23 Ocak 2022

Yanlış Beslenme ve Kanser

Toplum Gazetesi, Almanya, 23 Ocak 2022

AHMET ARPAD

Yeni yıla girdik mi bana kış artık geride kalmış gibi geliyor. İlkyazı iple çekiyorum, çünkü o insanoğlunun canına can katıyor! Güneşin kendini daha çok göstermesiyle buz gibi havalar ılınıyor, canlanan doğayla genci yaşlısı yeniden doğmuş gibi oluyor! Her yıl bu haftalarda kendisini tam kırk yıldır tanıdığım doktoruma gidip bir görünüyorum, denetimden geçiyorum. Bu bir "teknik bakım" tam anlamıyla! Tepeden tırnağa, içten dıştan... Doktora gitmek için hasta olmayı beklemeye gerek yok. Hele onlarca yıl çalışan "makine" eskimeye başlayınca "check-up"lar sıklaşıyor, erken tanının önemi artıyor. Bu nedenle son yirmi yılda ocak sonu, şubat başı haftanın birkaç gününü değişik muayenelere ayırmak gerekiyor.

Bu yıl biraz erken oldu. Tepemize çöreklenmiş salgından doktorlardan randevu almak güç. Geçen hafta telefonla arayıp sordum. "Bu hafta gelin", dediler, ben de hemen kalkıp gittim. Her zamanki değişik kontroller ve testler yapıldı. Ertesi gün görüşmek üzere karşısına oturduğum doktor önce yardımcı kızın masasına koyduğu dosyadaki bir sürü kâğıda ve grafiğe uzun uzun baktıktan sonra başını kaldırıp gülümsedi ve her yıl söylediğini tekrarladı: "Yaşınıza göre iyi sayılırsınız! Her şey yolunda." Ve ben tam rahatlamış doktora veda etmeye hazırlanırken; "Sizinle konuşmak istediğim bir şey daha var!" dedi. Bu kez gülümsemiyordu.

Ciddileşmişti nedense. "Hayrola?" diye sordum, biraz meraklı, biraz da ürkek. "Merak etmeyin, pek sizinle ilgili değil", dedi. Gülümsemesi yüzüne geri gelmişti. "Bu yıl da kalın bağırsak kanseri ile ilgili bir kampanya başlattık... Elli yaş üzeri bütün hastalarımızın dikkatini bu ölümcül hastalığa çekiyoruz. Sizde yapılan testlerde herhangi bir şey görülmedi, fakat bir de kolonoskopi yapalım. Ne dersiniz?"

Abur cuburla karın doyuranlar

Günümüz Almanya'sında çoğu insan sağdan soldan aldığı abur cuburla ayaküstü karın doyuruyor. Genci yaşlısı, zengini fakiri, kadını erkeği, sokakta, trende, otobüste, tramvayda, metroda bir şeyler yiyip içiyor. Son yıllarda kıyıntı büfelerinin sayısının gittikçe artması dikkat çekici. Yanlış beslenen toplumu yakın gelecekte değişik hastalıklar bekliyor. Bu hastalıkların başında da kalın bağırsak kanseri geliyor! Yorgunluk, iştihsazlık, kilo verme, dışkıda kan, kabızlık gibi belirtilerle başlayan bu hastalıkta belirli dönemlerde yapılan testlerle erken tanı çok önemli.

