1 Şubat 2026

'Bizi nereye götürüyorsunuz?'

Cumhuriyet, 1 Şubat 2026

Stuttgart - Ahmet Arpad

Ağaçlıklı yol uzun, geniş. Yüzyıllık ıhlamurlar bembeyaz. Son günlerin soğuğunda donmuşlar. Güneşli bir gün Stuttgart'ın 60 kilometre güneyindeki Grafeneck'in bembeyaz yamaçlarında. Otomobilden iniyoruz. Mezarlık az ötede. Kara demirden kapısı açık. Ağır ağır yürüyoruz. Mezar taşları kısa, tekdüze, hepsi bir elden çıkmış gibi. Üzerlerinde isim, soyadı ve ölüm tarihlerinden başka hiç yazı yok. Az ileride, duvarların sona erdiği yerde büyük iki mezar dikkatimizi çekiyor. Üzerinde taş filan yok. Merak edip sokuluyoruz.

"Bu mezarlarda tam 250 ölünün külü var!" İrkilerek arkamıza dönüyoruz. Üzerinde rengi atmış mavi bir giysi, başında beyaz bir başörtü, zayıf, neredeyse kemikleri çıkmış, uzunca boylu, yaşlı mı yaşlı bir kadın duruyor hemen yanımızda. Nereden çıkmıştı? Biz geldiğimizde mezarlık bomboştu. Sırtı hafifçe kambur, yüzü buruşuk. Bir tuhaf. Olsa olsa filmlerde görürsünüz onun gibisini. Ve konuşuyor, anlatıyor, anlatıyor. Sormamıza gerek yok. "İyi ettiniz de buralara geldiniz" diyor. "Herkes görmeli Grafeneck'i, bilmeli burada 1940'ta yaşananları, Nazilerin korumasız, zavallı insanlara yaptıklarını!"

KARA OTOBÜSLER

Birlikte çıkıyoruz mezarlıktan, yürüyoruz. Uzun yolun sağında solunda tek katlı kocaman evler, sonunda sarayımsı bir bina... O konuşuyor, anlatıyor. Hep geçmişten söz ediyor. 1950 yılında burada çalışmaya başladığında 16 yaşındaydı. Yardımcı hemşire olarak işe almışlardı onu. Tepenin altındaki Gomardingen kasabasında doğmuştu. "Sanırım biliyorsunuz, savaş yıllarında Nazilerin burada ne yaptığını" diye soruyor birden. Biliyorduk, Hitler'in doktorlarının Ocak 1940 ile Aralık 1940 arasında Grafeneck'te tam 10 bin 654 engelliyi gaz odalarında öldürdükten sonra yaktıklarını!

"O aylarda, çoğu zaman gece yarısı, kara otobüsler geçerdi kasabanın sokaklarından" diye devam ediyor. "Önceleri ne olduğunu anlamamıştık. Fakat sonra günün birinde papaz efendi babama, bize tepeden bakan, sarayı andıran binayla çevresindeki barakalarda her yaştan özürlü insanların tedavi edildiğini anlatmış." Çoğu gece bacalardan dumanlar yükseldiğini fark etmişti kasabalılar...

Grafeneck tepesinde bugün de engelliler var. Ağaçlıklı yolun sağına soluna yapılmış kocaman tek katlı evlerde kalıyorlar. Kimi zaman birkaç ay, kimi zaman da bütün bir ömür boyu. Nazilerin barakaları çoktan yerle bir edilmiş. Yerlerine toplantı ve okuma salonları yapılmış. Personel odaları da. Yaşlı kadının yaşamı emeklilikten sonra da burada devam ediyor. "Gidin bakın şuraya" diyor ve eliyle yeni yapılmış tek katlı bir binayı gösteriyor. "Orada bir belgeler müzesi var. Grafeneck'te neler olup bittiğini görmeli ve kavramalısınız!" Sonra küçük adımlarla uzaklaşıyor, geldiği gibi selam sabahsız.

'DUŞA GİDİYORSUNUZ!'

Uzun yıllar süren araştırma ve çalışmaların ürünü belgeler vitrinlerde, fotoğraflar çerçevelerde. Okudukça, baktıkça içiniz bir tuhaf oluyor, sarsılıyorsunuz. Hitler 1935 yılında partisinin genel kurulunda, iyileşmesi mümkün olmayan, "Daha çok azap çekmesinler" dediği özürlü insanların ortadan kaldırılması emrini vermişti. "Bir özürlü yatağında yatarken savaş yaralısı yatak bulamıyor" sözleri onundur. Güney Almanya'daki yurt ve hastanelerden toplanan bedensel ve zihinsel engelliler getirildikleri Grafeneck'te kısa bir muayenenin ardından, tıpkı Yahudilere yapıldığı gibi, "Duşa gidiyorsunuz" kandırmacasıyla gaz odalarına gidiyorlardı. Grafeneck'te 10 bin 654 engelli "yok edildi".

Hitler'in hüküm sürdüğü Almanya'da 1939-1945 yılları arasında iğne yaparak, Luminal denen ilacı içirerek, aç bırakarak, gaz odalarında karbondioksit vererek yedisinden yetmişine, "Yaşamasına değmez" dedikleri 200 bin engelli ölüme yollanmıştır.

Dışarı çıkıyoruz. Yaşlı kadın az ötede kazların yanında durmuş, konuşuyor, konuşuyor. Kim bilir neler anlatıyor onlara!

İnsan nereye bakacağını şaşırıyor

Avrupa Aydınlık, 01 Şubat 2026

AHMET ARPAD

Daha içeri adımınızı atar atmaz gözleriniz kamaşıyor. Sanki Topkapı Sarayı'nın hazine dairesine girdiniz. Bulgari, Tiffany, Heuer, Chopard... İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Vitrinler kolye, küpe, yüzük, kol saati dolu. Pahalı mı pahalı. Altın, platin, gümüş. Pırıl pırıl, ışıl ışıl camekânlar. Birkaç müşteri göze çarpıyor. Pek Alman'a benzemiyorlar. Kadınlar alışveriş yapıyor, adamlar sohbet ediyor. Paralı Doğu Avrupalılar olmalı. Bin beş yüz değişik parfümün satıldığı şık Beauty Department'e hiç uğrayan yok. Bir kat yukarıda Gucci, Dior, Chanel. Burada da müşteriden çok personel var. Güzel kızlar elleri önlerinde gülümseyip bekleşiyorlar. Her taraf şık, ışıl ışıl, modern, bakımlı. Satılanlar güzel ve çekici. Gereksinimi olmasa bile bir şeyler almak istiyor insan. Tabii cebinde parası varsa!

