5 Ocak 2026

Abur cuburla ayaküstü karın doyuranlar

Aydınlık Avrupa, 5 Ocak 2026

STUTTGART - AHMET ARPAD

Fast food = Abur cubur. 


Genci yaşlısı, zengini fakiri, kadını erkeği, sokakta, trende, otobüste, tramvayda, metroda bir şeyler yiyip içiyor. Her yer herkese bir lokanta! Almanya'da kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri için evindeki masa yerine sokakları, toplu taşıma araçlarını yeğleyenlerin son yıllarda gittikçe arttığı dikkat çekici. Tramvayda, otobüste otururken arkadaki yolcunun yüksek sesle cep telefonuyla konuşması, yanınızdakinin elindeki karton bardaktan kahvesini içmesi, arkanızdakinin iştahla sosisli veya salamlı sandviçini yemesi artık çok alışılmış! Eğer rahatsız oluyorsanız ya ineceksiniz ya da yerinizden kalkıp kendinize başka bir yer arayacaksınız. Rahatsız olduğunuzu yolcuya söylemek hakkınız yok! 

Gittikçe daha çok insanın artık "uluorta" yiyip içmesi tabii başka sorunları da beraberinde getirdi. Kentlerde lokantalar azalırken kıyıntı büfelerinin sayısı arttı. Kapanan bir Alman lokantasının yerine bir başka Alman lokantası açılmıyor. Hangi kente giderseniz gidin yöresel Alman yemeklerinin tadına varmak için çok aranmanız gerekiyor. Kapanan "Hirsch", "Löwe", "Adler"in yerine "La Piazza", "Shangai", "La Ferté", "Topkapı" açılıyor. Ancak yabancı mutfağından spesiyaliteler sunan bu yerler de ne yazık ki işi pek çeviremedikleri için olacak, tutunamıyor, kısa süre sonra kapanıyor. Yerine bir başka yabancı lokanta açıyor.

Yemeğin pek önemi kalmadı

Ülkede yemek alışkanlıkları nesiller değiştikçe gerilerken Alman mutfağı da özelliğini yitiriyor. İnsanlar gündüzleri sağdan soldan aldıkları abur cuburla ayaküstü karın doyuruyor. Akşam eve giderken de köşedeki süpermarketten temin ettiği "dondurulmuş hazır yemeği" fırında çabucak ısıtıp ekran başında yiyor. Bilgisayar ve cep telefonlarının gittikçe hızlandırdığı günlük yaşam, geleceğe güvenin yitirilmesi, zar zor bulduğu mesleği yitirip işsiz kalma korkusu, genç nesil insanının yaşamını değiştirmekte. On sekiz yaş üzerinde 17 milyon insanın tek başına yaşadığı ülkede günlük yaşamda yemeğin artık pek önemi kalmadı. Günde üç öğün yemek için alışverişe gitmeye, mutfağa girip pişirmeye, masa başına oturup yemeye ve bulaşık yıkamaya her gün en az iki saat ayırmak, hızlı yaşamak zorundakiler için artık olanak dışı! Nestlè şirketinin Almanya'da insanların gıdalanması üzerine yaptırttığı bilimsel araştırmanın açıklanan sonuçları ürkütücü. Her yaş grubundan toplam on bin kişiyle görüşülmüş. 14-29 yaş arasındakiler çoğunlukla fast-food'la besleniyor. Araştırmaya katılanların yüzde otuzu sadece hafta sonunda ocağın başına geçip yemek pişirdiğini açıklamış. Çoğunluk için önemli olan lokantaya gittiğinde ucuz ve büyük porsiyonlarla karnını doyurabilmesi. Nestlè'nin araştırmacılarına göre yemek pişirirken kullanılan malzemelerin sağlıklı olup olmadığı, hele gençler için, pek o kadar önemli değil. Yanlış gıdalanan toplumun yüzde 50'si çok şişman, 7-12 yaş arasındaki çocukların yüzde 20'si hastalık derecesinde fazla kilolu. 

Gıdalanma toplumun aynası

Hemen hemen her akşam, herhangi bir televizyon kanalında ünlü bir aşçı yanına aldığı bir ünlüyle "yemek pişiriyor"! Güle konuşa, çok keyifle güzel görünümlü bir şeyler pişiriyorlar. Fakat program bittikten sonra ne pişirmiş oldukları ve ne de tarifi, izleyicinin pek aklında kalmıyor. O sadece bu şovla televizyon karşısında güzel zaman geçirmiş oluyor. Yeni evlenen veya daha büyük bir eve taşınan çiftler mutfak dekorasyonuna çok önem veriyor. Kısa süre sonra içinde pek yemek pişirilmeyen şık ve gösterişli mutfaklara ailelerin yaptığı ortalama harcama 10 bin Avro! "Alman toplumuna yeni bir yemek kültürü gerekli". Araştırmanın hemen ardından Almanya Kanser Araştırma Enstitüsü de bir açıklama yaptı. Ülkede 2024 yılında 230 bin insan yaşamını kanserden yitirmiş. Özellikle kalınbağırsak, prostat ve mide kanserlerinin nedeni yanlış gıdalanma... 

4 Ocak 2026

Karlarda kırmızı tren

Cumhuriyet, Pazar Eki, 4 Ocak 2026

Ahmet Arpad

Nostalji tren Glacier Express'le İsviçre Alpleri'nde unutulmaz bir yolculuk 

İsviçre'ye gelip de Alplerin karlı doruklarını Zermatt'tan 291 kilometre ötedeki St. Moritz'e giden nostalji tren Glacier Express'le aşmamak olmaz! Yaklaşık sekiz saat süren bu olağanüstü tren yolculuğunda kendinizi bambaşka bir dünyada hissediyorsunuz. Lüks trenin geniş pencerelerinden inanılmaz doğayı seyrederek 7 vadiyi, 91 tüneli aşıyor, 291 köprüden geçiyorsunuz. Yolcular ellerinde fotoğraf makineleri bir sağa, bir sola koşuyor. Herkes çok heyecanlı. Bakacak o kadar çok şey var ki... İçinden geçtiğiniz doğanın güzelliği erişilmez. Çok aşağılarda küçük köyler, karşınızda bembeyaz bir doğa, tepenizde üç bin metreye varan doruklar. Trenin ulaştığı en yüksek nokta 2044 metredeki Oberalp geçidi. 

İlk seferine 25 Haziran 1930 günü saat 07.30'da Zermatt'tan 70 davetli yolcuyla St. Moritz yönüne çıkan İsviçre'nin bu ünlü treni kış-yaz demeden çalışıyor. Kışın günde karşılıklı ikişer sefer yaparken, yaz aylarında sefer sayısı dörde çıkıyor. Çoğu yerde tek hatta çalışıyor, dağ yamaçlarından, kaya duvarlarından doruklara tırmanırken dişli sisteme geçiyor. 

Kıpkırmızı Glacier Express kimi yerde sağlı sollu yükselen karlar arasından geçiyor. Kayalardan sarkan metrelerce uzunlukta buzlara neredeyse sürtünüyor. Disentis'te 1130 metreye ulaşıyor ve yol iyice dikleşiyor. Raylar dişli sisteme geçiyor. Tırmanış başlıyor. Ağır ağır. Bir yanınız kayalık, öteki yanınız uçurum. Alpler bu yıl beyaza doymuş. Karların arasından kara raylar zor görünüyor. Glacier-Express 2044 metreye ulaşıyor. Parmaklarınız Avrupa'nın tavanına dokunuyor.

