23 Eylül 2026

Kıraathaneler, kültür ve aydınlar

 Ek Dergi, LiteraManşet, 23 Eylül 2026

Viyana ve Prag - Ahmet Arpad

Kıraathaneler yüzyıla yakın bir süre İstanbul aydınları için kaçınılmaz buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler, günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın, Babıâli'nin ve Divanyolu'nun kıraathanelerinde geçirirlerdi. Tepebaşı'na damgasını vuran Kanuniesasi Kıraathanesi ile özellikle 1930'lu, 1940'lı yıllarda İstanbul'un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi'ndeki Meserret Kıraathanesi de 1980'li yıllara kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar, gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Peyami Safa, Reşat Nuri, Salâh Birsel, Sait Faik, Orhan Kemal, Fikret Otyam, Yaşar Kemal, Meserret'in sürekli müşterilerindendi. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Ellili yıllardan başlayarak, insanların iskambil oynayıp dedikodu yaptığı, vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi!

Kahvehaneler bir "okul"

Kahvenin ne olduğunu bizden öğrenen Avrupa'da ise kıraathaneler giderek geliştirildi, korundu, acı dolu savaş yıllarından sonra tekrar canlandırıldı. Günümüzde Viyana ve Prag'a uğrayanlar, eski monarşinin bu merkezlerinde kıraathanelerin eskisi gibi hâlâ yaşadığını görecektir. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları yine sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada alıyor. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup iş görüşmeleri yapıyorlar, kitap okuyorlar, mektup yazıyorlar. Yan salonlarda bilardo oynanıyor. Arthur Schnitzler, Stefan Zweig, Franz Werfel günlerinin önemli bölümünü Viyana kahvelerinde geçirirdi. Stefan Zweig için gençliğinde saatler geçirdiği, dostları ile söyleştiği kent kahvehaneleri, bir "okul" olmuştu. Viyana'da Café Mozart, Dehmel, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur.

Filozoflar, edebiyatçılar, sanatçılar

Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan Prag kahvehanelerinde yaptığınız bir gezintide bu Moldau kentinde de bir Café Arco'nun, bir Café Louvre'un düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz. Hele Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşıyorsunuz. Gözleriniz Franz Kafka'yı, Max Brod'u, Egon Kisch'i, Franz Werfel'i arıyor. Orta Avrupa'nın iki savaş arasındaki bu ünlü edebiyatçıları, sanki o anda kapıdan içeri girecekler… Kent merkezindeki geniş Narodni Caddesi'nde yürüyüp Moldau kıyısındaki Devlet Tiyatrosu'na doğru uzanırken Café Louvre'a uğramamak olmaz. Tarihi bir yapının birinci katındaki kahvehaneye çıkan geniş merdivenin yüksek duvarları renkli mermer kaplı. Önce bir bilardo salonu, yanında bir lokanta, ön tarafta da dar ve uzun kahvehane. Tavan yüksek, pencereler de. Yer şarap kırmızısı. Sağ tarafta uzun büfe, solda, pencere kenarında beyaz örtülü masalar. Her şey eskisi gibi.

Café Louvre

1902'de kapılarını açan, özellikle iki savaş arasında üst sınıf Praglıların, filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali-vakti yerinde hanımların da uğradığı Café Louvre, günümüzde geçmişi anımsatıyor. Brod-Kafka ikilisinin de sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katıldığı kahve, 1992'den bu yana yine eski şıklığına dönmüş. Narodni Caddesi'nde yolunuza devam edip, nehir kıyısına vardığınızda sağ köşede Café Slavia'nın geniş salonları sizi davet ediyor. Nazik ve dikkatli garsonların getirdiği içkinizi yudumlarken kocaman pencerelerden ağır ağır akan Moldau'yu, üzerinde dolaşan gezinti gemilerini, Karl Köprüsü'nü, karşı kıyının yemyeşil yamaçlarını ve kente hâkim kaleyi, dev St. Veit Katedrali'ni seyrediyorsunuz. Karşınızdaki tarihi tiyatronun küf yeşili çatısı renk değiştiriyor. Her yönden gelen kırmızı tramvaylar yine her yöne uzaklaşıyor, otomobiller Lejyonlar Köprüsü'nü dolduruyor. Batmaya hazırlanan güneş Prag'ı altın rengine büründürüyor.

13 Eylül 2026

Bavyera'da büyük buluşma

Cumhuriyet, 13 Eylül 2026

Münih – Ahmet Arpad
 
Altötting her yıl 15 Ağustos'ta insan kaynıyor. Dev bazilikanın önündeki alanda iğne atsan yere düşmüyor. Çoğu insan uzak yoldan geliyor. Onlarca, kimi de yüzlerce kilometre öteden... İçlerinde bisikletleriyle Avusturya'dan, İsviçre'den gelmiş olanlar da var. Altın sarısı bir çadırın altında yaşlı başrahip binlerce insana günün önlemini anlatıyor. Çevre köy ve kasabalardan Altötting'e akın etmiş yöresel, tarihi, dini giysili gruplar ona kulak kesilmiş. Kısa deri pantolonlu, keçe şapkalı erkekler, rengârenk elbiseleri yere kadar uzanan köylü kadınlar ellerini önlerine kavuşturmuş, başları eğik, boyunları bükük başrahibi dinliyor. Ardından Altötting'in tüm kilise çanları aynı anda çalmaya başlıyor. İlahiler sonsuz. İnsanlar şöyle bir kımıldanıyor ve ağır ağır yürümeye başlıyor. En önde başrahip, rahipler, arkalarında yöresel politikacılar, değişik üniformalı, tarihi giysili erkekler, kadınlar ve "bayramlıkları"nı giymiş halk.

MERYEM'İN MUCİZELERİ 

Büyük alana açılan dar sokaklardan insanlar akıyor. Ağır ağır yürüyorlar, başları önlerinde. Sekizgen alanı çevreleyen kiliselerden yükselen çan sesleri kulakları sağır edecek neredeyse. Herkes suskun. Düşüncelerinde bambaşka bir dünyada insanlar. Dini alay upuzun, sanki boyu sonsuz bir yılan. Rahipler dualar mırıldanıyor, binler haç çıkarıp duaları tekrarlıyor. Katolikler "Meryem'in Göğe Yükselişi"ni kutluyor. Huzur içindeki insanlar kocaman alanı dolaşarak "Lütuf Kilisesi"ne gidiyor. Sekizinci yüzyılda yapıldığı söylenen bu küçücük kilise de alan gibi sekizgen. İçindeki Meryem heykeli kutsal.

Altöttingli Meryem'in mucizeler yarattığına 15. yüzyıldan bu yana inanılıyor. İlk mucize: Mörnbach nehrine düşen üç yaşındaki bir çocuk akıntıya kapılır ve yaşamını yitirir. Hemen Lütuf Kilisesi'ne getirilir ve annesinin duasının ardından yaşama döner. İkinci mucize: Ağır yaralı bir çocuk, Meryem Ana'ya yapılan bir yardım çağrısının ardından sunak taşının üzerinde iyileşir.

