11 Temmuz 2021

Telefon Kulübeleri

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 11 Temmuz 2021

Bir zamanlar sarı telefon kulübeleri vardı. Kentin her sokağında, her caddesinde, köşe başlarında. Yanyana, dizi dizi. Ne zaman telefon etmen gerekse, ne zaman acelen olsa, kesinlikle, konuşması bir türlü sona ermeyen, dışarda duranı şu kadar olsun umursamayan biri olurdu içinde. Sen ise çaresiz, elinde bozuk para, çoğu zaman 20 fenik, sabırla öyle beklerdin.

*

Saçlarını parıltılı bir yeşile boyamış, üzerinde kapkara bir giysi, kulaklarında maden küpeler, ayağında kısa bir etek, altında fileli kara çoraplar. Karşısındaki gençle tartışıyor. O da karalar içinde. Boyalı saçlarıyla, öfkesinden tüyleri kalkmış foksterier köpeği andırıyor. Yanlarında karalara bürünmüş başkaları da var. Hepsi de birbirine benzeyen kızlı erkekli bir grup genç. Ellerde bira şişeleri, çoğu aileleri ile sorunlu, topluma da karşıt tipler. Kollarda, omuzlarda, yanaklarda dövmeler. Birinin sol kolunu boydan bir kertenkele kaplıyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Yanlarından geçenler tuhaf, biraz da ürkek onlara bakıyor ve hızla yoluna devam ediyorlar.

Kara giysili gençlerin hemen karşısında bir telefon dükkânı! Kentin birçok yerindeki bu dükkânlardan vatan hasreti çeken yabancılar Amerika'dan Afrika'ya, Asya ülkelerine, Türkiye'ye ucuza telefon edip yakınlarıyla dakikalarca çene çalıyorlar. Kapısında, çocuklarını sakinleştirmeye çalışan bir Afrika güzeli durmuş. Az ötede iki kabadayı çene çalıyor. Hepsi de birilerini bekliyor gibi. İçerde maviye boyanmış üç telefon kabini. Birkaç da bilgisayar var. Her kafadan bir ses çıkıyor. Burası bir Cybercafé, bir Babil Kulesi! Tanrı insanların dillerini karıştırmış, kimse kimseyi anlamıyor! Çünkü Almanca konuşulmuyor. Telefon kabinlerinden duyulan Çince, Arapça ve Türkçe'ye çeşitli Afrika dilleri de karışıyor. Burada on beş dakika duran Almanya'da olduğunu unutuyor!

170 ülkeden tam 140 bin insan
Kasada oturan gençten adam Hintli'yi andırıyor. Kurnaz patron bakışlarıyla hiçbir şeyi gözden kaçırmıyor. Dükkânı sabahın erken saatlerinden gece yarısına dek açık. Üç numaralı kabindeki kara tenli kadın çok yumuşak bir sesle, gülümseyerek konuşuyor. Elinden tuttuğu küçük kızı fıldır fıldır gözlerle sağına soluna bakınıyor. Kasadaki adam, çekik gözlü bir kadına değişik telefon ücretleri konusunda bilgi veriyor. Onu anlamayan kadın tekrar tekrar soruyor. Adam sabırlı, yanıtları hep aynı oluyor. Kadın on dakika sonra dükkânı terk ediyor. Hiçbir şey anlamamış olduğu yüzünden belli. Sıra bende. Elimdeki kâğıdı uzatıp fotokopi çekmesini rica ediyorum.

Tam 170 ülkeden 140 bin insanın yaşadığı ve yüzün üzerinde yabancı dilin konuşulduğu Stuttgart'ta bu gibi dükkânlar para basıyor! Her ne kadar çoğu insanın cebinde akıllı telefon varsa da kabinden Vietnam'ı, Kongo'yo, Küba'yı aramak 'cep'ten ucuz. Bağlantı da daha iyi. Her renkten, her kültürden, her dinden insan kapılarını aşındırıyor. Taş çatlasa yirmi metrekare dükkân son aylarda küçük bir postane de oldu! Mektubunuzu paketinizi verebiliyor, para da havale edebiliyorsunuz. Avro bekleyen yakınlarına her ay başında para yollayanlar dünyanın 200 ülkesinde 347 bin şubesi olan MoneyGram'ın buradaki hizmetinden yararlanıyor! Tam karşıdaki dükkânın sahibi ekmeğini yıllardır 'akıllı telefonlar' satışından ve tamiratından kazanıyor, son bir yılda maske satışından da. O burayı çalıştıranın ağabeyi. Dükkânının kapısında hep kuyruk var. Kuyrukta tek Alman göremezsiniz!

Stuttgart tren istasyonunun altındaki pasaj sabah akşam insan kaynıyor. Karalar içindeki, vücutları dövmeli gençler pasajın büyük Schloss parkına açılan girişine yıllardır el koydular. İş çıkışı otobüse, tramvaya, metroya, trene koşuşturanların kendilerini toplumdan dışlamış o tiplere bakacak zamanı yok. Canları da istemiyor.

768 basamak çıkmak!

CUMHURİYET, 11 Temmuz 2021

Kulesi dünyanın en yükseği. Tam 161.53 metre. Tepesine ulaşmak için 768 basamağı çıkmak zorundasınız. Gücünüz varsa. Fakat çıktığınıza değiyor, hele hava açık, görüş berrak oldu mu... Alpler'e kadar uzanan bir panorama yorgunluğunuzu gideriyor.

Temelini 14. yüzyılda atmışlar Ulm Katedrali'nin. Devasa kapısından içeri girip de başınızı kaldırdığınızda kubbeleri süsleyen motifleri zor seçiyorsunuz. Stuttgart'tan Münih'e, Konstanz Gölü'nün kıyılarına, Avusturya Alpleri'nin kayak merkezlerine ulaşmak için hep Ulm'dan geçmek zorundasınız. Kuzey İtalya'ya, Venedik ya da Milano'ya mı yolculuk, yine Ulm üzeri gidiyorsunuz. Anlayacağınız Ulm, "yol üstünde bir kent". Ortasından Avrupa'nın en uzun nehri Tuna geçiyor, kollarından Mavi ile burada buluşuyor. İnsan bir an düşünüyor, acaba ona "Mavi Tuna" demelerinin nedeni bu mu? Hayır, tabii bu doğru değil. "Mavi Tuna" deyişini bulan 1867'de bestelediği ve aynı yılın şubatında Viyana'nın büyük parkında kentlilere, mayısta da Paris'teki Dünya Fuarı'nda uluslararası katılımcılara sunduğu "Güzel Mavi Tuna" valsiyle Johann Strauss olmuştu...

Balıkçılar mahallesinde
Katedral çevresi eskiliğini korumuş. Dar sokaklar, ikişer üçer katlı tarihi evler, loş geçitler, küçük lokantalar ve şaraphaneler, butikler ve galeriler... Tuna'ya inen yollar kentin en şirin mahallelerinden geçiyor. Birçok tarihi Alman kentinde olduğu gibi Ulm'da da çoğu sokak araç trafiğine kapatılmış, yayalar rahatça dolaşsın diye. Korona vakaları azaldıkça sınırlamalar yavaş yavaş kaldırıldı. Kafeler, lokantalar masaları çıkarmış dışarı. Havalar yaz. İnsanlar aylar süren "ev hapsi"nin ardından mutlu mutlu oturuyor, yorgunluk çıkarıyor, gülümsüyor...

Balıkçılar Mahallesi kentin en eski yerleşimi. Buradaki yapıların çoğu, nehir kıyısındaki kent duvarları 16. ve 17. yüzyıldan kalma. Günümüzde lokanta olarak kullanılan Eğik Ev, yedi yüz yıldır hâlâ sapasağlam ayakta, hafif yan yatmış olmasına karşın.

Ulm Müzesi değerli ve ilginç sergilere öncülük ediyor. Bundan birkaç yıl önce ekspresyonizmin (dışavurumculuğun) en ünlü ressamlarından Emil Nolde'nin (1867-1956), 1903 ile 1918 yılları arasında yarattığı büyüleyici 60 insan portresi müzenin salonlarını süslemişti. Hele Nolde'nin Yeni Gine'de yaşadığı yıllarda (1913-1914) yarattığı ada yerlilerinin portreleri çok çekiciydi.

O bir şamandı, kâhindi, eylemciydi
Son aylarda Ulm Müzesi salonlarını, doğumunun 100. yılını kutladıkları, geçen yüzyıl Almanyası'nın en tanınmış "politize olmuş sanatçısı" kabul edilen Joseph Beuys'a (1921-1986) ayırdı. Beuys, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'nın yetiştirdiği tartışmalı sanatçılarından biriydi. Yaşamı boyunca üzerinden uzun paltosunu, başından kenarları geniş şapkasını çıkarmayan Düsseldorf'lu sanatçının özellikle 1960'lı ve1970'li yıllarda heykel, yerleştirme, çizim, grafik ve performans alanlarındaki çalışmalarında Şamanizmden ve Rudolf Steiner'in antropozofi öğretisinden etkilenmiş olduğu bilinir. "Heykellerimin doğası kesin ve bitmiş değildir, her şey sürekli bir değişim geçirmektedir", sözleri onundur. Alman sanat dünyası için o bir şamandır, kâhindir, büyücüdür, rahiptir, eylemcidir, politikacıdır, filozoftur...

Ulm gezintisinin sonunda Stuttgart'a dönmek de var, geceyi tarihi Balıkçılar Mahallesi'nde geçirmek de. İkinci seçeneği yeğlerseniz, adı Dar Ev olan küçük otelde kalmanız önerilir. Fischergasse'de, taş köprünün hemen yanı başındaki, 16. yüzyıldan kalma yapı adı gibi gerçekten daracık. İçinde sadece üç odası var. Baştan aşağı özenle restore edilmiş odalar kat genişliğinde. Birinde jakuzi var, günün yorgunluğunu atmak isteyenler için. Tuna'nın kolu Mavi neredeyse odanızın içinden geçiyor. Az sonra ağaçlar altında oturmuş, leziz yöre şaraplarını yudumlarken aklınız uzaklarda...

mail@ahmet-arpad.de

5 Temmuz 2021

„Şarkılar Sınırları Aşar"

TOPLUM Gazetesi, 5 Temmuz 2021

1949'da kurulan Batı Almanya'nın ilk Cumhurbaşkanı Theodor Heuss, 1957 yılında Ankara ve İstanbul'u ziyaret ettiğinde neredeyse benim de elimi sıkacaktı. Dolmabahçe'de motordan indiğinde alandaki karşılayıcılar arasında Alman Lisesi öğrencilerinin de olması doğaldı.

Ertesi gün liseyi ziyaretinde onu daha da yakından görmüştük. Bahçede dizilmiş biz öğrencilere bakarak yürürken bir an durmuş, tam da önümdeki çocuğun yanına gitmiş, elini sıkmış ve onunla Almanca kısa bir sohbet etmişti. On beş yıl sonra Stuttgart'taki üç katlı, parkı andıran bir bahçe içindeki villasının az ötesinde yaşayacağımı o günlerde düşümde görseydim inanmazdım!

Oturma odası, yemek odası, bürosu 1950'li yıllarda Heuss ailesinin kullandığı mobilyalarla olduğu gibi duruyor. Katlardan biri eski cumhurbaşkanının arşivine ayrılmış. Bu arşivde yirminci yüzyıl Almanyası'nın başlangıç yılları belgeleniyor. Bir vitrinde Theodor Heuss'un 1957'deki Türkiye ziyaretinden belgeler var. Onun özel izniyle 1958'de Almanya'ya gelen Ankara meslek enstitüsü mezunu 150 kişi bu ülkeye giren ilk Türk işçileriydi! Arşivlerde onlara „Heuss'un Türkleri" dendiği yazıyor.

Savaşla ünlenen şarkı

Villanın katlarından biri sürekli değişen sergilere ayrılmış. Bir köşede "Lilli Marlene" var. 1915'te Rus cephesine gitmeye hazırlanan asker Hans Leip'ın yazdığı bir şiir Norbert Schultze'nin 1938'deki bestesiyle ve kadın şarkıcı Bunneberg'in (Lale Andersen) repertuvarına almasıyla ünlenir. 1941'de Belgrad'daki Alman asker radyosunun her akşam yayımlamasıyla da "Lilli Marlene" dünya çapındaki ününe kavuşur.

"Kışlanın büyük kapısının önünde
Büyük kapının önünde bir fener var
İşte orada buluşalım
O fenerin altında buluşalım
Eskiden olduğu gibi Lilli Marlene
Eskiden olduğu gibi Lilli Marlene"


Anavatandan binlerce kilometre ötede savaşan Alman askerleri, Lale Andersen'in hasret dolu boğuk sesini dinler, her şeyi unutur. Belgrad radyosuna on binlerce mektup yağar. Radyo her akşamki programına saat 21.55'te Lilli Marlene ile başlar! Savaş sürer gider, şarkı ününe ün katar. Sadece Hitler'in değil, karşı cephedeki "düşman" askerlerine de savaşı unutturur Lilli Marlene. Ünlü yazar John Steinbeck'in dediği gibi "Şarkılar siyasete benzemez, sınırları kolayca aşarlar". Birbirlerini boğazlasın diye cephelere sürülmüş milyonlarca gence her şeyi unutturan bu ezgi bir an için silahları susturur. O, "savaşı durduran şarkı"dır!

Theodor Heuss evinden çıkıp villalar arasından ormana doğru ilerlerken bir başka ünlünün, Ferdinand Porsche ailesinin evinin önünden geçiyoruz. Hitler'in, "Düşük maliyetli bir 'halk' otomobili yap!" emri üzerine Porsche Volkswagen "kaplumbağa"yı yaratmıştı. Sonraki yıllarda Alman Nasyonal Sosyalist Parti'sine ve SS'ye üye olmuş, Hitler'e askeri araç üretmişti. Savaştan sonra tutuklanmış, fakat kimse kılına bile dokunamamıştı. Hitler Porsche'den yararlanmıştı. O savaşın ardından Batı Almanya'yı kurduranlara da gerekliydi!

Şimdi önünden geçtiğimiz villadan vârisleri taşınınca Theodor Heuss'un komşusu görkemli yapı Porsche Konukevi oldu. Stuttgart'taki dev şirket yıllardır rekora koşuyor. Korona krizi de onu etkileyemedi.

27 Haziran 2021

Hitler ve gazeteciler...

TOPLUM Gazetesi, 27 Haziran 2021

AHMET ARPAD

"Bizdeki aydın sınıfını gördükçe öfkeleniyorum, fakat yapacak bir şey yok, çünkü onlar gerekli; böyle olmasaydı köklerini çoktan kazırdık!" Hitler bu sözleri 10 Kasım 1938 akşamı Münih'teki karargâhına çağırdığı yaklaşık 400 gazetecinin karşısında söylemişti. 'Führer' ülkeyi 'teslim aldığı' 1933'ten başlayarak komünistleri, aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri, bilim adamlarını ve yazarları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başlamıştı.

Hitler bu nedenlee 1933 yılının Mart ayında başlattığı "halkı ve ülkeyi korumak" amaçlı yasalarla öncelikle basın kontrol altına alma girişimini Haziran'da başarıyla sonuçlandırmıştı! Führer'e göre, basının toplumu yönlendirme ve etkileme gücü büyüktü, bu nedenle de onu geçici değil, sürekli kullanmalıydı! Amaca ulaşmak için yayın organları "eşitlenirken", daha doğrusu bütün basın organları birbirine uydurulurken, basın özgürlüğüne de büyük bir darbe indirilmişti. Bu girişimlerin ardından, 4 Ekim 1933'de yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla da gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratılmıştı. Gazetelerde yazı işleri müdürü görevini üstlenecek kişilerin kesinlikle "saf kan Alman" ve politik açıdan "çok güvenilir" elemanlar olması koşulu getirildi. Bu süreçte parti kendi adamlarını sorumlu görevlere yerleştirdi. Yeni yasayla Ocak 1934'ten başlayarak birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi.

