4 Ekim 2026

Toplayıp zıplıyorlar. Eller havada.

Aydınlık Avrupa, 4 Ekim 2026

STUTTGART – Ahmet Arpad

Dans ediyorlar, masaların üstünde. Şarkılar bağıra çağıra. Kimse yerinde duramıyor. Kadını erkeği, yaşlısı genci. Sahnede yirmi kişilik orkestra bütün gücüyle üflüyor trompetlere. Şarkıcı kadın gırtlağını yırtıyor. Dans edenler ünlü panayır melodilerine hep bir ağızdan eşlik ediyor. Garson kızlar zor yetiştiriyor masalara bira ve kızarmış yarım tavukları. Litrelik kadehler havalarda. Şu günlerde Güney Almanya'da Stuttgart ve Münih bira bayramları panayır coşkusunda. Her yıl Eylül sonuyla Ekim ortasında üç hafta boyunca on milyonun üstünde birasever akın akın dolduruyor çadırları. Sadece Münih'teki bayramda bir günde içilen bira tam yarım milyon litre! Her Alman yılda 110 litre birayı kafasına dikiyor.

Çoşku sonsuz

Dev çadır ayakta, on bine yakın insanın coşkusu sonsuz. Az ötede birkaç Japon. Danslara uymaya, şarkılara eşlik etmeye çalışıyorlar. Yan masadan sokulan yaşlıca kadın Japonlardan birini yakaladığı gibi hızlı bir dansa başlıyor. Görenler alkışlıyor, laf atanlar da var. Kadın bir hamlede uzun masanın üzerine fırlıyor. Japon peşinden. Danslarına masada devam ediyorlar. Öteki Japonlar bağıra çağıra kahkahalar atıyor, flaşlar yanıp sönüyor. Kocaman sahnenin önünde üç Afrika güzeli, dekolteleri bakışları çeken, danteller ve çiçeklerle süslü, beyaz köylü giysilerine bürünmüş, şen şakrak, el çırpıp Bavyera şarkılarına katılıyorlar. Kısa deri pantolonlu, gri keçeden sivri şapkalı çapkınlar çevrelerini sarıyor. Kızlar oynak mı oynak, kıvrak mı kıvrak. Saatler ilerledikçe insanlar birbirlerine yakınlaşıyor, sohbete dalıyor, dans ediyor, sarılıyor, öpüşüyor...

Sonsuz bir ışık denizi

Az ötemizdeki dört uzun masanın üzerinde küçük İsviçre flamaları var. Masalarda sadece erkekler oturuyor. Bağırıp çağırıyorlar, ne söylediklerini biraz sonra zor da olsa anlıyorum. İsviçre'nin Fransızca konuşulan bölgesinden buraya gelmişler. "Biz Fribourg'dan geldik, iki otobüs, yüz kişiyiz." Hepsi deri pantolonlu ve aralarında tek kadın yok! Dev orkestranın çaldığı Güney Alman müziğinin eşliğindeki dansa, yüzlerce insanın hep bir ağızdan söylediği yerel şarkılara eşlik etmeye çaba gösteriyorlar.

Her yer rengârenk, ışıl ışıl. Sonsuz bir ışık denizi uzanıyor. Atlıkarıncalar, uçan sandalyeler, salıncaklar, çarpışan otomobiller. Onlar hep var, çocukluğumuzda da vardı, bugün de var, aradan onlarca yıl geçse de. Panayırlar ne kadar büyürse büyüsün, zamana ayak uydurup ne kadar modernleşirse modernleşsin, dönme dolaplar hep dönüyor, çarpışan otomobiller hep çarpışıyor... Onlar nostalji. Dünyanın taşınabilir en büyük dönme dolabı Münih'te. Işıklara bürünmüş. Rengârenk. Yüksekten korkmayanlar seksen metre tepeden aşağıda olup bitenlere bakıyor. Tombalacıların, baloncuların önü kalabalık. Kıyıntı büfelerinin önünde kuyruklar. İnsan nereye bakacağını şaşırıyor.

Bir kaç saatliğine sorunları unutmak

Ülkede işsizlik almış başını yürümüş, Üç milyonun üstünde insan işsiz. Geçim zorlaşmış, para kıtlaşmış. Ancak bir gün için de olsa bu sorunlar insanların umurunda değil. Her şeyi unutmak için akıyorlar dünyanın bu en büyük iki panayırına. Arpa suyunu kadeh kadeh deviriyorlar, boş veriyorlar yaşamın dertlerine! Almanya'nın en pahalı birası, en leziz kızarmış tavuğu Münih'in, Stuttgart'ın bira bayramlarında. Sanki hiç kimse cebindeki parayı umursamıyor. Önemli olan, bir kaç saatliğine olsa da, sorunları unutmak, panayırın coşku dolu havasıyla kendinden geçmek. Onlar sokakta karşınıza çıkan Almanlar değil, değişivermişler, keyifli ve güleç tümü. Neşenin sınır tanımadığı bira çadırları da sanki Almanya değil. Ne güzel olurdu günlük yaşamlarında da hep böyle olsalardı! Hayır, olmuyor, ertesi sabah uyandıklarında, her şey yine eski hamam, eski tas!

Almanya'nın en pahalı birası

Ülkede iç ve dış sorunlar gittikçe artıyor. İnsanlar onları unutmak için akıyor dünyanın bu en büyük iki panayırına. Münih'e ve Stuttgart'a. Bu panayırlara katılanlar iki kadeh birayla kızartılmış yarım tavuk için 50 Avro'yu gözden çıkarmak zorunda! Fiyatları kimse umursamıyor gibi, Arpa suyunu kadeh kadeh deviriyorlar, boş veriyorlar yaşamın sorunlarına! Almanya'nın en pahalı birası, en leziz kızarmış tavuğu Münih'in, Stuttgart'ın bira bayramlarında. Kimse yaptığı harcamayı umursamyor. Önemli olan, birkaç saatliğine de olsa, sorunları unutmak, panayırın coşku dolu havasıyla kendinden geçmek. 

23 Eylül 2026

Kıraathaneler, kültür ve aydınlar

 Ek Dergi, LiteraManşet, 23 Eylül 2026

Viyana ve Prag - Ahmet Arpad

Kıraathaneler yüzyıla yakın bir süre İstanbul aydınları için kaçınılmaz buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler, günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın, Babıâli'nin ve Divanyolu'nun kıraathanelerinde geçirirlerdi. Tepebaşı'na damgasını vuran Kanuniesasi Kıraathanesi ile özellikle 1930'lu, 1940'lı yıllarda İstanbul'un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi'ndeki Meserret Kıraathanesi de 1980'li yıllara kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar, gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Peyami Safa, Reşat Nuri, Salâh Birsel, Sait Faik, Orhan Kemal, Fikret Otyam, Yaşar Kemal, Meserret'in sürekli müşterilerindendi. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Ellili yıllardan başlayarak, insanların iskambil oynayıp dedikodu yaptığı, vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi!

Kahvehaneler bir "okul"

Kahvenin ne olduğunu bizden öğrenen Avrupa'da ise kıraathaneler giderek geliştirildi, korundu, acı dolu savaş yıllarından sonra tekrar canlandırıldı. Günümüzde Viyana ve Prag'a uğrayanlar, eski monarşinin bu merkezlerinde kıraathanelerin eskisi gibi hâlâ yaşadığını görecektir. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları yine sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada alıyor. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup iş görüşmeleri yapıyorlar, kitap okuyorlar, mektup yazıyorlar. Yan salonlarda bilardo oynanıyor. Arthur Schnitzler, Stefan Zweig, Franz Werfel günlerinin önemli bölümünü Viyana kahvelerinde geçirirdi. Stefan Zweig için gençliğinde saatler geçirdiği, dostları ile söyleştiği kent kahvehaneleri, bir "okul" olmuştu. Viyana'da Café Mozart, Dehmel, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur.

Filozoflar, edebiyatçılar, sanatçılar

Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan Prag kahvehanelerinde yaptığınız bir gezintide bu Moldau kentinde de bir Café Arco'nun, bir Café Louvre'un düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz. Hele Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşıyorsunuz. Gözleriniz Franz Kafka'yı, Max Brod'u, Egon Kisch'i, Franz Werfel'i arıyor. Orta Avrupa'nın iki savaş arasındaki bu ünlü edebiyatçıları, sanki o anda kapıdan içeri girecekler… Kent merkezindeki geniş Narodni Caddesi'nde yürüyüp Moldau kıyısındaki Devlet Tiyatrosu'na doğru uzanırken Café Louvre'a uğramamak olmaz. Tarihi bir yapının birinci katındaki kahvehaneye çıkan geniş merdivenin yüksek duvarları renkli mermer kaplı. Önce bir bilardo salonu, yanında bir lokanta, ön tarafta da dar ve uzun kahvehane. Tavan yüksek, pencereler de. Yer şarap kırmızısı. Sağ tarafta uzun büfe, solda, pencere kenarında beyaz örtülü masalar. Her şey eskisi gibi.

Café Louvre

1902'de kapılarını açan, özellikle iki savaş arasında üst sınıf Praglıların, filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali-vakti yerinde hanımların da uğradığı Café Louvre, günümüzde geçmişi anımsatıyor. Brod-Kafka ikilisinin de sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katıldığı kahve, 1992'den bu yana yine eski şıklığına dönmüş. Narodni Caddesi'nde yolunuza devam edip, nehir kıyısına vardığınızda sağ köşede Café Slavia'nın geniş salonları sizi davet ediyor. Nazik ve dikkatli garsonların getirdiği içkinizi yudumlarken kocaman pencerelerden ağır ağır akan Moldau'yu, üzerinde dolaşan gezinti gemilerini, Karl Köprüsü'nü, karşı kıyının yemyeşil yamaçlarını ve kente hâkim kaleyi, dev St. Veit Katedrali'ni seyrediyorsunuz. Karşınızdaki tarihi tiyatronun küf yeşili çatısı renk değiştiriyor. Her yönden gelen kırmızı tramvaylar yine her yöne uzaklaşıyor, otomobiller Lejyonlar Köprüsü'nü dolduruyor. Batmaya hazırlanan güneş Prag'ı altın rengine büründürüyor.

13 Eylül 2026

Bavyera'da büyük buluşma

Cumhuriyet, 13 Eylül 2026

Münih – Ahmet Arpad
 
Altötting her yıl 15 Ağustos'ta insan kaynıyor. Dev bazilikanın önündeki alanda iğne atsan yere düşmüyor. Çoğu insan uzak yoldan geliyor. Onlarca, kimi de yüzlerce kilometre öteden... İçlerinde bisikletleriyle Avusturya'dan, İsviçre'den gelmiş olanlar da var. Altın sarısı bir çadırın altında yaşlı başrahip binlerce insana günün önlemini anlatıyor. Çevre köy ve kasabalardan Altötting'e akın etmiş yöresel, tarihi, dini giysili gruplar ona kulak kesilmiş. Kısa deri pantolonlu, keçe şapkalı erkekler, rengârenk elbiseleri yere kadar uzanan köylü kadınlar ellerini önlerine kavuşturmuş, başları eğik, boyunları bükük başrahibi dinliyor. Ardından Altötting'in tüm kilise çanları aynı anda çalmaya başlıyor. İlahiler sonsuz. İnsanlar şöyle bir kımıldanıyor ve ağır ağır yürümeye başlıyor. En önde başrahip, rahipler, arkalarında yöresel politikacılar, değişik üniformalı, tarihi giysili erkekler, kadınlar ve "bayramlıkları"nı giymiş halk.

MERYEM'İN MUCİZELERİ 

Büyük alana açılan dar sokaklardan insanlar akıyor. Ağır ağır yürüyorlar, başları önlerinde. Sekizgen alanı çevreleyen kiliselerden yükselen çan sesleri kulakları sağır edecek neredeyse. Herkes suskun. Düşüncelerinde bambaşka bir dünyada insanlar. Dini alay upuzun, sanki boyu sonsuz bir yılan. Rahipler dualar mırıldanıyor, binler haç çıkarıp duaları tekrarlıyor. Katolikler "Meryem'in Göğe Yükselişi"ni kutluyor. Huzur içindeki insanlar kocaman alanı dolaşarak "Lütuf Kilisesi"ne gidiyor. Sekizinci yüzyılda yapıldığı söylenen bu küçücük kilise de alan gibi sekizgen. İçindeki Meryem heykeli kutsal.

Altöttingli Meryem'in mucizeler yarattığına 15. yüzyıldan bu yana inanılıyor. İlk mucize: Mörnbach nehrine düşen üç yaşındaki bir çocuk akıntıya kapılır ve yaşamını yitirir. Hemen Lütuf Kilisesi'ne getirilir ve annesinin duasının ardından yaşama döner. İkinci mucize: Ağır yaralı bir çocuk, Meryem Ana'ya yapılan bir yardım çağrısının ardından sunak taşının üzerinde iyileşir.

İKİ BİNE YAKIN TABLO

İçine insanların sığmadığı, girebilmek için kimi gün saatlerce kapısında beklediği küçük kilisenin tüm dış duvarları, dini mesaj içeren küçük tahta tablolarla dolu. İki bine yakın tabloyu Meryem'in mucizelerine inanarak hastalıklarından ve başka dertlerinden kurtulmuş olan insanlar yapıp buraya getirmiş.

Münih ve Salzburg'a bir saat uzaklıktaki Altötting, Alman Papa 16. Benedikt'in doğum yeri Marktl'dan sadece on kilometre ötede. Papa küçüklüğünde ana-babasıyla bu yolu yürüyerek çok kez gelmiş Meryem'ine. Altötting ve çevresi koyu Katolik ve tutucu. Papa 2. Jean Paul da Kasım 1980'de Altötting'i ziyaret etmişti. Mehmet Ali Ağca'nın suikast girişiminden altı ay önce. O günden sonra yöre iyice kutsallaşmıştı. Alman Papa 16. Benedikt de 11 Eylül 2006'da Altötting'de dua etmişti.

Kutsal gün büyük bazilika St. Anna'da yapılan akşam ayiniyle sona eriyor.

6 Eylül 2026

Franz Kafka'nın "Şato"su 100 yaşında

 Aydınlık Avrupa, 06.09.2026

Ahmet Arpad

Franz Kafka'nın en son büyük romanı olan „Şato" kırsal bir bölgede bulunan bir şatonun kontu tarafından arazi ölçümcüsü olarak görevlendirilen K.'nın öyküsünü anlatır. Bir geceyarısı karlar altındaki ıssız köye gelen K. oraya atanmıştır. Kendisine verilen göreve bir an önce başlamak istemektedir, ancak şatoyla bir türlü bağlantı kuramaz. Önüne sürekli engeller çıkarılır. K. her adımda belirsizliğin kâbusunu yaşar. Tepedeki şatoya girme girişimleri ve köyde kendine bir yer bulma çabaları başarısızlıkla sonuçlanır. Romanın kahramanı K. hüküm sürenlerin kimliği belirsiz ve aşılmaz bürokrasisine karşı gizem dolu bir savaş verir, aşağılanmalarla tek başına bırakılır. Çağrılı geldiği köy şatonun egemenliğindedir. Onun atanmış olduğundan köyün insanları habersizdir. Sanki ortada bir sır vardır. K. isterse köyde kalabilir, okulun hademesi olarak çalışabilir. Köyün tüm sakinleri şato tarafından anlaşılmaz bir bürokratik aygıt aracılığıyla kontrol edilmektedir. Tepedeki şato köyde bunaltıcı bir yaşam sürdüren insanlar için ulaşılmazdır. Onlar şunu bilirler „şato"nun kurallarına uymazlarsa kötü sonuçlar doğacaktır! 

