneler ve parfümeriler..! Rüzgârların dünyanın dört bir köşesine savurmuş olduğu o büyük 'kardeşler topluluğu'nun buraya toplanmış yedi canlı üyeleri yaşamlarında alıştıkları hiçbir şeyden kaçınmıyor. Oturuyorlar hep bir arada akşamüstü toplantılarında, flört edip neşeyle gülüyorlar, Tango melodileriyle dans ediyorlar.

Ah, savaş nerede? Nerede alt üst olmuş dünya? Vals, çaydan sonra hafif bir vals... Ve gülüşmeler, birbirini süzmeler. Vatanları yok hiçbir şeyi umursamayanların, gelmişler bir yerlerden buralara. Onların cephelerde ölen babaları, kardeşleri, eşleri yok. Dudaklarının hafif gülümsemesinden belli, onlar her şeyin dışındalar, sadece günü gün etmek çabasındalar…Bir vals başlar başlamaz omuzlarını şöyle bir kaldırıyorlar, hoşlarına gitmeyen bir şey oldu mu, canları sıkıldı mı, hafifçe gülümseyerek onu unutmak istiyorlar. Burada dertli yok! Kahkahalar ve müzik. Non vi si pensa... İnsan bir an için dostlarını düşünüyor, şu sıra bir yerlerde karlarda yatan, ölümü bekleyenleri, bürolarına kapanmış, dosyalar dolusu kağıtlarla uğraşanları da. Avrupa kentlerinin hüzünlü varoşlarını, oralarda yaşan yaşlı kadınları ve üzgün çocukları da... Bizler için, kahkahalar atarak, üzerlerinde komik giysiler karlı yamaçlardan aşağı kayan bu insanlar adına utanmaktan başka çare yok… Ve yürek, o bütün dünyanın sevincini, mutluluğunu özlüyor, sadece kendi mutlu olursa utanıyor. Umursamazlıktan nefret ediyor, fakat hüzünlü olmaktan da. Çünkü biliyor hüzünlenmenin kimseye bir yararı olmadığını. Coşkulu insanların arasında tek başına kalıyor ve onların neşesini özlüyor. Pırıl pırıl bu doğanın ve soğuk yüreklerin ortasında kendini çok yalnız hissediyor...

Oturuyorlar fraklı beylerle dekolteli hanımlar tavanları yüksek balo salonunda. Pırlantalar göz kamaştırıyor, bakışlar süzgün, masada savaş ülkeleri insanlarının düşlerinde göremeyeceği yiyecekler. Her yerde kibarlık, şıklık ve flört. Onlar bir oyun oynarken Avrupa yıkıntılar içinde…"

(Çeviri: Ahmet Arpad)

10 Nisan 2022

Zürih'te Max Frisch'le

Toplum Gazetesi Almanya, 10 Nisan 2022

Ahmet Arpad

Zürih kentini yukarıdan seyretmek istiyorsanız İstasyon Caddesi'nden sola sapıp dar sokaklardan ağır ağır yürüyerek Lindenhof tepesine çıkmak en iyisi. Ağaçlar altındaki küçük park Zürih'te, kelimenin tam anlamıyla bir "vaha". Tarihi yapılar, büyük katedral, kentin ortasından geçen Limnat nehri buradan ayaklarınızın altında. Ötelerde Zürih'i ve gölü çevreleyen tepeler. Kışın ufukta karlı dağlar, lodos estiğinde mavimsi bir renge bürünen, kente iyice yaklaşan Alpler. Lindenhof her mevsimde güzel, huzur verici, romantik.

Savaş sonrası Alman dili edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Max Frisch, eserlerinde daha çok bireyin ve toplumun kimlik sorunlarını ele alır, ülkesi İsviçre'yi sorgulamaktan da geri kalmaz. Frisch yaşamının uzun yıllarını doğduğu kent olan Zürih'te geçirir, eserlerini orada yaratır. Göl kıyısındaki bu güzel kentin café ve lokantaları, onun çalışma ve tartışma mekânlarıdır. Max Frisch'in izinde yapılacak bir gezintiye göl kıyısındaki Bellevue alanından başlamak doğru olur.

Frisch – Dürrenmatt Çekişmesi

1978'de bir akşam dostu Friedrich Dürrenmatt ile yine Kronenhalle lokantasında buluşur. Dürrenmatt ona en son eseri "Okuma Kitabı"nı "eski dost ve omuzdaşım Max'a..." cümlesiyle imzalayıp verir. Frisch yazılana şöyle bir göz atar ve hiç sesini çıkarmadan lokantayı terk eder, fakat gece yarısına doğru geri döner ve elindeki kitabı hâlâ masasında oturmakta olan Dürrenmatt'ın önüne: "Bu utanılacak bir cümle, avukatımla konuştum, 'omuzdaş' bir hakaret!" sözleriyle fırlatır ve çıkar gider.

Kronenhalle günümüzde yine ünlüdür. Duvarlarını süsleyen değerli Picasso'ların ve Chagall'ların asılı olduğu lokanta, göl ile kent tiyatrosu arasındaki konumu nedeniyle her zaman dolu, masalarında çoğu kez varlıklılara ve diğer ünlülere rastlanıyor. 1862'de açtığı kapılarını hiç kapatmamış olan Kronenhalle, ciğer köftesinden yapılan leziz çorbasıyla da ünlüdür.

Max Frisch'in sık sık uğradığı Zürih lokantalarından biri de Bodega Espanola. Saatlerini geçirip kimi eserlerini kaleme aldığı, günlük gazeteleri karıştırdığı, yan masada oturanlarla politik tartışmalara girdiği Bodega 1874'te açılmış. İspanyol mutfağından özgü ağız tadı örnekleri ve şaraplar sunan lokanta da, Kronenhalle gibi sanki hiç yenilenmemiş, geçmişini günümüze dek öyle korumuş.

Göl kıyısındaki Café Odeon 111 yaşında. Onlarca yıl Zürih'e gelen ünlü mülteciler için ilk adres sayılan Odeon da, Frisch'in sık sık uğradığı "Café"lerden biriydi. Zürih'de Viyana kahvehanesi atmosferini arayan aydınlar için Odeon ideal bir buluşma yeriydi. Lenin, Thomas ve Klaus Mann, Albert Einstein, Franz Léhar, Arturo Toscanini, Erich Maria Remarque, Stefan Zweig, James Joyce sürekli müşterileriydi. Mülteci yazarların eserlerini basan Europa Yayınevi sahibi Emil Oprecht, kitapların ilk sunumunu Cafè Odeon'da yapardı.

Bertolt Brecht'in Etkisinde

4 Nisan 1991'de ölen Max Frisch'in en önemli yapıtlarından biri "Günlükler - 1946-1949"dir. Onu kaleme aldığı Cafè de la Terasse şık Arnuvo salonuyla koruma altına alınmış yuvarlak bir yapıdır. Sütunları, büyük pencereleri ve mobilyaları kahvesini yudumlayana huzur veriyor. Frisch'in izinde yapacağınız gezinti sizi mutlaka az ötedeki, dünyaca ünlü Zürih kent tiyatrosuna da götürecektir. Romanlarının yanı sıra tiyatro oyunlarıyla da ünlenen Max Frisch'in Bertolt Brecht'ten etkilendiği söylenir.

Yaşamının tam kırk dört yılını Zürih tiyatrosuna vermiş olan yazarın toplumsal eleştiri ağırlıklı sahne oyunları da çoğu kez İsviçre'de heyecanlı tartışmalara neden olmuştur. Max Frisch doğduğu ve yaşadığı, "çevresini fabrikaların değil, villaların sardığı hoş bir gölün kıyısındaki" Zürih'i severdi. Kentteki yaşam, Limnat nehri, göl, dağlar ve en çok da caddelerinden geçen mavi tramvaylar hoşuna giderdi.