Eleştiren gazeteciler Almanya'dan kovuldu

Nasyonal sosyalistler böylece ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında tüm medyayı çıkarlarına uygun yönlendirmeyi başarmışlardı. Bütün gazeteler hükümetin düzenlediği basın toplantılarına muhabir yollamak zorundaydı. Neyin nasıl yazılacağına da, Hitler'in hemen 1933'ün ilk haftalarında kurduğu ve başına da Goebbels'i geçirdiği 'propaganda bakanlığı' karar verecekti. Basından pek karşı tepki gelmedi. Tepki gösterenler de işten atıldı, Almanya'dan kovuldu ya da öldürüldü. Bazıları kendiliklerinden başka ülkelere iltica ederken, birçoğu da toplama kamplarına sürüldü. Bunlardan biri de Münih yakınlarındaki, hemen Mart 1933'te kurulan ve nasyonal sosyalist ideoloji karşıtı gazetecilerin yanı sıra sendikacılarla aydınların da atıldığı Dachau kampıydı. Her türlü nümayiş ve protesto da acımasızca eziliyor, insanlar içeri alınıyordu. Basının devlet tarafından "denetlenmeye" başlanmasının tek amacı Alman halkını nasyonal sosyalist ideolojiye uygun olarak etkilemenin en kolay yol olmasıydı. Seslerini çıkarmak yürekliliğini gösteremeyen gazete sahipleri 1933 yılının Haziranı'nda kurulan medya kontrol meslek birliğinin başına Max Amann adında bir Nazi'nin geçmesine de göz yumdular. Çünkü Alman basını artık bağımlı yapılmıştı. Hitler'in 44. doğum günü olan 20 Nisan'da ünlü çizer Emil Stumpp'un yaptığı Führer karikatürünü birinci sayfadan yayımlayan ünlü Dortmund gazetesine hemen ertesi gün el konuldu, mal varlığı ve sermayesi partiye aktarıldı. Çizer Stumpp'un da Almanya'da çalışması yasaklandı.

Yönetenleri 'küstüren' gazeteler

1935'ten sonra da 'yönetenleri küstüren' veya 'basının şerefini lekeleyen' herhangi bir haber veren gazeteler meslek birliğinden çıkarıldı. Hitler'in nasyonal sosyalist devleti böylece birkaç yıl içinde medyayı sadece kontrol etmeyi başarmamış, ne türlü yayın yapacağına da karar vermekle onu bütünüyle ele geçirmişti. Aynı süreçte tabii Yahudi azınlığın tüm yayın organlarına da el kondu. Yayınevleri kamulaştırılırken, karşı çıkabilecekleri düşünülenler başkalarına satmak zorunda bırakıldı. Ülkede gücünü pekiştirmekte olan Hitler'in NSDAP partisi zamanla basını amaçlarına uygun yönlendirmeyi başarmıştı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels'in tek amacı ilk günden başlayarak tüm basını, radyoları ve her türlü yayın organının düşünce ve görüşlerini baştan sonra denetlemekti. Goebbels, "Ben bakan olarak gazeteleri yasaklayamam" diyordu. "Fakat hükümet basınla baş etmek zorunda kalırsa gereken tüm yöntemleri mutlaka bulacaktır! Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır. Biz ona elimizi uzatacağız ve onun da uzattığımız bu eli kayıtsız şartsız tutmasını bekliyoruz..." Nasyonal sosyalist parti çıkardığı yasalarla, "yönetenlerin korkulu düşü" olan medyayı kendi politik çıkarları doğrultusunda standartlaştırmıştı!

Tüm demokratik güçler susturulmuştu

Naziler savaş yıllarında tüm ülkede gazetelerin yüzde 36'sını kontrol ediyordu. Tirajı yüksek bu yayın organları halkın yüzde 82'si tarafından okunmaktaydı! Ellerine geçirdikleri yayınevleri arasında ünlü Ullstein da vardı. Kitap ve gazete Hitler'in korkulu düşü idi. Hitler Almanya'sında bireye yapılan baskı 10 Mayıs 1933'te kitapların yakılmasıyla başlamıştı. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig ateşi boylamıştı! İnsanların okumaması, düşünmemesi demekti. Führer, gazete ve kitabın silahtan daha güçlü olduğunu çabuk kavramış, basın özgürlüğüne son vererek de tüm demokratik ve liberal güçleri susturmayı başarmıştı..!

Gerçekdışı haberlere inananlar

Cumhuriyet, 27 Haziran 2021

STUTTGART – Ahmet Arpad

İnsanoğlu heyecanlanmayı sever. Bu nedenle gazete okurken, televizyon seyrederken okuduklarının, gördüklerinin doğru olduğuna çabucak inanıp heyecanlananlar az değildir. Sosyal medyanın yaşamımızı gittikçe daha çok etkilemeye başladığı günümüzde sadece gerçekdışı haberler değil, onlara inananlar da hızla artıyor. Son yıllarda birileri sosyal medya aracılığı ile toplum insanlarını yanlış bilgilendirme çabasında!

Bir kez bu tuzağın içine düşen, her okuduğuna inanmaya yatkın, daha doğrusu inanmak isteyen kişilerde bir süre sonra korku, iğrenme, şaşkınlık ve nefret gibi duygular görülüyor. Baden-Württemberg Eyaleti İçişleri Bakanlığı'na bağlı "Politik Eğitim Merkezi"nin bir süre önce yaptığı açıklama şöyle: "Son yıllarda toplumda insanların özgürce söyleyebileceklerinin ötesine çıktığını tespit ediyoruz. Konuşma ve yazma özgürlüğünün sınırları yerinden oynatılıyor". Sosyal medya günlük yaşamı abartıyor, birçok kişide psikolojik sorunlara neden oluyor, insanlar ruh ve sinir hastalıkları nedeniyle doktora başvuruyor. Yüzlerce milyon Instagram kullanıcısı günbegün -çoğu kez bilinçli yayılan- gerçekdışı haber ve görselleri, tanımadığı insanlarla paylaşmaktan çekinmiyor. Bir düşler dünyasında yaşayan bu insanlar hep güzel, heyecan verici şeyler okumak, görmek istiyor ancak belli bir süre sonra bu "balon dünya" patlıyor, gerçek ortaya çıkıyor bu, altından kalkması güç psikolojik sorunları beraberinde getiriyor. Ve bu sorunlar Covid-19'la arttı.

Merkel'in yerini kim alacak?
Eylül sonunda Almanya yeni bir başbakan seçecek. Kimin Merkel'in yerini alacağı, hangi partilerin yeni hükümeti oluşturacağı bilinmiyor. Favori yok, ipi kim birinci göğüsleyecek, önceden kestirmek olanakdışı. Böyle bir ortamda kararsız seçmeni etkilemek çok önemli. 2017 genel seçimleri öncesi bazı önlemler almış olan hükümet şimdi de Federal Enformasyon Teknik ve Güvenlik Dairesi (BSI) aracılığı ile milletvekili ve başbakan adaylarının e-posta'larına olası saldırıları engellemeye çalışıyor. BSI Başkanı Arne Schönborm, yabancı ülkelerden hacker'ların özellikle sosyal medya hesaplarından yanlış bilgiler paylaşabileceklerini kaydetti. Burada Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un e-postaları'nın hack'lendiğini, ABD seçimleri öncesinde de dış güçlerin seçim kampanyalarına manipülasyon yaptığı savlarını unutmamak gerekiyor. Eski NATO Genel Sekreteri Rasmussen, tehlikenin ağırlıklı olarak Rusya ile Çin'den geldiğini söylemişti. O yılların istihbarat başkanı Hans-Georg Maassen de "Rusya tarafından seçimleri etkileme girişimine dair artan kanıtlar bulunuyor" demişti. Böyle siber saldırılardan ve yanlış bilgilendirilmelerden 2015'ten bu yana en çok etkilenen AB ülkesinin Almanya olduğu biliniyor.

Demokrasinin temel ilkesi "düşünce özgürlüğü"nün ardına gittikçe daha çok aşırı sağcının sığınmaya başlaması ve kendilerini eleştirenleri "vatan hainleri", "yalancı basın" diye damgalaması da huzur kaçırıcı! Haftalık SPIEGEL dergisinde okumuştum, siyasi görüşlerini Facebook aracılığı ile yayan partiler arasında sağcı popülist Almanya için Alternatif Partisi (AfD) başı çekiyor. Nefret ve fesat yaymanın bir özgürlük olduğuna inananlar sosyal medyada at koşturuyor! Gittikçe daha çok politikacı aşırı sağcıların, Neonazilerin hakaretine uğruyor, hatta ölüm tehditleri alıyor.

İnsanoğlu yapay zekanın kölesi mi?
Resmi açıklamalar doğruysa Alman gençlerinin yüzde 74'ü günde yirmi kez Instagram'a giriş yapıyor, her saniyede -gerçek veya gerçekdışı- altı bin tweet dünyada bir yerlere gidip geliyor! Massachusetts Institute of Technology'nin bir araştırmasına göre, yalan haberler diğerlerine göre yüzde 70 daha hızlı yayılıyor, ortaya atılan görüşler ve kavramlar alışılmış sınırları aşıyor. Bunun toplum için hissedilir ve dramatik sonuçları da gittikçe kaçınılmaz oluyor.

Berlin'deki "Yeni Sorumluluk Vakfı"nın geçen mayısta sonuçlarını açıkladığı bir araştırma, katılımcıların yüzde 46'sının yarı gerçek haberlere veya propagandaya inandığını ortaya çıkarmıştı. Vakıf sözcüsü Anna-Katharina Mesmer'in belirttiğine göre, katılımcıların çoğunluğu internette okuduğu uydurma haber ve bilgileri doğru değerlendirmekte sorun yaşıyor. Tanıtım, bilgilendirme, bilinçli yanlış haber ve kişisel görüş arasındaki farkı kavrayamıyor.

Birilerinin sınırsız özgürlüğün geçerli olduğunu iddia ettiği ancak her türlü kabalığa, saldırganlığa ve psikolojik baskıya "kapıları açık" sosyal medya aracılığıyla yaydığı yalanlara inanan insanların sayısı arttıkça dünya toplumunu bekleyen büyük tehlike de hızla doruğa yükseleceğe benziyor. Günümüzde insanoğlunun zekâ katsayısında (IQ) düşme olduğunu söyleyen, yüzlerce milyon Instagram kullanıcısının gerçeklerden uzak bir düşler dünyasında yaşadığını iddia eden bilim insanları da var. Birilerinin, "yaşamın artık kolaylaşacak", diye getirip önümüze koyduğu kimi yeniliklere bağımlı yaşamak özgürlük mü?.. Yakın gelecekte insanoğlu dijitalleşme ve yapay zekânın kölesi olup gücünü yitirecek mi?

mail@ahmet-arpad.de


22 Haziran 2021

Duvarlar Renk Cümbüşü

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 22 Haziran 2021


Stuttgart'ın görkemli Mercedes Benz Müzesi'ne, Mercedes Benz Arenası'na, Mercedes Benz genel merkezine, Neckarpark futbol sahalarına, iki konser salonuyla bir spor salonuna, panayırların, sirklerin kurulduğu büyük çayıra giden kavşağın altı koskocaman bir alan!

Kent belediyesi burasını grafiti sanatçılarına teslim etmiş! Günün hangi saati giderseniz gidin, orası ellerinde değişik spreyler duvardan duvara giden gençlerle dolu. Uzunlukları 500 metreye yaklaşan değişik duvarlarda, üzerindeki dev kavşağı taşıyan kalın sütunlarda renk coşkulu çizimler...

Birileri buraya spreyi gönlü elverdiğince sıkmış! Çizimlerin tümü hareketli ve canlı. Kimileri vahşi, güldürücü, düşündürücü, kimileri de, karşılarında durup uzun uzun baksanız da, içinden çıkamadığınız, ışıldayan motifler.

Koskoca harfler, komik, küfürlü İngilizce sözler, kıvrılan bir dev yılanı andıran çizgiler, iç içe kadınlar, erkekler, hayvan figürleri, insanı gülümseten tuhaf yüzler... Hepsi de 'wild style'! Uzun bir duvarda bir fil, mor renginde, ağzını açmış bağırıyor, başına pembe dev bir fare oturmuş, gülümsüyor! Hemen yanında bir heykel, alçıdan, bıyıkları kalın, iri yarı, güçlü bir orta çağ savaşçısı. Elinde sprey kutusu önünden her geçen onu gönlünce boyamış!

Önüne geçilemeyen tutku

Çoğunlukla bu 'sanata' yeni atılanların özellikle hafta sonlarında doldurduğu 'yeraltı alanı'nı kent belediyesi grafitiçilere bırakmış. Stuttgart'ın belirli banliyö istasyonlarının duvarlarını, merdivenlerini de kullanmaları mümkün. Kimi caddede binaların duvarlarını kaplayan dev tablolar da dikkati çekiyor.

Onlar sipariş üzerine yapılmış! Varlıklılar, şirketler, dernekler sahibi oldukları binaların ön veya yan cephelerini profesyonel grafitiçilere açıyor! Belediyenin bazı otobüs ve tramvaylarında da eserlerini görmek mümkün! Artık bu 'sanattan' geçinenler var. Grafitiçileri doğum günlerine, okullara, ev partilerine çağırmak mümkün.

Bunlardan biri de kırk yaşındaki Stuttgartlı Christoph Ganter. Çoğu Art Nouveau tabloları andıran dev boyutlarda çizimleri kentin değişik duvarlarını kaplıyor. Bir metro istasyonunun peronlara inen merdivenlerdeki dev panoya "Golden Future" adını vermiş. Kırmızı, iri balıklar, uğur böcekleri, domuz yavruları, filler, tavşanlar, yoncalar, kırmızı mantarlar karmakarışık, iç içe, oynak, şen, büyüleyici... Ganter 2019 sonunda mesleği olan lise öğretmenliğini bırakmış. "Şimdi kendimi çok özgür hissediyorum", diyor. Bir zamanlar aklına geleni geceyarıları gizlice duvarlara çizen, polislerden kaçan Ganter günümüzde profesyonel çalışan bir 'Street Art sanatçısı'.

İlkçağ insanlarının mağaralara çizdiği duvar resimleri grafitinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. İlerki çağlarda Antik Yunan'da, Efes'te, Pompei'de, Mısır'da benzerlerine rastlanıyor. Grafitinin yeniden doğuşu 1970'li yıllarda New York'ta özgür gençlerin kent duvarlarına, metrolara çizdikleriyle başlamış. Duvarlardaki renk coşkusu önüne geçilemeyen bir tutku...

15 Haziran 2021

Çılgın Kralın Sarayları

Toplum Gazetesi/Almanya,15 Haziran 2021

Bu yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız. "Eksantrik" Kral II. Ludwig'in (1845-1886) karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Milyonlarca "Mark"ı, ülkesinin hemen hemen tüm olanaklarını, gerçekdışı gibi görünen, 200 odalı bu olağanüstü saraya harcamış. Ona "çılgın" diyenler olmuş. Kral II. Ludwig bundan tam 135 yıl önce, 13 Haziran 1886'da öldü. Anlaşılmaz bir yaşam Starnberg gölünün sularında son buldu! Kırk bir yaşında dünyasına veda eden II. Ludwig'i 19 Haziran 1886 günü Münih'te St. Michael Kilisesi'nin altındaki 'İmparatorlar Mezarlığı'na gömdüler!

Neuschwanstein, belki de Avrupa'nın en güzel şato sarayı! Bavyera Kralı II. Ludwig insanlarla bir arada değil, kendi yarattığı düşler dünyasında yaşamış, içine kapanık, utangaç, ancak kendini hep en büyük hissetmiş bir kral. İnsanlardan uzak olmayı yeğlediği için masalımsı bu sarayın duvarları ardına çekilmiş.

