28 Haziran 2026

'İyimserler'in gücü

Cumhuriyet Gazetesi, 28.06.2026 

STUTTGART - Ahmet Arpad

Foto: Tobias Metz / Schauspielbühnen Stuttgart

1960'lı yıllarda yaşanan ekonomik mucize Almanya'da değil de Türkiye'de yaşansaydı acaba ne olurdu? "Misafir işçiler" ülkemizden Almanya'ya değil de Almanya'dan Türkiye'ye gelseydi ne yaşanırdı? Bundan üç yıl önce yönetmen Murat Yeğiner'in Stuttgart Altes Schauspiel Tiyatrosu'nda Stuttgart Türk-Alman Forumu'nun da desteği ile sahneye koyduğu "İstanbul" adlı oyun, Sezen Aksu'nun şarkıları eşliğinde 42 akşamda 22 bin izleyiciyi coşturmuştu. Müzikli oyunda Türkiye'den Almanya'ya değil de Almanya'dan Türkiye'ye çalışmaya gelen Alman işçilerin öyküsü anlatılıyordu!

KADIN İŞÇİLERİN HİKÂYESİ 

Yönetmen Murat Yeğiner, bugünlerde yepyeni bir oyunla yine karşımızda. Yine Altesschauspielhaus'da, yine Stuttgart Türk-Alman Forumu'nun desteğinde. Konu yine işçiler. Bu kez 1970'li yıllarda Türkiye'den Almanya'ya tek başlarına çalışmaya gelen kadınlarımız! Yazar Gün Tank'ın çok ilgi gören romanı "İyimserler", müzikal tiyatro uyarlaması olarak izleyiciyle buluşuyor. Başrolü Almanya doğumlu Melisa Melek Özel üstleniyor. Oyun 1970'lerde çalışmak için Almanya'ya gelen Türk, İspanyol, İtalyan, Yunan, Yugoslav, Faslı ve Tunuslu kadın fabrika işçilerine odaklanıyor.

Bu kadınlardan biri de İstanbullu, 22 yaşındaki Nour. Genç, girişken ve iyimser biri, ancak büyük kentli bir kadın olarak yaşamaya başladığı küçük Alman köyünün geleneklerine uyum sağlamakta güçlük çekiyor. Konakladığı fabrika yatakhanesi son derece yetersiz. Göreve başladığı fabrikanın çalışma koşulları sorunlu ve ay sonunda kadın işçilerin eline geçen para yetersiz, hakları memnun edici değil. Nour, 1973'lerde düzenlenen, fabrika yönetiminin, işçi temsilciliğinin ve fabrikadaki erkek işçilerin onaylamadığı Pierburg grevine katılıyor.

Almanya'daki bu ilk kadın işçiler grevinde hakları için güçlerini birleştiren kadınlar sonunda zam almayı başarıyorlar. Rejisör Murat Yeğiner'in şu sözleri önemli: "O yıllarda koşullar ne kadar güç olursa olsun, ilk gelenler kuşağının insanları oturup ağlamak yerine yaşamın tadını çıkarmasını biliyordu."

HEP BİRLİKTE HALAY

Berlin'de göç, kadın hakları ve eşitlik üzerine önemli çalışmalarda bulunan Gün Tank'ın romanının alt başlığı "Annelerimizin Romanı". Yazar bu yapıtıyla yabancı işçi kadınların Almanya'daki yaşamöykülerini hafif ve mizahi bir anlatımla sunmayı başarıyor. Aynı fabrikada çalışan kadınlar greve gidiyorlar, eşit işe eşit ücret talep ediyorlar. Başlangıçta işverenleri aşılmaz bir duvar, fakat onlar sonunda istediklerine kavuşuyorlar. Kadınlar bu savaşı verirken içlerindeki yaşam coşkusunu da yitirmiyorlar. "İyimserler"e canlı müzik eşlik ediyor. Dört kişilik orkestra Sezen Aksu, Cem Karaca, Tarkan, Âşık Veysel, Ajda Pekkan, Barış Manço, Yeni Türkü ve Emel Sayın'ın 16 şarkısıyla insanları coşturuyor. Ve yaklaşık iki saatlik coşkunun ardından perde alkışlarla sürekli açılıp kapanıyor. Oyuncular sahneden iniyor, izleyenlerin arasına karışıyor. Almanlarla Türkler hep birlikte salonda halay çekiyor!