Çünkü mavi, Frisch'in çok sevdiği renkti, kitaplarını ciltletirken hep maviyi yeğlerdi. Gençliğinde mimarlık eğitimi görmüş olan Max Frisch'in zengin arşivi günümüzde Zürih Teknik Üniversitesi'nde korunmaktadır.

Uzun bu gezintinin ardından, tabii sıcak bir yaz gününde Zürih'teyseniz, kendinizi serin sulara bırakın. Engen'deki göl plajını, ya da 1949'da Max Frisch'in plânlarına uygun inşa edilmiş olan ve günümüzde bir kültür anıtı kabul edilen Letzigraben açık yüzme havuzunu yeğleyebilirsiniz. 1888 yılında kapılarını açan tarihi "Frauenbadi" Limnat nehri kıyısında; buraya o günden bugüne, tam 134 yıldır, sadece kadınların girmesine izin var!


3 Nisan 2022

Hitler yandaşı başbakan!

Toplum Gazetesi, Almanya, 3 Nisan 2022


Susanne Filbinger, bundan 15 yıl önce, 1 Nisan 2007’de ölen babasının tavanarasına kaldırmış olduğu bir sandık içinde 60 defter bulmuştu. Bu defterler merhumun yaşamı boyunca ailesinden saklamış olduğu günlükleriydi. Kardeşleri engellemek istese de Susanne Filbinger onları kitaplaştırmıştı. 1913 Freiburg doğumlu Hans Filbinger lise öğreniminin ardından 1933'de hukuk öğrenimine başlar. Aynı yıl Nasyonal Sosyalist Üniversite Öğrencileri Birliği'ne üye olur. Kısa sürede "Hıristiyan olmayanlara ve Alman toplumuna yabancı güçlere karşı çıkmalıyız" gibi görüşlerle çevresinde ünlenir. 1934'de Hitler'in "Yıldırım Kıtaları"na (SA) katılır. Genç Hans Filbinger hırslıdır. 1937'de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) üyesi olur. Savaş sürecinde Nazi Almanyası'nda askeri yargıç olarak görev yapar. Çoğunlukla deniz kuvvetlerinde suç işleyenler (!) onun karşısına çıkarılır. Filbinger savaşın son aylarında bile idam kararlarının altında imzası olan bir Nazi yargıcıdır. Yeni kurulan Almanya'da hiç kimse Filbinger'in kılına bile dokunamadı. O avukat olarak yaşamını sürdürdü, Hıristiyan Demokrat Parti'ye (CDU) girdi, kısa süre sonra Freiburg Belediye Meclisi’ne seçildir, parti içinde hızla yükselir.

Bir Hitler yargıcı

1960'da Eyalet Meclisi’nde milletvekiliydi. Kurt G. Kiesinger kabinesinde içişleri ve milli eğitim bakanlıkları yaptı. 1966'dan 1979'a kadar Baden-Württemberg Eyaleti Başbakanı Hans Filbinger'di! Nazi Almanyası'ndaki geçmişi, Hitler döneminde yandaş bir savcı ve yargıç olması sağcı görüşlü, tutucu çevresinde hiç kimseyi rahatsız etmemiştir. Hatta 1974 ve 1977 yıllarında Almanya'ya yeni bir cumhurbaşkanı aranırken Hans Filbinger'in adı hep adaylar arasında geçti, ancak aynı süreçte ünlü tiyatro yazarı Ralf Hochhut Filbinger'in „bir Hitler yargıcı" olduğunu belgeleriyle ortaya koydu. Ünlü rejisör Claus Peymann rejisör Thomas Bernhard'ın 1979'da yazdığı "Emeklilikten Önce" adlı oyununu Stuttgart'ta sahneledi. Kısa sürede büyüyen tartışmaya eski yargıç önce: „O zaman doğru olan şimdi yanlış olamaz" görüşleriyle karşı çıkmaya uğraştı. Hochhut aleyhine açtığı davayı kaybetti, çünkü bu dava sürecinde eski Nazi yargıcının savaşın son günlerinde de dört idam kararının altında imzası olduğu ortaya çıktı ve Hitler yandaşı Filbinger Baden-Württemberg Eyalet Başbakanlığı’ından istifa etmek zorunda kaldı.

"Kirli Su Dökülmez"

Ancak o görüşlerinden vazgeçmeye hiç niyetli değildi; kısa süre sonra aşırı sağcı, tutucu Weikersheim Araştırmalar Merkezi'ni kurup başına geçti. 1 Nisan 2007 tarihinde vefat ettiğinde, zamanın eyalet başbakanı Oettinger cenaze töreninde yaptığı konuşmada: "O Nazilerin bir kurbanıydı, o nasyonal sosyalist değildi, kendini baskı rejiminin zincirlerinden kurtaramamıştı” sözleriyle Hitler yandaşı eski yargıcı koruyan bir skandala imza attı. O yılların CDU sekreteri olan ve: "Eyalet başbakanımızın Filbinger üzerine söyledikleri çok doğru”, diyen Thomas Strobl, yıllarca Angela Merkel'in beş yardımcısından biri olarak görevine devam etti! Günther Oettinger de skandal konuşmasının ardından Baden-Württemberg Eyalet Başkanlığ'ından istifa etmek zorunda kaldı, fakat bir kedi örneği 'dört ayağının üstüne düştü' Başbakan Merkel onu Brüksel’e yolladı. Oettinger orada on yıl boyunca AB Enerji Yüksek Komiseri olarak görev yaptı! Şu sıralar sadece Wiesbaden'deki özel bir üniversitede öğretim üyesi değil, sayısız endüstri kuruluşunun da 'lobicisi ve danışmanı'!

Savaşın ardından Hans Filbinger örneği birçok eski savcı ve yargıcın yeni kurulan Almanya'da yine görevlere getirildiği bilinen bir gerçek. Özellikle 1960'lı yıllara kadar Federal Almanya Adalet Bakanlığı bünyesinde çalışanların üçte ikisinin, Nazi geçmişi olduğu sonraki yıllarda ortaya çıkmıştı.

Bunun nedenini ülkenin ilk başbakanı Konrad Adenauer şöyle açıklamıştı:
"Temiz suyun olmadığı yerde kirli su dökülemez!"

27 Mart 2022

Baden-Baden gözalıcı, çekici

Toplum Gazetesi /Almanya, 27 Mart 2022

Lichtenthaler ağaçlı yolu çiçekler içinde, büyük çayırlarda çimenler arasından fışkıran on binlerce safran aklınıza gelen her renkte. Baden-Baden'in tarihi gezinti yolu kalabalık. Anne babalar, çocuklar, sevgililer, yaşlılar, soylu köpeklerini gezintiye çıkarmış varlıklı soylular...

İlkbaharda yazı andıran şu günlerde insanlar nefes almak için kendilerini doğanın kucağına atmış. 1655'de burada hüküm süren Baden kontunun açtığı, iki yanını o günden bugüne tarihi meşelerin süslediği Lichtenthaler ağaçlı yolu üçbuçuk kilometre uzunluğunda. Doğa gerçekten büyüleyici. Oos deresi ağaçların arasından şırıl şırıl akıyor. Kıyılarında güzelin güzeli villalar. Böyle bir doğada yürüyüp de huzura kavuşmamak mümkün değil!

Lichtenthaler ağaçlı yolunun sonuna doğru solunuzda, sergilerinde ağırlıklı olarak modernizme veren Burda Müzesi yükseliyor. Birkaç adım ötesinde, 2020'den günümüze Çağla İlk ve Adnan Yıldız'ın yöneticileri olduğu Devlet Sanat Galerisi, az ötede Baden-Baden Tiyatrosu, tarihi kumarhane ve kaplıca binası... Ağaçlıklı yolun sağında beş yıldızlı oteller dizi dizi. Kentin tarihi konser ve opera salonunda Avrupa'nın ünlü sanatçıları sahneye çıkıyor.