Özgürlüklerini yitirmiş insanlar 

Köy ile şato arasında yaşananlar ve köylülerin bağımlılığı K. için hep anlaşılmaz kalır. Köylüler söz dinleyen, kurallara ve otoriteye uyan, verilen emirlerle her türlü isteği sorgulamadan yerine getiren bir insan bütünüdür. Her birey tüm yaşamını şatonun sürekli baskısından ve tehdidinden korkarak geçirir. Köylü gücünü şatoya karşı kullanamaz. Çünkü hepsi özgürlüğünü yitirmiş, bağımlı olmuştur. Ulaşılmaz şato artık kontrolden çıkmıştır. Teslim olmuş köylü kendi içine kapalı bir girdaba düşmüştür. Kurtuluş yoktur. Kimi zaman karanlık, kimi zaman gerçeküstü içeriğiyle "Şato" yabancılaşmayı, bürokrasiyi ve bireyin yerleşik düzene karşı sonu gelmeyen ayakta durma çabasını anlatır. İnsanlar geçerli sisteme öfke duysalar da yol arayışları umutsuzdur. Çünkü hedefleri ulaşılmazdır. Okur "Şato"da yukardakilerin sınırsız otoritesini yaşıyor. İnsanları yönetenler ulaşılmaz, aşılmaz ve ezici bir sistemi temsil ediyor. Kafka bu yapıtıyla devlet ve birey arasındaki iletişimsizliği anlatıyor.

K.'nın verdiği savaşım engelleniyor 

Kafka'nın "Şato"su yazıldığı döneme damga vuran bir eserdir. "Şato"nun etrafındaki her şey gizemli ve esrarengizdir. Franz Kafka bu son eserini kaleme alırken toplumdaki yabancılaşmadan, kimliği belirsiz yönetenlerden ve bürokrasinin getirdiği yıpratıcı deneyimlerinden yola çıkıyor. Bunu yaparken de aşırı güçlü resmi makamlarla yaşadığı, çoğu zaman acı verici deneyimlerini yansıtıyor. Romanın kahramanı, arazi ölçümcüsü K. toplumda sağlam bir yer edinme için savaş veriyor, ancak görünmez bir otorite tarafından engelleniyor. Onun çabalarını günümüz insanının modern devlet örgütleri ve acımasız bürokrasiyle yaptığı savaşla kıyaslayabiliriz. 

Franz Kafka hastalığı nedeniyle "Şato"nun yazımını Ağustos 1922'de bitiremeden bırakmıştı. 1924'deki ölümünden kısa süre önce yakın dostu Yahudi kökenli Alman yazar, bestekâr ve gazeteci Max Brod'a, "Şato" da dahil olmak üzere tüm el yazmalarını yakarak yok etmesini vasiyet etmişti. Max Brod ise arkadaşının bu son isteğini yerine getirmemişti. "Şato"nun ilk baskısını bundan 100 yıl önce, 1926'da Münih'teki Kurt Wolff Yayınevi yapmıştı. 

Max Brod Franz Kafka'nın isteğini yerine getirmiş olsaydı günümüz dünyası 20. yüzyılın bu olağanüstü edebiyatçısını tanıyamayacaktı! "Kafkaesk" kavramı ne anlama geliyor onu da bilemeyecekti! 

25 Ağustos 2026

Çılgınların dünyasında

 Cumhuriyet, 25.08.2026

Ahmet Arpad

Bu yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız. "Eksantrik" Kral II. Ludwig'in (1845-1886) karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Milyonlarca "Mark"ı, ülkesinin hemen hemen tüm olanaklarını, gerçekdışı gibi görünen, 200 odalı bu olağanüstü saraya harcamış. Ona "çılgın" diyenler olmuş. Neuschwanstein Şatosu bir ortaçağ şövalye şatosu gibi inşa edilmiş. O çok sayıda kulesi ve masalsı görünümüyle bir "taş rüya". "Eksantrik" Kral II. Ludwig'in karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Karşısında ilk kez durduğunuzda: "Bu yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu" diye sormadan edemiyorsunuz. Bir an için düşler dünyasına dalıyorsunuz. "Şan ve şöhret" dolu bir yaşamın özlemini çeken genç kral burada onunla ölümsüzleşmek istemişti. Neuschwanstein, belki de Avrupa'nın en güzel şato sarayı! Bavyera Kralı II. Ludwig insanlarla bir arada değil, kendi yarattığı düşler dünyasında yaşamış, içine kapanık, utangaç, ancak kendini hep en büyük hissetmiş bir kral. İnsanlardan uzak olmayı yeğlediği için masalımsı bu sarayın duvarları ardına çekilmiş.

Kral II. Ludwig 13 Haziran 1886'da öldüğünde anlaşılmaz bir yaşam Starnberg gölünün sularında son bulmuştu! Düşler dünyasının kralı 41 yaşında ardında büyük borçlar bırakarak yaşama veda etmişti. Ölmüş müydü, öldürülmüş müydü? Bu günümüze dek yanıtlanamamış bir soru.

Duvarlar altın kaplı

Münih'le Salzburg arasındaki Chiemsee, Güney Bavyera'nın güzel göllerinden biri. Burayı çekici yapan Kral II. Ludwig'in ölümünden kısa süre önce yaptırdığı Herrenchiemsee Sarayı. Versay'dan etkilenmiş yapıda 98 metre uzunluğundaki görkemli tören salonuyla ikinci kata çıkan merdivenler ve kralın her yanı altın kaplama yatak odası göz kamaştırıyor. II. Ludwig, bu sarayda yaşamının sadece 10 gününü geçirmişti! Ölümünden birkaç ay önce Tirol yöresinin şirin göllerinden Plansee kıyılarına, Pekin'deki "Kış Sarayı"nı anımsatan bir saraycık kondurmayı planlamıştı.

II. Ludwig'in başka sarayları da var. Bavyera Alpleri'nin çevrelediği Ammergau yöresindeki Linderhof'u çok severdi. Olağanüstü dağ manzarasıyla ünlü sarayın hemen hemen bütün odaları altın kaplı. İnsanlarından kaçan genç kral, hayranı olduğu ünlü besteci Richard Wagner'in "Tannhäuser" operasındaki dev mağaranın benzerini sarayın bahçesine yaptırmış. Yine aynı yörede, Schachen tepesine kondurttuğu, 3 bin metrelik Zugspitze ve Avusturya Alpleri manzaralı "Kral Evi" de düşsel bir yapı. Birinci katın rengârenk odaları şark saraylarını andırıyor. Salonu, Padişah 3. Selim'in annesi Mihrişah Valide Sultan'ın yaz aylarını geçirdiği Eyüp'teki sahil sarayının salonundan esinlenmiş! UNESCO'nun Dünya Mirası Komisyonu Neuschwanstein Şatosu'nu, Herrenchiemsee ve Linderhof Sarayları ile Schachen Dağı'ndaki kraliyet sarayını çoktan Dünya Mirası Listesi'ne aldı.

Hitler 'Kartal Yuvası'nda

Başka bir "cevher" de yarım saat ötedeki Obersalzberg tepesinde! Almanya-Avusturya sınırında, iki bin metreye yaklaşan bu tepenin 1933'ten bu yana kötü bir ünü var. Hitler, başa geçer geçmez Obersalzberg'deki tüm yapılara el koymuştu. Mülkünü satmak istemeyenleri "toplama kamplarına gönderirim" tehdidiyle inatlarından vazgeçirtmişti. Bunlardan biri de „Türkün Yeri" adındaki küçük otel. Otelin sahibi 1683'de Osmanlıların Viyana kuşatması sırasında I. Leopold'un ordusunda görev yaptığı için dönüşünden sonra oteline „Türk'ün Yeri" adını vermişti. II. Dünya Savaşı yıllarında Hitler'in koruma birimi SS'in adamları altında gizli mahzenler olan bu binada konaklamıştı. Tarihi otel bugün de ayakta. Kendisine "halkın başbakanı" denmesini isteyen Hitler, Obersalzberg tepesinde kendi çizdiği planlara göre dev bir karargâh oturtmuştu. "Führer" ülkeyi ve savaşı uzun yıllar (1000 küsur gün) buradan yönetmiş, ülkeler arası politikacılarla, diplomatlarla görüşmelerini burada yapmıştı. Yükseklik neredeyse 2 bin metre. İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, pırıl pırıl dereler… Suları yemyeşil Königsee'de şirin, küçük, kar beyazı gemiler çalışıyor, arkalarında köpükler bırakarak… Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alp dorukları... 

Çay evi

Obersalzberg'i ziyarete çıkanlar ayaklarının altındaki olağanüstü doğayı Führer'in çayevinden seyrediyor. Uçurumun bağrına sipsivri bir çıkıntı gibi saplanan terasta 1944 yılına dek Hitler, yanında Eva'sı, ayaklarının dibinde üç köpeği, keyif çatıp çayını yudumlarken, kafasından yeni "kötülükler" geçiriyordu. Alpler'deki bu "kartal yuvası" ona Nasyonal Sosyalist Parti yönetiminin 50. doğum günü armağanıydı! O günlerde 30 milyon Rayh Markı'na (bugün 130 milyon Avro) çıkmıştı. Martin Bormann'ın sadece 13 ayda inşa ettirdiği, yaklaşık 150 metrelik bir kayanın sivri tepesine (1834 metre) oturtulmuş yapıya ulaşmak bir macera. Önce kayalara oyulmuş, abajurlarla aydınlatılmış 124 metrelik bir tünelde ilerliyorsunuz. Sonra, tavanından sallanan kocaman bir avizenin, duvarlarındaki kollu şamdanları pırıl pırıl aydınlattığı, içi tamamen pirinç levhalarla kaplı kırk yedi kişilik asansörle kayaların içinden 41 saniyede 124 metre yükseliyorsunuz. Çayınızı yudumlarken olağanüstü bir doğayı izliyorsunuz. Ziyaret sonrasında özel otobüsler ziyaretçileri tekrar Berchtesgaden'e indiriyor. Buraya kadar gelmişken ertesi günü bir kuş uçuşu ötedeki Salzburg'a ayırın. Mozart'ın, Stefan Zweig'ın şirin kentine… Her yıl Temmuz-Ağustos aylarında 200 etkinlikle 250 bin izleyiciyi ağarlayan Salzburg Festivali kaçırılmaz! 

23 Ağustos 2026

Şatolardan Kartal Yuvası'na: Bavyera'nın düşleri ve karanlıkları

Cumhuriyet Pazar Eki, 23 Ağustos 2026

Bavyera Alpleri, Kral II. Ludwig'in Neuschwanstein'dan Herrenchiemsee'ye uzanan masalsı saraylarıyla bir düşler dünyası kurarken, birkaç on yıl sonra aynı coğrafya Hitler'in Obersalzberg'deki karargâhına ve "Kartal Yuvası"na ev sahipliği yaptı. Görkemli şatolar, altın kaplı odalar ve Alp dorukları arasında Avrupa tarihinin ihtişamı ile karanlık geçmişi yan yana duruyor.

Bu yapı bir saray mı yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız. "Eksantrik" Kral II. Ludwig'in (1845-1886) karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Milyonlarca "mark"ı, ülkesinin hemen hemen tüm olanaklarını, gerçekdışı gibi görünen 200 odalı bu olağanüstü saraya harcamış. Ona "çılgın" diyenler olmuş.

Neuschwanstein Şatosu bir ortaçağ şövalye şatosu gibi inşa edilmiş. Kral II. Ludwig'in karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Karşısında durduğunuzda bir an için düşler dünyasına dalıyorsunuz. "Şan ve şöhret" dolu bir yaşamın özlemini çeken genç kral burada onunla ölümsüzleşmek istemişti. Neuschwanstein, belki de Avrupa'nın en güzel şato sarayı! Bavyera Kralı II. Ludwig insanlarla bir arada değil, kendi yarattığı düşler dünyasında yaşamış. İçine kapanık, utangaç ancak kendini hep en büyük hissetmiş bir kral. İnsanlardan uzak olmayı yeğlediği için masalımsı bu sarayın duvarları ardına çekilmiş. Kral II. Ludwig 13 Haziran 1886'da öldüğünde anlaşılmaz bir yaşam Starnberg gölünün sularında son bulmuştu! Düşler dünyasının kralı 41 yaşında ardında büyük borçlar bırakarak yaşamını yitirmişti. Ölmüş müydü, öldürülmüş müydü? Bu günümüze dek yanıtlanamamış bir soru.

DUVARLAR ALTIN KAPLI

Münih'le Salzburg arasındaki Chiemsee, Güney Bavyera'nın güzel göllerinden biri. Burayı çekici yapan Kral II. Ludwig'in ölümünden kısa süre önce yaptırdığı Herrenchiemsee Sarayı. Versay'dan etkilenmiş yapıda 98 metre uzunluğundaki görkemli tören salonuyla ikinci kata çıkan merdivenler ve kralın her yanı altın kaplama yatak odası göz kamaştırıyor. II. Ludwig, bu sarayda yaşamının yalnızca 10 gününü geçirmişti! Ölümünden birkaç ay önce Tirol yöresinin şirin göllerinden Plansee kıyılarına da, Pekin'deki "Kış Sarayı"nı anımsatan bir saraycık kondurmayı planlamıştı.

II. Ludwig'in başka sarayları da var. Bavyera Alpleri'nin çevrelediği Ammergau yöresindeki Linderhof'u çok severdi. Olağanüstü dağ manzarasıyla ünlü sarayın hemen hemen bütün odaları altın kaplı. İnsanlarından kaçan genç kral, hayranı olduğu ünlü besteci Richard Wagner'in "Tannhäuser" operasındaki dev mağaranın benzerini sarayın bahçesine yaptırmış. Yine aynı yörede, Schachen tepesine kondurttuğu 3 bin metrelik Zugspitze ve Avusturya Alpleri manzaralı "Kral Evi" de düşsel bir yapı. Birinci katın rengârenk odaları şark saraylarını andırıyor. Salonu, Padişah 3. Selim'in annesi Mihrişah Valide Sultan'ın İstanbul'da yaz aylarını geçirdiği Eyüp'teki sahil sarayının salonundan esinlenmiş! UNESCO'nun Dünya Mirası Komisyonu Neuschwanstein Şatosu'nu, Herrenchiemsee ve Linderhof Sarayları ile Schachen Dağı'ndaki kraliyet sarayını çoktan Dünya Mirası Listesi'ne aldı.

HİTLER, 'KARTAL' YUVASINDA

Başka bir "cevher" de yarım saat ötedeki Obersalzberg tepesinde! Almanya-Avusturya sınırında, iki bin metreye yaklaşan bu tepenin 1933'ten bu yana kötü bir ünü var. Hitler, başa geçer geçmez Obersalzberg'deki tüm yapılara el koymuştu. Mülkünü satmak istemeyenleri "toplama kamplarına gönderirim" tehdidiyle inatlarından vazgeçirtmişti. Bunlardan biri de "Türkün Yeri" adındaki küçük otel. Otelin sahibi 1683'de Osmanlıların Viyana kuşatması sırasında I. Leopold'un ordusunda görev yaptığı için dönüşünden sonra oteline "Türk'ün Yeri" adını vermişti. II. Dünya Savaşı yıllarında Hitler'in koruma birimi SS'in adamları altında gizli mahzenler olan bu binada konakladı. Tarihi otel bugün de ayakta.

Kendisine "halkın başbakanı" denmesini isteyen Hitler, Obersalzberg tepesinde kendi çizdiği planlara göre dev bir karargâh oturtmuştu. "Führer" ülkeyi ve savaşı uzun yıllar (1000 küsur gün) buradan yönetmiş ülkeler arası politikacılarla, diplomatlarla görüşmelerini burada yapmıştı. Yükseklik neredeyse 2 bin metre. 

İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağıda pırıl pırıl dereler… Suları yemyeşil Königsee'de şirin, küçük, kar beyazı gemiler çalışıyor. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alp dorukları...

ÇAY EVİ

Obersalzberg'i ziyarete çıkanlar ayaklarının altındaki olağanüstü doğayı Führer'in çayevinden seyrediyor. Uçurumun bağrına sipsivri bir çıkıntı gibi saplanan terasta 1944 yılına dek Hitler, yanında Eva'sı, ayaklarının dibinde üç köpeği, keyif çatıyordu. Alpler'deki bu "kartal yuvası" ona Nasyonal Sosyalist Parti yönetiminin 50. doğum günü armağanıydı! O günlerde 130 Rayh Markı'na (bugün 30 milyon Avro) çıkmıştı. Martin Bormann'ın sadece 13 ayda inşa ettirdiği, yaklaşık 150 metrelik bir kayanın sivri tepesine (1834 metre) oturtulmuş yapıya ulaşmak bir macera.