Hitler KaDeWe'ye el koymuştu

Günlerden çarşamba, öğle üzeri. Avrupa'nın en büyük satış merkezlerinden Berlin KaDeWe'nin bütün katları bomboş, in cin top oynuyor. Bundan iki yıl önce yüzüncü yaşına basan 60 bin metre satış alanına sahip mağazada 380 bin çeşit eşya satışa sunuluyor. Sabahtan akşamın geç saatlerine yüzlerce personel müşteri bekliyor. Katları birbirine altmış dört yürüyen merdiven ile yirmi altı asansör bağlıyor. Kısa süre öncesine kadar gün be gün elli bin insanın ziyaret ettiği bilinen KaDeWe son yıllarda geçmişini mumla aramaya başlamıştı. 2024 yılında sahipleri onu elden çıkarmıştı. Yeni sahipleri günümüzde Tayland‘lı Central Group!

Batı Avrupa'nın bu dev mağazasını dünya savaşları bile sarsamamıştı. Hitler daha 1933 yılında Yahudi aile Tietz'i satışa zorlayıp KaDeWe'ye el koymuş, başına da Aryan birini getirmişti! On yıl sonra bir Amerikan savaş uçağının üzerine düşmesiyle harap olan mağaza 10 Temmuz 1950'de yeniden açıldığında tam 180 bin Berlinli coşkuyla kapılarına saldırmıştı. KaDeWe aynı hücumu, onlarca yıllık düşleri sonunda gerçekleşen Doğu Berlinlilerin Kasım 1989'da duvarın batı tarafına geçmesiyle yaşamıştı!

Her gün Paris'ten gelen pastalar

Berlin'i ziyaret eden her turistin uğradığı söylenen KaDeWe'nin bugün sadece üst iki katı müşteriyle dolu. Rusya'nın, İran'ın havyarları, Fransa'nın şampanyaları, adını bilmediğiniz ülkelerin şarapları, uzakların narenciyeleri, Pasifik adalarının egzotik yiyecekleri otuz şarküterinin vitrinlerini dolduruyor. Kat kat, dizi dizi peynirler, dev jambonlar, yer mantarları, dört yüzün üzerinde ekmek ve sandviç çeşidi... Parisli Lenôtre'nin vitrinlerinde, sabahın altısında uçakla gelmiş, olağanüstü görünümde ve lezzette pastalar, ağızda eriyen inanılmaz çeşitte fondanlar. Bu kat hiçbir krizden etkilenmeyen insanlarla dolu. Cepleri paralı, giyimleri şık mı şık hanımlarla beyler ayaküstü bir şeyler atıştırıyor, şampanya yudumluyor. Istakozlar, istiridyeler, havyarlar, füme balıklar onları bekliyor. 

Biz ise en üst kattaki self-service lokantayı yeğliyoruz. Burasını daha çok turistler doldurmuş. Aşçıların gözünüzün önünde hazırladığı değişik yemekler çekici. Adam başı en az 30 Avro'ya karnınızı doyurduğunuza değiyor. Berlin ayağınızın altında. Az sonra Unter den Linden Bulvarı'ndaki Café Einstein'da masalar dolu. Salzburglu bir edebiyatçı tanışla içimi yumuşak Viyana kahvesi yudumlayıp Sacher Torte yerken o akşam katılacağımız sempozyumundan söz ediyoruz. Parlamento az ötede. Başbakanlığı yıllarında Angela Merkel‘in Café Einstein'a sık sık uğradığı bilinirdi...

18 Ocak 2026

Breisach katedrali

Cumhuriyet, 18 Ocak 2026

Stuttgart – Ahmet Arpad

Adam uzun mu uzun. İpince. Karalar giyinmiş. Yanındaki ufak tefek kadın da. Mihrabın loşluğunda durmuşlar, aralarında fısıldaşıyorlar. Adam eğilmiş, kaburu çıkmış, kadına bir şeyler söylüyor. Camları rengârenk pencerelerden giren güneş ışığı onlara arkadan vuruyor. Sonra ağır ağır yürüyorlar, kocaman sütunlar arasında geziniyorlar. 

Arada sırada susuyorlar, başlarını kaldırıp tepelerindeki kubbeye, pencerelere bakıyorlar. İlginç bir çift. Katedralde başka insanlar da var. Sütunlar arasında süzülür gibi gezinen, köşelerde sessizce dua eden. Rahatlatıcı bir huzur her yerde. 16. yüzyılın bu dev yapısında değişik dönemler seçiliyor. Romantik ve Gotik yapı stili ağırlıklı. Büyük mihraptan kubbeye yükselen tahta oyma işçiliği beşyüz yıllık. Tanrı, Meryem Ana, İsa bir arada. Sütunları birbirine bağlayan taş işçiliği de eşsiz. Yukarlarda çalgı çalan melekler, fresklerde kıyamet günü, alevler, lânetlenmişler. Breisach katedrali insanın olağanüstü yaratıcılığının kanıtı, göreni etkisi altında bırakan eşsiz bir eser. 

Aynı anda bir grup genç katedralin büyük kapısından içeri giriyor. Yüksek sesle konuşuyorlar, gülüşüp duruyorlar. Kimbilir nelerden söz ediyorlar, Fransızca. Huzur verici o sessizlik bir anda bozuluyor. Önden yürüyen kadın rehber bir şeyler anlatıyor. Pek azı onu dinliyor. Aceleci adımlarla bir köşeden bir köşeye gidiyorlar. Fotoğraf çekiliyorlar. Kafalarında şu anda kimbilir neler var? 

Dine gerçekten inananlar

Karalar içindeki çift az sonra dışarda, büyük kapının yanında durmuş, katedralin taşlarını okşuyor. Adam yanımıza gelip şöyle bir selam verdikten sonra soruyor: "Acaba Freiburg'a en çabuk nasıl gidebiliriz?" Tren istasyonuna uzanan yolu tarif ediyorum. Sonra birlikte yürürken anlatıyor. Annesiyle babasının doğduğu topraklara bu ilk gelişiydi. "Onlar Breisach'ı 1937'de çok ani terk etmişler", diye konuşuyor. Sesinde hüzün seziliyor. "Önce sınırın ötesindeki Colmar'a, oradan da İngiltere'ye kapağı atmışlar." 

Naziler 1938'de sinagogu yakmış, ardından da yediyüz yıldır bu kentte yaşayan tüm Yahudileri güney Fransa'daki Gurs toplama kampına tıkmışlar. Adamla kızkardeşi İngiltere'de dünyaya gelmiş. Bakışları katedralin çifte kulelerinde: "Bu dev yapıyı gerçekten dine inanan insanlar yaratmış, ideologlar değil!" diye mırıldanıyor ve veda edip yokuş aşağı yürüyor, vücudu hafif öne eğik, yanında kızkardeşi. Biz durup doğayı içimize sindiriyoruz.

