19 Eylül 2022

"Ülkemiz daha da nefes alınmaz olacak"

EK Dergi, Pazartesi, 19 Eylül 2022

Ahmet Arpad

6 Kasım 1880 tarihinde Klagenfurt'ta dünyaya gelen Robert Musil 20. Yüzyıl Avusturya edebiyatının en önemli romancı, hikâyeci ve deneme yazarlarındandır.

Dünya politikası 1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle karışır, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür. Aradan daha birkaç ay geçmeden sayısız yazar gibi Musil'in de yapıtları ateşlere atılır. Fakat Robert Musil her şeye karşı direnir, Viyana'da kalır. "Bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamaz" diyen Zweig onlarca yıl sevmiş olduğu dünyanın kesinlikle bir daha geri gelmeyeceğine artık inanmaktadır. Ünlü yazar Alfred Döblin: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar" sözleriyle Zweig ve dostlarına destek olmak ister. Ancak Hitler ve yandaşlarının aydınlara soluk aldırmayan girişimleri sonucu gittikçe daha çok yazar ülkelerini terk etmeye başlar.

"Ülkemiz daha da nefes alınmaz olacak"

Nazi Almanyası'nın 1938 yılının mart ayında Avusturya'ya el koymasının ardından Viyanalı dostlarına: "Ben bu havayı ciğerlerine çekemiyorum, ülkemiz yakında daha da nefes alınmaz olacak" diyen Robert Musil bu görüşlerinde kısa süre sonra haklı çıkar. Sadece eserleri nedeniyle değil, eşi Martha'nın Yahudi kökenli olması da Musil'in Nazilerin nefretine uğramasının nedenidir. Eşinin o günlerde yakasında gamalı haçla dolaşması hiçbir işe yaramaz. Yapıtlarını basan Bermann-Fischer Yayınevi'ne de aynı günlerde Naziler el koyar. Son yıllarda tüm yapıtlarının yayın hakkını Zürih'li yayıncı Simon Menzel'in sahibi olduğu Humanitas Yayınevi'ne devretmeyi ve 'Niteliksiz Adam'ı İsviçre'de bitirmeyi düşleyen Robert Musil eşiyle eylül 1938'de Tirano, St. Moritz ve Chur üzerinden Zürih'e sığınır.

Viyana'yı terk ederken müsveddelerini yanına almış olduğu 'Niteliksiz Adam'ı İsviçre'de sonuçlandırmayı amaçlamaktadır.  Musil, 20. yüzyılın başında artık çöküş sürecine girmiş olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu anlattığı bu başyapıtında yeni çağa ayak uydurmak isteyen kafası karışık, çelişkiler, bunalımlar ve çalkantılarla dolu bir yaşam sürdürmeye çabalayan toplumu ele alır. Kendine henüz bir yayınevi bulmamış olmasına, Viyana'daki dostları ona: "Bu eser Alman Rayhı'na ait tüm ülkelerde yasaklandı" yazmasına karşın Musil hedefinden dönmemeye çok kararlıdır.

Dayanılmaz baskılar

Aynı günlerde İsviçre'de çok zor koşullar altında çalışan, sağlık sorunlarından kurtulamayan Robert Musil'in kendisine parasal destek veren dostları ve hayranları olmasaydı sığındığı bu ülkede yaşamını sürdürmesi çok güç olacaktı. Arada sırada çağrıldığı okuma ve sohbet akşamlarında yapılan ödemeler Musil ailesini geçindirmeye yeterli değildi. 'Niteliksiz Adam' yapıtında 'büyük edebiyatçı' diye biraz karikatürize ettiği Thomas Mann'ın desteğine sonunda gereksinimi olur. Nobel ödüllü yazar da eli açık davranmaktan kaçınmaz. O günlerde tanıştığı İtalyan yazar İgnazio Silone ("Ekmek ve Şarap") onun olanaklarının dışında bir yaşam sürdürdüğünü fark eder ve Musil'le eşine daha uygun bir yer aramaya başlar. Aralarında geçen bir sohbette, Viyana'dan niçin ayrıldığını soran Silone'ye Musil şu yanıtı verir: "Okurlarım çoğunlukla Yahudilerdi. Son yıllarda hemen hemen hepsi ülkeyi terk etti. Ben niçin geride kalacaktım?" Gün gelir, yakın çevresine yaşamından yakınırken: "Ne yazık ki ben kendimi anlamakta güçlük çekiyorum…" der. Bu özeleştiri Musil'in kimi zaman kendini bir bulmaca olarak gördüğünü kanıtlar. Bazı dönemlerde çok yavaş çalışmasını, yazdıklarını beğenmeyip sık sık değiştirmesini de böyle açıklamak mümkün. 1939 yılının yaz aylarında Robert Musil'in, yaşamlarını bir felaketle bitirmek yerine ona kendi elleriyle son vermelerinin doğru olacağı üzerine eşi Martha'yla anlaştığı söylenir. Ancak o günlerde, Zürih yakınlarındaki Zug'da yaşayan, solcu görüşleriyle ünlenmiş, sanatsever papaz Robert Lejeune'le tanışmaları Musil ve eşine yeni bir yaşama gücü verir. Bir Musil hayranı olan Lejeune ilerde Musil'den şöyle söz etmişti: "Evimizde düzenlediğimiz akşamlarda Musil de bize katıldığında hemen bütün ilgiyi üzerine çekmesini bilirdi, ancak onunla diğer katılımcılar arasında bir mesafe olduğunu da sezmemek mümkün değildi. Sohbetleri kimi zaman çok sıcak olmasına karşın bir samimiyet oluşmazdı. Musil üstün zekaya sahip bir insandı. Aydın geçinen bizler ona her zaman ulaşamazdık. Bakışlarıyla karşısındakinin ruhuna sızardı."
 
İsviçre yılları sırasında yapmış olduğu kimi açıklama, 'Niteliksiz Adam' yazarının ne denli değişik görüşlere sahip bir insan olduğunu kanıtlar: "Bir yıla yakındır İsviçre'de yaşıyorum. Aryen olduğumu sık sık kanıtlamam gerekiyor… İsviçreli, ülkeye zenginlik getirenin dışında hiçbir yabancıya saygı göstermiyor, ona çingene gözüyle bakıyor… Ben toplumdaki tutuculuğu sevmiyorum. Zenginler fakirlerle aynı mezarlıklara gömülmüyor. İsviçreli sosyalizmden nefret ediyor, kentler otomobil sahiplerine uygun inşa ediliyor."

15 Nisan 1942 günü Cenevre'de 'Niteliksiz Adam'ın son bölümü üzerinde çalışırken beyin kanamasından yaşama veda etti. Papaz Robert Leujene'nin ölüsünün başında son konuşmayı yapmasının ardından Musil'in külleri ailesinin isteği üzerine Cenevre yakınlardaki bir ormana serpilir. 'Niteliksiz Adam'la ardında dev bir yapıt bırakan Robert Musil ve her şeye hümanizmin penceresinden bakan Stefan Zweig Avusturya'nın 20. yüzyılda çıkarmış olduğu ve yerleri günümüze dek doldurulamayan iki olağanüstü yazarıdır. Her ikisinin de Hitler diktatörlüğünün dayanılmaz baskıları altında yazar ve düşünür kişiliklerini yitirip ruhsal çöküntüye uğramaları çok trajiktir. Stefan Zweig ve Robert Musil, yazgıları birbirine çok benzeyen iki Avusturyalı! Her ikisini de yaşamlarından bıktıran Naziler olmuştu.