Önce kayalara oyulmuş, abajurlarla aydınlatılmış 124 metrelik bir tünelde ilerliyorsunuz. Sonra tavanından sallanan kocaman bir avizenin, duvarlarındaki kollu şamdanları pırıl pırıl aydınlattığı, içi tamamen pirinç levhalarla kaplı 47 kişilik asansörle kayaların içinden 41 saniyede 124 metre yükseliyorsunuz. Çayınızı yudumlarken olağanüstü bir doğayı izliyorsunuz. Ziyaret sonrasında özel otobüsler ziyaretçileri tekrar Berchtesgaden'e indiriyor. 

Buraya kadar gelmişken ertesi günü bir kuş uçuşu ötedeki Salzburg'a ayırın. Mozart'ın, Stefan Zweig'ın şirin kentine… Her yıl Temmuz-Ağustos aylarında 200 etkinlikle 250 bin izleyiciyi ağırlayan Salzburg Festivali kaçırılmaz!

16 Ağustos 2026

Bir 'Ada'da Yaşayanlar

 Aydınlık Avrupa, 16 Ağustos 2026

Stuttgart - Ahmet ARPAD

Almanya'ya günübirlik gelen İsviçreliler ceplerindeki değerli parayı fiyatların daha düşük olduğu komşu ülkede besin maddelerinden giysilere, bilsayarlardan mobilyalara harcıyor. İsviçre'ye dönerken sınırda %19'luk KDV'yi de geri alınca neredeyse %50'ye yakın tasarruf ediyorlar! Bu arada sınıra yakın evini sattıktan sonra parasını Alman tarafındaki emlağa yatıran İsviçreliler de var. Almanya'da oturup İsviçre'de çalışan İsviçreliler de son yıllarda arttı. Freiburg, Konstanz, Waldshut, Lörrach gibi güney kentleriyle Karaormanlar'ın dinlence yerleri de tatil yapmak isteyen İsviçreliler için çoktan çekici oldu. Frank'ın Avro karşısında her geçen yıl daha çok değer kazanması İsviçre dışsatımına yaramıyor, ülkeye gelen turist sayısında da önemli düşüşler yaşanıyor. Zürih'e gelen hangi turist bir porsiyon Şnitzel'le yanında bir kadeh biraya 35 Avro verir? Birkaç yıl önce bir fotoğraf sergi nedeniyle konakladığım sınır kenti Lörrach'da ısmarladığım iki çayla iki pastaya 13 Avro vermiştim. Ertesi gün Ren'in öteki kıyısındaki komşu kent Basel'de aynı şeyler için gelen fatura tam 28 Frank'dı!

"Dünyanın Para Kasası"

İsviçre'nin vergi kaçıranlar için bir cennet olduğu sır değil. Ülkeye "dünyanın para kasası" diyenler var! Tüm kıtaların para babaları, uyuşturucu ve silah kaçakçıları, fakirin fakiri Afrika ülkelerinin Avrupa ve Amerika destekli milyarder kralları, diktatörleri, cumhurbaşkanları, başbakanları paralarını hep sırdaş hesaplara yatırıyorlar. Tam 330 bankaya sahip küçücük Alpler ülkesi, İsviçre'de finans endüstrisinin en 'başarılı' döneminde banka kasalarında 5 trilyon Avro yatmış olduğu bilinen bir gerçek. İsviçreli ünlü bilim adamı, politikacı ve kitap yazarı Jean Ziegler: "İsviçre insanına göre banka hesaplarının gizliliği neredeyse insan haklarına eşit bir özgürlüktür", diyor. "Ülkem 21. yüzyılda çoğu gerçeği dışlamaya hâlâ devam ediyor." Bundan 10 yıl önce, özellikle AB'nin ve Almanya'nın baskıları sonucu Bern hükümeti banka/müşteri sırrını biraz da olsa yumuşatmak zorunda kalmıştı.

Kendini çevresinden, komşularından hep soyutlamış olan İsviçre Avrupa'nın ortasında bir 'ada' olarak ayakta kalmayı ne olursa olsun sürdürmek istiyor. Ancak bu yalnızlığa ne süre dayanabilir, bilinemez! İç savaş yaşanan ülkelerden insanların her şeyi göze alıp akın akın geldiği Avrupa'da İsviçre 2014'de mülteciler yasasını değiştirerek AB'nin 'serbest dolaşım sözleşmesi'ne karşı olduğunu göstermişti. 1930'lı yıllarda Hitler'den kaçan Alman komünistleriyle 25 bin Yahudi´yi sınır kapılarından geri çeviren İsviçre'nin Nazilerin el koyduğu tonlarca Yahudi altınını kasalarında tâ 1990lu yıllara kadar gizlediğini de unutmamak gerek. 

İki yüz bin Alman

'Küçük ve şirin' Alpler ülkesi kalifiye eleman gereksimini çoğunlukla Almanya'dan karşılıyor! Günümüzde üç yüz binin üzerinde Alman vatandaşı yedi buçuk milyonluk İsviçre'de sürekli yaşayıp çalışıyor! Sınır ötesine akın bundan on yıl önce başlamıştı. Özellikle uzman doktorlar ve mimarlar Almanya'daki işlerinden istifa edip kazancın yüksek olduğu İsviçre'yi yeğlemeye başlamıştı. Ayrıca Konstanz ile Freiburg arasındaki küçük kent ve kasabalardan da her sabah yaklaşık 20 bin insan evinden çıkıp günübirlik sınır ötesine çalışmaya gidiyor... Sağ eğilimli İşviçreliler son yıllarda: "Daha ne kadar Alman gelecek?" diye homurdanmaya başladı. Ekonomi uzmanları ise şunu itiraf ediyor: "İsviçre ekonomisine katkıları büyük." Sadece doktorlar, mimarlar, otel elemanları yeğlemiyor güney komşuyu. Kilise adamından medya mensubuna hemen hemen her meslek dalında Alman "işçiler" de var İsviçre'de. Son FIFA Dünya Kupası'nda güzel oyunlar çıkaran İsviçre futbol takımının 26 oyuncusundan sadece 10'u İsviçre kökenliydi! Başarılı teknik direktörleri de beş yıldır Murat Yakın... 

Kronenhalle Zürih'in simgesi

 Cumhuriyet, 16.08.2026

ZÜRİH - AHMET ARPAD

Zürih kentini yukarıdan seyretmek istiyorsanız İstasyon Caddesi'nden sola sapıp, dar sokaklardan ağır ağır yürüyerek Lindenhof tepesine çıkmak en iyisi. Tarihi yapılar, büyük katedral, kentin ortasından geçen Limnat nehri buradan ayaklarınızın altında. Ötelerde Zürih'i ve gölü çevreleyen tepeler. Kışın ufukta karlı dağlar, lodos estiğinde mavimsi bir renge bürünen, kente iyice yaklaşan Alpler. Lindenhof tepesi her mevsimde güzel, huzur verici. 20. yüzyıl Alman dili edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Max Frisch hemen hemen her gün bu tepeden kentini seyrederdi. Yaşamının uzun yıllarını Zürih'te geçirmiş, ünlü eserlerini orada yaratmıştı. Göl kıyısındaki bu güzel kentin café ve lokantaları onun çalışma ve tartışma mekânlarıydı.

"Omuzdaşım Max'a"

1978'de bir akşam dostu Friedrich Dürrenmatt ile Kronenhalle lokantasında buluşur. Dürrenmatt ona en son yapıtı "Okuma Kitabı"nı "eski dost ve omuzdaşım Max'a..." cümlesiyle imzalar. Frisch yazılana şöyle bir göz atar ve hiç sesini çıkarmadan lokantayı terk eder. Fakat gece yarısına doğru geri döner ve elindeki kitabı hâlâ masasında oturmakta olan Dürrenmatt'ın önüne: "Bu utanılacak bir cümle, avukatımla konuştum, 'omuzdaş' bir hakaret!" sözleriyle fırlatır ve çıkar gider. Ancak apayrı görüşlerde olsalar da Kronenhalle'deki buluşmalardan vazgeçmezler.

Duvarlarını Picasso'ların ve Chagall'ların süslediği tarihi lokanta, göl ile kent tiyatrosu arasındaki konumu nedeniyle her zaman dolu, masalarında çoğu kez varlıklılara ve ünlülere rastlanıyor. Olağanüstü lezzetli ve geleneksel yemekleriyle ünlü bir buluşma yeri. Bu restoranın bir sorunu var. Aşırı turizm! Yemeğe gelen müşteri kurallara uymak zorunda! Örneğin fotoğraf çekmek yasak, erkekler için uzun pantolon zorunlu.

Aile sıcaklığında bir ortam

Kronenhalle, Zürih ile sıkı sıkıya bütünleşmiş, zamanla kentin gerçek bir simgesi olmuş. Onu bugüne dek eşsiz yapan Hulda Zumsteg'di. 1924 yılında kocasıyla birlikte Bellevue'deki bakımsız lokantayı devralıp günümüzde hâlâ koruduğu o niteliğe; kaliteli ve gösterişten uzak, fakat lezzetli mutfağıyla popüler bir buluşma lokantasına dönüştürmesini başarmıştı. O sadece içtenlik dolu bir ev sahibi değil, aynı zamanda sevilen bir işverendi. Çalışanlarını onlarca yıl yanında tutmasını başarmıştı. Aile sıcaklığında bir ortamda Zürih'in bohem kesimiyle kültürel elitleri kendilerini Kronenhalle'de evlerinde hissediyor. Chagall, Fellini, Frisch, Dürrenmatt ve Zuckmayer gibi isimlerin de aralarında bulunduğu yazarlar, sanatçılar ve yüksek sosyete ünlüleri için Kronenhalle hep vazgeçilmez bir uğrak yeri olmuştur.

Max Frisch'in sık sık uğradığı Zürih lokantalarından biri de Bodega Espanola'ydı. Saatlerini geçirip kimi eserini kaleme aldığı, günlük gazeteleri karıştırdığı, yan masada oturanlarla politik tartışmalara girdiği Bodega 1874'te açılmış. İspanyol mutfağından spesiyaliteler ve şaraplar sunan lokanta da Kronenhalle gibi geçmişini günümüze dek öyle korumuş. Göl kıyısındaki Café Odeon 1911'den günümüze hiç aralıksız çalışıyor. Savaş yıllarında Zürih'e gelen ünlü mülteciler için ilk adres sayılırdı. Zürih'de Viyana kahvehanesi atmosferini arayan aydınlar için Odeon ideal bir buluşma yeriydi. Lenin, Thomas ve Klaus Mann, Einstein, Léhar, Toscanini, Remarque, Zweig, Chanel, Yves Saint Laurent sürekli müşterileriydi. 

Max Frisch'in "Günlükler - 1946-1949" adlı yapıtını kaleme aldığı Cafè de la Terasse bir süre önce iyice bir elden geçmiş Arnuvo salonuyla koruma altına alınmış. Sütunları, büyük pencereleri ve mobilyaları kahvesini yudumlayana huzur veriyor. Uzun bu gezintinin ardından sıcak bir yaz gününde kendinizi serin sulara bırakmak istiyorsanız Engen'deki göl plajını, ya da 1949'da Max Frisch'in plânlarına uygun inşa edilmiş olan ve bugün bir kültür anıtı kabul edilen Letzigraben açık yüzme havuzunu yeğleyebilirsiniz.

26 Temmuz 2026

Bikini 80 yaşında

Cumhuriyet, 26 Temmuz 2026

Ahmet Arpad

Baden-Württemberg eyaleti Tuna ve Ren nehirleriyle Konstanz Gölü arasında, çoğu Karaormanlar'da tam 60 kaplıcasıyla Almanya'da en çok kaplıcaya sahip eyalet. Stuttgart da kaplıcalarıyla Budapeşte'nin ardından en çok şifalı suya sahip Avrupa kenti. Stuttgart'ın yarım saat kuzeyindeki tarihi üç kaplıcadan biri de Bad Rappenau. Bu küçük kente insanlar sadece tuzlu sularda şifa aramaya gitmiyor, gitmişken birkaç yıl önce açılan BikiniARTmuseum'u da ziyaret etmeden dönmüyor.

II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından atom bombalarıyla güçlenmek isteyen ABD Pasifik Okyanusu'ndaki doğa harikası Bikini Atolü'nü nükleer deneme sitesi olarak seçmişti! 30 Haziran 1946 günü orada patlattığı ilk atom bombasıyla da tüm insanlığı şoke etmişti. Bu bombanın hemen ardından 5 Temmuz 1946 günü, Paris'te başka bir "bomba" patlamıştı! Fransız moda tasarımcısı Louis Réard kent sosyetesini kapalı yüzme havuzu Molitor'daki bir defileye davet etmişti. Bu etkinlikte, Casino de Paris'te çıplak sahneye çıkan Micheline Bernardini insanlığa ilk bikiniyi sunmuştu! Louis Réard, iki küçük kumaş parçasından oluşan kışkırtıcı mayoya, beş gün önce şoke olmuş insanları daha çok "şoke etmek" amacıyla Pasifik Atolü "Bikini"nin adını vermişti! Kadınlar "küçücük mayo"yu hemen giyememişti, çünkü ilk yıllarda bikini birçok ülke kumsalında yasaklanmıştı.

İKİ KÜÇÜK PARÇA BİR MAYO 

Soğuk ülke insanlarının sıcak ülkelerin kumsallarına, güneşine ve denizine koşmaya başladığı 1950'lerin ortalarından günümüze özgür kadın bikiniden vazgeçemiyor! Brigitte Bardot, 1950'ler ve 1960'larda bikininin dünya çapındaki başarısında önemli bir rol oynamıştır. 1952 yılında, daha 18 yaşındayken Fransız yapımı "Manina, the Girl in the Bikini" filminde bikiniyle kamera karşısına çıkmıştı. İki küçük parçadan oluşan mayonun iyice ünlenmesi Brigitte Bardot'un 1953 Cannes Film Festivali günlerinde Croisette sahilinde gazetecilerin karşısına yeni bikinisiyle çıkmasıyla olmuştu. Bu olay dünya çapında tam bir skandala yol açmıştı. Côte d'Azur kıyılarında 1956'da çekilen kült film "And God Created Woman" da bikininin toplum tarafından kabul görmesini başarmıştı. Bad Rappenau'daki BikiniARTmuseum'u ziyaret edenler binin üzerinde değişik, şaşırtıcı, güzel, çirkin mayoyla karşılaşıyor. Bunlardan dört yüzü bikini! İçlerinde Marilyn Monroe'nun, Brigitte Bardot'nun, Esther Williams'ın giymiş oldukları da var. Bikininin yaratıcısı Louis Réard'ın kalıtı on altı bikiniden on ikisi burada müzede. İçlerinde en değerlisi 1948 yapımı "Golden Réard". Salonlarda gezinenler "yüzme kültürü"nün on sekizinci yüzyıl sonlarından günümüze geride bıraktığı aşamaları yaşıyor. İki yüz yıl önce Avrupa'nın kıyılarında erkekler çıplak denize girerken kadınlara tepeden tırnağa kapanmaları -burkini örneği- şart koşulurmuş! İki cinsin bir arada yüzme sefası yapmasına ancak 1920'lerde izin verilmiş. Almanya'da iktidara gelen Hitler ise 1932'de çıkarttığı bir yasayla insanların daha kapalı mayolar giymesini şart koşmuş! Bad Rappenau'daki Almanya'nın ilk bikini müzesinin kurucusu Alexander Ruscheinsky otoyol yakınındaki büyük benzinci, tamirci ve lokanta tesisinden kazandıklarının bir bölümünü bu müzeye yatırmış!

19 Temmuz 2026

Develer niçin azalıyor?