Ötelerde tarlalar, daha ötelerde ormanlar, sisler ardında dağlar. Güneydoğudaki Feldberg tepesine (1500 m) çoktan kış gelmiş. Ren'in suları pırıl pırıl. Karşı kıyı Fransa, bu kıyı Almanya. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fransız bombalarıyla tümüne yakını yıkılmış olan Breisach'ın şirin evleri savaşın ardından on yıl gibi kısa bir sürede yenilenmiş. Başımızı çevirip arkamıza bakıyoruz. Dev St. Stephan katedrali dört bin yıllık Breisach'ın tepesinde, toprak rengi ve beyaz evlerin üzerine çökmüş, her şeye yukardan bakıyor. Yamaçlardan Ren'e inen bağlardaki üzüm kütükleri bembeyaz. Donmuşlar. Bahçelerdeki elma ağaçları da...

5 Ocak 2026

Abur cuburla ayaküstü karın doyuranlar

Aydınlık Avrupa, 5 Ocak 2026

STUTTGART - AHMET ARPAD

Fast food = Abur cubur. 


Genci yaşlısı, zengini fakiri, kadını erkeği, sokakta, trende, otobüste, tramvayda, metroda bir şeyler yiyip içiyor. Her yer herkese bir lokanta! Almanya'da kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri için evindeki masa yerine sokakları, toplu taşıma araçlarını yeğleyenlerin son yıllarda gittikçe arttığı dikkat çekici. Tramvayda, otobüste otururken arkadaki yolcunun yüksek sesle cep telefonuyla konuşması, yanınızdakinin elindeki karton bardaktan kahvesini içmesi, arkanızdakinin iştahla sosisli veya salamlı sandviçini yemesi artık çok alışılmış! Eğer rahatsız oluyorsanız ya ineceksiniz ya da yerinizden kalkıp kendinize başka bir yer arayacaksınız. Rahatsız olduğunuzu yolcuya söylemek hakkınız yok! 

Gittikçe daha çok insanın artık "uluorta" yiyip içmesi tabii başka sorunları da beraberinde getirdi. Kentlerde lokantalar azalırken kıyıntı büfelerinin sayısı arttı. Kapanan bir Alman lokantasının yerine bir başka Alman lokantası açılmıyor. Hangi kente giderseniz gidin yöresel Alman yemeklerinin tadına varmak için çok aranmanız gerekiyor. Kapanan "Hirsch", "Löwe", "Adler"in yerine "La Piazza", "Shangai", "La Ferté", "Topkapı" açılıyor. Ancak yabancı mutfağından spesiyaliteler sunan bu yerler de ne yazık ki işi pek çeviremedikleri için olacak, tutunamıyor, kısa süre sonra kapanıyor. Yerine bir başka yabancı lokanta açıyor.

Yemeğin pek önemi kalmadı

Ülkede yemek alışkanlıkları nesiller değiştikçe gerilerken Alman mutfağı da özelliğini yitiriyor. İnsanlar gündüzleri sağdan soldan aldıkları abur cuburla ayaküstü karın doyuruyor. Akşam eve giderken de köşedeki süpermarketten temin ettiği "dondurulmuş hazır yemeği" fırında çabucak ısıtıp ekran başında yiyor. Bilgisayar ve cep telefonlarının gittikçe hızlandırdığı günlük yaşam, geleceğe güvenin yitirilmesi, zar zor bulduğu mesleği yitirip işsiz kalma korkusu, genç nesil insanının yaşamını değiştirmekte. On sekiz yaş üzerinde 17 milyon insanın tek başına yaşadığı ülkede günlük yaşamda yemeğin artık pek önemi kalmadı. Günde üç öğün yemek için alışverişe gitmeye, mutfağa girip pişirmeye, masa başına oturup yemeye ve bulaşık yıkamaya her gün en az iki saat ayırmak, hızlı yaşamak zorundakiler için artık olanak dışı! Nestlè şirketinin Almanya'da insanların gıdalanması üzerine yaptırttığı bilimsel araştırmanın açıklanan sonuçları ürkütücü. Her yaş grubundan toplam on bin kişiyle görüşülmüş. 14-29 yaş arasındakiler çoğunlukla fast-food'la besleniyor. Araştırmaya katılanların yüzde otuzu sadece hafta sonunda ocağın başına geçip yemek pişirdiğini açıklamış. Çoğunluk için önemli olan lokantaya gittiğinde ucuz ve büyük porsiyonlarla karnını doyurabilmesi. Nestlè'nin araştırmacılarına göre yemek pişirirken kullanılan malzemelerin sağlıklı olup olmadığı, hele gençler için, pek o kadar önemli değil. Yanlış gıdalanan toplumun yüzde 50'si çok şişman, 7-12 yaş arasındaki çocukların yüzde 20'si hastalık derecesinde fazla kilolu. 

Gıdalanma toplumun aynası

Hemen hemen her akşam, herhangi bir televizyon kanalında ünlü bir aşçı yanına aldığı bir ünlüyle "yemek pişiriyor"! Güle konuşa, çok keyifle güzel görünümlü bir şeyler pişiriyorlar. Fakat program bittikten sonra ne pişirmiş oldukları ve ne de tarifi, izleyicinin pek aklında kalmıyor. O sadece bu şovla televizyon karşısında güzel zaman geçirmiş oluyor. Yeni evlenen veya daha büyük bir eve taşınan çiftler mutfak dekorasyonuna çok önem veriyor. Kısa süre sonra içinde pek yemek pişirilmeyen şık ve gösterişli mutfaklara ailelerin yaptığı ortalama harcama 10 bin Avro! "Alman toplumuna yeni bir yemek kültürü gerekli". Araştırmanın hemen ardından Almanya Kanser Araştırma Enstitüsü de bir açıklama yaptı. Ülkede 2024 yılında 230 bin insan yaşamını kanserden yitirmiş. Özellikle kalınbağırsak, prostat ve mide kanserlerinin nedeni yanlış gıdalanma... 

