25 Temmuz 2021

İnsanı hiç umursamayan politikacılar

Toplum Gazetesi, 25. Juli 2021


Emin Onat'ın Anıtkabir projesini kabul eden uluslararası jürinin başkanlığını yapan Prof. Dr. Paul Bonatz, Hitler'den kaçan Alman profesörlerdendi. Yaşamını 1954 yılına kadar Türkiye'de sürdüren Bonatz, ülkemizde birçok önemli yapı ve projeye imzasını atmış, önemli bir ünlüydü. Bu yapıların arasında örneğin, Ankara Saraçoğlu Mahallesi, Sergievi'nin tiyatro ve opera binasına dönüştürülmesi de vardır. Ayrıca İTÜ Taşkışla Binası'nın değişim ve onarımını da, Emin Onat'la ortak gerçekleştirmiştir Bonatz.Şehir plancısı ve mimarı Bonatz ayrıca, "Bina Bilgisi" kürsüsünde dersler vermiş, 1946-1954 yılları arasında mimari proje öğretmenliği yapmıştır. Bonatz'ın 1943 yılında Türkiye'ye sığınmasının nedeni ise, Münih tren istasyonu projesini, kendi kafasına göre değiştirmek isteyen Adolf Hitler'le keskin bir anlaşmazlığa düşmesiydi.

Bonatz adı, son on yıldır Almanya'da sürekli dillerde. O'nun önemli eserlerinden biri olan Stuttgart'ın 100 yıllık dev tren istasyonu 2010 yılının ağustos ayında yer yer yıkılmaya başlandı. Alman Devlet Demiryolları ile ortak bir "dev proje"ye imza atmayı amaçlayan sağcı eyalet hükümeti binanın "korunması gereken tarihi yapı" olmasını umursamamıştı! Bu projeye karşı çıkan binlerce Stuttgartlı, yıllarca, korona başlayana dek her Pazartesi akşamı sokaklara döküldü. Kamuoyu araştırmalarına göre, kentlilerin yüzde altmışbeşi, Bonatz'ın istasyonunun kısmen yıkılıp işlevini yitirmesine, yeni istasyonun da yeraltına inşa edilmesine ve Stuttgart-Münih yönünde yepyeni bir tren hattı yapılmasına karşı çıkıyor. Yerin üstündeki on altı peron ‘proje‘ gerçekleşip sekiz peron olarak yerin altına girince kentin göbeğinde açılan boş dev alana kondurulacak yüzlerce ‘konforlu lüks konut‘ milyarlar getirecek! Yıllardır tüm Almanya'nın yakın ilgisini çeken tüm nümayişlere karşın politikacılar bildiklerini okumaya devam etti. Projeyi 2020 yılında gerçekleştirmeyi planlamışlardı. Dört yıl önce Almanya'da Sayıştay'ın, "10 milyar Avro'luk" dediği proje uğruna büyük Stuttgart parkında, yaklaşık, kimi 150 yıllık iki yüz tarihi çınar yok edilmişti. 2010 ekiminde bu ağaçların kesilmesini çimenlere oturarak engellemek isteyen genç, yaşlı insanları geri tepen, binin üzerindeki polisin kaba kuvvet kullanması sonucu, 450 kişi de yaralanmıştı.

26 dakika uğruna tam 10 milyar Avro
Kentin altına ve Ulm yönündeki dağlara açılacak toplam 60 kilometrelik tüneller de, yöre arazisinin büyük bir bölümü kireçtaşından oluştuğu için suyla karıştığı anda büyük riskler taşıyor. Karaormanlar'ın Breisgau yöresinde bundan on iki yıl önce yapılan geotermik enerji amaçlı deneme kazılarında büyük sorun yaşanmış, yakındaki bir küçük kentte sayısız bina kaymış, temel ve duvarları çatlamıştı. Budapeşte'den sonra Avrupa'nın ikinci büyük kaplıca kenti olan Stuttgart'ta bu projeyle şifalı yeraltı suları da büyük tehlike altında. Bütün bunlar niçin mi yapılmak isteniyor? Resmi açıklamalara göre AB'nin 215 milyon Avro ile katıldığı projeyle Paris-Budapeşte arasında trenlerin daha hızlı çalışması amaçlanıyor. Ancak 10 milyar Avro'luk Stuttgart-Münih bağlantısıyla iki kent arası sadece 26 dakika kısalacak! İnşaatı 11 yıldır devam ediyor. Hırslı üst düzey politikacıların yararsız ‘prestij projesi'ne karşı çıkanlar, ne buna inanıyor ne de harcamaların 10 milyar Avro'da kalacağına. Uzmanların (!) "2027'de kesin bitecek”, dediği projenin o tarihte 15 milyar Avro'ya malolması bekleniyor.İşin ilginç yanı, Paris-Budapeşte arasında buna benzer başka bir demiryolu çalışması yok...

Politikacılar güven yitirmeye devam ediyor
1993'de sefere giren hızlı tren ICE Stuttgart-Münih arasını 2 saat 10 dakikada alırdı, bugün ise – trenler kat kat modernleşmesine karşın – 2 saat 20 dakikada alıyor. Nedeni çok basit: Stuttgart'ı Münih'e bağlayan demiryolunun bakımına ve yenilenmesine son otuz yıldır yapılan yatırım hemen hemen sıfır! Bu işin içinde olanların belirttiğine göre bilinçli yapılmış! Trenler gittikçe hızlanıyor, fakat raylar ve makaslar eski olduğu için hız yapamıyorlar. Bilinen amaç, ekonomik olmadığı kanıtlanmış ‘gereksiz' dev projeyi kent insanlarının karşı çıkmasına rağmen gerçekleştirmek, rayların yeraltına girmesiyle açılacak 100 hektar alana park manzaralı lüks konutlar inşa etmek!

Konuya girmişken ilginç bir ayrıntıdan da söz etmemek, olmayacak:  Bonatz'ın istasyonundaki yıkımla kentin büyük kuruluşlarından Wolff & Müller görevlendirilmişti. Stuttgartlı ünlü bir sağcı politikacının danışmanı olduğu bu şirket web sitesinde açıkladığına göre, 1936'da kurulmuş ve 1939'dan sonra "hızlı bir çıkış" yapmış, 1945'e kadar sayısız büyük projeye imza atmış! Hitler dönemindeki bu projelerin neler olduğunu 3-4 yıl önce yazılı sorduğumuz şirket yanıt vermemekte ısrar etmişti! Kısa süre sonra da yukardaki açıklamayı siteden silmişti.