İKİ BİNE YAKIN TABLO

İçine insanların sığmadığı, girebilmek için kimi gün saatlerce kapısında beklediği küçük kilisenin tüm dış duvarları, dini mesaj içeren küçük tahta tablolarla dolu. İki bine yakın tabloyu Meryem'in mucizelerine inanarak hastalıklarından ve başka dertlerinden kurtulmuş olan insanlar yapıp buraya getirmiş.

Münih ve Salzburg'a bir saat uzaklıktaki Altötting, Alman Papa 16. Benedikt'in doğum yeri Marktl'dan sadece on kilometre ötede. Papa küçüklüğünde ana-babasıyla bu yolu yürüyerek çok kez gelmiş Meryem'ine. Altötting ve çevresi koyu Katolik ve tutucu. Papa 2. Jean Paul da Kasım 1980'de Altötting'i ziyaret etmişti. Mehmet Ali Ağca'nın suikast girişiminden altı ay önce. O günden sonra yöre iyice kutsallaşmıştı. Alman Papa 16. Benedikt de 11 Eylül 2006'da Altötting'de dua etmişti.

Kutsal gün büyük bazilika St. Anna'da yapılan akşam ayiniyle sona eriyor.

6 Eylül 2026

Franz Kafka'nın "Şato"su 100 yaşında

 Aydınlık Avrupa, 06.09.2026

Ahmet Arpad

Franz Kafka'nın en son büyük romanı olan „Şato" kırsal bir bölgede bulunan bir şatonun kontu tarafından arazi ölçümcüsü olarak görevlendirilen K.'nın öyküsünü anlatır. Bir geceyarısı karlar altındaki ıssız köye gelen K. oraya atanmıştır. Kendisine verilen göreve bir an önce başlamak istemektedir, ancak şatoyla bir türlü bağlantı kuramaz. Önüne sürekli engeller çıkarılır. K. her adımda belirsizliğin kâbusunu yaşar. Tepedeki şatoya girme girişimleri ve köyde kendine bir yer bulma çabaları başarısızlıkla sonuçlanır. Romanın kahramanı K. hüküm sürenlerin kimliği belirsiz ve aşılmaz bürokrasisine karşı gizem dolu bir savaş verir, aşağılanmalarla tek başına bırakılır. Çağrılı geldiği köy şatonun egemenliğindedir. Onun atanmış olduğundan köyün insanları habersizdir. Sanki ortada bir sır vardır. K. isterse köyde kalabilir, okulun hademesi olarak çalışabilir. Köyün tüm sakinleri şato tarafından anlaşılmaz bir bürokratik aygıt aracılığıyla kontrol edilmektedir. Tepedeki şato köyde bunaltıcı bir yaşam sürdüren insanlar için ulaşılmazdır. Onlar şunu bilirler „şato"nun kurallarına uymazlarsa kötü sonuçlar doğacaktır! 

Özgürlüklerini yitirmiş insanlar 

Köy ile şato arasında yaşananlar ve köylülerin bağımlılığı K. için hep anlaşılmaz kalır. Köylüler söz dinleyen, kurallara ve otoriteye uyan, verilen emirlerle her türlü isteği sorgulamadan yerine getiren bir insan bütünüdür. Her birey tüm yaşamını şatonun sürekli baskısından ve tehdidinden korkarak geçirir. Köylü gücünü şatoya karşı kullanamaz. Çünkü hepsi özgürlüğünü yitirmiş, bağımlı olmuştur. Ulaşılmaz şato artık kontrolden çıkmıştır. Teslim olmuş köylü kendi içine kapalı bir girdaba düşmüştür. Kurtuluş yoktur. Kimi zaman karanlık, kimi zaman gerçeküstü içeriğiyle "Şato" yabancılaşmayı, bürokrasiyi ve bireyin yerleşik düzene karşı sonu gelmeyen ayakta durma çabasını anlatır. İnsanlar geçerli sisteme öfke duysalar da yol arayışları umutsuzdur. Çünkü hedefleri ulaşılmazdır. Okur "Şato"da yukardakilerin sınırsız otoritesini yaşıyor. İnsanları yönetenler ulaşılmaz, aşılmaz ve ezici bir sistemi temsil ediyor. Kafka bu yapıtıyla devlet ve birey arasındaki iletişimsizliği anlatıyor.

K.'nın verdiği savaşım engelleniyor 

Kafka'nın "Şato"su yazıldığı döneme damga vuran bir eserdir. "Şato"nun etrafındaki her şey gizemli ve esrarengizdir. Franz Kafka bu son eserini kaleme alırken toplumdaki yabancılaşmadan, kimliği belirsiz yönetenlerden ve bürokrasinin getirdiği yıpratıcı deneyimlerinden yola çıkıyor. Bunu yaparken de aşırı güçlü resmi makamlarla yaşadığı, çoğu zaman acı verici deneyimlerini yansıtıyor. Romanın kahramanı, arazi ölçümcüsü K. toplumda sağlam bir yer edinme için savaş veriyor, ancak görünmez bir otorite tarafından engelleniyor. Onun çabalarını günümüz insanının modern devlet örgütleri ve acımasız bürokrasiyle yaptığı savaşla kıyaslayabiliriz. 

Franz Kafka hastalığı nedeniyle "Şato"nun yazımını Ağustos 1922'de bitiremeden bırakmıştı. 1924'deki ölümünden kısa süre önce yakın dostu Yahudi kökenli Alman yazar, bestekâr ve gazeteci Max Brod'a, "Şato" da dahil olmak üzere tüm el yazmalarını yakarak yok etmesini vasiyet etmişti. Max Brod ise arkadaşının bu son isteğini yerine getirmemişti. "Şato"nun ilk baskısını bundan 100 yıl önce, 1926'da Münih'teki Kurt Wolff Yayınevi yapmıştı. 

Max Brod Franz Kafka'nın isteğini yerine getirmiş olsaydı günümüz dünyası 20. yüzyılın bu olağanüstü edebiyatçısını tanıyamayacaktı! "Kafkaesk" kavramı ne anlama geliyor onu da bilemeyecekti! 

25 Ağustos 2026

Çılgınların dünyasında

 Cumhuriyet, 25.08.2026

Ahmet Arpad

Bu yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız. "Eksantrik" Kral II. Ludwig'in (1845-1886) karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Milyonlarca "Mark"ı, ülkesinin hemen hemen tüm olanaklarını, gerçekdışı gibi görünen, 200 odalı bu olağanüstü saraya harcamış. Ona "çılgın" diyenler olmuş. Neuschwanstein Şatosu bir ortaçağ şövalye şatosu gibi inşa edilmiş. O çok sayıda kulesi ve masalsı görünümüyle bir "taş rüya". "Eksantrik" Kral II. Ludwig'in karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Karşısında ilk kez durduğunuzda: "Bu yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu" diye sormadan edemiyorsunuz. Bir an için düşler dünyasına dalıyorsunuz. "Şan ve şöhret" dolu bir yaşamın özlemini çeken genç kral burada onunla ölümsüzleşmek istemişti. Neuschwanstein, belki de Avrupa'nın en güzel şato sarayı! Bavyera Kralı II. Ludwig insanlarla bir arada değil, kendi yarattığı düşler dünyasında yaşamış, içine kapanık, utangaç, ancak kendini hep en büyük hissetmiş bir kral. İnsanlardan uzak olmayı yeğlediği için masalımsı bu sarayın duvarları ardına çekilmiş.