4 Ocak 2026

Karlarda kırmızı tren

Cumhuriyet, Pazar Eki, 4 Ocak 2026

Ahmet Arpad

Nostalji tren Glacier Express'le İsviçre Alpleri'nde unutulmaz bir yolculuk 

İsviçre'ye gelip de Alplerin karlı doruklarını Zermatt'tan 291 kilometre ötedeki St. Moritz'e giden nostalji tren Glacier Express'le aşmamak olmaz! Yaklaşık sekiz saat süren bu olağanüstü tren yolculuğunda kendinizi bambaşka bir dünyada hissediyorsunuz. Lüks trenin geniş pencerelerinden inanılmaz doğayı seyrederek 7 vadiyi, 91 tüneli aşıyor, 291 köprüden geçiyorsunuz. Yolcular ellerinde fotoğraf makineleri bir sağa, bir sola koşuyor. Herkes çok heyecanlı. Bakacak o kadar çok şey var ki... İçinden geçtiğiniz doğanın güzelliği erişilmez. Çok aşağılarda küçük köyler, karşınızda bembeyaz bir doğa, tepenizde üç bin metreye varan doruklar. Trenin ulaştığı en yüksek nokta 2044 metredeki Oberalp geçidi. 

İlk seferine 25 Haziran 1930 günü saat 07.30'da Zermatt'tan 70 davetli yolcuyla St. Moritz yönüne çıkan İsviçre'nin bu ünlü treni kış-yaz demeden çalışıyor. Kışın günde karşılıklı ikişer sefer yaparken, yaz aylarında sefer sayısı dörde çıkıyor. Çoğu yerde tek hatta çalışıyor, dağ yamaçlarından, kaya duvarlarından doruklara tırmanırken dişli sisteme geçiyor. 

Kıpkırmızı Glacier Express kimi yerde sağlı sollu yükselen karlar arasından geçiyor. Kayalardan sarkan metrelerce uzunlukta buzlara neredeyse sürtünüyor. Disentis'te 1130 metreye ulaşıyor ve yol iyice dikleşiyor. Raylar dişli sisteme geçiyor. Tırmanış başlıyor. Ağır ağır. Bir yanınız kayalık, öteki yanınız uçurum. Alpler bu yıl beyaza doymuş. Karların arasından kara raylar zor görünüyor. Glacier-Express 2044 metreye ulaşıyor. Parmaklarınız Avrupa'nın tavanına dokunuyor.

Glacier Express bugün beş vagonlu. Yemekli vagona geçip pencere kenarına oturun... Değişik fren sistemleri treni raylarda tutuyor! Az sonra Disentis. Burada on beş dakika mola. Yolcular inip, karlarda dolaşıyor. Japonlar koşuşturup duruyor. Her şeyin fotoğrafı çekilecek. Acaba haftaya eve döndüklerinde neyin, nerede, ne olduğunu bilecekler mi? Bu çalışkan insanlar yılda en fazla üç hafta izin kullandıkları için Avrupa'yı yedi-sekiz günde gezip görüyorlar... Zermatt-St. Moritz arasındaki yolculuk için biletler mevkisine göre 159 İsviçre Frankı ile 272 İsviçre Frank'ı arasında değişiyor. Yılda ortalama 200 bin yolcu taşıyor. Glacier-Express, İlanz ile Reichenau arasında derin bir kanyonun kıyısında ilerliyor. 

Kırmızı tren bir tırtıl böceği örneği Albula vadisinden geçiyor, tepeleri kıvrıla kıvrıla, kayalar içindeki tünelleri döne döne çıkıyor ve iki saat sonra 1775 metredeki St. Moritz'e varıyor. Burası 'Top of The World', Engadin yöresinin yıldızı. Yazın Akdeniz kıyılarında St. Tropez, kışın İsviçre karlarında St. Moritz... Milyarderlerin, soyluların, çöl prenslerinin buluştuğu doruk. 

St. Moritz ışıldıyor pırıl pırıl

Dişli dağ treni Corviglia dolu. Her milletten insanlar gülüşüp konuşuyor, her kafadan bir ses çıkıyor. Dağa giden kayakçılar neşeli. Aşağıda karlar altında St. Moritz bembeyaz, güneşte ışıldıyor pırıl pırıl. Gölde buz pateni yapanlar, "Palace Hotel”in yeşil kulesi, damları kar dolu evler gittikçe küçülüyor. Dağ treni zirveye yaklaştıkça aşağıdaki karlar dünyası gözden kayboluyor. 

2488 metre yükseklikte Corviglia istasyonunda tren duruyor. Ayaklarında kocaman ayakkabılar, ellerinde kayaklar insanlar gürültüyle iniyor. Çevre nefes kesici güzellikte. Dağlar, yamaçlar beyazın beyazı, gökyüzü mavinin mavisi. Doğa göz kamaştırıcı… Corviglia pistinde dünya kupası ve dünya şampiyonaları yapılıyor.

Biraz ötede kayak öğrencileri. Birini bekledikleri belli. Kırmızı giysileri içinde, dudaklarında hafif bir gülümseme geliyor beklenen kişi. "Merhabalar!" diye sesleniyor. "Benim adım Heni! Hemen iş başına!" Ve başlıyor öğretmeye. Ayağında kayaklar bir ileri, bir geri, bir sağa, bir sola, elindeki soplar bir aşağı, bir yukarı. Bol bol konuşarak. Kayak öğretmenleri için çene ve ses tonu çok önemli. Her yaştan kadınlı erkekli sekiz insan da bunun farkında. Çekingen çekingen öğretmenleri Heni'nin söylediklerini yapmağa çalışıyorlar. İnsan vücudu ne şekillere giriyormuş? Bacağın biri solda arkada, öteki sağda önde, kollar aşağıda ve yukarıda. Kafa neredeyse 360 derece dönüyor. 

Heini bir el işareti yapıyor. Sekiz insan hemen peşinden gidiyor. Kayakları paralele getirip tepeye tırmanmaya başlıyorlar. Sopalar kara girip çıkıyor, kayaklar inip kalkıyor, kollar açılıp kapanıyor. Nefes nefese, suratlar kıpkırmızı. Kimi tökezliyor. Az sonra tepeye varıyorlar. Çok şükür. Hemen hizaya geçip Heini'yi bekliyorlar. Rengarenk giysiler şimdi bembeyaz. 

O güzel bir sarışınla çene çalıyor. Az sonra öğrencilerinin yanına geliyor. Emirler veriyor. Kayak sopaları yine inip kalkıyor. Kendini böyle anlarda orkestra şefi, ya da ordu komutanı sanıyor gibi. Ve birden harekete geçiyor, hızla tepeyi inmeye başlıyor. Karlar havada uçuşuyor. Sekiz insan ardından gidiyor, tahta tavşanın peşinde, dili dışarda koşan yarışçı tazılar örneği. Nefes nefese, tepeden aşağı. Önlerine çıkan yandı, durmaları pek mümkün değil. Kayak öğretmenini yakalamaları da olanak dışı.