Zenginle fakir arasındaki uçurumun her geçen gün derinleştiği Almanya 2,33 trilyon Avro borçlu. Devlet verilerine göre bu borç günbegün 390 milyon Avro artıyor. Beş milyon insan devlet yardımı olmasa aç kalacak! Gırtlağına kadar borçlu Almanya eğitim sorunlarının da altından bir türlü kalkamıyor. Seçmenin 2017'de % 53 olan desteği bugün %40'a düştü. On milyar Avro'luk demiryolu projesi, insanları politikacılardan iyice soğuttu. Bonatz'ın tarihi istasyonunu kanatsız bir kuşa çevirmekte, çok riskli bir projeye olmayan milyarları yatırmakta inat eden politikacılar, güven yitirmeye devam ediyor. Alman Devlet Demiryolları 25 milyar Avro borçlu bir kuruluş! Korona'yla bu borç, hızla artıyor.

11 Temmuz 2021

Telefon Kulübeleri

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 11 Temmuz 2021

Bir zamanlar sarı telefon kulübeleri vardı. Kentin her sokağında, her caddesinde, köşe başlarında. Yanyana, dizi dizi. Ne zaman telefon etmen gerekse, ne zaman acelen olsa, kesinlikle, konuşması bir türlü sona ermeyen, dışarda duranı şu kadar olsun umursamayan biri olurdu içinde. Sen ise çaresiz, elinde bozuk para, çoğu zaman 20 fenik, sabırla öyle beklerdin.

*

Saçlarını parıltılı bir yeşile boyamış, üzerinde kapkara bir giysi, kulaklarında maden küpeler, ayağında kısa bir etek, altında fileli kara çoraplar. Karşısındaki gençle tartışıyor. O da karalar içinde. Boyalı saçlarıyla, öfkesinden tüyleri kalkmış foksterier köpeği andırıyor. Yanlarında karalara bürünmüş başkaları da var. Hepsi de birbirine benzeyen kızlı erkekli bir grup genç. Ellerde bira şişeleri, çoğu aileleri ile sorunlu, topluma da karşıt tipler. Kollarda, omuzlarda, yanaklarda dövmeler. Birinin sol kolunu boydan bir kertenkele kaplıyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Yanlarından geçenler tuhaf, biraz da ürkek onlara bakıyor ve hızla yoluna devam ediyorlar.

Kara giysili gençlerin hemen karşısında bir telefon dükkânı! Kentin birçok yerindeki bu dükkânlardan vatan hasreti çeken yabancılar Amerika'dan Afrika'ya, Asya ülkelerine, Türkiye'ye ucuza telefon edip yakınlarıyla dakikalarca çene çalıyorlar. Kapısında, çocuklarını sakinleştirmeye çalışan bir Afrika güzeli durmuş. Az ötede iki kabadayı çene çalıyor. Hepsi de birilerini bekliyor gibi. İçerde maviye boyanmış üç telefon kabini. Birkaç da bilgisayar var. Her kafadan bir ses çıkıyor. Burası bir Cybercafé, bir Babil Kulesi! Tanrı insanların dillerini karıştırmış, kimse kimseyi anlamıyor! Çünkü Almanca konuşulmuyor. Telefon kabinlerinden duyulan Çince, Arapça ve Türkçe'ye çeşitli Afrika dilleri de karışıyor. Burada on beş dakika duran Almanya'da olduğunu unutuyor!

170 ülkeden tam 140 bin insan
Kasada oturan gençten adam Hintli'yi andırıyor. Kurnaz patron bakışlarıyla hiçbir şeyi gözden kaçırmıyor. Dükkânı sabahın erken saatlerinden gece yarısına dek açık. Üç numaralı kabindeki kara tenli kadın çok yumuşak bir sesle, gülümseyerek konuşuyor. Elinden tuttuğu küçük kızı fıldır fıldır gözlerle sağına soluna bakınıyor. Kasadaki adam, çekik gözlü bir kadına değişik telefon ücretleri konusunda bilgi veriyor. Onu anlamayan kadın tekrar tekrar soruyor. Adam sabırlı, yanıtları hep aynı oluyor. Kadın on dakika sonra dükkânı terk ediyor. Hiçbir şey anlamamış olduğu yüzünden belli. Sıra bende. Elimdeki kâğıdı uzatıp fotokopi çekmesini rica ediyorum.

Tam 170 ülkeden 140 bin insanın yaşadığı ve yüzün üzerinde yabancı dilin konuşulduğu Stuttgart'ta bu gibi dükkânlar para basıyor! Her ne kadar çoğu insanın cebinde akıllı telefon varsa da kabinden Vietnam'ı, Kongo'yo, Küba'yı aramak 'cep'ten ucuz. Bağlantı da daha iyi. Her renkten, her kültürden, her dinden insan kapılarını aşındırıyor. Taş çatlasa yirmi metrekare dükkân son aylarda küçük bir postane de oldu! Mektubunuzu paketinizi verebiliyor, para da havale edebiliyorsunuz. Avro bekleyen yakınlarına her ay başında para yollayanlar dünyanın 200 ülkesinde 347 bin şubesi olan MoneyGram'ın buradaki hizmetinden yararlanıyor! Tam karşıdaki dükkânın sahibi ekmeğini yıllardır 'akıllı telefonlar' satışından ve tamiratından kazanıyor, son bir yılda maske satışından da. O burayı çalıştıranın ağabeyi. Dükkânının kapısında hep kuyruk var. Kuyrukta tek Alman göremezsiniz!

Stuttgart tren istasyonunun altındaki pasaj sabah akşam insan kaynıyor. Karalar içindeki, vücutları dövmeli gençler pasajın büyük Schloss parkına açılan girişine yıllardır el koydular. İş çıkışı otobüse, tramvaya, metroya, trene koşuşturanların kendilerini toplumdan dışlamış o tiplere bakacak zamanı yok. Canları da istemiyor.

768 basamak çıkmak!

CUMHURİYET, 11 Temmuz 2021

Kulesi dünyanın en yükseği. Tam 161.53 metre. Tepesine ulaşmak için 768 basamağı çıkmak zorundasınız. Gücünüz varsa. Fakat çıktığınıza değiyor, hele hava açık, görüş berrak oldu mu... Alpler'e kadar uzanan bir panorama yorgunluğunuzu gideriyor.

Temelini 14. yüzyılda atmışlar Ulm Katedrali'nin. Devasa kapısından içeri girip de başınızı kaldırdığınızda kubbeleri süsleyen motifleri zor seçiyorsunuz. Stuttgart'tan Münih'e, Konstanz Gölü'nün kıyılarına, Avusturya Alpleri'nin kayak merkezlerine ulaşmak için hep Ulm'dan geçmek zorundasınız. Kuzey İtalya'ya, Venedik ya da Milano'ya mı yolculuk, yine Ulm üzeri gidiyorsunuz. Anlayacağınız Ulm, "yol üstünde bir kent". Ortasından Avrupa'nın en uzun nehri Tuna geçiyor, kollarından Mavi ile burada buluşuyor. İnsan bir an düşünüyor, acaba ona "Mavi Tuna" demelerinin nedeni bu mu? Hayır, tabii bu doğru değil. "Mavi Tuna" deyişini bulan 1867'de bestelediği ve aynı yılın şubatında Viyana'nın büyük parkında kentlilere, mayısta da Paris'teki Dünya Fuarı'nda uluslararası katılımcılara sunduğu "Güzel Mavi Tuna" valsiyle Johann Strauss olmuştu...