Zamanla onun yaşamından rahatsız olmaya başlayan yakın çevresi, bir doktor heyetinin verdiği "psikolojik yetersizlik" raporuyla Bavyera'yı artık idare edemeyeceğine inandıkları kralı tahtından indirmiş, sarayından atmış. "Bana komplo yapıyorlar" diyen II. Ludwig, Starnberg Gölü'ndeki Berg şatosuna sürülmüş. Kısa süre sonra da gölde ölüsü bulunmuş. Ölmüş mü, öldürülmüş mü? Bu günümüze dek yanıtlanamamış bir soru. Düşler dünyasının kralı ardında büyük borçlar bırakarak yaşama veda etmiş.

Altın kaplı oda

Münih'le Salzburg arasındaki Chiemsee, Güney Bavyera'nın güzel göllerinden biri. Burayı çekici yapan Kral II. Ludwig'in ölümünden kısa süre önce yaptırdığı Herrenchiemsee Sarayı. Versay'dan etkilenmiş yapıda 98 metre uzunluğundaki görkemli tören salonu, ikinci kata çıkan merdivenler ve kralın her yanı altın kaplama yatak odası göz kamaştırıyor. II. Ludwig bu sarayda yaşamının sadece on gününü geçirmiş!

Ölümünden birkaç ay önce Tirol yöresinin şirin göllerinden Plansee kıyılarına Pekin'deki "Kış Sarayı"nı anımsatan bir saraycık kondurmayı planlamış. Gerçekleştiremediği başka bir yapı da Avusturya sınırındaki Garmisch'in kuzeyinde, Linderhof Sarayı'nın yakınlarında plandığı, Bizans saraylarını andıran büyük saraydır. II. Ludwig'in başka sarayları da var. Bavyera Alpleri'nin çevrelediği Ammergau yöresindeki Linderhof'u çok severdi. Olağanüstü dağ manzarasıyla ünlü sarayın hemen hemen bütün odaları altın kaplı. İnsanlarından kaçan genç kral, hayranı olduğu ünlü besteci Richard Wagner'in "Tannhäuser" operasındaki dev mağaranın benzerini sarayın bahçesine yaptırmış.Yine aynı yörede, Schachen tepesine kondurttuğu, 3 bin metrelik Zugspitze ve Avusturya Alpleri manzaralı "kral evi" de düşsel bir yapı. Birinci katın rengârenk odaları şark saraylarını andırıyor. Korona kısıtlamaları azalınca Berchtesgaden yakınlarındaki dostlarımızı ziyarete gittik. Yolda Chiemsee Gölü'ne uğradık, II. Ludwig'in sarayını gezdik. Diğerlerini daha önce görmüştük, Herrenchiemsee Sarayı'na sıra bu kez geldi.

Başka bir "cevher" de Obersalzberg tepesinde! Buralara kadar gelip de tekrar oraya çıkmamak olmazdı. Almanya-Avusturya sınırında, iki bin metreye yaklaşan bu tepenin 1933'ten bu yana kötü bir ünü var. Hitler, Almanya'da başa geçer geçmez Obersalzberg'deki tüm yapılara el koymuştu. Mülkünü satmak istemeyenleri "toplama kamplarına gönderirim" tehdidiyle inatlarından vazgeçirtmişti. Ona "halkın başbakanı" denmesini isteyen Hitler, bu tepeye kendi çizdiği planlara göre dev bir karargâh oturtmuştu.

Megaloman kime denir?

"Führer" ülkeyi ve savaşı uzun yıllar buradan yönetmiş, ülkeler arası politikacılarla, diplomatlarla görüşmelerini burada yapmıştı. Yükseklik neredeyse 2 bin metre. İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, pırıl pırıl dereler, suları yemyeşil Königsee. Şirin, küçük, kar beyazı gemiler yine çalışıyor, arkalarında köpükler bırakarak küçük yerleşimlere uğruyor. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alp dorukları... Uçurumun bağrına saplanan bu "kartal yuvası"nda Hitler, yanında Eva'sı keyif çatıp çayını yudumlarken, kafasından kimbilir ne "kötülükler" geçiriyordu?

Megaloman kime denir? Kendini herkesten üstün gören kişiye! Onun temelinde çok güçlü ve bastırılmış bir aşağılık kompleksi vardır. İnsanlık tarihinin gelmiş gelmiş en büyük megalomanlarından biri Adolf Hitler'di. Psikiyatristlere göre Kral II. Ludwig de Hitler gibi iki ruhluydu. Onlar yakın çevreleri için kolay anlaşılmaz insanlardı. "Ben kendim için de, başkaları için de gizem dolu bir insanım", genç kralın ünlü bir sözüdür.

13 Haziran 2021

Doğayı öldürenler...

Cumhuriyet, 13 Haziran 2021

30 Eylül 2010 günü Stuttgart'ta kent merkezindeki 25 tarihi ağacın kesilmesini engellemek isteyen kadınlı erkekli, genç, yaşlı binlerce kişiye gaz ve tazyikli su sıkan, onları coplarla döven polis, altısı ağır olmak üzere dört yüz kişinin yaralanmasına neden olmuştu. Bu olay beş ay sonraki seçimlerde eyalet başbakanının başını yemiş, açılan ve uzun süren davalar sonucu kent emniyet müdürüyle beş polis değişik cezalara çarptırılmış, ağır yaralılara da yüksek tazminatlar ödenmişti! Bütün bunların nedeni 25 tarihi ağacın kesilmesiydi!

600 bin nüfuslu Stuttgart'ın yüzde yirmisi yeşil alanla kaplı. Kent göbeğindeki parkın on kilometrelik yolları, gezinen, koşan, spor yapan insanlar, üzerlerine göçebe kuşların inip kalktığı göz alabildiğine uzanan çayırlar, içinde kuğuların, ördeklerin, kazların yüzdüğü küçük göller... Bu dev park her mevsim insan dolu. Sıcak havalarda rahat bir nefes almak isteyenler kent merkezine sadece 10 dakika ötedeki Killesberg tepesinin çimenlerini, açık yüzme havuzunu veya az ötede başlayan ormanın tarihi ağaçlar altındaki serin yollarını yeğliyor. Geçen yıl orada ibret verici bir şey yaşanmıştı! Stuttgart Belediyesi'nin Bahçeler Müdürlüğü elemanları ellerinde resmi izin olmadan Killesberg'de villara yakın bir yamaçtaki yedi ağacı "hastalıklı" deyip birkaç saat içinde kesivermişti. Çevrede oturanlar ayağa kalkmış, olay gazetelere yansımış, belediye özür dilemiş, sorumluları da ihtar etmişti. Hemen ardından da yedi ağacın kesildiği yere on dört yeni ağaç dikilmişti..!

KARBONDİOKSİT VE AĞAÇLAR
Bütün Avrupa'da olduğu gibi Stuttgart'ın yakınlardan başlayan Karaormanlar'da da yağmursuzluktan ve hava kirliliğinden ağaçlar ölüyor. Otomobil egzozlarının değiştirilmesi, yeni benzin türlerinin denenmesi, fabrika bacalarına özel filtreler takılması pek işe yaramıyor. Karaormanlar'da yapılan yürüyüşlerde ağaçların yaşam savaşını yakından görmek mümkün. Ağaçlara zarar veren kükürt dioksidi, azot oksidi, yeraltı sularındaki nitratlar ve sebze-meyvenin ekildiği topraklardaki çeşitli asitler kanser hastalığının da baş nedenlerinden biri. Amerikalı bilim yazarı Peter Brennan'ın, "The Ends of the World" adlı kitabında açıkladığına göre insanoğlu önümüzdeki 10-15 yıl içinde karbondioksit sorununu çözemezse dünyamız bu yüzyılın sonunda 4.5-5 derece ısınacak. Bu hızlı ısınma sonucu da yüzyılımızda başlayan yeraltı suları sıkıntısı hızla artacak. Birleşmiş Milletler mart ayında açıklamıştı, dünyada şu anda 2.2 milyar insan temiz içme suyuna sahip değil, 4.2 milyar insanın da evinde sıhhi tesisat yok!

Asya'nın en büyük ormanlarını barındıran Endonezya zengin ülkelerin çikolata, krem, çamaşır tozu gibi gereksinimlerini karşılayabilmek için gereken palm yağını kazanmak amacıyla ülkesinde her yıl 620 bin hektar ormanı yok ediyor. Dünyamızdaki tropik ormanların üçte ikisini bünyesinde barındıran Brezilya da Amazonlar bölgesinde Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'nun da "desteği" ile "tarıma yer açıyoruz" diyerek her yıl yaklaşık 8 bin kilometrekare ormana kıyıyor! Ancak Endonezya ve Brezilya ormanları dünyamızın "yeşil ciğeri"...

Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) güncel açıklaması tüyler ürpertici: Avrupa'nın büyük kentlerinde yaşayan insanların yüzde doksanı zehirli hava çekiyor ciğerlerine! DSÖ'ye göre, erken ölümlerin en büyük nedeni hava kirliliği. Bakalım Greta Thunberg ve peşinden giden öğrenciler, çıkarcı politikacıların kafa yapısını biraz olsun değiştirebilecek mi? Küresel ısınma inanılmaz boyutta, son 2 bin yılın en hızlı seviyesinde. Özelllikle endüstri ülkelerinin büyük kentlerinde yeşil alanlar çok önemlidir. Avrupa'nın en büyük parklarına sahip, çevresi ormanlarla kaplı Viyana'da kişi başına 25 metrekare yeşil alan düşerken her gün 4 milyon aracın yollarını aşındırdığı dev kent İstanbul'da bu alan bir metrekarenin altında. Sağlıklı bir yaşam için ise en az on metrekare gerekiyor!

Kişi Batı'da yaşananları ve gösterilen çabaları görünce güzel İstanbul'umuzda olup biteni gözünün önüne getiriyor ve gelecek için iyimser olamıyor. Nüfusu 20 milyon sınırına dayanmış Dünya Kenti İstanbul'da "rüzgârlı" havaalanıyla üçüncü bir köprü uğruna milyonlarca ağaç kesilebiliyor! Doğal ekosistemdeki dengenin bozulması, yaban hayatının parçalanması kimsenin umurunda değil. Ormanlar parçalandıkça ısı dengesi hızla altüst oluyor, İstanbul'umuz insanları için yaşanmaz oluyor!

9 Haziran 2021

Dipsiz Uçurumun Kenarında Yaşalanlar

Toplum Gazetesi/ALMANYA 9 Haziran 2021

"Sofra"nın bugün kapılarını açmasına daha bir saat var. Önünde uzun bir kuyruk oluşmuş. Kuyruktakiler çoğunlukla yaşlılarla sığınmacılar. Ellerinde torbalar hem bekleşiyorlar hem de birbirleriyle çene çalıyorlar. Giyimlerinden pek varlıklı olmadıkları anlaşılıyor.

Günümüz Almanyası'nda 83 milyonun yaklaşık yüzde 20'si fakir. Resmi verilere göre, 300 bin fakir çocuğu her sabah evden kahvaltısız çıkıyor. Açıklamalar bir milyon insanın evsiz barksız olduğunu söylüyor. Bunların büyük bir kısmı 1-2 odalı sosyal konutlara başını sokuyor. En son verilere göre 52 bin insan ise, sürekli sokakta yatıp kalkıyor. Toplumların yaşadığı her krizde ilk elenenler dipsiz uçurumun kenarındakiler, en güçsüzler. Fakirleşen insan zamanla özgürlüğünü yitirebiliyor, kişiliğini de. O artık kendi kendinden sorumlu olamıyor.

Büyük marketler akşam kapanırken satamadıkları ve ertesi gün de satamayacakları için atılması gereken gıda malzemelerini "Sofra"lara hibe ediyor. Tazeliğini çok az yitirmiş, görünümü pek çekici olmayan, bu nedenle de paralının almak istemediği sebze ve meyvelerin yanı sıra süt, tereyağ, ekmek, peynir ertesi sabah, bu dükkânlarda çok düşük fiyattan geçim güçlüğü içinde olanın elindeki torbaya giriyor. Sosyal yardım ve işsizlik parası alanlar, sosyal yardım dairesinin verdiği kartları göstererek "Sofra"lardan alış veriş yapma hakkına sahip. "Sofra"larda satılan her şey marketteki fiyatının yaklaşık yüzde 80 altında. Bugün altı muz 30 Cent, bir yeşil salata 10 Cent, bir kilo ekmek 50 Cent...

"Sofra"ların şoförleri çevredeki anlaşmalı marketlerden kapanış saatinden sonra "atılacak" gıda malzemelerini alıp depoya getiriyor. O gün ne satılacağına sabah dükkân açıldığında karar veriliyor. Müşteri de çoğunlukla umduğunu değil bulduğunu alıyor. Tezgâhlarda mal kalmayınca arka depodan sandıklar geliyor, boşaltılıyor. Buraya emek verenlerin tümü de görevlerini karşılıksız yapıyor. Çoğunlukla kadın-erkek emekliler "Sofra"larda çalışıyor. Bazı günler, biraz Almanca öğrenmiş sığınmacılar da onlara yardıma geliyor.

YOKSULLUK HIZLA ARTIYOR

İlk "Sofra" 1993'te Berlin'de kurulmuş. Stuttgart şubesini de 1995 yılında Leonhard Kilisesi başpapazı Martin Fritz açmış. Kentte düşük gelirlilerin yaşadığı dört semtte "Sofra"lar var. Hepsi de tramvay, otobüs ve metro duraklarına yakın, çünkü müşterileri alışverişe otomobille gelemiyor. Bugün Almanya'da 984 "Sofra" sayısız kuruluştan ve yardımseverlerden gelen bağışlarla ayakta durabiliyor.

Çoğunluğu emekli 1.7 milyon insan günbegün ucuz gıda alabilmek için "Sofra"ların önünde kuyrukta bekliyor! Bu kuruluşlar 2019 yılında 265 bin ton gıda malzemesini, neredeyse bedava, yoksullara satmış. Kimi dükkân sebze, meyve dışında başkalarının hibe ettiği ikinci el giysi de satıyor. Korona başladığından bu yana sadece işsizlik tırmanmadı, "Sofra" dükkânlarından aldıklarıyla karınlarını doyuran yoksulların da sayısı yüzde 20 arttı. Yaz, kış gününü sokaklarda geçiren, dilenen, geceleri de kendine bir köprüaltı bulan yoksullar, "Sofra"dan her gün iki kez alışveriş yapma hakkına sahip...

"Sofra"lar ayakta kalabildikleri sürece günümüz Almanyası'nda - korona nedeniyle iyice sarsılmış - yetersiz sosyal sisteme önemli bir destek veriyor.

3 Haziran 2021

Avrupa'dan Türkiye'ye atık ihracı

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 3 Haziran 2021

Stuttgartlı her hafta kapısının önünü süpürüyor. Ev sahibi bu görevini yerine getiriyor, kiracı da getirmek zorunda, çünkü kira sözleşmesinde yazıyor! Mahallelerde kaldırımlar tertemiz. 1492 yılında Stuttgart'tan sorumlu vali şöyle bir karar almış: "Kentimizin hep temiz kalması için herkes evinin önündeki pisliği haftada bir kaldırmak zorundadır”. O günden bugüne bu karar uygulanıyor! Sesini çıkarıp itiraz etmek kimsenin aklına gelmiyor.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Siz Stuttgart'ın merkezini hafta sonunun ardından, bir pazartesi sabahında görün! Kentin göbeğindeki büyük Schloss alanı, çevresindeki parklar, cadde ve sokaklar, gezi yolları çöp dolu! Korona'dan önce binlerce insanın katıldığı açık hava etkinliklerinin ardından durum daha da berbattı. Şu sıralar Korona önlemleri gevşetildi, havalar ısındı. Gençler kendilerini sokağa attılar, küçük gruplarla bir araya gelip eğlenmeye başladılar. Dans ediyorlar, şarkılar söylüyorlar, geceyarısına doğru kalkıp eve giderken de yanlarında getirdikleri pet şişeleri, plastik tabakları, kâğıtları, poşetleri oturdukları yere öyle bırakıyorlar! Lokantalar, pastaneler ve kahvelerin kapalı olduğu aylarda da, herkes yemeğini gezinerek yediği için sağ sol 'kullan ve at' karton ve plastik bardaklar, kâğıt mendiller, dondurma kapları, burger ve pizza kutularıyla doluydu. Sizin anlayacağınız değişen bir şey yok, kent merkezinde sokak, cadde köşeleri, çimenlik alanlar çöp dolu.