Glacier Express bugün beş vagonlu. Yemekli vagona geçip pencere kenarına oturun... Değişik fren sistemleri treni raylarda tutuyor! Az sonra Disentis. Burada on beş dakika mola. Yolcular inip, karlarda dolaşıyor. Japonlar koşuşturup duruyor. Her şeyin fotoğrafı çekilecek. Acaba haftaya eve döndüklerinde neyin, nerede, ne olduğunu bilecekler mi? Bu çalışkan insanlar yılda en fazla üç hafta izin kullandıkları için Avrupa'yı yedi-sekiz günde gezip görüyorlar... Zermatt-St. Moritz arasındaki yolculuk için biletler mevkisine göre 159 İsviçre Frankı ile 272 İsviçre Frank'ı arasında değişiyor. Yılda ortalama 200 bin yolcu taşıyor. Glacier-Express, İlanz ile Reichenau arasında derin bir kanyonun kıyısında ilerliyor. 

Kırmızı tren bir tırtıl böceği örneği Albula vadisinden geçiyor, tepeleri kıvrıla kıvrıla, kayalar içindeki tünelleri döne döne çıkıyor ve iki saat sonra 1775 metredeki St. Moritz'e varıyor. Burası 'Top of The World', Engadin yöresinin yıldızı. Yazın Akdeniz kıyılarında St. Tropez, kışın İsviçre karlarında St. Moritz... Milyarderlerin, soyluların, çöl prenslerinin buluştuğu doruk. 

St. Moritz ışıldıyor pırıl pırıl

Dişli dağ treni Corviglia dolu. Her milletten insanlar gülüşüp konuşuyor, her kafadan bir ses çıkıyor. Dağa giden kayakçılar neşeli. Aşağıda karlar altında St. Moritz bembeyaz, güneşte ışıldıyor pırıl pırıl. Gölde buz pateni yapanlar, "Palace Hotel”in yeşil kulesi, damları kar dolu evler gittikçe küçülüyor. Dağ treni zirveye yaklaştıkça aşağıdaki karlar dünyası gözden kayboluyor. 

2488 metre yükseklikte Corviglia istasyonunda tren duruyor. Ayaklarında kocaman ayakkabılar, ellerinde kayaklar insanlar gürültüyle iniyor. Çevre nefes kesici güzellikte. Dağlar, yamaçlar beyazın beyazı, gökyüzü mavinin mavisi. Doğa göz kamaştırıcı… Corviglia pistinde dünya kupası ve dünya şampiyonaları yapılıyor.

Biraz ötede kayak öğrencileri. Birini bekledikleri belli. Kırmızı giysileri içinde, dudaklarında hafif bir gülümseme geliyor beklenen kişi. "Merhabalar!" diye sesleniyor. "Benim adım Heni! Hemen iş başına!" Ve başlıyor öğretmeye. Ayağında kayaklar bir ileri, bir geri, bir sağa, bir sola, elindeki soplar bir aşağı, bir yukarı. Bol bol konuşarak. Kayak öğretmenleri için çene ve ses tonu çok önemli. Her yaştan kadınlı erkekli sekiz insan da bunun farkında. Çekingen çekingen öğretmenleri Heni'nin söylediklerini yapmağa çalışıyorlar. İnsan vücudu ne şekillere giriyormuş? Bacağın biri solda arkada, öteki sağda önde, kollar aşağıda ve yukarıda. Kafa neredeyse 360 derece dönüyor. 

Heini bir el işareti yapıyor. Sekiz insan hemen peşinden gidiyor. Kayakları paralele getirip tepeye tırmanmaya başlıyorlar. Sopalar kara girip çıkıyor, kayaklar inip kalkıyor, kollar açılıp kapanıyor. Nefes nefese, suratlar kıpkırmızı. Kimi tökezliyor. Az sonra tepeye varıyorlar. Çok şükür. Hemen hizaya geçip Heini'yi bekliyorlar. Rengarenk giysiler şimdi bembeyaz. 

O güzel bir sarışınla çene çalıyor. Az sonra öğrencilerinin yanına geliyor. Emirler veriyor. Kayak sopaları yine inip kalkıyor. Kendini böyle anlarda orkestra şefi, ya da ordu komutanı sanıyor gibi. Ve birden harekete geçiyor, hızla tepeyi inmeye başlıyor. Karlar havada uçuşuyor. Sekiz insan ardından gidiyor, tahta tavşanın peşinde, dili dışarda koşan yarışçı tazılar örneği. Nefes nefese, tepeden aşağı. Önlerine çıkan yandı, durmaları pek mümkün değil. Kayak öğretmenini yakalamaları da olanak dışı.

Karlarda vals yapanlar

St. Moritz'e gelip de Corviglia dişli treni ile dağa çıkınca Hartly Mathis´in "La Marmite” lokantasına uğramadan dönülmez. Tıklım tıklım içerisi. Adım atacak yer yok. "Lütfen dikkat!” Garson kadın kendine yol açmaya çalışıyor. Elindeki tabaklarda havyar, karides, kaz ciğeri ezmesi, som balığı. Masalarda oturanlar değişik bir sınıfın insanları. Onlar öğle yemeğini mercimek çorbası, sosis ve bira ile geçiştirmeyen kayakçılar. Genel müdürler, doktorlar, müteahhitler, bankacılar, politikacılar, sanatçılar, aristokratlar ve yanlarında eşleri, dostları, sekreterleri, sevgilileri…

"Hartly” onlarca yıldır işletiyor "La Marmite”i. Avrupa'nın en ünlü lokanta ve otellerinde çalışmış Hartly Mathis. II. Dünya Savaşı yıllarında komşu ülkelerde bombalar düşerken o St. Moritz "Palace”ın salonlarında Edith Piaf eşliğinde balolarda eğlenenlere havyardan yer mantarına en değişik ve leziz yiyecekleri sunmuş.

"O günlerde bana gelenler ile şimdi gelenler aynı sınıfın insanları”, diyor. "Almanya'dan, hatta denizaşırı ülkelerden telefon edip masa ayırtan gedikli müşterilerim var.” Masalara taşınan tabaklar dolu dolu, tatlı, meyve ve pasta büfeleri renkler içinde, zengin. Her şey değişik, bol, taze, çekici ve iştah kabartıcı.

Ötelerde tepeler, dağların sivri dorukları. Gökyüzünün maviliği ile yamaçların beyazına havada süzülen renkli paraşütler karışıyor. Karlarda vals yaparak vadiye inenler, peşlerinde upuzun izler bırakıyor. Geniş pencereli lokantanın masalarında oturanlar, şampanya kadehleri tokuşturuyor.

Bernina Ekspresi

Eğer zamanınız varsa bir öneri. St. Moritz'den güzel Milano'ya uzanın. 2008'den bu yana UNESCO Dünya Mirası olan Bernina Ekspresi İsviçre'deki Saint-Moritz'i 2 saat 20 dakikada 40 km güneydeki sınır kenti Tirano'ya bağlıyor. %7'ye varan eğimi ile dünyadaki en dik demiryolu hattında yapacağınız yolculuk sırasında treniniz deniz seviyesinden 2.328 metre yükseklikteki Bernina geçidini aşıyor. Tirano'dan aktarma yaparak hızlı trenle 2 saat 30 dakikada 167 kilometre ötedeki güzel Milano'ya varıyorsunuz.