Baden-Baden'de Yaşamaya Değer

Akşam oluyor. Otopark dolu. Hepsi de şık ve pahalı otomobiller dizi dizi. Plakalarına bakılırsa Stuttgart'tan, Basel'den, Strasbourg'dan gelmişler. Pırıl pırıl bir Jaguar giriyor park yerine. O da Zürih plakalı. Şoför dışarı fırlıyor. Üniforması ütülü ve de pırıl pırıl. Sağ arka kapıya koşuyor. Açıyor. Sonra sol arka kapıya koşuyor. Onu da açıyor. Belini kırıp saygı ile eğiliyor. Bayanlar iniyor. Ağır ağır. Adım atışları alımlı, kırıtkan. Miniler daracık, kısa mı kısa. Şapkalar kocaman. Sağa bir bakış, sola bir bakış... Onlara eşlik eden beyleri peşlerinde!

Baden-Baden parası olanlar için yaşamaya değer şirin bir Karaormanlar kenti. Büyük bahçeler içinde villalar, yamaçlarda çamlar altında tarihi evler. Sahipleri buralı değil. Onlar Hamburglu, Düsseldorflu, Moskovalı, Riyadlı... Paralarının fazlasını Baden-Baden'e yatırmış 'money-maker'ler. Küçük kent 1858 yılında açılmış olan hipodromu, tarihi kumarhanesi ve eski Roma'yı anımsatan kaplıcaları ile onların 'buluşma yeri'... Baden-Baden'de 1748'den günümüze kumar oynanıyor. Fransız Edouard Bénezet 1848'de bugünkü kumarhane salonlarını devralıp Parisli mimarlara restore ettirmiş. On yıl sonra hipodromun da işletmesini üstlenmiş.

Dükkânları Pahalı mı Pahalı

Kırmızı salonlarda yeşil çuha kaplı rulet masalarının çevresinde toplanmışlar cüzdanı şişkin Beyler. Üzeri mücevherden geçilmeyen hanımları bara kurulmuş sabırla onları bekliyorlar. Baden-Baden kumarhanesine gelenlerin çoğu buranın müdavimleri. Hep aynı masada oturuyor, hep aynı sisteme göre oynuyorlar. Kazansalar da, kaybetseler de kılları hiç kıpırdamıyor. Yüzlerindeki ifade hiç değişmiyor. Sadece arada sırada yanlarına gelen krupiyeye bir şeyler fısıldıyorlar. Arkalarında ayakta duranlar, masadan masaya gezen 'ikinci sınıf oyuncular'! Onlar şanslarını aynı anda birkaç rulette arayan, ceplerindeki paranın nereden ve nasıl geldiğini bilmeyen genç insanlar. Büyük oynuyorlar Efsane oyuncu Marlene Dietrich kumarhaneyi "dünyanın en iyisi" olarak tanımlamış bir zamanlar! Suları şifalı, dükkânları pahalı mı pahalı, kumarhanesi tarihi Baden-Baden'de akan paranın kaynağını soran yok. 2020 yılında yıl bu şirin kentte 300 bin insan kumar oynamış. Bunlardan 70 bini yabancı pasaportlu.

Almanya'nın "Rus Kenti"

19. yüzyılın ünlü Rus yazarları Turgenev, Dostoyevski, Tolstoy, Andrejewitsch ve Gogol Karaormanlar'ın şirin kentini sık sık ziyaret ederdi. Gündüzleri kaplıcalarda, akşamları kumarhanede bir araya gelirlerdi. Geçen yüzyılın sonunda, 1990'da Gorbaçov'un getirdiği değişimle, 'yeniden yapılanma' ve 'açıklık' reformlarıyla, Ruslar Baden-Baden'i yine anımsadı. Bu kez edebiyatçılar ve sanatçılar değil, Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucu hızla doruğa çıkan milyarderler kaplıcalar kentini neredeyse istila etti! Günümüzde Baden-Baden'de, çoğunun nasıl zengin olduğu bilinemeyen iki bin Rus vatandaşının gösterişli tarihi villarda sürekli yaşadığı söyleniyor!

Rus turistleri de küçük kentin lüksün lüksü otelerinde her yıl ortalama elli bin konaklama yapıyor, ancak son iki yılda bu sayıda büyük bir gerileme olduğu biliniyor. Önce Korona, ardından da Ukranya savaşı Baden-Baden'i biraz boşalttı, yine de günübirlik gelen meraklılarla zenginlerin ayağı kesilmedi.

Unesco'nun 2021 yılında 'Great Spa Towns of Europe' listesine aldığı Baden-Baden sadece tarihi kumarhanesi ve at yarışlarıyla ünlü değil. Karaormanların bu şirin kentine kaplıca meraklıları, klasik müzik ve operalardan zevk alanlar, sanat müzelerini sevenler de uğramadan edemiyor. 1877'de kapılarını açan tarihi Friedrich banyosuyla 1985 yılında inşa edilen modern Caralla termalinin sularında yüzmeden Baden-Baden'den ayrılmak olmaz. Knidos Afroditi ya da Çıplak Afrodit, Datça yarımadasının batı ucunda yer alan antik Knidos kentinde bulunan ünlü Afrodit heykelinin bir kopyası Caracalla termalinde havuzun kenarından yüzenlere bakıyor!

Şirin kentin on iki yeraltı kaynağından çıkan suların ne kadar şifalı olduğunu binlerce yıl önce Romalılar keşfetmiş. Kükürt, kalsiyum, demir içeren ve her gün yerin iki bin metre altından yerin üzerine fışkıran 800 bin litre su Friedrich banyosu ile Caracalla'nın havuzlarını dolduruyor!

Baden-Baden'de yaşayanlar veya günübirlik uğrayanlar çabucak Fransa'ya geçip Strasbourg'u ziyaret ediyor, Karaormanlar'da sayısız gezintiye çıkıyor, bir saat ötedeki İsviçre'ye uzanıyor...

Baden-Baden, Köpüklü Şampanya!

Zenginler ve güzeller 'başkenti'nde resmi verilere göre 137 değişik ulustan insan devamlı yaşıyor, 56 bin Baden-Baden'linin 11 bini yabancı pasaportlu. Çoğunluk doğu Avrupa ülkelerinden gelenlerde. Vladimir Putin'in 2013 yılında, üç VIP-uçağıyla Basel-Mulhouse Havaalanı'na inip Baden-Baden'in güneyindeki Staufen'de yaşayan, Rusya'nın tüm Almanya'daki lobi çalışmalarından sorumlu (!) Matthias Warnig'i villasında gizlice ziyaret etmiş olduğu sonraki yıllarda ortaya çıkmıştı.

Rusya'nın bir ay önce Ukranya topraklarına girmesi, insanlarının rahat ve huzur içinde yaşadığı Baden-Baden'e bir an için huzursuzluk getirdi, fakat buralı Ruslar ve Ukranyalılar soğukkanlı kaldı. Onlar kısa süre önce, 1882'de kapılarını açmış olan tarihi Rus Ortodoks kilisesinde bir araya gelip 'barış duası' okudular! Huzur içindeki ortak yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar.

Baden-Baden göz alıcı, çekici. O, köpüklü bir şampanya!

24 Mart 2022

'Stefan Zweig'ın Veda Mektubu'

Cumhuriyet, KİTAP Eki  24 Mart 2022

Robert Schild'ın Stefan Zweig'ın Veda Mektubu (Edebiyatist) adlı kitabında yer alan gerilim, bilim kurgu, belgesel ve mizahi öykülerin bazıları düşsel olmakla birlikte, bazıları -isimler dışında- gerçek olaylara dayanıyor veya onlardan hareketle yarı gerçek, yarı kurmaca bir yol haritası çiziyor. Anlatılanlar Brezilya'dan İsrail'e, Viyana'dan Güney Afrika'ya uzanıyor, bir bölümü de eski yılların ve 2058 yılının İstanbul'unda geçiyor.