Karlarda vals yapanlar

St. Moritz'e gelip de Corviglia dişli treni ile dağa çıkınca Hartly Mathis´in "La Marmite” lokantasına uğramadan dönülmez. Tıklım tıklım içerisi. Adım atacak yer yok. "Lütfen dikkat!” Garson kadın kendine yol açmaya çalışıyor. Elindeki tabaklarda havyar, karides, kaz ciğeri ezmesi, som balığı. Masalarda oturanlar değişik bir sınıfın insanları. Onlar öğle yemeğini mercimek çorbası, sosis ve bira ile geçiştirmeyen kayakçılar. Genel müdürler, doktorlar, müteahhitler, bankacılar, politikacılar, sanatçılar, aristokratlar ve yanlarında eşleri, dostları, sekreterleri, sevgilileri…

"Hartly” onlarca yıldır işletiyor "La Marmite”i. Avrupa'nın en ünlü lokanta ve otellerinde çalışmış Hartly Mathis. II. Dünya Savaşı yıllarında komşu ülkelerde bombalar düşerken o St. Moritz "Palace”ın salonlarında Edith Piaf eşliğinde balolarda eğlenenlere havyardan yer mantarına en değişik ve leziz yiyecekleri sunmuş.

"O günlerde bana gelenler ile şimdi gelenler aynı sınıfın insanları”, diyor. "Almanya'dan, hatta denizaşırı ülkelerden telefon edip masa ayırtan gedikli müşterilerim var.” Masalara taşınan tabaklar dolu dolu, tatlı, meyve ve pasta büfeleri renkler içinde, zengin. Her şey değişik, bol, taze, çekici ve iştah kabartıcı.

Ötelerde tepeler, dağların sivri dorukları. Gökyüzünün maviliği ile yamaçların beyazına havada süzülen renkli paraşütler karışıyor. Karlarda vals yaparak vadiye inenler, peşlerinde upuzun izler bırakıyor. Geniş pencereli lokantanın masalarında oturanlar, şampanya kadehleri tokuşturuyor.

Bernina Ekspresi

Eğer zamanınız varsa bir öneri. St. Moritz'den güzel Milano'ya uzanın. 2008'den bu yana UNESCO Dünya Mirası olan Bernina Ekspresi İsviçre'deki Saint-Moritz'i 2 saat 20 dakikada 40 km güneydeki sınır kenti Tirano'ya bağlıyor. %7'ye varan eğimi ile dünyadaki en dik demiryolu hattında yapacağınız yolculuk sırasında treniniz deniz seviyesinden 2.328 metre yükseklikteki Bernina geçidini aşıyor. Tirano'dan aktarma yaparak hızlı trenle 2 saat 30 dakikada 167 kilometre ötedeki güzel Milano'ya varıyorsunuz.

28 Aralık 2025

"Güneş de Soğuyacak"

Cumhuriyet, 28 Aralık 2025

STUTTGART - Ahmet Arpad

Stuttgart ve yöresine kış biraz geç geldi. Güzde soğuklar yaşadık, şu günlerde de mevsim normallerinin üzerinde bir sıcaklık yaşıyoruz. Buz gibi iki haftanın ardından ısı Güney Almanya'da 15 dereceye vardı. Stuttgart'ta kaldırım kahvelerinde keyif çatanlar var. Noel pazarı da şen geçiyor! Meteoroloji uzmanlarına inanmak gerekirse ardından kuzeyden gelecek bir soğuk hava, Karaormanlar'dan Konstanz gölüne, Alp dağlarına dek, tüm Güney Almanya'ya yine el koyacakmış! Şarapları ile ünlü Stuttgart'ta Neckar nehri vadisinin üzüm bağı dolu yamaçlarına yine kar mı yağacak? 

Geçen yılın hemen hemen yağışsız, kuru ve sıcak, güzün de güneşli ve ılık geçmesi yörede şaraplık üzüm üretimini düşürmüş, fakat kalitesini oldukça yükseltmişti. 2024 yılı şarabı gerçekten çok leziz ve de pahalı oldu. Şaraplık üzümün yetiştirildiği bağlar, Stuttgart'ın merkezindeki yamaçlara kadar iniyor. Büyük tren istasyonunun karşısında durup da çevrenize şöyle bir bakındığınızda, villalar arasından aşağılara inen yemyeşil üzüm bağlarını görüyorsunuz. Nüfusu yaklaşık altı yüz bin olan, Almanya'nın ünlü endüstri merkezlerinden Stuttgart'ın göbeğinde şaraplık üzüm yetişiyor!

Çevre sağlığı ve temizliğine önem verilmeden, bir büyük kentin ortasında üzüm bağı kurmak mümkün mü? Her yanı küçük göller ve yeşilin en güzel renkleri ile kaplı Stuttgart, şifalı yeraltı suları ve kaplıcaları ile de ünlü. Stuttgart ve çevresi, Budapeşte'nin ardından Avrupa'da en çok kaplıcaya sahip bir kent. Bir araştırma sonucuna göre de sağlıklı yaşamak isteyenlere Bavyera'nın kentlerinden sonra Stuttgart yöresi öneriliyor. Aynı araştırma, ülkenin güneyinde yaşayan Almanların, kuzeyinde yaşayanlardan daha uzun ömürlü olduğunu da ortaya koyuyor.

"Güneş de Soğuyacak"

Büyük kentlerde çevre temizliği belediyelerin en önemli görevlerinden biri. Bu görevin önemi her geçen yıl giderek daha da artıyor. Kişi, içinde yaşadığı çevrenin sağlığının kendi sağlığı da olduğunu kavramış. Elindeki kâğıdı yere değil de çöp kutusuna atan küçük insandan, büyük kentlerin kirli sularını nehir ve göllere değil de arıtma düzenlerine bağlayan belediyelere kadar herkes, toprağın, havanın ve yeraltı sularının sağlığı için çaba gösteriyor. Her yıl milyarlarca Avro doğaya yatırılıyor, su havzalarına kondurulan villalara değil! Modern teknikle çalışan fabrikalar, günlük yaşamımızın kaçınılmaz atığı olan çeşitli çöpün toprağa, yeraltı sularına ve havaya karışmasını önlüyor. İnsanlar, biraz geç de olsa, çevre temizliğini önemsememekle kendini ve hemcinsini de zehirlediğinin bilincine varmaya başladı. Stuttgart içme suyunun büyük bir bölümünün sağlandığı Konstanz gölü kıyılarındaki yerleşme merkezlerinin tümü arıtma düzenlerine bağlı. Üç ülkenin gölü Konstanz yörenin balık kaynağı! Almanya'nın her köşesinden gelenler İsviçre Alpleri manzaralı güzel kıyılarında dinleniyor. Konstanz'da, Mainau'da, Meersburg'da, Lindau'da ve Bregenz'de... Canlandırıcı sularında serinliyor! 