28 Aralık 2025

"Güneş de Soğuyacak"

Cumhuriyet, 28 Aralık 2025

STUTTGART - Ahmet Arpad

Stuttgart ve yöresine kış biraz geç geldi. Güzde soğuklar yaşadık, şu günlerde de mevsim normallerinin üzerinde bir sıcaklık yaşıyoruz. Buz gibi iki haftanın ardından ısı Güney Almanya'da 15 dereceye vardı. Stuttgart'ta kaldırım kahvelerinde keyif çatanlar var. Noel pazarı da şen geçiyor! Meteoroloji uzmanlarına inanmak gerekirse ardından kuzeyden gelecek bir soğuk hava, Karaormanlar'dan Konstanz gölüne, Alp dağlarına dek, tüm Güney Almanya'ya yine el koyacakmış! Şarapları ile ünlü Stuttgart'ta Neckar nehri vadisinin üzüm bağı dolu yamaçlarına yine kar mı yağacak? 

Geçen yılın hemen hemen yağışsız, kuru ve sıcak, güzün de güneşli ve ılık geçmesi yörede şaraplık üzüm üretimini düşürmüş, fakat kalitesini oldukça yükseltmişti. 2024 yılı şarabı gerçekten çok leziz ve de pahalı oldu. Şaraplık üzümün yetiştirildiği bağlar, Stuttgart'ın merkezindeki yamaçlara kadar iniyor. Büyük tren istasyonunun karşısında durup da çevrenize şöyle bir bakındığınızda, villalar arasından aşağılara inen yemyeşil üzüm bağlarını görüyorsunuz. Nüfusu yaklaşık altı yüz bin olan, Almanya'nın ünlü endüstri merkezlerinden Stuttgart'ın göbeğinde şaraplık üzüm yetişiyor!

Çevre sağlığı ve temizliğine önem verilmeden, bir büyük kentin ortasında üzüm bağı kurmak mümkün mü? Her yanı küçük göller ve yeşilin en güzel renkleri ile kaplı Stuttgart, şifalı yeraltı suları ve kaplıcaları ile de ünlü. Stuttgart ve çevresi, Budapeşte'nin ardından Avrupa'da en çok kaplıcaya sahip bir kent. Bir araştırma sonucuna göre de sağlıklı yaşamak isteyenlere Bavyera'nın kentlerinden sonra Stuttgart yöresi öneriliyor. Aynı araştırma, ülkenin güneyinde yaşayan Almanların, kuzeyinde yaşayanlardan daha uzun ömürlü olduğunu da ortaya koyuyor.

"Güneş de Soğuyacak"

Büyük kentlerde çevre temizliği belediyelerin en önemli görevlerinden biri. Bu görevin önemi her geçen yıl giderek daha da artıyor. Kişi, içinde yaşadığı çevrenin sağlığının kendi sağlığı da olduğunu kavramış. Elindeki kâğıdı yere değil de çöp kutusuna atan küçük insandan, büyük kentlerin kirli sularını nehir ve göllere değil de arıtma düzenlerine bağlayan belediyelere kadar herkes, toprağın, havanın ve yeraltı sularının sağlığı için çaba gösteriyor. Her yıl milyarlarca Avro doğaya yatırılıyor, su havzalarına kondurulan villalara değil! Modern teknikle çalışan fabrikalar, günlük yaşamımızın kaçınılmaz atığı olan çeşitli çöpün toprağa, yeraltı sularına ve havaya karışmasını önlüyor. İnsanlar, biraz geç de olsa, çevre temizliğini önemsememekle kendini ve hemcinsini de zehirlediğinin bilincine varmaya başladı. Stuttgart içme suyunun büyük bir bölümünün sağlandığı Konstanz gölü kıyılarındaki yerleşme merkezlerinin tümü arıtma düzenlerine bağlı. Üç ülkenin gölü Konstanz yörenin balık kaynağı! Almanya'nın her köşesinden gelenler İsviçre Alpleri manzaralı güzel kıyılarında dinleniyor. Konstanz'da, Mainau'da, Meersburg'da, Lindau'da ve Bregenz'de... Canlandırıcı sularında serinliyor! 

Bir zamanlar İstanbul'a belediye başkanlığı yapmış olan Bedrettin Dalan görüşleriyle ünlenmişti. Kenti çevreleyen denizleri acı sürprizlerin beklediğini 1980'li yıllarda söyleyen bilim adamlarına verdiği yanıt şöyle olmuştu: "Ne yapalım, bir gün gelecek, güneş de soğuyacak!" Kent 'talan' edilirken Dalan 'ileri görüşlü' açıklamalar yapmasını severdi! Çocukluğumuzda ve gençliğimizde sularından çıkmadığımız Boğaziçi'nde, Marmara'da bugün yüzmek her babayiğidin işi değil! Bu denizlerde tutulan balıkları yemek de... 

21 Aralık 2025

Avrupa'nın çöpü Türkiye'de

Aydınlık Avrupa, 21 Aralık 2025

STUTTGART - Ahmet Arpad

Stuttgart Belediyesi geçen Mayıs'ta yaptığı resmi açıklamaya göre 2024 yılında sokak ve caddelerden yaklaşık 3 bin 700 ton çöp toplamış, boşalttıkları çöp kutularından ise sadece 1600 ton çöp çıkmış! İnanırım. Siz Stuttgart'ın merkezini büyük bir etkinliğin ardından görün! Kentin göbeğindeki Schloss alanı, çevresindeki parklar, cadde ve sokaklarla, gezi yolları binlerce insanın katılmış olduğu açık hava etkinliklerinin sabahında çöp dolu! Eğlenmişler, ancak yanlarında getirdikleri şişeleri, tabakları, kâğıtları, torbaları oturdukları yere öyle bırakıp gitmişler! Federal Çevre Bakanlığı'nın açıklamalarına göre, 2023 yılında kişi başına düşen ev çöpü 433 kilo. Yine aynı bakanlık Almanya'da saat başı 320 bin kâğıt bardak kullanıldığını açıkladı. Bir yıl içinde 2.8 milyar! İnanılmaz! Düzinelerle çöpçünün sabah erkenden temizlediği alan ve caddeler akşama doğru yine eski haline dönüyor. Her yıl 300 milyon ton plastik. Kent kirliliği Berlin veya Frankfurt gibi büyük kentlerde daha da çok. Kaldırımlar, sokak ve caddeler, herkesin kullandığı parklar ve yeşil alanlar bir "çöp kutusu". İnsanlar yalnız kâğıt mendil ve karton bardak atsa yine de iyi; eski mobilyaları, otomobil lastiklerini ormanlara bırakanlar artık parmakla gösterilmiyor! Büyük kentlerde belediyeler bu sorumsuzluğun altından kalkamıyor. 

AKDENİZ'E ATILAN PLASTİK

Federal Almanya Çevre Bakanı Svenja Schulze'nin 2021 yılındaki şu açıklamasını anımsıyorum: "İnsanlık her yıl 300 milyon ton plastik üretiyor. Lego taşlarından yoğurt kabına, bahçe iskemlelerinden balıkçı ağlarına, bisiklet tekerleklerinden tuvalet kapaklarına, otomobil yedek parçalarından cep telefonlarına..." Ona göre toplam çöp, kamyonlara yüklense konvoy yeryüzünü üç kez dolanır! 