MEKTUBUN PETROPOLİS'TEN İSRAİL'E GİZEMLİ YOLCULUĞU
Robert Schild, Stefan Zweig'ın Veda Mektubu (Edebiyatist) adlı kitabına Zweig'ın ikinci eşi Charlotte Zweig'la intihar öncesi kaleme almış olduğu söz konusu veda mektubuyla başlıyor. Petropolis Emniyet Müdürü Jose de Morais Rattes'in Zweig çiftinin 23 Şubat 1942'deki intiharının ardından el koymuş olduğu bu tarihsel belge otuz yıl sonra gizem dolu yollardan, büyük bir para karşılığı 1935'de Almanya'dan Brezilya'ya göç etmiş olan, Stefan Zweig'la aynı kentte, Petropolis'te yaşayan örme fabrikası sahibi Fritz Weil'ın eline geçiyor. Ölümünün 70. yıldönümü olan 2012'de, İsrail Milli Kütüphanesi'nce basına tanıtılan bu mektubun o arşivlere nasıl ulaştığı bugüne dek geniş kitlelerce tam olarak bilinmiyordu. Bu konudaki sır perdesi Robert Schild'in kitabına adını veren heyecanlandırıcı belgesel bir öykü aracılığı ile aralanıyor. Kitabın yazarı mektubun yıllar süren bir serüvenli yolculuğun ardından Petropolis'ten İsrail Milli Kütüphanesi'ne hangi yollardan nasıl ulaşmış olduğunu anlatırken kesin kaynaklardan yola çıkıyor.

DÜŞLERLE KARIŞIK ÖYKÜLER
Schild kitabındaki on beş öyküde sizi uzun bir geziye çıkarıyor. Anılarıyla düşleri iç içe geçiyor, yarı gerçek, yarı kurmaca bir yol haritası çiziyor. Okuyucu onunla güzel Viyana'da geziniyor, oradan başka topraklara uzanıyor, Rodos'da çok yaşlı Manolis'le sohbet ediyor. Düşlerle karışık öykülerde gezintiler İsrail'e, Ürdün, Filistin'e geçiyor, gelecekte yaşıyor. 2024'de Üçüncü Dünya Savaşı son anda engelleniyor, insanlar uykularından uyanıyor, toplumlar çok büyüklerin emri altına giriyor. Dinler sona erdiriliyor. Sonra 1930'lu yılların İstanbul'una dönüş, Atatürk Türkiyesi'ne sığınan Almanlar, yaşamları, kimi an engellerle dolu, kimi gün huzurlu ve mutlu. Daha sonraki yıllarda İstanbul'a gelmiş, kente aşık olup orada kalmış bu yabancıların gerçeklerle dolu öyküsel yaşamları... Robert Schild, Boğaziçi'nde kuşaklar boyu yaşayan azınlıkların renkli yaşamlarına da sıkça değiniyor. Gerçek olaylar ile düşsel gelişmeler iç içe örülmüş. Yazar anlatılanlarda gerçeklerden yola çıkmış, yazgıları, yaşanmışları öyküleştirmiş. Kimi yerde yaşanmış gerçekle başlayıp yazdıklarını öyküyle bitiriyor. Kitaptaki "Yüksek Kaldırım'da bir sahaf" öyküsü de ilgi çekici. 1940'lı yıllarda İstanbul'da etkin Nazi ajanlarının çalışmalarından, yaşamlarından söz ediyor. Sık sık uğradıkları Yüksek Kaldırım'daki ve Tünel meydanındaki Kalis'in, Karon'un ve Bayan Venetia'nın kitapçı dükkânlarıyla sahiplerinin yaşamları da ilginç öyküde yer alıyor. Bu satrları okurken ortaokul ve lise yıllarımda haftada birkaç gün İzidor Karon'a uğradığımı anımsıyorum!

ANILAR BELGESELİ
Robert Schild kitabı nasıl kaleme aldığını şöyle açıklıyor: "Yazarlığın en zevkli yanı, kalem tutanın gerçek olayları belirli bir yerde ne şekilde gelişmesini istediği veya istemediği şekle sokması değil mi? Yaratıcı yazarlar böylece, çoğu kez tekdüze olarak gelişen yaşama, öyküsel de olsa, zevkli/korkunç, ancak her haliyle rengârenk bir çehre vermiş olurlar." Öykülerin mekânları Brezilya'dan İsrail'e, Viyana'dan Güney Afrika'ya uzanıyor, bir bölümü de eski yılların veya 2058 yılının İstanbul'unda geçiyor. Öykülerin bir bölümü bütünüyle düşsel, bazıları ise yarı gerçek / yarı düşsel. Yazar kahramanlarının çoğunu yakından veya uzaktan tanımış olduğu kişiler oluşturduğunu söylüyor. "Stefan Zweig" öyküsünde olduğu gibi okuduğumuz diğer öykülerde de yaşanmış gerçekler anlatıldığı için kitaba bir "anılar belgeseli" de diyebiliriz.

22 Mart 2022

Blue Jean sevgisi

Toplum Gazetesi, Almanya, 22 Mart 2022

When I wake up - In the morning light - I pull on my jeans - And I feel all right
David Dundas

*

Barak Obama ile 'asi genç' James Dean'in ortak yanları neydi? Her ikisi de Levis 501 Blue Jean'e aşıktı! Bavyeralı göçmen Levi Strauss'un 1850'li yıllarda altın madenlerinde çalışan işçiler için yaratttığı bu sağlam giysi zamanla yoksul kesim insanının, kadın – erkek fabrika işçilerinin de her gün giydiği pantolon oldu, vahşi batının ovalarında at koşturan kovboylar da onu yeğledi. 1940'lı yıllarda, özellikle II. Dünya Savaşı'nın ardından önce Amerikan toplumuna yayıldı, 1950'li yılların başında da – yanına Coca Cola'yı da aldı – okyanusu aşarak Avrupa'yı fethetti. Blue Jean, o yıllarda Amerika'dan gelen her değişikliği özgürlük simgesi sanan Avrupalı için bir düş giysi oldu.

"Blue Jean"li Dilenci

Bugüne dek değişen bir şey yok! Blue Jean'siz yaşanamayacağına inananlar çoğunlukta. Günümüzde onu yedisinden yetmişine her yerde her insan giyiyor. 'Blue Jean'li dede torun yanyana geziniyorlar. Zengini fakiri onsuz sokağa çıkmıyor.

Bugün Stuttgart'ın vitrinlerinde 29 Avro'ya da Blue Jean var, 329 Avro'ya da! Pahalısını giyen "Carmen" operasında yanınızda oturuyor! Stuttgart'ın dev dünya kuruluşu Mercedes-Benz'in 2019'da emekliye ayrılan CEO'su, 1953 İstanbul doğumlu Dieter Zetsche'yi Blue Jean'siz ender görürdünüz! Kardashian, Beyoncé, Lady Gaga, Rihanna sağı solu özellikle yırtılmışları yeğliyorlar.

Bugün Stuttgart'ın ünlü alışveriş caddesi Königstrasse'de gezinirken bir an durun, sağınızdan solunuzdan, önünüzden arkanızdan geçen insanlara şöyle bir bakın. Kesinlikle çoğunluğun üzerinde Blue Jean göreceksiniz. İşadamı da, yuvaya giden çocuk da, turist de, köşeye oturmuş dilenci de 'Blue Jean'li... Nereden geliyor bu 'sevgi'? Kentin sokak ve caddeleri yaz-kış Blue Jean'li dolu! Çoğu giyenin üzerine oturmuyor, tulum gibi sağı solu sarkıyor.

Bu ucuz 'Amerikan giysisi'ni yeğleyenlerin çoğunluğu, kadını, erkeği, şıklığa, modaya pek önem vermeyenler. Onlar 'asi genç' James Dean gibi özgürlük çılgını değil, onlar 'yeterki pahalı olmasın' diyenler! Eminim 84 milyonluk Almanya'da dolaplarda 84 milyon 'mavi pantalon' asılı.

