9 Mayıs 2021

"Özgür düşünce kuş gibidir!"

Toplum Gazetesi, 9 Mayıs 2021

Ahmet Arpad


'Beyaz Gül' direniş grubu üyesi 22 yaşındaki genç üniversite öğrencisi Sophie Scholl yargıca: "Bugün bizim durduğumuz bu yerde birgün siz duracaksınız”, diye bağırır. Münih Halk Mahkemesi 22 Şubat 1943'de Sophie Scholl, ağabeyi Hans ve üniversiteden arkadaşları Christoph'a üç saatlik tek celsede ölüm cezası vermişti. Suçları Nasyonel Sosyalistlere karşı bildiriler yayınlayıp dağıtmaktı. İhbar üzerine Gestapo'ya yakalanmadan önce gizlice dağıttıkları en son bildiride şunlar yazıyordu:"Hesaplaşma günü geldi! Halkımızın katlanmak zorunda bırakıldığı, tiksinmeye bile değmez bu gaddarla Alman gençliğinin hesaplaşmasının zamanı artık gelmiştir... Tüm Alman gençliği adına Adolf Hitler'den özgürlüklerimizi geri vermesini talep ediyoruz!” Bu sözler 'astığı astık, kestiği kestik' yöntemlerle ülkesini yöneten diktatörün gözünde büyük suçtu, bu 'vatana ihanet'ti ve cezası ölümdü! Sophie Magdalena Scholl 9 Mayıs 1921'de, tam 100 yıl önce bugün, Almanya'nın Forchtenberg kentinde dünyaya gelmişti!
* * *
Bundan 88 yıl önce yarın, 10 Mayıs 1933, Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. O akşam başlatılan 'Kitap Yakma' girişimi hemen tüm ülkeye sıçrar. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildir. 10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır.
* * *
10 Mayıs 1933. Berlin Opera alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileriyle gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor.

Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. 10 Mayıs 1933 akşamı Berlin Opera alanındaki olayların tanığı Erich Kästner ilerde kalem alacağı 'Kitaplar Yakılır mı?' adlı denemesinde o geceyi şöyle anlatır: "Binlerce kitap dolu kamyonlar insanlar arasından geçip yaklaştı. Hava kapalıydı, yağmur çiseliyordu..." Yazar Arnold Zweig da ilerde o akşamdan şöyle söz etmişti: "Yüzlerce insan budalaca, hayvani bir çılgınlıkla haykırmaya başlamıştı..."

"Alman düşün dünyasının çöpü"

O gün Almanya'nın 21 üniversite kentinde üç yüzün üzerinde edebiyatçının, filozofun, bilim adamının ve politik yazarın yapıtları ateşlerde kül oldu. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig'ın kitapları yanıp yok olurken askeri orkestralar marşlar çaldı. Naziler, "Alman düşün dünyasının çöpü" dedikleri bu yazarların sadece Berlin'de 20 bin kitabını ateşe attı. Propaganda Bakanı Goebbels Berlin'deki dev alevin başında haykırıyordu: "Yahudilerin artık çok aşırılığa kaçmaya başlayan entelektüelliğine son veriyoruz!"

Hitler'in düşünceye baskısı

10 Mayıs 1933 gecesi kitapların yakılmasıyla doruk noktasına ulaşmıştı. Nazi gençlik örgütlerinin 'Kitap Yakma' uygulamasının halka anlatılan gerekçesi, Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırmaktı. Kahverengi gömlekliler tüm ülkede kütüphaneleri, yayınevlerini bastılar, kitapları kamyonlara doldurup alanlara götürdüler. Kamyonlar ateşin yanında durdu, binlerce kitap yerlere döküldü, becerikli eller onları aldı, hızla alevlere savurdu..."

10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdı. 'Kitap Yakma' girişimi hızla tüm ülkeye sıçradı. Hitler Gençliği ve eğitim müdürlükleri Almanya'nın tam doksan kentinde 102 yakma eylemi düzenledi. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi.

Adolf Hitler Almanya'yı 'teslim aldığı' 30 Ocak 1933'ten başlayarak aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri ve edebiyatçıları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başladı. 1934 yılının ilk günlerinde yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratıldı; birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi. Yahudi kökenli edebiyatçılar hızla Almanya'nın kültür yaşamından siliniverdi.

Nasyonal sosyalistler ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında sadece aydınların gözünü korkutmamış, tüm medyayı da çıkarlarına uygun yönlendirmeye başlamıştı. Neyin nasıl yazılacağına Hitler'in 1933'de yönetimi ele geçirmesinden birkaç hafta sonra kurduğu ve başına da Goebbels'i oturttuğu 'Propaganda Bakanlığı' karar vermeye başladı. Basından pek karşı çıkan olmadı. Tepki gösterenler işten atıldı, Almanya'dan kovuldu ya da öldürüldü.

Kültür cinayetine onay veren 'aydınlar'

Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs'tan önce, Hitler başa geçtikten iki ay sonra, başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan 'temizlik' için 7 Nisan 1933'te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs'tan haftalar önce Alman düşün dünyasına 'zarar veren kişiler'in listeleri hazırlanmıştı. Gizli polis teşkilatı Gestaρo'nun şefi Hermann Göring: "Bürokrasinin hiçbir maddesi benim uygulamalarımı engelleyemez", diyordu. Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı, çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir", diye yazanlar oldu. Hitler yönetimi 1935'de bir 'yasaklar listesi' yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın 'zararlı' dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

Joseph Roth Stefan Zweig'a 23 Eylül 1934 tarihli mektubunda şunları yazmıştı: "İnsanlar Hitler'in kalıcı olduğu görüşünde, dünya ve Almanya bir savaşı bekliyor... Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak." Yayınevleri kamulaştırıldı, karşı çıkmak isteyenler mallarını başkalarına satmak zorunda bırakıldı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels o günlerde: "Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır", diyordu.

Yönetenlerin korkulu düşü kitap

Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşüdür, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür, ancak kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuştur kitap. O, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır. 10 Mayıs 1933 kitap kıyımı ve ardından gelen korkunç insan kıyımı hiç unutulmamalıdır. Düşünce özgürlüğüne baskı, uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır.

Daha 1824'de: "Bugün kitapların yakıldığı yerde, yarın insanlar da yakılır", demiş olan evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıkmıştı. 10 Mayıs 1933 insanlık tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir... Hitler'den günümüze pek bir şey değişmedi. Baskıcı rejimler kitaba hep düşman gözüyle baktı. Aydın düşünürler ise hiç unutmadı kitabın silahtan daha güçlü olduğunu.

8 Mayıs 1945'de, 76 yıl önce dün, Naziler teslim olmuş, II. Dünya Savaşı resmen sona ermişti.

Her yerde bomba var!

Cumhuriyet, 9 Mayıs 2021 

STUTTGART - AHMET ARPAD

Stuttgartlı bir tanış, bundan çok yıllar önce mesleği gereği Dresden'e yerleşmişti. Birkaç yıl önce de: "Emekliliğimizde rahat bir yaşam sürelim", demiş ve doğu Almanya'nın Baltık Denizi kıyılarında, kumsala yakın bir ev satın almıştı. Geçmişte eşiyle birkaç günlüğüne oraya giderken, şimdinin zor yaşamında Dresden'den kaçıyor, evden çalışıp haftalarını deniz kıyısında geçiriyor. Bir süre önce telefonda: "Amaç az riskli bir yaşam sürdürmek", dediğinde geçen güzde televizyonda izlediğim bir belge aklıma geldi. Kadın rejisör Frido Essen'in "Denizde Bombalar" adlı filmi, Kuzey ve Baltık Denizi'nde 2. Dünya Savaşı yıllarından kalma yaklaşık 1.6 milyon ton bomba ve kimyasal silahın 80 yıldır yattığını anlatıyordu. Almanya'nın bu denizlere tam 1500 km. kıyısı var. 20 milyon insan geçen yıl, dibi dev bir silah deposunu andıran iki denizin kıyılarında ve adalarında tatil yapmış, altlarında bombalar, top mermileri, mayınlar ve torpidolar...

Almanya'nın silah çöplüğü
Hitler Almanyası'nın teslim olmasının ardından ülkeye el koyan "Dörtler" çabucak büyük bir temizliğe girişir! Aldıkları ortak kararla, Alman ordusunun silah fabrikalarında ve depolarında buldukları, çoğu kimyasal milyonlarca ton silahın yüzde seksen beşini Kuzey ve Baltık denizlerine boca ederler. İki deniz o günden günümüze Almanya'nın silah çöplüğü! Uzmanların açıklamalarına göre, denize atılan silahlar bir yük trenine doldurulmak istense 2 bin 300 kilometre uzunluğunda bir tren gerekirmiş.

Denizlerin dibinde yaklaşık 80 yıldır çürüyen İkinci Dünya Savaşı'nın silahlarından yayılan sayısız zararlı madde sulara karışıyor. Kiel Üniversitesi uzmanları, son yıllarda yangın bombalarıyla değişik cephanelerdeki fosfor, TNT ve arseniği pisi balıklarında ve midyelerde tespit ettiler. Silahların zehiri deniz ürünleri aracılığı ile insanlara bulaşıyor. Yetkili makamlar sorumluluğu onlarca yıldır birbirlerine atıyor, ne de olsa Amerikalıların denizin dibine yığdığı Hitler'in bombalarını çıkarıp imha etmek milyarlarca Avro'ya mal olacak. Kısa süre önce telefonlaştığım Dresdenli tanış: "Uzmanlar Rostock kıyılarında arayıp duruyorlar, buldukları bombaları çıkarıyorlar" dedi. "Kumsalda gezinirken dikkat etmemiz gerekiyor, çünkü yangın bombalarından kopan fosfor parçaları kehribarı andırıyor, yanılıp da eline alanın derisi kaslara kadar yanıyor!"

Yüz bin ton bomba
Savaşın bitiminden bu yana yaklaşık 75 yıl geçti. İngiliz ve Amerikan uçakları savaşın son yıllarında Almanya'nın üzerine yüz binlerce bomba yağdırmıştı. Bunlardan en korkunçlarından biri 1943'teki Hamburg bombalanmasıydı. Yaklaşık 800 Amerikan ve İngiliz savaş uçağının "Gomorrha harekâtı"nda attığı yüz binin üzerinde tahrip ve yangın bombası 40 bin insanın ölümüne neden olmuştu. 1945 şubatındaki Dresden bombalanmasında da güzel kent yerle bir edilmiş, 34 bin insan yaşamını yitirmişti. İkinci Dünya Savaşı'nın bombaları sadece suların altında değil, Alman topraklarının altında da yüzlerce patlamamış uçak bombası olduğu bilinen bir gerçek. Nerede oldukları belirsiz, çoğunlukla inşaat çalışmaları sırasında rastlantı sonucu ortaya çıkıyor.

"Dörtler"in uçakları sadece başkent Berlin'in üzerine 45 bin ton bomba atmış. Alman endüstrisinin merkezi Nordhein-Westfalen bölgesine de İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir milyon tona yakın bomba düşmüş. Alman kentlerinde sık sık henüz patlamamış bomba bulunuyor. Hemen bomba imha ekibi çağrılıyor, çukurun bir kilometreye yakın çevresindeki tüm yerleşimler boşaltılıyor. Evlerde, okullarda, hastanelerde, işyerlerinde tek insan kalmıyor! Trenler, uçaklar duruyor. Duruma göre on binler 3-4 saatliğine başka yere "göç ediyor"! Sadece bu yılın ilk üç ayında, Almanya'nın sekiz büyük kentinde inşaat sırasında patlamaya hazır bombalar bulunup zararsız hale getirildi.

www.ahmet-arpad.de

30 Nisan 2021

"Kirli su dökülmez"

Toplum Gazetesi, 30 Nisan 2021

AHMET ARPAD

29 Nisan 1945 günü Rus orduları Berlin'i işgal etmeye başlar. 29 Nisan günü Adolf Hitler, başbakanlık yakınında bulunan sığınıktaki iki odalı dairesinde sevgilisi Eva Braun ile evlenir. 30 Nisan günü saat 15:30'da önce Eva Braun siyanür içer, hemen ardından da Adolf Hitler şakağına kurşun sıkar. Cesetlerini emir subayı Otto Günsche bulur. Askerler iki ceseti 1 Mayıs 1945 günü sığınağın iç avlusunda bir Rus top mermisinin açmış olduğu bir çukara koyar, üzerlerine benzin döker ve bez parçalarını tutuşturup cansız vücutların üzerine atarlar... Hitler'in yaşamına son vermesinin ardından bir günlüğüne 3. Reich'in başına geçen Nazi Almanyası'nın ikinci şansölyesi Joseph Goebbels de 1 Mayıs günü altı çocuğunu sinayürle zehirledikten sonra eşiyle birlikte intihar eder. Onların da cesetleri yakılır.