"Her yıl 300 milyon ton plastik"

Almanya Federal Çevre Bakanlığı'nın açıklamalarına göre ülkede her yıl kişi başına 458 kilo ev çöpü düşüyor! Yine aynı bakanlık saat başı 320 bin kâğıt bardak kullanıldığını açıkladı. Bir yılda 2,8 milyar! Otobüs, tramvay duraklarında sigara izmaritleri arasında yürüyorsunuz.

Düzinelerle çöpçünün sabah erkenden temizlediği alan ve caddeler akşama doğru yine eski haline dönüyor! Kent kirliliği Berlin veya Frankfurt gibi büyük kentlerde daha da aşırı. Sadece kaldırımlar, sokak ve caddeler değil, herkesin kullandığı parklar ve yeşil alanlar da son yıllarda bir 'çöp kutusu'na dönüştü. İnsanlar sadece kâğıt mendil ve karton bardak atsa yine de iyi, eski mobilyaları, otomobil lastiklerini kaldırıma veya ormanlara bırakanlar artık parmakla gösterilmiyor! Büyük kentlerde belediyeler bu sorumsuzluğu engelleyemiyor.

Federal Almanya Çevre Bakanı Svenja Schulze şöyle diyor: "İnsanlık her yıl 300 milyon ton plastik üretiyor. Lego taşlarından yoğurt kabına, bahçe iskemlelerinden balıkçı ağlarına, bisiklet tekerleklerinden tuvalet kapaklarına, otomobil yedek parçalarından cep telefonlarına..." Bakana göre toplam çöp kamyonlara yüklense konvoy yeryüzünü üç kez dolanır.

Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ertuğrul Erdin'in evlerde oluşan tehlikeli çöpler ve atıklar üzerine yaptığı bir araştırma (http://web.deu.edu.tr/erdin/pubs/doc132.htm) kanımca çok önemli bilgiler içeriyor! Dünya Doğayı Koruma Vakfı da (WWF) 2020 yılında Türkiye'nin, Mısır ve İtalya'yla birlikte Akdeniz'i en çok kirleten üç ülkeden biri olduğunu açıklamıştı. Alman televizyonu ARD'nin İstanbul stüdyosunun geçen yılki yayınında da başka bir gerçeği öğrenmiştik: "Almanya Federal İstatistik Dairesi'nin verilerine göre 2017 yılında Türkiye'ye Almanya'dan 18 bin ton plastik atık gelirken bu miktar 2018 yılında 50 bin tona ulaştı." İthal (!) edilen çöpler çoğunlukla plastik atık. Bütün Avrupa'nın ihraç ettiği her 4 plastiğin 1'ini Türkiye alıyor. AB'nin çöpü Türkiye'de ya bir yerlere atılıyor ya da yasadışı bir şekilde yakılıyor.

Bir ay önce Cumhuriyet'te okumuştum: "Eurostat verilerine göre, AB ülkelerinden yapılan atık ihracatı 2004 yılından bu yana yüzde 75 arttı." Greenpeace de her yıl 32,7 milyon tonu bulan atık ihracatının 13,7 milyon tonunun Türkiye'ye gittiğini açıklıyor. Avrupa'dan Türkiye'ye yapılan atık ihracatı son 20 yılda yaklaşık 3 kat artmış. Avrupa'dan gönderilen atıkların yarıdan fazlası, demir ve çelik gibi metal atıklardan oluşuyor. AB ülkelerinden ihraç edilen yıllık 17,5 milyon ton metal atığın 12 milyon tonunu Türkiye alıyor.

"Her gün 241 kamyon dolusu plastik atık geliyor"

Greenpeace'ın yeni raporuna göre de geçen yıl İngiltere'deki plastik atıkların yaklaşık yüzde 40'ı Türkiye'ye ihraç edildi. (Cumhuriyet, 17 Mayıs 2021) Raporda İngiltere'nin 2020 yılında Türkiye'ye ihraç ettiği plastik atıkların 210 bin ton civarında olduğu belirtilirken araştırmacılar, gelen atıklardan bir kısmının yollara, tarlalara atıldığını ve buralarda yakıldığını tespit etti. Greenpeace'den Nihan Temiz, Avrupa'dan her gün 241 kamyon dolusu plastik atık geldiğini söylüyor. Verilere göre Türkiye Avrupa'nın en büyük plastik atık çöplüğü olma yolunda.

Stuttgart'ın çevresi ormanlarla, küçük göllerle kaplı. Havalar yazı andırıyor, kızlı erkekli gruplar piknik alanlarında geç saatlare kadar bağıra çağıra eğleniyor. Eve dönerken de çevrede yeterince büyük çöp kutusu olmasına karşın, arkalarında Almanların deyişiyle bir 'domuz ahırı' bırakıyor! Stuttgart Belediyesi sözcüsü: "Ne yazık ki giderek daha çok insan çöpüne dikkat etmiyor", diye konuşuyor. "Kentin belirli köşeleri sadece birkaç saat temiz kalıyor." Ona göre bu artık bir toplum sorunu oldu. Çoğu genç rahat ve sorumsuz yaşamak istiyor! Ye, iç ve at! Nasıl olsa çöpler Türkiye'ye gidiyor! Türkiye, Almanya'nın ardından plastik üretiminde ikinci sırada yer alıyor. Petrokimya Holding A.Ş.'nin (PETKİM) üretim kapasitesinin yetersiz kaldığı yerde, Avrupa'dan hammadde olarak kullanılan plastik atıklar ithal ediliyordu.

T. C. Ticaret Bakanlığı plastik atık ithalatındaki kapsamı genişletti ve 18 Mayıs'ta polimer (polietilen atık) ithalatını yasakladı. Bakalım şimdi ne olacak?


30 Mayıs 2021

Eski hamam, eski tas..!

CUMHURİYET, 30 Mayıs 2021

STUTTGART – AHMET ARPAD


Bundan 19 yıl önce, 4 Ağustos 2002 tarihli Cumhuriyet'te şöyle yazmışım: "Fethullah Gülen'e yakınlık duyanlar tabii Almanya'da da var. Kurdukları 'eğitim merkezleri' ülke yerel politikacılarının çoğu yerde 'gözdesi'. Ne de olsa toplumun itelediği yabancı çocuklarına Süleymancılarla Milli Görüşçülerin yanı sıra Fethullahçılar da "sahip çıkıyor". Çoğu eyalette politikacıların desteğini alarak okullar açan, eğitimsiz ve işsiz gençlerin topluma uyumlarını sağlayan (!) 'iyiliksever' din kardeşlerimizin Alman politikacılarla arası iyi. Okulları belediyelerden destek bile alıyor."

Onlar: "İşimiz iş", deyip Almanya'da güle oynaya devam ettiler yollarına, emin adımlarla. Ne de olsa para boldu! 1990'lı yılların sonunda Almanya'nın üzerine serpiştirdikleri tohumlar çabuk yeşerdi. Almanya gibi liberal bir ülkede kök salmasalar şaşılırdı. İlk adımları atanlar üniversite öğrencisiydi, akademisyendi, işadamıydı... İtiraf etmek gerekir, Alman yasalarındaki boşlukları ideolojilerine uğruna başarıyla kullandılar. Her renkten politikacı, yerel belediye ve kilise adamıyla ortak çalışmaya çaba gösterdiler. Biraz yüzlerine güldüler, desteklerini aldılar.

Fetullahçılar Almanya'da Müslümanları temsil ediyor!

O günlerdeki gerçekler hiç değişmeden bugünlere gelindi. 27 Mayıs Perşembe günü Berlin'de bir temel atıldı. Törene Alman hükümeti çok önemli birisini yolladı. Gelen Almanya'nın ikinci adamı, Federal Meclis Başkanı Wolfgang Schäuble'ydi. Berlin Eyalet Başbakanı Michael Müller de törene katıldı. Bu törende temeli atılan 'House of One', kiliseyi, sinagogu ve camiyi aynı çatı altında toplayacak dev bir yapı. Projenin üçüncü ayağı olan, Almanya'da Gülen yapılanmasına yakın "Forum Dialog" adlı kuruluş "House of One"da Almanya Müslümanlarını temsil ediyor!

Toplam 47 milyon avroya mal olacak projeye Federal Hükümet 20 milyon avro, Berlin eyaleti ise 10 milyon avro destek verdi! Sizin anlayacağınız, Alman vergi mükellefleri Fethullah Gülen'in de içinde yer aldığı bu projeye katkıda bulunuyor! Amaç üç dinin mensuplarının aynı çatı altında ibadet edebilmesi. 'House of One' İkinci Dünya Savaşı'nda ağır hasar gördükten sonra Demokratik Almanya Cumhuriyeti döneminde tamamen yıkılan Petri Kilisesi'nin temelleri üzerinde yükselecek. Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın temel atıldığı günkü tepkisi şöyle oldu: "FETÖ terör örgütünün dahil edildiği, bugün Berlin'de temeli atılan 'House of One' projesi, üç dini bir araya getirmeye değil, ancak ayrıştırmaya ve bir terör örgütünün meşrulaştırılmasına ve desteklenmesine hizmet eder." Bu, iş işten geçtikten sonra gösterilmiş bir tepki değil mi?

"Geleceği parlak öğrenciler yetişiyor"

15 Temmuz darbe girişiminin ardından bir ara durulmuşlar, öğrencileri azalan kimi okullarını kaptamışlardı. Bu süreçte Almanya'da başlattıkları "kendini acındırma" girişimiyle kısa sürede yine dirildiler. Hocaefendicilerin yaklaşık otuz okulunda Türk öğrencilerin oranı yüzde 90 civarında... Eğitim bilimcilerinin, "Uyumun başarılı olması için sınıflarda yabancı kökenli öğrenci oranı yüzde yirmiyi geçmemeli" demesi hiçbir işe yaramamıştı. Baden-Württemberg eyalet başbakanı Kretschmann 2013 yılında Gülenseverler'in ikinci okulunu: "Bu okuldan geleceği parlak öğrencilerin yetişeceğine inanıyorum", sözleriyle açmıştı. Davetli konuşmacı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da kürsüden davetlilere: "...Bu okul büyük bir fedakârlığın sembolü, uyumun en önemli temel taşlarından biridir... Tertemiz çocukları geleceğe hazırlamalı... Onlar güzel ellerde hazırlanırsa bütün topluma kazandırılır..." diye seslenmişti. Aynı günlerde: "Almanya'da Gülen hareketi şeffaf olmadığından şüpheler oluştuğu için örgütlenmesinin iç yapısını, finansmanını ve hedefini daha açık ortaya dökmek zorundadır", diyen politikacıları kimse umursamamıştı.

Onlar toplumdaki liberal düşünce yapısından yararlanmasını da hiç çaktırmadan iyi beceriyorlar. 15 Temmuz'un ardından kendilerini 'kurban' olarak gösteren Almanya Gülenci'lerinin başarılarının en önemli 'reçetesi' takıyye. Şimdi Berlin'deki dev projede de tanık olduğumuz gibi her renkten politikacı, yerel belediyeler ve kilise adamları hâlâ destekçileri arasında. 1997'den bu yana, hiç aralıksız! Sizin anlayacağınız her şey 'eski hamam, eski tas'...

mail@ahmet-arpad.de

23 Mayıs 2021

Guguklu saatler sevgisi

Cumhuriyet, 23 Mayıs 2021


Yamaçlar yemyeşil; üzerlerinde koyunlar, inekler, tepeler silme kayın, meşe ve çamın çeşidiyle dolu. Güney Almanya'ya sonunda ilkyaz geldi. Yağışlı haftaların ardından her yer yeşerdi. Derelerde sular köpüre köpüre akıyor, kimi yerde küçük çağlayanlar oluşuyor.

Bir buçuk saatlik yolculuğun ardından trenden indiğimiz Triberg, dar bir vadinin yamaçlarına kurulmuş, şifalı suları ve guguklu duvar saatleri ile ünlenmiş bir kasaba. 1730 yılında Schönwald'lı saatçi Franz Ketterer'in buluşu olan, ıhlamur ağacından yapılan bu saatler bir Kara Ormanlar simgesi. Birçok yabancı için hâlâ guguklu veya kuşlu saat demek Almanya, Kara Ormanlar demek! Üstün el işçiliği gerektiren bu duvar saatleri ülkenin geleneği.

Almanya'nın, Fransa ile İsviçre sınırına yakın bu yöresi kuşlu saatlerin doğduğu topraklar! Yörede yapılacak bir gezide Triberg'e yakın Schonach ve Schönwald'dan başka Furtwangen'e de uğramak bir zorunluluk. Alman Saat Müzesi bu kentte. Müzede sergilenen olağanüstü güzellikte 1200 tarihi saatin karşısından ayrılmak hiç de kolay değil. Kimileri bir dolap büyüklüğünde ayaklı saatler, kimileri paha biçilemeyen küçük cep saatleri. Müzede değişik dönemlerden ve ülkelerden kilise kulesi saatleri, değişik melodiler çalan müzikli saatler de var.

DAKİK ÇALIŞIYOR
Triberg'den Schonach'a uzanan yol karaçamların arasından, suları bol küçük derelerin kıyısından, çatıları dört köşe köy evlerinin önünden geçiyor. En başarılı ustaların çıktığı söylenen Schonach'ta, Josef Dold'un 1970'te yapmayı başardığı dev saat bildiğimiz saatin tam 50 katı büyüklüğünde. Triberg'de bir evi andıran başka bir "guguklu saat” duruyor. Tabii ikisi de dakik çalışıyor. Son 15-20 yıldır Çinli yapımcılar bu "Kara Ormanlar Guguklu Saatleri”ne de el attı... Yöreye gelenler isterlerse Triberg'den yola çıkarak Güneybatı Almanya'nın olağanüstü doğasında yapacakları iki günlük bir yürüyüşle güzel göl Titisee'ye de ulaşabiliyor. Göz alabildiğine çayırlar, çam ormanları, yer yer kayınlar, meşeler yürüyene yol boyunca eşlik ediyor. Ötelerde, uzaklarda bir yerde, koyu mavi, kara doruklar, güneyin en yüksek dağı, 1500 metrelik kayak merkezi Feldberg. Yamaçların bitiminde, aşağıda vadilerde, çayırların ortasında kocaman çiftlik evleri. Zamanı olan yürüyüş meraklısı, üzerinde küçük gemilerin gezindiği göl kenarında geceledikten sonra güneye uzanıp üç ülkenin gölü Konstanz kıyılarına inebilir.

II. ABDÜLHAMİT'İN SAATÇİSİ MEYER
Şimdi şöyle bir uzak geçmişe gidelim. Yıllardan 1938. Semiha Güzelhisar ile evlenen Burhan Arpad günün birinde Osmanbey'deki evine kolunun altında bir karton kutuyla gelir. İçinde bir saat vardır. Koskocaman bir Kara Ormanlar guguklu saati! Onu Karaköy'deki "Alman saatçi” Emil Meyer'den almıştır. Oğlu da torunu da yarım saatte bir yuvasından çıkıp "guguk” diyen kuşun sesiyle büyüdü... Johann Meyer, 1876'da Berlin'den Sultan II. Abdülhamit'in sarayına saatçibaşı olarak gelir. Şehzadelerin, hanım sultanların, vekil ve nazırların, yüksek memur ve komutanların saatleriyle ilgilenir. Ancak saraydaki entrikalardan rahatsız olmaya başlayan Meyer, 1878'de Yıldız'daki görevinden ayrılır. Fransızların inşa ettiği "Tünel” kısa süre önce açılmıştır. Meyer, hemen Karaköy çıkışına çok yakın bir sokakta bir dükkânı devralır. Avrupa'dan saatler getirtir, saatler tamir eder. İstanbul'da ünlenir. 1895 yılında Dolmabahçe Saat Kulesi'ne Fransa'dan satın alınan Paul Garnier yapımı büyük saatleri takar. Meyer sülalesi saatçilik mesleğine 1981 yılına kadar Karaköy'deki dükkân ve imalathanelerinde devam eder.