Kral II. Ludwig 13 Haziran 1886'da öldüğünde anlaşılmaz bir yaşam Starnberg gölünün sularında son bulmuştu! Düşler dünyasının kralı 41 yaşında ardında büyük borçlar bırakarak yaşama veda etmişti. Ölmüş müydü, öldürülmüş müydü? Bu günümüze dek yanıtlanamamış bir soru.

Duvarlar altın kaplı

Münih'le Salzburg arasındaki Chiemsee, Güney Bavyera'nın güzel göllerinden biri. Burayı çekici yapan Kral II. Ludwig'in ölümünden kısa süre önce yaptırdığı Herrenchiemsee Sarayı. Versay'dan etkilenmiş yapıda 98 metre uzunluğundaki görkemli tören salonuyla ikinci kata çıkan merdivenler ve kralın her yanı altın kaplama yatak odası göz kamaştırıyor. II. Ludwig, bu sarayda yaşamının sadece 10 gününü geçirmişti! Ölümünden birkaç ay önce Tirol yöresinin şirin göllerinden Plansee kıyılarına, Pekin'deki "Kış Sarayı"nı anımsatan bir saraycık kondurmayı planlamıştı.

II. Ludwig'in başka sarayları da var. Bavyera Alpleri'nin çevrelediği Ammergau yöresindeki Linderhof'u çok severdi. Olağanüstü dağ manzarasıyla ünlü sarayın hemen hemen bütün odaları altın kaplı. İnsanlarından kaçan genç kral, hayranı olduğu ünlü besteci Richard Wagner'in "Tannhäuser" operasındaki dev mağaranın benzerini sarayın bahçesine yaptırmış. Yine aynı yörede, Schachen tepesine kondurttuğu, 3 bin metrelik Zugspitze ve Avusturya Alpleri manzaralı "Kral Evi" de düşsel bir yapı. Birinci katın rengârenk odaları şark saraylarını andırıyor. Salonu, Padişah 3. Selim'in annesi Mihrişah Valide Sultan'ın yaz aylarını geçirdiği Eyüp'teki sahil sarayının salonundan esinlenmiş! UNESCO'nun Dünya Mirası Komisyonu Neuschwanstein Şatosu'nu, Herrenchiemsee ve Linderhof Sarayları ile Schachen Dağı'ndaki kraliyet sarayını çoktan Dünya Mirası Listesi'ne aldı.

Hitler 'Kartal Yuvası'nda

Başka bir "cevher" de yarım saat ötedeki Obersalzberg tepesinde! Almanya-Avusturya sınırında, iki bin metreye yaklaşan bu tepenin 1933'ten bu yana kötü bir ünü var. Hitler, başa geçer geçmez Obersalzberg'deki tüm yapılara el koymuştu. Mülkünü satmak istemeyenleri "toplama kamplarına gönderirim" tehdidiyle inatlarından vazgeçirtmişti. Bunlardan biri de „Türkün Yeri" adındaki küçük otel. Otelin sahibi 1683'de Osmanlıların Viyana kuşatması sırasında I. Leopold'un ordusunda görev yaptığı için dönüşünden sonra oteline „Türk'ün Yeri" adını vermişti. II. Dünya Savaşı yıllarında Hitler'in koruma birimi SS'in adamları altında gizli mahzenler olan bu binada konaklamıştı. Tarihi otel bugün de ayakta. Kendisine "halkın başbakanı" denmesini isteyen Hitler, Obersalzberg tepesinde kendi çizdiği planlara göre dev bir karargâh oturtmuştu. "Führer" ülkeyi ve savaşı uzun yıllar (1000 küsur gün) buradan yönetmiş, ülkeler arası politikacılarla, diplomatlarla görüşmelerini burada yapmıştı. Yükseklik neredeyse 2 bin metre. İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, pırıl pırıl dereler… Suları yemyeşil Königsee'de şirin, küçük, kar beyazı gemiler çalışıyor, arkalarında köpükler bırakarak… Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alp dorukları... 

Çay evi

Obersalzberg'i ziyarete çıkanlar ayaklarının altındaki olağanüstü doğayı Führer'in çayevinden seyrediyor. Uçurumun bağrına sipsivri bir çıkıntı gibi saplanan terasta 1944 yılına dek Hitler, yanında Eva'sı, ayaklarının dibinde üç köpeği, keyif çatıp çayını yudumlarken, kafasından yeni "kötülükler" geçiriyordu. Alpler'deki bu "kartal yuvası" ona Nasyonal Sosyalist Parti yönetiminin 50. doğum günü armağanıydı! O günlerde 30 milyon Rayh Markı'na (bugün 130 milyon Avro) çıkmıştı. Martin Bormann'ın sadece 13 ayda inşa ettirdiği, yaklaşık 150 metrelik bir kayanın sivri tepesine (1834 metre) oturtulmuş yapıya ulaşmak bir macera. Önce kayalara oyulmuş, abajurlarla aydınlatılmış 124 metrelik bir tünelde ilerliyorsunuz. Sonra, tavanından sallanan kocaman bir avizenin, duvarlarındaki kollu şamdanları pırıl pırıl aydınlattığı, içi tamamen pirinç levhalarla kaplı kırk yedi kişilik asansörle kayaların içinden 41 saniyede 124 metre yükseliyorsunuz. Çayınızı yudumlarken olağanüstü bir doğayı izliyorsunuz. Ziyaret sonrasında özel otobüsler ziyaretçileri tekrar Berchtesgaden'e indiriyor. Buraya kadar gelmişken ertesi günü bir kuş uçuşu ötedeki Salzburg'a ayırın. Mozart'ın, Stefan Zweig'ın şirin kentine… Her yıl Temmuz-Ağustos aylarında 200 etkinlikle 250 bin izleyiciyi ağarlayan Salzburg Festivali kaçırılmaz! 

23 Ağustos 2026

Şatolardan Kartal Yuvası'na: Bavyera'nın düşleri ve karanlıkları

Cumhuriyet Pazar Eki, 23 Ağustos 2026

Bavyera Alpleri, Kral II. Ludwig'in Neuschwanstein'dan Herrenchiemsee'ye uzanan masalsı saraylarıyla bir düşler dünyası kurarken, birkaç on yıl sonra aynı coğrafya Hitler'in Obersalzberg'deki karargâhına ve "Kartal Yuvası"na ev sahipliği yaptı. Görkemli şatolar, altın kaplı odalar ve Alp dorukları arasında Avrupa tarihinin ihtişamı ile karanlık geçmişi yan yana duruyor.