* * *

Adolf Hitler ve yandaşlarının Almanya'yı ele geçirme çabaları 8 Kasım 1923'te Bavyera'da başlar. Darbeciler "Geçici Alman Ulusal Hükümeti"ni ilan edip Feldherrenhalle'ye yürürler. Çıkan çatışmada Hitler ve adamları 4 polisi öldürür. İhtilal girişimi başarılı olmaz. Darbeciler tutuklanır. Darbe girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır. Bu suçun cezası idamdır. Ancak nasyonal sosyalist ideolojiye yakın olduğu bilinen yargıç Neithardt'ın başkanlık ettiği mahkeme heyeti Hitler'i sadece 5 yıl hapis cezasına çarptırır. Çünkü Hitler'i destekleyenler, başta eyalet Adalet Bakanı Franz Gürtner olmak üzere politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Hitler 9 ay sonra serbest bırakılır.

Aynı Landsberg'de 2. Dünya Savaşı yıllarında çalışma kamplarında 15 bin esir işçi ölür. Kent, adını savaş sonrasında da duyurur. Hitler'e her türlü desteği vermiş oldukları için müttefiklerin suçlu gördüğü endüstri patronları Friedrich Flick, Alfred Krupp, Fritz Thyssen ve benzerleri günlerini, bir zamanlar Hitler'in kaldığı Landsberg hapishanesinde geçirir. Yeni Almanya için ortak planlarını orada yaparlar. 1933'te Almanya'ya el koyan Hitler ile yardakçılarının palazlanması ve 13 yıl ayakta kalması, Alman endüstrisinin bu "babaları" sayesinde mümkün olmuştu. Onlarsız Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası'nın orduları, Flick, Krupp ve şürekâsı olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı. 60 milyona yakın insanın ölümünden, Hitler'e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur.

Almanya, Sovyetlere karşı "kale"


1945'te savaş sona erdiğinde Avrupa bir yıkıntıdır. Dörtler'in işgalindeki Almanya'da insanlar kolları sıvar, yüz binler bombalanmış kentlerde moloz yığınlarını kaldırır. Sovyetler'in el koyduğu doğu bölgesi 1949'da batısından koparılır. 20. yüzyılın ikinci yarısına girilirken Batı ile Doğu arasına demirden perde çekilir! İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya'ya, Sovyetlere karşı "kale" görevini verirler, ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi gerekmektedir. Hitler'e hizmet eden Alman endüstrisinin patronları hâlâ hayattadır. Yeni Almanya‘ya gerekli olanlar hapisten çıkarılıp, aklanır.

Kadın gazeteci Nina Grunenberg 2006 yılında çıkan "Harikalar Yaratanlar" başlıklı kitabında  ülkesinin 1942-1966 yılları arasında ABD'nin desteği ile nasyonal sosyalizmin kalıntıları üzerine yeni Batı Almanya'yı inşa edenlerin Hitler döneminde Nazilerle işbirliği yapan çıkarcılar olduğunu belgeleriyle anlatıyor. Grunenberg onlar için: "Komünistlerden nefret eden, solcuları sevmeyen, ataerkil düzenin temsilcileri, despot ruhlu, politik görüşleri en sağda, NSDAP üyesi insanlardı", diyor. Hitler'in gözünde bu kişiler bulunmaz nimetti. Yetenekli mühendisler ve teknisyenlere de kucak açmıştı rejim. Onlar sayesinde Nazi Almanyası 1942-1944 arasında silah gücünü üçe katlamıştı.

Savaş sonrası Amerikalılar bu insanların çoğuna yeşil ışık yakmıştı. Dizginler yine Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen'in elindeydi. Savaş yıllarında silah endüstrisiyle bakanlık arasındaki alışverişten sorumlu Mommsen Batı Almanya'da önce Krupp'u yönetir, ardından Başbakan Helmut Schmidt tarafından Savunma Bakanlığı'nda yüksek bir göreve getirilir. Nazilerin Silahlanma Bakanı Albert Speer'in "öğrencisi" Schlieker savaş sonrasında armatörlüğe soyunur. Speer'in bakanlığında mali işlerden sorumlu Hettlage, ilk Başbakan Adenauer'in mali danışmanı olur. Adenauer, Hitler'in İçişleri Bakanlığı'nda Yahudi karşıtı kararnamelerin altında imzasını atmış olan Globke'yi de güvenlik danışmanı yapar. Yahudilerin elinden alınan büyük alışveriş merkezlerine konan, Hitler'in peşinden ayrılmayan Neckermann etkisini Batı Almanya'da sürdürür. Savaş yıllarında Opel şefi olarak Hitler'in ordusuna kamyonlar yetiştiren Nordhoff savaşın ardından Volkswagen'in başına geçirilir. Yirmi beş SS subayı 1951'de kurulan Federal Kriminal Dairesi'nde önemli görevlere getirilir.
Batı Almanya'nın ilk başbakanı Konrad Adenauer'in şu sözü unutulmaz: "Temiz su yoksa kirli su dökülmez!"

25 Nisan 2021

Ve olan çocuklara oluyor...

CUMHURİYET, 25 Nisan 2021

STUTTGART – AHMET ARPAD

Toplumsal sorunları 2000'li yıllarda büyük bir hızla artan Almanya'da milli gelirin yüzde 50'sine nüfusun yüzde 10'u sahip! Endüstri ülkeleri arasında Almanya, "aile ve eğitim fakiri” listesinde birinci sırada.Yoksul aile çocuğu sorunlu yetişiyor, sağlıksız büyüyor, okulda başarılı olamıyor, sorun dolu bir gelecek onu bekliyor. Sabahları kahvaltı etmeden evinden çıkıyor, kimi anne çocuğunun çantasına bir dilim ekmek bile koyamıyor. Mercedes'in, Porsche'nin, Bosch'un "doğum yeri” Stuttgart, Almanya'nın "yaşanmaya değer varlıklı kentleri” listesinde doruktakiler arasında. Giderek daha çok modern bina yapılırken, yeni yeni yollar, tüneller açılırken, kent istasyonunun yeraltına indirilmesine, demiryolu güzergâhının toptan değiştirilmesine, tepeleri delerek kent havaalanına daha hızlı bir trenle bağlanmasına 10 milyar Avro'dan fazla harcanırken Stuttgart'ın okullarında çocuklar karnı aç derslere giriyordu.

Müdürler ayaklandı
İki yıl önce önce Stuttgart'ta okul müdürleri eyalet eğitim bakanlığına ve kent belediyesine karşı "ayaklandılar”. Fakir çocukların çoğunlukta olduğu okullarda öğle yemeği verilmesini talep ettiler. "Gittikçe daha çok karnı aç öğrenci derslere giriyor”, diyen müdürlerin tepkisi sonunda başarıya ulaştı, yeni ders yılının başlamasıyla 80 okul dar gelirli ve fakir aile çocuklarına sadece bir Avro karşılığında öğle yemeği vermeye başladı. Eğitimciler girişimi tabii ki fakirliğin çözümü değildi. Ve bu fakirlik tüm Almanya için geçerliydi. Sorun son bir yılda yaşananlarla arttı, hem de çok hızlı. 

Korona ile her şey karmakarışık oldu. Sadece günlük yaşam, iş yaşamı ve insanlar arası ilişkiler "Gordion düğümü”ne dönmedi, geleceğin büyükleri çocukların da kafası karıştı. Ne zaman okula gideceklerini, okulda hangi öğretmenle hangi derse gireceklerini bilmiyorlar. On altı eyaletten oluşan Almanya'da on altı eğitim ve kültür bakanlığı var! 1949 yılından bu yana bir eyaletin eğitim yasası, diğer eyalette geçersiz.

Korona nedeniyle alınan önlemler nedeniyle bu "ayrıcalık” iyice ortaya çıktı. Örneğin Bavyera'da öğrenciler için test zorunluluğu getirildi. Öğrenciler haftada iki kez okullarda bir PCR testi ya da hızlı test veya kendi kendilerine yapacakları bir test yapmak zorunda. Kimi eyalet kreşleri kapatırken açık tutan eyaletlerde annelerle babaların iki yaşındaki çocuklarına test yaptırtması gerekiyor.

Uçurum derinleşiyor
Eyaletin birinde ilkokullarda yüz yüze eğitim yokken komşu eyalette var. Bazılarında ortaokullar uzaktan eğitim alırken bazılarında öğrenciler okula gidiyor. Enfeksiyon süreci izin veriyorsa alternatif derslere geri dönülüyor. Bazı eyaletlerde 7. ve 9. sınıflar dönüşümlü derslere başlarken bazılarında enfeksiyon durumuna göre okullar alternatif sınıflara dönmek zorunda! Haftada 2 veya 3 kez öğretmenlere zorunu testler uygulanacak. Tüm okullarda tabii maske zorunluluğu var.

Zenginle fakir arasındaki uçurum gittikçe derinleşiyor, ülkede resmi verilere göre 6 milyon çocuk fakir ailelerde yaşıyor. Toplumdaki zengin-fakir ayrımı eğitimde de kendini gösteriyor. Her çocuk istediği okula gidemiyor, zengin öğrenci fakir öğrenciden uzak duruyor. Fakir insan yalnız bırakılıyor, toplumdan koparılıyor. 

Almanya'da açlık sınırında yaşayan, çoğu kez tek başına kalmış, çalışmayan, doğumdan sonra hızla artan sorunların altından kalkamayan, çevresinin ilgilenmediği genç anneler gittikçe artıyor. Çocukları koruyan yasalar yetersiz, reformlar gerekli. Ancak çoğu kez fakirlikten kaynaklanan bu gibi trajedileri, çıkarılacak yeni yasalar da pek önleyemez. Nedenler daha derinlerde yatıyor. Ve olan çocuklara oluyor!

Çarpık yapılaşma ve deprem

Toplum Gazetesi, Almanya, 25 Nisan 2021

Ahmet Arpad

İki binli yılların başlangıcında, Yalova depreminin ardından Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan deprem riski raporunda, İstanbul'da meydana gelebilecek büyük bir depremde 55 bin kişinin hayatını yitireceği açıklanmıştı. Aradan 20 yıl geçti, İstanbul depremi gittikçe yaklaşıyor, artık ayak sesleri duyuluyor! İki ay önce İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, TBMM Deprem Araştırma Komisyonu'na şu bilgiyi vermişti: "İstanbul'da olası bir depremde 200 bin binanın orta ve ağır hasar almasının bekleniyor, bu da 3 milyon insanı etkileyebilir…" 7.5 büyüklüğündeki bir deprem senaryosuna göre 48 bin binanın ağır hasar almasının beklendiğini dile getiren Kahraman, içme suyu ve doğalgaz şebekelerinde de büyük hasarın kaçınılmaz olduğunu açıklamıştı.

Ranta dayalı zenginleşme

Son 60-70 yılda kentçilik her yanı denizlerle çevrili 3 bin yıllık metropolda sağlıksız bir büyüme göstermiştir. İstanbul tüm deprem tehlikesine karşın sürekli bir kaçak yapı cenneti olmuştur. Çarpık kentleşmenin en 'güzel' örneklerini burada görmek mümkündür. Adnan Menderes'le başlatılan 'ranta dayalı zenginleşme', toplumu ve ekonomiyi allak-bullak ederek Özal döneminin 'devlet destekli yağma'sında doruk noktasına ulaşmıştır. Yeditepe kentin yüzlerce tepesini ele geçirenler başlarını sokacak bir dam altı ile yetinmediler. Hazine arazileri üzerine kaçak yaptıkları gecekondularına oy karşılığı tapu aldılar. Böylece yasadışı eylemlerine devleti de ortak ettiler. Zamanla gecekondular apartmana çevrilirken, depremler kentinin taşı toprağı, kayan yamaçları betonla kaplandı.

Anadolu'nun "İstanbul'a hücum"u, sömürü ve çıkarcılığı da beraberinde getirdi. 1950'li yıllarda başlatılan sağlıksız sınıf tırmanmasının önü hiç alınmadı. Yüzkarası bir kentçilik, kültür mirasını ve doğayı yok eden bir yapılaşma kaçınılmaz oldu. 1947'nin Yedikule tipi gecekonduları kısa sürede ortadan silindi. Son yirmi-otuz yılın gecekonduları(!) su havzalarına, orman kenarlarına kondurulan villalar, İstanbul'un sağına, soluna dikilen 'plazalar', 'cityler', 'centerler', 'residencelar'dır... Kimler başrolde?