Almanya'da yapılan açıklamalara göre kalın bağırsak kanserine yakalanma riski (en çok da erkeklerde) 40 yaşından başlayarak her on yılda bir ikiye katlanıyor! Tarama testindeki erken tanıyla eski sağlığına kavuşma şansı yüzde doksan, hastalık ilerledikten sonra bu şans yüzde kırka düşüyor. Hastada bu kanser tespit edildiğinde bağırsakta tümörlü olan parça – kimi zaman 30 santime kadar– ameliyatla alınıyor. Doktorum sohbete dönen konuşma sırasında büyük medya patronu Burda'nın bu amaçla 2001 yılında kurmuş olduğu büyük vakfa da dikkatimi çekiyor. Bu ölümcül hastalığın nedenlerine gelince, en büyük tehlike günümüz insanının yanlış beslenmesinde yatıyor! Beslenme alışkanlığının giderek endüstriyel gıda maddelerine kayması bağırsak kanseri riskini arttırıyor. Alkollü içkiler, sigara, çok kırmızı et, yağlı yemekler, fast-food, düzensiz beslenme ve az hareketli bir yaşam bu ölümcül hastalığın başlıca nedenleri. Az lifli besin maddeleriyle bol sebzeyle meyveyi, baklagilleri, yeşil çayı, avokadoyu ve kepekli unla yapılmış yiyecekleri tüketenlerin, mutfağından zeytinyağını eksik etmeyenlerin, kırmızı et yerine tavuk ve balık etini yeğleyenlerin ve de bunu ömür boyu yapmış olanların kalın bağırsak kanserine yakalanmaları hemen hemen mümkün değil!

"Ben onlarca yıldır hep böyle besleniyorum, yine de mi kolonoskopi?" diye sordum. "Biliyorum", oldu yanıtı, "fakat siz yine de bir düşünün derim."

Almanya'da geçen yıl 58 bin insan kalın bağırsak kanserine yakalanmış, bunlardan 26 bini ölmüş. Sağlıklı beslenmeye devam!

16 Ocak 2022

Sanki Ondan Yücesi Yok

Toplum Gazetesi, 16 Ocak 2022


Dar, uzun bir cadde. Arnavutkaldırımı döşeli. Eski ortaçağ evleri bir kolyenin incileri gibi dizilmiş iki yanına. İkişer üçer katlı. Tahta, balçık, tuğla, taş karışımı bir işçilik var bu rengârenk yapılarda. Hepsi elden geçmiş, bakımlı. Kırmızı kiremit kaplı damları dik. Evler sanki bir minyatür kentin oyuncak evleri! Otel ufacık, dar, odaları küçük, pencereleri minnacık, tavanlar alçak mı alçak. Her yan tahta kaplı, orta yerdeki yüksek yatak kocaman, yastıkları, yorganı kuştüyü. Üçüncü katın penceresinden görünen, dar, uzun cadde kasabanın merkezi. Araç trafiğine kapalı. Evlerde pek oturan yok. Bürolar, butikler, lokantalar, küçük barlar, pastaneler, çiçekçiler, kafeler, butik pansiyonlar...

Günlerden cumartesi. Az ötede, evlerden büyükçe, tarihi belediye binası. Önünde dört köşe bir alancık... Cumartesileri bu şirin alan, bir pazaryeri. Tezgâhlarını kurmuş yöre köylüleri, alacakaranlıkta getirmişler pazara; tarlaları, bahçeleri o hafta ne vermişse. Salatalar, elmalar, patates ve soğanlar yığın yığın, öbek öbek.

Alanın üç bir yanı yine tarihi evlerle kaplı. Tümü de elden geçmiş, bakımlı. Pencereler, kapıları, panjurları tahta oyma, üstün bir işçilik. Üç kattan yükseği yok. Daha ortaçağda dikkat etmişler kentlerde düzene... Rengârenk her şey. İnsanından sebzesine, çiçeğinden tarihi yapısına. Güneş iyice yükseliyor, öğle yaklaşıyor. Serin hava ılıklaşıyor. Otelin önünde kadınlı erkekli şık insanlar söyleşip gülüşüyor. Acaba ne kutluyorlar şu hüzünlü günlerde? Pazarda alışverişi bitirenler İtalyan'a uğruyor, espresso, capucino içmek, eve gitmeden önce tanışlarla biraz çene çalmak, günün keyfini çıkarmak için...

Kilise, Ondan Yücesi Yok

Alandan kiliseye uzanan yolda çalgıcılar. Trompet, kontrbas, saksofon. Çaldıkları havalar oynak. Başlarında kapkara koca şapkalar. Sakallar uzamış. Şakalaşıyorlar yanlarından geçenlerle, durup dinleyenlerle, yere açtıkları örtücüğe para atanlarla. Yol yokuşlaşıyor. Yükseliyor kiliseye doğru. Sonra sağda bir sokak. Daracık, küçük.