Balıkçılar mahallesinde
Katedral çevresi eskiliğini korumuş. Dar sokaklar, ikişer üçer katlı tarihi evler, loş geçitler, küçük lokantalar ve şaraphaneler, butikler ve galeriler... Tuna'ya inen yollar kentin en şirin mahallelerinden geçiyor. Birçok tarihi Alman kentinde olduğu gibi Ulm'da da çoğu sokak araç trafiğine kapatılmış, yayalar rahatça dolaşsın diye. Korona vakaları azaldıkça sınırlamalar yavaş yavaş kaldırıldı. Kafeler, lokantalar masaları çıkarmış dışarı. Havalar yaz. İnsanlar aylar süren "ev hapsi"nin ardından mutlu mutlu oturuyor, yorgunluk çıkarıyor, gülümsüyor...

Balıkçılar Mahallesi kentin en eski yerleşimi. Buradaki yapıların çoğu, nehir kıyısındaki kent duvarları 16. ve 17. yüzyıldan kalma. Günümüzde lokanta olarak kullanılan Eğik Ev, yedi yüz yıldır hâlâ sapasağlam ayakta, hafif yan yatmış olmasına karşın.

Ulm Müzesi değerli ve ilginç sergilere öncülük ediyor. Bundan birkaç yıl önce ekspresyonizmin (dışavurumculuğun) en ünlü ressamlarından Emil Nolde'nin (1867-1956), 1903 ile 1918 yılları arasında yarattığı büyüleyici 60 insan portresi müzenin salonlarını süslemişti. Hele Nolde'nin Yeni Gine'de yaşadığı yıllarda (1913-1914) yarattığı ada yerlilerinin portreleri çok çekiciydi.

O bir şamandı, kâhindi, eylemciydi
Son aylarda Ulm Müzesi salonlarını, doğumunun 100. yılını kutladıkları, geçen yüzyıl Almanyası'nın en tanınmış "politize olmuş sanatçısı" kabul edilen Joseph Beuys'a (1921-1986) ayırdı. Beuys, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'nın yetiştirdiği tartışmalı sanatçılarından biriydi. Yaşamı boyunca üzerinden uzun paltosunu, başından kenarları geniş şapkasını çıkarmayan Düsseldorf'lu sanatçının özellikle 1960'lı ve1970'li yıllarda heykel, yerleştirme, çizim, grafik ve performans alanlarındaki çalışmalarında Şamanizmden ve Rudolf Steiner'in antropozofi öğretisinden etkilenmiş olduğu bilinir. "Heykellerimin doğası kesin ve bitmiş değildir, her şey sürekli bir değişim geçirmektedir", sözleri onundur. Alman sanat dünyası için o bir şamandır, kâhindir, büyücüdür, rahiptir, eylemcidir, politikacıdır, filozoftur...

Ulm gezintisinin sonunda Stuttgart'a dönmek de var, geceyi tarihi Balıkçılar Mahallesi'nde geçirmek de. İkinci seçeneği yeğlerseniz, adı Dar Ev olan küçük otelde kalmanız önerilir. Fischergasse'de, taş köprünün hemen yanı başındaki, 16. yüzyıldan kalma yapı adı gibi gerçekten daracık. İçinde sadece üç odası var. Baştan aşağı özenle restore edilmiş odalar kat genişliğinde. Birinde jakuzi var, günün yorgunluğunu atmak isteyenler için. Tuna'nın kolu Mavi neredeyse odanızın içinden geçiyor. Az sonra ağaçlar altında oturmuş, leziz yöre şaraplarını yudumlarken aklınız uzaklarda...

mail@ahmet-arpad.de

5 Temmuz 2021

„Şarkılar Sınırları Aşar"

TOPLUM Gazetesi, 5 Temmuz 2021

1949'da kurulan Batı Almanya'nın ilk Cumhurbaşkanı Theodor Heuss, 1957 yılında Ankara ve İstanbul'u ziyaret ettiğinde neredeyse benim de elimi sıkacaktı. Dolmabahçe'de motordan indiğinde alandaki karşılayıcılar arasında Alman Lisesi öğrencilerinin de olması doğaldı.

Ertesi gün liseyi ziyaretinde onu daha da yakından görmüştük. Bahçede dizilmiş biz öğrencilere bakarak yürürken bir an durmuş, tam da önümdeki çocuğun yanına gitmiş, elini sıkmış ve onunla Almanca kısa bir sohbet etmişti. On beş yıl sonra Stuttgart'taki üç katlı, parkı andıran bir bahçe içindeki villasının az ötesinde yaşayacağımı o günlerde düşümde görseydim inanmazdım!

Oturma odası, yemek odası, bürosu 1950'li yıllarda Heuss ailesinin kullandığı mobilyalarla olduğu gibi duruyor. Katlardan biri eski cumhurbaşkanının arşivine ayrılmış. Bu arşivde yirminci yüzyıl Almanyası'nın başlangıç yılları belgeleniyor. Bir vitrinde Theodor Heuss'un 1957'deki Türkiye ziyaretinden belgeler var. Onun özel izniyle 1958'de Almanya'ya gelen Ankara meslek enstitüsü mezunu 150 kişi bu ülkeye giren ilk Türk işçileriydi! Arşivlerde onlara „Heuss'un Türkleri" dendiği yazıyor.

Savaşla ünlenen şarkı

Villanın katlarından biri sürekli değişen sergilere ayrılmış. Bir köşede "Lilli Marlene" var. 1915'te Rus cephesine gitmeye hazırlanan asker Hans Leip'ın yazdığı bir şiir Norbert Schultze'nin 1938'deki bestesiyle ve kadın şarkıcı Bunneberg'in (Lale Andersen) repertuvarına almasıyla ünlenir. 1941'de Belgrad'daki Alman asker radyosunun her akşam yayımlamasıyla da "Lilli Marlene" dünya çapındaki ününe kavuşur.

"Kışlanın büyük kapısının önünde
Büyük kapının önünde bir fener var
İşte orada buluşalım
O fenerin altında buluşalım
Eskiden olduğu gibi Lilli Marlene
Eskiden olduğu gibi Lilli Marlene"


Anavatandan binlerce kilometre ötede savaşan Alman askerleri, Lale Andersen'in hasret dolu boğuk sesini dinler, her şeyi unutur. Belgrad radyosuna on binlerce mektup yağar. Radyo her akşamki programına saat 21.55'te Lilli Marlene ile başlar! Savaş sürer gider, şarkı ününe ün katar. Sadece Hitler'in değil, karşı cephedeki "düşman" askerlerine de savaşı unutturur Lilli Marlene. Ünlü yazar John Steinbeck'in dediği gibi "Şarkılar siyasete benzemez, sınırları kolayca aşarlar". Birbirlerini boğazlasın diye cephelere sürülmüş milyonlarca gence her şeyi unutturan bu ezgi bir an için silahları susturur. O, "savaşı durduran şarkı"dır!