Binlerce Ton Su


Bugün Avrupalı'nın giydiği çoğu Blue Jean'i Çin'in Xintang kentinde insanlığa yakışmayan koşullar altında çalışan milyonlar üretiyor! Greenpeace'e göre Çin başka ülkelere her yıl 260 milyon adet Blue Jean satıyor! Pantalonların beyazlatılmasında ("Used-Look") uygulanan kum püskürtme (kot taşlaması) yöntemi sonucu her yıl binlerce zavallı işçi ya sakat kalıyor, ya da ölüyor. Dünya pamuk üretiminin yüzde otuzbeşi Blue Jean yapımında kullanılıyor. Kaliteli pamuk yetiştirmek için zirai ilaçlar ve böcek ilaçları kaçınılmaz. %63'ünün üretiminde çevre için de, insan sağlığı için de tehlikeli olabilecek zehirli, toksit madde kullanıldığını Greenpeace çoktan kanıtladı.

En son verilere göre bir Blue Jean için 8 bin litre su gerekli. Ayağına Blue Jean geçirip fiyaka atanların çoğu üzerine de aynı kumaştan gömlek giyiyor. Tişört yeğleyen de var. WWF-Türkiye'nin verilerine göre bir tişört için de 2700 litre su kullanılıyor, bu 13,500 bardak su demek! Blue Jean kumaşının boyanma yöntemi de sistemin başka bir olumsuz ve sağlıksız yanı! Demokratik Alman Cumhuriyeti'nde (1949-1990) vatandaşların Blue Jean taşıması yasaktı, çünkü o ithal malıydı ve emperyalizmin buluşu yakışıksız bir giysiydi!

Dünya Su Günü

22 Mart Dünya Su Günü. Senegal'in başkenti Dakar'da şu günlerde düzenlenen toplantıda Birleşmiş Milletler (BM) yeraltı sularını bekleyen tehlikeye dikkatleri çekiyor. 21. yüzyılda dünya nüfusunun yüzde 40'ını barındıran 80 ülkenin su sıkıntısı yaşadığı bilinen bir gerçek. Türkiye Jeoloji Mühendisleri Odası da ülkemizdeki akarsuların, göllerin ve yeraltı kaynaklarının yıllardır büyük bir tehlike yaşadığını açıklıyor. Belirttiklerine göre Türkiye'deki bütün akarsuların her noktasında son yıllarda kamu yararı göz ardı edildi, plansız bir şekilde ortaya konan HES`ler sonucunda çok ciddi ekolojik sorun ve olumsuzluklar yaratıldı.

20 Mart 2022

Güç, bağımlı yapan bir 'uyuşturucu'!

CUMHURİYET, 20 Mart 2022

Baden-Württemberg Eyaleti'nin bir başbakanı vardı, adı Günther Oettinger. Çevresini dinlemeyip aklına esene tek başına karar veren bu başbakan 2010'da, seçimlerden önce görevini bırakmak zorunda kalmıştı.

Hitler'in yargıçlarından Filbinger'i ulu orta övmesi de hatalarından en büyüğüydü. Yerine geçen Stefan Mappus ise ondan daha da geçimsiz biri çıkmıştı. Dev enerji kuruluşu EnBW'yi değerinin çok üzerinde bir ödemeyle (4.7 milyar Avro) devletleştirmesi ve bunu yaparken meclisin onayını almaması Mappus'u da kısa sürede çevresine yabancılaştırmıştı. Bu alışverişe aracılık eden danışmanı ve eski sınıf arkadaşı Dirk Notheis'ın satıştan 1 milyon Avro komisyon kazandığı da ortaya çıkmıştı. Meclis araştırma komisyonu, onlarca tarihi ağacın lüks yapılar uğruna kesilmesine karşı çıkan insanlara gaz ve su sıkan, 400'ünü yaralayan polislere verilen emrin Mappus'tan geldiği iddialarını, ortaya çıkan gizli e-postalarla kanıtlayınca eyalet başbakanı 10 ay sonra iktidardan inmek zorunda kalmıştı.

KİME 'GÜÇLÜ' DENİR?

Güçlü, erdemli biri midir Aristo'nun dediği gibi, yoksa Makyavel'in iddia ettiği gibi güçlü sadece bir çıkarcı mıdır? Özellikle politikada doruğa ulaşan ve gücünü erdemini yitirmeden yıllar boyu koruyan bir politikacıya dünya tarihinde pek rastlayamayız. Geride bırakmış olduğumuz 20. yüzyıla baktığımızda toplumların sayısız diktatör veya diktatör kopyası yarattığını görürüz. Hitler, Stalin, Mussolini, Mao, Franko, Videla, Pinochet, Kaddafi, Saddam Hüseyin, Beşar Esad gibi halkın kendilerine verdiği gücü halkına karşı kullanan bu acımasız güçlüler yüz milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuştur! Firavunlar, kayzerler, derebeyleri, diktatörler dün de vardı, bugün de var.

Güçlerini sadece kendi çıkarlarına kullanır, kısa sürede yakın çevresinden uzaklaşır, her türlü öneriye kulaklarını tıkarlar. Onlar bambaşka bir dünyada yaşayan, bambaşka insanlardır! Hatalarını görmezler. Düşmemek için doruğa çılgınlar gibi sarılırlar. Devrildiklerinde yanmış topraklar bırakırlar arkalarında.

Güç göz kamaştırır. Ülküsü ve çıkarı uğruna onu mutlaka ele geçirmek isteyen kişi duygusuz, ruhsuz, sert ve hilekâr olmak zorundadır. Sonsuz güç çılgınlığı çok sınırsızdır! Doruktaki bu insanlar günün birinde tepetaklak devrildiklerinde, boş bir çuval gibi bir kenara atıldıklarında aşırı gururlarının kurbanı olduklarını kavrayamazlar. Tatlı bir zehir olan güç onların tüm duygularını yitirtmiştir. Güncel bir örneğini son haftalarda Ukranya'da yaşıyoruz. Rusya'da tüm önemli kararlarda "tek adam" sayılan Başkan Vladimir Putin, "Ben yaptım oldu", diye yola çıkmış. O bir kumarı göze almış!

Güç bağımlı yapan bir "uyuşturucu"dur. Bir kez alışan onun sadece güzel yanlarını görür, gerçeklerden uzakta başka bir dünyada yaşar, kendini mutlu hisseder. Uyuşturucu bağımlısının kendini düştüğü bataktan kurtarması çok zordur!

Hermann Hesse'nin Münih kaçamakları

Toplum Gazetesi, Almanya, 13 Mart 2022

Stuttgart yakınlarındaki, Karaormanlar'ın "girişindeki" Bad Liebenzell kaplıcalarının sodyum, kalsiyum, potasyum ve magnezyum içeren şifalı ılık sularına bıraktım kendimi. Kont I. Bernhard buraya bir kaplıca açılmasına 1403 yılında karar vermiş. İyi de yapmış!

Suların tadını çıkarırken gözlerimi yumdum, anılarda geriye döndüm. Yedi-sekiz yıl öncesine. O yıllarda Bad Liebenzell'e gelince, tüm ömrünü yakındaki şirin Calw'de geçirmiş olan yaşlı bir tanışa uğramadan, bir çayını içmeden, havadan sudan sohbet etmeden, sonsuz Hesse anılarını dinlemeden olmuyordu. Hermann Hesse'nin annesi Marie Hesse, Karaormanlar manzaralı villasında yaşayan yaşlı tanışın dedesinin kız kardeşiydi!

Bir ziyaretimde, konumuz dönmüş dolaşmış genç Hesse'nin Münih maceralarına gelmişti. Daha doğrusu sözü açan ben olmuştum. O günlerde bir Münih ziyaretim sırasında Edebiyat Evi'ndeki "Hermann Hesse ve Münih" adlı sergiyi izlemiştim. Genç Hesse yüzyılın başında yerleşmiş olduğu Konstanz gölü kıyılarından sık sık Münih'e kaçarmış!