Doğal Hayatı Koruma Vakfı da (WWF) birkaç yıl önce "Akdeniz Plastik Raporu"nda Akdeniz'e en çok plastik atığın Türkiye'den karıştığını açıklamıştı. Günde 144 ton ya da günde yaklaşık 6 kamyon plastik! Greenpeace Türkiye'nin derlediği verilere göre de Türkiye son beş yıldır Avrupa ülkelerinden plastik atık alan ülkeler arasında liderliği kimseye kaptırmıyor! Türkiye'yi plastik atık alan ülkelerin en üst sırasına taşıyan süreç, Ocak 2018'de Çin'in plastik atık ithalatını yasaklamasıyla başlamıştı. Malezya, Tayland ve Vietnam gibi ülkeler de plastik atık ithalatına kısıtlamalar getirince, Türkiye'ye yönelen atık miktarı kontrolsüz şekilde artmıştı. Greenpeace Türkiye'nin derlediği verilere göre AB ülkeleri ve İngiltere'den ülkemize 2023 yılında 456 bin 507 ton plastik atık gönderildi. Bu miktar günde 125 çöp kamyonu plastik atığa eşdeğer. 2024 yılı sonu raporuna göre Marmara'da deniz salyası (müsilaj) oluşumu bir türlü engelenemiyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın geliştirdiği ve 2021'den bu yana uygulanan Marmara Denizi Eylem Planı'yla denizdeki azot ve fosfor yükünün yeterince azaltılamadığı kanıtlandı.

Avrupa Birliği'nin resmi istatistik kurumu Eurostat Aralık'ın ilk haftasında açıkladığına göre AB geçen yıl 12 milyon 253 bin ton çöpünü Türkiye'ye yollamış. Greenpeace Almanya'nın açıklamasına göre de en çok plastik çöp 'ihraç' eden Avrupa ülkesi Almanya! Başka ülkelere gönderilen bu çöplerin bir bölümü 'geri dönüştürülebilir' değil... Türkiye'de uzmanlar da özellikle plastik atıklardan kaynaklanan kirliliğe dikkati çekerken: "Tehlikeli atık depolama sağlığımızı tehdit ediyor", diyor. "Çünkü zehir Anadolu'nun verimli topraklarına, su kaynaklarına karışıyor." 

7 Aralık 2025

Özgür düşüncenin kaynağı!

Aydınlık Avrupa, 7 Aralık 2025

VİYANA - Ahmet ARPAD

Avrupalı kahvenin ne olduğunu bizden öğrendi! Türklerin getirip Viyana'nın kapısına çuvallar dolusu bıraktığı kahveyi bir süre sonra güzel kahvehanelerde, daha doğrusu kıraathanelerde, içmeye başladı. Şık masalarda oturanlar bir yandan pastalarını yediler, kahvelerini yudumladılar, bir yandan da gazete, dergi ve kitaplarını okudular, politikadan, günlük yaşamdan ve edebiyattan söz ettiler. Bu yüzyıllar boyu böyle sürdü gitti. Eski monarşinin merkezleri Budapeşte, Prag ve Viyana'da kıraathaneler hep yaşadı, hep ayakta kaldı. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada aldılar. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup iş görüşmeleri yaptılar, kitap okudular, mektup yazdılar. Yan salonlarda bilardo oynadılar.

Budapeşte'de Gerbaud, Café Centrale, Párisi Passage Café, Café New York, Viyana'da Café Mozart, Dehmel, Café Landtmann, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur. Prag'a yaptığınız bir gezintide komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan kıraathanelerin düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissedersiniz. Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşarsınız. Gözleriniz Franz Kafka'yı, Max Brod'u, Egon Kirsch'i, Franz Werfel'i arar. Yüzlerce yıl filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali vakti yerinde hanımların uğradığı Viyana kahvehanelerinin sürekli müşterileri arasında Arthur Schnitzler, Stefan Zweig, Peter Altenberg de vardı. 

Özgür düşüncenin kaynağı

Eski İstanbul'da Tanzimat döneminde açılan kıraathaneler (okuma yerleri) yüzyıla yakın bir süre kent aydınları için kaçınılmaz bir buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın ve Babıâli'nin kıraathanelerinde geçirirdi. Tepebaşı'na damgasını vuran Kanun-u Esasi Kıraathanesi ile özellikle 1930'lu, 1940'lı yıllarda İstanbul'un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi'ndeki Meserret Kıraathanesi geçen yüzyılın sonlarına kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar, günlük gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Anadolu'nun İstanbul'u 'işgal etmeye başladığı' ellili yıllardan sonra, insanların iskambil oynayıp vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği küçük mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi! Onlar aydınlar için özgür düşüncenin kaynağı idi!

Kahvehaneler ve kültür


Viyana kahvehane geleneğinin dünyanın başka hiçbir ülkesinde eşi benzeri yoktur. Hofburg'un milletvekilleri, Opera'nın, Burg Tiyatrosu'nun dünyaca ünlü sanatçıları randevularını yakındaki kahvehanede verir. Buralarda bir araya gelen insanlar arasında fark gözetilmez. Tek başına biri, düşüncelere dalmış, önündeki acı kahvesini yavaş yavaş yudumlarken, diğeri dostlarıyla sohbet eder, tartışır, bir başkası oturur bir şeyler yazar, yine bir başkası karşısındakiyle iskambil oynar veya bir köşede duran sayısız günlük gazeteyi karıştırır. Akşama doğru gelenler piyanistin çaldığı Viyana melodilerini içine çeker.

Stefan Zweig için Viyana'daki gençliğinde saatlerce oturduğu, dostları ile söyleştiği bu mekanlar bir 'okul' olmuştu. "O günlerde gazeteler bizler için pahalıydı, herkes alıp okuyamıyordu", der Zweig. "Gazete okurken polisten çekinen gençler de vardı." Hitler'in 1938'de Avusturya'ya girmesiyle kahvehane kültürü ve edebiyatı geçici olarak sona ermişti. Savaşın ardından tekrar canlandı, çünkü Viyanalı böyle istiyordu! 

Çamurdan Golem yaratan haham

Cumhuriyet, 7 Aralık 2025

STUTTGART - Ahmet Arpad

Gösterişsiz bir mezar taşı. Üzerinde yazanlar okunamıyor. İbranice. Az ötede taşları süslü olanlar var. Çiçeklerle, yapraklarla, değişik motiflerle bezenmişler. Dreyfuss ve Levi... Bir alt sıradakilerde süslemeler artıyor. Yazıların sağında solunda dua eden eller; kabartma kartallar... Bir başkasında Levi kabilesinin insanlarının yeğlediği ibrik motifi. Mezar taşları gittikçe büyüyor.

Rothschild ve Landauer... Süsler artıyor. Taşlardan birini nedense sünnet bıçakları süslüyor. Bu mezarlığa ilk gömü 1802 yılında yapılmış, son gömü de 1943'te. Stuttgart'ın güneyinde, Konstanz Gölü'ne uzanan yol üzerinde eski bir yerleşim merkezi olan Buttenhausen'da 18. yüzyıldan başlayarak Hıristiyanlarla Yahudiler, Hitler denen o diktatör "Führer" gelip de toplumun üzerine çöreklenene kadar barış içinde, ortak bir yaşam sürdürmüş. Şirin ovanın iki yamacına kurulu mahallelerinde yaşayıp durmuşlar.

Bir yamaçta kilise, diğer yamaçta sinagog. Yahudiler ticaretle uğraşırken diğerleri toprağı işlemişler. Sonra 20. yüzyılın ülkeye getirdiği sanayileşme Yahudi gençlerini yavaş yavaş büyük kentlere göçe zorlamış. Köy yaşlılara kalmış. Buttenhausen Mezarlığı'na 1943 yılından sonra hiç kimse gömülmemiş. Oralı Yahudilerin ölümleri başka topraklarda olmuş!