Theodor Heuss evinden çıkıp villalar arasından ormana doğru ilerlerken bir başka ünlünün, Ferdinand Porsche ailesinin evinin önünden geçiyoruz. Hitler'in, "Düşük maliyetli bir 'halk' otomobili yap!" emri üzerine Porsche Volkswagen "kaplumbağa"yı yaratmıştı. Sonraki yıllarda Alman Nasyonal Sosyalist Parti'sine ve SS'ye üye olmuş, Hitler'e askeri araç üretmişti. Savaştan sonra tutuklanmış, fakat kimse kılına bile dokunamamıştı. Hitler Porsche'den yararlanmıştı. O savaşın ardından Batı Almanya'yı kurduranlara da gerekliydi!

Şimdi önünden geçtiğimiz villadan vârisleri taşınınca Theodor Heuss'un komşusu görkemli yapı Porsche Konukevi oldu. Stuttgart'taki dev şirket yıllardır rekora koşuyor. Korona krizi de onu etkileyemedi.

27 Haziran 2021

Hitler ve gazeteciler...

TOPLUM Gazetesi, 27 Haziran 2021

AHMET ARPAD

"Bizdeki aydın sınıfını gördükçe öfkeleniyorum, fakat yapacak bir şey yok, çünkü onlar gerekli; böyle olmasaydı köklerini çoktan kazırdık!" Hitler bu sözleri 10 Kasım 1938 akşamı Münih'teki karargâhına çağırdığı yaklaşık 400 gazetecinin karşısında söylemişti. 'Führer' ülkeyi 'teslim aldığı' 1933'ten başlayarak komünistleri, aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri, bilim adamlarını ve yazarları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başlamıştı.

Hitler bu nedenlee 1933 yılının Mart ayında başlattığı "halkı ve ülkeyi korumak" amaçlı yasalarla öncelikle basın kontrol altına alma girişimini Haziran'da başarıyla sonuçlandırmıştı! Führer'e göre, basının toplumu yönlendirme ve etkileme gücü büyüktü, bu nedenle de onu geçici değil, sürekli kullanmalıydı! Amaca ulaşmak için yayın organları "eşitlenirken", daha doğrusu bütün basın organları birbirine uydurulurken, basın özgürlüğüne de büyük bir darbe indirilmişti. Bu girişimlerin ardından, 4 Ekim 1933'de yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla da gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratılmıştı. Gazetelerde yazı işleri müdürü görevini üstlenecek kişilerin kesinlikle "saf kan Alman" ve politik açıdan "çok güvenilir" elemanlar olması koşulu getirildi. Bu süreçte parti kendi adamlarını sorumlu görevlere yerleştirdi. Yeni yasayla Ocak 1934'ten başlayarak birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi.

Eleştiren gazeteciler Almanya'dan kovuldu

Nasyonal sosyalistler böylece ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında tüm medyayı çıkarlarına uygun yönlendirmeyi başarmışlardı. Bütün gazeteler hükümetin düzenlediği basın toplantılarına muhabir yollamak zorundaydı. Neyin nasıl yazılacağına da, Hitler'in hemen 1933'ün ilk haftalarında kurduğu ve başına da Goebbels'i geçirdiği 'propaganda bakanlığı' karar verecekti. Basından pek karşı tepki gelmedi. Tepki gösterenler de işten atıldı, Almanya'dan kovuldu ya da öldürüldü. Bazıları kendiliklerinden başka ülkelere iltica ederken, birçoğu da toplama kamplarına sürüldü. Bunlardan biri de Münih yakınlarındaki, hemen Mart 1933'te kurulan ve nasyonal sosyalist ideoloji karşıtı gazetecilerin yanı sıra sendikacılarla aydınların da atıldığı Dachau kampıydı. Her türlü nümayiş ve protesto da acımasızca eziliyor, insanlar içeri alınıyordu. Basının devlet tarafından "denetlenmeye" başlanmasının tek amacı Alman halkını nasyonal sosyalist ideolojiye uygun olarak etkilemenin en kolay yol olmasıydı. Seslerini çıkarmak yürekliliğini gösteremeyen gazete sahipleri 1933 yılının Haziranı'nda kurulan medya kontrol meslek birliğinin başına Max Amann adında bir Nazi'nin geçmesine de göz yumdular. Çünkü Alman basını artık bağımlı yapılmıştı. Hitler'in 44. doğum günü olan 20 Nisan'da ünlü çizer Emil Stumpp'un yaptığı Führer karikatürünü birinci sayfadan yayımlayan ünlü Dortmund gazetesine hemen ertesi gün el konuldu, mal varlığı ve sermayesi partiye aktarıldı. Çizer Stumpp'un da Almanya'da çalışması yasaklandı.

Yönetenleri 'küstüren' gazeteler

1935'ten sonra da 'yönetenleri küstüren' veya 'basının şerefini lekeleyen' herhangi bir haber veren gazeteler meslek birliğinden çıkarıldı. Hitler'in nasyonal sosyalist devleti böylece birkaç yıl içinde medyayı sadece kontrol etmeyi başarmamış, ne türlü yayın yapacağına da karar vermekle onu bütünüyle ele geçirmişti. Aynı süreçte tabii Yahudi azınlığın tüm yayın organlarına da el kondu. Yayınevleri kamulaştırılırken, karşı çıkabilecekleri düşünülenler başkalarına satmak zorunda bırakıldı. Ülkede gücünü pekiştirmekte olan Hitler'in NSDAP partisi zamanla basını amaçlarına uygun yönlendirmeyi başarmıştı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels'in tek amacı ilk günden başlayarak tüm basını, radyoları ve her türlü yayın organının düşünce ve görüşlerini baştan sonra denetlemekti. Goebbels, "Ben bakan olarak gazeteleri yasaklayamam" diyordu. "Fakat hükümet basınla baş etmek zorunda kalırsa gereken tüm yöntemleri mutlaka bulacaktır! Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır. Biz ona elimizi uzatacağız ve onun da uzattığımız bu eli kayıtsız şartsız tutmasını bekliyoruz..." Nasyonal sosyalist parti çıkardığı yasalarla, "yönetenlerin korkulu düşü" olan medyayı kendi politik çıkarları doğrultusunda standartlaştırmıştı!