O günlerde doğmuş olan çok yaşlı tanışın aklında ilerki yıllarda annesinden dinlemiş olduğu bazı şeyler kalmış. Kendinden dokuz yaş büyük eşi Mia ile oturduğu Gaienhofen'deki bahçeli villayı, aklına estiğinde terk edip kimi zaman sadece bir kaç günlüğüne, kimi zaman ise birkaç haftalığına Münih'e kaçar, bu ilginç kentte bohem yaşamın kucağına atarmış kendini.

"Münih'i çağlaya çağlaya yaşıyorum"

1904-1913 yılları arasında edebiyatçılar çevresinde geçirdiği hoşsohbet Münih "gün ve geceleri" Hermann Hesse'nin yaşamında önemli izler bırakmıştır. "Burada hoppa bir yaşam var... Ben Münih'i çağlaya çağlaya yaşıyorum", diyen genç yazar, kısa sürede Ludwig Thoma'nın çevresine girer. Thomas Mann'la Münih'te tanışırlar. Az sonra Almanya'nın en önemli mizah dergisi "Simplicissimus"un kadrosuna alınır. Aradan birkaç yıl geçmeden de Thoma'yla birlikte liberal solcu "März" adlı haftalık dergiyi çıkarmaya başlar.

Hesse: "Ben Münih'le içli dışlı bir yaşam sürmüştüm", der 1918 yılında kaleme aldığı gençlik anılarında. "Konstanz gölünün yalnızlığına sırtımı dönmek istediğimde, Münih benim için kaçabileceğim tek kentti. Dostlarla meyhanelerde geçirdiğim uzun akşamların, canayakın hanımların ötesinde edebiyatçılar ve sanatçılar çevresi, beni gittikçe daha sık Münih'e çekmeye başlamıştı." Çevresindeki tanışlar genç edebiyatçıya özlediği değeri verirler. Münih yaşamı onun politize olmaya başladığı yıllardır.

Doğanın ortasında bir yaşam

"Yirmi yedi yaşındaki genç Hesse'nin kendinden dokuz yaş büyük bir kadınla evlenmesinin nedenleri vardı", diye çok yaşlı tanış anlatmıştı. "Bu nedenlerden en önemlisi, o yıllarda çok sevdiği annesini yitirmiş olmasıydı. Kendini yalnız hissediyordu." Aralarındaki büyük yaş farkına karşın Mia ile ortak yanları çoktu. Her ikisi de müziği seviyor, büyük kent yerine doğanın ortasında bir yaşamı yeğliyordu. Tolstoy en sevdikleri yazardı, ancak Hesse 1912'de yaptığı uzun Hindistan yolculuğundan değişmiş bir insan olarak döner. Münih'e artık eski kadar sık kaçmaz. Bir yıl sonra da eşi Mia ile Konstanz gölü kıyılarını terk eder. Bu arada birbirlerine yabancı olmaya başlayan çift Bern'e yerleşir.

Gözlerimi açtım, bugüne döndüm. Karaormanlar kasabası şirin Bad Liebenzell'in yeşil yamaçları karşımda. Hermann Hesse acaba yüz yıl sonra yaşasaydı, kimbilir neler yazardı? Sanırım o olağanüstü yapıtlarını yaratamazdı!

Güç, bağımlı yapan 'uyuşturucu'!

Cumhuriyet, 20 Mart 2022

STUTTGART - AHMET ARPAD

Baden-Württemberg Eyaleti'nin bir başbakanı vardı, adı Günther Oettinger olan. Çevresini dinlemeyip aklına esene tek başına karar veren, "ben yaptım oldu"yu seven bu başbakan 2010 yılında, seçimlerden önce görevini bırakmak zorunda kalmıştı. Hitler'in yargıçlarından Filbinger'i ulu orta övmesi de hatalarından en büyüğü olmuştu. Yerine geçen Stefan Mappus ise ondan daha da geçimsiz biri çıkmıştı. Dev enerji kuruluşu EnBW'yi değerinin çok üzerinde bir ödemeyle (4,7 milyar Avro) devletleştirmesi ve bunu yaparken meclisin onayını almayıp kendi başına karar vermesi Mappus'u da kısa sürede çevresine yabancılaştırmıştı. Bu alış verişe aracılık eden danışmanı ve eski sınıf arkadaşı Dirk Notheis'ın satıştan 1 milyon Avro komisyon kazandığı da kısa sürede ortaya çıkmıştı. Kurulan bir meclis araştırma komisyonu, 30 Eylül 2010 tarihinde Stuttgart'ın göbeğinde onlarca tarihi ağacın lüks yapılar uğruna kesilmesine karşı çıkan insanlara gaz ve su sıkan, dört yüzünü yaralayan polislere verilen emrin Mappus'tan gelmiş olduğu iddialarını ortaya çıkan gizli maillerle kanıtlayınca kırk dört yaşındaki eyalet başbakanı sadece on ay sonra iktidar koltuğundan inmek zorunda kalmıştı. O günden bugüne değişik endüstri kuruluşlarında danışmanlık yapıp geçimini sağlıyor!

Kime 'güçlü' denir?

Güçlü, erdemli biri midir Aristo'nun dediği gibi, yoksa Makyavel'in iddia ettiği gibi güçlü sadece bir çıkarcı mıdır? Özellikle politikada doruğa ulaşan ve gücünü erdemini yitirmeden yıllar boyu koruyan bir politikacaya dünya tarihinde pek rastlayamayız. Geride bırakmış olduğumuz 20. yüzyıla baktığımızda toplumların sayısız diktatör veya diktatör kopyası yarattığını görürüz. Hitler, Stalin, Mussolini, Mao, Franko, Videla, Pinochet, Kaddafi, Saddam Hüseyin, Beşar Esad gibi halkın kendilerine verdiği gücü halkına karşı kullanan bu acımasız güçlüler yüz milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuştur! Firavunlar, kayzerler, derebeyleri, diktatörler dün de vardı, bugün de var. Kendilerini doruğa çıkarmış olanları hiç önemsemeyen, gerçeklerin dışında, bambaşka bir dünyada yaşayan bu kişiler, ister politikacı, isterse kabile reisi, ister tarikat kurucusu, ister mafya patronu, isterse holding sahibi olsunlar, ülküleri ve çıkarları uğruna her şeyi göze almışlardır. Güçlerini sadece kendi çıkarlarına kullanır, kısa sürede yakın çevresinden uzaklaşır, her türlü öneriye kulaklarını tıkarlar. Onlar bambaşka bir dünyada yaşayan, bambaşka insanlardır! Hatalarını görmezler, sorun onlar değil, sorun başkalarıdır. Düşmemek için doruğa çılgınlar gibi sarılırlar. Devrildiklerinde yanmış topraklar bırakırlar arkalarında.

Güç göz kamaştırır. Ülküsü ve çıkarı uğruna onu mutlaka ele geçirmek isteyen kişi duygusuz, ruhsuz, sert ve hilekâr olmak zorundadır. Sonsuz güç çılgınlığı çok sınırsızdır! Peşine taktığı insanları koyun gibi güdeceklerini sananlar yaşamlarının en büyük hatasını işler. Doruktaki bu insanlar günün birinde tepetaklak devrildiklerinde, boş bir çuval örneği bir kenara atıldıklarında aşırı gururlarının kurbanı olduklarını kavrayamazlar. Tatlı bir zehir olan güç onlara tüm duygularını yitirtmiştir. Güncel bir örneğini son haftalarda Ukranya'da yaşıyoruz. Rusya'da tüm önemli kararlarda 'tek adam' sayılan Başkan Vladimir Putin: "Ben yaptım oldu", diye yola çıkmış. O bir kumarı göze almış!