Aydınlık Avrupa, 19.07.2026

STUTTGART – AHMET ARPAD

Hemen girişte sizi pembe flamingolar karşılıyor. Sakin sakin, çoğu tek bacağının üstünde öyle durmuşlar gelene geçene bakıyorlar. Az ötede bir insan kalabalığı. Büyük bir havuz. İçinde foklar yüzüyor. Hızlı hızlı, heyecanlı. Yemek saati yaklaşmış olacak! Gerçekten de birkaç dakika sonra elinde içi balık dolu kova bir adam geliyor. Bakıcılarını gören fokların heyecanı artıyor. Adam onları isimleriyle çağırıyor. İsmini duyan hızla geliyor, sudan fırlıyor, bakıcının elindeki balığı kaptığı gibi yine buz gibi sulara dalıyor. Sonra sıra diğerlerinde. Bu oyun bir süre böyle devam ediyor. Biz yolumuza devam ediyoruz. 

Wilhelma büyük. 300 bin metrekareye yayılıyor. 1200 cinsten 11 bin hayvanı barındırıyor. Tarihi botanik bahçesinde ve geniş parklarında 7500 çeşit bitki var. Wilhelma 1846 yılında önce büyük bir botanik bahçesi olarak kurulmuş, 20 yıl sonra da hayvanat bahçesi eklenmiş. Bugün Berlin'den sonra Almanya'nın ikinci büyük hayvanat ve botanik bahçesi. 2025 yılında kapılarından içeri giren 1,8 milyon ziyaretçi Wilhelma için yeni bir rekor olmuş.

Çitalarla, antiloplar, zürafalar birbirine oldukça yakın. Hemen karşılarında fillerle suaygıları geziniyor. Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ile ortak çalışmaya karar veren Wilhelma şu anda dişi filler Pama ile Zella'nın yaşadığı alanı büyültülüp 2030 yılında sonra 14 Asya filine yer açmaya karar verdi. 

Yolunuza devap edip ceylanların önünden geçiyorsunuz ve yamaçtaki kayalıklara varıyorsunuz. Burada eskiden küçük maymunlar yaşardı. Birkaç yıl önce 2 milyon Avro'ya iyice bir elden geçirildi, Wilhelma'ya yeni gelen kar leoparları Kailash'la Ladakh buraya yerleşti. Geçen nisanda bu çiftin ikizleri dünyaya geldi. İki aydır her gün mağaralarını terk edip annelerinin gözü altında Moğolistan veya Çin'in 6 bin metrelik dağlarını anımsatmaya çalışan kayalıklarda hoplayıp zıplıyorlar. Resmi açıklamalara göre günümüzde dünyada 4 bin kar leopardı kalmış!

Goriller çimenlere uzanmış 

Yolunuza devam ettiniz mi Wilhelma'nın bir başka doruk 'yerleşimi' olan, bonobalarla gorillerin keyif sürdüğü modern, tamamen camdan Maymunlar Evi'ne varıyorsunuz. Stuttgart'ın Wilhelma Hayvanat Bahçesi Avrupa'nın tek goril yetiştirme merkezi. Bonobolarla goriller 2300 metrekare büyüklüğünde alanda tabii birbirlerinden ayrı yaşıyorlar. Eskisinden çok daha büyük bir alana 2013 yılında 22 milyon Avro'ya inşa ediilen bu yepyeni yapıyla Wilhelma bir dönüm noktasına imza atmıştı. Maymunların geleceğe dönük yeni bahçeli 'villası' lüks, aydınlık ve de ferah. Burada yaşayan 25 goril ve 16 bonobo oturdukları, yattıkları veya oynaştıkları yerden dışardaki güzel doğayı seyrediyor, günün belli saatlerinde parkı andıran geniş bahçeye çıkıyorlar. 1500 metrekarelik dış yeşil alanda on beş metre yüksekliğindeki değişik ağaçlar, çimenler ve bir derecik onların. Goriller tembel tembel çimenlere uzanmış uyuklarken ayrı bölümdeki bonobolar yükseklere tırmanıyor, insanın yüreğini ağzına getiren değişik jimnastik hareketleri yapıyor, metrelerce yukardaki hamaklara kurulup çevreyi seyrediyorlar.

Hayvanat bahçesinde kısa süre önce yapılan değişikliklerle bizonlar, yaban domuzları, Mezopotamya alageyikleri, Tibet öküzleri, eşekler ve develer bir araya getirilmiş. Hepsi de kendi halinde, sakin, kimseye zararı olmayan hayvanlar. İçlerinde beni en çok ilgilendirenler develer! Sadık ve alçak gönüllü, sıcak çöllerde güç koşullara karşın sabırlı, günlerce aç-susuz uzun yollar kateden deve kendine kötülük yapanı da hiç unutmaz. Almanya'nın kimi yörelerinde deve çiftlikleri var. Bunlardan biri de Stuttgart yakınlarındaki Weil im Schönbuch'da. Sütünden kremler, sabunlar, banyo losyonları yapıyorlar. Çiftlik sahibi: "Deve iyi niyetli gibi görünür, fakat istedi mi de kafasına eseni yapar", diyor. "O köpekten çok kediye benzer." Deve olmasaydı acaba Arap insanı ucsuz bucaksız çöllerde binlerce yıl ne yapardı? İlginç bir bilgi: Deve 15 dakikada 200 litre su depoluyor!

Türkiye Tarım ve Orman Bakanlığı'nın açıklamasına göre ülkemizde kayıtlı deve sayısı tahmini olarak 1.000 ile 1.500 arasında değişmekte. Türkiye'de 1935 yılında 120 bin deve varken, günümüzde bu sayı acaba niçin düşmüş? Bunu bir bilene sormalı...

12 Temmuz 2026

Çevirmen, Kültürler Arası Köprü

Eleştirisel Kültür Dergisi, 12 Temmuz 2026

AHMET ARPAD

Edebiyat çevirmeni yalnız bir insandır, tek başına mücadele eder. O çok önemli bir kültür alışverişi yapar. Çevirinin olmadığı bir dünyada kültürler arası bir köprünün kurulması mümkün değildir. Bir edebiyat yapıtını çeviren kişi kesinlikle her iki dilin de yazınsal inceliklerini iyi bilmelidir. Yapıtın yazıldığı dilin tarihini, kültürünü ve toplumunu yakından tanıması da başarılı bir çevirinin ortaya çıkması için göz ardı edilemeyecek bir etkendir. Çeviri, insan yaşamının tüm evrelerinde etkin bir aracı olduğunu kanıtlamıştır. 

Üzerinde yaşadığımız dünya hızla globalleşiyor. Ülkelerin, insanların, toplumların gittikçe daha çok birbirine yaklaştığı süreçte kültürler arası bağlantıların önemi sınırsız. Kültür ile çeviri iç içe. İşte bu aşamada çevirmenler ülkeler arasında kültür köprüsü oluşturan güçlerin başında geliyor. Onlar birçok batı kültür ülkesinde el üstünde tutulurken Türkiye'de nedense çoğu zaman unutuluyor. Batı ülkelerinde yayıncı-çevirmen ilişkisi ciddiye alınırken ülkemizde hâlâ çevirmenler olmadan ayakta kalamayacakları gerçeğini önemsemeyen – aralarında ne yazık ki büyük – yayınevleri de var! 

Çeviri ve Genel Kültür

Edebi bir yapıt çevirmek için genel kültür de gereklidir. Çevirmen yazarla ve metinle bir yakınlaşma içinde olmak zorundadır. Bir çevirmen hem özgürdür, hem de yazarın anlatımına bağlı kalmak zorundadır. Ancak metne ya da yazarın diline yüzde yüz bağlı kalmak da hatalı bir yaklaşım olur. Çevirmenin kendine göre bir özgürlüğü olması çok önemlidir. O yazara yüzde yüz bağlı kalırsa yaptığı çeviri kolay okunmaz. Çevirmen en az yazar kadar değerli bir kişidir. Bir köprü durumundadır. Çevirmen olmadığı zaman hiçbir kültür, diğer bir kültürü tanıyamaz. İngiliz, Alman ya da Fransız kültürünü Türkiye'deki okura tanıtan, ona bütün kapıları açan çevirmenlerdir Orhan Pamuk'a Nobel Edebiyat Ödülü verildiğinde çevirmenine de niçin ödül verilmemişti?

Çevirmenin hem yapıtın yazılmış olduğu dili, hem de Türkçeyi çok iyi bilmesi gerekir. Tabii sadece yabancı dili iyi bilmek, başarılı çevirmen olmak anlamına gelmez.. Bu gerçekleşmediğinde birkaç çeviri sonrasında kimse çevirdiklerine bakmaz. İyi Almanca veya iyi İngilizce bilmek, iyi çevirmen olmak için yeterli değildir. Bu mesleğe atılan kişinin edebiyatçı/yazar yanının da olması yararınadır. Sevgili Doğan Hızlan'ın şu görüşü ne kadar gerçekçi: "Okura sunulan eserin olabildiğince hatasız olmasının tüm sorumluluğu yalnızca çevirmenin omuzlarına yüklenmemelidir… Olası hataları önlemek için yayınevleri çok sıkı bir editöryel kontrol oluşturmalıdır."

Stefan Zweig Tutkusu!

Türkiye'de son 10 - 15 yıldır gittikçe artan bir Stefan Zweig tutkusu var. Acaba bunun nedenleri neler? Bu sorunun yanıtı çok kolay: Zweig'ın anlatımı Türk okurunun doğasına yatkınlık gösteriyor. O bizden bir yazar gibi okunuyor. Yaşama ve insana olan iyimserliği hemen hemen her yapıtında görülüyor. Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir. O yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci de veren bir umut yazarıdır. Zweig barışın ve iyiliğin hep üstün geleceğini düşünmüş, umut etmiş ve yaşamının son dakikasına kadar da bu amaçla yazmıştır.

Stefan Zweig yapıtlarının Ocak 2013'de telif hakları sona erer ermez Türkiye'de yüzün üzerinde çevirisi çıktı. Tabii Zweig bu kadar yazmadı, ancak adı sanı duyulmamış değişik Türk yayıncılar onun bir kitabını yirmi kez yirmi değişik çevirtmene çevirtmekten hiç kaçınmadılar! Böylesine bir 'buluş' dünyada hiçbir ülkede yaşanmadı! Yayın programına aldığı 25 Zweig yapıtını 15 çevirmene çevirten büyük yayınevleri de oldu. Bunu niçin yaptıklarını anlamak mümkün değil! Sanırım Türkiye'de yüze yakın Zweig çevirmeni var! Okur hangi çevirinin Zweig'ın anlatımı olduğunu nasıl ayırt edecek? Ünlü yazara saygısızlık yapıldığı gibi, okurun da kafası karıştırılıyor. Yayıncıların bunu nasıl göze alabildiğine şaşırmamak, hatta öfkelenmemek mümkün değil! Ünlü bir Avusturyalı Zweig uzmanı birkaç yıl önce Türkiye'deki Zweig çevirilerinden söz ederken şöyle konuşmuştu: "Çevirilerin içeriği ve çevirmenlerin sayısı, bende Zweig edebiyatının Zweig'dan para kazanmanın gerisinde kaldığı izlenimini bırakıyor."

Çevirmenlik ömür boyu sürdürülmesi gereken bir uğraştır. Ülkemizin nitelikli yayınevleri batının nitelikli edebiyatçılarını, özellikle 20. yüzyıl yazarlarını ülkemize taşımak zorundadır! Batı kültürünün kapılarını Türk okuruna sonuna kadar açmak nitelikli yayıncıların sürekli yapması gereken çok önemli bir görevdir.

Aydın çok kültürlüdür

İnsanlar aydın olmak için çok kültürlü yetişmelidir. Hele içinde buluunduğumuz sorunlu 21. yüzyılda aydınların toplumlara her zamankinden daha çok gerekli olduğu gerçeğine günbegün tanığız! Değişik kültürler arasında 'köprü' oldukları bilinen nitelikli çevirmenlerin önemli rolü bu aşamada kesinlikle gözardı edilemez! Yayıncıların sorumluluğu da!

Şunu da bilmek zorundayız: Çevirinin olmadığı bir dünyada kültürler arası bir ilişkinin kurulması mümkün değildir. Bu güç bir görev ve temelinde 'ısrar' var! Çünkü çeviri, bir dili başka bir dile, bir kültürü diğer bir kültüre yakınlaştırıyor. Fakat hep özenli ve tüm bir ömre yayılacak kadar ısrarlı bir sorumluluk da gerektiriyor. Çevirmenin çevireceği dilin özelliklerini bilip bunları okuyucuya doğru bir şekilde aktarması, aslında yaptığı işin gerektirdiği temel bir sorumluluktur. 

Benim son 60 yılda çevirdiğim tüm yazarlar insancıl yazarlar. İnsansever yazarlar onlar. Öncelikle de Stefan Zweig'ı yeğlememin ilk ve tek nedeni de buydu. Ünlü edebiyatçıyı 1940'lı yıllardan başlayarak Türk okuruna tanıtan çevirmen olarak bilinen babamdan devraldığım bu "misyonu" severek sürdürdüm. Çevirdiğim Zweig yapıtlarının sayısı bu arada yirmiyi buldu. Onu çevirirken kesinlikle zorlanmıyorum. Çünkü ben Stefan Zweig'ı seviyorum!

Guguklu saatler sevilmez mi?

Cumhuriyet, Pazar Dergisi 12.07.2026

STUTTGART - Ahmet Arpad

Yamaçlar yemyeşil; üzerlerinde koyunlar, inekler. Tepeler silme kayın, ladin, karaçam ve meşe dolu. Güney Almanya çok sıcak bir yaz geçiriyor. Dereler her zamanki gibi köpüre köpüre akmıyor. 

Bir buçuk saatlik yolculuğun ardından trenden indiğimiz Triberg, dar bir vadinin yamaçlarına kurulmuş, şifalı suları ve guguklu duvar saatleri ile ünlenmiş bir kasaba. 1730 yılında Schönwald'lı saatçi Franz Ketterer'in buluşu olan, ıhlamur ağacından yapılan bu saatler bir Karaormanlar simgesi. Birçok yabancı için hâlâ guguklu veya kuşlu saat demek Almanya, Karaormanlar demek! Üstün el işçiliği gerektiren bu duvar saatleri ülkenin geleneği. 

Almanya'nın, Fransa ile İsviçre sınırına yakın bu yöresi kuşlu saatlerin doğduğu topraklar! Yörede yapılacak bir gezide Triberg'e yakın Schonach ve Schönwald'dan başka Furtwangen'e de uğramak bir zorunluluk. Alman Saat Müzesi bu kentte. Müzede sergilenen olağanüstü güzellikte 1200 tarihi saatin karşısından ayrılmak hiç de kolay değil. Kimileri bir dolap büyüklüğünde ayaklı saatler, kimileri paha biçilemeyen küçük cep saatleri. Müzede değişik dönemlerden ve ülkelerden kilise kulesi saatleri, değişik melodiler çalan müzikli saatler de var.

DAKİK ÇALIŞIYOR

Triberg'den Schonach'a uzanan yol karaçamların arasından, küçük derelerin kıyısından, şelalenin üstündeki köprüden, çatıları dört köşe köy evlerinin önünden geçiyor. En başarılı ustaların çıktığı söylenen Schonach'ta, Josef Dold'un 1970'te yapmayı başardığı dev saat bildiğimiz saatin tam 50 katı büyüklüğünde. Triberg'de de bir evi andıran başka bir "guguklu saat" duruyor. Tabii ikisi de dakik çalışıyor. Son 20 yıldır Çinli yapımcılar bu "Kara Ormanlar Guguklu Saatleri"ne de el attı... 

Yöreye gelenler isterlerse Triberg'den yola çıkarak Güneybatı Almanya'nın olağanüstü doğasında yapacakları bir yürüyüşle Tuna'nın kaynağı Donaueschingen'e, oradan da güzel göl Titisee'ye de ulaşabiliyor. Dağ yürüyüşlerini sevenler Titisee'ye 1500 metre tepeden bakan Feldberg dağına çıkıyor, kışları orada kayak yapıyor. Göz alabildiğine çayırlar, çam ormanları, yer yer kayınlar, meşeler yürüyene yol boyunca eşlik ediyor. Yamaçların bitiminde, aşağıda vadilerde, çayırların ortasında kocaman çiftlik evleri. Zamanı olan yürüyüş meraklısı, üzerinde küçük gemilerin gezindiği Titisee'de geceledikten sonra güneye uzanıp üç ülkenin gölü Konstanz kıyılarına iniyor. Ve birkaç adım sonra da kendini İsviçre'de buluyor. 