Tüm demokratik güçler susturulmuştu

Naziler savaş yıllarında tüm ülkede gazetelerin yüzde 36'sını kontrol ediyordu. Tirajı yüksek bu yayın organları halkın yüzde 82'si tarafından okunmaktaydı! Ellerine geçirdikleri yayınevleri arasında ünlü Ullstein da vardı. Kitap ve gazete Hitler'in korkulu düşü idi. Hitler Almanya'sında bireye yapılan baskı 10 Mayıs 1933'te kitapların yakılmasıyla başlamıştı. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig ateşi boylamıştı! İnsanların okumaması, düşünmemesi demekti. Führer, gazete ve kitabın silahtan daha güçlü olduğunu çabuk kavramış, basın özgürlüğüne son vererek de tüm demokratik ve liberal güçleri susturmayı başarmıştı..!

Gerçekdışı haberlere inananlar

Cumhuriyet, 27 Haziran 2021

STUTTGART – Ahmet Arpad

İnsanoğlu heyecanlanmayı sever. Bu nedenle gazete okurken, televizyon seyrederken okuduklarının, gördüklerinin doğru olduğuna çabucak inanıp heyecanlananlar az değildir. Sosyal medyanın yaşamımızı gittikçe daha çok etkilemeye başladığı günümüzde sadece gerçekdışı haberler değil, onlara inananlar da hızla artıyor. Son yıllarda birileri sosyal medya aracılığı ile toplum insanlarını yanlış bilgilendirme çabasında!

Bir kez bu tuzağın içine düşen, her okuduğuna inanmaya yatkın, daha doğrusu inanmak isteyen kişilerde bir süre sonra korku, iğrenme, şaşkınlık ve nefret gibi duygular görülüyor. Baden-Württemberg Eyaleti İçişleri Bakanlığı'na bağlı "Politik Eğitim Merkezi"nin bir süre önce yaptığı açıklama şöyle: "Son yıllarda toplumda insanların özgürce söyleyebileceklerinin ötesine çıktığını tespit ediyoruz. Konuşma ve yazma özgürlüğünün sınırları yerinden oynatılıyor". Sosyal medya günlük yaşamı abartıyor, birçok kişide psikolojik sorunlara neden oluyor, insanlar ruh ve sinir hastalıkları nedeniyle doktora başvuruyor. Yüzlerce milyon Instagram kullanıcısı günbegün -çoğu kez bilinçli yayılan- gerçekdışı haber ve görselleri, tanımadığı insanlarla paylaşmaktan çekinmiyor. Bir düşler dünyasında yaşayan bu insanlar hep güzel, heyecan verici şeyler okumak, görmek istiyor ancak belli bir süre sonra bu "balon dünya" patlıyor, gerçek ortaya çıkıyor bu, altından kalkması güç psikolojik sorunları beraberinde getiriyor. Ve bu sorunlar Covid-19'la arttı.

Merkel'in yerini kim alacak?
Eylül sonunda Almanya yeni bir başbakan seçecek. Kimin Merkel'in yerini alacağı, hangi partilerin yeni hükümeti oluşturacağı bilinmiyor. Favori yok, ipi kim birinci göğüsleyecek, önceden kestirmek olanakdışı. Böyle bir ortamda kararsız seçmeni etkilemek çok önemli. 2017 genel seçimleri öncesi bazı önlemler almış olan hükümet şimdi de Federal Enformasyon Teknik ve Güvenlik Dairesi (BSI) aracılığı ile milletvekili ve başbakan adaylarının e-posta'larına olası saldırıları engellemeye çalışıyor. BSI Başkanı Arne Schönborm, yabancı ülkelerden hacker'ların özellikle sosyal medya hesaplarından yanlış bilgiler paylaşabileceklerini kaydetti. Burada Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un e-postaları'nın hack'lendiğini, ABD seçimleri öncesinde de dış güçlerin seçim kampanyalarına manipülasyon yaptığı savlarını unutmamak gerekiyor. Eski NATO Genel Sekreteri Rasmussen, tehlikenin ağırlıklı olarak Rusya ile Çin'den geldiğini söylemişti. O yılların istihbarat başkanı Hans-Georg Maassen de "Rusya tarafından seçimleri etkileme girişimine dair artan kanıtlar bulunuyor" demişti. Böyle siber saldırılardan ve yanlış bilgilendirilmelerden 2015'ten bu yana en çok etkilenen AB ülkesinin Almanya olduğu biliniyor.

Demokrasinin temel ilkesi "düşünce özgürlüğü"nün ardına gittikçe daha çok aşırı sağcının sığınmaya başlaması ve kendilerini eleştirenleri "vatan hainleri", "yalancı basın" diye damgalaması da huzur kaçırıcı! Haftalık SPIEGEL dergisinde okumuştum, siyasi görüşlerini Facebook aracılığı ile yayan partiler arasında sağcı popülist Almanya için Alternatif Partisi (AfD) başı çekiyor. Nefret ve fesat yaymanın bir özgürlük olduğuna inananlar sosyal medyada at koşturuyor! Gittikçe daha çok politikacı aşırı sağcıların, Neonazilerin hakaretine uğruyor, hatta ölüm tehditleri alıyor.

İnsanoğlu yapay zekanın kölesi mi?
Resmi açıklamalar doğruysa Alman gençlerinin yüzde 74'ü günde yirmi kez Instagram'a giriş yapıyor, her saniyede -gerçek veya gerçekdışı- altı bin tweet dünyada bir yerlere gidip geliyor! Massachusetts Institute of Technology'nin bir araştırmasına göre, yalan haberler diğerlerine göre yüzde 70 daha hızlı yayılıyor, ortaya atılan görüşler ve kavramlar alışılmış sınırları aşıyor. Bunun toplum için hissedilir ve dramatik sonuçları da gittikçe kaçınılmaz oluyor.

Berlin'deki "Yeni Sorumluluk Vakfı"nın geçen mayısta sonuçlarını açıkladığı bir araştırma, katılımcıların yüzde 46'sının yarı gerçek haberlere veya propagandaya inandığını ortaya çıkarmıştı. Vakıf sözcüsü Anna-Katharina Mesmer'in belirttiğine göre, katılımcıların çoğunluğu internette okuduğu uydurma haber ve bilgileri doğru değerlendirmekte sorun yaşıyor. Tanıtım, bilgilendirme, bilinçli yanlış haber ve kişisel görüş arasındaki farkı kavrayamıyor.