Güç bağımlı yapan bir "uyuşturucu"dur. Bir kez alışan onun sadece güzel yanlarını görür, gerçeklerden, sorunlardan çok uzakta başka bir dünyada yaşamaya başlar, kendini mutlu hisseder. Uyuşturucu bağımlısının kendini düştüğü bataktan kurtarması çok zordur!

mail@ahmet-arpad.de

6 Mart 2022

"Zweig'İn anlatımı Türk okurunun doğasına çok yatkın"

Aydınlık Avrupa, 6 Mart 2022

Ahmet Arpad ile Alman edebiyatından yaptığı çeviriler üzerine konuştuk"Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir. Bence o, yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci veren bir umut yazarıdır.

SELÇUK ÜLGER


Zweig barışın ve iyiliğin hep üstün geleceğini düşünmüş, umut etmiş ve yaşamının son dakikasına kadar da bu amaçla yazmıştır. Eminim ülkemizde Zweg'ı okuyanlar da daha çok hümanist, barışsever insanlar…"

İlk çevirisini 1967 yılında yapan Ahmet Arpad, yaklaşık 100 Almanca yapıtı Türkçe'ye kazandırdı. Arpad, Stefan Zweig'ın Türkiye'de tanınıp sevilmesinde önemli rol oynadı. Çevirmenler kültürler arası köprüler kuruyor. Ahmed Arpad'ın kurduğu köprüden geçerek yeni diyarlara ulaşıyoruz, yeni kültürleri keşfedip, farklı yaşamları buluyoruz tanıyoruz.
Ahmet Arpad, 1942 İstanbul doğumlu. Orta ve lise öğrenimini Alman ve Avusturya okullarında tamamladı. İstanbul Üniversitesi Alman Dili Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra Almanya'ya yerleşti. 1968 yılından bu yana yaşamını serbest gazeteci, fotoğraf sanatçısı ve çevirmen olarak sürdüren Ahmet Arpad, Heinrich Böll, Gerhard Hauptmann, Hermann Hesse, Stefan Zweig, Robert Musil, Joseph Roth, Anna Seghers, Pablo Neruda, Wolfgang von Goethe, Franz Kafka, Alfred Döblin, Peter Altenberg, Johannes M. Simmel, Thomas Bernhard ve Harry Mulisch'in çeşitli yapıtlarını dilimize kazandırdı.

Sözü Arpad'a bırakıyoruz.

⦁    Alman edebiyatının önemli yapıtlarını Türkçeden okuyanlar hem Burhan Arpad'ı hem de Ahmet Arpad'ı çok iyi tanıyorlar. Çeviri yapmaya ne zaman ve nasıl başladınız?

Alman Dili Edebiyatı'ndan Türkçeye çeviri yapmaya İstanbul Üniversitesi'nde Alman Dili Edebiyatı yüksek öğrenimi yaptığım yıllarda (1963-1967) babam Burhan Arpad'ın özendirmesiyle başladım.

⦁    Çevireceğiniz yapıtı nasıl seçiyorsunuz? Çevirdiğiniz ilk Almanca kitap hangisiydi?

Bir yapıtı yayıncıya önermeden önce o yapıt üzerinde bilgi toplamak, o yapıtı bir edebiyatçı gözüyle okumak çok önemli. Hangi kitabı çevireceğime çoğunlukla ben karar veriyorum ve yayıncıya öneri götürüyorum. İlk çevirilerim 1967 yılında Hermann Hesse'nin "Gençlik Bunalımları" ve Heinrich Böll'ün "Palyaço" adlı yapıtlarıdır.

'ZWEİG'I TANITAN ÇEVİRMEN MİSYONUMU BABAMDAN DEVRALDIM'

⦁    Bir çevirmen ana dilinin ve çevirisini yaptığı dilin yazınsal inceliklerini iyi bilmenin yanında, iki dilin edebiyatını da çok iyi tanımak zorunda mıdır?

Çevirmen kesinlikle her iki dilin yazınsal inceliklerini de iyi bilmelidir. Kanımca yapıtın yazıldığı dilin tarihini, kültürünü ve toplumunu yakından tanıması da başarılı bir çevirinin ortaya çıkması için göz ardı edilemeyecek önemde bir etkendir.

⦁    Türk okuru için Arpad soyadı neredeyse Stefan Zweig ile özdeşleşti. Zweig, severek okuduğunuz ve çevirdiğiniz bir yazardır, diyebilir miyiz? Onu çevirirken zorlandınız mı?

Çevirdiğim bütün yazarlar insancıl, insansever yazarlar. Stefan Zweig'ı yeğlememin ilk nedeni de budur. Ünlü edebiyatçıyı 1940'lı yıllardan başlayarak Türk okuruna tanıtan çevirmen olarak bilinen babamdan devraldığım bu misyonu severek sürdürüyorum. Çevirdiğim Zweig yapıtlarının sayısı bu arada yirmiyi buldu. Onu çevirirken kesinlikle zorlanmıyorum. Salzburg Stefan Zweig Centre ile Salzburg Üniversitesi bünyesinde kurulu Enternasyonal Stefan Zweig Cemiyeti'ne uzun yıllardır üye olmamın nedeni de Zweig'a olan saygım ve sevgimdendir...

'ZWEİG UMUT VEREN BİR YAZARDIR'

⦁    Stefan Zweig'ı diğer Almanca yazan yazarlardan ayıran en belirgin özellikler nelerdir?

Zweig'ın anlatımı Türk okurunun doğasına çok yatkınlık gösteriyor. Bu yanıyla da bizden bir yazar gibi okunuyor Zweig. Yaşama ve insana olan inancı, iyimserliği hemen hemen her yapıtında görülüyor. Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir. Bence o, yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci veren bir umut yazarıdır. Zweig barışın ve iyiliğin hep üstün geleceğini düşünmüş, umut etmiş ve yaşamının son dakikasına kadar da bu amaçla yazmıştır. Eminim ülkemizde Zweg'ı okuyanlar da daha çok hümanist, barışsever insanlar...

⦁    Çevirileriniz içinde en uzun süren, sizi en zorlayan hangisiydi? Kimi zaman zoraki çevirdiğiniz yapıtlar da var mı?

Oylumu 600-800 sayfa tutan Johannes Mario Simmel'in bir yapıtından sonra çevirdiğim en uzun romanlar Hans Fallada'nın 1220 sayfalık "Kurtlar Sofrasında" ve 860 sayfalık "Köylüler, Kodamanlar ve Bombalar" adlı yapıtlarıydı. Burada kesinlikle söylemek isterim elektrikli daktiloyla çalıştığım yıllarda bu uzun yapıtlarda zorlandığımı anımsamıyorum, fakat severek çalışan bir çevirmen için zorakilik söz konusu değildir; her çevirisinin altından başarıyla kalkar!

'YAPIT BİREBİR ÇEVRİLMEZ'

⦁    Türkiye'de ve Almanya'da çevirisi yapılan yıllık yapıt sayısı ve niteliği üzerine bir karşılaştırma yaptınız mı? Bu konuda neler söylersiniz? Almancadan çeviri konusunda başka ülkelerle karşılaştırıldığında ülkemiz hangi düzeydedir?

Son 20 yıldır daha çok Türk edebiyatından Almancaya yapıtlar çevrilmektedir. Bunun nedenleri, Alman okurun Türk edebiyatçılarını merak etmesi, Almanya'da yaşayan üçüncü, dördüncü nesil Türklerin ülkemiz edebiyatını tanımak istemesi ve de devletin verdiği çeviri desteği. Buna karşın son 80 yılda Almancadan dilimize çevrilmiş yapıtların sayısına Türkçeden Almancaya çevrilenlerin erişmesi mümkün değil.

⦁    Çevirinin, 'bir yapıtı başka dilde yeniden yaratmak' olduğunu duyarız sık sık; bu konuda sizin görüşünüz nedir? Bu tanımlamayı doğru bulur musunuz?