II. ABDÜLHAMİT'İN SAATÇİSİ MEYER

Şimdi şöyle bir uzak geçmişe gidelim. Yıllardan 1938. Semiha Güzelhisar ile evlenen Burhan Arpad günün birinde Osmanbey'deki evine kolunun altında bir karton kutuyla gelir. İçinde bir saat vardır. Koskocaman bir Karaormanlar guguklu saati! Onu Karaköy'deki "Alman saatçi" Emil Meyer'den almıştır. Oğlu da torunu da yarım saatte bir yuvasından çıkıp "guguk" diyen kuşun sesiyle büyüdü... Johann Meyer, 1876'da Berlin'den Sultan II. Abdülhamit'in sarayına saatçibaşı olarak gelir. Şehzadelerin, hanım sultanların, vekil ve nazırların, yüksek memur ve komutanların saatleriyle ilgilenir. Ancak zamanla saraydaki entrikalardan rahatsız olmaya başlayan Meyer, 1878'de Yıldız'daki görevinden ayrılır. Fransızların inşa ettiği "Tünel" kısa süre önce açılmıştır. Meyer, hemen Karaköy çıkışına birkaç adım ötedeki bir dükkânı devralır. Avrupa'dan saatler getirtir, saatler tamir eder. İstanbul'da ünlenir. 1895 yılında Dolmabahçe Saat Kulesi'ne Fransa'dan satın alınan Paul Garnier yapımı büyük saatleri takar. Meyer sülalesi saatçilik mesleğine 1981 yılına kadar Karaköy'deki dükkân ve imalathanelerinde devam eder. 

Yıllar sonra, üniversiteye gittiğim yıllarda haftanın birkaç günü çevirmen olarak çalıştığım Heidelberg Baskı Makineleri temsilciliği de Meyer'le aynı sokaktaydı. Şirketin, Almanya Heidelberg'deki merkeziyle 1935'te bir sözleşme yapmış olan Yunus Nadi, Cumhuriyet Gazetesi'nin matbaasına usta olarak Willi Blümel'i getirtmişti. Avrupa'da savaşın başlamasıyla Türkiye'de kalmaya karar veren Blümel, bir şirket kurup Almanya'dan onlarca yıl baskı makineleri ithal etti, Türkiye'de sayısız baskı ustası da yetiştirdi. Küçük Bebek'te denize sıfır evinde yaşadı. 1984'teki ölümüne dek İstanbul'u hiç terk etmedi. Yaz kış Boğaz'ın sularında yüzdü. Aile dostumuzdu!

5 Temmuz 2026

Komünizm müzede!

Aydınlık Avrupa, 5 Temmuz 2026

PRAG - AHMET ARPAD

Saat 12'ye yaklaşmış, gece yarısına az kalmış. İç avlular, arka bahçe, kemerli salonlar, uzun koridorlar insan dolu. Çoğu kocaman tahta masalara oturmuş, yer bulamayan ayakta. Ellerde bira bardakları. Sigara dumanı, uğultu. Konuşuyorlar, gülüyorlar. Herkes neşeli, kafayı çoktan bulmuşlar. Fakat bağırıp çağıran yok. Bira insana yorgunluk veriyor, onu suskunlaştırıyor, barışçıl yapıyor. Kremecova Sokak, 11 numaradaki birahane, Wenzel Alanı'na yakın. Prag'a dört kez gelmiştim. Her gelişimde de uğramıştım oraya. 

Önce Na Bojisti Caddesi'ndeki U Kalicha'ya gitmiştim. Fakat insanlar kuyruk olmuştu, Aslan Asker Şvayk'ın birahanesinin kapısında... Yazar Jaroslav Haşek buranın devamlı müşterilerindendi. Dostu yazar Egon Ewin Kirsch'le U Kalicha'da çekerlerdi kafayı. Ünlü tiyatro oyununda köpek satıcısı Şvayk (bizde Genco Erkal oynamıştı), Avusturya ordusunda savaşmak üzere askere alındığında, yakın dostu Voditska' ya, "Savaştan sonra saat altıda burada buluşmak üzere" diye veda eder U Kalicha'da!. Dört Varşova Paktı üyesi ülkenin ordularını peşine takan Ruslar 1968'in 21 Ağustosunda Prag'a girmiş, tanklarını az ötedeki Wenzel Alanı'nda insanların üzerine sürmüştü. Çekoslovakya'nın zamanla güç kazanacağından, insanlarının özgürleşeceğinden korkmuşlardı. Artık nefes alamayacaklarını kavrayan 200 bine yakın insan, kısa sürede bir yolunu bulup ülke dışına kaçmıştı. Yazarlar, akademisyenler, düşünürler, sporcular... 

Özgürlüğe biraz olsun izin yoktu

Bundan sonrasını Prag'lı eski bir tanışa anlattırayım: "Ruslar, bireyin özgürlüğüne biraz olsun izin vermiyordu. Benim gibi gönlünce yaşamasını sevenler için de ülke artık bir hapishane olmuştu. Ben daha 1948'de anlamıştım, komünizmin ne demek olduğunu. 18 yaşında bir gençtim o günlerde. Gelecekten umutlu, başarılı bir boksördüm. Altımda bir Amerikan askeri cip, kimseyi umursamadan gezip tozuyordum. Cipin üzerinde Amerikanca yazılar vardı. Amerikalılardan satın almış olan bir dostum bana devretmişti. Savaştan sonra Pilzen'e kadar ilerleyen Amerikan ordusu geri çekilirken ardında çok şey bırakmıştı. 1945'te Ruslarla Yalta'da anlaşmışlardı, savaşın ardından Avrupa'yı nasıl paylaşacaklarını... Çekoslovakya topraklarının tümü Moskova'nın hükmü altına girecekti. Antrenörümden ve kulüp başkanından birkaç kez fırçayı yiyince cipi bambaşka bir renge boyatmış, yazıları da sildirtmiştim. Başarılı bir boksör olmama karşın artık mimli biriydim. Fakat ben yine de delidolu yaşamımı 1960'lı yıllara dek sürdürmüştüm. Ne de olsa ülkede insanlar beni tanıyordu, yöneticiler kılıma dokunamıyordu. 1968 sonunda yerleştiğim Kanada'da açtığım boksör okulu beni zengin etmişti." 

"En çok bira ülkemde içiliyor"

Eski tanış şimdi yine Prag'da. Çok yaşlı, yıllarını Prag'da geçiriyor. Bira su gibi akıyor. Yarım litrelik kadehi boşalanın önüne garson sormadan bir dolusunu hemen sürüyor. Yaslandığım tezgâhtaki musluklar aralıksız açık. Dikkat ediyorum, 7 saniyede bir kadeh doluyor. Her akşam binlerce litre sert bira susuzluk gideriyor. 

Tanış devam ediyor:"Dünyada en çok bira benim ülkemde içiliyor. İnsanlar eskisine göre şimdi daha mı mutlu? Evet, düşünce özgürlüğüne kavuştular. Fakat kapitalizm ve yeni AB üyeliği günlük yaşama rekabeti, işsizliği, geçim derdini de beraberinde getirdi. Eskiden insanlar düşündüğünü söyleyemiyordu, fakat aç da kalmıyordu. Komünizmden 'paldır küldür' kapitalizme geçmek benim insanıma göre değildi. Bu yeni yükün kolay kalkamadılar, elde ettikleri yaşam özgürlüğü ile ne yapacaklarını pek bilemediler!" 

Prag sokaklarında gülen insana eskiden de rastlanmazdı. Sovyetler 1953'te Berlin ayaklanmasını bastırırken, 1956'da Macaristan'da insanları kurşunlarken, 1963'te iki Almanya arasına duvar çekerken ve 1968'de Prag'da insanların üzerine tankları sürerken günün birinde komünizmin çökebileceğini mutlaka akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı. 

Bugün Prag'da komünizm artık müzeye kalkmış! Muzeum komunismu Na Prikope Caddesi, 10 numarada, McDonalds'a birkaç adım ötede... Böyle bir müzenin kurulması kanımca çok yerinde olmuş. Müze, Çekoslovakya'daki yaşamı, Komünist Parti'nin 1948'de Çekoslovakya'daki iktidarı ele geçirmesinden rejimin Kasım 1989'da çöküşüne kadar geçen süreçte gözler önüne seriyor, komünizmi yaşamamışa toplum siyasetini, devlet güvenliğini, çalışma kamplarını anlatıyor. Medya aracılığı ile komünizm propagandasının nasıl yapıldığını gözler önüne seriliyor. 2001 yılında açılan müze "Komünizm – Hayal", "Gerçeklik" ve "Kâbus" başlıklı bölümlerle 500 metrekarelik bir alana yayılıyor.15 dakikalık bir belgesel de çok bilgilendirici. Prag'a gidene buraya zaman ayırması önerilir.

28 Haziran 2026

'İyimserler'in gücü

Cumhuriyet Gazetesi, 28.06.2026 

STUTTGART - Ahmet Arpad

Foto: Tobias Metz / Schauspielbühnen Stuttgart

1960'lı yıllarda yaşanan ekonomik mucize Almanya'da değil de Türkiye'de yaşansaydı acaba ne olurdu? "Misafir işçiler" ülkemizden Almanya'ya değil de Almanya'dan Türkiye'ye gelseydi ne yaşanırdı? Bundan üç yıl önce yönetmen Murat Yeğiner'in Stuttgart Altes Schauspiel Tiyatrosu'nda Stuttgart Türk-Alman Forumu'nun da desteği ile sahneye koyduğu "İstanbul" adlı oyun, Sezen Aksu'nun şarkıları eşliğinde 42 akşamda 22 bin izleyiciyi coşturmuştu. Müzikli oyunda Türkiye'den Almanya'ya değil de Almanya'dan Türkiye'ye çalışmaya gelen Alman işçilerin öyküsü anlatılıyordu!

KADIN İŞÇİLERİN HİKÂYESİ 

Yönetmen Murat Yeğiner, bugünlerde yepyeni bir oyunla yine karşımızda. Yine Altesschauspielhaus'da, yine Stuttgart Türk-Alman Forumu'nun desteğinde. Konu yine işçiler. Bu kez 1970'li yıllarda Türkiye'den Almanya'ya tek başlarına çalışmaya gelen kadınlarımız! Yazar Gün Tank'ın çok ilgi gören romanı "İyimserler", müzikal tiyatro uyarlaması olarak izleyiciyle buluşuyor. Başrolü Almanya doğumlu Melisa Melek Özel üstleniyor. Oyun 1970'lerde çalışmak için Almanya'ya gelen Türk, İspanyol, İtalyan, Yunan, Yugoslav, Faslı ve Tunuslu kadın fabrika işçilerine odaklanıyor.

Bu kadınlardan biri de İstanbullu, 22 yaşındaki Nour. Genç, girişken ve iyimser biri, ancak büyük kentli bir kadın olarak yaşamaya başladığı küçük Alman köyünün geleneklerine uyum sağlamakta güçlük çekiyor. Konakladığı fabrika yatakhanesi son derece yetersiz. Göreve başladığı fabrikanın çalışma koşulları sorunlu ve ay sonunda kadın işçilerin eline geçen para yetersiz, hakları memnun edici değil. Nour, 1973'lerde düzenlenen, fabrika yönetiminin, işçi temsilciliğinin ve fabrikadaki erkek işçilerin onaylamadığı Pierburg grevine katılıyor.

Almanya'daki bu ilk kadın işçiler grevinde hakları için güçlerini birleştiren kadınlar sonunda zam almayı başarıyorlar. Rejisör Murat Yeğiner'in şu sözleri önemli: "O yıllarda koşullar ne kadar güç olursa olsun, ilk gelenler kuşağının insanları oturup ağlamak yerine yaşamın tadını çıkarmasını biliyordu."

HEP BİRLİKTE HALAY

Berlin'de göç, kadın hakları ve eşitlik üzerine önemli çalışmalarda bulunan Gün Tank'ın romanının alt başlığı "Annelerimizin Romanı". Yazar bu yapıtıyla yabancı işçi kadınların Almanya'daki yaşamöykülerini hafif ve mizahi bir anlatımla sunmayı başarıyor. Aynı fabrikada çalışan kadınlar greve gidiyorlar, eşit işe eşit ücret talep ediyorlar. Başlangıçta işverenleri aşılmaz bir duvar, fakat onlar sonunda istediklerine kavuşuyorlar. Kadınlar bu savaşı verirken içlerindeki yaşam coşkusunu da yitirmiyorlar. "İyimserler"e canlı müzik eşlik ediyor. Dört kişilik orkestra Sezen Aksu, Cem Karaca, Tarkan, Âşık Veysel, Ajda Pekkan, Barış Manço, Yeni Türkü ve Emel Sayın'ın 16 şarkısıyla insanları coşturuyor. Ve yaklaşık iki saatlik coşkunun ardından perde alkışlarla sürekli açılıp kapanıyor. Oyuncular sahneden iniyor, izleyenlerin arasına karışıyor. Almanlarla Türkler hep birlikte salonda halay çekiyor!

2023'te "İstanbul"un ardından şimdi katkılarıyla bu oyunun da sahnelenmesine destek veren Stuttgart Türk-Alman Forumu yöneticisi Kerim Arpad şu görüşte: "Sanatçıların kendilerini rollerine böylesine adaması eşsiz. Bir an geliyor izleyici kendini evinde hissediyor." Stuttgart'ta önümüzdeki bir ay içinde 25 kez sahnelenecek olan bu oyunda salon her akşam dolu. "İyimserler" 2027'de Almanya'nın başka kentlerinde de sahnelenecek.

21 Haziran 2026

Loto meraklısı Adolf

Aydınlık Avrupa, 21.06.2026

STUTTGART - Ahmet Arpad

Genç ve yoksul Adolf Viyana yıllarında Loto oynardı. Şansı pek yaver gitmezdi. Kazanmadığı zaman neredeyse öfke nöbetleri geçirir, sağa sola bağırır, Loto idaresini suçlar, sahtekâr devletin insanlarını dolandırdığını söyleyip dururdu. Viyana'da yoksulluk içinde geçirdiği gençlik yıllarında o hep düşlerinde yaşadı, rahat ve varlıklı bir yaşamın özlemini çekti. Sokaklarda dolaşırken hep şık dükkânların önünde durdu, Loto'dan kazanacağı parayla evine hangi mobilyaları alacağını, pencerelerine hangi kumaştan nasıl perdeler takacağını gözünün önüne getirdi. Paraya konunca özgür bir yaşam sürecek, kendini sanata verecek, genç sanatçıları da destekleyecekti... Ne kadar üzücü, bu kişinin Viyana yıllarında Loto'dan zengin olamaması! Belki genç Adolf o zaman yaşamını güzel Tuna kentinde sürdürür, özgür ve eli açık bir ressam olarak tarihe geçerdi! 

Şanslarını deneyenler artıyor

Almanlar geçen yıl tam 8,3 milyar Avro'yu Loto'ya yatırmış. Bunun yarısı kazanç olarak oynayanlara dönmüş. Bu şans oyunundan sadece geçen yıl 193 kişi Avro milyoneri olmuş. Ülkede insanların geliri azaldıkça, zenginle fakir arasındaki uçurum derinleştikçe, Toto ve Loto gibi oyunlarda şanslarını deneyenlerin sayısı da artıyor. Eyaletler Loto gelirlerinin büyük bir bölümünü spora, sanata, kültüre, çevre korumaya ve tarihi eserlerin bakımına destek veren projelere harcıyor. Örneğin Baden-Württemberg Loto İdaresi'nin desteği ile Karlsruhe Devlet Sanat Müzesi bir Edouard Manet tablosunun sahibi olmuştu. Freiburg Barok Orkestrası, Loto paraları olmasa ayakta duramaz, Stuttgart Filarmoni Orkestrası da... Geçen yılki destek 33 milyon Avro. 