Gökdelenlerin modern kentçilikte çağdaş bir adım olduğu yalanına İstanbulluları inandırmak isteyen para babaları, yetkililer, uzmanlar... Bu kentin birinci derece deprem bölgesinde yer aldığını bilen mimar ve mühendisler... Çarpık yapılaşmaya yine de göz yummaya devam eden kent planlamacıları, 'dinibütün' belediyeciler, 'referansı İslam' politikacılar...

İnşaat sektörü ve 'yağma Hasan'ın böreği'

1999 depreminin ardından bir sürü uzman ortaya çıkmıştı. Sayısız konferans vermişler, sempozyumlar yapmışlar, konuşmuşlar, tartışmışlardı. Konuları sınırsızdı: "İstanbul ve yakın civarı için sismik tehlike, bölgenin depremselliği, depremlere dayanıklı yapı tasarımı ve inşaatı, depremler sırasında olabilecek hasarların azaltılması için alınması gereken önlemler, depreme hazırlık, kamuoyunu bilgilendirmek, falan filan, fasa fiso..." Sonra ne oldu? Her zamanki gibi lafla peynir gemileri yürütüldü!

İstanbul'da 340 yılından bu yana büyüklükleri 8 ile 9 arasında değişen tam on üç büyük deprem yaşandı. Yıllar arkada kaldıkça depremler arası süre kısaldı. Yeterli derecede gerçekçi ve güvenli bir çözüm bulabilecek jeoloji, jeofizik ve inşaat mühendisleri, mimarlar, kent ve bölge planlama dallarında deprem konusunda uzmanlaşmış yürekli araştırmacıların ortak çalışması o kadar zor mu?
Dünya Bankası'na sunacakları kapsamlı ve inandırıcı bir deprem projesi hazırlamaları mümkün değil mi? İnşaat Mühendileri Odası geçenlerde açıkladı: "İstanbul'daki yapıların yarıya yakınının yapı kullanma izni yok!" Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum da altı ay önce: "İstanbul'da 5.9 milyon konutumuz var. Bunun 1,5 milyonu riskli, 300 bini acilen dönüşmesi gereken yapılar", dedi. İnşaat sektöründe daha fazla rant, depremlerde daha fazla ölüm demek!

Büyük yıkım olur

Oysa bu kent ve yakın çevresindeki nüfus yoğunluğu, yapı stoku, fabrika ve sanayi kuruluşlarının sayıları ve onların Türkiye ekonomisindeki payı düşünülürse, ortak bir deprem projesinin önemi ve ivediliği su götürmez bir gerçek. Bilmiyor mu sorumlular, İstanbul'da meydana gelecek 7'den büyük bir depremin Türkiye'nin dengelerini bozabileceğini? Elli beş bin insanın ölümünün, birkaç yüz milyar dolara varacak ekonomik kaybın bir daha altından kalkamaz bu ülke. Evler kalitesiz inşaat malzemelerinden yapılmış, ancak vatandaşlar hâlâ bu konutlarda yaşıyor. Ve depremi bekliyor, eli böğründe... Başta Almanya olmak üzere tüm endüstri ülkeleri Çernobil faciasının ardından nükleer güç santrallarını peşpeşe kapatıyor. Türkiye ise deprem bölgelerine nükleer güç santralları konduruyor! Yıllarca süren tüm karşı çıkmalar hiçbir işe yaramadı, Mersin-Akkuyu ve Sinop-İnceburun inşaatları sürüyor. Sinop'ta 650 bin ağaç kesildi. Üçüncü nükleer güç santralı da İstanbul'un kuzeybatısındaki deprem bölgesi İğneada'da yapılacak! 3155 hektarlık çok ender Longoz ormanları milli parkının yanıbaşına. Yörede 200'den fazla kuş türü yaşıyor!

Geçmişte: "Nükleer enerjiye karşı çıkanlar, radyasyon riski olduğu için acaba bilgisayar kullanmıyor mu, televizyon seyretmiyor mu? – Riski var mı, tabii var. Patlayabilir. Şimdi, riski var patlayabilir, diye biz tüpgaz kullanmayacak mıyız? – Bekârlık nükleer santraldan daha tehlikeli", diyen çok üstdüzey poltikacılarımız olmuştu!

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi deprem bölgesine, İstanbul'un su kaynaklarının ortasına, kuşların göç yoluna 13 milyon ağaç kesilerek dev bir havalimanı oturtuldu. Açılması düşlenen 45 kilometrelik "beton kanal” da deprem bölgesinin içinden geçiyor. Doymak bilmez bir açlıkla "Yağma Hasan'ın böreği"ne hücum edenler, İstanbul'umuzu bir güzel midelerine indirmeye devam ediyor.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 17 Nisan'da şöyle demişti: "İstanbul özelinde ciddi bir deprem hazırlığı içindeyiz."

Ahmet ARPAD, Toplum Gazetesi/ALMANYA, 25 Nisan 2021

18 Nisan 2021

Alpakalar meraklı ve zeki

Toplum Gazetesi, Almanya, 18 Nisan 2021

Ahmet ARPAD

Biri irice, beyaz, bakışları kendinden emin. Hemen yanındaki topluca. Az ötede durmuş, çekingen çekingen onları seyreden kısa boylusu biraz gençten. Üçü de erkek. Alpakalar!

Stuttgart'ın güneyindeki şirin kent Tübingen'e yakın karlarla örtülü bir vadideyiz. Neckar ırmağı kıyısındaki yamaçlara yayılmış korular da beyazlaşmış. Belki de bu kışın en son karı geçen hafta yöreye düştü. Doğaya küçük yerleşim merkezleri serpişmiş... Sokaklar hep boş, insansız, sanki tüm yörede her gün dışarı çıkma yasağı var!

Burada yaşayanlar karınlarını doyurmak için günbegün uzaktaki büyük kentlere gidiyor!

Stuttgart ve Ulm'un endüstri kuruluşları, "taştan başka pek bir şeyin yetişmediği" yörenin insanları için ekmek kapısı. Büyük bir ağacın altındaki karsız çimenlere sığınmış rengârenk on alpaka az uzaktan merakla bizi seyrediyor. Tüyleri pırıl pırıl. Hemen hemen bütün ömrünü dışarıda geçiren alpakalara biraz ağaçlık, çok güneş almayan geniş çayırlar gerekli Güzel ve kuru havada bu çayırlarda gezinmek, alpakalara yaklaşmak, onlarla yürüyüşlere çıkmak mümkün.

Çiftlik evinin bir köşesi satış dükkânı. Burada alkapa tüyünden yapılmış değişik giysiler satılıyor. Şu günlerde tabii kapalı, sadece Cuma ve Cumartesi günleri birkaç saatliğine açmalarına izin veriyorlar. Satışlar sipariş üzerine yapılıyor. Çiftliğin dükkânında alpaka tüyünden battaniyeler, yastıklar, değişik renk ve kalınlıklarda örgü yünleri, kazaklar, eşarplar ve eldivenler var.

Alpakalar tam yirmi iki renkte

Çiftlilik evinin önünde uzun tüylü, koskocaman bir Leonberg köpeği oturuyor. Az ötesinde kısa bacakları çarpık, küçücük Base köpeği dolanıp duruyor. Çiftliğin bembeyaz kedisi peşimizi bırakmıyor. Söylendiğine göre yaklaşık yirmi yıl önce büyük kentten gelip bu yöreye yerleşen bir aile sevimli alpakaları yetiştirmeye başlamış. Şu anda sayıları yüzün üzerinde. Bu çiftlikte Peru tipi alpakalar var. Devegiller sınıfından olan alpakalar lamalarla akraba. And sıradağlarının yükseklerinde yaşayan bu sürü hayvanı tam 6 bin yıldır evcil.

Boyları 1 metreyi bulan, 50 ile 80 kg ağırlığındaki alpakaların ortalama yaşı 25. Onlardan elde edilen yün çok değerli. Alpakadan yapılan kadın ve erkek giysileri pahalı. Çiftlikteki hayvanlar yetiştiricilere de satılıyor. Erkeklerin fiyatı altı ile on bin Avro arasında değişiyor. Hanımlar daha ucuzmuş! Alpakaların bakımı kolay ve masrafsız. Dayanıklılar, pek hasta da olmuyorlar. Tüyleri tam yirmi iki ayrı renkte. Yılda bir kez, ilkyaza girerken, sıcaklar başlamadan kırkım yapılıyor.

Çite yakın duran üç alpaka meraklı ve zeki bakışlarla bizi izlemeye devam ediyor. Daha çok soru soran bakışlar dişilerde. Sırıtırmış gibi bakan erkekler: "Ne işiniz var burada", dermiş gibi bizleri süzüyor, biraz üst perdeden, biraz da kibirli. Çiftliğin beyaz kedisi bu arada karlara çıkmış. Zor görünüyor. Atların durduğu yerde, başı önünde geziniyor. "Tarla faresi arıyor olacak", diye düşünüyoruz

Az sonra çiftlik sahipleriyle vedalaşıp ayrılıyoruz. Stuttgart yönünde gaza basıyoruz. Saat iki olmuş. Karnımız aç. Lokantalar tabii ki kapalı.

11 Nisan 2021

Güvercinler kayıntı peşinde

Cumhuriyet, 11 Nisan 2021

AHMET ARPAD

Güvercinler oradan oraya uçuşuyor. Peron pek kalabalık sayılmaz. Şu günlerde insanlar az yolculuk yapıyor. Çok önemli bir işi olmayan evini terk etmiyor. Devlet Demiryolları'yla uçak şirketleri zararda.

Dortmund'dan gelip Münih'e giden hızlı tren Stuttgart istasyonuna giriyor. Yedi dakika gecikmeli! Bekleyenlerin ayakları arasında dolaşan güvercinler ürküyor, havalanıyor. Yolcular iniyor, yolcular biniyor. Üç dakika sonra kapılar yine kapanıyor ve ICE 513 yoluna devam ediyor. Peron boşalıyor. Güvercinler yine iniyor, sağda solda, bankoların altında yiyecek bir şey arıyor. Bulan buluyor, bulamayan yolcuların bekleştiği başka peronlara uçuyor.

Hitler'den kaçıp 1943-1954 arası Türkiye'de yaşamış olan Stuttgart'lı Paul Bonatz'ın tren istasyonu gelecek yıl 100. doğum gününü kutlayacak. 16 peronunda günde 1300 trenin durup kalktığı, 260 bin yolcunun inip bindiği istasyon yerlerde yiyecek bir şeyler arayan yüzlerce aç güvercinin sürekli mekânı! Buna şaşmamak gerekiyor, çünkü peronların çevresinde her yirmi metrede bir kıyıntı büfesi var ve insanlar önlerinde kuyrukta.

Yem verene ceza...

Sadece tren istasyonunda mı aç ve yarı aç güvercinler dolaşıp duruyor? Hayır, istasyonun karşısındaki büyük alışveriş caddesi, önündeki büyük alan, altındaki büyük pasaj, onun altındaki tramvay durakları ve en aşağıdaki metro istasyonu da günün her saati güvercin dolu! Onlarla baş edebilmek için Stuttgart'ın değişik köşelerine dev "güvercin evleri" kurdular. Yıllardır sayısız gönüllü, bu kuşlar kenti istila etmesin diye oralara yem bırakıyor, kuluçkaya yatanların altındaki yumurtaları plastikleriyle değiştirip çoğalmalarına engel oluyor, fakat bütün bu çabaların yararı sınırlı. Yerin 40 metre altındaki istasyonda metrodan indiğinizde sizi aç güvercinlerle büfeler karşılıyor. Resmi verilere göre Stuttgart'ın merkezindeki bu metro istasyonunu her gün 130 bin yolcu kullanıyor. Uzun yürüyen merdivenlerde başınızın hemen yanından, aşağı inip çıkan güvercinler son hızla geçiyorsa, kapısı otomatik açılan büyük istasyon lokantasına müşterinin peşinden güvercinler de girip oturanların ayaklarının arasında dolaşıyorsa burada yıllardır süren ve bir türlü çözüm bulunamayan bir sorun var demektir...

Bu sorun sadece Stuttgart'ta yaşanmıyor. Almanya'nın bütün büyük kentleri güvercin dolu! Her yerde karşınızdalar. Sizinle yan yanalar. Hiç kaçmıyorlar. Ev damları, duraklar, parklardaki bankolar, tarihi binalar ve heykeller hastalıklı güvercin dışkısı dolu. Birkaç yıl önce belediyenin yaptığı bir açıklamaya göre Stuttgart'ta 30 bin güvercin yaşıyor, her yıl sokak ve caddelere bıraktıkları dışkı 360 ton! Aç güvercinlere yem verirken yakalanan hayvansever çok yüksek ceza ödemek zorunda. Münih'de bin Avro, Stuttgart ve Hamburg'da 5 bin Avro. Cezalar diğer büyük kentlerde de bunun pek altında değil!