Adı çok ilginç: "Türk Sokağı"... Ne işi var burada? 1494'te Besigheim'a bir Osmanlı Türkü'nün geldiği biliniyor. Sultan II. Mehmed'in (Fatih) başlattığı Otranto Seferi'nin (1480-1481) ardından İtalya'da kalan ve sonraki yıllarda Almanlar'ın yaşadığı Orta Avrupa topraklarına göç eden Osmanlılar'dan biri olduğu tahmin ediliyor. Besigheim'a yerleşiyor. Bir süre sonra Hıristiyanlığı kabul ediyor ve kayıtlara adı Hans Türk olarak geçiyor!

Az sonra karşımızda, tepemizde, her şeye yukardan bakan kilise. Devasa. İnsanların üstüne üstüne geliyor. En büyük o! Sanki ondan yücesi yok. Bastırıyor küçük kasabayı, altında eziyor doğayı, yaşam dolu evleri, şu günlerde özgürlüğü çok özleyen insanları...

Hızla ikişer, üçer katlı şirin evlerin arasındaki dar sokaklardan geçip Neckar ırmağına iniyoruz. Ferahlıyoruz. Sular güneşte pırıl pırıl. Karşı kıyılar hafiften beyaz...

9 Ocak 2022

"Kahvehaneler bizim için okuldu"

Toplum Gazetesi, Almanya, 9 Ocak 2022


Merzifon'lu Kara Mustafa Paşa'nın 1683 yılında Viyana Kuşatması'nda bıraktığı kahve çuvalları, Osmanlı içinde Avusturya casusu olan ve kahveyi bilen Polonya kökenli Georg Franz Kolschitzky aracılığı ile Viyana'ya girmişti. İlk kahvehaneyi iki yıl sonra Ermeni asıllı, 1640 İstanbul doğumlu Johannes Deodat'ın açtığı söylenir. Bunu daha sonraki yıllarda dört kahvehane daha takip eder. Kahvenin Viyana toplumunu kendine iyice çekmesi 18. yüzyılda gerçekleşir. Resmi verilere göre 1804 yılında Viyana'da 89 kahvehane varmış. Ünlü Viyana Kongresi'nin yapıldığı 1814-1815 yıllarında tam 150 kahvenin kapılarını kentlilere açtığı biliniyor. Kahve aşıklarının ardı arkasının kesilmediği Viyana'da 19. yüzyılın sonlarında 600 kahvehane her sınıftan imsana hizmet ediyor. Ülkenin aristokratları ve sanatçıları önderliğinde kahve kültürü yaygınlaşıyor, kendi içinde barındırdığı ritüellerle günlük yaşamın vazgeçilmez parçası oluyor. Kahveler gümüş bir tepside, yanında bir bardak su ile geliyor ve her yudumdan sonra ağız temizlenip kahvenin tadının daha iyi algılanması sağlanıyor. Bu ritüel kahve kültürünün temelini oluşturuyor. Avusturya kahvehanelerinin (Kaffeehaus) kültürü ve geleneği, 2011 yılında UNESCO'nun 'Somut Olmayan Kültür Mirası' listesine girmeyi başarmıştı. Evet, Avrupalı kahvenin ve kahvehanenin ne olduğunu bizden öğrendi. Ellili yıllardan sonra bizde kıraathaneler hızla gerilerken Avrupa'nın kültür kentlerinde giderek geliştirildi, korundu, acı dolu savaş yıllarından sonra tekrar canlandırıldı. Ünlü Avrupa kentleri Paris, Budapeşte, Viyana ve Prag'a uğrayanlar, eski monarşinin bu merkezlerinde kahvehanelerin eskisi gibi hâlâ yaşadığını görecektir.

Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları yine sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada alıyor. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup iş görüşmeleri yapıyorlar, kitap okuyorlar, mektup yazıyorlar. Yan salonlarda bilardo oynanıyor. Paris'te Café de Flore, Café de la Paix ve Café Les Deux Magots, Budapeşte'de Gerbaud, Café Centrel, Viyana'da Café Mozart, Dehmel, Schwarzenberg, Central ne ise Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur.

Kahvehaneler Bir "OKUL"

Viyana'da Arthur Schnitzler, Stefan Zweig, Franz Werfel günlerinin önemli bölümünü kahvehanelerde geçirirdi. Stefan Zweig için gençliğinde saatler geçirdiği, dostları ile söyleştiği bu mekanlar bir ''okul'' olmuştu. Moldau kenti Prag'da yaptığınız bir gezintide komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan bir Café Arco'nun, bir Café Louvre'un düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz. Hele Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşıyorsunuz. Gözleriniz Franz Kafka'yı, Max Brod'u, Egon Kisch'i, Franz Werfel'i arıyor. Orta Avrupa'nın iki savaş arasındaki bu ünlü edebiyatçıları, sanki o anda kapıdan içeri girecekler... Kent merkezindeki geniş Narodni Caddesi'nde yürüyüp Moldau kıyısındaki Devlet Tiyatrosu'na doğru uzanırken Café Louvre'a uğramamak olmaz.

Tarihi bir yapının birinci katındaki kahvehaneye çıkan geniş merdivenin yüksek duvarları renkli mermer kaplı. Önce bir bilardo salonu, yanında bir lokanta, ön tarafta da dar ve uzun kahvehane. Tavanlar yüksek, pencereler de. Yer halıları şarap kırmızısı. Sağ tarafta uzun büfe, solda, pencere kenarında beyaz örtülü masalar. Her şey eskisi gibi. 1902'de kapılarını açan, özellikle iki savaş arasında üst sınıf Praglılar'ın, filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali-vakti yerinde hanımların da uğradığı Café Louvre, günümüzde geçmişi anımsatıyor. Brod-Kafka ikilisinin de sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katıldığı kahve, 1992'den bu yana yine eski şıklığına dönmüş. Narodni Caddesi'nde yolunuza devam edip nehir kıyısına vardığınızda sağ köşede Café Slavia'nın geniş salonları sizi davet ediyor. Nazik ve dikkatli garsonların getirdiği içkinizi yudumlarken, kocaman pencerelerden ağır ağır akan Moldau'yu, üzerinde dolaşan gezinti gemilerini, Karl Köprüsü'nü, karşı kıyının yemyeşil yamaçlarını ve kente hâkim kaleyi, dev St. Veit Katedrali'ni seyrediyorsunuz.

Karşınızdaki tarihi tiyatronun küf yeşili çatısı renk değiştiriyor. Her yönden gelen kırmızı tramvaylar yine her yöne uzaklaşıyor, otomobiller Lejyonlar Köprüsü'nü dolduruyor. Batmaya hazırlanan güneş Prag'ı altın rengine büründürüyor.

Kitap Okumak Yerine Futbol Maçı

Bize gelince... Kıraathaneler yüzyıla yakın bir süre İstanbul aydınları için kaçınılmaz buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın, Babıâli'nin ve Divanyolu'nun kıraathanelerinde geçirirlerdi. Şimdi hiçbiri kalmadı. Ellili yıllardan başlayarak, insanların iskambil oynayıp dedikodu yaptığı, vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği mahalle kahvelerinin sayısı artarken, kıraathane kültürü giderek yok edildi!

Nasıl, niçin, neden?