2023'te "İstanbul"un ardından şimdi katkılarıyla bu oyunun da sahnelenmesine destek veren Stuttgart Türk-Alman Forumu yöneticisi Kerim Arpad şu görüşte: "Sanatçıların kendilerini rollerine böylesine adaması eşsiz. Bir an geliyor izleyici kendini evinde hissediyor." Stuttgart'ta önümüzdeki bir ay içinde 25 kez sahnelenecek olan bu oyunda salon her akşam dolu. "İyimserler" 2027'de Almanya'nın başka kentlerinde de sahnelenecek.

21 Haziran 2026

Loto meraklısı Adolf

Aydınlık Avrupa, 21.06.2026

STUTTGART - Ahmet Arpad

Genç ve yoksul Adolf Viyana yıllarında Loto oynardı. Şansı pek yaver gitmezdi. Kazanmadığı zaman neredeyse öfke nöbetleri geçirir, sağa sola bağırır, Loto idaresini suçlar, sahtekâr devletin insanlarını dolandırdığını söyleyip dururdu. Viyana'da yoksulluk içinde geçirdiği gençlik yıllarında o hep düşlerinde yaşadı, rahat ve varlıklı bir yaşamın özlemini çekti. Sokaklarda dolaşırken hep şık dükkânların önünde durdu, Loto'dan kazanacağı parayla evine hangi mobilyaları alacağını, pencerelerine hangi kumaştan nasıl perdeler takacağını gözünün önüne getirdi. Paraya konunca özgür bir yaşam sürecek, kendini sanata verecek, genç sanatçıları da destekleyecekti... Ne kadar üzücü, bu kişinin Viyana yıllarında Loto'dan zengin olamaması! Belki genç Adolf o zaman yaşamını güzel Tuna kentinde sürdürür, özgür ve eli açık bir ressam olarak tarihe geçerdi! 

Şanslarını deneyenler artıyor

Almanlar geçen yıl tam 8,3 milyar Avro'yu Loto'ya yatırmış. Bunun yarısı kazanç olarak oynayanlara dönmüş. Bu şans oyunundan sadece geçen yıl 193 kişi Avro milyoneri olmuş. Ülkede insanların geliri azaldıkça, zenginle fakir arasındaki uçurum derinleştikçe, Toto ve Loto gibi oyunlarda şanslarını deneyenlerin sayısı da artıyor. Eyaletler Loto gelirlerinin büyük bir bölümünü spora, sanata, kültüre, çevre korumaya ve tarihi eserlerin bakımına destek veren projelere harcıyor. Örneğin Baden-Württemberg Loto İdaresi'nin desteği ile Karlsruhe Devlet Sanat Müzesi bir Edouard Manet tablosunun sahibi olmuştu. Freiburg Barok Orkestrası, Loto paraları olmasa ayakta duramaz, Stuttgart Filarmoni Orkestrası da... Geçen yılki destek 33 milyon Avro. 

Papa XII. Clemens'in 1731 yılında yaktığı yeşil ışık, Avrupa'da şans oyunlarının başlangıcı olarak kabul edilir. Almanya'da ilk Sayısal Loto 1735'te Bavyera'da başlar. Hamburg'da 1797'de düzenlenen bir piyangoda en büyük ikramiye, Silezya'da muazzam bir çiftliktir. Onu kazanmak isteyenler arasında Johann Wolfgangvon Goethe de vardır. Çekilişten önce Friedrich Schiller ve Dük Carl August'a yolladığı mektuplarda Silezya'nın güzel doğasında geçirmeyi düşlediği mutlu yıllardan söz eder. Fakat gerek tek başına gerekse yakın dostlarıyla bir sürü bilet almasına karşın hiçbir şey kazanamaz ve üzüntüsünü "Hazine Avcısı” adlı baladında dile getirir.