Bir zamanlar İstanbul'a belediye başkanlığı yapmış olan Bedrettin Dalan görüşleriyle ünlenmişti. Kenti çevreleyen denizleri acı sürprizlerin beklediğini 1980'li yıllarda söyleyen bilim adamlarına verdiği yanıt şöyle olmuştu: "Ne yapalım, bir gün gelecek, güneş de soğuyacak!" Kent 'talan' edilirken Dalan 'ileri görüşlü' açıklamalar yapmasını severdi! Çocukluğumuzda ve gençliğimizde sularından çıkmadığımız Boğaziçi'nde, Marmara'da bugün yüzmek her babayiğidin işi değil! Bu denizlerde tutulan balıkları yemek de... 

21 Aralık 2025

Avrupa'nın çöpü Türkiye'de

Aydınlık Avrupa, 21 Aralık 2025

STUTTGART - Ahmet Arpad

Stuttgart Belediyesi geçen Mayıs'ta yaptığı resmi açıklamaya göre 2024 yılında sokak ve caddelerden yaklaşık 3 bin 700 ton çöp toplamış, boşalttıkları çöp kutularından ise sadece 1600 ton çöp çıkmış! İnanırım. Siz Stuttgart'ın merkezini büyük bir etkinliğin ardından görün! Kentin göbeğindeki Schloss alanı, çevresindeki parklar, cadde ve sokaklarla, gezi yolları binlerce insanın katılmış olduğu açık hava etkinliklerinin sabahında çöp dolu! Eğlenmişler, ancak yanlarında getirdikleri şişeleri, tabakları, kâğıtları, torbaları oturdukları yere öyle bırakıp gitmişler! Federal Çevre Bakanlığı'nın açıklamalarına göre, 2023 yılında kişi başına düşen ev çöpü 433 kilo. Yine aynı bakanlık Almanya'da saat başı 320 bin kâğıt bardak kullanıldığını açıkladı. Bir yıl içinde 2.8 milyar! İnanılmaz! Düzinelerle çöpçünün sabah erkenden temizlediği alan ve caddeler akşama doğru yine eski haline dönüyor. Her yıl 300 milyon ton plastik. Kent kirliliği Berlin veya Frankfurt gibi büyük kentlerde daha da çok. Kaldırımlar, sokak ve caddeler, herkesin kullandığı parklar ve yeşil alanlar bir "çöp kutusu". İnsanlar yalnız kâğıt mendil ve karton bardak atsa yine de iyi; eski mobilyaları, otomobil lastiklerini ormanlara bırakanlar artık parmakla gösterilmiyor! Büyük kentlerde belediyeler bu sorumsuzluğun altından kalkamıyor. 

AKDENİZ'E ATILAN PLASTİK

Federal Almanya Çevre Bakanı Svenja Schulze'nin 2021 yılındaki şu açıklamasını anımsıyorum: "İnsanlık her yıl 300 milyon ton plastik üretiyor. Lego taşlarından yoğurt kabına, bahçe iskemlelerinden balıkçı ağlarına, bisiklet tekerleklerinden tuvalet kapaklarına, otomobil yedek parçalarından cep telefonlarına..." Ona göre toplam çöp, kamyonlara yüklense konvoy yeryüzünü üç kez dolanır! 

Doğal Hayatı Koruma Vakfı da (WWF) birkaç yıl önce "Akdeniz Plastik Raporu"nda Akdeniz'e en çok plastik atığın Türkiye'den karıştığını açıklamıştı. Günde 144 ton ya da günde yaklaşık 6 kamyon plastik! Greenpeace Türkiye'nin derlediği verilere göre de Türkiye son beş yıldır Avrupa ülkelerinden plastik atık alan ülkeler arasında liderliği kimseye kaptırmıyor! Türkiye'yi plastik atık alan ülkelerin en üst sırasına taşıyan süreç, Ocak 2018'de Çin'in plastik atık ithalatını yasaklamasıyla başlamıştı. Malezya, Tayland ve Vietnam gibi ülkeler de plastik atık ithalatına kısıtlamalar getirince, Türkiye'ye yönelen atık miktarı kontrolsüz şekilde artmıştı. Greenpeace Türkiye'nin derlediği verilere göre AB ülkeleri ve İngiltere'den ülkemize 2023 yılında 456 bin 507 ton plastik atık gönderildi. Bu miktar günde 125 çöp kamyonu plastik atığa eşdeğer. 2024 yılı sonu raporuna göre Marmara'da deniz salyası (müsilaj) oluşumu bir türlü engelenemiyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın geliştirdiği ve 2021'den bu yana uygulanan Marmara Denizi Eylem Planı'yla denizdeki azot ve fosfor yükünün yeterince azaltılamadığı kanıtlandı.

Avrupa Birliği'nin resmi istatistik kurumu Eurostat Aralık'ın ilk haftasında açıkladığına göre AB geçen yıl 12 milyon 253 bin ton çöpünü Türkiye'ye yollamış. Greenpeace Almanya'nın açıklamasına göre de en çok plastik çöp 'ihraç' eden Avrupa ülkesi Almanya! Başka ülkelere gönderilen bu çöplerin bir bölümü 'geri dönüştürülebilir' değil... Türkiye'de uzmanlar da özellikle plastik atıklardan kaynaklanan kirliliğe dikkati çekerken: "Tehlikeli atık depolama sağlığımızı tehdit ediyor", diyor. "Çünkü zehir Anadolu'nun verimli topraklarına, su kaynaklarına karışıyor." 

7 Aralık 2025

Özgür düşüncenin kaynağı!

Aydınlık Avrupa, 7 Aralık 2025

VİYANA - Ahmet ARPAD

Avrupalı kahvenin ne olduğunu bizden öğrendi! Türklerin getirip Viyana'nın kapısına çuvallar dolusu bıraktığı kahveyi bir süre sonra güzel kahvehanelerde, daha doğrusu kıraathanelerde, içmeye başladı. Şık masalarda oturanlar bir yandan pastalarını yediler, kahvelerini yudumladılar, bir yandan da gazete, dergi ve kitaplarını okudular, politikadan, günlük yaşamdan ve edebiyattan söz ettiler. Bu yüzyıllar boyu böyle sürdü gitti. Eski monarşinin merkezleri Budapeşte, Prag ve Viyana'da kıraathaneler hep yaşadı, hep ayakta kaldı. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada aldılar. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup iş görüşmeleri yaptılar, kitap okudular, mektup yazdılar. Yan salonlarda bilardo oynadılar.