2 Ocak 2022

Otomobil müzelerinde tarih

CUMHURIYET, 2 Ocak 2022


Beton dans ediyor. Hareketli, kayıyor, koşuyor sonsuzluğa. Dev bir yapı, dinamik, yüce bir heykel. Heyecan verici bir şey. Şekiller, motifler, renkler birbirine karışıyor, iç içe geçiyor. Kavisler, sarmallar. Elli metre yüksekliğindeki yapıda yuvarlak olmayan tek şey, metal, ultramodern, kurşuni oval asansör kabinlerinin asılı olduğu düz duvarlar. Dünyada başka örnekleri yok, ilk kez yapılmışlar. Yükseliyorlar üç bir yandan hızla göğe. Asansörden başka her şeyi andırıyorlar. Bu devasa yapı bir "savaş gemisi"; hayır, bir "uzay gemisi", insanın üzerine üzerine geliyor... İçinde duranlar insanoğlunun ilk otomobilleri. Birbirinden ilginç, çekici, kendine âşık edici. Yaşlılar, çoğu 1890-1910 arası doğmuş! Paha biçilemiyor değerlerine. Üç-beş beygir gücünde, en hızlısı saatte 30 kilometreye ulaşıyor.

Mercedes-Benz'in 2006 yılında 150 milyon Avro harcama yaparak Stuttgart'ta yenilemiş olduğu eski otomobiller müzesi çok fütüristik! Burada, 16 bin metrekarelik alanda, 160 tarihi araç sergileniyor. Otomobilinden kamyonuna, otobüsünden yarış arabasına, kral kayıklarından traktörlere... Geleneksel ve modern, geçmiş ve gelecek. 150 milyon Avro'yu dünyanın en büyük otomobil müzesi kabul edilen bu çılgın yapıya harcaması insana tuhaf gelebilir, ancak otomobil tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen çifte sarmal müze yapısı, Mercedes'in açıklamasına göre kuruluşun geleceğine yapılmış uzun vadeli önemli bir yatırım.

Her şey ‘Kaplumbağa' ile başlamıştı

Sadece Mercedes mi, hayır; az ötedeki, Stuttgartlı diğer ünlü otomobil yapımcısı Porsche de müzesini 2009 yılında büyütüp yenilemişti. Mercedes gibi o da tam bir fütüristik bir yapı. Dev bir gemiyi andırıyor! Yapılan harcama beklenenin iki katı olmuştu. Porsche yaklaşık 100 milyon Avro'yu bu yapıya yatırmıştı. Doksana yakın aracın sergilendiği müzede Porsche 356, 911 ve 917 modellerinin yanı sıra değişik Formula 1 araçları da ilgi çekiyor. 1938 yılında Hitler'in isteği üzerine Ferdinand Porsche'nin geliştirdiği ilk Volkswagen kaplumbağa da orada. Mercedes&Porsche "ikilisinin" dev müzeleri kurmalarındaki ortak amaç, otomobil tarihinin geçmişi ile geleceği arasında bir köprü oluşturmak.

Mercedes bir efsane! 19. yüzyılın sonlarında yaşamını Fransa'nın Nice kıyılarında geçiren Viyanalı zengin işadamı ve otomobil tutkunu Emil Jellinek, Daimler'in 1900'de piyasaya çıkardığı yeni modelin 35 beygirlik gücüne o kadar hayran kalır ki, hemen üç düzine ısmarlar, ancak bir koşulu vardır: Daimler bu modele 10 yaşındaki kızı Mercedes'in adını verecek ve Orta Avrupa satışlarını Jellinek üstlenecektir. Daimler hemen kabullenir ve Mercedes adı 1902'de tescil edilir. Emil Jellinek servetine servet katar, girdiği her yarışı da kazanır. Stuttgart'ta ultramodern müzede sergilenen bu ilk araç, Mercedes hayranlarını, kuruluşun ilginç geçmişine götürüyor.

Porsche'nin 2019 ve 2020 yıllarındaki toplam cirosu 58 milyar Avro. Mercedes aynı süreçte yaklaşık 200 milyar Avro'luk araç satmış! Stuttgartlı bu iki dev kuruluş daha önceki yıllara göre korona sürecinde daha çok kazandı! Örneğin Porsche'nin 100 bin Avro'luk elektrikli lüks spor otomobili Taycan geçen yıl 20 bin araç satarak yeni bir rekor kırdı. Mercedes'in E ve T modelleri özellikle Asya'da rekordan rekora koşuyor! Dünyanın zenginleri koronayı umursamıyor gibi.

Parklara Ucube Gökdelenler!