Yıllar sonra, üniversiteye gittiğim yıllarda çevirmen olarak çalıştığım Heidelberg Baskı Makineleri temsilciliği de Meyer'le aynı sokaktaydı. Şirketin, Almanya Heidelberg'deki merkeziyle 1935'te bir sözleşme yapmış olan Yunus Nadi, Willi Blümel'i Cumhuriyet'in matbaasına getirtmişti. Avrupa'da savaşın başlamasıyla Türkiye'de kalmaya karar veren Blümel, bir şirket kurup Almanya'dan baskı makineleri ithal etti, Türkiye'de sayısız baskı ustası da yetiştirdi. 1984'teki ölümüne dek İstanbul'u hiç terk etmedi. Küçük Bebek'te denize sıfır evinde yaşadı. Yaz kış Boğaz'ın sularında yüzdü. Aile dostumuzdu!

19 Mayıs 2021

Burhan Arpad 111 yaşında

Selçuk Ülger 

 
19 Mayıs 1910 yılında Mudanya'da doğan, gazeteci, yazar ve çevirmen Burhan Arpad, 3 Aralık 1994'te, İstanbul'da, 84 yaşındayken aramızdan ayrılmıştı.

Burhan Arpad, Rehber-i Tahsil Numune Mektebi ve Orta Ticaret Mektebi'nden sonra babasının erken ölümü üzerine genç yaşta hayata atıldı. 1936'ya kadar Tekel Cibali Fabrikası'nın muhasebesinde görev aldı. Edebiyat yaşamına 1936'da Servet-i Fünun dergisinde başlamıştı. Daha sonra sırasıyla Vakit, Uyanış ve Kurun dergilerinde, İleri, İstikbal, Tan, Memleket, Hürriyet, Vatan gazetelerinde çalışmış, en son Cumhuriyet gazetesinde, 1979-1991 yılları arasında "Hesaplaşma" köşesinde öykü tadında yazılar yazmıştı.
Öykülerini, Türk tiyatro hayatını anlatan yazılarını, denemelerini ve gezi izlenimlerini on kitapta toplamıştı Arpad. Özellikle öykülerinde toplumcu ve gerçekçi akımdan hiç sapmamış kalemi güçlü bir yazarımızdı. Yaşamının tamamını İstanbul'da geçiren Arpad, İstanbul'u salt sevmekle kalmamış, İstanbul'un değişik sorunlarına da sıkça eğilmişti yazılarında. Tarihi belgelere ve bir sanat insanının ince gözlemlerine dayanan İstanbul'a ilişkin bu önemli yazıları ölümüden sonra 'Bir İstanbul Var idi" adıyla kitaplaşmıştı.

Değerli aydınımız Oktay Akbal, yıllar önce bir yazısında* onu şöyle anıyordu:
"İstanbul'da bir Boğaziçi vardı. Küçüksu Çayırı ve Göksu Deresi vardı. Kalamış Koyu ve Moda Burnu vardı. Taksim Cumhuriyet Alanı vardı. Görkemli mermer havuzu ve ulu çınarlı kahveleriyle Beyazıt Alanı vardı. Ve Çamlıca Tepesi vardı..."
Bir masal anlatılıyor gibi, bir güzel geçmiş zaman masalını dinliyoruz gibi!..
"Şimdi bunlar belki sadece birer semt ve mahalle adı olarak var. En azından otuz yıldır çıkar ve görgüsüzlük saldırısıyla kemirilmesine rağmen, İstanbul öylesine görkemli ve güzel ki.. yine de yok edilemedi."
Sevgili dostum Burhan Arpad' ın İstanbul yazılarını okurken dalıp gittim...
Bir üzüntü, bir acınma, bir öfke, bir utanç duyarak...
Arpad'ın bu derleme kitabında neler yok ki... semtler, mahalleler, insanlar, tiyatro, sanat, edebiyat, tarih... O güzelim Boğaz vapurları; Şehzadebaşı, Beyoğlu, Sirkeci'nin eski sinemaları; Naşit'ler, Hazım'lar, Şemran Hanım'lar, Behzat Butak'lar, Tepebaşı Tiyatroları, Muhsin Bey, Muammer, Beyoğlu'nun sanat dünyası...

Bir İstanbul Var İdi...
İyi ki bir Burhan Arpad var idi, iyi ki öykücülüğüyle, gazetecilik ustalığıyla, derin duyarlığıyla dergilerde, gazetelerde, kitaplarda yaşattı İstanbul'u, olanca güzelliğiyle, benzersizliğiyle tanıttı bizlere de, gelecek kuşaklara da..."
Burhan Arpad'ın başarısı, geniş kitlelerce tanınmışlığı salt gazetecilik ve yazarlıkla sınırlı kalmadı.
1943'ten başlayarak Alman dili edebiyatlarından yaptığı elliye yakın önemli çeviriyle, Stefan Zweig, Eric Maria Remargue,  Thomas Mann, Anna Seghers, Ingeborg Bachmann, Joseph Roth, Ödon von Horvath gibi yirminci yüzyılın önemli yazarlarını Türk okuruyla tanıştırdı.
Arpad'ın dilimize, kültür dünyamıza kazandırdığı tüm yapıtların ortak özelliği insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışsever olmasıydı... Üst kerte başarılı çevirmenliği sadece ülkemizde değil, Almanya'da ve Avusturya'da da saygı uyandırmış, her iki ülkenin birinci derecede liyakat nişanı ödülleriyle onurlandırılmıştı Burhan Arpad.

Burhan Arpad'ın çevirmenlik uğraşında kılı kırk yaran titizliği, yine Alman edebiyatından yaptığı başarılı çevirileriyle tanıdığımız merhum Ahmet Cemal'lere de örnek olmuştu:
"… Burhan Arpad, benim çeviri alanındaki ilk hocam oldu. Onun bu hocalığından, engin hoşgörüsüne sığınarak, sonraki yıllarda da hep yararlandım. Ne zaman başım sıkışsa, özellikle akşam saatlerinde, evine telefon ederek bir şeyler danışmaktan ve sormaktan hiç çekinmedim. Beni yönlendirmeleri sırasındaki titizliği ve araştırmacı yanı, sonradan hep onun örnek aldığım nitelikleri oldu. Fakat onu örnek alışım, bu kadarla sınırlı kalmadı. Zamanla Burhan Arpad'ın çevireceği yazarları hangi ölçütlere göre seçtiğine dikkat etmek de benim için önem kazanmaya başladı. Stefan Zweig, Anna Seghers, Thomas Mann, Erich Maria Remarque, Joseph Roth, Fritz Habeck ve diğerleri; bunların tümü, edebiyat açısından taşıdıkları değerin yanı sıra, hümanist ve toplumcu dünya görüşleri nedeniyle de sivrilmiş yazarlardı. Bu olgu, karşımıza dünya edebiyatından çevireceği yazarları seçerken, içinde yaşadığı kendi kültür iklimine nelerin getirilmesinin yararlı olacağı sorusuyla da sürekli hesaplaşan bir çevirmen ve düşünür kimliğini çıkarıyordu. Sonraki yıllarda bu kimliği, kendi çeviri uğraşım bağlamında elimden geldiğince örnek almaya çalıştım.
"Burhan Arpad, çalışma ile yaşamayı ve yaşananlar ile hesaplaşmayı bütünüyle özdeşleştirmeyi başarabilmiş ender aydınlarımızdandı. Sanki dünyaya hep çalışmak için gelmiş dev bir karıncaydı. Daha çevirmenlikte emeklemeye başladığım yıllarda böyle bir hocaya kavuşabilmiş olduğum için mutluyum."

*

Burhan Arpad'ın 2018'de, İstanbul'da anıldığı bir toplantıda, yine babası gibi usta bir çevirmen olan ve Almanya'da yaşayan oğlu Ahmet Arpad'ın sözleri bu gerçeğin altını çizmektedir:
"Babam savaş karşıtı yazarları çevirmeye özen gösterirdi. Babam, fabrikada işçi olarak çalışırken 1.5 yıl öğle tatillerinde ders alarak Almanca öğrendi. Yaşadığı dönemde baskı gören Behice Boran, Sabahattin Ali, Ruhi Su gibi dostlarına destek verdi. Cezaevinde ziyarete gitti, açıklamalar yaptı. Örnek bir insan ve babaydı, beni çeviri alanına yönelten babamdır. Annem ve babam her akşam ya sinemaya ya tiyatroya giderlerdi, bizi de götürürlerdi."

Burhan Arpad, 1910 yılının 19 Mayıs'ında, henüz Birinci Dünya Savaşının başlamadığı, Kurtuluş Savaşımızın verilmediği, Cumhuriyetimizin kurulmadığı yıllarda açmıştı gözlerini dünyaya... Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında, dünyanın seyrini değiştiren savaşlara, vatandaşı olarak doğduğu Osmanlı İmparatorluğu'nun batışına, Cumhuriyetimizin ilanına dek süren o zorlu sürecin bütün önemli olaylarına tanıklık etti...  
Mustafa Kemal'in Samsun'a çıktığı gün onun dokuzuncu yaş gününe, Gençlik ve Spor Bayramının Gazi Günü adı altında ilk defa kutlanışı (1926) onun 16. yaş gününe, Atatürk Günü olarak, resmiyet kazanışı da (1935) onun 25. yaş gününe denk gelmişti... Bu önemli tarihin coşkusunu, hep doğum günü coşkusuyla birlikte yaşamış bir değerimizdi Burhan Arpad...
Cumhuriyetimizin tertemiz yıllarında boy vermiş, kendisini var eden Atatürk Cumhuriyetine bir edebiyat emekçisi olarak yaşamı boyunca omuz vermiş, ölümsüz eserleriyle, çevirileriyle Türk dilini yüceltmiş yurtsever aydınımız Burhan Arpad'ı, 111. doğum gününde saygıyla anıyoruz.

* Cumhuriyet, 13 nisan 2008, Oktay Akbal.
** Cumhuriyet, 21 Mayıs 2010, Ahmet Cemal.



"Kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı"

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 19 Mayıs 2021

Ahmet ARPAD

 

Bugün 19 Mayıs. Bundan tam 111 yıl önce doğmuş, babam Gazeteci, Yazar, Çevirmen Burhan Arpad. Yaşasaydı, düşünceleri, köşe yazıları ve varlığıyla bugün tam 111 yaşında bir delikanlı olacaktı aramızda. Takvimlerin 4 Ocak 2018'i gösterdiği gün, İstanbul'daki Türkiye Gazeteciler Cemiyeti babam Burhan Arpad'ı anmak amacıyla bir toplantı düzenlemişti. O'nu anlatma görevi de bana düşmüştü. Babamın yaşamını tek sözcükle anlatmam istense, sanırım söyleyeceğim tek söz, "yazmak" olurdu. Çünkü kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başaran bir insandı O. İşte üç yıl önce İstanbul'daki anma toplantısında yaptığım konuşma:

***

İstanbul Beyoğlu'ndaki Melek Sineması'nda 1934 yılında gösterilen "Kadınlara İnanmam" adlı film babam Burhan Arpad'ın yaşamında çok önemli bir rol oynamıştır. Dönemin ünlü tenorlarından Viyanalı Richard Tauber'in başrolünü oynadığı filmi seyreden Burhan Arpad Almanca öğrenmeye karar verir. Hemen Alman Lisesi'ndeki kurslara yazılır. Bu çabasını aralıksız beş yıla yakın sürdürür. Aynı zamanda Tünel meydanındaki Aşkenaz Yahudisi İzidor Karon'un 1923'de açtığı Alman Kitabevi'nin sürekli müşterisi olur. Buradan aldığı Almanca dergi ve ilerde de kitaplarla, birkaç yıl içinde Almancasını ilerletir. Cibali Tütün Fabrikası'ndaki muhasebe memurluğu görevini bırakıp Tekel Genel Müdürlüğü'nün mutemeti olarak yaşamını sürdürür. Bu görevinin yanısıra Vakit Gazetesi'nde gazeteciliğe ilk adımlarını atar.

1938 yılının Nisan ayında komşu kızı Semiha Güzelhisar'la evlenir ve o güne kadar yaşadığı Vefa mahallesinden ayrılıp Osmanbey Şair Nigar Sokağı'ndaki modern bir apartman katına yerleşir. Ancak aradan daha 2 yıl geçmeden bir gün eve gelen Burhan Arpad eşine: "Semiha gelecek ay Taksim'e taşınıyoruz", der. "Talimhane'de 5 odalı bir kat tuttum..." Eşinin itirazları bir sonuç vermez. Talimhane'nin yeni apartmanlarından birine taşınırlar. Burhan Arpad'ın buraya gelmesinin tek nedeni 'kentin sanat yaşamına yakın olmak isteği'dir. Beyoğlu sinemaları, tiyatro ve konser salonları, sanat galerileri, şık mağazaları ve o günlerin aydınlarının sık sık bir araya geldiği pastaneleriyle onu bekliyordur. Beyoğlu'ndaki Nisuaz Pastanesi, 1930-1950′ler boyunca edebiyatçıların uğrak yeriydi.

Nisuaz'ın müdavimleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf Hâlet Çelebi, Abidin Dino, Arif Dino, Orhon Murat Arıburnu ve Sabahattin Ali gibi şairler, yazarlardı. Çaylarını yudumlarken birbirlerine yazdıklarını okuyan edebiyatçılar, pek çok derginin yayın toplantısını da Nisuaz'da yapardı. Hilmi Ziya'nın "İnsan" ve Burhan Arpad'ın "İnanç" dergilerinin temelleri burada atılmıştı.

Amacı hümanist görüşler yaymaktı

1940-1941 yıllarında Hulusi Dosdoğru'yla ortak yayımladığı ve sadece 20 sayı basan aylık 'İnanç' dergisi için ilerde anılarında şöyle der: "Bu dergiyi hümanist görüşleri yaymak amacıyla çıkarıyorduk…" Daha sonraki yıllarda 'Yurt' ve 'Dünya', 'Adımlar', 'Yığın' dergilerine öyküler ve eleştiri türünde yazılar verir. 1943 yılı Burhan Arpad'ın çevirmenliğinin başladığı yıldır.

Çeviri dünyasına ilk adımlarını Stefan Zweig'ın Yıldızın Parladığı Anlar ve Joseph Roth'un Eyyub yapıtlarını Türkçe'ye kazandırarak atar. Onları sayısız Remarque ve Zweig yapıtı takip eder. "Sevdiğim, topluma yararlı olacağına inandığım kitapları çevirdim", diyen Burhan Arpad'ın, dilimize kazandırdığı kırka yakın roman ve öykü kitabının yazarlarının ortak yanı insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışsever olmalarıdır. 40 yıl boyunca aralıksız yaptığı çeviriler ona Almanya'dan, Bulgaristan'dan ve Avusturya'dan değerli ödüller ve madalyalar getirmiştir.

1940'lı yıllar Türkiye ve Türk düşünürü için önemli yıllardır. Sosyal gerçekçi akımın peşinden giden ve yürüdükleri yolda engellerle karşılaşan aydınlar arasında direnebilenler arkalarında, günümüzde de sevilerek okunan başarılı yapıtlar bırakmıştır. Bu çevrenin içine giren Burhan Arpad'ın o yıllardaki en önemli dostlarından biri sosyal gerçekçi akımın öncü yazarlarından kabul edilen Samim Kocagöz'dür. Aynı süreçte Sabahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık da yakın dostları arasındadır. Behice Boran, eşi Nevzat Hatko ve çevrelerindeki aydınlarla sık sık Taksim Talimhane'deki katında ve Küçüksu'nun yamaçlarındaki yazlığında buluşup görüşürler. İlerde bu dostlar çevresine, hapisten yeni çıkmış Ruhi Su da katılır. Dönemin aydın çevresi, kimi eleştirilere ve yaşadıkları sorunlara karşın birbirinden kopmaz, değerli dostluklar onlarca yıl sürer gider. İhsan Devrim ve Salâh Birsel'le 1943'de ortak kurdukları ABC Kitabevi 4 Aralık 1945'de Tan Gazetesi saldırısından nasibini alır, tahrip edilir.