Budapeşte'de Gerbaud, Café Centrale, Párisi Passage Café, Café New York, Viyana'da Café Mozart, Dehmel, Café Landtmann, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur. Prag'a yaptığınız bir gezintide komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan kıraathanelerin düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissedersiniz. Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşarsınız. Gözleriniz Franz Kafka'yı, Max Brod'u, Egon Kirsch'i, Franz Werfel'i arar. Yüzlerce yıl filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali vakti yerinde hanımların uğradığı Viyana kahvehanelerinin sürekli müşterileri arasında Arthur Schnitzler, Stefan Zweig, Peter Altenberg de vardı. 

Özgür düşüncenin kaynağı

Eski İstanbul'da Tanzimat döneminde açılan kıraathaneler (okuma yerleri) yüzyıla yakın bir süre kent aydınları için kaçınılmaz bir buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın ve Babıâli'nin kıraathanelerinde geçirirdi. Tepebaşı'na damgasını vuran Kanun-u Esasi Kıraathanesi ile özellikle 1930'lu, 1940'lı yıllarda İstanbul'un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi'ndeki Meserret Kıraathanesi geçen yüzyılın sonlarına kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar, günlük gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Anadolu'nun İstanbul'u 'işgal etmeye başladığı' ellili yıllardan sonra, insanların iskambil oynayıp vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği küçük mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi! Onlar aydınlar için özgür düşüncenin kaynağı idi!

Kahvehaneler ve kültür


Viyana kahvehane geleneğinin dünyanın başka hiçbir ülkesinde eşi benzeri yoktur. Hofburg'un milletvekilleri, Opera'nın, Burg Tiyatrosu'nun dünyaca ünlü sanatçıları randevularını yakındaki kahvehanede verir. Buralarda bir araya gelen insanlar arasında fark gözetilmez. Tek başına biri, düşüncelere dalmış, önündeki acı kahvesini yavaş yavaş yudumlarken, diğeri dostlarıyla sohbet eder, tartışır, bir başkası oturur bir şeyler yazar, yine bir başkası karşısındakiyle iskambil oynar veya bir köşede duran sayısız günlük gazeteyi karıştırır. Akşama doğru gelenler piyanistin çaldığı Viyana melodilerini içine çeker.

Stefan Zweig için Viyana'daki gençliğinde saatlerce oturduğu, dostları ile söyleştiği bu mekanlar bir 'okul' olmuştu. "O günlerde gazeteler bizler için pahalıydı, herkes alıp okuyamıyordu", der Zweig. "Gazete okurken polisten çekinen gençler de vardı." Hitler'in 1938'de Avusturya'ya girmesiyle kahvehane kültürü ve edebiyatı geçici olarak sona ermişti. Savaşın ardından tekrar canlandı, çünkü Viyanalı böyle istiyordu! 

Çamurdan Golem yaratan haham

Cumhuriyet, 7 Aralık 2025

STUTTGART - Ahmet Arpad

Gösterişsiz bir mezar taşı. Üzerinde yazanlar okunamıyor. İbranice. Az ötede taşları süslü olanlar var. Çiçeklerle, yapraklarla, değişik motiflerle bezenmişler. Dreyfuss ve Levi... Bir alt sıradakilerde süslemeler artıyor. Yazıların sağında solunda dua eden eller; kabartma kartallar... Bir başkasında Levi kabilesinin insanlarının yeğlediği ibrik motifi. Mezar taşları gittikçe büyüyor.

Rothschild ve Landauer... Süsler artıyor. Taşlardan birini nedense sünnet bıçakları süslüyor. Bu mezarlığa ilk gömü 1802 yılında yapılmış, son gömü de 1943'te. Stuttgart'ın güneyinde, Konstanz Gölü'ne uzanan yol üzerinde eski bir yerleşim merkezi olan Buttenhausen'da 18. yüzyıldan başlayarak Hıristiyanlarla Yahudiler, Hitler denen o diktatör "Führer" gelip de toplumun üzerine çöreklenene kadar barış içinde, ortak bir yaşam sürdürmüş. Şirin ovanın iki yamacına kurulu mahallelerinde yaşayıp durmuşlar.

Bir yamaçta kilise, diğer yamaçta sinagog. Yahudiler ticaretle uğraşırken diğerleri toprağı işlemişler. Sonra 20. yüzyılın ülkeye getirdiği sanayileşme Yahudi gençlerini yavaş yavaş büyük kentlere göçe zorlamış. Köy yaşlılara kalmış. Buttenhausen Mezarlığı'na 1943 yılından sonra hiç kimse gömülmemiş. Oralı Yahudilerin ölümleri başka topraklarda olmuş!

Göçle azalan nüfus…

Savaşın ardından yöreye yerleşen Walter Otto, Buttenhausen ve insanlarının geçmişini kendine görev edinir. O olmasaydı, günümüzde yörenin iki yüzyıllık Yahudi tarihi çoktan unutulur giderdi. Otto boş zamanlarında inatla araştırır, yıllarını bu göreve harcar. Büyük bir emek sonucu, bir zamanlar burada yaşamış insanların nerelere göç etmiş olduğunu bulur, okyanus ötesindeki çocuklarına, torunlarına ve onların çocuklarına ulaşır. Sonra kendini mezarlığın restorasyonuna verir. Devlet desteğinin yanı sıra bağışlarla 399 taş elden geçer. Heidelberg Üniversitesi'yle Stuttgart'taki politik eğitim merkezini de arkasına alarak Buttenhausen Yahudilerinin yaşamını anlatan küçük bir müze oluşturur. 

Stuttgart'taki Politik Eğitim Merkezi'nde bölüm şefi olan, eski tanış Sibylle Thelen'in anlattığına göre Baden-Württemberg eyaletinde Naziler öncesinde 30 bin Yahudi yaşarken günümüzde, savaşın bitiminden 76 yıl geçmesine karşın, sayıları ancak 10 bin civarında. Eyalet hükümeti Yahudi cemaati ile imzaladığı bir sözleşmeyle toplam 143 tarihi mezarlığın bakımını üstlenmiş! Tarihi kayın ağaçlarının gölgesinde uzanan Buttenhausen Mezarlığı'nı geride bırakıp yamaçları yemyeşil Lauter Ovası'nda güneye doğru ilerliyoruz. Tarihi manastırıyla ünlü Zwiefalten'e dek Lauter Çayı bize eşlik ediyor. Buradan gaza basan isterse bir saatte güneye, Konstanz Gölü kıyısındaki şirin Lindau'ya varır, isterse yeşilin yeşili tepeleri aşarak kuzeye, Stuttgart'a döner.