Göçle azalan nüfus…

Savaşın ardından yöreye yerleşen Walter Otto, Buttenhausen ve insanlarının geçmişini kendine görev edinir. O olmasaydı, günümüzde yörenin iki yüzyıllık Yahudi tarihi çoktan unutulur giderdi. Otto boş zamanlarında inatla araştırır, yıllarını bu göreve harcar. Büyük bir emek sonucu, bir zamanlar burada yaşamış insanların nerelere göç etmiş olduğunu bulur, okyanus ötesindeki çocuklarına, torunlarına ve onların çocuklarına ulaşır. Sonra kendini mezarlığın restorasyonuna verir. Devlet desteğinin yanı sıra bağışlarla 399 taş elden geçer. Heidelberg Üniversitesi'yle Stuttgart'taki politik eğitim merkezini de arkasına alarak Buttenhausen Yahudilerinin yaşamını anlatan küçük bir müze oluşturur. 

Stuttgart'taki Politik Eğitim Merkezi'nde bölüm şefi olan, eski tanış Sibylle Thelen'in anlattığına göre Baden-Württemberg eyaletinde Naziler öncesinde 30 bin Yahudi yaşarken günümüzde, savaşın bitiminden 76 yıl geçmesine karşın, sayıları ancak 10 bin civarında. Eyalet hükümeti Yahudi cemaati ile imzaladığı bir sözleşmeyle toplam 143 tarihi mezarlığın bakımını üstlenmiş! Tarihi kayın ağaçlarının gölgesinde uzanan Buttenhausen Mezarlığı'nı geride bırakıp yamaçları yemyeşil Lauter Ovası'nda güneye doğru ilerliyoruz. Tarihi manastırıyla ünlü Zwiefalten'e dek Lauter Çayı bize eşlik ediyor. Buradan gaza basan isterse bir saatte güneye, Konstanz Gölü kıyısındaki şirin Lindau'ya varır, isterse yeşilin yeşili tepeleri aşarak kuzeye, Stuttgart'a döner.

Çamurdan Golem yaratan haham

İlginç bir başka Yahudi mezarlığı da Prag’da. Vitava nehrinin çamurundan 16. yüzyılda bir Golem yarattığı iddia edilen haham Loew bu tarihi mezarlıkta yatıyor. Efsanelerde ruhu olmayan, düşük zekalı, genelde kilden veya topraktan oluşturulan varlığa Golem deniyor. Loew, bu Golem’i Prag Gettosu’nda yaşayan Yahudileri antisemitizmden, kan iftiralarından ve sık sık tekrarlanan pogromlardan korumak için hayata geçirmişti. İnsanlar onun bir büyücü tarafından yaratılmış olduğuna inanıyordu. Efendisine belli bir süre hizmet eder. Haham Loew onu yarattıktan bir süre sonra Golem çıldırıp her şeyi yıkmaya ve insanlara zarar vermeye başlayınca alnındaki tüm harfleri silmişler ve onu parçalara ayırmışlar. Bu parçaları Prag'daki Eski-Yeni sinagogunun altına, kapısı mühürlü bir odaya gizledikleri söyleniyor. Sinagogun temellerine karıştırılmış olduğunu anlatanlar da var.

23 Kasım 2025

'Ben savaşı önlemek istemiştim'

Aydınlık Avrupa, 23 Kasım 2025

STUTTGART
AHMET ARPAD


Münih'in tarihi birahanesi Hofbraeuhaus'un salonları öğle saatlerinde yine dolu. Az ötede küçük bir turist grubu oturmuş, önlerinde beyaz sosisler, bira kadehleri. Aralarında İngilizce konuşuyorlar. Rehberleri Münih'ten, biradan ve Hitler'den söz ediyor. Kulak kabartıyorum. "Münih, Nasyonal Sosyalistlerin merkezi, bu birahane de toplantı yerleriydi" diyor. 

Viyana'da başarılı olamayan Hitler 1913'te Münih'e yerleşir. Kısa süre sonra kendini aşırı sağcı grupların arasında bulur. Gönüllü olarak gittiği Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yine Münih'e döner. Şubat 1920'de Hitler'in de üye olduğu Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi NSDAP kurulur. Sık sık Hofbraeuhaus Birahanesi'nde bir araya gelirler. 8 Kasım 1923'te orada aldıkları bir kararın ardından darbe girişimini denerler, ancak başarılı olamazlar. Hitler ve yandaşları tutuklanır. Ülkenin güvenliğini tehlikeye soktukları için Leipzig'deki Devlet Mahkemesi'ne çıkarılmaları gerekmektedir. Suçlarının cezası idamdır. 

Fakat Bavyera Adalet Bakanı Franz Gürtner, yasaları çiğneyerek davanın Münih'te görülmesini sağlar. Çünkü Hitler'e darbe girişiminde destek verenler Bavyera'da politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Nasyonal Sosyalist ideolojiye olan yakınlığı bilinen baş yargıç Neithardt'ın kararı 5 yıl hapis olur. Ancak Hitler Landsberg cezaevindeki özel hücresinde sadece 9 ay yatar, "Kavgam"ı yazar ve çıkar çıkmaz da aşırı sağcı NSDAP'yi yeniden kurar. 27 Şubat 1925'teki kuruluş toplantısı yine Hofbraeuhaus Birahanesi'nin salonlarında yapılır. 

Özgürlük düşkünü bir genç

Türkiye'de Atatürk'ün Cumhuriyeti gerçekleştirdiği günlerde, Almanya'da Hitler Nazi ideolojisinin temellerini atar! Birkaç ay içinde 27 bin kişi NSDAP'ye üye olur. Aradan geçen beş yılda parti büyük bir patlama yapar, 1930 yılında 400 bin Alman Hitler partisine üyedir. Ortam artık hazırdır. 1923'te darbeyle ele geçirmediği ülke yönetimine aradan on yıl sonra seçimle el koyar! Naziler, faşist iktidarların tümünün yaptığı gibi korkutma, sindirme ve hile yollarına başvururlar. Kısa zamanda hem yürütme, hem de yasama gücü Hitler'in eline geçer. İşte o yıllarda Georg Elser ortaya çıkar. Özgürlük düşkünü gençten bir marangozdur. Nazilerin felaket getireceğine inanmıştır. 1938 güzünde üst düzey Nazilerin öldürülmesi gerektiğine karar verir. 

Hitler Münih birahanesinde 1923 darbe girişiminin 16. yılını kutlarken Elser davetlilerin arasına karışmasını becermiştir. Suikast yapmayı kafasına iyice yerleştirmiştir. Bazı geceler birahanede saklanmış, değişik planlar çizmiş ve saatli bomba yapmaya karar vermiştir. Hitler'in 8 Kasım 1939 akşamı birahaneye geleceğin kesinleşmiştir. Elser, 'Führer'in konuşacağı kürsünün hemen yanındaki sütunun içine üç gece önceden yerleştirdiği saatli bombaları 8 Kasım saat 21.20'ye ayarlamıştır. 

Hitler, yardımcısı Rudolf Hess'in ardından kürsüye gelir ve o gece Berlin'e dönmeye karar verdiği için de kısa bir konuşma yapar. Aynı saatlerde Elser, Konstanz'dadır. Führer saat 21.07'de kürsüden iner, bomba on üç dakika sonra patlar. Sekiz kişi ölür, altmış da yaralı vardır. Elser, o gece yarısı İsviçre'ye geçerken üzerinde birahanenin bir kartpostalıyla salonun planları bulunduğu için tutuklanır. İşkencenin ardından suçunu itiraf eder. Atıldığı Dachau toplama kampında savaşın son haftalarında kurşuna dizilir. Cesedi üzerindeki giysiyle yakılır. "Ben savaşı önlemek istemiştim", diyen Elser'in bugün bir mezarı yok... Münih'in merkezinde "Türkenstrasse"ye açılan bir alana adı verilmiş.