Büyük kentin toplumsal olaylarını ele aldığı "Şehir – 9 Tablo" ve "Dolayısıyla" bu dönemde yazdığı ve defalarca baskı yapan önemli yapıtlarıdır. Oktay Akbal ilerde Vatan gazetesinde şunları yazar: "Arpad'ın insanları küçük serüvenler, küçük düşler besler. Geçinmek ve yaşamak başlıca kaygılarıdır." Burhan Arpad aynı süreçte Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde başlattığı dünya klasikleri dizisine de çevirileriyle katılmıştır.

Festivallere davetler

1940'lı yıllar Arpad'ın gazetecilikte önemli adımlar attığı yıllardır. Almanca'nın yanısıra Fransızca da bilen Arpad 1948 yılında ilk kez yurtdışına çıkar. Amacı davetli olduğu Salzburg Festivali'ne katılmaktır. Patronu Sedat Simavi'den zar zor izin alıp gemiyle İtalya'ya varır, gecesi bir kutu Bafra sigarasına pansiyonlarda konaklar, oradan trenle Salzburg'a geçer. Haftalar geçirdiği Salzburg'a ilerki yıllarda sık sık uğrar. Burhan Arpad'ın İstanbul'dan sonra en çok sevdiği kent ise Viyana'dır. Bu Tuna kentini yaşamı boyunca sayısız kez ziyaret eder, Spiegel Sokağı'ndaki "Pension Alt Wien"de kalır, bakanlıklarda dostlar edinir, Stefan Zweig Cemiyeti'nin onur üyesi olur, tiyatro, opera ve operetlerden çıkmaz. 1970'li yılların sonunda "Pension Alt Wien"i işleten yaşlı kızkardeşler binayı bir İranlı halı tüccarına satınca az ötede, Graben'deki "Pension Nossek"e yerleşir.

1952'de Hürriyet'ten ayrılıp Ahmet Emin Yalman'ın Vatan Gazetesi'ne geçen Burhan Arpad, o yıllarda sürekli yaptığı Avrupa yolcuklarından izlenimlerini değişik kitaplarda toplar.

Gazeteciliğini ilerlettiği Vatan'da köşe yazılarının ("Günü Gününe") ötesinde okurun çok ilgisini çeken sinema ve tiyatro eleştirileri de kaleme alır. O dönemde Arpad'ın yaşamındaki en önemli olaylardan biri de 1952 yılında Lütfü Akad, Aydın Arakon, Orhan Arıburnu, Hüsamettin Bozok, Hıfzı Topuz ile birlikte kurduğu "Türk Film Dostları Derneği"dir. Bu yürekli insanların yaşama geçirdiği TFDD sinemamızın sorunları üzerine çalışmalar yapar, raporlar hazırlar ve 1953–1955 yılları arasında üç "Türk Film Festivali" düzenler.

Avrupa'ya atılan adımlar

Avrupa'daki iki politik olayın Arpad'ın gazeteciliğinde önemli rolleri vardır. 18 Haziran 1953 günü Salzburg Festivali'nden Berlin Festivali'ne gitmek için Münih'ten bindiği PAN AM uçağında, Nazilerden kaçıp yaşamının 11 yılını Türkiye'de geçirmiş olan ünlü bilim adamı Ernst Reuter'le yanyana oturur. Ankara'dan tanıdığı Reuter 1946'da Türkiye'den Almanya'ya döndükten sonra Batı Berlin Belediye Başkanlığı'na seçilmiştir. Bir gün önce, 17 Haziran 1953'de, savaş sonrası kurulan yeni Almanya'nın tarihinde önemli iz bırakacak bir olay yaşanmıştır. Berlin'de bir milyonun üzerinde insanın katıldığı özgürlük ve demokrasi nümayişi kısa sürede bir ayaklanmaya dönüşmüş ve Sovyet tankları tarafından bastırılmıştır. En az 50 insanın öldürüldüğü olayların yaşandığı 17 Haziran günü Berlin'de olmayan Reuter ertesi gün uçaktan inerken arkasında Burhan Arpad durmaktadır. "Merdivenin ucunda yaklaşık 200 gazeteci bekliyordu", diye anlatmıştı ilerde. Ernst Reuter onu ertesi gün makamına davet eder. Bir gün sonra da Vatan Gazetesi tüm birinci sayfasını Arpad'ın röportajına ayırır.

1956 Macar Devrimi'nden kısa süre sonra Arpad yine Viyana'dadır. Sovyetler'in ülkelerinden çekilmesini talep eden yüzbinlerin ayaklanmasını bastırmak isteyen Sovyet ordusu üç bine yakın insanın ölümüne neden olmuştur. Komşu ülke Avusturya'ya sığınanlarla sınırdaki kamplarda yaptığı röportajlar gazetesi Vatan'da günlerce yayınlanır. 1950'li yılların Avrupası için çok önemli kabul edilen bu iki olayı o günlerde okurlarına kapsamlı duyuran tek gazete, Vatan olmuştur.

Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar

1950 – 1960 arası yılları Burhan Arpad için çok verimli geçer. Gazete yazılarının, sayısız yurtdışı yolculuklarının, tiyatro ve sinema eleştirilerinin, çevirilerin yanısıra Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar da kaleme almıştır. 1920'li yıllardan başlayarak birebir içinde yaşamış olduğu İstanbul'un tiyatro yaşamını 'Perde Arkası', 'Operet – 8 Tablo', 'Oyun – 6 Tablo' ve 'Son Perde – Komik Naşit Beyin Hikayesi' adlı kitaplarında toplamıştır. Bu yapıtlarında Arpad on yaşından başlayarak yakından tanıdığı Direklerarası'nı, Darülbedayi-i Osmani'yi, Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları Topluluğu'nu, Cemal Sahir Opereti'ni, Muhlis Sabahattin'i, Şehir Tiyatrosu'nu, İstanbul Opereti'ni, İstanbul Tiyatrosu'nu, Karaca Tiyatrosu'nu röportaj–öykü diyebileceğimiz bir anlatımla okurlara sunar.

Uzun yıllar dostluklar kurduğu sanatçılar arasında Naşit, Hasan Efendi, Behzat Butak, Bedia Muvahhit, Vasfi Rıza Zobu, Raşit Rıza, Hazım Körmükçü, Rey kardeşler, Cahide Sonku, Toto Karaca, Ali Sururi, Muammer Karaca gibi Türk tiyatrosuna büyük emekler vermiş ünlü isimler 2001 yılında az önce sözünü ettiğim kitaplardan derlediğim ve 'Perde Arkası' adını verdiğim eserde yer almaktadır.

Burhan Arpad'ın 1950'li yıllardaki sayısız önemli girişimlerinden biri de, kurucu üyesi olduğu yapı kooperatifinin uzun çabalar sonucu – dönemin ünlü vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay'ın da desteğiyle – gerçekleştirdiği Esentepe Gazeteciler Mahallesi olmuştur. Babıali'nin en ünlülerinin 1958 yılında yerleştiği 220 hanelik mahalleyle Arpad ve meslekdaşları Türkiye'de bir ilke imza atmışlardı.

1960'lı yıllar sadece Türkiye politikasına yenilikler getirmemiş, toplum yaşamı da 27 Mayıs'la başlayan değişimlerle büyük bir sınavdan geçmiştir. Demokat Parti yönetiminin neden olduğu köyden kente akımın olumsuz sonuçları o yıllarda görülmeye başlamıştır. Burhan Arpad çalıştığı Vatan Gazetesi'nin 1961 yılında kapanmasıyla gazeteciliğe bir süre ara verir. Gelecek yıllardaki çalışmalarının odak noktasını yine Alman dili edebiyatından yaptığı çeviriler oluşturur. İşte o yıllarda Ahmet Cemal'le beni çeviriye özendiren babam olmuştur. Burhan Arpad 1950'den başlayarak her yıl sürekli katıldığı Berlin Film Festivali'nde 1961 ve 1964 yıllarında jüri üyeliği de yapmıştı.

'Alnımdaki Bıçak Yarası'

O dönemde edebiyat dergilerinde çok sık yazıları çıkar. Yaşamı boyunca toplumcu ve gerçekçi akımdan hiç şaşmayan Arpad'ın 1968'de kaleme aldığı, İstanbul'un kenar mahallerinde yaşayan küçük insanların sorunlar dolu dünyasını sanki aralarında yaşarmış gibi anlattığı 'Alnımdaki Bıçak Yarası' adlı romanı bugüne dek güncelliğini hiç yitirmemiş, iki kez filme de çekilmiş, hep canlı kalmış bir yapıttır. "Taşı Toprağı Altın" adlı kitapta topladığı İstanbul öykülerinde büyük kentin küçük insanlarının yaşamını anlatırken, toplumcu gerçekçi akımdan yine sapmaz. Aynı başarıya 1979–1991 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi'ndeki "Hesaplaşma" sütununda da ulaşmıştır.

Arpad'ın İstanbul üzerine çeşitli yıllarda kaleme aldığı ve değişik kitaplarda çıkmış olan yazıları 2000 yılında "Bir İstanbul Var İdi" başlıklı kitapta derlenmiştir. Burhan Arpad 1976'da yazdığı 'Hesaplaşma' anılar kitabına şöyle başlıyor: "Zaman geçiyor. Kişiler ve kişilerin ölümlü yanlarıyla... Arkada bırakılmış yılları arada bir düşündükçe, hüzünle sevinç karışımı bir şeyler hatırlabiliyor muyuz?"

Edebiyatçı, yayınevi sahibi Fahir Onger'in 1960'lı yılların sonundaki şu görüşü ilginçtir: "Burhan Arpad edebiyatımızın 'kızgın adam'larından biri sayılır. Bunun nedeni, sosyal gerçekçi akımı besleyen 1940 ortamının şimdilerde var olmayışıdır. Bu ortamı yaratan toplulukların nasıl dağıtıldığını biliyoruz, ancak 27 Mayıs'ın ardından bu koşullar değişmiş, sosyal gerçekçi akımı güçlendirmeye elverişli bir ortam hazırlanmıştı. Bireysel başkaldırı, ya da romantik devrimcilik doğrultusunda bir başka kıpırdanış genç yazarları kendi çevresinde toplamıştı. Yeni anayasanın getirdiklerinden bu çevre yararlanmıştı, ancak sosyal gerçekçi akımı edebiyat alanına yanaştırmayanlar basın-yayın araç ve örgütlerine egemen olmuştur. Ve 1940 kuşağından hayatta kalanlar da teker teker ” kızgın adam” haline gelmiştir..."

Oğlu olarak sözlerimi şöyle bitirmek istiyorum: "Çok yönlüydü, ilkelerinden ödün vermedi, çıkarları uğruna hiç kimseye sokulmadı, her dönemde sadece kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı. Babamla gurur duyuyorum!"

Ne güzel bir duygu Burhan Arpad'ın oğlu olmak!

15 Mayıs 2021

Yaşlı kadının Hesse anıları

Toplum Gazetesi/Almanya, 15 Mayıs 2021

Ahmet ARPAD

Hermann Hesse'nin annesi Marie Hesse, yaşlı kadının dedesinin kız kardeşiydi. 2002 yılında tanımıştım onu. Hesse'nin doğumunun 125. ve ölümünün 40. yılında Stuttgart'a yarım saat uzak, şirin Karaormanlar kasabası Calw'daki bir etkinlikte... O günlerde seksen yedi yaşındaydı. Bir zamanlar Hesse'nin "Gençlik Bunalımları"nı (Unterm Rad) çevirmiş olduğumu duyunca, tanışlığımız dostluğa dönmüştü. Calw'e çok yakın Bad Liebenzell kaplıcasına her gidişimde uğramadan edemiyordum. Çay-pasta eşliğinde yaptığımız sohbetler hep çok ilginçti, çünkü yaşlı kadının Hesse anıları inanılmazdı.

Marie-Luise Bodamer'in villasının duvarlarını küçük Hesse tabloları süslüyordu. Her ziyaretimde onlara uzun uzun bakmadan villadan ayrılamıyordum. Ünlü yazar yaşamının son 43 yılını geçirdiği, kadının genç kızlığında annesiyle sık sık ziyaret ettiği Montaglona'daki şirin villasının pencerelerinden görünen İtalyan İsviçresi'nin doğasını çizmişti... Calw'daki duvarları süsleyenler, "Hesse Amca"nın hediyesiydi! Yaşlı kadın yetenekli bir müzisyendi. Her perşembe evinde dostlarıyla oda müziği yapıyordu, pazartesi akşamları da Calw müzik okulunda başka bir orkestranın provasına katılıp keman çalıyordu. Anımsıyorum, 2012'de Hesse'yi ölümünün 50. yılı anma töreninde Calw kilisesindeki konserde yine piyanonun başına geçmişti.

Marie-Luise Bodamer dört yıl önce 3 Mayıs 2017 günü vefat etti. 102 yaşında. Kısa süre önce Bad Liebenzell'de yaşayan, son 6 aydır görüşemediğimiz tanışlara çaya gitmiştik. Bu kez Stuttgart'a dönüş yolunda, yaşlı bayan Bodamer'i yamaçtaki tarihi villasında değil, Calw mezarlığındaki aile kabristanında ziyaret ettim. Tarihi mezarlığın kapısından içeri girince sağda, upuzun, yüksek duvardaki bronz tabelalar hemen dikkati çekiyor. Bir sürü isim, ölüm tarihleri en az yüzyıllık. Friedrich ve Emma Gundert. Hermann ve Julie Gundert. Ve Marie Hesse. Hermann'ın annesi... Bir süre öyle duruyorum. Calw'ın tarihi mezarlığı eski ağaçlarla dolu. Karşılar da yemyeşil.

Haylazlıkla geçen gençlik

Sonra ağır ağır mezarlık çıkışına doğru ilerliyorum. Karşı kaldırıma geçip, ırmak kıyısında yürüyorum. Nagold bugün çok hızlı akıyor. Durup, köpük köpük akan ırmağı seyrediyorum... Hermann Hesse az sonra karşımda duruyor! Irmağın üzerindeki taş köprüde. Bronzdan. İnce, uzun boylu, elinde şapkası, gelip geçeni pek umursamıyor, gözlerini ötelere dikmiş, yeşil yamaçlara, ırmağın sularına.

Haylazlık ve avarelikle geçen gençlik yıllarında bu köprüde saatlerce durur, suların akışını seyrederdi. Ördeklerin yüzüşünü, balık tutanları... Kimi zaman o da atardı oltasını sulara. Genç Hesse burada zaman öldürürken yaşıtları ya okula gider ya da çıraklık yapıp bir meslek öğrenirdi. Kent insanlarının gözünde Johannes ile Marie Hesse'nin oğulları Hermann tembelin tekiydi, ondan adam olmaz, derdi Calw insanları.  Çok sonraları o günlerden söz açıldığında, çocukluğumda pek sevilmezdim, diye konuşurdu. O yılların deneyimlerini hiç unutmamıştı.