Milyonlar her hafta milyonların umudu 

Son yıllarda kimi haftalar oluyor ki, Sayısal Loto büyük paralar devrediyor. Beş, on, on beş milyon Avro birikiyor. Büyük şans arkası arkasına hiç kimseye vurmayınca bu rakam bazen otuz, kırk milyon Avro'ya tırmanıyor ve tüm Almanya çılgına dönüyor! Ömründe Loto oynamamışlar bayilerin önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Alman Loto'sunda ilk büyük ikramiyeyi 1 Haziran 1958 çekilişinde 500 bin mark ile bir Freiburglu kazanmış. Loto'nun elli yıllık tarihinde çok ilginç rakamlar da çekilmiş. Örneğin 23 Ocak 1988'de 24, 25, 26, 30, 31, 32 çekildiğinde bu rakamları tam 222 kişinin oynadığı ortaya çıkmış. Zavallılar adam başına sadece 43 bin Mark kazanmış! 18 Haziran 1977 çekilişi de bugün bile anılarda. Tam 25 kişi altı rakamı doğru işaretlemişti, çünkü aynı rakamlar bir hafta önce komşu Hollanda'da çıkmıştı. Her hafta milyonların umudu milyonlarda. Ve umut, sadece fakirin ekmeği değil!

17 Haziran 2026

"Mektuplar günün birinde yine anımsanır”

ELEŞTİREL KÜLTÜR, 18.06.2026

Ahmet Arpad

20. yüzyılın en insancıl yazarı Stefan Zweig insan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Zweig mektup yazmasını çok severdi. Mektuplaştığı ünlüler arasında, bundan 90 yıl önce, 18 Haziran 1936'da yitirdiğimiz Maksim Gorki de vardı.

* * *

Yirminci yüzyıl Alman Dili Edebiyatı yazarları arasında Stefan Zweig mektup yazmasını en çok seven edebiyatçı olarak kabul edilir. Mektuplaşmak, ilişkiler kurmak, onları itinayla koruyup, yıllarca devam ettirmek Stefan Zweig için bir yaşam gereksinimiydi. İlk yapıtlarıyla hemen tanınmaya başladığında henüz yirmi beş yaşlarında genç bir yazardı. Döneminin hayran olduğu ünlü edebiyatçılarına kitaplarını imzalayıp göndermeyi severdi. Onlardan gelen yanıtlarla başlayan mektuplaşmalar zamanla karşılıklı diyaloglara dönüşmüştü. Mektupların ardından buluşup görüşmeler ve sohbetlerle yakın dostluklar oluşmuştu.

Rilke, Schnitzler, Bahr, Freud, Gorki ve Hesse gibi zamanının ünlü edebiyatçılarıyla sürekli yazışmıştı. Birbirinden değişik ünlülerle anlaşıp uzun yıllar onlarla yakın dostluklar sürdürmesi Zweig'ın bir "yeteneğiydi.” O, kendisinden daha yaşlı, karakterleri birbirine hiç benzemeyen bu kişilerin her birine "nabzına göre şerbet vermesi”ni bilmişti.

"Büyük Ustam”

Maksim Gorki'yle 1923-1936 yılları arasında süren mektuplaşmaları çok ilginçtir. Bunlar büyük sosyalist bir gerçekçi ile yürekli ve antifaşist bir hümanistin birbirlerine yazdıkları belgesel yanı en yüksek mektuplardır. 18 Haziran 1936 günü vefat eden ve bugün ölümünün 90. yılına andığımız Maksim Gorki'nin yabancı meslektaşlarına yolladığı mektuplar arasında Stefan Zweig'a yazılanlar, içerikleri bakımından en önemlileridir. Zweig'ın "Büyük Ustam” dediği Maksim Gorki'ye yolladığı ilk mektuptaki şu sözler, ona verdiği değeri kanıtlaması açısından önemlidir: "… Alman edebiyatında gerçeği böylesine güzel ele alan bir yazar yok... Sanat aracılığı ile gerçeğin derinlerine inilmesi gerektiğine inanıyorum... Bana göre siz bunu olağanüstü başarıyorsunuz. Bir Tolstoy bile sizin başarınıza ulaşamıyor. Kitaplarınızı seviyorum! İçinde yaşadığımız kötülük dolu bu yıllarda sizin insancıl yanınıza da çok saygı duyuyorum!” 