Çabucak karnımı doyurayım...

Ucuzundan bir şeylerle açlıklarını ayaküstü bastırmak isteyenlerin akın ettiği, önünde sabırla ve inatla kuyrukta beklediği kayıntı büfeleri gittikçe artıyor. Kapanan bir dükkânın yerine büfe açılıyor. Son 10-15 yıldır gittikçe daha çok insan karnını büfeden aldığı sandviçle doyuruyor. Şu günlerde buluşmalar azaldığı veya yasaklandığı için insanlar kafelerde, lokantalarda, bistrolarda bir araya gelemiyor. Yürüyorlar, bir ellerinde karton bardakta ılık kahve, diğer ellerinde kağıda sarılı sandviç. İçiyorlar, ısırıyorlar. Çabucak karnımı doyurayım diyen sağlığını tehlikeye attığının farkında değil. Günümüz insanı yemeğini bir randevudan diğerine giderken, bürodan trene koşarken, metroyu beklerken, metroda, tramvayda, otobüste karşınızda otururken yiyor... Yürürken yemek yemenin yarattığı baş sorun sindirime yaptığı olumsuz etki. Uzmanlara göre, insan yürürken değişik nefes aldığı için ağzındaki yemeği yeterince çiğneyemiyor, bu da iç organlarına zarar veriyor.

Güvercinler gün boyu sandviçlerden yere düşenlerin peşinde. Geç saatlerde Stuttgart'ın ana caddesi boşalmış, insanlar evlerine gitmiş, çoğu tren depolarda dinleniyor, güvercinler de uykuya çekilmiş.

mail@ahmet-arpad.de

Amerikalılar'ın kucağındaki soylu Nazi

Toplum Gazetesi, Almanya, 11 Nisan 2021

1911 yılında çift kanatlı uçaklarla uçmuş olan ünlü bilim adamı Wilhelm Hoff Alman havacılık sanayisinin öncülerindendir. Strasbourg Üniversitesi'ni makine mühendisi olarak bitiren Hoff, 1910 yılında pilot brövesi takmaya hak kazanan ilk bilim adamlarından biridir de. Zamanla uçak yapım tasarımcısı olarak ünlenen Hoff uçuş sırasındaki ölçümlerin uçakların geliştirilmesinde ve yapımında çok önemli olduğuna inanırdı. 1912 yılında kurulan Alman Havacılık Deneme Enstitüsü'nün başına getirilen Hoff, Berlin Teknik Üniversitesi'nde verdiği derslerle de sayısız öğrenci yetiştirmiştir.

1930'lu yıllara girildiğinde Almanya'da silahlanma gittikçe önemli bir rol oynamaya başlar. Aynı süreçte Wernher von Braun adında roket teknolojisine meraklı Polonya kökenli yirmi yaşında genç bir baron adını duyurmaya başlar. Aradan daha iki yıl geçmeden "sıvı yakıtlı roketler" üzerine yaptığı doktora çalışmasıyla Hitler hükümetinin çok ilgisini çeker. Üzerine "çok gizli" damgası vurulan dosyaya el konur. Baron Braun'u artık doruğa giden bir gelecek beklemektedir. Bu süreçte kimi zaman Profesör Wilhelm Hoff'la da bazı ortak çalışmalar yapar. Ancak Hoff, savaş yaklaştığında kendini enstitüdeki görevinden iyice çekerken soylu Braun, Nasyonal Sosyalist Parti'ye üye olur, SS askeri birliklerine de katılır. Naziler bu arada savaş uçakları ve roket teknolojisinin gelişmesi uğruna 20 milyon Rayh Mark'ını gözden çıkarmıştır. Braun'un kurduğu araştırma merkezlerinde on bin insan çalıştırılmaktadır. Savaş başladığında Hitler'in gözünde baronun önemi daha da artar. Aradan iki yıl geçtikten sonra Braun'un planlarına uygun olarak yapılan dünyanın en büyük sıvı yakıtlı roketi, 13 ton ağırlığındaki, 14 metre yüksekliğindeki Aggregat A4 başarıyla havalanır. Bu dâhice buluşa hayran kalan Hitler'in emriyle 31 yaşındaki Braun'a profesörlük unvanı verilir.

Amerikalıların kucağına oturan Nazi

Genç soylu artık Alman roket sanayisinin başındadır. Aynı günlerde Hoff ise iyice içine kapanmıştır. Avrupa'daki savaşın ve silah yapımındaki gelişmelerin insanları felakete sürükleyeceğine inanan ünlü bilim adamı, Berlin'in Müggel Gölü kıyısındaki evinden pek dışarı çıkmamaktadır. O sıralar Braun'un yeni bir buluşu Avrupa'yı ayağa kaldırır. Hitler'in emriyle V2'lerin seri yapımına geçilir. Bu ‚efsanevi‘ roketlerle Londra ve Antverpen'e yapılan saldırılarda sekiz bin insan yaşamını yitirir. Fabrikalarda ve yeraltı deneme merkezlerinde binlerce savaş esiri ölümüne çalıştırılır...

Tüm silahlanmaya karşın Hitler Almanyası'nın savaşı yitireceği, 1945 yılına girildiğinde belli olur. Müttefik orduları doğudan ve batıdan saldırıya geçerler. Şubat ayında sevgilisi Eva Braun'u yanına alan Hitler, Berlin'deki yeraltı sığınağına girer ve savaşı oradan yönetmeye çabalar. Nisanın ilk haftalarında Ruslar başkent Berlin'i abluka altına alırlar. Kellesini kurtarmak isteyen koyu Nazi bilim adamı, soylu von Braun gizlice Münih'e kaçar ve o günlerde Bavyera'ya girmiş olan Amerikalılar'a teslim olur. Onlar da Nazi von Braun'a hemen kucak açarlar.

Aynı günlerde Profesör Hoff ise kızını, kucağında yeni doğmuş bebeği ile Berlin'i terk eden en son trenlerden birine bindirerek, Güney Almanya'ya kaçırtır. Genç anne ve Hoff'un iki aylık torunu Stuttgart yakınlardaki Ellwangen'de bir köylü ailenin yanına sığınırlar. Aynı günlerde Amerikalılar alelacele pakladıkları koyu Nazi von Braun'u, gizlice Atlantik ötesine yollar, Thürigen'deki roket araştırma merkezinden tonlarca sayısız malzeme ve gizli belgeyi de gemiyle Amerika‘ya kaçırır.

Kendini yıllarca insan öldürmek isteyen Nazilere "satmış" olan von Braun, Amerikalıların kucağına kolayca oturuvermiştir! Yeni dünyanın patronu olmayı hedefleyen Yankee'ler ,von Braun'un ardından, Naziler'e hizmet etmiş 126 roket uzmanını daha Amerika'ya alır! Eski Hitlerci, yeni Amerikalı bilim adamı bu ülkede kısa menzilli atom bombalarını geliştirir, kıtalararası balistik füze programlarında da çok önemli bir rol oynar. Apollo projesinde yer alan Saturn roketi de onun tarafından tasarlanmıştır.

"Soylu von Braun çok hırslıydı"

Ellwangen'de bir köylünün yanına sığınmış olan genç kadın üç ay boyunca hiç haber alamaz babaevinden. Temmuz 1945'te gelen resmi bir mektupta, Wilhelm Hoff ve eşinin 15 Nisan'da yaşamlarına son verdiği yazmaktadır. Karı koca Hoff'lar kıyısında oturdukları Müggel Gölü'nün sularına bırakmışlardır kendilerini. Wilhelm Hoff, ne Ruslar'ın, ne de Amerikalılar'ın eline düşmek istiyordu. Hitler'e hizmet etmemiş olan bilim adamı, savaşın ardından başkalarının emrinde silah yapımında çalıştırılmaktan korkmuştu. Soylu von Braun ise, pek hırslıydı, o hep kazananın yanında yer almak isterdi. Wernher von Braun birbirinden ayrı iki yaşamı yaşamış olan bir insandı. Yaşamının ilk yarısını Hitler'in kucağında geçirmişti, ikinci yarısını da Eisenhower'le Kennedy'nin. Naziler için yaptığı füzelerle on binler ölmüştü, ancak Naziler'i haritadan silen Amerika ona kucak açmış, Nazi geçmişini çabucak silivermişti!

Von Braun ABD'nin kıtalararası balistik füze programında, daha sonra da uzay programında çalıştı; aya insan gönderilmesini başaran Apollo projesinin uzay gemisi Saturn V, "Bilim, ahlak kurallarına uymak zorunda değildir", diyen soylu bilim adamı tarafından tasarlanmıştı!

4 Nisan 2021

Max Frisch'in izinde...

Toplum Gazetesi, Almanya, 4 Nisan 2021

Zürih kentini yukarıdan seyretmek istiyorsanız İstasyon Caddesi'nden sola sapıp, dar sokaklardan ağır ağır yürüyerek Lindenhof tepesine çıkmak en iyisi. Ağaçlar altındaki küçük park Zürih'te bir "vaha". Tarihi yapılar, büyük katedral, kentin ortasından geçen Limnat nehri buradan ayaklarınızın altında. Ötelerde Zürih'i ve gölü çevreleyen tepeler. Kışın ufukta karlı dağlar, lodos estiğinde mavimsi bir renge bürünen, kente iyice yaklaşan Alpler. Lindenhof her mevsimde güzel, huzur verici, romantik.

İsviçreli yazar Max Frisch 4 Nisan 1991'de ölmüştü. Aradan tam 30 yıl geçmiş! Savaş sonrası Alman dili edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Frisch eserlerinde daha çok bireyin ve toplumun kimlik sorunlarını ele alır, ülkesi İsviçre'yi sorgulamaktan da geri kalmaz. Frisch yaşamının uzun yıllarını doğduğu kent Zürih'te geçirir, eserlerini orada yaratır. Göl kıyısındaki bu güzel kentin café ve lokantaları onun çalışma ve tartışma mekânlarıdır. Max Frisch'in izinde yapılacak bir gezintiye göl kıyısındaki Bellevue alanından başlamak doğru olur.

Grand Café Odeon 110 yaşında

1978'de bir akşam dostu Friedrich Dürrenmatt'la her zamanki gibi yine Kronenhalle lokantasında buluşur. Dürrenmatt ona en son eseri "Okuma Kitabı"nı "eski dost ve omuzdaşım Max'a..." cümlesiyle imzalayıp verir. Frisch yazılana şöyle bir göz atar ve hiç sesini çıkarmadan lokantayı terk eder. Fakat gece yarısına doğru geri döner ve elindeki kitabı hâlâ masasında oturmakta olan Dürrenmatt'ın önüne: "Bu utanılacak bir cümle, avukatımla konuştum, 'omuzdaş' bir hakaret!" sözleriyle fırlatıp atar ve çıkar gider.

Kronenhalle günümüzde hâlâ ünlü. Duvarlarını değerli Picasso'ların ve Chagall'ların süslediği lokanta, göl ile kent tiyatrosu arasındaki konumu nedeniyle her zaman dolu, masalarında çoğu kez varlıklılara ve diğer ünlülere rastlanıyor. Kronenhalle ciğer köftesinden yapılan leziz çorbasıyla da ünlü. Max Frisch'in sık sık uğradığı Zürih lokantalarından biri de Bodega Espanola. Saatlerini geçirip kimi eserlerini kaleme aldığı, günlük gazeteleri karıştırdığı, yan masada oturanlarla politik tartışmalara girdiği Bodega 1874'te açılmış. İspanyol mutfağından spesiyaliteler ve şaraplar sunan lokanta da Kronenhalle gibi sanki hiç yenilenmemiş, geçmişini günümüze dek öyle korumuş.

Göl kıyısındaki Grand Café Odeon önümüzdeki Temmuz'da açılışının yüz onuncu yılını kutlayacak. Onlarca yıl Zürih'e gelen ünlü mülteciler için ilk adres sayılan Odeon da Frisch'in sık sık uğradığı Café'lerden biriydi. Zürih'de Viyana kahvehanesi atmosferini arayan aydınlar için Odeon ideal bir buluşma yeriydi. Lenin, Thomas ve Klaus Mann, Albert Einstein, Franz Léhar, Arturo Toscanini, Erich Maria Remarque, Stefan Zweig, James Joyce sürekli müşterileriydi. Mülteci yazarların eserlerini basan Europa Yayınevi sahibi Emil Oprecht kitapların ilk sunumunu hep Cafè Odeon'da yapardı.