Toplum Gazetesi, 2 Ocak 2022

Dün yeni yılın ilk günüydü.

Münih'ten bizi ziyarete gelen dostlarımızla önce Viyana'dan doksan ülkeye canlı yayınlanan, elli milyon müzikseverin takip ettiği ünlü orkestra şefi Daniel Barenboim yönetimindeki Viyana Filarmoni Orkestrası'nın yılbaşı konserini dinledik, valsler, polkalarla coştuk, oğul Johann Strauss'un Güzel Mavi Tuna valsiyle köpüklü şarap yudumladık. Baba Johann Strauss'un Radetzky Marşı'na alkışlarla katıldık, ardından da büyük kent parkında hava almaya çıktık. Kulağımızda Viyana müziği, ilkyazı anımsatan güneşli bir günde yeşillerin ortasındaki küçük göllerin çevresinde yürümek uzun gecenin ardından çok iyi geldi.

Alman insanının doğaya, yeşile olan sevgisi sonsuzdur. Ülkenin her eyaletinde düzenlenen "bahçecilik sergileri"yle kentlere, kasabalara yeni parklar, daha çok yeşil alanlar kazandırılıyor. Stuttgart'ın merkezinde yürüyüşler yapılan 10 km uzunluğundaki bu park da son 40 yılda uygulanan çeşitli projelerle gerçekleştirildi. Mimarlar, plancılar, doğaseverler, uzman bahçevanlarla yerel politikacılar bir araya geldi mi ve hepsi de iyi niyetli oldu mu, mükemmel ve kalıcı bir şey çıkıyor ortaya. Doğup büyüdüğüm, gençlik yıllarımı geçirdiğim 'dev kent'te ise çocukların koşuşturup oyunlar oynadığı, annelerin bebek arabalarıyla gezindiği, tarihi ağaçlarının altında oturan yaşlıların sohbet ettiği, sevgililerin el ele dolaştığı tek bir büyük park gösteremem! Bu benim için sadece arşivlerdeki eski fotoğraflarda yaşanacak, artık geçmişte kalmış, insana hüzünle iç çektirten hiç gerçekleşmeyecek bir düş!

Türk insanı doğayı, yeşili sever, köyünde kaldığı sürece! Aynı insan büyük kente geldi mi, yeşil sevgisi kısa sürede beton sevgisine dönüşüverir. 1950'li yıllarda bir başbakanın başlattığı "yeşilin yerine asfalt ve beton misyonu"nu taşradan gelen, kendini „ben bu kente aşığım“ diye tanımlayan halefleri hep sürdürdü. Neredeyse yan yana dikilen "ucube" gökdelenlerin, açılan yolların, altgeçitlerin, tünellerin, kavşakların sonu gelmeyecek. 1994 yılında o dev kentte sadece 4 gökdelen vardı. 'Tower' furyasını son 25 yıldır ülkeyi yönetenler başlattı! Depremi bekleyen bu güzel kentte bugün yüksekliği 100 metrenin üzerinde olan bina sayısı 300'ü geçmiş!

Parklara oteller, gökdelenler

Resmi açıklamalara göre orada kişi başına bir metrekarenin altında yeşil alan düşüyor, ancak sağlıklı bir yaşam için bunun 10 metrekare olması gerekiyor! Avrupa'nın büyük kentlerinde her insan 20 ile 45 metrekare arasında değişen yeşil alandan tek başına yararlanıyor. Örneğin Viyana'da kentin yüzde elli biri yeşille kaplı!