Hitler'in 1924 yılında Leipzig Devlet Mahkemesi'nde yargılanmasını ve ölüme mahkum edilmesini önleyenler 60 milyon insanın ölümünden sorumludur. 8 Kasım 1939 akşamı salondan öngördüğünden 12 dakika erken ayrılmasaydı, kimbilir bugün nasıl bir dünyada yaşıyor olacaktık! Georg Elser de savaşı önleyememişti!


"İşe yaradığımızı hissetmeliyiz"

Cumhuriyet, 23.11.2025

STUTTGART - Ahmet Arpad

Kadın yaşını başını almış. Yıllardır aynı yerde duruyor, Stuttgart Schloss Alanı'ndan metroya inen geçitte gazete satıyor. Koltuğunun altındaki gazetelerin adı "Kaldırım". Sık sık oradan geçtiğim için kimi gün selamlaşıyoruz. Çene çaldığı başkaları da var. Onunla havadan sudan konuşanlar çoğunlukla yaşlı insanlar. Arada sırada "Kaldırım"ı alıp göz atıyorum. O kaldırımlarda yaşayan çok fakirlerin gazetesi. Toplumun dikkatini bu insanların sorunlarına çekmek için yaklaşık 25 yıldır aylık yayımlanıyor, daha çok bağış ve ilanla yaşıyor. Bir süre önce gazete alırken yaşlı kadına sormuştum: "Nasıl dayanıyorsunuz saatlerce burada durmaya" diye. "Mecburum" olmuştu yanıtı. "Devletin bana verdiği destek yetmiyor. Günde üç beş Avro da gazete satışlarından elime geçiyor."

"Kaldırım" gazetesi Stuttgart'ın başka köşelerinde de satılıyor. Satanlar yaşlı kadın gibi fakirlik sınırının çok altında yaşayanlar. Gazetedeki haber ve yazılar çoğunlukla onların zor yaşamını ve sorunlarını ele alıyor. Yaşlı kadın sekiz yıldır burada durduğunu anlatıyor. "Benim yaşımda kolay değil, fakat yine de haftanın dört günü geliyorum. Her gün altı saat. Stuttgart'ta benim gibi bu gazeteyi satan yaklaşık yüz kişi var. Önemli olan bir işe yaradığımızı hissetmemiz!"

EVLERİ KÖPRÜ ALTLARI

17 Kasım'da yapılan resmi bir açıklamaya göre günümüz Almanya'sında bir milyonun üzerinde insan evsiz. Bu evsizlerin yüzde 80'i Alman vatandaşı değil. Sürekli sokakta yatanların sayısı da 56 bin olarak açıklandı. Geri kalanı fakir yurtlarında veya tanışlarının verdiği bir odada yatıyor. 264 bininin yaşı on sekizin altında. Resmi açıklamaya göre evsizlerin oranı son bir yılda yüzde 11 artmış. İçlerinde içki ve uyuşturucu bağımlılarıyla sokak çocukları da var.

Fakirler ordusuna her yıl gittikçe daha çok yaşlı da katılmaya başladı. Eline geçen emeklilik maaşıyla artık geçinemeyen bu insanlar devletten sosyal yardım alıyor. Sayıları son 15 yılda yüzde 45 artmış. Yetkililer, "Yaşlıların fakirliği yakın gelecekte çığ gibi büyüyecek" diyor. Günümüz Almanya'sında gittikçe daha çok insan eline geçen düşük sosyal yardım ile fakirlik sınırında, geleceği belirsiz bir yaşam sürdürüyor. Kar, buz ve yağmurda ormanlar, parklar, köprü altları, kapı içleri, aralıklar, altgeçitler, metro istasyonları onların barınakları. Bir zamanlar iş güç, ev bark, çoluk çocuk sahibi bu insanlar şimdi yalnız.

SOKAKTA DONARAK ÖLENLER

Kimi kışlar evsizler sokakta donarak ölüyor. Bu nedenle tüm büyük kentlerde Kızılhaç minibüsleri saat 22'den sabah 3'e kadar sokak ve caddelerde dolaşıyor, geceyi "açık hava"da geçiren evsiz barksızlarla ilgileniyor. İkisi Kızılhaç görevlisi, diğeri gönüllü, üç kişi eski bir battaniyeye sarılmış, çoğu aç ve içkili evsizi uyandırıyor, onunla konuşuyor, sağlığını kontrol ediyor, ona sıcak bir çorba veya çay veriyor, gerekiyorsa giyecek bir şeyler de bırakıyor. Bazılarının yanında köpekleri varsa onların da karnını doyuruyor. Üç görevli kentin hangi cadde ve alanında kimin gecelediğini biliyor. Bazı mahallelerde evsiz barksızları tanıyan komşular da bu insanlara göz kulak oluyor. Almanya'nın 1990'lı yıllardan bu yana geçirdiği toplumsal değişim ülkede sorunları artırdı, insanların yaşamını giderek zorlaştırdı, bireyin geliri azaldı, fakirlik doruğa fırladı. 2024 yılı resmi verilerine göre Almanya'da 17 milyon insan "fakir" kabul ediliyor.

Bilinen başka bir acı gerçek daha var: AB'nin güçlü ülkesinde milli gelirin yüzde ellisine nüfusun yüzde onu sahip! Zenginle fakir arasındaki uçurumun gittikçe derinleştiğini yönetenler de kabullenmeye başladı. Hele tepemize dikilen korona virüsüyle bu uçurum daha da derinleşti! Büyük kentlerde istasyonlarda, caddelerde, parklarda çöp kutularında boş şişe arayan yaşlı insanlar her geçen gün daha çok dikkati çekiyor.

9 Kasım 2025

Regensburg, bir tablo...

Aydınlık Avrupa, 9 Kasım 2025

Ahmet Arpad

Sisler içinde mavi Tuna'nın kıyıları. Yamaçlarda üzüm bağları. Uzaklardan geçen trenin uzun düdüğü sabah sessizliğini bozuyor. Sislerin ardında güneş. Bugün hava güzel olacak Tuna kıyılarında. Regensburg'da.

* * *

Tepede bir tapınak. Büyük bir Yunan tapınağı. Yaklaşık 180 yıl önce Bavyera Kralı I. Ludwig'in kalıtı. 365 mermer basamak Tuna Nehri'ne ve ovaya bakan bu görkemli tapınağa çıkıyor. Alman ırkının ‘övgü tapınağı‘ Walhalla'ya Hitler; 6 Haziran 1937'de "Yapıtlarında Almanlık damarı var" dediği besteci Anton Bruckner'in büstünü koydurtmuştu. O gün yaklaşık 200 bin insan akın akın Regensburg ve tapınağa gelmişti. Törene 800 kişilik bir koro eşlik etmişti. Sonraki yıllarda Neonazilerin her 6 Haziran'da burada toplandığı biliniyor. Sislerin ardından güneş çıkıyor. Uzaklardan bir köprü görünüyor. Kocaman! Tıpkı önünde durduğum tapınak gibi. Çevresine hiç uymayan bir yapı. 

Daha ötelerde, sisler arasında kilise kuleleri, tarihi yapılar, eski taş evler. Regensburg, 2000 yıllık bir kent. Taş köprüleriyle ve yapılarıyla, alanlarıyla, sokaklarıyla, buralarda yaşayan rahat, cana yakın insanlarıyla... Tarih ve gelenek adım başında, kiliselerin Gotik kulelerinde, evlerin taş kemerlerinde, daracık sokakların taşlarında. 