Max Frisch Brecht'ten etkilenmişti

Max Frisch'in "Günlükler - 1946-1949" eserini kaleme aldığı Cafè de la Terasse birkaç yıl önce iyice bir elden geçmiş, Art nuvo salonuyla koruma altına alınmış yuvarlak bir yapı. Sütunları, büyük pencereleri ve mobilyaları kahvesini yudumlayana huzur veriyor. Frisch'in izinde yapacağınız gezinti sizi mutlaka az ötedeki dünyaca ünlü Zürich kent tiyatrosuna da götürecektir. Romanlarının yanı sıra tiyatro oyunlarıyla da ünlenen Max Frisch'in Bertolt Brecht'ten etkilendiği söylenir. Yaşamının tam kırk dört yılını Zürih tiyatrosuna vermiş olan yazarın toplumsal eleştiri ağırlıklı sahne oyunları da çoğu kez İsviçre'de heyecanlı tartışmalara neden olmuştur.

Max Frisch doğduğu ve yaşadığı, "çevresini fabrikaların değil villaların sardığı hoş bir gölün kıyısındaki" Zürih'i severdi. Kentteki yaşam, Limnat nehri, göl, dağlar ve en çok da caddelerinden geçen mavi tramvaylar hoşuna giderdi. Mavi, Frisch'in çok sevdiği renkti, kitaplarını ciltletirken hep maviyi yeğlerdi. Gençliğinde mimarlık eğitimi görmüş olan Max Frisch'in zengin arşivi günümüzde Zürih Teknik Üniversitesi'nde korunmakta. Sıcak yaz günlerinde serinlemek isteyenler kendilerini, 1949'da Max Frisch'in plânlarına uygun inşa edilmiş olan ve günümüzde bir kültür anıtı kabul edilen Letzigraben açık yüzme havuzunun sularına bırakıyor.


28 Mart 2021

Schiller'in kafatası kimde?

Toplum Gazetesi, 28 Mart 2021

Tarihi mezarlık Stuttgart'ın göbeğinde. Kocaman çınarların dalları yeşermeye başlamış. Buz gibi soğuklar geride kaldı, yaz saatinin başlamasıyla havalar ılındı. Isındı. Stuttgart'ın tarihi Fangelsbach mezarlığı bu sabah bir park! Mezar taşları arasında birkaç yaşlı geziniyor, çocuk arabalı anne ve babalar da dikkati çekiyor...

Bu mezarlığa en çok gömü 19. yüzyılda yapılmış, Stuttgart'ın ünlüleri ve varlıklıları Fangelsbach'da ebedi istirahatlerine çekilmiş; çoğu mezar taşında meslekleri yazıyor: Başrahip, taş oymacısı, fabrikatör, sahne sanatçısı, doktor, antropolog, dekan, şair, çan dökümcüsü, yayıncı, gazeteci, ressam, arkeolog, opera sanatçısı, mimar... Az ötedeki Markus Kilisesi'nin yanından uzanan yolun sonunda bakımlı bir mezar dikkati çekiyor. Büyükçe taşında yazdığına göre Goethe ile birlikte Alman edebiyatında klasik dönemin en önemli temsilcisi sayılan Friedrich Schiller'in oğlu Ludwig, torunu Friedrich ve onun eşi Mathilde burada yatıyor.

2009 yılında bu mezar açılmış, kemikler çıkarılmış, DNA analizinin ardından küçük bir törenle tekrar gömülmüştü. 1805 yılında Weimar'da ölen ve önce toplu bir mezara konan Schiller'in kemikleri, anlatılanlara göre, 1826 yılında prensler kabristanına taşınır, fakat kısa süre sonra Weimar'da yatanın Schiller olmadığı iddiaları yükselmeye başlar, tâ ki 1959 yılında Gerassimov adlı bir Rus doktor kabristandaki kafatasıyla kemiklerin Schiller'e ait olduğuna karar verene kadar…

Ancak 2005'de ünlü edebiyatçının 200. ölüm yılında Alman televizyonu MDR aracılığı ile yeni ve çok kapsamlı bir araştırma başlatılır. Bu girişimler kapsamında Freiburg Üniversitesi Stuttgart'taki aile mezarında yatan oğlu ile torununun kemiklerini inceler ve Weimar'daki kafatasının, Alman edebiyatının bu ünlü yazarına ait olmadığı kesinlikle saptanır. 2009 yılında Stuttgart-Marbach doğumlu Schiller'in 250. doğum yıldönümü törenleri nedeniyle konuşan Antropolog Ursula Wittwer: "On dokuzuncu yüzyılda ünlü kişilerin kafatasları meslektaşlarımın çok ilgisini çekerdi", demişti. Schiller'in kafatasının da o yıllarda çalınmış olduğu tahmin ediliyor!

"Friedrich Schiller bir popstar"

Aynı yıllarda büyük bir bakımdan geçen, Alman edebiyatının çok zengin hazinesini barındıran eşsiz Stuttgart - Marbach'daki Schiller Milli Müzesi'nin yeniden açılışında konuşan Cumhurbaşkanı Horst Köhler: "Marbach doğumlu Friedrich Schiller bir popstar idi!" demişti. Aydınlanma çağının en önemli bu düşünürünün idealizmi, bireyin ruhuna ve özgürlüğüne öncelik tanır. Heyecanlıdır, ateşlidir, amaçlarına ulaşmak için hep isteklidir. Okul yıllarından başlayarak kendini hep baskı altında hisseder, Dük Karl Eugen döneminde yaşam onun için dayanılmaz olunca, 1782'de Stuttgart'ı terk eder ve Weimar'a yerleşir. Goethe ile yakın dostluğu işte o yıllarda başlar. Wilhelm Meister romanını yazması için onu zorlar. Goethe de Schiller'i "Wallenstein" eserini yazması için yüreklendirir, hatta Weimar'da sahneye konduğunda oyunun rejisörlüğünü üstlenir.

Schiller "Haydutlar"ın ilk baskısını kendi cebinden öder, borç parayla da bir edebiyat dergisi çıkarır. Ölümüne yakın son sözleri: "Artık her şeyi daha sade, daha berrak görüyorum..." olur. Schiller'in ardından "Varlığımın yarısını yitirdim", diyen Goethe için sahip olduğu en değerli hazine, aralarındaki yazışmalardır. Bir süre sonra bütün mektupları yayınlatır.

Marbach'taki Alman Edebiyat Arşivi'nde Alman edebiyatının Goethe'den Kafka'ya on binlerce edebiyat belgesi duruyor. Bundan on yıl önce Fischer, Suhrkamp ve Insel Yayınevleri çok değerli arşivlerini Marbach'a vermişlerdi. Hofmannstahl, Rilke, Zweig, Frisch, Enzesberger, Walser gibi 20. yüzyıl Alman dili edebiyatının yıldızlarının elinden geçen müsveddeler ve mektuplar şimdi Marbach'da herkese açık. 2012 yılında Schiller'in 253. doğum günü nedeniyle düzenlenen törende o yılki "Schiller Konuşması”nı yapmakla Orhan Pamuk onurlandırılmıştı!

Ünlü yazarımızın İngilizce yaptığı uzun konuşmasının ana konusu "romanlarda naiflik ve duygusallık” idi. Pamuk konuşmasında Schiller'in 1796'da kaleme almış olduğu "Edebiyatta naiflik ve duygusallık” başlıklı makalesine de değinmiş ve: "Schiller'e göre çağının modern yazarları aşırı duygusaldı”, demişti. "Onun gözünde Dante, Shakespeare, Cervantes, Goethe ve Dürer naif, çocuksu kalmış yazarlardı.

Naif yazarlar doğa ile iç içedir; onlar yerine göre ölçülü ve bilge, yerine göre de acımasızdır. Çoğu kez üzerinde pek fazla düşünmeden, içlerinden geldiği gibi yazarlar, yarattıklarının etik sonuçlarını pek umursamazlar. Yazdıkları üzerine başkalarının ne düşündüğü de onları pek ilgilendirmez... Schiller, Goethe'nin olgunluğunu, bencilliğini, özgüvenini kıskanırdı, onun çok kolay olağanüstü düşünceler yaratabilmesine de hayrandı.”

Hepsi iyi güzel de, Friedrich Schiller'in kafatası nerede, kimde?

mail@ahmet-arpad.de

21 Mart 2021

"Göğün yarısı, kadınların omuzlarındadır" (Mao Zedung)

Ahmet ARPAD, Toplum Gazetesi/ALMANYA, 21 Mart 2021

Dünya kadınları 1921'den bu yana 8 Mart'ta "Kadınlar Günü"nü kutluyor, kısa süre önce 100. Yıl bütün dünyada kutlandı.

Biz: "Yine bir sürü söz verecekler ve verdikleri sözlerin çoğu yine lafta kalacak, çünkü her zamanki gibi yine rafa kaldırılacak", derken Türkiye Cumhuriyeti 19 Mart 2021 günü kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadeleyi hedefleyen, 45 ülkeyle tüm AB ülkeleri tarafından 11 Mayıs 2011'de İstanbul'da imzalanmış olan uluslararası bir insan hakları sözleşmesi olan "İstanbul Sözleşmesi"nden apar topar geri çekildiğini açıkladı! Türkiye'nin bu ani kararı Alman medyasında baş haber!

Kadına şiddet Almanya'da da bir sorun

"İnsanın kendi evinde kendini güvende hissetmemesi kabul edilebilir bir durum değil." Bu sözler Federal Aile Bakanı Franziska Giffey'in. Almanya'nın dev süpermarketleri, bakanlığın geçen yılki "Evde güvende değil misiniz?" kampanyasına katılarak ülke çapındaki 26 bin şubesine astıkları afişlerle aile içi şiddete uğrayan kadınları nerede ve nasıl acil yardım alacakları konusunda bilgilendirmişti.

Kadına şiddet ülkenin yıllardır yaşadığı bir sorun. Münih Teknik Üniversitesi'nin kısa süre önce açıkladığı araştırmaya göre, bu sorun korona salgını nedeniyle insanların evlerine kapanması sonucu son altı ayda daha da büyüdü. Aile içi şiddetten sadece kadınlar zarar görmüyor, bu şiddete tanıklık eden çocuklar da doğrudan olumsuz etkileniyor.

Suçluluk ve utanma duyguları yük olarak doğrudan omuzlarına biniyor, günbegün şiddeti yaşayan kimi çocuk öldürülme duygusuyla yaşıyor, içine kapanıyor, daha çocuk yaşta çevresine güvenmeyi unutuyor, duygusuzlaşıyor, saldırganlaşıyor.

Toplumun utancı 

Federal Aile Bakanlığı'nın verilerine göre 2018 yılında 34 bin kadın sığınma evlerine kaçmış. Bunlardan yüzde altmışı çocuklarını da yanına almış. Almanya'da 6 bin kapasiteli 400 sığınma evi var. Bunu, aile içi şiddetin giderek arttığı Türkiye ile karşılaştırdığımızda, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın verilerine göre ülkemizde 3 bin 500 kapasiteli 145 kadın sığınma evi olduğunu görüyoruz!

Aile içi şiddet sonucu Almanya'da geçen yıl 122 kadın yaşamını yitirmiş. Federal Kriminal Dairesi'nin de verileri ürkütücü ve düşündürücü: Aile içi şiddetin mağduru 140 bin kadının 6 bini Türk. Resmi verilere göre, kadına şiddet uygulayan 117 bin erkek tutuklanmış, 7 bini Türk. 2019 yılında yapılan "Almanya'da Kadının Yaşamı, Güvenliği ve Sağlığı" konulu bir ankete göre, Türkiye'den gelin gelen kadınların yüzde 49'unun aile içi şiddet yaşadığı açıklanmıştı. Kadına şiddet çoğunlukla insanlarımızın getto yaşamı sürdürdüğü Berlin, Köln, Mannheim, Hamburg gibi büyük kentlerde görülüyor.

Bunun temel nedenleri işsizlik, yoksullaşma ve uyum çabalarının başarısız kalmış olması! Stuttgart Belediyesi'ne bağlı "FrauenFanal" adlı kuruluş, aile içinde sorunlar yaşayan, evden kaçan kadınlara rehberlik yapıyor, onları bilgilendiriyor, avukatları hukuki danışmanlık hizmeti veriyor. Sadece onlar değil, aile içinde fiziksel ve ruhsal şiddeti yaşayan çocukları da bu kuruluştan destek alıyor. Kadına yönelik şiddet sadece onun yaşam hakkını tehdit etmiyor, aile birliğini de ağır yaralıyor, topluma ciddi anlamda zararlar veriyor.

Ne demiş Mao Zedung: "Göğün yarısı, kadınların omuzlarındadır."