Papa XII. Clemens'in 1731 yılında yaktığı yeşil ışık, Avrupa'da şans oyunlarının başlangıcı olarak kabul edilir. Almanya'da ilk Sayısal Loto 1735'te Bavyera'da başlar. Hamburg'da 1797'de düzenlenen bir piyangoda en büyük ikramiye, Silezya'da muazzam bir çiftliktir. Onu kazanmak isteyenler arasında Johann Wolfgangvon Goethe de vardır. Çekilişten önce Friedrich Schiller ve Dük Carl August'a yolladığı mektuplarda Silezya'nın güzel doğasında geçirmeyi düşlediği mutlu yıllardan söz eder. Fakat gerek tek başına gerekse yakın dostlarıyla bir sürü bilet almasına karşın hiçbir şey kazanamaz ve üzüntüsünü "Hazine Avcısı” adlı baladında dile getirir.

Milyonlar her hafta milyonların umudu 

Son yıllarda kimi haftalar oluyor ki, Sayısal Loto büyük paralar devrediyor. Beş, on, on beş milyon Avro birikiyor. Büyük şans arkası arkasına hiç kimseye vurmayınca bu rakam bazen otuz, kırk milyon Avro'ya tırmanıyor ve tüm Almanya çılgına dönüyor! Ömründe Loto oynamamışlar bayilerin önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Alman Loto'sunda ilk büyük ikramiyeyi 1 Haziran 1958 çekilişinde 500 bin mark ile bir Freiburglu kazanmış. Loto'nun elli yıllık tarihinde çok ilginç rakamlar da çekilmiş. Örneğin 23 Ocak 1988'de 24, 25, 26, 30, 31, 32 çekildiğinde bu rakamları tam 222 kişinin oynadığı ortaya çıkmış. Zavallılar adam başına sadece 43 bin Mark kazanmış! 18 Haziran 1977 çekilişi de bugün bile anılarda. Tam 25 kişi altı rakamı doğru işaretlemişti, çünkü aynı rakamlar bir hafta önce komşu Hollanda'da çıkmıştı. Her hafta milyonların umudu milyonlarda. Ve umut, sadece fakirin ekmeği değil!

17 Haziran 2026

"Mektuplar günün birinde yine anımsanır”

ELEŞTİREL KÜLTÜR, 18.06.2026

Ahmet Arpad

20. yüzyılın en insancıl yazarı Stefan Zweig insan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Zweig mektup yazmasını çok severdi. Mektuplaştığı ünlüler arasında, bundan 90 yıl önce, 18 Haziran 1936'da yitirdiğimiz Maksim Gorki de vardı.

* * *

Yirminci yüzyıl Alman Dili Edebiyatı yazarları arasında Stefan Zweig mektup yazmasını en çok seven edebiyatçı olarak kabul edilir. Mektuplaşmak, ilişkiler kurmak, onları itinayla koruyup, yıllarca devam ettirmek Stefan Zweig için bir yaşam gereksinimiydi. İlk yapıtlarıyla hemen tanınmaya başladığında henüz yirmi beş yaşlarında genç bir yazardı. Döneminin hayran olduğu ünlü edebiyatçılarına kitaplarını imzalayıp göndermeyi severdi. Onlardan gelen yanıtlarla başlayan mektuplaşmalar zamanla karşılıklı diyaloglara dönüşmüştü. Mektupların ardından buluşup görüşmeler ve sohbetlerle yakın dostluklar oluşmuştu.

Rilke, Schnitzler, Bahr, Freud, Gorki ve Hesse gibi zamanının ünlü edebiyatçılarıyla sürekli yazışmıştı. Birbirinden değişik ünlülerle anlaşıp uzun yıllar onlarla yakın dostluklar sürdürmesi Zweig'ın bir "yeteneğiydi.” O, kendisinden daha yaşlı, karakterleri birbirine hiç benzemeyen bu kişilerin her birine "nabzına göre şerbet vermesi”ni bilmişti.

"Büyük Ustam”

Maksim Gorki'yle 1923-1936 yılları arasında süren mektuplaşmaları çok ilginçtir. Bunlar büyük sosyalist bir gerçekçi ile yürekli ve antifaşist bir hümanistin birbirlerine yazdıkları belgesel yanı en yüksek mektuplardır. 18 Haziran 1936 günü vefat eden ve bugün ölümünün 90. yılına andığımız Maksim Gorki'nin yabancı meslektaşlarına yolladığı mektuplar arasında Stefan Zweig'a yazılanlar, içerikleri bakımından en önemlileridir. Zweig'ın "Büyük Ustam” dediği Maksim Gorki'ye yolladığı ilk mektuptaki şu sözler, ona verdiği değeri kanıtlaması açısından önemlidir: "… Alman edebiyatında gerçeği böylesine güzel ele alan bir yazar yok... Sanat aracılığı ile gerçeğin derinlerine inilmesi gerektiğine inanıyorum... Bana göre siz bunu olağanüstü başarıyorsunuz. Bir Tolstoy bile sizin başarınıza ulaşamıyor. Kitaplarınızı seviyorum! İçinde yaşadığımız kötülük dolu bu yıllarda sizin insancıl yanınıza da çok saygı duyuyorum!” 

Maksim Gorki de yanıtında Zweig'ı göklere çıkarır: "... İkinci öykünüz, kadına yaklaşımındaki insanüstü duyarlılığı, konusunun özgünlüğü ve sadece gerçek bir sanatçının başarabileceği anlatım gücüyle beni etkiledi. Öyküyü okuyup bitirdiğimde mutluluk içinde kendi kendime gülümsedim. Öylesine başarılı yazmıştınız ki!” 

* * *

Salzburg, Kapuzinerberg, 26 Eylül 1923 

Sevgili, Büyük Maksim Gorki,
Şu anda elimde mektubunuzu ve çok değerli müsveddelerinizi tutuyorum. Mektup, sansürden geçmiş olduğu için biraz geç geldi. Şimdi size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum. Çalışmalarım üzerine övgüleriniz beni utandırmıyor değil. Kendimi henüz o kadar deneyimli kabul etmiyorum, kimi öykülerimde psikolojiye gereğinden fazla yer verdiğimi de biliyorum. Siz Rus yazarlarda görülen ve hayranı olduğum o üstün edebî güce bizler sahip değiliz. Biz Avrupalılar kendimize yeni bir yol bulmalı, yaşamın gerçeklerine dönmeliyiz. Sizse olağanüstünüz, başka türlü de olamazsınız. Halklarınızın ruhu bize kapalı, Avrupalı yazarlar içine giremiyor. Nasıl olmam gerektiğini biliyorum, işte bu nedenle hiçbir zaman mutlu değilim ya.
"Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu”nu yayınlayacağınız için ne kadar mutlu olduğumu itiraf etmek isterim. Ancak Berlin'de onu resimleyecek birisini tanımıyorum. Şu sıralar başarılı, fakat işsiz o kadar çok ressam var ki. Ayrıca "Ay Işığı Sokağı” öykümü de basmanıza tabii ki izin veriyor ve bundan sonsuz mutluluk duyuyorum. Derginize seve seve bir makale yollayabilirim. Ancak sadece Avusturyalılar üzerine bir şeyler kaleme almam biraz zor, çünkü yansız olacağımı pek sanmıyorum. En başarılı makalelerim önyargısız yazdığım zaman gerçekleşiyor. Ve hiç çekinmeden sevgimi armağan edeceğim çok az insan tanıyorum… 
Çok değerli Maksim Gorki, Almanya'da kendinizi pek mutlu hissetmediğinizi sanıyorum; bu beni korkutmuyor değil. Anavatandan çok uzaklarda, bütün ümidini yitirmiş ve buna da inanmış bir toplumun ortasında tamamen kabuğunuza çekilmiş, kendinizi çok yalnız hissettiğiniz anlar olmalı. Hiç olmazsa çalışmalarınızın size mutluluk verdiğini ümit ederim. Çünkü şu günlerde Almanya'da sizin seviyenizde bir insan bulacağınızı pek sanmıyorum. En iyileri kendilerini geriye çekti, görünmez oldular! Genç toplum nasyonalist çılgınlığın peşinden gidiyor, kimsenin kimseye ayıracak zamanı yok. Belki şimdi, bir zamanlar Rusya'da başınızdan geçmiş olanları burada da yaşarsınız… Materyalizmin terörünü, toplumdaki yabancılaşmayı ve büyük krizi. Bu durumda sizin için en iyisi buralara, Avusturya'ya gelmek. Seve seve kabul edileceksiniz, ben size bunun güvencesini verebilirim. Ülke politikasından ve günlük yaşamdaki materyalizmden de Almanya'daki kadar etkilenmeyeceksiniz. Çalışma azminizi yitirmeyin, yarattıklarıyla bize gereken insan çok az bu toplumda. Oysa siz onlardan birisiniz!
Sevgili, Büyük Maksim Gorki, size tekrar teşekkür ediyorum. Bir gün sizi ve eşinizi ziyaret gelmek isterdim. Şu sıralar yollar kapalı, fakat gün gelecek, dünya ve toplumlar birleşecek. O günü hep ümit edelim.
Size sonsuz hayranlık duyan Stefan Zweig

* * *

Zweig ile Gorki'nin birbirlerine yollamış olduğu mektuplar karşılıklı saygı ve değer vermenin güzel kanıtlarıdır. Stefan Zweig Gorki'yi 1928 yılında Leo Tolstoy'un doğumunun 100. yılı nedeniyle yapılan bir etkinliğe katılmak için gittiği Sovyetler Birliği'nde ziyaret etmişti. İki yazar 1930 yılında Maksim Gorki'nin sağlık sorunları nedeniyle yaşadığı İtalya'nın Sorrento kentinde de buluşup görüşmüşlerdi.

6 Haziran 2026

Salzburg'da düşle gerçek

Cumhuriyet, 07.06.2026

Ahmet Arpad

19. yüzyılın ünlü gezgini Alexander von Humboldt'a göre Napoli ve İstanbul'un yanı sıra Salzburg dünyanın en güzel üç kentinden biridir

Ortaçağla günümüz bağdaşıyor Salzach ırmağı kıyısındaki bu kentte. Doğanın güzelliği ile sanat eserleri; dik, kayalıklı yamaçlarla yeşil düzlükler bir arada uzanıyor. Alpler'in en son eteklerine sıkışmış ovada bazen yeşil, bazen sarı gri fakat hep köpüklü ve çağıltılı akan Salzach'ın kıyılarında yükselen küf yeşili kubbelere gün batışının kızıllığı vuruyor. Mozart'ın, Zweig'ın kenti Salzburg'da akşam oluyor. Tarihi yapılar arasındaki daracık ortaçağ sokakları ışıl ışıl, vitrinler rengârenk. Düşle gerçek karışımı, görüntüsüyle sizi günün her saatinde büyülüyor Salzburg.

DÜŞLE GERÇEK BİRBİRİNE KARIŞIYOR

Az sonra akşamın loşluğunda renk değiştiriyor kubbeler, kıpkırmızı kiremitli sivri damlar. Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden, pastanelerden ışık sızıyor. Tarihi binaların altındaki dar pasajların birbirine bağladığı sokaklar şimdi ıssız. İnsanlar koşar adım tiyatroya, operete, konsere gidiyor. Parlak tuvaletli bayanlar, smokinli beyler operanın kapısında taksilerden iniyor.

Bir an için gözlerinizi kapatıp düşe dalıyorsunuz. Yüksek sütunlar önünde zenginler kadeh kaldırıp kahkahalar atıyor. Jedermann yalancı dostlarıyla eğleniyor. Birdenbire göğün karanlığından bir ses adını haykırıyor, onu çağırıyor. Herkes kaçışıyor. İyilik melekleri Jedermann'ı kucaklayıp göklere götürüyor. Salzburg sokaklarıyla, kiliseleriyle, saraycıkları, villa ve yüzlerce yıllık sayısız yapısıyla bir sahne kent. Burada düşle gerçek birbirine karışıyor.

"Sanatla mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği savaş öncesi günler zengindi, renkliydi!” diye anlatır Stefan Zweig; ölümünden kısa süre önce yazdığı en ünlü eseri "Dünün Dünyası”nda, (Türkçesi: Burhan Arpad) 1920'li, 1930'lu Salzburg yıllarını. "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe o barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum, çünkü dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı.” Zweig savaşın yıkıcılığını, korkunçluğunu yakından görmüştü. İnsanların kurtuluşu, mutluluğa kavuşması için ortak Avrupa kültürünün kurtarılması gerekliydi. Bunun için de en başta Avrupa aydınları ve sanatçıları aralarında anlaşmalıydı.

DÜŞÜN SAVAŞI VERDİ


Zweig yaşamı boyunca eserleriyle politikacılara karşı düşün savaşı verdi. Salzburg'da mutluydu. Ancak Naziler 10 Mayıs 1933'teki büyük kitap kıyımında onun da eserlerini alevlere attı. 18 Şubat 1934'te silah bulundurduğunu öne sürerek villasında arama yaptılar. Kısa süre sonra da yazarın Avusturya'yı terk etmek istemeyen eşiyle arası açıldı. Stefan ve Friderike boşandılar. 1937 yılında Nazi yöneticilerin baskısıyla villayı değerinin altında Hitler yandaşı, kumaş tüccarı Friedel Gollhofer'e satmak zorunda kaldı. Savaş başladı. Yeni sahibi son taksidi ödemedi!

Zweig villası birkaç yıl önce el değiştirdi. Gollhofer ailesi onu lüks otomobiller üreten Wolfgang Porsche'ye sattı. Yeni sahibi de hemen bir skandala neden oldu. Villanın altına yapacağı garaja otomobiller park etmek için Kapuziner tepesinin içinden geçip 50 metre yukarıdaki garaja ulaşacak 510 metrelik bir tünel açmayı kafasına koydu. Ve dört yıl süren "savaş” sonucunda bu girişimini eyalet ve kent yöneticilerine kabul ettirmeyi başardı! Villayı 8.4 milyon Avro'ya alan milyarderin tünel için de 10 milyon Avro'yu elden çıkaracağı söyleniyor!

Ve geçmişten bir anı: Stefan Zweig çevirmeni Burhan Arpad, 1950'li yıllardaki Salzburg ziyaretlerinden birinde, yüksek duvarların çevrelediği Zweig villasını yakından görmek ister. Dükkânına uğradığı eski Nazi Friedel Gollhofer, Arpad'ın isteğine kabaca karşı çıkar. Değil villaya, bahçesine bile girmesine izin vermez.

1 Haziran 2026

Genç Hitler'in Viyana yılları

EK Dergi, 1 Haziran 2026

Ahmet Arpad

Mariahilfer Caddesi Viyana'nın sadece yayalara açık güzel caddelerinden biri. Uzun yıllar otomobilden geçilmezdi. Bugün ise rahat rahat yürüyebiliyorsunuz, Işık saçan şık vitrinlere bakıyorsunuz, ayaküstü bir kahve içiyorsunuz. Metroyla Stephan Alanı sadece 10 dakika!

* * *

Genç Adolf, Viyana'nın bu semtine adım attığında 16 yaşındaydı. Doğup büyüdüğü küçük kent Linz'in sıkıcı havasından kurtulmak, başka şeyler görmek, yaşamak istiyordu. Dul annesinin verdiği cep harçlığı ile Viyana'da haftalar geçirdi. İnsanların çokluğu, geniş bulvarlar, binlerce otomobil, kamyon ve fayton onu şaşkına çevirdi. Viyana'nın tarihi yapılarına, kiliselerine, müzelerine, kahvelerine hayran kaldı. Başkentin cadde ve sokakları ışıl ışıldı. Evleri de elektrikle aydınlatılıyordu.