Bu doğru bir betimlemedir. Yapıtı birebir çevirmek olmaz. Akıcılık yok olur. Okur böyle bir çeviriyi okuyamaz, en geç yarısına geldiğinde kitabı elinden bırakır. Çevirmene özgürlük tanımak zorunludur.

⦁    Bazı yayınevleri Alman dilinin birçok önemli yapıtını, dilimize önceden başarıyla çevrilmiş olduğunu bildikleri halde yeniden çevirtiyor. Bu ısrarın nedeni üzerine ne söylemek istersiniz?

Bu bence bir dengesizlik. En büyük örneğini de Stefan Zweig'da yaşadık ve hâlâ da yaşıyoruz. Sanırım Türkiye'de yüze yakın Zweig çevirmeni var! Okur hangi çevirinin Zweig'ın anlatımı olduğunu nasıl ayırt edecek? Ünlü yazara saygısızlık yapıldığı gibi, okurun da kafası karıştırılıyor. Yayıncıların bunu nasıl göze alabildiğine şaşırmamak, hatta öfkelenmemek mümkün değil! Ünlü bir Avusturyalı Zweig uzmanı birkaç yıl önce Türkiye'deki Zweig çevirilerinden söz ederken şöyle konuşmuştu: "Çevirilerin içeriği ve çevirmenlerin sayısı bende Zweig edebiyatının Zweig'dan para kazanmanın gerisinde kaldığı izlenimini bırakıyor."

⦁    Tecimsel kaygılarla bazı klasik yapıtların dahi çalakalem çevirtildiğine tanık oluyoruz. Bu konuda bir sınırlama, bir denetim mekanizması var mı?

Ben ancak Alman Dili Edebiyatı'ndan yapılan çeviriler üzerine görüş bildirebilirim. Sizin de belirttiğiniz gibi 'çalakalem çeviriler' benim de gittikçe daha çok dikkatimi çekmeye başladı. Alman ve Avusturya edebiyatlarından eskisine göre daha çok çeviri yapılıyor, ancak merak edip okuduğum bazı çevirilerde Türkçenin kötü kullanıldığına tanık oluyorum. Kanımca sözünü ettiğiniz bir sınırlama, bir denetim mekanizması yok.

'ÇEVİRMEN HEM ÖZGÜR OLMALI HEM DE YAZARIN ANLATIMINA BAĞLI KALMALI'

⦁    Bir yazarın başka dillerde çok sevilmesinde, hatta uluslararası ödüller almasında çevirmenin payı nedir?

Çevirmen, çevirdiği yapıtın yazarı kadar değerlidir. Çünkü bir köprü durumundadır. Çevirmen olmadığı zaman hiçbir kültür, diğer bir kültürü tanıyamaz. Batı kültürünü Türkiye'deki okura tanıtan, ona bütün kapıları açan çevirmendir. Burada şuna da değinmek isterim: Batı kültürünü toplumumuza kazandırma çabaları kapsamında özellikle 1940 yılından sonra çeviriyi bir "medeniyet ve kültür davası" gören dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in yoğun katkılarını unutmamalıyız!

⦁    Sizce çevirmen ne derece özgürdür?

Bir çevirmen hem özgürdür hem de yazarın anlatımına bağlı kalmak zorundadır. Fakat metne ya da yazarın diline yüzde yüz bağlı kalmak da hatalı bir yaklaşım olur, o çeviri okunmaz. Bu nedenle, az da olsa bir 'çevirmen özgürlüğü' gereklidir. Bu önemlidir... Burada çeviri editörlerinin görevini de küçümsememek gerekir kanısındayım. Ancak onun da en az çevirmen kadar bilgili olması, çevirinin yapıldığı dile çok iyi hâkim olması beklenir. Şimdi Sayın Doğan Hızlan'ın şu görüşüne de yer vermek istiyorum: "Okura sunulan eserin olabildiğince hatasız olmasının tüm sorumluluğu yalnızca çevirmenin omuzlarına yüklenmemelidir. Olası hataları önlemek için yayınevleri çok sıkı bir editöryel kontrol oluşturmalıdır."

'20. YÜZYILIN EDEBİYATÇILARI NİTELİKLİ ÇEVİRİLERLE TANITILMALI'

⦁    Bir gününüzü okurlarımıza özetler misiniz? Nasıl bir disiplin içinde çalışıyorsunuz?

Çeviride disiplin çok önemli. Günümün 4-5 saatlik bir bölümünü çeviriye ayırıyorum. Çok gerekmediğinde daha fazla bilgisayarın başında kalmıyorum. Başka uğraşılara aşırı zaman ayırmamak, çalışmanızdan kopmamak zorundasınız. Ben çevirmenliğin ömür boyu sürdürülmesi gereken bir uğraşı olduğu kanısındayım!

⦁    Son aylarda hangi kitaplar üzerinde çalıştınız?

Son bir yıl içinde Bertolt Brecht, Franz Kafka, Hermann Broch ve Nobel ödüllü Elias Canetti'ten yeni çeviriler yaptım.

⦁    Saygın çeviri ödülleri aldınız. Bu ödüller, çevirinin de, roman, öykü ve şiir gibi yazınsal bir tür olduğunun göstergesi diyebilir miyiz?

Evet, çok doğru bir saptama yaptınız. 2016 yılındaki Sait Halman Çeviri Ödülü törenindeki konuşmam da bu saptamanızı destekleyen bir konuşmaydı. Bir bölümünü yinelemek isterim: "... Bu gibi ödüller çevirmenlere verilen değeri göstermesi bakımından çok önemlidir. Devam etmesini, çoğalmasını istiyorum. Yayınevlerinin özellikle 20. yüzyılın nitelikli edebiyatçılarını nitelikli çevirilerle insanlarımıza tanıtmaları, aklın kapılarını, Batı kültürünü Türk okuruna açmaları bakımından çok önemli."

⦁    Gazeteci, yazar ve çevirmen Burhan Arpad babanızdı. 1994'te yitirdiğimiz o değerli kalemi de bir soruyla analım. Babanızın bugünkü başarınızdaki payı nedir?

Bugünkü konuma gelmemde babamın ve annemin payı büyüktür. On bir yaşımdan başlayarak Almanca öğrenmemi sağlayan onlardı. Üniversite yıllarımda çeviriye başlamama da babam neden olmuştu, ancak çeviri yaparken beni özgür bırakmıştı. Yapıtı çevirmeden önce ve çevirdikten sonra üzerinde konuşurduk, fakat hiçbir zaman yaptığım çeviriye karışmamıştı.

'ÇEVİRİLEN DİLİN KÜLTÜRÜNÜ, ÜLKEYİ TANIMALISINIZ'

⦁    Genç çevirmenlere önerileriniz nelerdir?

Genç çevirmenler mesleğe atılırken toplumlar arasında önemli bağlayıcı bir görev yerine getirdiklerini kavramalıdır. Sadece yabancı dil bilmek edebi yapıt çevirmek için yeterli değildir. Çevirmenin, çevirdiği dilin kültürünü, ülkesini tanıması onun yararınadır. Genel kültürünün güçlü olması da önemli bir koşuldur. Bu görevi üstlenen kişi her çeviride yazarla ve metinle bir yakınlaşma, düşünüş içine girmek zorundadır. Çevirmenin bir edebiyatçı/yazar yanının da olması gerektiğine inanıyorum. Çocuk öyküleri, aşk romanları çeviren bir kişinin bir süre sonra batı edebiyatının klasiklerini de çevirmeye cesaret etmesi kanımca komik! Çevirmenlik bir yan uğraşı değildir, o ömür boyu sürdürülmesi gereken bir uğraştır. Bu nedenle çevirmenliği bir meslek olarak kabullenip ciddiye almak gerekir. Genç çevirmenlere savaş karşıtı, sosyal görüşlü, toplumcu yazarları yeğlemelerini, onları Türk okuruna tanıtmalarını önermek isterim.

Çok teşekkürler Sayın Ahmet Arpad.