15 Mart 2021

Şarlo'nun "balkon konuşması"

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 15 Mart 2021

AHMET ARPAD

Doğduğu ülke Avusturya'ya el koyup onu Alman topraklarına katmak isteyen Adolf Hitler 15 Mart 1938 günü Viyana Hofburg Sarayı'nın balkonundan Kahramanlar Alanı'nda kendisini dinleyen iki yüz elli bin insana çok söz verir. Partisi ülkeye yeni bir düzen getirecektir, işsizliğe kesinlike çare bulunacaktır! İnsanlar onun içi boş sözlerine inanır. Hitler Avusturya'yı dirençsiz teslim alır, çünkü çoğunluk arkasındadır. Çaresizlik içindeki toplumun peşinden gideceği başka lider yoktur.

O ünlü balkon konuşmasının ardından "Führer" artık iyice güçlenmiştir, çünkü yakın gelecekte atacağı önemli adım için Almanlar'dan sonra, Avusturya insanı da onun peşinden gitmektedir! İstediğini yapabilecek güçtedir. Sol görüşlü karşıtlarını ve aydınları tutuklatıp kamplara attırır. Bilim adamları ve yazarlar yurtdışına kaçar, en son aydınlar başka ülkelere sığınır. Bunların yüz otuzuna ve ailelerine de Atatürk Türkiyesi kucak açar! Aynı süreçte Yahudiler'e yapılan eziyetler artar. 9 Kasım 1938 gecesi Almanya ve Avusturya için "Kristal Gece"dir. Binlerce işyeri yağmalanır, 270 sinagog yakılır, Yahudiler öldürülür. Tam bir cinnet geçiren Hitler ve şürekâsı, gerçek yüzünü çok çabuk göstermiştir!

Akıllı bir propagandayla misyonlarını çok mükemmel sahneleyen Naziler, geleceğinden ümit kesmiş kültürsüz yığınları kolayca kandırıp elde etmeyi başarmıştır! Almanya'da ve Avusturya'da insanların çoğunluğu bütün olumsuz gelişmelere karşın ağızlarını açmamakla, kulaklarını tıkamakla ve gözlerini kapatmakla Hitler'e destek vermiştir! Ve halkın bu ilgisizliği onun gibi bir despotun son bin yılın en dehşetli katliamını yaratmasına yol açmıştır! İşte o süreçte ve ardından gelen gelişmelerde Viyana'daki ünlü "balkon konuşması" çok önemli bir rol oynamıştır!

"Büyük Diktatör” Balkonda


Bugün Viyana'da Kahramanlar Alanı'nda durup Hitler'in o ünlü konuşmasını yaptığı balkona bakanın bakışları, bir an balkonun önünde duran, Avrupa'yı Türkler'den kurtarmış olan Prens Eugen'in dev heykeline de takılır. Bir Şarlo hayranı olanın aklına hemen ünlü "Büyük Diktatör' filmi gelir, çünkü alaylarla dolu bu dev film balkon konuşmasıyla son bulur! Geçen yüzyılın en büyük sinema artisti ve rejisörü Chaplin 1940 yılında çevirdiği bu ilk sesli filminde, Nazi Almanya'sı ve Hitler'le bir güzel alay eder. Onun diktatörlüğü ve faşistliğini konu ederken, izleyiciyi hem düşündürür, hem de hüzünlendirir. "Büyük Diktatör" sayısız unutulmaz başarılı sahneyle doludur. Üzerine dünya haritası çizilmiş büyük bir balonla dans edişi ve alandaki yüz binlere anlaşılmaz bir dilde yaptığı "balkon konuşması" çoktan sinema tarihine geçmiş ünlü sahnelerdir! Balkondaki Hinkel (Şarlo) kimi zaman çok öfkelidir, kimi zaman çok yumuşaktır. Charlie Chaplin bu sürekli değişimle Hitler'in nasıl dengesiz birisi olduğunu göstermek ister. Hele ağzından çıkanların tek kelimesi bile anlaşılmayan "Führer"e dev yığının coşkuyla haykırışı, bu deha insanın hınzırca bir buluşudur! 



Charlie Chaplin küçük adamdan yanaydı

Şarlo'nun ömrünün son 25 yılını geçirmiş olduğu Leman gölü kıyısındaki Vevey'deki villası ve çevresi 2016'da dev bir müze olarak açılmıştı. Villanın dev bahçesinde gerçekleştirilen 1350 metrekare büyüklüğündeki bir 'film stüdyosu'nda ziyaretçiler, Şarlo'nun dünyasında geziniyor!

Tarihi villada her şey sanki Chaplin 1977'de 'ayrılırken' bıraktığı gibi duruyor. Altın çerçeveli aynalar, sayısız aile fotoğrafı, binlerce belge, 19. yüzyıldan kalma paha biçilmez mobilyalar, tavana kadar yükselen dolaplar, ağır kumaştan perdeler, büyük pencerelerden görünen olağanüstü bir doğa ve aşağıda Leman gölünün sonsuzluğu. Sanki kapı açılacak 'Şarlo' görünecek, size ünlü gülümsemesiyle 'Hoşgeldiniz!' diyecek...

Kendine göre toplumcu görüşleri olan Chaplin, politikacılarla bir araya gelmekten kaçınırdı, çünkü o hep 'küçük adam'dan yanaydı! Leman gölü kıyısındaki şahane villasını ve müzesini gezerken Altına Hücum'un, Modern Zamanlar'ın, Sirk'in içindesiniz, Yumurcak, Serseri, Büyük Diktatör hemen yanıbaşınızda! Villanın balkonundan ötelerde uzanan barış dolu eşsiz doğaya bakarken, Şarlo'nun şu sözlerini anımsıyorsunuz: "Buradaki dünya bana huzur veriyor, ufkumu genişletiyor ve ruhumu dinçleştiriyor.”


10 Mart 2021

Gerçekdışı düşler dünyasında yaşayanlar

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 10 Mart 2021


Bundan tam 12 yıl önceydi, 11 Mart 2009'da Stuttgart yakınlarındaki şirin Winnenden kasabasında "JawsPredator1" takma adını kullanan, okuldan geldikten sonra günün geride kalan saatlerini odasında tek başına geçiren 14 yaşındaki Tim K. şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynayarak zaman öldürüyordu. İçine kapanıktı, kimseyle görüşmüyordu. Tüm dünyası "Far Cry 2", "Counterstrike" ve "Tactical Ops" gibi oyunlardı. Tim iki kişilikliydi! Ve günün birinde babasının dolapta duran tüfeğini aldı, on üçü okulunda, diğerleri sokakta, tam on beş insanı kurşuna dizdi ve en son kurşunu da kendi beynine sıktı...Bu dehşet verici olayın ardından Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler şöyle sormuştu: "İnsanlarımızla yeterince ilgileniyor muyuz?”

Her üç Alman'dan biri ekran bağımlısı. Boş saatlerini televizyon karşısında geçiriyor. Haftalık programları ezbere biliyor! Bağımlı olduğu dizinin yayın saati geldi mi evinde yaşam duruyor! Futbol maçı veya polisiye onun için akşam yemeğinden önemli. Uykudan da! Sabaha karşı birde, ikide yorgun, bitkin, dayak yemiş gibi yatağa girenler var. Bütün gününü bilgisayar karşısında geçirenin farkında olmadan gözleri bozuluyor, sırtına, beline, kollarına ağrılar giriyor, düşünemiyor, bilgisayar ne derse onu yapıyor, sokakta yürürken, araç kulanırken bir gözü elindeki akıllı telefonda. Kapıdan içeri girer girmez televizyon onu bekliyor... Yemek diziyle veya maçla yeniyor. Evde kitap, gazete okunmuyor. Zavallı TV-bağımlısı kendini vur-kırlı polisiye filmlerinden veya uyku getirici, bıktırıcı açık oturumlardan kurtaramıyor!

Evet, bu anlattıklarım Almanya'dan, Türkiye'den değil. Geçenlerde, bir akşam yemekten önceydi, gazetenin televizyon sayfasına bir göz attım. "Bakalım kanallar bizlere bu akşam ne sunuyor?” dedim kendi kendime. Gördüklerimle gözlerime inanamadım, şaşırdım, öfkelendim. Almanya'nın en çok izlenen altı TV kanalı o akşam saat 20 ile 24 arasında tam on bir polisiye, macera, vur-kır filmi yayınlayacaktı! Geceyarısına doğru araya şansınız varsa yarım saatlik bir kültür yayını sıkıştırıyorlar! Polisiyeden canı sıkılan isterse – insanı gülmekten çok öfkelendiren – komik şovlara da zaplayabiliyor!

Çoğunluğa hükmeden azınlık!

Goethe'nin, Schiller'in, Beethoven'in ülkesinde günümüz insanı televizyona 'esir'! Birileri farkında olmadan onun beynini yıkıyor, onu bağımlı yapıyor, kimi çıkarlar uğruna onu ekrana alıştırıyor, uyuşturuyor. Bağımlı televizyon izleyicisi hiçbir şeyden habersiz, çoğunluğa hükmeden azınlığın (!) peşinde, onun dümen suyunda gidiyor.Meraklı izleyici öğretici belgeselleri, operaları, klasik konserleri samanlıkta iğne arar gibi arıyor! Yıllarca önce haftada bir kez yayınlanan ünlü 'Tatort' polisiye dizisini neredeyse artık her akşam değişik kanallarda izlemek mümkün. Evinizde 2-3 televizyonunuz varsa aynı anda yerel kanalları da açın, orada da kesinlikle eski bir polisiye tekrar karşınıza çıkacaktır.

Akıllı telefon sahibi çok akıllı mı?

İnsanlar sadece akşamları mı ekran karşısında oturuyor? Öğleden sonraları da evlerde tüm kanallar, özellikle kadınları ekran başına bağlayan, onları ev işinden alıkoyan saçma-sapan polisiye ve aşk dizileriyle dolu. Halleli Etnolog Thomas Hauschild: "Çoğu insan stres atmak için heyecan dolu filmleri ve polisiyeleri izliyor, katil yakalanınca da rahatlayıp uykuya çekiliyor...”, diyor. Etnolog ne derece haklı bilemem!

Günümüz toplumunda sekiz yaşındaki bir çocuk kitap okuyacağına heyecanı, ana babasının hediyesi olan akıllı telefonda arıyor, ertesi gün de arkadaşlarına dedektif rolü yapıyor! İlkokulda akıllı telefon bağımlısı olan çocuk, büluğ çağına geldiğinde içinde büyüyeceği dünyanın gerçeklerini ne derece tanıyacak? Araştırma verilerine göre günümüzde Almanya'da 60 milyon akıllı telefon varmış ve bu rakkam 2023 yılında 70 milyona fırlayacakmış! Büyük balığın küçük balığı yuttuğu, çoğu ortak değerin artık yitirildiği günümüz Alman toplumunda insanlar bencilleşiyor, içlerine kapanıyor, kabuklarına çekiliyor. Birey, yalnızlık ve bencillikle daha çocukluğunda tanışıyor.

Televizyon kanallarındaki diziler, polisiyeler, macera filmleri, açık oturumlar, şovlar göz boyamaktan, bizleri gerçekdışı bir düşler dünyasına götürüp orada yalnız bırakmaktan başka bir şey yapmıyor. "Televizyon, akıllı telefon, internet bağımlısı birey robotlaşmıştır, özgür düşünce özgürlüğünü yitirmiştir”, demek bir hata mı? Bu bağımlılık pandemi sürecinde iyice arttı, çünkü son bir yıldır yaşam daha çok dört duvar arasında geçiyor. Anneler, babalar, çocuklar işe, okula gitmeyip evden çalışıyorlar, sokağa pek çıkmıyorlar, dükkânların, lokantaların, sinema ve tiyatroların kapıları kilitli. Tatile gidemiyorlar, kimi sınırlar kapalı, gideceleri ülkede durum buradakinden berbat! Oldukça bol boş zaman internetle, televizyonla, akıllı telefonla, bilgisaray oyunlarıyla sağlıksız geçiyor. Akıllı telefonu olan kişi aklını pek kullanmıyor, düşünme görevini (!) telefonu üstleniyor.

Ve korona dedikleri salgın kılıf değiştirip bütün dünyada insanlara değişik yönlerden zarar vermeyi sürdürüyor!