Bu yapı bir saray mı yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız. "Eksantrik" Kral II. Ludwig'in (1845-1886) karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Milyonlarca "mark"ı, ülkesinin hemen hemen tüm olanaklarını, gerçekdışı gibi görünen 200 odalı bu olağanüstü saraya harcamış. Ona "çılgın" diyenler olmuş.

Neuschwanstein Şatosu bir ortaçağ şövalye şatosu gibi inşa edilmiş. Kral II. Ludwig'in karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Karşısında durduğunuzda bir an için düşler dünyasına dalıyorsunuz. "Şan ve şöhret" dolu bir yaşamın özlemini çeken genç kral burada onunla ölümsüzleşmek istemişti. Neuschwanstein, belki de Avrupa'nın en güzel şato sarayı! Bavyera Kralı II. Ludwig insanlarla bir arada değil, kendi yarattığı düşler dünyasında yaşamış. İçine kapanık, utangaç ancak kendini hep en büyük hissetmiş bir kral. İnsanlardan uzak olmayı yeğlediği için masalımsı bu sarayın duvarları ardına çekilmiş. Kral II. Ludwig 13 Haziran 1886'da öldüğünde anlaşılmaz bir yaşam Starnberg gölünün sularında son bulmuştu! Düşler dünyasının kralı 41 yaşında ardında büyük borçlar bırakarak yaşamını yitirmişti. Ölmüş müydü, öldürülmüş müydü? Bu günümüze dek yanıtlanamamış bir soru.

DUVARLAR ALTIN KAPLI

Münih'le Salzburg arasındaki Chiemsee, Güney Bavyera'nın güzel göllerinden biri. Burayı çekici yapan Kral II. Ludwig'in ölümünden kısa süre önce yaptırdığı Herrenchiemsee Sarayı. Versay'dan etkilenmiş yapıda 98 metre uzunluğundaki görkemli tören salonuyla ikinci kata çıkan merdivenler ve kralın her yanı altın kaplama yatak odası göz kamaştırıyor. II. Ludwig, bu sarayda yaşamının yalnızca 10 gününü geçirmişti! Ölümünden birkaç ay önce Tirol yöresinin şirin göllerinden Plansee kıyılarına da, Pekin'deki "Kış Sarayı"nı anımsatan bir saraycık kondurmayı planlamıştı.

II. Ludwig'in başka sarayları da var. Bavyera Alpleri'nin çevrelediği Ammergau yöresindeki Linderhof'u çok severdi. Olağanüstü dağ manzarasıyla ünlü sarayın hemen hemen bütün odaları altın kaplı. İnsanlarından kaçan genç kral, hayranı olduğu ünlü besteci Richard Wagner'in "Tannhäuser" operasındaki dev mağaranın benzerini sarayın bahçesine yaptırmış. Yine aynı yörede, Schachen tepesine kondurttuğu 3 bin metrelik Zugspitze ve Avusturya Alpleri manzaralı "Kral Evi" de düşsel bir yapı. Birinci katın rengârenk odaları şark saraylarını andırıyor. Salonu, Padişah 3. Selim'in annesi Mihrişah Valide Sultan'ın İstanbul'da yaz aylarını geçirdiği Eyüp'teki sahil sarayının salonundan esinlenmiş! UNESCO'nun Dünya Mirası Komisyonu Neuschwanstein Şatosu'nu, Herrenchiemsee ve Linderhof Sarayları ile Schachen Dağı'ndaki kraliyet sarayını çoktan Dünya Mirası Listesi'ne aldı.

HİTLER, 'KARTAL' YUVASINDA

Başka bir "cevher" de yarım saat ötedeki Obersalzberg tepesinde! Almanya-Avusturya sınırında, iki bin metreye yaklaşan bu tepenin 1933'ten bu yana kötü bir ünü var. Hitler, başa geçer geçmez Obersalzberg'deki tüm yapılara el koymuştu. Mülkünü satmak istemeyenleri "toplama kamplarına gönderirim" tehdidiyle inatlarından vazgeçirtmişti. Bunlardan biri de "Türkün Yeri" adındaki küçük otel. Otelin sahibi 1683'de Osmanlıların Viyana kuşatması sırasında I. Leopold'un ordusunda görev yaptığı için dönüşünden sonra oteline "Türk'ün Yeri" adını vermişti. II. Dünya Savaşı yıllarında Hitler'in koruma birimi SS'in adamları altında gizli mahzenler olan bu binada konakladı. Tarihi otel bugün de ayakta.

Kendisine "halkın başbakanı" denmesini isteyen Hitler, Obersalzberg tepesinde kendi çizdiği planlara göre dev bir karargâh oturtmuştu. "Führer" ülkeyi ve savaşı uzun yıllar (1000 küsur gün) buradan yönetmiş ülkeler arası politikacılarla, diplomatlarla görüşmelerini burada yapmıştı. Yükseklik neredeyse 2 bin metre. 

İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağıda pırıl pırıl dereler… Suları yemyeşil Königsee'de şirin, küçük, kar beyazı gemiler çalışıyor. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alp dorukları...

ÇAY EVİ

Obersalzberg'i ziyarete çıkanlar ayaklarının altındaki olağanüstü doğayı Führer'in çayevinden seyrediyor. Uçurumun bağrına sipsivri bir çıkıntı gibi saplanan terasta 1944 yılına dek Hitler, yanında Eva'sı, ayaklarının dibinde üç köpeği, keyif çatıyordu. Alpler'deki bu "kartal yuvası" ona Nasyonal Sosyalist Parti yönetiminin 50. doğum günü armağanıydı! O günlerde 130 Rayh Markı'na (bugün 30 milyon Avro) çıkmıştı. Martin Bormann'ın sadece 13 ayda inşa ettirdiği, yaklaşık 150 metrelik bir kayanın sivri tepesine (1834 metre) oturtulmuş yapıya ulaşmak bir macera.

Önce kayalara oyulmuş, abajurlarla aydınlatılmış 124 metrelik bir tünelde ilerliyorsunuz. Sonra tavanından sallanan kocaman bir avizenin, duvarlarındaki kollu şamdanları pırıl pırıl aydınlattığı, içi tamamen pirinç levhalarla kaplı 47 kişilik asansörle kayaların içinden 41 saniyede 124 metre yükseliyorsunuz. Çayınızı yudumlarken olağanüstü bir doğayı izliyorsunuz. Ziyaret sonrasında özel otobüsler ziyaretçileri tekrar Berchtesgaden'e indiriyor. 

Buraya kadar gelmişken ertesi günü bir kuş uçuşu ötedeki Salzburg'a ayırın. Mozart'ın, Stefan Zweig'ın şirin kentine… Her yıl Temmuz-Ağustos aylarında 200 etkinlikle 250 bin izleyiciyi ağırlayan Salzburg Festivali kaçırılmaz!