Çamurdan Golem yaratan haham

İlginç bir başka Yahudi mezarlığı da Prag’da. Vitava nehrinin çamurundan 16. yüzyılda bir Golem yarattığı iddia edilen haham Loew bu tarihi mezarlıkta yatıyor. Efsanelerde ruhu olmayan, düşük zekalı, genelde kilden veya topraktan oluşturulan varlığa Golem deniyor. Loew, bu Golem’i Prag Gettosu’nda yaşayan Yahudileri antisemitizmden, kan iftiralarından ve sık sık tekrarlanan pogromlardan korumak için hayata geçirmişti. İnsanlar onun bir büyücü tarafından yaratılmış olduğuna inanıyordu. Efendisine belli bir süre hizmet eder. Haham Loew onu yarattıktan bir süre sonra Golem çıldırıp her şeyi yıkmaya ve insanlara zarar vermeye başlayınca alnındaki tüm harfleri silmişler ve onu parçalara ayırmışlar. Bu parçaları Prag'daki Eski-Yeni sinagogunun altına, kapısı mühürlü bir odaya gizledikleri söyleniyor. Sinagogun temellerine karıştırılmış olduğunu anlatanlar da var.

23 Kasım 2025

'Ben savaşı önlemek istemiştim'

Aydınlık Avrupa, 23 Kasım 2025

STUTTGART
AHMET ARPAD


Münih'in tarihi birahanesi Hofbraeuhaus'un salonları öğle saatlerinde yine dolu. Az ötede küçük bir turist grubu oturmuş, önlerinde beyaz sosisler, bira kadehleri. Aralarında İngilizce konuşuyorlar. Rehberleri Münih'ten, biradan ve Hitler'den söz ediyor. Kulak kabartıyorum. "Münih, Nasyonal Sosyalistlerin merkezi, bu birahane de toplantı yerleriydi" diyor. 

Viyana'da başarılı olamayan Hitler 1913'te Münih'e yerleşir. Kısa süre sonra kendini aşırı sağcı grupların arasında bulur. Gönüllü olarak gittiği Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yine Münih'e döner. Şubat 1920'de Hitler'in de üye olduğu Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi NSDAP kurulur. Sık sık Hofbraeuhaus Birahanesi'nde bir araya gelirler. 8 Kasım 1923'te orada aldıkları bir kararın ardından darbe girişimini denerler, ancak başarılı olamazlar. Hitler ve yandaşları tutuklanır. Ülkenin güvenliğini tehlikeye soktukları için Leipzig'deki Devlet Mahkemesi'ne çıkarılmaları gerekmektedir. Suçlarının cezası idamdır. 

Fakat Bavyera Adalet Bakanı Franz Gürtner, yasaları çiğneyerek davanın Münih'te görülmesini sağlar. Çünkü Hitler'e darbe girişiminde destek verenler Bavyera'da politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Nasyonal Sosyalist ideolojiye olan yakınlığı bilinen baş yargıç Neithardt'ın kararı 5 yıl hapis olur. Ancak Hitler Landsberg cezaevindeki özel hücresinde sadece 9 ay yatar, "Kavgam"ı yazar ve çıkar çıkmaz da aşırı sağcı NSDAP'yi yeniden kurar. 27 Şubat 1925'teki kuruluş toplantısı yine Hofbraeuhaus Birahanesi'nin salonlarında yapılır. 

Özgürlük düşkünü bir genç

Türkiye'de Atatürk'ün Cumhuriyeti gerçekleştirdiği günlerde, Almanya'da Hitler Nazi ideolojisinin temellerini atar! Birkaç ay içinde 27 bin kişi NSDAP'ye üye olur. Aradan geçen beş yılda parti büyük bir patlama yapar, 1930 yılında 400 bin Alman Hitler partisine üyedir. Ortam artık hazırdır. 1923'te darbeyle ele geçirmediği ülke yönetimine aradan on yıl sonra seçimle el koyar! Naziler, faşist iktidarların tümünün yaptığı gibi korkutma, sindirme ve hile yollarına başvururlar. Kısa zamanda hem yürütme, hem de yasama gücü Hitler'in eline geçer. İşte o yıllarda Georg Elser ortaya çıkar. Özgürlük düşkünü gençten bir marangozdur. Nazilerin felaket getireceğine inanmıştır. 1938 güzünde üst düzey Nazilerin öldürülmesi gerektiğine karar verir. 

Hitler Münih birahanesinde 1923 darbe girişiminin 16. yılını kutlarken Elser davetlilerin arasına karışmasını becermiştir. Suikast yapmayı kafasına iyice yerleştirmiştir. Bazı geceler birahanede saklanmış, değişik planlar çizmiş ve saatli bomba yapmaya karar vermiştir. Hitler'in 8 Kasım 1939 akşamı birahaneye geleceğin kesinleşmiştir. Elser, 'Führer'in konuşacağı kürsünün hemen yanındaki sütunun içine üç gece önceden yerleştirdiği saatli bombaları 8 Kasım saat 21.20'ye ayarlamıştır. 

Hitler, yardımcısı Rudolf Hess'in ardından kürsüye gelir ve o gece Berlin'e dönmeye karar verdiği için de kısa bir konuşma yapar. Aynı saatlerde Elser, Konstanz'dadır. Führer saat 21.07'de kürsüden iner, bomba on üç dakika sonra patlar. Sekiz kişi ölür, altmış da yaralı vardır. Elser, o gece yarısı İsviçre'ye geçerken üzerinde birahanenin bir kartpostalıyla salonun planları bulunduğu için tutuklanır. İşkencenin ardından suçunu itiraf eder. Atıldığı Dachau toplama kampında savaşın son haftalarında kurşuna dizilir. Cesedi üzerindeki giysiyle yakılır. "Ben savaşı önlemek istemiştim", diyen Elser'in bugün bir mezarı yok... Münih'in merkezinde "Türkenstrasse"ye açılan bir alana adı verilmiş.

Hitler'in 1924 yılında Leipzig Devlet Mahkemesi'nde yargılanmasını ve ölüme mahkum edilmesini önleyenler 60 milyon insanın ölümünden sorumludur. 8 Kasım 1939 akşamı salondan öngördüğünden 12 dakika erken ayrılmasaydı, kimbilir bugün nasıl bir dünyada yaşıyor olacaktık! Georg Elser de savaşı önleyememişti!