2 Mart 2021

Onur dolu bir yaşam düşü

TOPLUM Gazetesi, 2 Mart 2021

AHMET ARPAD

Alman Yahudi cemaatinin ülkede 99 sinagoğu, 13 okulu, 20 yuvası var, Münih, Berlin ve Frankfurt'ta da dört büyük müzesi. Berlin'de Alman hükümetinin ve Berlin belediyesinin desteğinde Yahudiler, Protestanlar ve Fethullah Gülencilerle yaklaşık 50 milyon Avro'ya ortak inşa etmeye başladıkları House of One'da üç dini bir araya getirmeyi amaçlıyor. Frankfurt'ta geçen güzde beş yıllık çabalar sonunda bankacı Rothschild ailesinin 19. yüzyılda yaptırtmış olduğu beş dev villadan birinde büyük bir Yahudi Müzesi açıldı. Main nehri kıyısındaki tarihi villa ile yeni inşa edilen modern ek yapının üç bin metrekarelik salonlarında değişik etkinlikler ve sergiler ön görülüyor. 1800'den günümüze kentteki Yahudi yaşamına ağırlık veren müzenin kütüphanesi 20 bin kitabı barındırıyor. Burada Yahudilerin dini, tarihi ve kültürü üzerine başka yerde bulunmayan yapıtlar var. Müze 12. yüzyıldan günümüze kente damgasını vurmuş Yahudi ailelerin yaşamlarını, geleneklerini ve törelerini anlatıyor. Rothschild ailesinin yanısıra Theodor Adorno, Paul Ehrlich, Erich Fromm, Leopold Sonnemann, Moritz Daniel Oppenheim, Georg Speyer ve Anne Frank Frankfurt'un ünlü aileleri bu müzede. Frankfurt Yahudileri yüzyıllar boyu kentin poltikasına, kültürüne damga vurmuş, vakıfları da kent yaşamında önemli bir rol oynamıştı. 1912 yılında kurulan Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi'nin öğretim kadrosunda sayısız Yahudi bilim adamı 1933'e dek görev yapmıştı.

Doğru Avrupa'dan akın

Naziler 1933 yılında Almanya'yı 'ele geçirdiğinde' Frankfurt Yahudi cemaatinin yaklaşık 30 bin üyesi vardı. Kaçanlar kaçabildi, 12 bin Frankfurtlu Yahudi ölüm kamplarında yaşamlarını yitirdi. Savaş yıllarını Frankfurt'ta sadece 160 Yahudi'nin geçirdiği biliniyor. Savaş süresince yaklaşık 10 bin Yahudi Almanya'da saklanması başarıyor, 15 bin Yahudi de gaz odalarından kurtuluyor. Avrupaya barışın dönmesiyle Dörtler'in işgalindeki bölgelerde 51 Yahudi cemaati yine yaşama geçiriliyor. Hitler ordularının terk ettiği, Rusların el koyduğu doğu cephesinden yüz binlerce Yahudi batıya sürülüyor. Bunlardan bir bölümü İsrail'e göç etmeyi düşlerken, Güney Almanya'daki Amerikan kamplarına yerleştirilenler günün birinde Atlantik ötesine ulaşmayı kafasından geçiyor. O yıllarda en büyük yerleşim Frankfurt'un Zeilsheim mahallesinde yaşamaya başlayan 4 bin mülteci Yahudi. Onlar çoğunlukla eğitimsiz, cepleri boş, geleceği şansa kalmış, savaşın ve sürgünün her türlü dehşetini yaşamış insanlar. Bavullarını açmazlar, çünkü Almanya'yı terk edip başka ülkelere gideceklerdir!

29 Mart 1945'de Frankfurt'a el koyan Amerikan güçleri, Theresienstadt toplama kampından geri dönen haham Leopold Neuhaus'u yeni bir Yahudi cemaati kurmakla görevlendirir. Savaşın ardından Polonya'daki kıyımdan kurtulmuşlar zamanla cemaatin çoğunluğunu oluşturur. Bu insanlar o yıllarda karneyle dağıtılan gıda malzemelerinin karaborsa ticaretini yaparak ayakta kalmaya çalışır. Doğu Avrupalı Yahudiler 1950'li yıllardan başlayarak cemaate ağırlıklarını koyar. Yeni Almanya'nın o günlerde yaşadığı ekonomik mucizeden onlar da paylarını alır. Emlak dünyasının krallarından Michael Baum'un: "Yahudilersiz bugünkü Frankfurt olmazdı!” sözleri pek yalan değil! O yılların başarılı Yahudi iş adamlarıdır kenti ve ekonomisini ayakta tutan. 1956'da Macaristan ayaklanmasından, 1968'de Prag İlkbaharı'ndan kaçan Yahudilerin de çoğu Frankfurt'a yerleşir. Hitler öncesinde olduğu gibi bugün de kentin kültürüne, ekonomisine, toplumuna vurdukları damga görülmez değil. Daha 20. yüzyılın başlarında kurdukları araştırma enstitülerinin yanısıra fabrikalara, eğitime, sağlığa, sanata, bilime, ticarete, yayıncılığa yaptıkları yatırımlarla kenti doruğa çıkarmış olan Yahudilerin Frankfurt'un bugün de Avrupa'da sözü geçen bir büyükkent olmasındaki rolleri gözardı edilemez.

Onur dolu bir yaşam düşü

Resmi verilere göre, doğusuyla birleşen Batı Almanya, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından 1991 ile 2004 arasında toplam 219.604 Yahudi göçmene kapılarını açmış. Bu veriler Almanya'daki Yahudi cemaatinin 1989'den sonra üçe katlanmış olduğunu da belgeliyor! Ülkeye yerleşen 'doğulu' Yahudiler cemaate yeni kimlik ve yeni benlik getirmiştir! Günümüzde çoğulcu bir yaşamları var. Aşırı dindarlar, tutucular ve ılımlılar Yahudi cemaatini oluşturuyor. 8 Mayıs 1945'de nasyonal sosyalizmden kurtulmuş Yeni Almanya'da Nazi ideallerinden arınmış, onur dolu adil bir yaşam sürdüreceklerini düşleyen Yahudi toplumu son yıllarda eski günlerin geri dönmeye başladığını seziyor. Federal İçişleri Bakanlığı'nın geçen mayısta yaptığı açıklamaya göre 2019 yılında antisemit saldırılar %13'lük bir artışla iki bini geçmiş.

Avrupa Merkez Bankası, Almanya'nın en büyük havaalanı, Almanya'nın en büyük bankalarının merkezleri ve dünyanın en büyük Kitap Fuarı Frankfurt'ta. Main nehrinin kıyısında, kültürle para bir arada hüküm sürüyor. Eski ve yeni Yahudi müzeleri II. Dünya Savaşı'nın bitiminden 76 yıl sonra sergiledikleri yapıtlar ve belgelerle bu büyük Avrupa kentinin ve Almanya'nın yaşamını yüzlerce yıl etkilemiş olan Yahudi toplumunu ve yazgısını yeni nesillere tanıtmayı amaçlıyor.

22 Şubat 2021

Bir diktatörün gerçekleşmeyen düşü...

TOPLUM Gazetesi, Almanya, 02.02.2021


30 Ocak 1933 insanlık tarihindeki belki de en büyük felaketin başlangıcıdır. O gün Adolf Hitler dünyamızı kana bulayacak yolda ilk adımlarını atmıştı.
*
Geçenlerde kitaplığımda Hermann Hesse'yi ararken Adolf Hitler'i buldum! Hesse'nin mektuplaşmalarının hemen yanında gazeteci-yazar Ralph Giordano'nun yıllarca önce merak edip almış, fakat sonra nedense pek okumadan rafa kaldırmış olduğum "Eğer Hitler Savaşı Kazansaydı....” adlı kitabı duruyordu. 1923 doğumlu Giordano, yaşadığı Nazi dönemini ve sonrasını belgelere dayanarak anlatıyor. "Bizim ırkımız bu dünyaya hükmetmek hakkına sahiptir. İşte bu hak bizler için gelecekte uygulayacağımız dış politikanın kutup yıldızı olmalıdır!” Hitler'in 1930'da bu söyledikleri sadece bir megalomani, sınırsız bir düş değildir. "İnanın bana, üstün ırkımız bin, hatta bin iki yüz yıl boyunca bütün dünyaya hükmedemeyecekse, her şey sadece Almanya ile sınırlı kalacaksa ne gerek var nasyonal sosyalist harekete!”

Almanlaştırma planları

Bu sözlerin altında kafasındaki geleceğin programı yatmaktadır. Hitler ve partinin kilit noktalarına getirdiği yardakçıları geleceğin dünyasının kapsamlı planlarını savaştan önce yaparlar. 1939'da Polonya'ya girdiklerinde gelecekte nasıl bir Avrupa'nın özlemini çektikleri, çekmecelerde hazır bekleyen sayısız muhtıra, genelge, emir ve yasa tasarısında yazıyordu! Polonya topraklarını Germen ırkının insanlarına açmak için ilk aşamada altı yüz bin Yahudi kamplara atılacak, üç buçuk milyon Polonyalı daha doğuya sürülecekti. Almanya'dan yollanacak köylüler ve işçilerle Polonya'daki Alman azınlığın nüfusu dört milyona çıkarılacaktı. Nasyonal sosyalizmin ideologlarından Himmler'e göre sadece "boylu boslu, sağlam yapılı” Polonyalıların Almanlarla bir arada yaşamasına izin verilecekti. Sovyet Rusya ele geçirildiğinde 45 milyon insan daha topraklarından edilecekti. Sürülen Ruslar, Polonyalılar ve Ukranyalılar Ural Dağları ötesine yerleştirilecekti. Bu ülkelerde boşalacak topraklar on milyon Alman'a açılacaktı. Hitler'in düşüne göre otuz-kırk yıl içinde bütün Doğu Avrupa insanları asimile politikasıyla "Almanlaştırılmış” olacaktı. Planlarından bir başkası da "yabancı” kadınları kısırlaştırma ve çocuk doğumlarını azaltma yöntemleriydi... Hitler'in görevlendirdiği jinekolog Carl Clauberg önce hayvanlar üzerinde deneyler yapar; ancak kısa süre sonra bundan vazgeçer, Auschwitz Kampı'nda kalan iki yüze yakın Sinti-Roma ve Yahudi kadını denek olarak kullanmaya başlar. Deneyler başarısız olur, kadınlardan bir çoğu ölür. 1955 yılında Konrad Adenauer'in girişimiyle Sibirya kampından kurtarılan Dr. Carl Clauberg'e Kiel üniversite kliniğinde görev verilir!

Önce aydınlar...

Hitler kafasına koyduğu Almanya'yı gerçekleştirmeye daha 1933'te başa geçer geçmez başlamıştı. Önce aydınlar, sosyalistler, bilim insanları kamplara atılmış, kitaplar yakılmıştı. Hemen ardından sıra ülkeyi Yahudilerden temizlemeye gelmişti! Hitler ordularının Doğu Avrupa topraklarına el koymasının ardından yardımcıları Göring, Keitel ve Lammers'e: "Şimdi bu dev pastayı parçalara bölerken dikkatli olmalıyız”, der. "Buraları yönetmesini ve sömürmesini bilmeliyiz.” İşgal edilen topraklarda sadece "Almanlaşmış” ve "Alman kanı taşıyan” insanlar yaşayacaktı! Büyük Almanya'yı yaratabilmek için Sovyet topraklarının yeraltı zenginliklerinden ve endüstrinin kalifiye elemanlarından da yararlanılacaktı. Almanya'daki kömür ve demir-çelik sanayisi üretimini durduracak, çalışanları doğuya aktarılacaktı. Hitler'in görevlendirdiği çalışma grubunun 17 Kasım 1941 tarihli raporunda şunlar yazar: "Ural Dağları'na kadar uzanan bölge yüz yıl sonra tamamen Almanlaşmış olacaktır.” Oralarda 100 milyon "saf kan” Almanın yaşamasını düşleyen Hitler o günlerde şöyle konuşur: "İngiltere için Hindistan neyse, bizim için de Doğu Avrupa toprakları odur.”

Hitler'in beklentileri çok düşündürücüdür: Doğudaki yeni bölgelere İskandinav ülkeleri insanlarının da yerleşmesi sağlanacak, gelen insanlar yeni kurulacak kentlerde yaşayacak, eski kentler yavaş yavaş yok olacak, köylüler radyo haberlerine sadece sokaklara yerleştirilecek hoparlörler aracılığı ile ulaşacak, okullarda Almancaya ağırlık verilecek, diğer dersler geri plana atılacak. Doğum kontrolü ve çocuk aldırmak desteklenerek yerli halkın uzun aşamada tamamen silinmesi sağlanacak. Özellikle taşrada insanların tek bir kiliseye değil değişik tarikatlara inanmasına izin verilerek inanç bütünlüğü engellenecek... Hitler'in özel sekreteri Martin Bormann, işgal edilmiş Doğu Avrupa topraklarından sorumlu Bakan Alfred Rosenberg'e 23 Temmuz 1943 tarihli mektubunda şöyle der: "Slavlar sadece bizim için çalışacaktır. Bize gerekmedikleri anda ölebilirler. Aşı olma zorunluluğu ve sağlık hizmetleri onlar için gereksizdir. Eğitim ve sağlık hizmetlerinden sadece işimize yarayacak işbirlikçiler yararlanabilir.”