16 Ağustos 2026

Bir 'Ada'da Yaşayanlar

 Aydınlık Avrupa, 16 Ağustos 2026

Stuttgart - Ahmet ARPAD

Almanya'ya günübirlik gelen İsviçreliler ceplerindeki değerli parayı fiyatların daha düşük olduğu komşu ülkede besin maddelerinden giysilere, bilsayarlardan mobilyalara harcıyor. İsviçre'ye dönerken sınırda %19'luk KDV'yi de geri alınca neredeyse %50'ye yakın tasarruf ediyorlar! Bu arada sınıra yakın evini sattıktan sonra parasını Alman tarafındaki emlağa yatıran İsviçreliler de var. Almanya'da oturup İsviçre'de çalışan İsviçreliler de son yıllarda arttı. Freiburg, Konstanz, Waldshut, Lörrach gibi güney kentleriyle Karaormanlar'ın dinlence yerleri de tatil yapmak isteyen İsviçreliler için çoktan çekici oldu. Frank'ın Avro karşısında her geçen yıl daha çok değer kazanması İsviçre dışsatımına yaramıyor, ülkeye gelen turist sayısında da önemli düşüşler yaşanıyor. Zürih'e gelen hangi turist bir porsiyon Şnitzel'le yanında bir kadeh biraya 35 Avro verir? Birkaç yıl önce bir fotoğraf sergi nedeniyle konakladığım sınır kenti Lörrach'da ısmarladığım iki çayla iki pastaya 13 Avro vermiştim. Ertesi gün Ren'in öteki kıyısındaki komşu kent Basel'de aynı şeyler için gelen fatura tam 28 Frank'dı!

"Dünyanın Para Kasası"

İsviçre'nin vergi kaçıranlar için bir cennet olduğu sır değil. Ülkeye "dünyanın para kasası" diyenler var! Tüm kıtaların para babaları, uyuşturucu ve silah kaçakçıları, fakirin fakiri Afrika ülkelerinin Avrupa ve Amerika destekli milyarder kralları, diktatörleri, cumhurbaşkanları, başbakanları paralarını hep sırdaş hesaplara yatırıyorlar. Tam 330 bankaya sahip küçücük Alpler ülkesi, İsviçre'de finans endüstrisinin en 'başarılı' döneminde banka kasalarında 5 trilyon Avro yatmış olduğu bilinen bir gerçek. İsviçreli ünlü bilim adamı, politikacı ve kitap yazarı Jean Ziegler: "İsviçre insanına göre banka hesaplarının gizliliği neredeyse insan haklarına eşit bir özgürlüktür", diyor. "Ülkem 21. yüzyılda çoğu gerçeği dışlamaya hâlâ devam ediyor." Bundan 10 yıl önce, özellikle AB'nin ve Almanya'nın baskıları sonucu Bern hükümeti banka/müşteri sırrını biraz da olsa yumuşatmak zorunda kalmıştı.

Kendini çevresinden, komşularından hep soyutlamış olan İsviçre Avrupa'nın ortasında bir 'ada' olarak ayakta kalmayı ne olursa olsun sürdürmek istiyor. Ancak bu yalnızlığa ne süre dayanabilir, bilinemez! İç savaş yaşanan ülkelerden insanların her şeyi göze alıp akın akın geldiği Avrupa'da İsviçre 2014'de mülteciler yasasını değiştirerek AB'nin 'serbest dolaşım sözleşmesi'ne karşı olduğunu göstermişti. 1930'lı yıllarda Hitler'den kaçan Alman komünistleriyle 25 bin Yahudi´yi sınır kapılarından geri çeviren İsviçre'nin Nazilerin el koyduğu tonlarca Yahudi altınını kasalarında tâ 1990lu yıllara kadar gizlediğini de unutmamak gerek. 

İki yüz bin Alman

'Küçük ve şirin' Alpler ülkesi kalifiye eleman gereksimini çoğunlukla Almanya'dan karşılıyor! Günümüzde üç yüz binin üzerinde Alman vatandaşı yedi buçuk milyonluk İsviçre'de sürekli yaşayıp çalışıyor! Sınır ötesine akın bundan on yıl önce başlamıştı. Özellikle uzman doktorlar ve mimarlar Almanya'daki işlerinden istifa edip kazancın yüksek olduğu İsviçre'yi yeğlemeye başlamıştı. Ayrıca Konstanz ile Freiburg arasındaki küçük kent ve kasabalardan da her sabah yaklaşık 20 bin insan evinden çıkıp günübirlik sınır ötesine çalışmaya gidiyor... Sağ eğilimli İşviçreliler son yıllarda: "Daha ne kadar Alman gelecek?" diye homurdanmaya başladı. Ekonomi uzmanları ise şunu itiraf ediyor: "İsviçre ekonomisine katkıları büyük." Sadece doktorlar, mimarlar, otel elemanları yeğlemiyor güney komşuyu. Kilise adamından medya mensubuna hemen hemen her meslek dalında Alman "işçiler" de var İsviçre'de. Son FIFA Dünya Kupası'nda güzel oyunlar çıkaran İsviçre futbol takımının 26 oyuncusundan sadece 10'u İsviçre kökenliydi! Başarılı teknik direktörleri de beş yıldır Murat Yakın... 

Kronenhalle Zürih'in simgesi

 Cumhuriyet, 16.08.2026

ZÜRİH - AHMET ARPAD

Zürih kentini yukarıdan seyretmek istiyorsanız İstasyon Caddesi'nden sola sapıp, dar sokaklardan ağır ağır yürüyerek Lindenhof tepesine çıkmak en iyisi. Tarihi yapılar, büyük katedral, kentin ortasından geçen Limnat nehri buradan ayaklarınızın altında. Ötelerde Zürih'i ve gölü çevreleyen tepeler. Kışın ufukta karlı dağlar, lodos estiğinde mavimsi bir renge bürünen, kente iyice yaklaşan Alpler. Lindenhof tepesi her mevsimde güzel, huzur verici. 20. yüzyıl Alman dili edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Max Frisch hemen hemen her gün bu tepeden kentini seyrederdi. Yaşamının uzun yıllarını Zürih'te geçirmiş, ünlü eserlerini orada yaratmıştı. Göl kıyısındaki bu güzel kentin café ve lokantaları onun çalışma ve tartışma mekânlarıydı.

"Omuzdaşım Max'a"

1978'de bir akşam dostu Friedrich Dürrenmatt ile Kronenhalle lokantasında buluşur. Dürrenmatt ona en son yapıtı "Okuma Kitabı"nı "eski dost ve omuzdaşım Max'a..." cümlesiyle imzalar. Frisch yazılana şöyle bir göz atar ve hiç sesini çıkarmadan lokantayı terk eder. Fakat gece yarısına doğru geri döner ve elindeki kitabı hâlâ masasında oturmakta olan Dürrenmatt'ın önüne: "Bu utanılacak bir cümle, avukatımla konuştum, 'omuzdaş' bir hakaret!" sözleriyle fırlatır ve çıkar gider. Ancak apayrı görüşlerde olsalar da Kronenhalle'deki buluşmalardan vazgeçmezler.