18 Eylül 2022

Berlin'de lüks alışveriş

Cumhuriyet, 18 Eylül 2022

Ahmet Arpad 

Sanki Topkapı Sarayı'nın hazine dairesine girdiniz. Bulgari, Tiffany, Heuer, Chopard... İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Vitrinler kolye, küpe, yüzük, kol saati dolu. Her şey pahalı mı pahalı. Altın, platin, gümüş. Pırıl pırıl, ışıl ışıl camekânlar gözleri kamaştırıyor. Birkaç müşteri var, onlar da pek Almana benzemiyorlar. Kadınlar alışveriş yapıyor, adamlar sohbet ediyor. Paralı Doğu Avrupalılar olmalı. Bin beş yüz değişik parfümün satıldığı şık Beauty Department'e hiç uğrayan yok. Bir kat yukarıda Gucci, Dior, Chanel. Burada da müşteriden çok personel var. Güzel kızlar elleri önlerinde gülümseyip bekleşiyorlar. Her taraf şık, ışıl ışıl, modern, bakımlı. Satılanlar güzel ve çekici. Gereksinimi olmasa bile bir şeyler almak istiyor insan. Tabii cebinde parası varsa!

AVRUPA'NIN EN BÜYÜĞÜ

Günlerden çarşamba, öğle üzeri. Avrupa'nın en büyük satış merkezlerinden Berlin KaDeWe'nin bütün katları bomboş, in cin top oynuyor. Bu yıl 115. yaşına basan 60 bin metrekare alana sahip mağazada 380 bin çeşit eşya satışa sunuluyor. Sabahtan akşamın geç saatlerine kadar iki bin personel, müşteri bekliyor. Katları birbirine altmış dört yürüyen merdiven ile yirmi altı asansör bağlıyor. Korona öncesine kadar günbegün elli bin insanın ziyaret ettiği söylenen KaDeWe geçmişini mumla arıyor. Batı Avrupa'nın bu dev mağazasını dünya savaşları bile sarsamamıştı. Hitler daha 1933 yılında Yahudi aile Tietz'i satışa zorlayıp KaDeWe'ye el koymuş, başına da Aryan birini getirmişti! On yıl sonra bir Amerikan savaş uçağının üzerine düşmesiyle harap olan mağaza 10 Temmuz 1950'de yeniden açıldığında tam 180 bin Berlinli coşkuyla kapılarına saldırmıştı. KaDeWe aynı hücumu, onlarca yıllık düşleri sonunda gerçekleşen Doğu Berlinlilerin Kasım 1989'da duvarın batı tarafına geçmesiyle yaşamıştı.

Berlin'i ziyaret eden her turistin uğradığı söylenen KaDeWe'nin bugün sadece üst iki katı dolu. Rusya'nın, İran'ın havyarları, Fransa'nın şampanyaları, adını bilmediğiniz ülkelerin şarapları, uzakların narenciyeleri, Pasifik adalarının egzotik yiyecekleri otuz şarküterinin vitrinlerini dolduruyor. Kat kat, dizi dizi peynirler, dev jambonlar, yer mantarları, dört yüzün üzerinde ekmek ve sandviç çeşidi... Parisli Lenôtre'nin vitrinlerinde, sabahın altısında uçakla gelmiş, olağanüstü görünümde ve lezzette pastalar, ağızda eriyen inanılmaz çeşitte fondanlar. Bu kat hiçbir krizden etkilenmeyen insanlarla dolu. Cepleri paralı, giyimleri şık mı şık hanımlarla beyler ayaküstü bir şeyler atıştırıyor, şampanya yudumluyor. Istakozlar, istiridyeler, havyarlar, füme balıklar onları bekliyor.

BERLİN AYAĞIMIZIN ALTINDA

Biz ise en üst kattaki self-servis lokantayı yeğliyoruz. Burayı daha çok turistler doldurmuş. Aşçıların gözünüzün önünde hazırladığı değişik yemekler çekici. Adam başı en az 30 Avro'ya karnınızı doyurduğunuza değiyor. Berlin ayağınızın altında.

Unter den Linden Bulvarı'ndaki Café Einstein'da masalar dolu. Berlin'de yaşayan edebiyatçı tanışla Viyana kahvesi yudumlayıp Sacher Torte yerken yayın dünyasının son yıllarda yaşadığı krizden söz ediyoruz. Parlamento az ötede. Sorduğumuz garson kız: "Başbakan Merkel ara sıra uğrardı, yeni başbakan Scholz ise adımını henüz içeri atmadı", diyor.

4 Eylül 2022

Kiliseden uzaklaşanlar

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 4 Eylül 2022

Oturduğumuz eve yakın küçük Protestan kilisesinin adı "Orman Kilisesi", karşısı ormanlık olduğu için bu adı vermişler sanırım. Kilisenin papazı geçen yılın sonunda emekli oldu. Şimdi boş zamanı çok. Birkaç gün önce rastladım. Yanında köpeği ormanda gezmeye gidiyormuş. Ayaküstü sohbet sırasında: "Son yıllarda işler çok artmıştı, emekliliğimin gelmiş olmasına sevindim", diye konuştu. "Hakılsınız", dedim. Gülümsemekle yetindi.

Ben sormadan edemedim: "İşler niçin artmıştı?" Bir an yine gülümsedi, fakat sonra yüzü hemen ciddileşti. "Geçen yıl çok kişi mezhep değiştirdi de..." diye mırıldandı ve tasmasını çekiştiren köpeğinin peşinden ormanın güzel yollarında gözden kayboluverdi.

Ne demek istemişti? Merak edip araştırdım. Gerçekten de 2021 yılında Almanya'da her yaştan 360 bin insan Katolik mezhebinden ayrılmış. Geçen yıl Protestan Kilisesi'ne arkasını dönenlerin sayısı da yeni bir doğruğa erişmiş. 300 bin dindar kiliseden istifa etmiş! Bir nedeni, ülkedeki geçim zorluğu ile her yıl ödedikleri kilise vergisi. Diğer önemli neden de, yaklaşık on yıl önce Katolik Kilisesi'nde ortaya çıkan çocuk tacizi olayları... Katolikler dünyanın en büyük dini örgütü. Papa I. Franciscus da dünyamızın en zengin "şirketlerinden" birinin şefi! Vatikan elindeki altın rezervleriyle Birleşik Amerika'dan sonra ikinci sırada geliyor; hisse senedi varlığının da 100 milyar doların üzerinde olduğu söyleniyor.

Katolik Papazlar Zorunlu Bekâr!