Birilerinin sınırsız özgürlüğün geçerli olduğunu iddia ettiği ancak her türlü kabalığa, saldırganlığa ve psikolojik baskıya "kapıları açık" sosyal medya aracılığıyla yaydığı yalanlara inanan insanların sayısı arttıkça dünya toplumunu bekleyen büyük tehlike de hızla doruğa yükseleceğe benziyor. Günümüzde insanoğlunun zekâ katsayısında (IQ) düşme olduğunu söyleyen, yüzlerce milyon Instagram kullanıcısının gerçeklerden uzak bir düşler dünyasında yaşadığını iddia eden bilim insanları da var. Birilerinin, "yaşamın artık kolaylaşacak", diye getirip önümüze koyduğu kimi yeniliklere bağımlı yaşamak özgürlük mü?.. Yakın gelecekte insanoğlu dijitalleşme ve yapay zekânın kölesi olup gücünü yitirecek mi?

mail@ahmet-arpad.de


22 Haziran 2021

Duvarlar Renk Cümbüşü

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 22 Haziran 2021


Stuttgart'ın görkemli Mercedes Benz Müzesi'ne, Mercedes Benz Arenası'na, Mercedes Benz genel merkezine, Neckarpark futbol sahalarına, iki konser salonuyla bir spor salonuna, panayırların, sirklerin kurulduğu büyük çayıra giden kavşağın altı koskocaman bir alan!

Kent belediyesi burasını grafiti sanatçılarına teslim etmiş! Günün hangi saati giderseniz gidin, orası ellerinde değişik spreyler duvardan duvara giden gençlerle dolu. Uzunlukları 500 metreye yaklaşan değişik duvarlarda, üzerindeki dev kavşağı taşıyan kalın sütunlarda renk coşkulu çizimler...

Birileri buraya spreyi gönlü elverdiğince sıkmış! Çizimlerin tümü hareketli ve canlı. Kimileri vahşi, güldürücü, düşündürücü, kimileri de, karşılarında durup uzun uzun baksanız da, içinden çıkamadığınız, ışıldayan motifler.

Koskoca harfler, komik, küfürlü İngilizce sözler, kıvrılan bir dev yılanı andıran çizgiler, iç içe kadınlar, erkekler, hayvan figürleri, insanı gülümseten tuhaf yüzler... Hepsi de 'wild style'! Uzun bir duvarda bir fil, mor renginde, ağzını açmış bağırıyor, başına pembe dev bir fare oturmuş, gülümsüyor! Hemen yanında bir heykel, alçıdan, bıyıkları kalın, iri yarı, güçlü bir orta çağ savaşçısı. Elinde sprey kutusu önünden her geçen onu gönlünce boyamış!

Önüne geçilemeyen tutku

Çoğunlukla bu 'sanata' yeni atılanların özellikle hafta sonlarında doldurduğu 'yeraltı alanı'nı kent belediyesi grafitiçilere bırakmış. Stuttgart'ın belirli banliyö istasyonlarının duvarlarını, merdivenlerini de kullanmaları mümkün. Kimi caddede binaların duvarlarını kaplayan dev tablolar da dikkati çekiyor.

Onlar sipariş üzerine yapılmış! Varlıklılar, şirketler, dernekler sahibi oldukları binaların ön veya yan cephelerini profesyonel grafitiçilere açıyor! Belediyenin bazı otobüs ve tramvaylarında da eserlerini görmek mümkün! Artık bu 'sanattan' geçinenler var. Grafitiçileri doğum günlerine, okullara, ev partilerine çağırmak mümkün.

Bunlardan biri de kırk yaşındaki Stuttgartlı Christoph Ganter. Çoğu Art Nouveau tabloları andıran dev boyutlarda çizimleri kentin değişik duvarlarını kaplıyor. Bir metro istasyonunun peronlara inen merdivenlerdeki dev panoya "Golden Future" adını vermiş. Kırmızı, iri balıklar, uğur böcekleri, domuz yavruları, filler, tavşanlar, yoncalar, kırmızı mantarlar karmakarışık, iç içe, oynak, şen, büyüleyici... Ganter 2019 sonunda mesleği olan lise öğretmenliğini bırakmış. "Şimdi kendimi çok özgür hissediyorum", diyor. Bir zamanlar aklına geleni geceyarıları gizlice duvarlara çizen, polislerden kaçan Ganter günümüzde profesyonel çalışan bir 'Street Art sanatçısı'.

İlkçağ insanlarının mağaralara çizdiği duvar resimleri grafitinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. İlerki çağlarda Antik Yunan'da, Efes'te, Pompei'de, Mısır'da benzerlerine rastlanıyor. Grafitinin yeniden doğuşu 1970'li yıllarda New York'ta özgür gençlerin kent duvarlarına, metrolara çizdikleriyle başlamış. Duvarlardaki renk coşkusu önüne geçilemeyen bir tutku...

15 Haziran 2021

Çılgın Kralın Sarayları

Toplum Gazetesi/Almanya,15 Haziran 2021

Bu yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız. "Eksantrik" Kral II. Ludwig'in (1845-1886) karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Milyonlarca "Mark"ı, ülkesinin hemen hemen tüm olanaklarını, gerçekdışı gibi görünen, 200 odalı bu olağanüstü saraya harcamış. Ona "çılgın" diyenler olmuş. Kral II. Ludwig bundan tam 135 yıl önce, 13 Haziran 1886'da öldü. Anlaşılmaz bir yaşam Starnberg gölünün sularında son buldu! Kırk bir yaşında dünyasına veda eden II. Ludwig'i 19 Haziran 1886 günü Münih'te St. Michael Kilisesi'nin altındaki 'İmparatorlar Mezarlığı'na gömdüler!

Neuschwanstein, belki de Avrupa'nın en güzel şato sarayı! Bavyera Kralı II. Ludwig insanlarla bir arada değil, kendi yarattığı düşler dünyasında yaşamış, içine kapanık, utangaç, ancak kendini hep en büyük hissetmiş bir kral. İnsanlardan uzak olmayı yeğlediği için masalımsı bu sarayın duvarları ardına çekilmiş.

Zamanla onun yaşamından rahatsız olmaya başlayan yakın çevresi, bir doktor heyetinin verdiği "psikolojik yetersizlik" raporuyla Bavyera'yı artık idare edemeyeceğine inandıkları kralı tahtından indirmiş, sarayından atmış. "Bana komplo yapıyorlar" diyen II. Ludwig, Starnberg Gölü'ndeki Berg şatosuna sürülmüş. Kısa süre sonra da gölde ölüsü bulunmuş. Ölmüş mü, öldürülmüş mü? Bu günümüze dek yanıtlanamamış bir soru. Düşler dünyasının kralı ardında büyük borçlar bırakarak yaşama veda etmiş.

Altın kaplı oda

Münih'le Salzburg arasındaki Chiemsee, Güney Bavyera'nın güzel göllerinden biri. Burayı çekici yapan Kral II. Ludwig'in ölümünden kısa süre önce yaptırdığı Herrenchiemsee Sarayı. Versay'dan etkilenmiş yapıda 98 metre uzunluğundaki görkemli tören salonu, ikinci kata çıkan merdivenler ve kralın her yanı altın kaplama yatak odası göz kamaştırıyor. II. Ludwig bu sarayda yaşamının sadece on gününü geçirmiş!