Her şey tablo gibi

Roma Kralı March Aurel'in. İsa'dan 179 yıl sonra kurduğu Regensburg Ortaçağda Avrupa'nın en büyük ticaret, politika ve sanat kentlerinden biriydi. 1786'da Goethe burada haftalar geçiriyor. "Regensburg çok güzel bir yer" diye yazıyor gezi günlüğüne. Kentin biraz dışında yamaçlar bağlarla örtülü. Şaraplık üzüm yetişiyor buralarda, Romalılardan günümüze dek. Karaormanlar'dan gelen Tuna nehri Regensburg'da genişliyor, büyüyor. Kayaları yararak güneydoğuya yolunu sürdürüyor. Kendine vadiler açıyor. Düşler içindeki küçük köylerin, burçlu kalelerin, yüksek şatoların, sık ormanların arasından geçiyor. Her şey tablo gibi. 

Regensburg'un taş sokakları gezmekle bitmiyor. Eski çağlarda at arabalarının geçtiği bu daracık sokaklar günümüzde her türlü araca kapalı. Sağ, sol eski yapı. Romalıların yaptığı; ortaçağın bozamadığı, dünya savaşlarında düşmanın bombalamadığı günümüz insanının da yolları genişletmek amacıyla yıkmadığı yapılar. Giriş katlarında dükkânlar, lokantalar, kahveler, butikler ve birahaneler. Hepsi de küçük ve sevimli.

Biraz ileride büyükçe bir alan. Orada bir heykel. Heybetli ve gururlu duruyor. Taş kaidesinde bu kişinin Avusturya prensi Don Juan olduğu yazıyor. Heybetli duruşunun nedeni, Kaptanıderya Müezzinzade Ali Paşa'nın şehit düştüğü 1571 İnebahtı Deniz Savaşı'nda Osmanlı donanmasını yenmiş olması olacak...

Sal yolculuğu keyif verici

Bu yörede Tuna'da güzel bir sal yolculuğu yapmak da mümkün. Az sonra Regensburg'a yarım saat ötedeki Weltenburg'dayız. Dalları sulara değen söğütler, upuzun sazlar, yemyeşil çayırlar, çoktan biçilmiş kara topraklı tarlalar kayıp gidiyor yanımızdan. Serin ve sıcak, yağmurlu ve kuru bir yazın ardından, arada sırada biraz serin de yapsa, güzel geçiyor güz güney Almanya'da. Her yer rengârenk, alışılmamış renkler örtüyor doğayı. Balıkçıl kuşları gökyüzünün mavisine yükseliyor, uçuyorlar güneşe. Kanatları saydam, tatlı sarı ışıkta pırıl pırıl. Göz alabildiğine çayırlar ötesinde bembeyaz kilisecikler, küçük köyler, yamaçlarda sarının her türlü tonunda korular...

"Almanya'nın nehirlerinde yapacağın bir sal yolculuğunda sindirirsin ruhuna bu doğa güzelliğini." Mark Twain'in 1880'lerde söyledikleri günümüzde de geçerli. Upuzun sal kayıyor Tuna'nın sularında. Üzerinde insanlar, neşeli. Küçük orkestranın New Orleans melodileri coşturucu. Ellerde kocaman bira bardakları, şarap kadehleri.

Sal birden hızlanıyor. Kıyıya doğru sürükleniyor. Salcılar uzun sopaları bütün güçleri ile kavrıyor. Neşeli insanlar susuyor. Caz devam ediyor. Söğütlerin suya değen ince dalları sala çarpıyor. Kadınlar bağrışıyor. Salcılar heyecanlı. Sular kaynıyor, uzun dallar arasından gurulduyor. Her yanda dalgalar, köpür köpür sular. Doğada bir hareket, bir haykırış. Yaban ördekleri havalanıyor sazlar arasından, bağıra çağıra, kanat çarpa çarpa. Güçlü erkekler salı kıyıdan uzaklaştırıyor. 

Akıntı azalıyor, Tuna yine sakinleşiyor. Daralıyor. Çayırlar, yamaçlar kayboluyor, ağaçlar da yok artık. Suların içinden yükselen kayalar sanki tepemizde. Yukarılardan kuşlar iniyor, dalıyor sulara. İskele kuşu, martılar, başımızın üzerinde birkaç paçalı şahin! Buz gibi suların derinliklerinde alabalıklar, turnabalıkları, sazan balıkları, tekirler, uzunlevrekler, som balıkları. Kimi köşelerde sarıağızlar, yılan balıkları... Kayalardan kapı açılıyor, Tuna nehri genişliyor. New Orleans melodileri ile dans eden insanlar yine neşeleniyor. Son kıvrımı da geride bırakınca, sipsivri kuleli, bembeyaz, kocaman, sulara değecekmiş gibi çayırlarda yükselen Weltenburg manastırı karşımıza çıkıveriyor. Küçük iskelesine bağlı balıkçı kayıkları kıpkırmızı, yemyeşil, masmavi, sivri burunlu. Weltenburg 18. yüzyıldan kalma mükemmel bir Barok yapı.

Yolculuğun sonuna geldik. Sal ağır ağır, manastırın önünde uzanan çakıllara yanaşıyor. İnsanlar yorgun, fakat neşeli. Bardaklar, kadehler boş. Ancak tarihi ıhlamur ve kestane ağaçlarının gölgesinde, ünlü Weltenburg siyah birası bizleri bekliyor. Yudumlaması keyifli. 

Kafka'yla Prag gezintisi

Cumhuriyet, Pazar Eki, 9 Kasım 2025

Franz Kafka'nın doğmuş olduğu Prag'da başı boş gezinirken kolayca geçmişe döner, anılara dalabilirsiniz. Vitava nehrinin kıyısındaki bu güzel kentin sokaklarında Kafka'nın Milena'ya olan aşkının peşinden gider ya da var olmanın dayanılmaz hafifliğini tadabilirsiniz.

Ahmet Arpad

Saat 12'ye 5 var. Eski belediye binasının önünde toplanmış insanlar. Küçük heykellerle süslü kuledeki 400 yıllık Astronomik Saat'in çalmasını bekliyorlar. Başlar havada. Az sonra küçük pencereler açılacak, çanlar çalacak, tarihi figürler peşpeşe geçecek. Herkes bekleşiyor, fotoğraf makineleri, akıllı telefonlar ayarlanmış... Kulenin karşısındaki lokanta, bar ve kafelerin masaları da dolu. Birden Arnavut kaldırımı yolda nal sesleri. Kara bir fayton görünüyor. Üstü açık. Atlar kara, melon şapkalı faytoncu da. Sadece yolcuları beyazlar içinde. Gelinle damat, ellerinde çiçekler, iki de küçük kız. Kalabalık onlara yol açıyor. Fayton kulenin tam önünde duruyor. Yakışıklı damat güzel gelinin inmesine yardımcı oluyor. Aynı anda çanlar başlıyor çalmaya. Saat tam on iki. İnsanlar heyecanlanıyor. Bir kıpırdama. Eminim yüzlerce insan o anda birkaç bin fotoğraf çekiyor. Faytoncu elinde kocaman bir kafes, yanlarına yaklaşıyor. Yeni evliler, kafesin kapısını açıyor. Üç beyaz güvercin havalanıyor. Yükseliyorlar bir arada. Sivri kulelerden birine tüneyip aşağıda olup biteni seyrediyorlar. Bu işi daha önce pek sık yapmışlar gibi. Belki az sonra evlerine dönecekler. Yarın başka bir çifti mutlu etmek için yine buraya gelecekler! Çanlar susuyor. İnsanlar yavaş yavaş dalıyor Prag'ın tarihi sokaklarına. 