Maksim Gorki de yanıtında Zweig'ı göklere çıkarır: "... İkinci öykünüz, kadına yaklaşımındaki insanüstü duyarlılığı, konusunun özgünlüğü ve sadece gerçek bir sanatçının başarabileceği anlatım gücüyle beni etkiledi. Öyküyü okuyup bitirdiğimde mutluluk içinde kendi kendime gülümsedim. Öylesine başarılı yazmıştınız ki!” 

* * *

Salzburg, Kapuzinerberg, 26 Eylül 1923 

Sevgili, Büyük Maksim Gorki,
Şu anda elimde mektubunuzu ve çok değerli müsveddelerinizi tutuyorum. Mektup, sansürden geçmiş olduğu için biraz geç geldi. Şimdi size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum. Çalışmalarım üzerine övgüleriniz beni utandırmıyor değil. Kendimi henüz o kadar deneyimli kabul etmiyorum, kimi öykülerimde psikolojiye gereğinden fazla yer verdiğimi de biliyorum. Siz Rus yazarlarda görülen ve hayranı olduğum o üstün edebî güce bizler sahip değiliz. Biz Avrupalılar kendimize yeni bir yol bulmalı, yaşamın gerçeklerine dönmeliyiz. Sizse olağanüstünüz, başka türlü de olamazsınız. Halklarınızın ruhu bize kapalı, Avrupalı yazarlar içine giremiyor. Nasıl olmam gerektiğini biliyorum, işte bu nedenle hiçbir zaman mutlu değilim ya.
"Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu”nu yayınlayacağınız için ne kadar mutlu olduğumu itiraf etmek isterim. Ancak Berlin'de onu resimleyecek birisini tanımıyorum. Şu sıralar başarılı, fakat işsiz o kadar çok ressam var ki. Ayrıca "Ay Işığı Sokağı” öykümü de basmanıza tabii ki izin veriyor ve bundan sonsuz mutluluk duyuyorum. Derginize seve seve bir makale yollayabilirim. Ancak sadece Avusturyalılar üzerine bir şeyler kaleme almam biraz zor, çünkü yansız olacağımı pek sanmıyorum. En başarılı makalelerim önyargısız yazdığım zaman gerçekleşiyor. Ve hiç çekinmeden sevgimi armağan edeceğim çok az insan tanıyorum… 
Çok değerli Maksim Gorki, Almanya'da kendinizi pek mutlu hissetmediğinizi sanıyorum; bu beni korkutmuyor değil. Anavatandan çok uzaklarda, bütün ümidini yitirmiş ve buna da inanmış bir toplumun ortasında tamamen kabuğunuza çekilmiş, kendinizi çok yalnız hissettiğiniz anlar olmalı. Hiç olmazsa çalışmalarınızın size mutluluk verdiğini ümit ederim. Çünkü şu günlerde Almanya'da sizin seviyenizde bir insan bulacağınızı pek sanmıyorum. En iyileri kendilerini geriye çekti, görünmez oldular! Genç toplum nasyonalist çılgınlığın peşinden gidiyor, kimsenin kimseye ayıracak zamanı yok. Belki şimdi, bir zamanlar Rusya'da başınızdan geçmiş olanları burada da yaşarsınız… Materyalizmin terörünü, toplumdaki yabancılaşmayı ve büyük krizi. Bu durumda sizin için en iyisi buralara, Avusturya'ya gelmek. Seve seve kabul edileceksiniz, ben size bunun güvencesini verebilirim. Ülke politikasından ve günlük yaşamdaki materyalizmden de Almanya'daki kadar etkilenmeyeceksiniz. Çalışma azminizi yitirmeyin, yarattıklarıyla bize gereken insan çok az bu toplumda. Oysa siz onlardan birisiniz!
Sevgili, Büyük Maksim Gorki, size tekrar teşekkür ediyorum. Bir gün sizi ve eşinizi ziyaret gelmek isterdim. Şu sıralar yollar kapalı, fakat gün gelecek, dünya ve toplumlar birleşecek. O günü hep ümit edelim.
Size sonsuz hayranlık duyan Stefan Zweig