Ölümünden birkaç ay önce Tirol yöresinin şirin göllerinden Plansee kıyılarına Pekin'deki "Kış Sarayı"nı anımsatan bir saraycık kondurmayı planlamış. Gerçekleştiremediği başka bir yapı da Avusturya sınırındaki Garmisch'in kuzeyinde, Linderhof Sarayı'nın yakınlarında plandığı, Bizans saraylarını andıran büyük saraydır. II. Ludwig'in başka sarayları da var. Bavyera Alpleri'nin çevrelediği Ammergau yöresindeki Linderhof'u çok severdi. Olağanüstü dağ manzarasıyla ünlü sarayın hemen hemen bütün odaları altın kaplı. İnsanlarından kaçan genç kral, hayranı olduğu ünlü besteci Richard Wagner'in "Tannhäuser" operasındaki dev mağaranın benzerini sarayın bahçesine yaptırmış.Yine aynı yörede, Schachen tepesine kondurttuğu, 3 bin metrelik Zugspitze ve Avusturya Alpleri manzaralı "kral evi" de düşsel bir yapı. Birinci katın rengârenk odaları şark saraylarını andırıyor. Korona kısıtlamaları azalınca Berchtesgaden yakınlarındaki dostlarımızı ziyarete gittik. Yolda Chiemsee Gölü'ne uğradık, II. Ludwig'in sarayını gezdik. Diğerlerini daha önce görmüştük, Herrenchiemsee Sarayı'na sıra bu kez geldi.

Başka bir "cevher" de Obersalzberg tepesinde! Buralara kadar gelip de tekrar oraya çıkmamak olmazdı. Almanya-Avusturya sınırında, iki bin metreye yaklaşan bu tepenin 1933'ten bu yana kötü bir ünü var. Hitler, Almanya'da başa geçer geçmez Obersalzberg'deki tüm yapılara el koymuştu. Mülkünü satmak istemeyenleri "toplama kamplarına gönderirim" tehdidiyle inatlarından vazgeçirtmişti. Ona "halkın başbakanı" denmesini isteyen Hitler, bu tepeye kendi çizdiği planlara göre dev bir karargâh oturtmuştu.

Megaloman kime denir?

"Führer" ülkeyi ve savaşı uzun yıllar buradan yönetmiş, ülkeler arası politikacılarla, diplomatlarla görüşmelerini burada yapmıştı. Yükseklik neredeyse 2 bin metre. İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, pırıl pırıl dereler, suları yemyeşil Königsee. Şirin, küçük, kar beyazı gemiler yine çalışıyor, arkalarında köpükler bırakarak küçük yerleşimlere uğruyor. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alp dorukları... Uçurumun bağrına saplanan bu "kartal yuvası"nda Hitler, yanında Eva'sı keyif çatıp çayını yudumlarken, kafasından kimbilir ne "kötülükler" geçiriyordu?

Megaloman kime denir? Kendini herkesten üstün gören kişiye! Onun temelinde çok güçlü ve bastırılmış bir aşağılık kompleksi vardır. İnsanlık tarihinin gelmiş gelmiş en büyük megalomanlarından biri Adolf Hitler'di. Psikiyatristlere göre Kral II. Ludwig de Hitler gibi iki ruhluydu. Onlar yakın çevreleri için kolay anlaşılmaz insanlardı. "Ben kendim için de, başkaları için de gizem dolu bir insanım", genç kralın ünlü bir sözüdür.

13 Haziran 2021

Doğayı öldürenler...

Cumhuriyet, 13 Haziran 2021

30 Eylül 2010 günü Stuttgart'ta kent merkezindeki 25 tarihi ağacın kesilmesini engellemek isteyen kadınlı erkekli, genç, yaşlı binlerce kişiye gaz ve tazyikli su sıkan, onları coplarla döven polis, altısı ağır olmak üzere dört yüz kişinin yaralanmasına neden olmuştu. Bu olay beş ay sonraki seçimlerde eyalet başbakanının başını yemiş, açılan ve uzun süren davalar sonucu kent emniyet müdürüyle beş polis değişik cezalara çarptırılmış, ağır yaralılara da yüksek tazminatlar ödenmişti! Bütün bunların nedeni 25 tarihi ağacın kesilmesiydi!

600 bin nüfuslu Stuttgart'ın yüzde yirmisi yeşil alanla kaplı. Kent göbeğindeki parkın on kilometrelik yolları, gezinen, koşan, spor yapan insanlar, üzerlerine göçebe kuşların inip kalktığı göz alabildiğine uzanan çayırlar, içinde kuğuların, ördeklerin, kazların yüzdüğü küçük göller... Bu dev park her mevsim insan dolu. Sıcak havalarda rahat bir nefes almak isteyenler kent merkezine sadece 10 dakika ötedeki Killesberg tepesinin çimenlerini, açık yüzme havuzunu veya az ötede başlayan ormanın tarihi ağaçlar altındaki serin yollarını yeğliyor. Geçen yıl orada ibret verici bir şey yaşanmıştı! Stuttgart Belediyesi'nin Bahçeler Müdürlüğü elemanları ellerinde resmi izin olmadan Killesberg'de villara yakın bir yamaçtaki yedi ağacı "hastalıklı" deyip birkaç saat içinde kesivermişti. Çevrede oturanlar ayağa kalkmış, olay gazetelere yansımış, belediye özür dilemiş, sorumluları da ihtar etmişti. Hemen ardından da yedi ağacın kesildiği yere on dört yeni ağaç dikilmişti..!

KARBONDİOKSİT VE AĞAÇLAR
Bütün Avrupa'da olduğu gibi Stuttgart'ın yakınlardan başlayan Karaormanlar'da da yağmursuzluktan ve hava kirliliğinden ağaçlar ölüyor. Otomobil egzozlarının değiştirilmesi, yeni benzin türlerinin denenmesi, fabrika bacalarına özel filtreler takılması pek işe yaramıyor. Karaormanlar'da yapılan yürüyüşlerde ağaçların yaşam savaşını yakından görmek mümkün. Ağaçlara zarar veren kükürt dioksidi, azot oksidi, yeraltı sularındaki nitratlar ve sebze-meyvenin ekildiği topraklardaki çeşitli asitler kanser hastalığının da baş nedenlerinden biri. Amerikalı bilim yazarı Peter Brennan'ın, "The Ends of the World" adlı kitabında açıkladığına göre insanoğlu önümüzdeki 10-15 yıl içinde karbondioksit sorununu çözemezse dünyamız bu yüzyılın sonunda 4.5-5 derece ısınacak. Bu hızlı ısınma sonucu da yüzyılımızda başlayan yeraltı suları sıkıntısı hızla artacak. Birleşmiş Milletler mart ayında açıklamıştı, dünyada şu anda 2.2 milyar insan temiz içme suyuna sahip değil, 4.2 milyar insanın da evinde sıhhi tesisat yok!