'Haksızlık dolu hasta bir dünyada yaşıyoruz'

Dünyaca ünlendiğinde çoktan İsviçre'ye yerleşmişti Hermann Hesse. Tessin yöresinde, Montagnola'daki villası bir yamaca kuruluydu. Marie-Luise Bodamer anlamıştı: "Pencerelerinden, terasından öteler, çok uzaklar, ona ilham veren, ona romanlar, öyküler yazdıran, ekspresyonist, rengârenk ve özgürlük dolu tablolar yaptıran yamaçlar, tepeler görünürdü." Marie-Luise 1930'lu yıllardan başlayarak o villaya sık sık gitmişti annesiyle. Anlatmıştı: "Aşağı bahçe kapısında yazardı, ziyaretçi kabul edilmez, diye. Annem çalışma odasının kapısını açtığında Hermann Amca ayakta karşılardı bizi, kolları iki yana açık. Ben deneyimsiz bir genç kız, o ise dünyaca ünlü bir yazar... Kimi zaman, annemin hediyesi olan bir Bach plağını pikaba koyar, bakışlarını karşı yamaçlara dikerdi. Keyfi yerinde oldu mu kuyruklu piyanonun başına geçip Bach, Mozart, Chopin çalardı bizlere."

Yıllar öncesinin haylaz ve tembel genci, artık milyonların okuduğu dünyaca ünlü bir yazardı. 1933'ten başlayarak Almanya'dan kaçıp İsviçre'ye sığınan birçok dostundan yardımı esirgememişti. Aralarında Thomas Mann da vardı. Çoğu kez elinde ne varsa dostlarına harcamış, başka ülkelere sığınmalarına destek olmuştu. Naziler geldiğinde Almanya'da eserleri yasaklanıp parası suyunu çekmeye başlayınca kendini iyice resme vermiş, kazandıklarını da yine dostlarına harcamıştı. Yaşlı Bodamer: "Bizlere yolladığı, Nazi sansüründen geçmiş mektupların da ardı arkası hiç kesilmemişti", demişti bir görüşmemizde.

Marie-Luise Bodamer şirin Karaormanlar kasabası Calw'de doğdu, 102 yıl sonra 3 Mayıs 2017'de, yine orada aramızdan ayrıldı.

Savaş karşıtı Alman dili edebiyatı yazarları arasında çok önemli bir yeri olan Hermann Hesse'ye göre, haksızlık dolu hasta bir dünyada yaşıyoruz: "Sevgi ve kardeşlik duygularının yokluğudur dünyamızı hasta eden."

9 Mayıs 2021

"Özgür düşünce kuş gibidir!"

Toplum Gazetesi, 9 Mayıs 2021

Ahmet Arpad


'Beyaz Gül' direniş grubu üyesi 22 yaşındaki genç üniversite öğrencisi Sophie Scholl yargıca: "Bugün bizim durduğumuz bu yerde birgün siz duracaksınız”, diye bağırır. Münih Halk Mahkemesi 22 Şubat 1943'de Sophie Scholl, ağabeyi Hans ve üniversiteden arkadaşları Christoph'a üç saatlik tek celsede ölüm cezası vermişti. Suçları Nasyonel Sosyalistlere karşı bildiriler yayınlayıp dağıtmaktı. İhbar üzerine Gestapo'ya yakalanmadan önce gizlice dağıttıkları en son bildiride şunlar yazıyordu:"Hesaplaşma günü geldi! Halkımızın katlanmak zorunda bırakıldığı, tiksinmeye bile değmez bu gaddarla Alman gençliğinin hesaplaşmasının zamanı artık gelmiştir... Tüm Alman gençliği adına Adolf Hitler'den özgürlüklerimizi geri vermesini talep ediyoruz!” Bu sözler 'astığı astık, kestiği kestik' yöntemlerle ülkesini yöneten diktatörün gözünde büyük suçtu, bu 'vatana ihanet'ti ve cezası ölümdü! Sophie Magdalena Scholl 9 Mayıs 1921'de, tam 100 yıl önce bugün, Almanya'nın Forchtenberg kentinde dünyaya gelmişti!
* * *
Bundan 88 yıl önce yarın, 10 Mayıs 1933, Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. O akşam başlatılan 'Kitap Yakma' girişimi hemen tüm ülkeye sıçrar. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildir. 10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır.
* * *
10 Mayıs 1933. Berlin Opera alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileriyle gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor.

Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. 10 Mayıs 1933 akşamı Berlin Opera alanındaki olayların tanığı Erich Kästner ilerde kalem alacağı 'Kitaplar Yakılır mı?' adlı denemesinde o geceyi şöyle anlatır: "Binlerce kitap dolu kamyonlar insanlar arasından geçip yaklaştı. Hava kapalıydı, yağmur çiseliyordu..." Yazar Arnold Zweig da ilerde o akşamdan şöyle söz etmişti: "Yüzlerce insan budalaca, hayvani bir çılgınlıkla haykırmaya başlamıştı..."

"Alman düşün dünyasının çöpü"

O gün Almanya'nın 21 üniversite kentinde üç yüzün üzerinde edebiyatçının, filozofun, bilim adamının ve politik yazarın yapıtları ateşlerde kül oldu. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig'ın kitapları yanıp yok olurken askeri orkestralar marşlar çaldı. Naziler, "Alman düşün dünyasının çöpü" dedikleri bu yazarların sadece Berlin'de 20 bin kitabını ateşe attı. Propaganda Bakanı Goebbels Berlin'deki dev alevin başında haykırıyordu: "Yahudilerin artık çok aşırılığa kaçmaya başlayan entelektüelliğine son veriyoruz!"

Hitler'in düşünceye baskısı

10 Mayıs 1933 gecesi kitapların yakılmasıyla doruk noktasına ulaşmıştı. Nazi gençlik örgütlerinin 'Kitap Yakma' uygulamasının halka anlatılan gerekçesi, Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırmaktı. Kahverengi gömlekliler tüm ülkede kütüphaneleri, yayınevlerini bastılar, kitapları kamyonlara doldurup alanlara götürdüler. Kamyonlar ateşin yanında durdu, binlerce kitap yerlere döküldü, becerikli eller onları aldı, hızla alevlere savurdu..."

10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdı. 'Kitap Yakma' girişimi hızla tüm ülkeye sıçradı. Hitler Gençliği ve eğitim müdürlükleri Almanya'nın tam doksan kentinde 102 yakma eylemi düzenledi. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi.

Adolf Hitler Almanya'yı 'teslim aldığı' 30 Ocak 1933'ten başlayarak aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri ve edebiyatçıları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başladı. 1934 yılının ilk günlerinde yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratıldı; birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi. Yahudi kökenli edebiyatçılar hızla Almanya'nın kültür yaşamından siliniverdi.

Nasyonal sosyalistler ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında sadece aydınların gözünü korkutmamış, tüm medyayı da çıkarlarına uygun yönlendirmeye başlamıştı. Neyin nasıl yazılacağına Hitler'in 1933'de yönetimi ele geçirmesinden birkaç hafta sonra kurduğu ve başına da Goebbels'i oturttuğu 'Propaganda Bakanlığı' karar vermeye başladı. Basından pek karşı çıkan olmadı. Tepki gösterenler işten atıldı, Almanya'dan kovuldu ya da öldürüldü.

Kültür cinayetine onay veren 'aydınlar'

Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs'tan önce, Hitler başa geçtikten iki ay sonra, başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan 'temizlik' için 7 Nisan 1933'te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs'tan haftalar önce Alman düşün dünyasına 'zarar veren kişiler'in listeleri hazırlanmıştı. Gizli polis teşkilatı Gestaρo'nun şefi Hermann Göring: "Bürokrasinin hiçbir maddesi benim uygulamalarımı engelleyemez", diyordu. Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı, çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir", diye yazanlar oldu. Hitler yönetimi 1935'de bir 'yasaklar listesi' yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın 'zararlı' dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

Joseph Roth Stefan Zweig'a 23 Eylül 1934 tarihli mektubunda şunları yazmıştı: "İnsanlar Hitler'in kalıcı olduğu görüşünde, dünya ve Almanya bir savaşı bekliyor... Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak." Yayınevleri kamulaştırıldı, karşı çıkmak isteyenler mallarını başkalarına satmak zorunda bırakıldı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels o günlerde: "Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır", diyordu.

Yönetenlerin korkulu düşü kitap

Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşüdür, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür, ancak kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuştur kitap. O, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır. 10 Mayıs 1933 kitap kıyımı ve ardından gelen korkunç insan kıyımı hiç unutulmamalıdır. Düşünce özgürlüğüne baskı, uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır.

Daha 1824'de: "Bugün kitapların yakıldığı yerde, yarın insanlar da yakılır", demiş olan evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıkmıştı. 10 Mayıs 1933 insanlık tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir... Hitler'den günümüze pek bir şey değişmedi. Baskıcı rejimler kitaba hep düşman gözüyle baktı. Aydın düşünürler ise hiç unutmadı kitabın silahtan daha güçlü olduğunu.

8 Mayıs 1945'de, 76 yıl önce dün, Naziler teslim olmuş, II. Dünya Savaşı resmen sona ermişti.

Her yerde bomba var!

Cumhuriyet, 9 Mayıs 2021 

STUTTGART - AHMET ARPAD

Stuttgartlı bir tanış, bundan çok yıllar önce mesleği gereği Dresden'e yerleşmişti. Birkaç yıl önce de: "Emekliliğimizde rahat bir yaşam sürelim", demiş ve doğu Almanya'nın Baltık Denizi kıyılarında, kumsala yakın bir ev satın almıştı. Geçmişte eşiyle birkaç günlüğüne oraya giderken, şimdinin zor yaşamında Dresden'den kaçıyor, evden çalışıp haftalarını deniz kıyısında geçiriyor. Bir süre önce telefonda: "Amaç az riskli bir yaşam sürdürmek", dediğinde geçen güzde televizyonda izlediğim bir belge aklıma geldi. Kadın rejisör Frido Essen'in "Denizde Bombalar" adlı filmi, Kuzey ve Baltık Denizi'nde 2. Dünya Savaşı yıllarından kalma yaklaşık 1.6 milyon ton bomba ve kimyasal silahın 80 yıldır yattığını anlatıyordu. Almanya'nın bu denizlere tam 1500 km. kıyısı var. 20 milyon insan geçen yıl, dibi dev bir silah deposunu andıran iki denizin kıyılarında ve adalarında tatil yapmış, altlarında bombalar, top mermileri, mayınlar ve torpidolar...

Almanya'nın silah çöplüğü
Hitler Almanyası'nın teslim olmasının ardından ülkeye el koyan "Dörtler" çabucak büyük bir temizliğe girişir! Aldıkları ortak kararla, Alman ordusunun silah fabrikalarında ve depolarında buldukları, çoğu kimyasal milyonlarca ton silahın yüzde seksen beşini Kuzey ve Baltık denizlerine boca ederler. İki deniz o günden günümüze Almanya'nın silah çöplüğü! Uzmanların açıklamalarına göre, denize atılan silahlar bir yük trenine doldurulmak istense 2 bin 300 kilometre uzunluğunda bir tren gerekirmiş.

Denizlerin dibinde yaklaşık 80 yıldır çürüyen İkinci Dünya Savaşı'nın silahlarından yayılan sayısız zararlı madde sulara karışıyor. Kiel Üniversitesi uzmanları, son yıllarda yangın bombalarıyla değişik cephanelerdeki fosfor, TNT ve arseniği pisi balıklarında ve midyelerde tespit ettiler. Silahların zehiri deniz ürünleri aracılığı ile insanlara bulaşıyor. Yetkili makamlar sorumluluğu onlarca yıldır birbirlerine atıyor, ne de olsa Amerikalıların denizin dibine yığdığı Hitler'in bombalarını çıkarıp imha etmek milyarlarca Avro'ya mal olacak. Kısa süre önce telefonlaştığım Dresdenli tanış: "Uzmanlar Rostock kıyılarında arayıp duruyorlar, buldukları bombaları çıkarıyorlar" dedi. "Kumsalda gezinirken dikkat etmemiz gerekiyor, çünkü yangın bombalarından kopan fosfor parçaları kehribarı andırıyor, yanılıp da eline alanın derisi kaslara kadar yanıyor!"

Yüz bin ton bomba
Savaşın bitiminden bu yana yaklaşık 75 yıl geçti. İngiliz ve Amerikan uçakları savaşın son yıllarında Almanya'nın üzerine yüz binlerce bomba yağdırmıştı. Bunlardan en korkunçlarından biri 1943'teki Hamburg bombalanmasıydı. Yaklaşık 800 Amerikan ve İngiliz savaş uçağının "Gomorrha harekâtı"nda attığı yüz binin üzerinde tahrip ve yangın bombası 40 bin insanın ölümüne neden olmuştu. 1945 şubatındaki Dresden bombalanmasında da güzel kent yerle bir edilmiş, 34 bin insan yaşamını yitirmişti. İkinci Dünya Savaşı'nın bombaları sadece suların altında değil, Alman topraklarının altında da yüzlerce patlamamış uçak bombası olduğu bilinen bir gerçek. Nerede oldukları belirsiz, çoğunlukla inşaat çalışmaları sırasında rastlantı sonucu ortaya çıkıyor.

"Dörtler"in uçakları sadece başkent Berlin'in üzerine 45 bin ton bomba atmış. Alman endüstrisinin merkezi Nordhein-Westfalen bölgesine de İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir milyon tona yakın bomba düşmüş. Alman kentlerinde sık sık henüz patlamamış bomba bulunuyor. Hemen bomba imha ekibi çağrılıyor, çukurun bir kilometreye yakın çevresindeki tüm yerleşimler boşaltılıyor. Evlerde, okullarda, hastanelerde, işyerlerinde tek insan kalmıyor! Trenler, uçaklar duruyor. Duruma göre on binler 3-4 saatliğine başka yere "göç ediyor"! Sadece bu yılın ilk üç ayında, Almanya'nın sekiz büyük kentinde inşaat sırasında patlamaya hazır bombalar bulunup zararsız hale getirildi.

www.ahmet-arpad.de

30 Nisan 2021

"Kirli su dökülmez"

Toplum Gazetesi, 30 Nisan 2021

AHMET ARPAD

29 Nisan 1945 günü Rus orduları Berlin'i işgal etmeye başlar. 29 Nisan günü Adolf Hitler, başbakanlık yakınında bulunan sığınıktaki iki odalı dairesinde sevgilisi Eva Braun ile evlenir. 30 Nisan günü saat 15:30'da önce Eva Braun siyanür içer, hemen ardından da Adolf Hitler şakağına kurşun sıkar. Cesetlerini emir subayı Otto Günsche bulur. Askerler iki ceseti 1 Mayıs 1945 günü sığınağın iç avlusunda bir Rus top mermisinin açmış olduğu bir çukara koyar, üzerlerine benzin döker ve bez parçalarını tutuşturup cansız vücutların üzerine atarlar... Hitler'in yaşamına son vermesinin ardından bir günlüğüne 3. Reich'in başına geçen Nazi Almanyası'nın ikinci şansölyesi Joseph Goebbels de 1 Mayıs günü altı çocuğunu sinayürle zehirledikten sonra eşiyle birlikte intihar eder. Onların da cesetleri yakılır.

* * *

Adolf Hitler ve yandaşlarının Almanya'yı ele geçirme çabaları 8 Kasım 1923'te Bavyera'da başlar. Darbeciler "Geçici Alman Ulusal Hükümeti"ni ilan edip Feldherrenhalle'ye yürürler. Çıkan çatışmada Hitler ve adamları 4 polisi öldürür. İhtilal girişimi başarılı olmaz. Darbeciler tutuklanır. Darbe girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır. Bu suçun cezası idamdır. Ancak nasyonal sosyalist ideolojiye yakın olduğu bilinen yargıç Neithardt'ın başkanlık ettiği mahkeme heyeti Hitler'i sadece 5 yıl hapis cezasına çarptırır. Çünkü Hitler'i destekleyenler, başta eyalet Adalet Bakanı Franz Gürtner olmak üzere politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Hitler 9 ay sonra serbest bırakılır.