Kişi başına düşen yeşil alan 25 metrekare! Kahramanlar Alanı'yla Burg Tiyatrosu arasındaki Volksgarten'de dinlenirken, belediye parkındaki güzel Johann Restaurant'ın terasına oturup tarihi salondan gelen kulağa hoş piyano müziğini dinlerken doğduğum kenti gözümün önüne getirir, parklarını, Belediye Gazinosu'nu, onun deniz manzaralı bahçe lokantasını düşünmeden edemem! 1940-1970 yılları arasında büyük salonunda düzenlenen konserler, balolar, müzikli akşam yemekleri ve varyeteleriyle kentin sanat ve eğlence yaşamında önemli bir rolü olmuş bu nefis yapıyı günün birinde yıkıp gökdelen bir otel kondurdular yerine. Daha önce de büyük park alanının ortasına bir Amerikan şirketinin dev oteline 1950'li yılların başbakanı izin vermişti. Şimdi bir zamanlar kentliler gezinsin diye Lütfi Kırdar'ın yaptırttığı ve 1943'de açılan 30 hektar büyüklüğündeki 2 no.lu gezi-park alanında bugün tümü de lüksün lüksü tam altı büyük otel yükseliyor!

Atatürk'ün isteği ile yapılan Cumhuriyet Anıtı'nın tam karşısına cami inşa etmeyi de yirmi beş yıl boyunca hiç akıllarından çıkarmadılar. Sonunda başardılar ve geçen mayısta ibadete açtılar..! Aynı alana bakan Atatürk Kültür Merkezi 2008'de kapatıldı ve nedense tam on yıl kapalı bekletildi, sonra da yıkılıp yeniden inşa edildi. 18 milyonluk kentin kültürsever insanları 13 yıl boyunca kültür merkezsiz bırakılırken yeşil bir tepeye çabucak altı minareli, deniz manzaralı dev bir cami oturttular.

Nedense kentsel yerleşimin dışına yapılan camide aynı anda 63 bin kişi bir arada namaz kılabiliyormuş! Kubbesi, mimarı Hacı Mehmet Güner'in belirttiğine göre, Ecdadın yaptığından da geniş! Doğal sit alanın ortasındaki Türkiye'nin bu en büyük camisinin minareleri Mimar Sinan'ın güzelin güzeli, ustalık eseri Selimiye camisinin minarelerinden tam 36 metre daha yüksek! Onlar 107 metrelik 'gökdelenler'! Karşı kıyılarda da gökdelenler, dizi dizi!

Araç trafiğinde boğulan insanlar

AVM'ler, camiler, otoyollar... Yeşil alanlar hızla azalırken betondan ucubeler aynı hızla arttı. Çocukluğumuzun, gençliğimizin deniz manzaralı yamaçlarını korular kaplardı, erguvanlar açardı, şimdi ise o yamaçların çoğunu bir takım zengin siteleri silme örtüyor!

1910'lu yıllarda bu anakentte sadece üç yıl belediye başkanlığı görevinde bulunan Cemil Topuzlu, insanlarına bir tiyatro ve konservatuvar kazandırmaktan öteye, anayolları ağaçlandırmış, saray bahçesini halka açmış, çeşitli semtlere de parklar yapmıştı. Onun "halefleri" ise tam tersini gerçekleştirdiler!

Ağaçların kent hava kirliliğinin yüzde 50'sini temizlediğini, araç trafiğinde boğulan anakentte belediye başkanlığı yapmış olanlar acaba bilmiyor muydu? ABD John Hopkins Üniversitesi'nde bilim adamları hava kirliliğinin meydana getirdiği mikro zerreciklerin büyük kentlerde ölüm oranının artmasına neden olduğunu çok yıllar önce saptamıştı. Her gün dev anakentin yollarını aşındıran 4,5 milyon aracın oluşturduğu kuyruklar dev bir ahtapotun öldürücü kolları gibi. Hava kirliliğinin insan yaşamını kısalttığını bugün artık ilkokul çocuğu da biliyor.

İstanbul. Dev kent alarm veriyor. Büyüdükçe, betonlaştıkça kuruyan tarihi ağaçların, küçülen parkların yerinde gökdelenler peş peşe fışkırıyor!

Çevresi ormanlara kaplı, Karaormanlar'ın kuzeyine, Neckar ırmağı kıyısına kurulmuş altı yüz bin nüfuslu Stuttgart'a gelince... Kentin merkezinde bol ağaçlı 120 hektarlık bir alan bundan 600 yıl önce park olmuş! Yönetenler çıkarcı değil iyi niyetli olunca güzel her şey mümkün.