Asya'nın en büyük ormanlarını barındıran Endonezya zengin ülkelerin çikolata, krem, çamaşır tozu gibi gereksinimlerini karşılayabilmek için gereken palm yağını kazanmak amacıyla ülkesinde her yıl 620 bin hektar ormanı yok ediyor. Dünyamızdaki tropik ormanların üçte ikisini bünyesinde barındıran Brezilya da Amazonlar bölgesinde Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'nun da "desteği" ile "tarıma yer açıyoruz" diyerek her yıl yaklaşık 8 bin kilometrekare ormana kıyıyor! Ancak Endonezya ve Brezilya ormanları dünyamızın "yeşil ciğeri"...

Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) güncel açıklaması tüyler ürpertici: Avrupa'nın büyük kentlerinde yaşayan insanların yüzde doksanı zehirli hava çekiyor ciğerlerine! DSÖ'ye göre, erken ölümlerin en büyük nedeni hava kirliliği. Bakalım Greta Thunberg ve peşinden giden öğrenciler, çıkarcı politikacıların kafa yapısını biraz olsun değiştirebilecek mi? Küresel ısınma inanılmaz boyutta, son 2 bin yılın en hızlı seviyesinde. Özelllikle endüstri ülkelerinin büyük kentlerinde yeşil alanlar çok önemlidir. Avrupa'nın en büyük parklarına sahip, çevresi ormanlarla kaplı Viyana'da kişi başına 25 metrekare yeşil alan düşerken her gün 4 milyon aracın yollarını aşındırdığı dev kent İstanbul'da bu alan bir metrekarenin altında. Sağlıklı bir yaşam için ise en az on metrekare gerekiyor!

Kişi Batı'da yaşananları ve gösterilen çabaları görünce güzel İstanbul'umuzda olup biteni gözünün önüne getiriyor ve gelecek için iyimser olamıyor. Nüfusu 20 milyon sınırına dayanmış Dünya Kenti İstanbul'da "rüzgârlı" havaalanıyla üçüncü bir köprü uğruna milyonlarca ağaç kesilebiliyor! Doğal ekosistemdeki dengenin bozulması, yaban hayatının parçalanması kimsenin umurunda değil. Ormanlar parçalandıkça ısı dengesi hızla altüst oluyor, İstanbul'umuz insanları için yaşanmaz oluyor!

9 Haziran 2021

Dipsiz Uçurumun Kenarında Yaşalanlar

Toplum Gazetesi/ALMANYA 9 Haziran 2021

"Sofra"nın bugün kapılarını açmasına daha bir saat var. Önünde uzun bir kuyruk oluşmuş. Kuyruktakiler çoğunlukla yaşlılarla sığınmacılar. Ellerinde torbalar hem bekleşiyorlar hem de birbirleriyle çene çalıyorlar. Giyimlerinden pek varlıklı olmadıkları anlaşılıyor.

Günümüz Almanyası'nda 83 milyonun yaklaşık yüzde 20'si fakir. Resmi verilere göre, 300 bin fakir çocuğu her sabah evden kahvaltısız çıkıyor. Açıklamalar bir milyon insanın evsiz barksız olduğunu söylüyor. Bunların büyük bir kısmı 1-2 odalı sosyal konutlara başını sokuyor. En son verilere göre 52 bin insan ise, sürekli sokakta yatıp kalkıyor. Toplumların yaşadığı her krizde ilk elenenler dipsiz uçurumun kenarındakiler, en güçsüzler. Fakirleşen insan zamanla özgürlüğünü yitirebiliyor, kişiliğini de. O artık kendi kendinden sorumlu olamıyor.

Büyük marketler akşam kapanırken satamadıkları ve ertesi gün de satamayacakları için atılması gereken gıda malzemelerini "Sofra"lara hibe ediyor. Tazeliğini çok az yitirmiş, görünümü pek çekici olmayan, bu nedenle de paralının almak istemediği sebze ve meyvelerin yanı sıra süt, tereyağ, ekmek, peynir ertesi sabah, bu dükkânlarda çok düşük fiyattan geçim güçlüğü içinde olanın elindeki torbaya giriyor. Sosyal yardım ve işsizlik parası alanlar, sosyal yardım dairesinin verdiği kartları göstererek "Sofra"lardan alış veriş yapma hakkına sahip. "Sofra"larda satılan her şey marketteki fiyatının yaklaşık yüzde 80 altında. Bugün altı muz 30 Cent, bir yeşil salata 10 Cent, bir kilo ekmek 50 Cent...

"Sofra"ların şoförleri çevredeki anlaşmalı marketlerden kapanış saatinden sonra "atılacak" gıda malzemelerini alıp depoya getiriyor. O gün ne satılacağına sabah dükkân açıldığında karar veriliyor. Müşteri de çoğunlukla umduğunu değil bulduğunu alıyor. Tezgâhlarda mal kalmayınca arka depodan sandıklar geliyor, boşaltılıyor. Buraya emek verenlerin tümü de görevlerini karşılıksız yapıyor. Çoğunlukla kadın-erkek emekliler "Sofra"larda çalışıyor. Bazı günler, biraz Almanca öğrenmiş sığınmacılar da onlara yardıma geliyor.

YOKSULLUK HIZLA ARTIYOR

İlk "Sofra" 1993'te Berlin'de kurulmuş. Stuttgart şubesini de 1995 yılında Leonhard Kilisesi başpapazı Martin Fritz açmış. Kentte düşük gelirlilerin yaşadığı dört semtte "Sofra"lar var. Hepsi de tramvay, otobüs ve metro duraklarına yakın, çünkü müşterileri alışverişe otomobille gelemiyor. Bugün Almanya'da 984 "Sofra" sayısız kuruluştan ve yardımseverlerden gelen bağışlarla ayakta durabiliyor.

Çoğunluğu emekli 1.7 milyon insan günbegün ucuz gıda alabilmek için "Sofra"ların önünde kuyrukta bekliyor! Bu kuruluşlar 2019 yılında 265 bin ton gıda malzemesini, neredeyse bedava, yoksullara satmış. Kimi dükkân sebze, meyve dışında başkalarının hibe ettiği ikinci el giysi de satıyor. Korona başladığından bu yana sadece işsizlik tırmanmadı, "Sofra" dükkânlarından aldıklarıyla karınlarını doyuran yoksulların da sayısı yüzde 20 arttı. Yaz, kış gününü sokaklarda geçiren, dilenen, geceleri de kendine bir köprüaltı bulan yoksullar, "Sofra"dan her gün iki kez alışveriş yapma hakkına sahip...

"Sofra"lar ayakta kalabildikleri sürece günümüz Almanyası'nda - korona nedeniyle iyice sarsılmış - yetersiz sosyal sisteme önemli bir destek veriyor.