Franz Kafka'nın Dünyasında

Büyük alana doğru yürüyoruz. Burası da kalabalık. Sıra sıra faytonlar, üstü açık tarihi otomobiller gezdirecek müşteri bekliyor. Kocaman binalar, boy boy yüksek sivri kuleler. İnsan nereye, ne zaman bakacağını şaşırıyor. Birkaç adım sonra Paris Caddesi'ndeyiz. Geniş bir bulvar, ağaçlıklı. Burası yüzlerce yıl varlıklı Yahudilerin yaşamış olduğu semt... Prag insana Budapeşte ile Viyana'yı çok anımsatıyor. Ne de olsa üçünün de geçmişi aynı monarşi. Paris caddesi ve çevresindeki kocaman, tarihi, süslü, yüzyıllık yapıların hemen hemen tamamı elden geçmiş, bakımlı. Altlarındaki mağazalar Paris'i aratmıyor. Bazılarının sahibinin Amerikalı Yahudiler olduğu söyleniyor. 

Az sonra sokaklar daralıyor. Franz Kafka'nın dünyasına giriyoruz. Güney Bohemya'dan gelip Prag'ın eski Yahudi mahallesine yerleşen Hermann Kafka'nın oğlu Franz tüm yaşamını bu Moldau kentinde geçirir. Hukuk öğreniminin ardından bir sigorta şirketinde çalışır. Babası bu arada Kinski Palas'ta kocaman bir kumaşçı dükkânı açmıştır. Yahudilerin gettosu Josefov'un sokakları Kafka'nın dünyasıdır. Praglı yazarlar Yaroslav Haşek ve Yahudi Egon Erwin Kisch dostlarıdır. Max Brod'la da Café Louvre'da sık sık buluşur, sohbet eder, tartışır. Ancak Kafka hep bu çevrenin içinde kalamaz, zincirleri kırar, dışına çıkar. Prag'ın başka semtlerinde, sokaklarında da yaşar. Bu arada 1916 ve 1917 yıllarını Prag Kalesi'nin gölgesinde uzanan "Simyacılar Sokağı 22" numarada geçirir. Elinizi uzattınız mı ortaçağdan kalma "cüce" evlerin damına dokunuyorsunuz... Kafka oradan nehre yakın havasız ve rutubetli iki odalı bir eve taşınır. İşte o yıllarda hastalığı ilerler. Belki de yaşamında ilk kez terk eder Prag'ı, uzun süre için. Viyana yakınlarındaki Kierling'e tedaviye yollanır. 1924 yılında, 41 yaşında orada ölür. Prag'ın Zelivskeho Mahallesi'ndeki Yeni Yahudi Mezarlığı'nda yatıyor...

Birkaç adım sonra eski gettonun tam ortasındayız. Eski gettonun sokakları dar, karmakarışık, düzensiz. Bir Franz Kafka heykeli. Heykeltraş Jaroslav Rona onu yaratırken "Bir Savaşın Tasviri" öyküsünden esinlenmiş. Üç buçuk metre yüksekliğindeki kara heykelin içi boş, kafasız bir giysi. Omuzlarında bir insan oturuyor. Ayaklarının dibinde, çiçekleri çoktan solmuş bir çelenk. Az ötede eski ve yeni sinagoglar, iki saatli belediye binası, altı yüz yıllık bir mezarlık. 1439-1787 arasında buraya on binler gömülmüş. Mezarlık enine büyüyemediği için ölüler üst üste. On iki bin taş saymışlar. Tam bir karmaşa var dünyanın bu en eski Yahudi mezarlığında… Gettodan çıkıp nehre doğru hızlı adımlarla yürüyoruz. Az sonra Karl köprüsünün girişindeyiz. Kalabalık mı kalabalık burası. Turistten geçilmiyor. Beyaz denizci üniformaları giymiş Afrikalılar gelene geçene el ilanları dağıtıyor. Vitava nehrinde akşama yapılacak yemekli-müzikli geziye müşteri topluyorlar. Akşam oluyor Prag'da. Güneş batmaya hazırlanıyor, karşı tepede yükselen Aziz Veit Katedrali'nin sivri kuleleri arasında kıpkırmızı. Köprüde satıcılar, ressamlar, müzisyenler, caz müziği ile dans eden turistler...

"Aslan Asker Şvayk"

Gün bitiyor, gece yarısına az kaldı. İç avlular, arka bahçeler, kemerli salonlar, uzun koridorlar insan dolu. Çoğu kocaman tahta masalara oturmuş, yer bulamayanlar ayakta. Ellerde bira bardakları. Sigara dumanı, uğultu. Konuşuyorlar, gülüyorlar. Herkes neşeli, kafayı çoktan bulmuşlar, fakat bağırıp çağıran yok. Bira insana yorgunluk veriyor, onu suskunlaştırıyor, barışçıl yapıyor. Kremecova Sokak 11 numaradaki birahane, Wenzel Alanı'na yakın. Hafiften bir yağmur başlıyor. Ahmak ıstalan. Prag'a gelip de U Fleků‘ya uğramamak olmaz.

Na Bojisti Caddesi'ndeki U Kalicha'nın önünde insanlar yine kuyruk olmuş… ‘Aslan Asker Şvayk'ın birahanesinin önünde... Yazar Jaroslav Haşek buranın devamlı müşterilerindendi. Dostu yazar Egon Ewin Kirsch'le U Kalicha'da çekerlerdi kafayı. Ünlü tiyatro oyununda köpek satıcısı Şvayk (Türkiye‘de ilk kez 1963'de sevgili Genco Erkal İstanbul Arena Tiyatrosu'nda oynamıştı), Avusturya ordusunda savaşmak üzere askere alındığında, yakın dostu Voditska'ya: "Savaştan sonra saat altıda burada buluşmak üzere", diye veda eder U Kalicha'da! 

Bira su gibi akıyor. Yarım litrelik kadehi boşalanın önüne garson sormadan bir dolusunu hemen sürüyor. Tezgâhtaki musluklardan aralıksız bira boşalıyor. Dikkat ediyorum, 7 saniyede bir kadeh doluyor. Her akşam binlerce litre sert bira susuzluk gideriyor. Az sonra dışarı çıkıyoruz. Adımlarımız bizi IV. Charles Köprüsü'ne götürüyor. Köprü her zamanki gibi dolu. Az önceki ahmak ıslatan hiç kimseyi kaçırmamış. İnsanlar akın akın. Turistler... Köprüde yürüyenler Praglı değil. Tezgâhlarda eski Prag'tan küçük tablolar, kartpostallar, siyah-beyaz fotoğraflar. Hep nostalji. Dar, loş sokaklar, yağmurdan ıslanmış kirli yüzlü binalar, heykeller…

Yağmur yine hafiften çiselemeye başlıyor. Kartpostalcılarla ressamlar naylonları atıyor tezgâhlarının üzerine. Caz ve folklor müziği yapanlar ise coşkuyla devam ediyor. Kara saçlı, hafif kambur bir adam bütün gücüyle üfürüyor zurnasına. Genç turistler hoplayıp zıplıyor. Köprünün altından akıp gidiyor Vitava köpüre köpüre.

Az sonra Wenzel Alanı'ndaki Grand Hotel Europe'un kapısından içeri giriyoruz. Kafka burada okuma akşamları düzenlermiş. Yaşlı piyanist Viyana ezgileri çalıyor. Barmenin uzattığı Becherovka'ları bir dikişte içiveriyoruz. 13 bitkiden yapılan bu sert içki ne de leziz!