* * *

Zweig ile Gorki'nin birbirlerine yollamış olduğu mektuplar karşılıklı saygı ve değer vermenin güzel kanıtlarıdır. Stefan Zweig Gorki'yi 1928 yılında Leo Tolstoy'un doğumunun 100. yılı nedeniyle yapılan bir etkinliğe katılmak için gittiği Sovyetler Birliği'nde ziyaret etmişti. İki yazar 1930 yılında Maksim Gorki'nin sağlık sorunları nedeniyle yaşadığı İtalya'nın Sorrento kentinde de buluşup görüşmüşlerdi.

6 Haziran 2026

Salzburg'da düşle gerçek

Cumhuriyet, 07.06.2026

Ahmet Arpad

19. yüzyılın ünlü gezgini Alexander von Humboldt'a göre Napoli ve İstanbul'un yanı sıra Salzburg dünyanın en güzel üç kentinden biridir

Ortaçağla günümüz bağdaşıyor Salzach ırmağı kıyısındaki bu kentte. Doğanın güzelliği ile sanat eserleri; dik, kayalıklı yamaçlarla yeşil düzlükler bir arada uzanıyor. Alpler'in en son eteklerine sıkışmış ovada bazen yeşil, bazen sarı gri fakat hep köpüklü ve çağıltılı akan Salzach'ın kıyılarında yükselen küf yeşili kubbelere gün batışının kızıllığı vuruyor. Mozart'ın, Zweig'ın kenti Salzburg'da akşam oluyor. Tarihi yapılar arasındaki daracık ortaçağ sokakları ışıl ışıl, vitrinler rengârenk. Düşle gerçek karışımı, görüntüsüyle sizi günün her saatinde büyülüyor Salzburg.

DÜŞLE GERÇEK BİRBİRİNE KARIŞIYOR

Az sonra akşamın loşluğunda renk değiştiriyor kubbeler, kıpkırmızı kiremitli sivri damlar. Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden, pastanelerden ışık sızıyor. Tarihi binaların altındaki dar pasajların birbirine bağladığı sokaklar şimdi ıssız. İnsanlar koşar adım tiyatroya, operete, konsere gidiyor. Parlak tuvaletli bayanlar, smokinli beyler operanın kapısında taksilerden iniyor.

Bir an için gözlerinizi kapatıp düşe dalıyorsunuz. Yüksek sütunlar önünde zenginler kadeh kaldırıp kahkahalar atıyor. Jedermann yalancı dostlarıyla eğleniyor. Birdenbire göğün karanlığından bir ses adını haykırıyor, onu çağırıyor. Herkes kaçışıyor. İyilik melekleri Jedermann'ı kucaklayıp göklere götürüyor. Salzburg sokaklarıyla, kiliseleriyle, saraycıkları, villa ve yüzlerce yıllık sayısız yapısıyla bir sahne kent. Burada düşle gerçek birbirine karışıyor.

"Sanatla mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği savaş öncesi günler zengindi, renkliydi!” diye anlatır Stefan Zweig; ölümünden kısa süre önce yazdığı en ünlü eseri "Dünün Dünyası”nda, (Türkçesi: Burhan Arpad) 1920'li, 1930'lu Salzburg yıllarını. "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe o barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum, çünkü dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı.” Zweig savaşın yıkıcılığını, korkunçluğunu yakından görmüştü. İnsanların kurtuluşu, mutluluğa kavuşması için ortak Avrupa kültürünün kurtarılması gerekliydi. Bunun için de en başta Avrupa aydınları ve sanatçıları aralarında anlaşmalıydı.