Katolik Kilisesi'nde ruhban sınıfı evlenmez. Papazlar bekâr kalmak zorundadır. Değil evlenmek, cinsel temasta bile bulunamazlar. Papaz okullarındaki çocuk tacizlerinin geçmişi yüzlerce yıl geriye gider. Vatikan bu sorunu hep sessizce kendi içinde çözmeyi tercih etmişti. Amerika ve Fransa'da 80'li yıllarda taciz olayları görülmeye başlamıştı. Fakat asıl bomba iki binli yıllara girildiğinde İrlanda'da patlamış, Katolik rahiplerin çocuklara yaptığı cinsel tacizlerin sistematik olarak gizlendiği ortaya çıkmıştı. Sadece bu ülkede 15 bin çocuğun cinsel tacize uğradığı tahmin ediliyor.

Tüm Avrupa'da taciz olaylarının on binlerce olduğu söyleniyor. Bundan önceki Papa 16. Benedikt'in anavatanı Almanya da skandallara sahne olan başka bir Avrupa ülkesi. Yüreklilik gösterip de sadece Almanya'da mahkemeye başvuranların sayısı bu arada yüzlerce, ancak adı tacizlere karışan çoğu rahip ya artık hayatta değil ya da çok yaşlanmış. Vatikan'ın bu büyük skandalı örtbas etmesi artık mümkün olmayınca Papa özür dilemek zorunda kaldı. Peki, gelecekte ne olacak? Katolik Kilisesi'nde artık yeni bir dönem başlayacak mı? Rahiplerin evlenmesini yasaklayan Vatikan bundan vazgeçecek mi? Kiliseler evrenselleşecek mi, Ekümeniklik getirilip Katolikler ile Protestanlar, aynı masaya oturacak mı?

Taciz skandallarında şimdiye kadar daha çok Avrupa ülkelerinin adı geçiyor, fakat Vatikan'ın kolları dünyanın dört bir ucuna yayılmış. Oralarda neler olup bitiyor? Bir bilene sordum. "Kenya'da, Filipinler'de çok yaygın", dedi. Cinsel taciz, toplumsal bir tabu. Çocukları birer mağdur olarak gören ve koruyan bir hukuksal zihniyet de pek yok...

28 Ağustos 2022

Fakirin ekmeği umut

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 28 Ağustos 2022

Ahmet Arpad

Kazanmadığı zaman çok öfkelenir, sağa sola bağırır, Loto idaresini suçlar, devletin insanlarını dolandırdığını söyleyip dururdu. O günlerde henüz 17 yaşındaydı; Viyana'da yoksulluk içinde geçirdiği gençlik yıllarında hep düşlerinde yaşar, rahat ve varlıklı bir yaşamın özlemini çekerdi. Sokaklarda dolaşırken sık sık dükkân vitrinlerine bakar, Loto'dan kazanacağı parayla evine hangi mobilyaları alacağını, pencerelerine hangi kumaştan nasıl perdeler takacağını düşlerdi. Paraya konunca özgür bir yaşam sürecek, kendini sanata verecek, genç sanatçıları da destekleyecekti... Ne kadar üzücü, bu kişinin Viyana yıllarında Loto'dan zengin olamaması! Belki Adolf Hitler o zaman özgür ve eli açık bir ressam olarak tarihe geçerdi!

Almanlar 2021 yılında tam 8 milyar Avro'yu Loto'ya yatırmış, toplam 4 milyar Avro oynayanlara geri dönmüş. Bu şans oyunundan sadece geçen yıl 181 kişi Avro milyoneri olmuş. 20 Ekim 2020'de tek başına 42,6 milyon Avro kazanan bir talihli Loto'nun tarihine geçmiş! Ülkede insanların geliri azaldıkça, zenginle fakir arasındaki uçurum derinleştikçe, Toto ve Loto gibi oyunlarda şanslarını deneyenlerin sayısı da artıyor. Yedi milyon Alman her hafta oynuyor, yirmi iki milyon da arada bir! Eyaletler Loto gelirlerinin büyük bir bölümünü spora, sanata, kültüre, çevre korumaya ve tarihi eserlerin bakımına destek veren projelere harcıyor.

Federal Almanya'da savaştan sonra ilk Loto çekimi 9 Ekim 1955'de yapılmış; o gün çekilen sayılar 3 12 13 16 23 41 olmuş. Loto idaresinin ilginç bir açıklaması daha var: 2021 yılında en sık çekilen sayılır şunlar: 22 (167 kez), 61(166 kez), 43 (159), 31 (157 kez) 11 (155 kez).

Papa Loto'ya yeşik ışık yakmış

Papa XII. Clemens'in 1731 yılında yaktığı yeşil ışık, Avrupa'da şans oyunlarının başlangıcı olarak kabul edilir. Almanya'da ilk Loto 1735'te Bavyera'da başlar. Hamburg'da 1797'de düzenlenen bir piyangoda en büyük ikramiye, Silezya'da mükemmel bir çiftliktir. Onu kazanmak isteyenler arasında Johann Wolfgang von Goethe de vardır. Çekilişten önce Friedrich Schiller ve Dük Carl August'a yolladığı mektuplarda Silezya'nın güzel doğasında geçirmeyi düşlediği mutlu yıllardan söz eder. Fakat gerek tek başına, gerekse yakın dostlarıyla bir sürü bilet almasına karşın hiçbir şey kazanamaz ve üzüntüsünü "Hazine Avcısı" adlı baladında dile getirir. Son yıllarda kimi haftalar oluyor ki, Almanya'da Loto büyük paralar devrediyor.

Beş, on, on beş milyon Avro birikiyor. Büyük şans arkası arkasına hiç kimseye vurmayınca bu rakam bazen otuz, kırk milyon Avro'ya tırmanıyor ve tüm Almanya çılgına dönüyor! Ömründe Loto oynamamışlar bayilerin önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Alman Loto'sunda ilk büyük ikramiyeyi 1 Haziran 1958 çekilişinde 500 bin Mark ile bir Freiburglu kazanmış.

Loto'nun yaklaşık yetmiş yıllık tarihinde çok ilginç rakamlar da çekilmiş. Örneğin 23 Ocak 1988'de 24, 25, 26, 30, 31, 32 çekildiğinde bu rakamları tam 222 kişinin oynadığı ortaya çıkmış. Zavallılar adam başına sadece 43 bin Avro kazanmış! 18 Haziran 1977 çekilişi de bugün bile anılarda. Tam 25 kişi altı rakamı doğru işaretlemişti, çünkü bu rakamlar bir hafta önce komşu Hollanda'da çıkmıştı!

Her hafta milyonların umudu milyonlarda. Ve umut, sadece fakirin ekmeği değil!