Duvarlarını Picasso'ların ve Chagall'ların süslediği tarihi lokanta, göl ile kent tiyatrosu arasındaki konumu nedeniyle her zaman dolu, masalarında çoğu kez varlıklılara ve ünlülere rastlanıyor. Olağanüstü lezzetli ve geleneksel yemekleriyle ünlü bir buluşma yeri. Bu restoranın bir sorunu var. Aşırı turizm! Yemeğe gelen müşteri kurallara uymak zorunda! Örneğin fotoğraf çekmek yasak, erkekler için uzun pantolon zorunlu.

Aile sıcaklığında bir ortam

Kronenhalle, Zürih ile sıkı sıkıya bütünleşmiş, zamanla kentin gerçek bir simgesi olmuş. Onu bugüne dek eşsiz yapan Hulda Zumsteg'di. 1924 yılında kocasıyla birlikte Bellevue'deki bakımsız lokantayı devralıp günümüzde hâlâ koruduğu o niteliğe; kaliteli ve gösterişten uzak, fakat lezzetli mutfağıyla popüler bir buluşma lokantasına dönüştürmesini başarmıştı. O sadece içtenlik dolu bir ev sahibi değil, aynı zamanda sevilen bir işverendi. Çalışanlarını onlarca yıl yanında tutmasını başarmıştı. Aile sıcaklığında bir ortamda Zürih'in bohem kesimiyle kültürel elitleri kendilerini Kronenhalle'de evlerinde hissediyor. Chagall, Fellini, Frisch, Dürrenmatt ve Zuckmayer gibi isimlerin de aralarında bulunduğu yazarlar, sanatçılar ve yüksek sosyete ünlüleri için Kronenhalle hep vazgeçilmez bir uğrak yeri olmuştur.

Max Frisch'in sık sık uğradığı Zürih lokantalarından biri de Bodega Espanola'ydı. Saatlerini geçirip kimi eserini kaleme aldığı, günlük gazeteleri karıştırdığı, yan masada oturanlarla politik tartışmalara girdiği Bodega 1874'te açılmış. İspanyol mutfağından spesiyaliteler ve şaraplar sunan lokanta da Kronenhalle gibi geçmişini günümüze dek öyle korumuş. Göl kıyısındaki Café Odeon 1911'den günümüze hiç aralıksız çalışıyor. Savaş yıllarında Zürih'e gelen ünlü mülteciler için ilk adres sayılırdı. Zürih'de Viyana kahvehanesi atmosferini arayan aydınlar için Odeon ideal bir buluşma yeriydi. Lenin, Thomas ve Klaus Mann, Einstein, Léhar, Toscanini, Remarque, Zweig, Chanel, Yves Saint Laurent sürekli müşterileriydi. 

Max Frisch'in "Günlükler - 1946-1949" adlı yapıtını kaleme aldığı Cafè de la Terasse bir süre önce iyice bir elden geçmiş Arnuvo salonuyla koruma altına alınmış. Sütunları, büyük pencereleri ve mobilyaları kahvesini yudumlayana huzur veriyor. Uzun bu gezintinin ardından sıcak bir yaz gününde kendinizi serin sulara bırakmak istiyorsanız Engen'deki göl plajını, ya da 1949'da Max Frisch'in plânlarına uygun inşa edilmiş olan ve bugün bir kültür anıtı kabul edilen Letzigraben açık yüzme havuzunu yeğleyebilirsiniz.

26 Temmuz 2026

Bikini 80 yaşında

Cumhuriyet, 26 Temmuz 2026

Ahmet Arpad

Baden-Württemberg eyaleti Tuna ve Ren nehirleriyle Konstanz Gölü arasında, çoğu Karaormanlar'da tam 60 kaplıcasıyla Almanya'da en çok kaplıcaya sahip eyalet. Stuttgart da kaplıcalarıyla Budapeşte'nin ardından en çok şifalı suya sahip Avrupa kenti. Stuttgart'ın yarım saat kuzeyindeki tarihi üç kaplıcadan biri de Bad Rappenau. Bu küçük kente insanlar sadece tuzlu sularda şifa aramaya gitmiyor, gitmişken birkaç yıl önce açılan BikiniARTmuseum'u da ziyaret etmeden dönmüyor.

II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından atom bombalarıyla güçlenmek isteyen ABD Pasifik Okyanusu'ndaki doğa harikası Bikini Atolü'nü nükleer deneme sitesi olarak seçmişti! 30 Haziran 1946 günü orada patlattığı ilk atom bombasıyla da tüm insanlığı şoke etmişti. Bu bombanın hemen ardından 5 Temmuz 1946 günü, Paris'te başka bir "bomba" patlamıştı! Fransız moda tasarımcısı Louis Réard kent sosyetesini kapalı yüzme havuzu Molitor'daki bir defileye davet etmişti. Bu etkinlikte, Casino de Paris'te çıplak sahneye çıkan Micheline Bernardini insanlığa ilk bikiniyi sunmuştu! Louis Réard, iki küçük kumaş parçasından oluşan kışkırtıcı mayoya, beş gün önce şoke olmuş insanları daha çok "şoke etmek" amacıyla Pasifik Atolü "Bikini"nin adını vermişti! Kadınlar "küçücük mayo"yu hemen giyememişti, çünkü ilk yıllarda bikini birçok ülke kumsalında yasaklanmıştı.

İKİ KÜÇÜK PARÇA BİR MAYO 

Soğuk ülke insanlarının sıcak ülkelerin kumsallarına, güneşine ve denizine koşmaya başladığı 1950'lerin ortalarından günümüze özgür kadın bikiniden vazgeçemiyor! Brigitte Bardot, 1950'ler ve 1960'larda bikininin dünya çapındaki başarısında önemli bir rol oynamıştır. 1952 yılında, daha 18 yaşındayken Fransız yapımı "Manina, the Girl in the Bikini" filminde bikiniyle kamera karşısına çıkmıştı. İki küçük parçadan oluşan mayonun iyice ünlenmesi Brigitte Bardot'un 1953 Cannes Film Festivali günlerinde Croisette sahilinde gazetecilerin karşısına yeni bikinisiyle çıkmasıyla olmuştu. Bu olay dünya çapında tam bir skandala yol açmıştı. Côte d'Azur kıyılarında 1956'da çekilen kült film "And God Created Woman" da bikininin toplum tarafından kabul görmesini başarmıştı. Bad Rappenau'daki BikiniARTmuseum'u ziyaret edenler binin üzerinde değişik, şaşırtıcı, güzel, çirkin mayoyla karşılaşıyor. Bunlardan dört yüzü bikini! İçlerinde Marilyn Monroe'nun, Brigitte Bardot'nun, Esther Williams'ın giymiş oldukları da var. Bikininin yaratıcısı Louis Réard'ın kalıtı on altı bikiniden on ikisi burada müzede. İçlerinde en değerlisi 1948 yapımı "Golden Réard". Salonlarda gezinenler "yüzme kültürü"nün on sekizinci yüzyıl sonlarından günümüze geride bıraktığı aşamaları yaşıyor. İki yüz yıl önce Avrupa'nın kıyılarında erkekler çıplak denize girerken kadınlara tepeden tırnağa kapanmaları -burkini örneği- şart koşulurmuş! İki cinsin bir arada yüzme sefası yapmasına ancak 1920'lerde izin verilmiş. Almanya'da iktidara gelen Hitler ise 1932'de çıkarttığı bir yasayla insanların daha kapalı mayolar giymesini şart koşmuş! Bad Rappenau'daki Almanya'nın ilk bikini müzesinin kurucusu Alexander Ruscheinsky otoyol yakınındaki büyük benzinci, tamirci ve lokanta tesisinden kazandıklarının bir bölümünü bu müzeye yatırmış!