DÜŞÜN SAVAŞI VERDİ


Zweig yaşamı boyunca eserleriyle politikacılara karşı düşün savaşı verdi. Salzburg'da mutluydu. Ancak Naziler 10 Mayıs 1933'teki büyük kitap kıyımında onun da eserlerini alevlere attı. 18 Şubat 1934'te silah bulundurduğunu öne sürerek villasında arama yaptılar. Kısa süre sonra da yazarın Avusturya'yı terk etmek istemeyen eşiyle arası açıldı. Stefan ve Friderike boşandılar. 1937 yılında Nazi yöneticilerin baskısıyla villayı değerinin altında Hitler yandaşı, kumaş tüccarı Friedel Gollhofer'e satmak zorunda kaldı. Savaş başladı. Yeni sahibi son taksidi ödemedi!

Zweig villası birkaç yıl önce el değiştirdi. Gollhofer ailesi onu lüks otomobiller üreten Wolfgang Porsche'ye sattı. Yeni sahibi de hemen bir skandala neden oldu. Villanın altına yapacağı garaja otomobiller park etmek için Kapuziner tepesinin içinden geçip 50 metre yukarıdaki garaja ulaşacak 510 metrelik bir tünel açmayı kafasına koydu. Ve dört yıl süren "savaş” sonucunda bu girişimini eyalet ve kent yöneticilerine kabul ettirmeyi başardı! Villayı 8.4 milyon Avro'ya alan milyarderin tünel için de 10 milyon Avro'yu elden çıkaracağı söyleniyor!

Ve geçmişten bir anı: Stefan Zweig çevirmeni Burhan Arpad, 1950'li yıllardaki Salzburg ziyaretlerinden birinde, yüksek duvarların çevrelediği Zweig villasını yakından görmek ister. Dükkânına uğradığı eski Nazi Friedel Gollhofer, Arpad'ın isteğine kabaca karşı çıkar. Değil villaya, bahçesine bile girmesine izin vermez.

1 Haziran 2026

Genç Hitler'in Viyana yılları

EK Dergi, 1 Haziran 2026

Ahmet Arpad

Mariahilfer Caddesi Viyana'nın sadece yayalara açık güzel caddelerinden biri. Uzun yıllar otomobilden geçilmezdi. Bugün ise rahat rahat yürüyebiliyorsunuz, Işık saçan şık vitrinlere bakıyorsunuz, ayaküstü bir kahve içiyorsunuz. Metroyla Stephan Alanı sadece 10 dakika!

* * *

Genç Adolf, Viyana'nın bu semtine adım attığında 16 yaşındaydı. Doğup büyüdüğü küçük kent Linz'in sıkıcı havasından kurtulmak, başka şeyler görmek, yaşamak istiyordu. Dul annesinin verdiği cep harçlığı ile Viyana'da haftalar geçirdi. İnsanların çokluğu, geniş bulvarlar, binlerce otomobil, kamyon ve fayton onu şaşkına çevirdi. Viyana'nın tarihi yapılarına, kiliselerine, müzelerine, kahvelerine hayran kaldı. Başkentin cadde ve sokakları ışıl ışıldı. Evleri de elektrikle aydınlatılıyordu.

Kavgacı babası öldüğünde Adolf 13 yaşındaydı. Ertesi yıl notları kötü olduğu için Linz ortaokulunu terk etmek zorunda kalmıştı. Annesine çok bağlıydı, babasını ise hiç sevmemişti. Okuldan ayrıldıktan sonra bir işe girmemişti, çıraklık eğitimine de başlamamıştı. Sanatkâr olmaktı niyeti. Sonunda annesini kandırıp Viyana'ya kapağı attı. Kısa süre sonra arkadaşı Kubizek'e yolladığı kartpostalda şöyle yazdı: 

"Geçen gün saatlerce gezindim, opera binasını, parlamentoyu ve Ring Caddesi'nin şık yapılarını seyrettim. Yarın 'Tristan', ertesi gün de 'Uçan Hollandalı' operalarını izleyeceğim. Bu akşam da Şehir Tiyatrosu'na biletim var…” Bir ay sonra Linz'e döndü, fakat aklı hep Viyana'daydı. Başkent onu mıknatıs gibi çekiyordu. Sonunda annesini kandırdı ve ressamlık eğitimi için Güzel Sanatlar Akademisi'nin sınavlarına girmek düşüyle tekrar Viyana'nın yolunu tuttu. Önce kendine kalacak bir yer bulmak zorundaydı. İstasyon yakınında, Mariahilfer Caddesi'ne açılan Stumpfergasse 31 numarada, karanlık arka avluya bakan bir oda buldu. Ev sahibi, hiç evlenmemiş terzi Maria Zakreys idi. Bohemyalı kadının ayda 10 krona kiraya verdiği başka odalar da vardı kaldığı katta. Tuvaleti ve duşu diğer kiracılarla ortak kullandı. Odasının penceresinden gökyüzü görünmüyordu.