21 Ağustos 2022

"Brecht rahatız edici biriydi"

TOPLUM Gazetesi, Almanya 21.08.2022

İnsanlığın 20. yüzyılda yaşadığı iki dünya savaşı Bertolt Brecht'in (1898 – 1956) yaşamını çok etkilemiştir. Bunu sadece tiyatro eserlerinde değil, şiirlerinde, mektuplarında, öykülerinde ve anekdotlarında da görmek mümkündür. 14 Ağustos 1956 günü yitirdiğimiz Bertolt Brecht sorunlar içindeki topluma seslenirken çok inandığı akılcılığı hiç elden bırakmaz.

1930'lu yıllara girildiğinde Hitler ve çevresinin Almanya'yı ele geçirmeye başladığını  sezen Brecht, 27 Şubat 1933 Alman Parlamentosu yangının hemen ertesi günü ülkesini terk eder. Bu değerli insan yaşamını Avusturya, Fransa, İsviçre, Danimarka, İsveç ve Finlandiya'da sürdürür. 1941'de yerleştiği Amerika Birleşik Devletleri'nde 1947'ye kalır. Brecht en önemli yapıtlarını 'sürgün'de gerçekleştirir. Savaş sonrası yaşamını yeni kurulan Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nde sürdürür. Bu süreçte ülkeyi yöneten Sosyalist Birlik Partisi'ne üye olmadığı için üst düzey yöneticiler, Brecht'i ilk yıllarda dışlar. Kurduğu "Berlin Tiyatro Topluluğu"nun sahnelediği oyunlar, daha çok gittiği yabancı ülkelerde başarıya koşar!

"Gerçeği Söylemenin Tehlikesi"

Bertolt Brecht'in şu sözü ilginçtir: "Başkalarını aydınlatmak dünyanın en eski 'meslekleri'nden biridir. Mesleğim beni avucunun içine aldı!" Zeki, etkileyici, yerine göre de tartışmaktan kaçınmayan biri olduğunu anekdotlarından oluşan "Gerçeği Söylemenin Tehlikesi" kitabında görüyoruz. Brecht'in tiyatro, bilim, basın, otomobiller, aristokrat komünistler üzerine gülümseten ve düşündüren görüşleri bu kitabındaki anekdotlarda yaşanıyor. Şiirlerden bir seçkinin toplandığı "Açların Ekmeği"nde Brecht'in şu sözleri ilginç: "Büyük ve ünlü şiirler kanımca insanlık için birer belgedir" der. Tiyatro yazarlığı ve rejisörlüğün yanı sıra şairliye de ağırlık vermesinin nedeni budur.

Kimi edebiyat tarihçisi Brecht'in François Villon, Arthur Rimbaud ve Frank Wedekind'den etkilendiğine inanır. O şiirlerini kalburüstü edebiyat çevrelerinin düzenlediği akşamlarda okumayı sevmezdi. Brecht burjuva karşıtıydı, şiirlerini ve şarkılarını gitarı eşliğinde küçük kent lokantalarında ve meyhanelerinde küçük insanlara sunmasını yeğlerdi.

Günümüzde şiirleri hâlâ okunuyor, yapıtları dünyanın değişik ülkelerinde sahneleniyor, üniversitelerde ders programında yer alıyor. "Sen dünyayı değiştireceksin", der Brecht. O, sömürüsüz, dürüst bir dünya için savaş verdi, derin bir toplumsal kaygıya sahip bir öncünün bilinciyle yazdı şiirlerini ve diğer yapıtlarını.

Dirençli, Kararlı Bir Brecht

En verimli olduğu 1926-1956 yılları arasında çoğu ünlü dostuna yollamış olduğu mektuplardan oluşan bir seçkiyi, "Dostlara Mektuplar" yapıtında görmek mümkün. Bu mektuplar Brecht'in görüşlerini, tiyatro çalışmalarını, yaşam koşullarını, iç dünyasını bize iletmekten öteye o yılları tanıtan çok önemli tarihi belgeler de. Yaşamı boyunca sayısız dostuna yazdığı yüzlerce mektuptan bir seçki olan bu kitapta kararlı bir Brecht var. Bertolt Brecht 1920'li yılların sonundan başlayarak her geçen gün kendini daha çok Marx'ın görüş ve öğretilerinin içinde bulur. Almanya'da nasyonal sosyalistlerin ayak seslerinin gittikçe daha çok duyulmaya başlanması, Brecht'i hızla Marx'ın öğretisine çeker.

O günlerde yazdığı tüm şiirlerde, makalelerde ve mektuplarda güçlü, dirençli bir Brecht vardır. O yaşam görevi kabul ettiği 'aydınlatıcılığı' hiç elden bırakmaz! Gerçeklere dayanan "Dinsizin Paltosu" öyküsünde 16. yüzyılda, Roma'da dinsiz olduğu için yakılmış olan Giordano Bruno'nun yaşamını anlatır. Brecht tüm öykülerinde insanın yaşamında söylediklerinin değil yaptıklarının önemli olduğunun üzerinde durur.

Faşizmle Savaş

Brecht'in yapıtlarındaki insanlar 'dünya ruhu'nun kuklalarıdır! Faşizmle savaşta etkili olacak tek silah onun gözünde Marksizm'dir! İnsanın değişken bir yapıya sahip oluşuna Brecht hayrandı. Kendisi de bu yapıda birisiydi. Böyle olmasaydı kısa yaşamında 48 tiyatro eserinin altına imzasını atabilir miydi?

Değişkenliği kadınlarla ilişkilerinde de görülür. Helene Weigel'le evliliğinin (1929 – 1956) yanı sıra Elisabeth Hauptmann, Ruth Berlau ve Margarete Steffin'le olan ilişkileri de ünlüdür!

Brecht uyanık, hep tetikte olan birisiydi, yaşam dolu bir kişiliği vardı. Çalışırken çevresindekilerinden yapabileceklerinden fazlasını isterdi. Yerine göre tartışmaktan kaçınmazdı, ancak o karşısındakine sevecen olmasını da bilen bir insandı. Brecht salt bir tiyatro adamı değildi, estetik kuramcısıydı, ahlakçı ve bir savaşçıydı. O, kendisine eylem alanı seçtiği sanatı ve sanatın gücünü bir bütün olarak kavramış, kuramın yalnızca bir tiyatro kuramı olmadığını, tüm sanat dallarını kapsadığını göstermişti; sinema, opera, şiir, roman, öykü, inceleme gibi alanlardaki üretkenliğini tiyatro ile birlikte sürdürmüştür.

"Rahatsız Edici Biriydi"

14 Ağustos 1956'da Doğu Berlin'de gözlerini bu dünyaya kapattığında 58 yaşındaydı. Ölümünden kısa süre önce yanına çağırdığı papaz ve yazar Karl Kleinschmidt'e şunları söyler: "Arkamdan yazın, Brecht rahatsız edici biriydi! Bu, ölümümden sonra da değişmeyecek!"

Sosyalist-devrimci tiyatro adamı haklı çıktı. Geçen yüzyıl Alman tiyatro ve şiirinin en önemli ismi kabul edilen, yapıtları ölümünden 66 yıl sonra da severek okunan Bertolt Brecht 48 tiyatro eseri, 2300 şiir ve 200 öyküyle arkasında uzun yıllar yitirilmeyecek izler bırakmıştır. Zamanın ruhuna karşı yapıtlarıyla küçük insanı her dönemde, her ülkede hep kendine bağlamasını bilmiştir.