19 Temmuz 2026

Develer niçin azalıyor?

Aydınlık Avrupa, 19.07.2026

STUTTGART – AHMET ARPAD

Hemen girişte sizi pembe flamingolar karşılıyor. Sakin sakin, çoğu tek bacağının üstünde öyle durmuşlar gelene geçene bakıyorlar. Az ötede bir insan kalabalığı. Büyük bir havuz. İçinde foklar yüzüyor. Hızlı hızlı, heyecanlı. Yemek saati yaklaşmış olacak! Gerçekten de birkaç dakika sonra elinde içi balık dolu kova bir adam geliyor. Bakıcılarını gören fokların heyecanı artıyor. Adam onları isimleriyle çağırıyor. İsmini duyan hızla geliyor, sudan fırlıyor, bakıcının elindeki balığı kaptığı gibi yine buz gibi sulara dalıyor. Sonra sıra diğerlerinde. Bu oyun bir süre böyle devam ediyor. Biz yolumuza devam ediyoruz. 

Wilhelma büyük. 300 bin metrekareye yayılıyor. 1200 cinsten 11 bin hayvanı barındırıyor. Tarihi botanik bahçesinde ve geniş parklarında 7500 çeşit bitki var. Wilhelma 1846 yılında önce büyük bir botanik bahçesi olarak kurulmuş, 20 yıl sonra da hayvanat bahçesi eklenmiş. Bugün Berlin'den sonra Almanya'nın ikinci büyük hayvanat ve botanik bahçesi. 2025 yılında kapılarından içeri giren 1,8 milyon ziyaretçi Wilhelma için yeni bir rekor olmuş.

Çitalarla, antiloplar, zürafalar birbirine oldukça yakın. Hemen karşılarında fillerle suaygıları geziniyor. Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ile ortak çalışmaya karar veren Wilhelma şu anda dişi filler Pama ile Zella'nın yaşadığı alanı büyültülüp 2030 yılında sonra 14 Asya filine yer açmaya karar verdi. 

Yolunuza devap edip ceylanların önünden geçiyorsunuz ve yamaçtaki kayalıklara varıyorsunuz. Burada eskiden küçük maymunlar yaşardı. Birkaç yıl önce 2 milyon Avro'ya iyice bir elden geçirildi, Wilhelma'ya yeni gelen kar leoparları Kailash'la Ladakh buraya yerleşti. Geçen nisanda bu çiftin ikizleri dünyaya geldi. İki aydır her gün mağaralarını terk edip annelerinin gözü altında Moğolistan veya Çin'in 6 bin metrelik dağlarını anımsatmaya çalışan kayalıklarda hoplayıp zıplıyorlar. Resmi açıklamalara göre günümüzde dünyada 4 bin kar leopardı kalmış!

Goriller çimenlere uzanmış 

Yolunuza devam ettiniz mi Wilhelma'nın bir başka doruk 'yerleşimi' olan, bonobalarla gorillerin keyif sürdüğü modern, tamamen camdan Maymunlar Evi'ne varıyorsunuz. Stuttgart'ın Wilhelma Hayvanat Bahçesi Avrupa'nın tek goril yetiştirme merkezi. Bonobolarla goriller 2300 metrekare büyüklüğünde alanda tabii birbirlerinden ayrı yaşıyorlar. Eskisinden çok daha büyük bir alana 2013 yılında 22 milyon Avro'ya inşa ediilen bu yepyeni yapıyla Wilhelma bir dönüm noktasına imza atmıştı. Maymunların geleceğe dönük yeni bahçeli 'villası' lüks, aydınlık ve de ferah. Burada yaşayan 25 goril ve 16 bonobo oturdukları, yattıkları veya oynaştıkları yerden dışardaki güzel doğayı seyrediyor, günün belli saatlerinde parkı andıran geniş bahçeye çıkıyorlar. 1500 metrekarelik dış yeşil alanda on beş metre yüksekliğindeki değişik ağaçlar, çimenler ve bir derecik onların. Goriller tembel tembel çimenlere uzanmış uyuklarken ayrı bölümdeki bonobolar yükseklere tırmanıyor, insanın yüreğini ağzına getiren değişik jimnastik hareketleri yapıyor, metrelerce yukardaki hamaklara kurulup çevreyi seyrediyorlar.

Hayvanat bahçesinde kısa süre önce yapılan değişikliklerle bizonlar, yaban domuzları, Mezopotamya alageyikleri, Tibet öküzleri, eşekler ve develer bir araya getirilmiş. Hepsi de kendi halinde, sakin, kimseye zararı olmayan hayvanlar. İçlerinde beni en çok ilgilendirenler develer! Sadık ve alçak gönüllü, sıcak çöllerde güç koşullara karşın sabırlı, günlerce aç-susuz uzun yollar kateden deve kendine kötülük yapanı da hiç unutmaz. Almanya'nın kimi yörelerinde deve çiftlikleri var. Bunlardan biri de Stuttgart yakınlarındaki Weil im Schönbuch'da. Sütünden kremler, sabunlar, banyo losyonları yapıyorlar. Çiftlik sahibi: "Deve iyi niyetli gibi görünür, fakat istedi mi de kafasına eseni yapar", diyor. "O köpekten çok kediye benzer." Deve olmasaydı acaba Arap insanı ucsuz bucaksız çöllerde binlerce yıl ne yapardı? İlginç bir bilgi: Deve 15 dakikada 200 litre su depoluyor!

Türkiye Tarım ve Orman Bakanlığı'nın açıklamasına göre ülkemizde kayıtlı deve sayısı tahmini olarak 1.000 ile 1.500 arasında değişmekte. Türkiye'de 1935 yılında 120 bin deve varken, günümüzde bu sayı acaba niçin düşmüş? Bunu bir bilene sormalı...

12 Temmuz 2026

Çevirmen, Kültürler Arası Köprü

Eleştirisel Kültür Dergisi, 12 Temmuz 2026

AHMET ARPAD

Edebiyat çevirmeni yalnız bir insandır, tek başına mücadele eder. O çok önemli bir kültür alışverişi yapar. Çevirinin olmadığı bir dünyada kültürler arası bir köprünün kurulması mümkün değildir. Bir edebiyat yapıtını çeviren kişi kesinlikle her iki dilin de yazınsal inceliklerini iyi bilmelidir. Yapıtın yazıldığı dilin tarihini, kültürünü ve toplumunu yakından tanıması da başarılı bir çevirinin ortaya çıkması için göz ardı edilemeyecek bir etkendir. Çeviri, insan yaşamının tüm evrelerinde etkin bir aracı olduğunu kanıtlamıştır. 