Richard Wagner hayranı!

Akademiye giriş sınavlarını başaramayan delikanlı, hayranı Richard Wagner'in operadaki oyunlarını kaçırmadı. Kısa süre sonra Stumpfergasse'deki odasından ev sahibine borç takarak ayrıldı ve birkaç sokak ötede, Felber Caddesi 22 numaradaki, günümüzde de hâlâ oda kiralayan bir pansiyona yerleşti. Akademiye giriş sınavlarını başaramayan delikanlı, operadaki Wagner oyunlarını kaçırmıyordu. Annesinin yolladığı harçlıkla ve çizdiği kartpostalları satarak geçinmeye çalıştı. Sınavları da bir türlü başaramıyordu. Birkaç ay sonra kaldığı o pansiyondan da ayrıldı, orada burada konakladı. Kimi zaman kimsesizler ya da erkekler yurdunda yatıp kalktı. Yurttaki odasını 8 saat uykudan sonra her sabah terk etmek zorundaydı, çünkü yatağını başkalarıyla paylaşıyordu.

Yahudi düşmanlığını Viyana'da tanıdı

Bu yaşam tam 3 yıl sürdü. Toplumun dışlamış olduğu insanlar arasında geçirdiği yıllar genç Adolf'un politik dünya görüşünü giderek etkiledi, onu radikalleştirdi. Başarısızlığının ve sorunlarının nedenini kendinde değil başkalarında aramaya başladı. Suçladığı bu insanlar Adolf'un gözünde düşmanlarıydı. O yılların Viyana'sında Yahudi düşmanlığı başını almış gidiyordu. Viyana Belediye Başkanı Karl Lueger görüşleriyle Adolf'u etkilemişti. Genç delikanlı çevresinin de etkisiyle çok kitap okumaya başladı. Okudukları antisemit içerikli, Yahudi sermayesinin gücünü anlatan kitaplardı. Günü gününe yaşayan, para sıkıntısı çeken, dostları toplumun ittiği insanlar olan bu genç için "tehlikeli” şeylerdi. "O yıllarda okuduklarım bugünkü bilgimin temelini oluşturmakta”, diye yazdı ileride "Kavgam"da.

Adolf Hitler ideolojisinin temellerini Viyana yaşamında atmıştı. Aşırı nasyonalist gazete ve dergilerde yazanları yutmuştu. 1913 yılında Avusturya'da askere alınmamak için Münih'e kaçtı. Birinci Dünya Savaşı'yla ülkede monarşi sona erince, onlarca yıldır bir arada yaşayan etnik toplumlar bölünmüş, milliyetçilik ruhu kendini göstermeye başlamıştı. İşte bu ortamda kavrulmuştu genç Adolf!

Viyana'da yüz binlere haykırıyor

Ve yıllar sonra, 15 Mart 1938'de Viyana'ya döndüğünde bir zamanların acemisi delikanlı tehlikeli bir "Führer” olmuştu. Kahramanlar Alanı'nda, Viyana'yı Türk işgalinden kurtarmış olan Prens Eugen'in heykelinin arkasındaki dev balkondan coşkulu yüz binlere haykırmıştı. Nazi Almanyası iki gün önce Avusturya'yı topraklarına katmıştı! Günümüzde Viyana'ya gidip de o balkona uzun uzun bakarken insanın aklına bir an için Şarlo'nun "Büyük Diktatör” filmi geliyor. Geçen yüzyılın en büyük sinema artisti ve rejisörü Chaplin 1940 yılında yaptığı bu ilk sesli filminde Nazi Almanya'sı ve Hitler ile çok güzel bir alay eder. Daha doğrusu Hitler'in diktatörlüğü ve faşistliği ile alay ederken, izleyiciyi düşündürür ve hüzünlendirir. "Büyük Diktatör” sayısız unutulmaz başarılı sahne ile doludur. Üzerine dünya haritası çizilmiş büyük bir balonla dans edişi ve alandaki binlere anlaşılmaz bir dilde yaptığı "balkon konuşması” çoktan sinema tarihine geçmiş ünlü sahnelerdir! Hele balkondaki Hinkel'in (Şarlo'nun) ağzından çıkanların tek kelimesi bile anlaşılmazken yığının coşkuyla haykırışı bu deha insanın hınzırca bir buluşudur!