Şu sözü ilginçtir: "Başkalarını aydınlatmak dünyanın en eski 'meslekleri'nden biridir. O beni avucunun içine aldı!"

14 Ağustos 2022

Hafta sonu evlilikleri

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 14 Ağustos 2022

Saat 13.26. Paris'ten gelen Le Train à grande vitesse (TGV) Karlsruhe istasyonuna on dakika geç girdi. Kapılar açıldı. Yolcular indi. Peronda bekleşenler çabuk çabuk bindi, kapılar hemen kapandı ve TGV saat 13.28'te yoluna devam etti.

Daha yerimize bile oturmamıştık. Paris'ten gelip Stuttgart'a giden hızlı tren Karlsruhe'de iki dakika durmuştu. Fransızlar’ın bu lüks treni, otomobille 7,5 saat süren iki kent arasını 3 saat 09 dakikada alıyor. İlk kez 2008'de gerçekleşen bu bağlantı sayesinde Stuttgart'tan Paris'e uçmaya gerek yok artık. Çünkü TGV de uçuyor! Hızı saatte 320 kilometreye varan bu trenle Seine kıyıları, Eyfel Kulesi artık Stuttgart’a çok yakın. TGV Paris ile Stuttgart arasında sadece iki kez duruyor. Fransa'da Strasbourg'da, sınırı geçince de Karlsruhe'de.

Gecikme 4 dakika

İki dakika sonra kent gözden kayboluyor. Hafif bir uğultu. TGV Stuttgart yönünde uçmaya devam ediyor. Yanımda oturan gençten adamın bavulu filan yok. Sadece bir sırt çantası. Heyecanlı gibi. Elindeki derginin sayfalarını okumadan şöyle bir karıştırıyor. Karşımızdaki ışıklı tabela, trenin saatte 235 km ile gittiğini gösteriyor. Genç huzursuz. Az sonra yanımıza gelen kondüktöre biletini gösterirken soruyor:

"Acaba Stuttgart'a zamanında varacak mıyız?" Biliyorum TGV'nin Stuttgart istasyonuna girişi saat 14.04'te. Genç adamın biletini kontrol eden memur, Fransız aksanıyla Almanca yanıt veriyor: "Sanırım gecikme 4 dakikaya düşecek. Varış saatimiz 14.08 olabilir."

Bu yanıt yanımdakini pek memnun etmemiş gibi. "Fakat benim 14.14’de kalkan Münih trenine aktarma yapmam gerekiyor..." Fransız, parmağının ucuyla kasketini şöyle bir geri itip: "Merak etmeyin, yetişirsiniz" diyor ve nazikçe gülümsüyor. "Münih treni 16. perondan kalkıyor, biraz koşmanız gerekebilir..." Ve benim uzattığım bileti de zımbalayıp yoluna devam ediyor.

"Eşim Evde Bekliyor..."

Adamın sözleri, yanımdaki yolcuyu pek rahatlatmışa benzemiyor. "Bu ne biçim iş!" diye kendi kendine homurdanıyor. Dayanamıyorum, ona dönüp konuşuyorum: "Bakarsınız Münih treni de rötarlıdır." Gençten adamın gözlerinde hüzün var. "Fakat ya tam zamanında kalkarsa", diye mırıldanıyor. "Kaçırmam hiç de iyi olmaz... Saat 14.14 trenine mutlaka yetişmeliyim."

Ben sormadan o anlatıyor. "Eşim evde bekliyor. Akşama tiyatroya gideceğiz. Bugün evliliğimizin birinci yıldönümü!" Münih'te yaşıyorlar. Fakat onun işi Karlsruhe'de. Pazartesiden cumaya. Hafta sonlarını ise Münih'te eşinin yanında geçiriyor. "Ne yapacaksınız, insan bu zamanda nerede iş bulursa, orada çalışmak zorunda", diyor.

Adam haklı. İşin azaldığı son yıllarda çoğu insan çalışmak uğruna evini terk edip başka kentlere gidiyor, aileler bölünüyor, babalar çocuklarını, eşlerini haftanın iki günü görüyor. Bunun yanı sıra ekmek parası için her gün köy ve kasabalardan yakındaki büyük kentlere akın eden on binlerce çalışan da var. Yedi-sekiz saatlik iş uğruna sabahın köründe yola çıkan bu insanlar akşamın karanlığında evlerine dönüyor. Ekonomik krizin son birkaç yıldır artmasıyla Almanya küçük bir iç göç yaşıyor şu sıralar.

"Günde iki kez telefonlaşıyoruz", diye devam ediyor gençten adam. Sonra birden gülümsüyor. "Üniversite yıllarından tanıdığım bir arkadaşım var. Evli. Münih'te ev aldılar, fakat arkadaşım Hannover'de, karısı da Viyana'da çalışıyor. Cuma akşamı uçağa atladıkları gibi Münih'teki evlerinde buluşuyorlar. Pazartesi sabahı da ilk uçakla yine ters yönlere gidiyorlar. Biri Viyana'ya, öteki de Hannover'e…"

Bakışları hız tabelasında. TGV saatte 255 yapıyor. "Demek ki, beterin beteri varmış", diyorum. "Siz yatıp kalkıp şükredin halinize!"

Adam sesini çıkarmıyor. Başını pencereye çeviriyor, bakışları ötelerde...

31 Temmuz 2022

Büyükler düşler dünyasında

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 31 Temmuz 2022

AHMET ARPAD

"Sayın yolcular, lütfen trene binin, hareket etmek üzereyiz... İyi yolculuklar dileriz!" ICE 694 sefer sayılı hızlı tren Münih istasyonundan ağır ağır yola koyuluyor. Yolculuk, Almanya'nın en güzel güzergâhlarından birinde. Şatolar ve üzüm bağlarını geride bırakarak Frankfurt'a.Upuzun, bembeyaz tren yılan gibi kıvrılıyor. Nehirler üzerindeki köprülerden, dağların içindeki tünellerden, romantik tarihi kentlerden geçiyor. Son istasyona vardığında hoparlördeki ses, ICE 694'ün gelişini bildiriyor. Hiç kimse inmiyor. Çünkü bu tren yolcuları cansız! Münih'ten Frankfurt'a 15 dakikada gelmişti. İki kent arası sadece 300 metreydi. Gerçek ICE 694'i çeken lokomotif ise 800 ton ağırlığında, 13 bin beygir gücünde. 360 m uzunluğundaki treni saatte 300 kilometre hıza ulaştırarak, Münih'ten Frankfurt'a 3,5 saatte götürüyor. Bu yolculuğunda Neckar ve Main nehirlerinin kıyısından, Augsburg, Ulm, Stuttgart ve Mannheim kentlerinden geçiyor, güzel Münih'i Avrupa'nın ortası, bankerler kenti Frankfurt'a yaklaştırıyor.