Aynı Landsberg'de 2. Dünya Savaşı yıllarında çalışma kamplarında 15 bin esir işçi ölür. Kent, adını savaş sonrasında da duyurur. Hitler'e her türlü desteği vermiş oldukları için müttefiklerin suçlu gördüğü endüstri patronları Friedrich Flick, Alfred Krupp, Fritz Thyssen ve benzerleri günlerini, bir zamanlar Hitler'in kaldığı Landsberg hapishanesinde geçirir. Yeni Almanya için ortak planlarını orada yaparlar. 1933'te Almanya'ya el koyan Hitler ile yardakçılarının palazlanması ve 13 yıl ayakta kalması, Alman endüstrisinin bu "babaları" sayesinde mümkün olmuştu. Onlarsız Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası'nın orduları, Flick, Krupp ve şürekâsı olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı. 60 milyona yakın insanın ölümünden, Hitler'e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur.

Almanya, Sovyetlere karşı "kale"


1945'te savaş sona erdiğinde Avrupa bir yıkıntıdır. Dörtler'in işgalindeki Almanya'da insanlar kolları sıvar, yüz binler bombalanmış kentlerde moloz yığınlarını kaldırır. Sovyetler'in el koyduğu doğu bölgesi 1949'da batısından koparılır. 20. yüzyılın ikinci yarısına girilirken Batı ile Doğu arasına demirden perde çekilir! İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya'ya, Sovyetlere karşı "kale" görevini verirler, ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi gerekmektedir. Hitler'e hizmet eden Alman endüstrisinin patronları hâlâ hayattadır. Yeni Almanya‘ya gerekli olanlar hapisten çıkarılıp, aklanır.

Kadın gazeteci Nina Grunenberg 2006 yılında çıkan "Harikalar Yaratanlar" başlıklı kitabında  ülkesinin 1942-1966 yılları arasında ABD'nin desteği ile nasyonal sosyalizmin kalıntıları üzerine yeni Batı Almanya'yı inşa edenlerin Hitler döneminde Nazilerle işbirliği yapan çıkarcılar olduğunu belgeleriyle anlatıyor. Grunenberg onlar için: "Komünistlerden nefret eden, solcuları sevmeyen, ataerkil düzenin temsilcileri, despot ruhlu, politik görüşleri en sağda, NSDAP üyesi insanlardı", diyor. Hitler'in gözünde bu kişiler bulunmaz nimetti. Yetenekli mühendisler ve teknisyenlere de kucak açmıştı rejim. Onlar sayesinde Nazi Almanyası 1942-1944 arasında silah gücünü üçe katlamıştı.

Savaş sonrası Amerikalılar bu insanların çoğuna yeşil ışık yakmıştı. Dizginler yine Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen'in elindeydi. Savaş yıllarında silah endüstrisiyle bakanlık arasındaki alışverişten sorumlu Mommsen Batı Almanya'da önce Krupp'u yönetir, ardından Başbakan Helmut Schmidt tarafından Savunma Bakanlığı'nda yüksek bir göreve getirilir. Nazilerin Silahlanma Bakanı Albert Speer'in "öğrencisi" Schlieker savaş sonrasında armatörlüğe soyunur. Speer'in bakanlığında mali işlerden sorumlu Hettlage, ilk Başbakan Adenauer'in mali danışmanı olur. Adenauer, Hitler'in İçişleri Bakanlığı'nda Yahudi karşıtı kararnamelerin altında imzasını atmış olan Globke'yi de güvenlik danışmanı yapar. Yahudilerin elinden alınan büyük alışveriş merkezlerine konan, Hitler'in peşinden ayrılmayan Neckermann etkisini Batı Almanya'da sürdürür. Savaş yıllarında Opel şefi olarak Hitler'in ordusuna kamyonlar yetiştiren Nordhoff savaşın ardından Volkswagen'in başına geçirilir. Yirmi beş SS subayı 1951'de kurulan Federal Kriminal Dairesi'nde önemli görevlere getirilir.
Batı Almanya'nın ilk başbakanı Konrad Adenauer'in şu sözü unutulmaz: "Temiz su yoksa kirli su dökülmez!"

25 Nisan 2021

Ve olan çocuklara oluyor...

CUMHURİYET, 25 Nisan 2021

STUTTGART – AHMET ARPAD

Toplumsal sorunları 2000'li yıllarda büyük bir hızla artan Almanya'da milli gelirin yüzde 50'sine nüfusun yüzde 10'u sahip! Endüstri ülkeleri arasında Almanya, "aile ve eğitim fakiri” listesinde birinci sırada.Yoksul aile çocuğu sorunlu yetişiyor, sağlıksız büyüyor, okulda başarılı olamıyor, sorun dolu bir gelecek onu bekliyor. Sabahları kahvaltı etmeden evinden çıkıyor, kimi anne çocuğunun çantasına bir dilim ekmek bile koyamıyor. Mercedes'in, Porsche'nin, Bosch'un "doğum yeri” Stuttgart, Almanya'nın "yaşanmaya değer varlıklı kentleri” listesinde doruktakiler arasında. Giderek daha çok modern bina yapılırken, yeni yeni yollar, tüneller açılırken, kent istasyonunun yeraltına indirilmesine, demiryolu güzergâhının toptan değiştirilmesine, tepeleri delerek kent havaalanına daha hızlı bir trenle bağlanmasına 10 milyar Avro'dan fazla harcanırken Stuttgart'ın okullarında çocuklar karnı aç derslere giriyordu.

Müdürler ayaklandı
İki yıl önce önce Stuttgart'ta okul müdürleri eyalet eğitim bakanlığına ve kent belediyesine karşı "ayaklandılar”. Fakir çocukların çoğunlukta olduğu okullarda öğle yemeği verilmesini talep ettiler. "Gittikçe daha çok karnı aç öğrenci derslere giriyor”, diyen müdürlerin tepkisi sonunda başarıya ulaştı, yeni ders yılının başlamasıyla 80 okul dar gelirli ve fakir aile çocuklarına sadece bir Avro karşılığında öğle yemeği vermeye başladı. Eğitimciler girişimi tabii ki fakirliğin çözümü değildi. Ve bu fakirlik tüm Almanya için geçerliydi. Sorun son bir yılda yaşananlarla arttı, hem de çok hızlı. 

Korona ile her şey karmakarışık oldu. Sadece günlük yaşam, iş yaşamı ve insanlar arası ilişkiler "Gordion düğümü”ne dönmedi, geleceğin büyükleri çocukların da kafası karıştı. Ne zaman okula gideceklerini, okulda hangi öğretmenle hangi derse gireceklerini bilmiyorlar. On altı eyaletten oluşan Almanya'da on altı eğitim ve kültür bakanlığı var! 1949 yılından bu yana bir eyaletin eğitim yasası, diğer eyalette geçersiz.

Korona nedeniyle alınan önlemler nedeniyle bu "ayrıcalık” iyice ortaya çıktı. Örneğin Bavyera'da öğrenciler için test zorunluluğu getirildi. Öğrenciler haftada iki kez okullarda bir PCR testi ya da hızlı test veya kendi kendilerine yapacakları bir test yapmak zorunda. Kimi eyalet kreşleri kapatırken açık tutan eyaletlerde annelerle babaların iki yaşındaki çocuklarına test yaptırtması gerekiyor.

Uçurum derinleşiyor
Eyaletin birinde ilkokullarda yüz yüze eğitim yokken komşu eyalette var. Bazılarında ortaokullar uzaktan eğitim alırken bazılarında öğrenciler okula gidiyor. Enfeksiyon süreci izin veriyorsa alternatif derslere geri dönülüyor. Bazı eyaletlerde 7. ve 9. sınıflar dönüşümlü derslere başlarken bazılarında enfeksiyon durumuna göre okullar alternatif sınıflara dönmek zorunda! Haftada 2 veya 3 kez öğretmenlere zorunu testler uygulanacak. Tüm okullarda tabii maske zorunluluğu var.

Zenginle fakir arasındaki uçurum gittikçe derinleşiyor, ülkede resmi verilere göre 6 milyon çocuk fakir ailelerde yaşıyor. Toplumdaki zengin-fakir ayrımı eğitimde de kendini gösteriyor. Her çocuk istediği okula gidemiyor, zengin öğrenci fakir öğrenciden uzak duruyor. Fakir insan yalnız bırakılıyor, toplumdan koparılıyor. 

Almanya'da açlık sınırında yaşayan, çoğu kez tek başına kalmış, çalışmayan, doğumdan sonra hızla artan sorunların altından kalkamayan, çevresinin ilgilenmediği genç anneler gittikçe artıyor. Çocukları koruyan yasalar yetersiz, reformlar gerekli. Ancak çoğu kez fakirlikten kaynaklanan bu gibi trajedileri, çıkarılacak yeni yasalar da pek önleyemez. Nedenler daha derinlerde yatıyor. Ve olan çocuklara oluyor!

Çarpık yapılaşma ve deprem

Toplum Gazetesi, Almanya, 25 Nisan 2021

Ahmet Arpad

İki binli yılların başlangıcında, Yalova depreminin ardından Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan deprem riski raporunda, İstanbul'da meydana gelebilecek büyük bir depremde 55 bin kişinin hayatını yitireceği açıklanmıştı. Aradan 20 yıl geçti, İstanbul depremi gittikçe yaklaşıyor, artık ayak sesleri duyuluyor! İki ay önce İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, TBMM Deprem Araştırma Komisyonu'na şu bilgiyi vermişti: "İstanbul'da olası bir depremde 200 bin binanın orta ve ağır hasar almasının bekleniyor, bu da 3 milyon insanı etkileyebilir…" 7.5 büyüklüğündeki bir deprem senaryosuna göre 48 bin binanın ağır hasar almasının beklendiğini dile getiren Kahraman, içme suyu ve doğalgaz şebekelerinde de büyük hasarın kaçınılmaz olduğunu açıklamıştı.

Ranta dayalı zenginleşme

Son 60-70 yılda kentçilik her yanı denizlerle çevrili 3 bin yıllık metropolda sağlıksız bir büyüme göstermiştir. İstanbul tüm deprem tehlikesine karşın sürekli bir kaçak yapı cenneti olmuştur. Çarpık kentleşmenin en 'güzel' örneklerini burada görmek mümkündür. Adnan Menderes'le başlatılan 'ranta dayalı zenginleşme', toplumu ve ekonomiyi allak-bullak ederek Özal döneminin 'devlet destekli yağma'sında doruk noktasına ulaşmıştır. Yeditepe kentin yüzlerce tepesini ele geçirenler başlarını sokacak bir dam altı ile yetinmediler. Hazine arazileri üzerine kaçak yaptıkları gecekondularına oy karşılığı tapu aldılar. Böylece yasadışı eylemlerine devleti de ortak ettiler. Zamanla gecekondular apartmana çevrilirken, depremler kentinin taşı toprağı, kayan yamaçları betonla kaplandı.

Anadolu'nun "İstanbul'a hücum"u, sömürü ve çıkarcılığı da beraberinde getirdi. 1950'li yıllarda başlatılan sağlıksız sınıf tırmanmasının önü hiç alınmadı. Yüzkarası bir kentçilik, kültür mirasını ve doğayı yok eden bir yapılaşma kaçınılmaz oldu. 1947'nin Yedikule tipi gecekonduları kısa sürede ortadan silindi. Son yirmi-otuz yılın gecekonduları(!) su havzalarına, orman kenarlarına kondurulan villalar, İstanbul'un sağına, soluna dikilen 'plazalar', 'cityler', 'centerler', 'residencelar'dır... Kimler başrolde?

Gökdelenlerin modern kentçilikte çağdaş bir adım olduğu yalanına İstanbulluları inandırmak isteyen para babaları, yetkililer, uzmanlar... Bu kentin birinci derece deprem bölgesinde yer aldığını bilen mimar ve mühendisler... Çarpık yapılaşmaya yine de göz yummaya devam eden kent planlamacıları, 'dinibütün' belediyeciler, 'referansı İslam' politikacılar...

İnşaat sektörü ve 'yağma Hasan'ın böreği'

1999 depreminin ardından bir sürü uzman ortaya çıkmıştı. Sayısız konferans vermişler, sempozyumlar yapmışlar, konuşmuşlar, tartışmışlardı. Konuları sınırsızdı: "İstanbul ve yakın civarı için sismik tehlike, bölgenin depremselliği, depremlere dayanıklı yapı tasarımı ve inşaatı, depremler sırasında olabilecek hasarların azaltılması için alınması gereken önlemler, depreme hazırlık, kamuoyunu bilgilendirmek, falan filan, fasa fiso..." Sonra ne oldu? Her zamanki gibi lafla peynir gemileri yürütüldü!

İstanbul'da 340 yılından bu yana büyüklükleri 8 ile 9 arasında değişen tam on üç büyük deprem yaşandı. Yıllar arkada kaldıkça depremler arası süre kısaldı. Yeterli derecede gerçekçi ve güvenli bir çözüm bulabilecek jeoloji, jeofizik ve inşaat mühendisleri, mimarlar, kent ve bölge planlama dallarında deprem konusunda uzmanlaşmış yürekli araştırmacıların ortak çalışması o kadar zor mu?
Dünya Bankası'na sunacakları kapsamlı ve inandırıcı bir deprem projesi hazırlamaları mümkün değil mi? İnşaat Mühendileri Odası geçenlerde açıkladı: "İstanbul'daki yapıların yarıya yakınının yapı kullanma izni yok!" Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum da altı ay önce: "İstanbul'da 5.9 milyon konutumuz var. Bunun 1,5 milyonu riskli, 300 bini acilen dönüşmesi gereken yapılar", dedi. İnşaat sektöründe daha fazla rant, depremlerde daha fazla ölüm demek!

Büyük yıkım olur

Oysa bu kent ve yakın çevresindeki nüfus yoğunluğu, yapı stoku, fabrika ve sanayi kuruluşlarının sayıları ve onların Türkiye ekonomisindeki payı düşünülürse, ortak bir deprem projesinin önemi ve ivediliği su götürmez bir gerçek. Bilmiyor mu sorumlular, İstanbul'da meydana gelecek 7'den büyük bir depremin Türkiye'nin dengelerini bozabileceğini? Elli beş bin insanın ölümünün, birkaç yüz milyar dolara varacak ekonomik kaybın bir daha altından kalkamaz bu ülke. Evler kalitesiz inşaat malzemelerinden yapılmış, ancak vatandaşlar hâlâ bu konutlarda yaşıyor. Ve depremi bekliyor, eli böğründe... Başta Almanya olmak üzere tüm endüstri ülkeleri Çernobil faciasının ardından nükleer güç santrallarını peşpeşe kapatıyor. Türkiye ise deprem bölgelerine nükleer güç santralları konduruyor! Yıllarca süren tüm karşı çıkmalar hiçbir işe yaramadı, Mersin-Akkuyu ve Sinop-İnceburun inşaatları sürüyor. Sinop'ta 650 bin ağaç kesildi. Üçüncü nükleer güç santralı da İstanbul'un kuzeybatısındaki deprem bölgesi İğneada'da yapılacak! 3155 hektarlık çok ender Longoz ormanları milli parkının yanıbaşına. Yörede 200'den fazla kuş türü yaşıyor!

Geçmişte: "Nükleer enerjiye karşı çıkanlar, radyasyon riski olduğu için acaba bilgisayar kullanmıyor mu, televizyon seyretmiyor mu? – Riski var mı, tabii var. Patlayabilir. Şimdi, riski var patlayabilir, diye biz tüpgaz kullanmayacak mıyız? – Bekârlık nükleer santraldan daha tehlikeli", diyen çok üstdüzey poltikacılarımız olmuştu!

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi deprem bölgesine, İstanbul'un su kaynaklarının ortasına, kuşların göç yoluna 13 milyon ağaç kesilerek dev bir havalimanı oturtuldu. Açılması düşlenen 45 kilometrelik "beton kanal” da deprem bölgesinin içinden geçiyor. Doymak bilmez bir açlıkla "Yağma Hasan'ın böreği"ne hücum edenler, İstanbul'umuzu bir güzel midelerine indirmeye devam ediyor.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 17 Nisan'da şöyle demişti: "İstanbul özelinde ciddi bir deprem hazırlığı içindeyiz."

Ahmet ARPAD, Toplum Gazetesi/ALMANYA, 25 Nisan 2021