Gençliğinde de Yahudi karşıtıydı

Viyana günlerinde okuduğu kitaplar, günü gününe yaşayan, para sıkıntısı çeken, dostları toplumun ittiği insanlar olan bu genç için "tehlikeli” olmuştu. "Okuduklarım bugünkü bilgimin temelini oluşturuyor”, diye yazdı ileride 'Kavgam'da'. Bu arada Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Almanya'da monarşi sona ermiş, onlarca yıldır bir arada yaşayan etnik toplumlar bölünmüş, milliyetçilik ruhu kendini göstermeye başlamıştı. Artık Çekler, Polonyalılar, Macarlar ve Sırplar birbirlerini düşman görüyordu 1913 yılında Münih'e yerleşmiş olan deneyimsiz genç artık tutucu ve aşırı sağcı grupların içindedir. Münih günleri onu geçen yüzyılın en korkunç lideri yapar! Adolf Hitler 1 Eylül 1923'te general Ludendorff'la birlik olup aşırı sağcı Alman Savaş Birliği'ni kurar. Bavyera onun 'olgunlaşması' ve 'gelişmesi' için en uygun ortam olur! Çevresindekilerle 9 Kasım 1923'te Münih'te hükümet darbesi girişiminde bulunur. Hedefleri, Bavyera'da yönetimi ele geçirdikten sonra başkent Berlin'de ülke yönetimine el koymaktır. Beş yıl hapse mahkûm olur, fakat nedense 9 ay sonra Landsberg hapishanesinden çıkarılır. Bu arada "Kavgam”ın birinci cildini kaleme almıştır. O günden sonra da Naziler gittikçe güçlenir.

Felaketin başlangıcı

Bundan 93 yıl önce, 30 Ocak 1933, insanlık tarihindeki belki de en büyük felaketin başlangıcıdır. O gün Adolf Hitler Almanya'nın başına geçer, dünyamızı kana bulayacak yolda ilk adımlarını atar. "Bizim ırkımız bu dünyaya hükmetmek hakkına sahiptir! İşte bu hak bizler için gelecekte uygulayacağımız dış politikanın kutup yıldızı olmalıdır!” Hitler'in bu sözleri sadece bir megalomani, sınırsız bir düş değildi. 15 Mart 1938'de tekrar Viyana'ya döndüğünde o artık bir "Führer”di. Dört gün önce Alman ordusu Avusturya'yı işgal etmiş, Adolf Hitler doğduğu ülkeyi dirençsiz teslim almıştı.

'Kahramanlar Alanı'nda karşısındaki ikiyüz elli bin Viyanalı'ya çok sözler verir. Partisi ülkeye yeni bir düzen getirecek, işsizliğe bir çıkaryol bulacaktı. Avusturyalılar onun içi boş sözlerine inanır. Çoğunluk artık arkasındaydı. Çünkü peşinden gidecekleri başka lider yoktu. Otuz yıl önce geçinebilmek için Viyana'nın sokaklarında gelip geçene kartpostal satmaya çabalayan genç delikanlı 15 Mart 1938 günü yüz binlerin karşısında haykıra haykıra konuşuyordu. Ve doğmuş olduğu ülkeye el koyuyordu! Cebinde Alman pasaportuyla!

Tarihçi Brigitte Hamann'ın genç Hitler'i anlattığı "Hitler'in Viyana'sı" adlı kitap çok kapsamlı bir belge.