Geçen yıl Noel Bayramı öncesiydi. Koskocaman bir salonda, başka bir dünyadaydık. Büyüklerin düşü oyuncak trenler dünyasında! Tam 860 lokomotif, 3600 vagon ve 3 km raydan oluşan bir "düşler dünyası"nda. "Minyatür Trenseverler Derneği"nin Stuttgart metrosunun alt salonlarından birine kurmuştu. Salonda hiç kadın yoktu. Erkeklerin çoğu da yaşını başını almış, kırkının, ellisinin üstündeydi. Tek-tük çocuklar da göze çarpıyordu.

Almanların bu tür oyuncak trenlere merakı sonsuz. Milyonlarca insan yüzlerce milyon Avro'yu bu uğurda hiç çekinmeden harcıyor. Evinin bir odasını trenlerine ayıramayan çatı arasına ya da bodruma kapağı atıyor. Küçük lokomotiflerden, uzun vagon dizilerinden, ormanlardan, dağlar tepelerden oluşan "düşler dünyası"nda yaşayanlar yaşını başını almış insanlar. Küçük memurundan banka müdürüne, lise öğretmeninden başhekime, yargıca her meslekten insan kendi dünyasını kuruyor. Evinde halının üzerine dizdiği birkaç metre rayla her şeyi unutan, çocukluğunu yeniden yaşayan bu insanlar, hevesleri uğruna hiçbir giderden kaçınmıyor. Babaların 19. yüzyıldan bu yana severek oynadığı tek oyuncak minyatür trenler. Ve bu böyle kalacağa da benziyor. Boş zamanlarını buharlı ve elektrikli lokomotiflerin çektiği trenlerin dünyasında geçiren babalar çoğu kez zaman ayıramadıkları eşleri, oyuncaklarına dokunmalarına izin bile vermedikleri oğulları ile atışmayı da göze alır...

Buluşlar yapan bir 'çılgın'

Stuttgart şu sıralar bir sansasyon yaşıyor! Bu kentin aşığı Wolfgang Frey, kılı kırk yararak çalışan, buluşlar yapan bir 'çılgın'dı. 2012'de öldüğünde henüz 52 yaşındaydı. Yaşamının otuz yılını minyatür trenlere vermişti! Sadece onlara mı? Frey Alman Devlet Demiryolları'nda çalışıyordu. Stuttgart merkez tren istasyonunda demiryolu trafiğini kontrol ediyordu, sinyalizasyon sisteminin sorumlularından biriydi. İlk yıllarda evinin bodrumunda, sonra da kent metrosunun ona tahsis ettiği, birkaç dost dışında hemen hemen hiç kimsenin bilmediği 'gizli' bir bölümde neredeyse tüm boş zamanını minyatür trenler ve Stuttgart merkezinin dev maketini yaparak geçirmişti.

Gönlünce, candan çalışmıştı. 180 metrekare büyüklüğünde, 15 metre uzunluğundaki Stuttgart maketi evler, dükkanlar, insanlar, ağaçlar ve çiçekler, cadde ve sokaklarda otomobiller, otobüsler, bisikletlilerle dolu. Devlet operası, tarihi kiliseler, parklar, havuzlar, Wilhelma hayvanat bahçesi canlı canlı karşınızda. Tarihi istasyona sürekli trenler girip çıkıyor, 16 peronunda insanlar, çoluk çocuk, ellerinde bavullar bekleşiyor.

Wolfgang Frey her şeyi bire bir yapmış, her yerin fotoğraflarını çekmiş, sonra da onlara yüzde yüz sadık kalarak maketi geliştirmiş. Maketinde en çok karton, pleksiglas, ambalaj kâğıdı, kamış, tahta ve çıtadan yararlanmış. Ölümünden sonra Frey'in 'kalıtını' ailesinden satın alan Rainer Braun, bu dev 'eseri' altı aylığına Stuttgart'ın merkezinde sergiliyor. İzlerken sanki üç boyutlu dev bir fotoğrafın karşısındasınız!


24 Temmuz 2022

Kaz ciğeri ezmesi ve bergamot reçeli

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 24 Temmuz 2022

Strasbourg hümanist hareketin öncülüğünü yapmış, Roterdamlı Erasmus'u barındırmış, Mozart'ı bağrına basmış. Marie Antoinette sık sık buraya uğramış, Johannes Gutenberg insanlık tarihinin en önemli buluşunu burada gerçekleştirmiş. Yarattığı tipo basım yapan baskı makinesiyle özgür düşüncenin doğmasına, yayılmasına önayak olmuş. Goethe, Avrupa'nın en eski eğitim kurumlarından biri sayılan üniversitesinde yıllarını geçirmiş.

Strasbourg'da Kaz Ciğeri Ezmesi

İki bin yıllık Strasbourg çok ilginç bir kent. Yüzyıllarca Fransa ile Almanya arasında "gidip gelmiş". Strasbourg; insanlarının Almanca da anlayıp konuştuğu bir doğu Fransa kenti. Tarihiyle, sokakları ve evleriyle, lokantaları, yemekleri ve şaraplarıyla, kiliseleri ve parklarıyla her mevsim turist dolu. Strasbourg iki adım ötedeki Almanya'nın insanları için en yakın büyük kent. Karlsruhe, Baden-Baden ve Offenburg'dan buraya sık sık alışverişe gelenler dükkânları dolduruyor, Le Petite France semtinin tarihi evleri arasında geziniyor, kafelerinde keyif çatıyor, lokantalarında yağlı kaz ciğeri ezmesi, haşlanmış lahana yiyip kaliteli beyaz şarapları yudumluyorlar. Strasbourg'un hemen her sokağında şık pastaneler, çeşitli ekmek sunan küçük fırınlar, leziz gıda malzemesi dolu bakkal dükkânları var. Hizmet verenler müşteriyle ilgileniyor, cana yakın, onu memnun etmeye çaba gösteriyor. Almanyalılar için bütün bunlar alışılmamış, daha doğrusu çoktan unutulmuş şeyler. Giderek küçük dükkânların kapandığı, her şeyin artık kent dışındaki büyük mağazalarda bulunduğu, çeşidin ve çeşninin yitirildiği Almanya insanı için Strasbourg gibi kentler "bir bulunmaz"! Stuttgart-Paris arasını üç saat on dakikaya indiren süper hızlı Fransız treni, TGV ile artık bir saat on beş dakikada Stuttgart'tan Strasbourg'a geliniyor.

Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Parlamentosu ve daha birçok uluslararası kuruma ev sahipliği yapan Strasbourg kozmopolit bir kent. Sokaklarını sadece değişik ülkelerden – en çok da Almanya'dan – gelen turistler doldurmuyor, çok sayıda Kuzey Afrikalı da Strassburg'da severek yaşıyor, ancak özellikle kentin varoşlarında yaşayan bu insanların sorunları da yok değil.