Kavgacı babası öldüğünde Adolf 13 yaşındaydı. Ertesi yıl notları kötü olduğu için Linz ortaokulunu terk etmek zorunda kalmıştı. Annesine çok bağlıydı, babasını ise hiç sevmemişti. Okuldan ayrıldıktan sonra bir işe girmemişti, çıraklık eğitimine de başlamamıştı. Sanatkâr olmaktı niyeti. Sonunda annesini kandırıp Viyana'ya kapağı attı. Kısa süre sonra arkadaşı Kubizek'e yolladığı kartpostalda şöyle yazdı: 

"Geçen gün saatlerce gezindim, opera binasını, parlamentoyu ve Ring Caddesi'nin şık yapılarını seyrettim. Yarın 'Tristan', ertesi gün de 'Uçan Hollandalı' operalarını izleyeceğim. Bu akşam da Şehir Tiyatrosu'na biletim var…” Bir ay sonra Linz'e döndü, fakat aklı hep Viyana'daydı. Başkent onu mıknatıs gibi çekiyordu. Sonunda annesini kandırdı ve ressamlık eğitimi için Güzel Sanatlar Akademisi'nin sınavlarına girmek düşüyle tekrar Viyana'nın yolunu tuttu. Önce kendine kalacak bir yer bulmak zorundaydı. İstasyon yakınında, Mariahilfer Caddesi'ne açılan Stumpfergasse 31 numarada, karanlık arka avluya bakan bir oda buldu. Ev sahibi, hiç evlenmemiş terzi Maria Zakreys idi. Bohemyalı kadının ayda 10 krona kiraya verdiği başka odalar da vardı kaldığı katta. Tuvaleti ve duşu diğer kiracılarla ortak kullandı. Odasının penceresinden gökyüzü görünmüyordu.

Richard Wagner hayranı!

Akademiye giriş sınavlarını başaramayan delikanlı, hayranı Richard Wagner'in operadaki oyunlarını kaçırmadı. Kısa süre sonra Stumpfergasse'deki odasından ev sahibine borç takarak ayrıldı ve birkaç sokak ötede, Felber Caddesi 22 numaradaki, günümüzde de hâlâ oda kiralayan bir pansiyona yerleşti. Akademiye giriş sınavlarını başaramayan delikanlı, operadaki Wagner oyunlarını kaçırmıyordu. Annesinin yolladığı harçlıkla ve çizdiği kartpostalları satarak geçinmeye çalıştı. Sınavları da bir türlü başaramıyordu. Birkaç ay sonra kaldığı o pansiyondan da ayrıldı, orada burada konakladı. Kimi zaman kimsesizler ya da erkekler yurdunda yatıp kalktı. Yurttaki odasını 8 saat uykudan sonra her sabah terk etmek zorundaydı, çünkü yatağını başkalarıyla paylaşıyordu.

Yahudi düşmanlığını Viyana'da tanıdı

Bu yaşam tam 3 yıl sürdü. Toplumun dışlamış olduğu insanlar arasında geçirdiği yıllar genç Adolf'un politik dünya görüşünü giderek etkiledi, onu radikalleştirdi. Başarısızlığının ve sorunlarının nedenini kendinde değil başkalarında aramaya başladı. Suçladığı bu insanlar Adolf'un gözünde düşmanlarıydı. O yılların Viyana'sında Yahudi düşmanlığı başını almış gidiyordu. Viyana Belediye Başkanı Karl Lueger görüşleriyle Adolf'u etkilemişti. Genç delikanlı çevresinin de etkisiyle çok kitap okumaya başladı. Okudukları antisemit içerikli, Yahudi sermayesinin gücünü anlatan kitaplardı. Günü gününe yaşayan, para sıkıntısı çeken, dostları toplumun ittiği insanlar olan bu genç için "tehlikeli” şeylerdi. "O yıllarda okuduklarım bugünkü bilgimin temelini oluşturmakta”, diye yazdı ileride "Kavgam"da.

Adolf Hitler ideolojisinin temellerini Viyana yaşamında atmıştı. Aşırı nasyonalist gazete ve dergilerde yazanları yutmuştu. 1913 yılında Avusturya'da askere alınmamak için Münih'e kaçtı. Birinci Dünya Savaşı'yla ülkede monarşi sona erince, onlarca yıldır bir arada yaşayan etnik toplumlar bölünmüş, milliyetçilik ruhu kendini göstermeye başlamıştı. İşte bu ortamda kavrulmuştu genç Adolf!

Viyana'da yüz binlere haykırıyor

Ve yıllar sonra, 15 Mart 1938'de Viyana'ya döndüğünde bir zamanların acemisi delikanlı tehlikeli bir "Führer” olmuştu. Kahramanlar Alanı'nda, Viyana'yı Türk işgalinden kurtarmış olan Prens Eugen'in heykelinin arkasındaki dev balkondan coşkulu yüz binlere haykırmıştı. Nazi Almanyası iki gün önce Avusturya'yı topraklarına katmıştı! Günümüzde Viyana'ya gidip de o balkona uzun uzun bakarken insanın aklına bir an için Şarlo'nun "Büyük Diktatör” filmi geliyor. Geçen yüzyılın en büyük sinema artisti ve rejisörü Chaplin 1940 yılında yaptığı bu ilk sesli filminde Nazi Almanya'sı ve Hitler ile çok güzel bir alay eder. Daha doğrusu Hitler'in diktatörlüğü ve faşistliği ile alay ederken, izleyiciyi düşündürür ve hüzünlendirir. "Büyük Diktatör” sayısız unutulmaz başarılı sahne ile doludur. Üzerine dünya haritası çizilmiş büyük bir balonla dans edişi ve alandaki binlere anlaşılmaz bir dilde yaptığı "balkon konuşması” çoktan sinema tarihine geçmiş ünlü sahnelerdir! Hele balkondaki Hinkel'in (Şarlo'nun) ağzından çıkanların tek kelimesi bile anlaşılmazken yığının coşkuyla haykırışı bu deha insanın hınzırca bir buluşudur!

Gençliğinde de Yahudi karşıtıydı

Viyana günlerinde okuduğu kitaplar, günü gününe yaşayan, para sıkıntısı çeken, dostları toplumun ittiği insanlar olan bu genç için "tehlikeli” olmuştu. "Okuduklarım bugünkü bilgimin temelini oluşturuyor”, diye yazdı ileride 'Kavgam'da'. Bu arada Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Almanya'da monarşi sona ermiş, onlarca yıldır bir arada yaşayan etnik toplumlar bölünmüş, milliyetçilik ruhu kendini göstermeye başlamıştı. Artık Çekler, Polonyalılar, Macarlar ve Sırplar birbirlerini düşman görüyordu 1913 yılında Münih'e yerleşmiş olan deneyimsiz genç artık tutucu ve aşırı sağcı grupların içindedir. Münih günleri onu geçen yüzyılın en korkunç lideri yapar! Adolf Hitler 1 Eylül 1923'te general Ludendorff'la birlik olup aşırı sağcı Alman Savaş Birliği'ni kurar. Bavyera onun 'olgunlaşması' ve 'gelişmesi' için en uygun ortam olur! Çevresindekilerle 9 Kasım 1923'te Münih'te hükümet darbesi girişiminde bulunur. Hedefleri, Bavyera'da yönetimi ele geçirdikten sonra başkent Berlin'de ülke yönetimine el koymaktır. Beş yıl hapse mahkûm olur, fakat nedense 9 ay sonra Landsberg hapishanesinden çıkarılır. Bu arada "Kavgam”ın birinci cildini kaleme almıştır. O günden sonra da Naziler gittikçe güçlenir.

Felaketin başlangıcı

Bundan 93 yıl önce, 30 Ocak 1933, insanlık tarihindeki belki de en büyük felaketin başlangıcıdır. O gün Adolf Hitler Almanya'nın başına geçer, dünyamızı kana bulayacak yolda ilk adımlarını atar. "Bizim ırkımız bu dünyaya hükmetmek hakkına sahiptir! İşte bu hak bizler için gelecekte uygulayacağımız dış politikanın kutup yıldızı olmalıdır!” Hitler'in bu sözleri sadece bir megalomani, sınırsız bir düş değildi. 15 Mart 1938'de tekrar Viyana'ya döndüğünde o artık bir "Führer”di. Dört gün önce Alman ordusu Avusturya'yı işgal etmiş, Adolf Hitler doğduğu ülkeyi dirençsiz teslim almıştı.

'Kahramanlar Alanı'nda karşısındaki ikiyüz elli bin Viyanalı'ya çok sözler verir. Partisi ülkeye yeni bir düzen getirecek, işsizliğe bir çıkaryol bulacaktı. Avusturyalılar onun içi boş sözlerine inanır. Çoğunluk artık arkasındaydı. Çünkü peşinden gidecekleri başka lider yoktu. Otuz yıl önce geçinebilmek için Viyana'nın sokaklarında gelip geçene kartpostal satmaya çabalayan genç delikanlı 15 Mart 1938 günü yüz binlerin karşısında haykıra haykıra konuşuyordu. Ve doğmuş olduğu ülkeye el koyuyordu! Cebinde Alman pasaportuyla!

Tarihçi Brigitte Hamann'ın genç Hitler'i anlattığı "Hitler'in Viyana'sı" adlı kitap çok kapsamlı bir belge.

24 Mayıs 2026

Oturmuş göl kenarına...

Aydınlık Avrupa, 24 Mayıs 2026

STUTTGART – Ahmet Arpad

... sallandırmış çıplak ayaklarını sulara. Anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyor. Çevre çok sessiz, doğa uzun süren kış uykusundan yeni yeni uyanıyor. Göl kıyısındaki, dalları sulara değen ağaçlar yeşermiş, ıslak çimenleri rengârenk çiçekler bürümüş. Tahta sıralardan birine oturuyoruz. Adam bizi görmüyor, kendinden geçmiş gibi. Mırıldandığı şeyler yabancı bir dilde. Bir yandan da hafifçe sallanıyor. Gölün durgun sularına kuşlar inip kalkıyor, güzel renkli ördekler, peşlerinde yavruları bembeyaz kuğular kıyı yakınında yiyecek bir şeyler arıyor. Adam susuyor. Şimdi hiç kıpırdamıyor. Az sonra ayağa kalkıyor ve bizi görüyor. Gülümseyerek yanımıza sokuluyor, karşımızdaki boş sıraya oturuyor. Biz sormadan konuşuyor: "Ne güzel bir gün, ne güzel bir doğa!" Sesi çok usul, şarkı söyler gibi. Giysileri bembeyaz. Gülümsemeye devam ediyor. Yanımdaki tanış, kim bu tuhaf adam, der gibi bana bakıyor.

Bale yapıyor

"İnsan yüreği hep buradaki çiçekler gibi açmalı..." Başını çevirip doğaya bakıyor, ayağa kalkıyor, dans eder gibi kendi etrafında dönüyor. Biz hâlâ suskunuz. "Gülümse ve sev... Sevmeye hep devam et..." Yine kendi dünyasına dalmış gibi. "Sen sevdikçe seni seven de olacaktır..." Çimenlere doğru yürüyüp menekşeler topluyor, kollarını havaya kaldırıyor, bale yapar gibi adımlar atıyor. Dönüyor. Dudaklarında hep bir gülümseme. Gidip kıyıdaki sazların arasında oturuyor, gözleri kapalı güneşe bakıyor. 

"Gel, kalkalım", diyor tanışım. "Yolumuza devam edelim." Stuttgart'ın kuzeyindeki ormanlarda uzun bir yürüyüşteyiz. Trenle Murrhardt'a gelmiştik. Orman yollarından Schwaebisch Hall'e gitmekti amacımız. Yöre her mevsimde güzel. İlkyazın bu ılık günlerinde, böyle bir doğada insan kendine geliyor, canlanıyor. Irmaklar, dereler, göl ve gölcükler, yeşil yamaçlar ve çayırlar, korular, ormanlar... Kızıl çamlar, ladin ağaçları, kayınlar, akça ağaçları, dişbudaklar, gürgen ağaçları... Az sonra ağaçlar bitiyor, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlarda uzanıyor yol. İkimiz de konuşmuyoruz. Buralar büyük kent insanının nefes alabildiği bir yöre, doğanın ciğeri. Yüzlerce kilometrelik yürüyüş ve bisiklet yollarıyla, balık avlanan, kürek çekilen, yüzülen küçük gölleriyle, yöresel yemek ve şarapların sunulduğu lokanta ve şaraphaneleriyle bir doğa cenneti. Uzaktan Rosengarten görünüyor. Tanışım, sanki aklımdan geçeni okumuş gibi: "Burada mola verelim" diye konuşuyor. Ne de olsa öğleyi bulmuştuk. "Köy girişinde küçük bir lokanta vardır. Bugün açıksa ne iyi olurdu."

"Belki de Bhagwan'ındır?"

Az sonra dışarı atılmış tahta masalarda, yanında patates salatası, içi ıspanak dolu Alman mantısı yiyip yörenin şaraplarını yudumlarken keyifler yerinde. "Adamcağız meditasyon yapıyordu, rahatsız ettik", diye konuşuyor tanış. Anlamamış gibi suratına bakınca da devam ediyor. "Kim bilir hangi gurunun müridi?" Ben hâlâ, ne demek istiyorsun, diye ona bakıyor olacaktım ki konuşmasını sürdürüyor: "Belki de Bhagwan'ındır? Bizim enişte de 80'li yıllarda mistisizme meraklanmış, hatta ta Poona'lara gitmiş, gurunun yanında iki ay kalmış." Kadehimdeki son şarabı yudumlayıp, soruyorum: "Hindistan'a mı gitmiş?" Garson kadına işaret ediyorum. "Evet, onun müridi olmuş", diyor tanış. "O yıllarda Amerika'dan, Japonya'dan, Avrupa'dan genç yaşlı, ünlü ünsüz ona gider, gerçek benliğine kavuşmayı düşlerdi." 

Garson kadın ikinci kadeh şarapları getiriyor. Bu kadarı yeterdi, yoksa hedefe varamazdık bugün. Tanış devam ediyor: "Bhagwan, sonra ona Osho adını da verdiler ya, çevre etkisiyle sahte bir benlik oluştuğunu savlardı. Gelecek yüzyılda meditasyon dinsiz Batı zenginlerinin yeni dini olacaktır, sözü de onundur." Mistisizm üzerine bir şeyler daha söylüyor, fakat benim bakışlarım ışıl ışıl doğanın güzelliğinde. Bana ne anlattıklarından! Anımsıyorum, Bhagwan için, modern zamanın en sahte ve zengin gurusu, diyenler de olmamış mıydı o yıllarda? Susuyorum. Gözlerimi hafif kısıyorum. Ötelerde, yamaçlar ardında hedefimiz tarihi kent Schwaebish Hall. Daha ötelerde, kuzeyde, Main nehri ve daha çok ormanlar, akarsular, göller, yüzlerce kilometre yürüyüş yolları...

21 Mayıs 2026

Stefan Zweig ve Viyana

Eleştirel Kültür Dergisi, 22.05.2026

Ahmet Arpad

Zweig'ın gençliğini geçirdiği yılların Viyana'sında kolay ve tasasız yaşanırdı. Yoksulla zengin, Çek'le Alman, Yahudi'yle Hıristiyan arasında hep rahat ve barış dolu bir hava eserdi. Kent insanı keyif içinde rahat bir yaşam sürdürürdü. Avrupa kültürünün bütün sanat akımları bu kentte birleşmişti.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun başkenti Viyana'da insanlar aşırı bir istekle kültüre düşkündü. Mozart, Gluck, Beethoven, Schubert, Brahms ve Johann Strauss gibi olağanüstü sanatçıların bu Tuna kentinin 'çocukları' olması boşuna değildir! Onlar Viyana'dan dünyaya ışımışlardı. Avrupa kültürünün bütün sanat akımları bu kentte birleşmişti. Viyana, Stefan Zweig'ın gençliğini ve yazarlığının başlangıç yıllarını geçirdiği, deneyim kazandığı kenttir.

O Viyana insanını şöyle anlatır: "Bu kentin insanları ağzının tadını bilir, şarabın iyisine, biranın lezizine, değişik hamur tatlılarına ve pastalara çok ilgi duyar.” Zweig'ın yetiştiği ortamda Viyanalı sabah gazeteyi eline alınca politika ve dünya olaylarından önce tiyatrolarda neler oynandığına bakardı, çünkü tiyatro kentlinin yaşamında çok önemli bir yer tutardı. "Sahne sadece karşılıklı konuşulan bir yer değil, kibarlığın sözlü ve somut bir temel kitabıydı da”, der Zweig. "Başbakan veya zengin bir soylu Viyana sokaklarından geçerken kimsenin gözüne çarpmayabilirdi, ancak bir aktörü, bir tenoru veya sopranoyu bir satıcı kız veya faytoncu hemen tanırdı. Bizim çocukluğumuzda onlardan birine rastlamak övünerek anlatılacak bir olaydı!”