Üzerinde yaşadığımız dünya hızla globalleşiyor. Ülkelerin, insanların, toplumların gittikçe daha çok birbirine yaklaştığı süreçte kültürler arası bağlantıların önemi sınırsız. Kültür ile çeviri iç içe. İşte bu aşamada çevirmenler ülkeler arasında kültür köprüsü oluşturan güçlerin başında geliyor. Onlar birçok batı kültür ülkesinde el üstünde tutulurken Türkiye'de nedense çoğu zaman unutuluyor. Batı ülkelerinde yayıncı-çevirmen ilişkisi ciddiye alınırken ülkemizde hâlâ çevirmenler olmadan ayakta kalamayacakları gerçeğini önemsemeyen – aralarında ne yazık ki büyük – yayınevleri de var! 

Çeviri ve Genel Kültür

Edebi bir yapıt çevirmek için genel kültür de gereklidir. Çevirmen yazarla ve metinle bir yakınlaşma içinde olmak zorundadır. Bir çevirmen hem özgürdür, hem de yazarın anlatımına bağlı kalmak zorundadır. Ancak metne ya da yazarın diline yüzde yüz bağlı kalmak da hatalı bir yaklaşım olur. Çevirmenin kendine göre bir özgürlüğü olması çok önemlidir. O yazara yüzde yüz bağlı kalırsa yaptığı çeviri kolay okunmaz. Çevirmen en az yazar kadar değerli bir kişidir. Bir köprü durumundadır. Çevirmen olmadığı zaman hiçbir kültür, diğer bir kültürü tanıyamaz. İngiliz, Alman ya da Fransız kültürünü Türkiye'deki okura tanıtan, ona bütün kapıları açan çevirmenlerdir Orhan Pamuk'a Nobel Edebiyat Ödülü verildiğinde çevirmenine de niçin ödül verilmemişti?

Çevirmenin hem yapıtın yazılmış olduğu dili, hem de Türkçeyi çok iyi bilmesi gerekir. Tabii sadece yabancı dili iyi bilmek, başarılı çevirmen olmak anlamına gelmez.. Bu gerçekleşmediğinde birkaç çeviri sonrasında kimse çevirdiklerine bakmaz. İyi Almanca veya iyi İngilizce bilmek, iyi çevirmen olmak için yeterli değildir. Bu mesleğe atılan kişinin edebiyatçı/yazar yanının da olması yararınadır. Sevgili Doğan Hızlan'ın şu görüşü ne kadar gerçekçi: "Okura sunulan eserin olabildiğince hatasız olmasının tüm sorumluluğu yalnızca çevirmenin omuzlarına yüklenmemelidir… Olası hataları önlemek için yayınevleri çok sıkı bir editöryel kontrol oluşturmalıdır."

Stefan Zweig Tutkusu!

Türkiye'de son 10 - 15 yıldır gittikçe artan bir Stefan Zweig tutkusu var. Acaba bunun nedenleri neler? Bu sorunun yanıtı çok kolay: Zweig'ın anlatımı Türk okurunun doğasına yatkınlık gösteriyor. O bizden bir yazar gibi okunuyor. Yaşama ve insana olan iyimserliği hemen hemen her yapıtında görülüyor. Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir. O yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci de veren bir umut yazarıdır. Zweig barışın ve iyiliğin hep üstün geleceğini düşünmüş, umut etmiş ve yaşamının son dakikasına kadar da bu amaçla yazmıştır.

Stefan Zweig yapıtlarının Ocak 2013'de telif hakları sona erer ermez Türkiye'de yüzün üzerinde çevirisi çıktı. Tabii Zweig bu kadar yazmadı, ancak adı sanı duyulmamış değişik Türk yayıncılar onun bir kitabını yirmi kez yirmi değişik çevirtmene çevirtmekten hiç kaçınmadılar! Böylesine bir 'buluş' dünyada hiçbir ülkede yaşanmadı! Yayın programına aldığı 25 Zweig yapıtını 15 çevirmene çevirten büyük yayınevleri de oldu. Bunu niçin yaptıklarını anlamak mümkün değil! Sanırım Türkiye'de yüze yakın Zweig çevirmeni var! Okur hangi çevirinin Zweig'ın anlatımı olduğunu nasıl ayırt edecek? Ünlü yazara saygısızlık yapıldığı gibi, okurun da kafası karıştırılıyor. Yayıncıların bunu nasıl göze alabildiğine şaşırmamak, hatta öfkelenmemek mümkün değil! Ünlü bir Avusturyalı Zweig uzmanı birkaç yıl önce Türkiye'deki Zweig çevirilerinden söz ederken şöyle konuşmuştu: "Çevirilerin içeriği ve çevirmenlerin sayısı, bende Zweig edebiyatının Zweig'dan para kazanmanın gerisinde kaldığı izlenimini bırakıyor."

Çevirmenlik ömür boyu sürdürülmesi gereken bir uğraştır. Ülkemizin nitelikli yayınevleri batının nitelikli edebiyatçılarını, özellikle 20. yüzyıl yazarlarını ülkemize taşımak zorundadır! Batı kültürünün kapılarını Türk okuruna sonuna kadar açmak nitelikli yayıncıların sürekli yapması gereken çok önemli bir görevdir.

Aydın çok kültürlüdür

İnsanlar aydın olmak için çok kültürlü yetişmelidir. Hele içinde buluunduğumuz sorunlu 21. yüzyılda aydınların toplumlara her zamankinden daha çok gerekli olduğu gerçeğine günbegün tanığız! Değişik kültürler arasında 'köprü' oldukları bilinen nitelikli çevirmenlerin önemli rolü bu aşamada kesinlikle gözardı edilemez! Yayıncıların sorumluluğu da!

Şunu da bilmek zorundayız: Çevirinin olmadığı bir dünyada kültürler arası bir ilişkinin kurulması mümkün değildir. Bu güç bir görev ve temelinde 'ısrar' var! Çünkü çeviri, bir dili başka bir dile, bir kültürü diğer bir kültüre yakınlaştırıyor. Fakat hep özenli ve tüm bir ömre yayılacak kadar ısrarlı bir sorumluluk da gerektiriyor. Çevirmenin çevireceği dilin özelliklerini bilip bunları okuyucuya doğru bir şekilde aktarması, aslında yaptığı işin gerektirdiği temel bir sorumluluktur. 

Benim son 60 yılda çevirdiğim tüm yazarlar insancıl yazarlar. İnsansever yazarlar onlar. Öncelikle de Stefan Zweig'ı yeğlememin ilk ve tek nedeni de buydu. Ünlü edebiyatçıyı 1940'lı yıllardan başlayarak Türk okuruna tanıtan çevirmen olarak bilinen babamdan devraldığım bu "misyonu" severek sürdürdüm. Çevirdiğim Zweig yapıtlarının sayısı bu arada yirmiyi buldu. Onu çevirirken kesinlikle zorlanmıyorum. Çünkü ben Stefan Zweig'ı seviyorum!