Nancy'den birkaç kavanoz bergamot

Strasbourg'dan Paris yönünde bir buçuk saatte gidilen, görülmesi mutlaka gereken bir başka kent de Nancy. Sokakları, yapıları, dükkân ve lokantaları Strasbourg'a göre daha bir başka, daha güzel. Sokaklarında gezinen insanlar şık ve bakımlı. Tarihi binaların tümü çok güzel elden geçmiş. Kozmopolit değil Nancy, stressiz, sakin bir kent. Bergamot bonbonlarıyla, reçelleriyle ünlü. Art Nuvo'nun doğum yeri. Dolaşırken adım başı hissediyorsunuz bunu. Yapı cepheleri renkli pencereler, güller, filbaharları, kelebekler ve yusufçuklarla bezenmiş. Le Pépiniere Parkı'nda gezinirken rahatlıyorsunuz, Stanislas Alanı'nın şık kafelerinde, lokantalarında oturup dört bir yanınızı çevreleyen küçük sarayları andıran yapıları seyrederken yerinizden kalkmak istemiyorsunuz.

Stuttgart'a dönmek için yavaş yavaş tren istasyonuna doğru yürürken birkaç kavanoz bergamot reçeli almamak olmaz! Nancy'i hep anımsamak için...

17 Temmuz 2022

Maserati'ler, Lamborghini'ler, Ferrari'ler

Toplum, 17 Temmuz 2022

Saat gecenin ikisi. Başka zaman olsa çoktan uykudayız, fakat bu gece bir dost eğlentisinden dönüyoruz. Yarın sabah biraz geç kalksak da pek önemli değil. Yolumuz kent merkezindeki Theodor Heuss Bulvarı‘ndan geçiyor. Sadece beş yüz metrelik altı şeritli geniş bulvar cumayı cumartesiye bağlayan bu gece tam bir "ana baba günü!" Bugünlerde havalar çok sıcak Stuttgart'ta. Şu anda 24 derece! Yaz gecelerinin tadını çıkarmak isteyen insanlar sokaklara, alanlara dökülmüş. Geniş kaldırımlarda kızlı-erkekli genç grupları hava atıyor. Bulvarın iki yanında son on, on beş yılda peş peşe açılan sosyetik, kibar, lüks barlar adam almıyor. Havanın güzel olmasından yararlanıp dışarıya da masalar atılmış! Suite 212, T-O 12, BarBee, Barcode, Muttermilch, L'Oasis, Rohbau, Sausalitos ağzına kadar dolu. Çoğu insan içerde ve dışarda, ellerinde rengârenk içkiler ayakta. Turistlerin ve hafta sonlarında da çevre kentlerden gelenlerin uğramadan edemediği "barlar bulvarı"nda neşe gecenin ikisinde dorukta!

Çevredeki tiyatro ve sinemalardan çıkanların çoğu da eve gitmeden önce burada bir kadeh atmadan edemiyor! Korona yıllarını stresle geçiren gençlik haftanın bir gecesi de olsa dostlarıyla, tanışlarıyla Theo‘da bir araya geliyor. Bir şeyler atıştırıp çene çalmak, değişik kokteylerin tadına bakmak veya milli içki birayı yudumlamak, kalkıp dans etmek, yeni tanışlar edinmek, düşlere dalmak istiyor; kısacası tek istekleri mutlu olmak olanlar Theodor Heuss Bulvarı'na akın ediyor. Önümüzdeki aylar Avrupa'ya, Almanya‘ya neler getirecek, kimse bilmiyor, gençlik kimseye güvenemiyor.

Maserati'ler, Lamborghini'ler, Ferrari'ler

Diskjokeylerin çoğunlukla elektro, dance, house, pop, black müzik türlerini yeğlediği kulüp ve barlarda bir tanışını arayan, başka bir müzik dinlemek veya değişik bir içki isteyen "hopping" yapıyor. Bardan bara gidiyor. Görmek ve görünmek isteyenler için Theodor Heuss Bulvarı hafta sonları en uygun mekân! Buraya kadar gelip de şık barlardan, müzikli kulüplerden içeri adımını atmayanlar, alkollü içki içmeyenler de var. Onlar otomobilli fiyakalılar! Altlarında çoğu zaman kent cadde ve sokaklarında rastlamayacağınız, belki de bütün haftayı garajlarında geçiren lüks araçlar...

Tabii bunlar sadece Stuttgart yapımı Porsche veya Mercedes değil. 400-500 beygir gücünde, güzel havada üstü açılan Maserati'lere, Lamborghini'lere, Ferrari'lere hayransanız bir hafta sonu Theodor Heuss Bulvarı'na uğrayın! Cuma ve Cumartesi akşamları, geceleri çoğu lüksün lüksü araçların direksiyonlarında kelli felli, varlıklı beyler oturmuyor. Sürücüler, otomobilin kontak anahtarını kimden almış olduğu bilinmeyen, hava atanlar. Çoğunlukla jöleli veya briyantinli saçlar jilet gibi, ön ve üst kısımları uzun, yanlar ise kısa, boyunlarında altın zincirler, kulaklarında küpeler, bir elleri direksiyonda, hava atan genç tipler. Bunların bütün işi gücü, trafik tıkanmış da olsa gaza basıp gürültü yapmak, birkaç yüz metre sonra dönmek, tekrar ve tekrar aynı barların, kulüplerin önünden geçmek! Son yıllarda kent belediyesi aldığı bazı önlemlerle hafta sonlarında bu karmaşaya engel olmaya çalıyor. Bulvarın ortasına radarlar diktiler, ani trafik kontrolleri yapılıyor, hız sınırı gece saat 22'en sonra 30 kilometreye düşürüldü. Stuttgart Trafik Müdürlüğü'nden aldığım bilgiye göre 2021 yılında Theodor Heuss Bulvarı'nda 64.461 sürücü radara yakalanmış. Rekor saatte 196 km'ye ulaşan bir gençte! Motor performansı artırılmış 80-100 bin Avro‘luk aracıyla drift yapanlar ise artık pek görülmüyor.

Vergi artış oranı % 836,3

Ellerinde alkollü içecekler binlerce insanın eğlendiği bulvarda tek kör kütük sarhoşa rastlamadık. Saat ikiyi çoktan geçmiş. Biz bu gece artık içki içmeye niyetli değiliz. Theodor Heuss bulvarının geniş kaldırımlarını da yeterince arşınladık. Rotebühl alanındaki taksi durağına doğru yürürken şunları düşünmeden edemiyoruz: Türkiye'de alkollü içkiye yakın geçmişte son 90 yılın en büyük zamları yapıldı. Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) sürekli katlanıyor! Geçenlerde dikkatimi çekmişti: Türkiye'de alkollü içecekler üzerinden iki temel vergi alınıyor. 2010 yılında bir litre rakıda 51.48 lira olan ÖTV tutarı 2022 yılında tarihinde 481,98 liraya çıkmış. Sizin anlayacağınız 12 yılda vergi artış oranı yüzde 836,3 olmuş! Ürkütücü. Benim bildiğim her insan dostlarıyla bir araya gelip yemek yiyip sohbet etmek, keyiflenmek ister! Türkiye Tekel Bayiler Platformu birkaç gün önce açıklama yaptı, yeni zamların eli kulağındaymış! İçkiye zam üzerine zam yaparak insanların içmekten vazgeçeceğini sanmanın doğru olmadığını, bunun sadece kaçak içki imalatını ve ülkeye kaçak içki sokulmasını arttıracağını kavrayan Almanya'da ise eyalet hükümetleri içki vergisini zamanla kaldırdılar. İdeolojik şok içki zamlarına Almanya'da kesinlikle rastlanmıyor...