Zweig'ın gençliğinde sahne oyuncuları Adolf von Sonnenthal'ın berberini veya Josef Kainz'ın faytoncusunu çoğu Viyanalı tanırdı. Büyük bir tiyatro adamının jübilesi veya gömü töreni günlük politikayı gölgelerdi. Stefan Zweig anılarında ilginç bir şeyden söz eder: "Bizim aşçı kadın bir gün koşarak yanımıza gelmiş ve Burg Tiyatrosu'nun en ünlü kadın sanatçısı Charlotte Wolter'in ölüm haberini ağlaya ağlaya anlatmıştı. Yaşlı ve okuması yazması pek kıt aşçı kadın yaşamında Charlotte Wolter'i ne sahnede, ne de sokakta bir kez olsun görmüştü…” 1900'lu yılların başında Viyanalının sanata, hele tiyatro sanatına bağlılığı olağanüstüydü.

Viyana'da tasasız yaşanırdı

Viyana'da yaşayan müzik ve sahne sanatçıları da kent insanlarına ne kadar önemli olduklarının bilincindeydi, çünkü izleyicileri ve sevenleri karşısında hep başarılı olamazlarsa sönüp giderlerdi. Genç Stefan'ın Viyana yıllarında kültürü destekleme görevini Yahudi burjuvazisi üstlenmişti. Sinema, konser, opera ev operet salonlarının baş ziyaretçisi onlardı. Yahudi aileler kitaplar ve tablolar satın alıyorlar, sanat sergilerinden çıkmıyorlardı. Hugo von Hoffmanstahl, Arthur Schnitzler, Peter Altenberg Zweig'ın Viyana'da yaşadığı yıllarda Avusturya edebiyat kültürünü etkilemiş olan yazarlardır. Usta müzik yorumcuları, ressam, mimar ve gazeteci Yahudiler Viyana'nın düşünce ve sanat yaşamında çok üst düzeyde rol oynamışlardı.

Zweig'ın gençliğini geçirdiği yılların Viyana'sında kolay ve tasasız yaşanırdı. Yoksulla zengin, Çek'le Alman, Yahudi'yle Hıristiyan arasında hep rahat ve barış dolu bir hava eserdi. Kent insanı keyif içinde rahat bir yaşam sürdürürdü. Zweig "Dünün Viyanası” adlı denemesinde o günlerden şöyle söz eder: "Babamların ve büyük babamların kuşağı sessiz, dosdoğru ve kara bulutsuz bir yaşamı vardı… Onları kıskansam mı diye düşündüğüm günler olmuyor değil!” Gerçekten de gençlik yıllarını geçirdiği Viyana yıllarında heyecanlanmalar, taşkınlıklar nedir bilmemişti, çünkü Zweig iyimser bir liberalizmin içindeydi. "Bizler o yıllarda yaşamın akıntısına kapılmış sürükleniyorduk. Bütün bağlılıklarımız kökünden sökülmüştü. Sona sürüklenen biz gençler mistik güçlerin kurbanı, gönüllü uşağı olmuştuk. Kutuplar arasındaki gerginliği ve ürpertisini bedenlerimizin tüm dokularında hissetmiştik…”

Melankolik Viyana'dan Hindistan ve Amerika'ya

Viyana doğumlu Zweig içten bir Viyanalıdır, ancak kentini eleştirmeden de edemez. İçine girmiş olduğu aydınlar ortamını aldatıcı, pervasız bulduğu anlar olmuştur. Kiminin kahvehanelerde zaman harcadığı görüşündedir. O yıllardan kalan bazı fotoğraflarda düşünceli, temkinli, hatta hüzünlü bir Zweig görürüz. 1904 ile 1914 yılları arasında sık sık yurtdışına gitmeye başlar. 1910 Hindistan ve 1912 Amerika yolculukları onu çok etkiler. Zweig'ın gittikçe sık Viyana'dan uzaklaşmasının nedenlerinden biri de kenti zamanla aşırı melankolik bulmaya başlamasıdır. Diğer nedeni ise ufkunu genişletmek istemesidir. Genç Viyanalılar grubundan tanıdığı, ilerde Salzburg yıllarında da sık sık görüşeceği Hermann Bahr da onun değişik ülkeler ve insanlar görüp tanıma isteğini destekler. İşte Zweig bu süreçte defalarca Londra, Paris, Brüksel ve Berlin'i ziyaret eder, kendine yeni dostlar edinir.

"Viyana insanı o kadar etkiliyor ki, gün oluyor kişisel özgürlüğünü elinden alıyor”, der Zweig Birinci Dünya Savaşı'nın ardından eşi Friderike'ye yazdığı mektupların birinde. "Viyanalı sanki hafifliğini, rahatlığını, uçarılığını yitirmiş gibi." Zweig kendini yorgun hissediyordu. Tuna başkenti çürümeye, çökmeye başlamıştı. Yakın tanışı Hermann Bahr'ın bir zamanlar dediği: "Viyana'nın kent huzuru dünyaca ünlüdür”, sözü onun için artık geçerli değildi.

Dünyanın en güzel kentlerinden biri

İmparator I. Franz Joseph, Osmanlı ordularının Viyana kuşatmaları sırasında önünde durmuş olduğu kent duvarlarına bir kaç yüz metre ötedeki boş alanlara 1858'de büyük ve gösterişli bir bulvar açılması emrini vermiş. O günlerde bulvar boyunca sağlı sollu uzanan çoğu arazinin Viyana'nın burjuvazisinin varlıklı Yahudiler'ine satılmasıyla da Habsburg monarşisi inşaatın giderlerini karşılanmış.

1865'de bitirilen bulvara, imparatorluğun başkentinde toplumun en üst katında yaşayan kömür ve tekstil patronları, çelik sanayicileri, bankerler zenginliklerini herkese göstermek amacıyla villalar, saraycıklar oturtmuşlar. Ondokuzuncu yüzyıl Viyanası'nın günümüzde de göz kamaştıran bu yapıları Yunan tapınaklarını anımsatan sütunlar, heykeller, parmaklıkları altın kaplama balkonlar, fayanslar, kabartmalar süslüyor. Saraycıkların çoğu, o zaman için çok modern kabul edilen ısıtma düzenli, lüks banyolu ve tuvaletli inşa edilmiş. "Zenginlerin ışığı” elektrik yüzyılın sonunda bu lüks yapıları aydınlatmaya başlamış.

Viyana'da akşama doğru etekleri yerlere kadar uzanan ipek giysili, kenarları geniş şapkalı şık hanımefendiler, üniformalı yakışıklı süvari subayları, ellerinde bastonları kırıtkan snoplar, uzun çizmeli, dar giysili hafif kadınlar bulvarın geniş kaldırımlarını doldurmuş. Sohbet toplantıları, oda konserleri, okuma akşamları saraycıkların salonlarında, gizli buluşmalar, iş görüşmeleri bulvarın kahvehanelerinde yapılmış. Mozart, Strauss, Beethoven, Freud, Zweig, Grillparzer, Schnitzler, Klimt, Schiele, Schubert, Simmel gibi ünlülere ilham vermiş olan Viyana günümüzde dünyanın en güzel kentleri arasında en ön sıralarda! Tarihi bulvara sadece opera, tiyatro, üniversite, müzeler, parlamento, kiliseler, imparatorluk sarayı, kahvehaneler, ucu bucu görünmeyen parklar açılmıyor, görkemli, birbirinden güzel sayısız yapı da Ringstrasse'yi bir kolyenin incileri gibi süslüyor. Düzinelerle Barok, Yeni Gotik, Yeni Rönesans, Art Nouveau yapı dev bulvarı erişilmez yapıyor. Prenslerin, varlıklıların, ünlülerin, sözü geçenlerin saraycıkları da bu kolyeye serpiştirilmiş…

10 Mayıs 2026

İnsanlar ve silahlar

Aydınlık Avrupa, 10 Mayıs 2026

STUTTGART - Ahmet ARPAD

Almanya'nın Baltık Denizi ve Kuzey Denizi kıyılarında beş bin ton 1,6 milyon ton savaş malzemesi yatıyor! Bunun 300 bin tonu kimyasal zehirli madde. Kadın rejisör Frido Essen bir zamanlar televizyonda izlediğim "Denizde Bombalar" adlı filminde Almanya'nın kıyısı olduğu denizlerde 2. Dünya Savaşı sonrasından kalma bombalarla kimyasal silahların yattığını anlatıyordu. Almanya'nın bu denizlere tam 1500 km. kıyısı var. Sadece geçen yıl 10 milyon insan dibi dev bir silah deposunu andıran iki denizin kıyılarında ve adalarında tatil yapmış, altlarında bombalar, top mermileri, mayınlar ve torpidolar kuzeyin serin sularında yüzmüşler...

Denizler silah çöplüğü

Hitler Almanyası'nın teslim olmasının ardından ülkeye el koyan "Dörtler" çabucak büyük bir temizliğe girişir! Aldıkları ortak kararla, Alman ordusunun silah fabrikalarında ve depolarında buldukları, çoğu kimyasal milyonlarca ton silahın yüzde seksen beşini Kuzey ve Baltık denizlerine boca ederler. İki deniz o günden günümüze Almanya'nın silah çöplüğü! Uzmanların açıklamalarına göre denize atılan silahlar bir yük trenine doldurulmak istense 2 bin 300 kilometre uzunluğunda bir tren gerekirmiş! Çoğunluğu Kiel, Lübeck ve Rostock önlerinde denizin dibinde. Kumsalda gezinenler dikkat etmek zorunda, çünkü yangın bombalarından kopan ve kıyıya vuran fosfor parçaları kehribarı andırıyor, yanılıp da eline alanın derisi kaslara kadar yanabiliyor! 

1945'den bugüne orada çürüyen İkinci Dünya Savaşı'nın silahlarından yayılan sayısız zararlı madde sulara karışıyor. Kiel Üniversitesi uzmanları, son yıllarda yangın bombalarıyla değişik cephanelerdeki fosforu, TNT ve arseniği pisi balıklarında ve midyelerde tespit ettiler. Silahların zehri deniz ürünleri aracılığı ile insanlara bulaşıyor. Yetkili makamlar sorumluluğu onlarca yıldır birbirlerine atıyor, çünkü Amerikalıların denizin dibine yığdığı Hitler'in bombalarını çıkarıp imha etmek milyarlarca Avro'ya mal olacak. İlk aşamada Lübeck ve Meckelnburg körfezlerini temizlemek için bütçeden 100 milyon Avro ayrıldı. Federal Çevre Bakanlığı'nın son açıklamasına göre komşu ülkeler çalışmaları merakla izliyor. Savaş sonrası günlerden kalma belgesellerde “savaş çöpü“nün yürüyen bantlarla denize atıldığı görülüyor. Başka bir belgeselde de 20 Ağustos 1946 günü Lübeck limanında Alman ordusundan kalma 1100 ton bomba trenlerden gemilere yüklenirken bir bombanın kayıp diğerlerini ateşlediği izleniyor. Bu kazada sekiz çalışan ölüyor.

Almanya'nın altında yatan patlamamış bombalar

81 yıl önce bugünlerde 2. Dünya Savaşı bitmişti. İngiliz ve Amerikan uçakları savaşın son aylarında Almanya'nın üzerine yüz binlerce bomba yağdırmıştı. Bunlardan en korkunçlarından biri de 1943'teki Hamburg bombalanmasıydı. Yaklaşık 800 Amerikan ve İngiliz savaş uçağının "Gomorrha Harekâtı"nda attığı yüz binin üzerinde tahrip ve yangın bombası 40 bin insanın ölümüne neden olmuştu. 1945 şubatındaki Dresden bombalanmasında da güzel kent yerle bir edilmiş, 34 bin insan yaşamını yitirmişti. İkinci Dünya Savaşı'nın bombaları sadece suların altında değil. Alman topraklarının altında da, savaşta uçaklardan atılmış, patlamamış uçak bombası olduğu bilinen bir gerçek. Nerede oldukları belirsiz, arada bir rastlantı sonucu ortaya çıkıyorlar. "Dörtler"in uçakları sadece başkent Berlin'in üzerine 45 bin ton bomba atmıştı. Resmi açıklamalara göre İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya'nın üzerine iki milyon tona yakın bomba düşmüş. Uzmanlara göre bunlardan yüzde yirmisi henüz patlamamış, yerin altındalar. Daha çok inşaatlar sırasında ortaya çıkıyorlar. Bulunmalarının ve imha edilmelerinin daha 50 yıl süreceği söyleniyor!

***

1976 yılında yeri belirlenip planlanan Akkuyu Nükleer Güç Projesi'nin temeli 3 Nisan 2018'de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atılmıştı. Akkuyu Santrali Ecemiş fay hattına yaklaşık 160 km uzaklıkta. Rusya Federasyonu ile imzalanan resmi anlaşmaya göre 20 milyar dolara çıkacak projenin 2025 yılında üretime geçmesi planlanmıştı. Şimdi ilk ünitesinin bu yıl açılacağı söyleniyor. Değişik çevresel, teknik ve ekonomik riskleri barındırdığı uzmanlar tarafından yıllardır sıkça dile getirilmekte. 

Bundan tam 40 yıl önce, 26 Nisan 1986'da Ukrayna'daki Çernobil nükleer santralında meydana gelen patlama sonrasında radyasyon bulutları Avrupa'ya yayılmıştı. Aradan geçen yıllarda on binlerce insan tiroit kanserinden ölmüştü. Doğa da. Bulutlar Doğu Karadeniz bölgemize de çökmüş, Rize'de yaşayan bir tanışım da iki yıl sonra yaşamını bu kanserden yitirmişti! Bir süre önce yapılan resmî açıklamalara göre kanser tehlikesi bir 40 yıl daha sürecek... Kuzey Anadolu fay hattına 80 km ötede de bir santral inşa ediliyor. Sinop Nükleer Güç Santrali ilk elektriği 2035 yılında üretecekmiş.

İsviçre'nin haber ve bilgi platformunun (SWI swissinfo.ch) geçen yıl yaptığı açıklamaya göre dünya genelinde bir milyardan fazla ateşli silahın (küçük silahlar ve hafif silahlar) dolaşımda olduğu tahmin ediliyor. 1966 yılında Stockholm'da kurulmuş olan Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'nün (SIPRI) 27 Nisan'daki açıklamasına göre de tüm dünyada silaha yapılan harcama son 11 yılda sürekli artmış. 2025 yılında toplam harcama 2,9 trilyon dolar olmuş! Çin 336 milyar dolarlık harcamasıyla son 10 yılın en hızlı büyümesini gerçekleştirmiş. Türkiye, 2025'te en çok askeri harcama yapan ülkeler sıralamasında 18'inci sırada yer alıyor. Ülkemizin askeri harcamaları, 2025'te 30 milyar dolara ulaştı. Bu rakam, 2024'e kıyasla yüzde 7,2 ve 2016'ya kıyasla ise yüzde 94'lük artışa karşılık geliyor.

Bütün bunların ardından konuyla dolayısıyla ilgisi olan yepyeni bir bilgi: Avrupa İstatistik Ofisi'nin (Eurostat) geçen haftaki güncel verilerine göre Türkiye, yoksulluk riski altında bulunan nüfus oranında yüzde 29,8 ile Avrupa'nın zirvesinde yer aldı. Ülkemizde bu risk grubunda yer alan kişi sayısının 25 milyonu aştığı hesaplandı. Türkiye'de emeklilerin büyük bir bölümünün maaşları açlık sınırının altında. 2026 yılı itibarıyla, en düşük emekli maaşı, belirlenen açlık sınırının sadece %61,8'ini karşılayabiliyor.

İnsan eliyle yaşam yok edenler her çağda vardı...Onlardan kurtulmak mümkün değil!