Bir tatlı huzur!

Cumhuriyet, 17 Temmuz 2022

İsviçre'nin Fransızca konuşulan güneybatı bölgesinde en güzel köşe Cenevre Gölü ve çevresi. Lozan yakınlarından başlayan kıyı yolu Vevey ve Montrö üzerinden geçip Villeneuve'e kadar uzanıyor. Oradan ötesi İtalya ve Fransa toprakları...

Göl ve çevresi Akdeniz kıyılarını anımsatan iklimiyle Avrupa'nın varlıklılarını hep mıknatıs gibi çekmiş. Tarihi yapıları, dar sokakları, şık butikleri, gösterişli villaları, dünyaca ünlü otellerinin yanı sıra dorukları karlı dağlar, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlar ve tarihi köylerden oluşan olağanüstü bir doğa! Montrö'de göl kıyısında durup kentin arkasında yükselen 2 bin metrelik Rochers-de-Naye'ya bakarken sadece yamaçlara serpiştirilmiş villaları görmüyorsunuz, üzüm bağları arasındaki çayırlarda nergislerin de açmaya başladığını seziyorsunuz. Montrö'nün bağlarında Unesco'nun 2007'de listesine aldığı Lavaux şaraplarının üzümleri yetişiyor. Montrö'nün doğusundaki doğa koruma alanı Grangettes'de 250 kuş türü yaşıyor.

Villeneuve'den Montrö'ye uzanan yolda en önemli yapı 12. yüzyıldan kalma Chillon Şatosu. Gölden çıkan bir kayanın üzerine inşa edilmiş şatoya uzaktan baktığınızda sularda yüzüyormuş sanıyorsunuz. Bugün sayısız sanat etkinliğine ev sahipliği yapan Chillon'un Cumhuriyet tarihimizde önemli bir yeri var. Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni 1936'da dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras bu şatoda imzalamış.

Az ötedeki Vevey, İsviçreli ve yabancı varlıklıların yeğlediği belki de en güzel küçük kent. Göl kıyısından tepelere doğru yavaş yavaş yükselen yeşil yamaçlar villalarla dolu. Tarihi kent merkezinin dar sokaklarında şirin yapılar yanyana. Gezinirken butikler, dükkânlar, kafeler, lokantalar sizi çekiyor. Vevey görkemli, fakat burada milyarderlerin yaşadığını fark etmiyorsunuz. Göl kıyısındaki Grand Hotel du Lac'ın kapısında limuzinler dizi dizi, şirin lokanta Ze Fork ağzına kadar müşteri dolu.

CHARLİE CHAPLİN

17 Eylül 1952 tarihinde, son filmi "Sahne Işıkları”nın galasına katılmak için birkaç günlüğüne Londra'ya giden Charlie Chaplin'e dönüşte ABD makamları yaşamını geçirdiği topraklara girmesine izin vermez. Gerekçeleri, ünlü sanatçının son yıllarda ülkenin huzurunu kaçırıcı girişimlerde bulunmuş olmasıdır. Kendini hep bir dünya vatandaşı kabul etmiş olan Chaplin eleştiriciydi, liberaldi, II. Dünya Savaşı yıllarında savaş karşıtı olmuştu. Amerika'da daha 1930'lu, 1940'lı yıllarda yönetenleri hafif alaylı sorgulayanlara bile kolayca "Marksist ve Komünist” damgası vuruluyordu. Onun gibi dünyaca ünlü bir sanatçıdan "rejime ve ABD anayasasına sadık” olması bekleniyordu! Bu nedenle FBI, İngiliz vatandaşı Charlie Chaplin'in oturma iznini iptal ederek yaşamın en önemli dönemini geçirmiş olduğu Amerika Birleşik Devletleri'ne girmesini engeller.

Ünlü sanatçı 1953'de tarafsız ülke İsviçre'ye yerleşmeye karar verir ve yeni yaşamı için Cenevre gölü kıyısındaki Corsier-sur-Vevey'i seçer. 14 hektar büyüklüğündeki parkın içinde yükselen 1839 yapımı iki katlı villa Manoir du Ban'i satın alır. Bu olağanüstü konutunda onu kimler ziyaret etmez! Winston Churchil, Marlon Brando, Bob Dylan, Peter Ustinov, Gandi, Çan Kay-şek, Hanns Eisler, Bertolt Brecht, Albert Einstein, Sophia Loren, Petula Clark misafiri olur. Chaplin ailesinin tarihi villası ve yanına inşa edilen Chaplins World günümüzde inanılmaz güzellikte bir müze, 1350 metrekare büyüklüğünde bir "film stüdyosu”. Burada Altına Hücum'un, Modern Zamanlar'ın, Sirk'in içindesiniz, Yumurcak, Serseri, Büyük Diktatör hemen yanıbaşınızda.

LOZAN ANTLAŞMASI VE MODERN TÜRKİYE

Az ötedeki Lozan da Montrö gibi bir yamaca kurulmuş. Kentin eski evleri ve dar sokakları, şirin lokanta ve kafeleri göl kıyısında değil, yukarda! Bir füniküler kıyıyı kent merkezine bağlıyor. Lozan'da görülecek yerler arasında en ilginci, her yıl 400 bin ziyaretçiyi çeken 13. yüzyıldan kalma gotik yapı, görkemli katedral. 1915'den bu yana Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin merkezi de Lozan'da. On binin üzerinde giysi, madalya, belgenin vitrinlerini süslediği, geniş bir parkın ortasındaki Olimpiyatlar Müzesi'ni her yıl 250 bin insan ziyaret ediyor. Lozan'ın Cumhuriyet tarihimizdeki yeri çok önemli. 24 Temmuz 1923'de Palais de Rumine'de imzalanan Lozan Antlaşması modern Türkiye'nin temelini oluşturuyor. Yörenin en şık ve ünlü otellerinden Beau-Rivage Palace'dan manzara eşsiz. Cenevre Gölü ayaklarınızın altında. Şirin göl gemisi "La Suisse” iskeleye yanaşıyor. Yolcular iniyor. Yeşiller, çiçekler arasında gezinirken hiç acele eden yok, gürültü yok. Her yerde bir tatlı huzur! 1910 yapımı yandan çarklı "La Suisse” bu arada hızla uzaklaşmış, burnunu karşı kıyıya vermiş, Cenevre'ye gidiyor. Geniş kaldırımlarında Ortadoğulu zenginlerin gezindiği Rue de Rhone ve Rue du Marche'nin şık mağazalarında az insanın alabileceği şık giysilerin, saatlerin, takıların satıldığı lüks kente...