1930'lu yıllarda Avrupa'da Hitler, Stalin, Mussolini ve Franco insanlığı inanılmaz bir felakete sürüklerken Türkiye'de Mustafa Kemal Atatürk devrimleriyle çağdaş ve uygar bir toplum yaratıyordu!

Stefan Zweig ve Salzburg

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 22 Şubat 2021

AHMET ARPAD

23 Şubat 1942'de bu dünyaya veda etmiş olan değerli yazar Stefan Zweig bir Viyanalı'ydı. Ölümünün ardından 79 yıl geçti. Günümüzde Türkiye'de de çok sevilerek okunan değerli yazar ününün doruğuna, 38 yaşında yerleştiği Salzburg'da ulaştı.


19. yüzyılın ünlü gezgini Alexander von Humboldt'a göre, Napoli ve İstanbul'un yanı sıra, Salzburg dünyanın en güzel üç kentinden biridir. Ortaçağ'la günümüz bağdaşır Salzach ırmağı kıyısındaki bu kentte. Doğanın güzelliği ile sanat eserleri, dik, kayalıklı yamaçlarla yeşil düzlükler bir arada uzanır.

Alpler'in en son eteklerine sıkışmış ovada bazen yeşil, bazen sarı gri, fakat hep köpüklü ve çağıltılı akar Salzach. Akşamın loşluğunda renk değiştirir küf yeşili kubbeler, kıpkırmızı kiremitli sivri damlar. Irmağın kıyısındaki dizi dizi kestane ağaçlarının altına gizlenmiş sıralarda oturup, karşınızdaki kentle sahne karışımı bu çarpıcı görüntüye dalarsınız. Sonra tarihi yapılar arasındaki daracık Ortaçağ sokakları önce karanlığa bürünür, sonra ışıl ışıl aydınlanır fenerlerle. Düşle gerçek karışımı bir kenttir Salzburg. Ve görüntüsüyle günün her saatinde sizi büyüleyen Salzburg, dünyaca ününü sadece güzelliğine borçlu değildir.

En Güzel Eserlerini Salzburg'da yazmıştı

Bu kent Mozart'ın doğum yeridir. Getreidegasse'deki evini her yıl yüzbinler ziyaret ediyor. 1920'de kurucuları, Yahudi asıllı Max Reinhardt, Viyanalı yazar Hugo von Hofmannstahl ve besteci Richard Strauss olan on binlerin aktığı Salzburg Festivali her yıl temmuz-ağustos aylarında düzenleniyor. Açılışı 1920'den bu yana büyük katedralin önünde sahnelenen 'Jedermann' oyunu ile oluyor. 1938-1944 arasında Hitler bu festivali, Nazi propagandası amaçlı da olsa, devam ettirmişti. Tabii Max Reinhardt'sız ve Jedermann'sız...

Salzburg aynı zamanda, Avusturya'nın en ünlü yazarı Stefan Zweig' ın 15 yıl yaşadığı kenttir de. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar Zweig'ın en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı Friderike ile evli olduğu yıllarda satın almıştı. Salzburg'da geçirdiği yıllardır Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandıran.

En güzel eserlerini, kente ve Salzach'a yukardan bakan o iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villada yazmıştır. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurmuş, onları sık sık Salzburg'da konuk etmiştir. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hoffmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Vallery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini, Richard Strauss' la bu evde saatler, günler geçirmiştir...

"Berchtesgaden Dağı'nda Oturan Bir Adam..."

'Sanatla, mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği o günler ne zengin, ne renkliydi!' diye anlatır, ölümünden kısa süre önce yazdığı en ünlü eseri Dünün Dünyası'nda (Türkçesi: Burhan Arpad) Salzburg yıllarını. 'Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o yıllarda. Fakat sonra hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik...'

1934'te Gestapo'nun villayı basıp silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmekten başka çıkar yol bulamaz. İngiltere'ye yerleşir, ancak kendini burada da rahat hissetmez. Ayrı yaşadığı eşi Friderike villayı 1937'de Viktor Gollhofer adındaki zengin bir kumaş tüccarına satmak zorunda kalır. Gollhofer, 1950'li yıllarda yaptığı bir Salzburg ziyaretinde villayı görmek isteyen, Türkiye'nin ilk Zweig çevirmeni babam Burhan Arpad'ı değil eve almak, ona bahçeyi bile göstermez. Oldukça kaba davranır.

Zweig üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Gert Kerschbaumer ile yıllar önce Salzburg'da villaya bir gezinti yapmıştık. Dik yokuşu çıkarken ilginç şeyler anlatmıştı. Gollhofer ailesi Zweig'lara olan son taksit borcunu mahkeme kararı ile Nazi yönetimine ödemişti. Zweig vârislerinin bugün Avusturya devletinden hâlâ alacağı varmış! Friderike Zweig anılarında Gollhofer'lerden 'Nazi bir aile' diye söz eder...

Zweig güncelliğini hiç yitirmedi

Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler'in güçlenmesi Zweig'ı daha çok bunalımlara sokar. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği 'kültür Avrupası' düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştır. 1940'ta İngiliz vatandaşı olur ve o yıl Brezilya'ya yerleşmeye karar verir, ancak Petropolis'te de mutluluğa erişemez, aradan iki yıl geçmeden intihar eder.

'Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi...' diye oldukça üst perdeden yazar o günlerde Salzburg Eyalet Gazetesi. Salzburg'daki villanın Zweig'dan sonraki sahipleri ise, kapının önüne değil bir heykel dikilmesine, dış duvara plaket takılmasına bile izin vermediler. 2015 yılında bahçe duvarının önüne ünlü sanatçı Gunter Deming'in (http://www.stolpersteine.eu/en/) hazırladığı, pirinçten küçük plakalar kondu. Üzerlerinde, bu villada yaşamış olan dört insanın kaçmak zorunda kaldığı yazıyor. Stefan Zweig uzmanlarından, "Uçan Salzburglu" ve "Stefan Zweig – Friderike Zweig Mektuplaşmaları" kitaplarının yazarı Gert Kerschbaumer'in anlattığına göre koskocaman bahçenin tarihi ağaçları arasındaki villada yaşayan Gollhofer'lerin yaşlı oğlu da babası gibi 'ters adamın biri'. Villaya yaptığımız bir yürüyüşte karşısındaki Kapuziner manastırının kapısını çalmıştık. Bize kapıyı açan al yanaklı, şişman, güler yüzlü rahibi büyük terastan inanılmaz güzellikteki Salzburg manzarasını doya doya seyretmemize izin vermişti. Manastırın önünde bir Zweig bir büstü var. Ünlü yazar düşünceli düşünceli karşıdaki villasına bakıyor.

Stefan Zweig güncelliğini hiç yitirmedi.

10 Şubat 2021

Hep zayıfların yanında olmak!

Ahmet ARPAD, Toplum Gazetesi, 10 Şubat 2021

O burjuva karşıtıydı, küçük insanları severdi. Geçen yüzyıl Alman epik tiyatrosunun en önemli ismi kabul edilen Bertolt Brecht 10 Şubat 1898'de Augsburg'da doğmuştu.

"Bir zenginle bir fakir karşılıklı durmuş birbirlerine bakıyorlar. Fakirin yüzü solgun. Konuşuyor: ‚Ben fakir olmasaydım sen zengin olamazdın...' " Bertolt Brecht, 1934

*

Geçen yüzyıl Alman epik tiyatrosunun en önemli ismi kabul edilen, yarattıkları ölümünden 65 yıl sonra da severek okunan Bertolt Brecht 48 tiyatro eseri, 2300 şiir ve 200 öyküyle peşinde, uzun yıllar yitirilmeyecek izler bırakmıştır. Zamanın ruhuna karşı eserleriyle küçük insanı her dönemde, her ülkede hep kendine bağlamasını bilmiştir.

Bertolt Brecht'in şu sözü ilginçtir: "Başkalarını aydınlatmak dünyanın en eski 'meslekleri'nden biridir. Mesleğim beni avucunun içine aldı!”1920'li yıllarda: "Büyük ve ünlü şiirler kanımca insanlık için birer belgedir”, diyen Brecht bu görüşüyle, şiire ne kadar çok değer verdiğini, onun etkisini ne kadar çok önemsediğini belirtmek istemiştir. Tiyatro yazarlığı ve rejisörlüğün yanısıra şairliye ve şiire de ağırlık vermesinin nedeni budur. Brecht'in şiirleri onun anlık duygularını veya L'art-pour-l'art şairlerinin duygularını yansıtmaz. O sokağı anlatır, mahalle meyhanelerinde konuşulanları ve kabare konularını şiirlerine alır. Kimi edebiyat tarihçileri Brecht'in François Villon, Arthur Rimbaud ve Frank Wedekind'den etkilendiğine inanır. O şiirlerini edebiyat çevrelerinin okuma akşamlarında sunmasını sevmezdi. Brecht gitarı eşliğinde şiirlerini, koşuklarını ve şarkılarını küçük kent lokanta ve meyhanelerinde küçük insanlara sunmasını yeğlerdi. O burjuva karşıtıydı.

"Hep zayıfların yanında yer aldım”

İlerde o günlerden şöyle söz etmiştir: "Ben varlıklı bir ailede büyüdüm. Çocukluğum boyunca çevremde hep hizmetçiler vardı. Okula giderken bir yakalık takmak zorundaydım. Öğretmenlerimden emirler almaya alıştırılmıştım. Ancak büyüyüp biraz özgürleşince içinde yaşadığım sınıf hoşuma gitmemeye başlamıştı. Ne emirler işitmek istiyordum, ne de başkalarının bana hizmet etmesini. İşte o günden sonra sınıfımı terkettim ve hep zayıfların yanında yer aldım...”

İnsanlığın 20. yüzyılda yaşadığı iki dünya savaşı Bertolt Brecht'in yaşamını çok etkilemiştir. Bunu sadece tiyatro eserlerinde değil, şiirlerinde de görmek mümkündür. Sorunlar içindeki topluma seslenirken çok inandığı akılcılığı elden bırakmaz. Nazi Almanyası'nda Hitler ve çevresinin Almanya'yı ele geçirmeye başladığını sezen tiyotro adamı 1933 yılında ülkesini terk eder.

O günlerde Berlin'de büyük tiyatro adamı Max Reinhardt'ın yanında oyun yazarı olarak ünlenmeye başlamıştı. Almanya'yı terk etmesinin ardından yıllarını Avusturya, Fransa, İsviçre, Danimarka, İsveç ve Finlandiya'da geçirir. Savaş yıllarında, 1941'de Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşmeye karar verir. 1947'ye kadar bu ülkede kalan Bertolt Brecht en önemli yapıtlarını 'sürgün'de gerçekleştirir. Savaş bitiminde İsviçre üzerinden 1948'de tekrar Almanya'ya döner. İki yıl sonra da tiyatro oyuncusu ve yöneticisi eşi Helene Weigel'le Berlin'de ünlü "Berliner Ensemble”yi kurar. Bu yıllarda Bertolt Brecht dünyaca ününe kavuşur.

"Arkamdan yazın, Brecht rahatsız edici biriydi!”

Zeki, eklileyici, yerine göre de tartışmaktan kaçınmayan biri olduğunu anekdotlarından oluşan "Gerçeği Söylemenin Tehlikesi” kitabında görüyoruz. Brecht'in tiyatro, bilim, basın, otomobiller, aristokrat komünistler üzerine gülümseten ve düşündüren görüşleri anekdotlarında yaşanıyor.

Brecht'ten öğretici, eğlendirici kısa öykücükler anlamlarını ve önemlerini hiçbir zaman yitirmeyecek yapıtlar. Büyük nasyonalist parti Almanya'da otoriteyi ele geçirdikten kısa süre sonra Bay B.'nin üzerlerine gazyağı dökülen kitapları alanlarda yakıldı.

Bay B. az önce bavullarını toplayıp yurtdışına kaçmıştı. Eşiyle Avusturya başkentine geldiğinde ahlak filozofu Karl K. şöyle konuşmuştu: "Fareler batmakta olan gemiye bindi.”

20. yüzyıl Alman tiyatrosunun en önemli ve etkileyici tiyatro adamı ve lirik şairinin daha okul yıllarında yazılı çalışmalarında Goethe'den alıntılar yaptığı bilinir. Öğretmenlerinin bütün Goethe sözlerini tanımadığına inandığı için de kimi çalışmasında kendi görüşlerini kullanırdı. Gerçekten de öğretmenleri bunu fark etmez, öğrenci Bertolt'un Goethe'den alıntı yaptığına inanırdı.

Bir toplantıda tartışılıyordu: Son yıllarda filme ve tiyatroya olan ilgi sürekli artmaktaydı. Bu görevin altından kalkabilecek yetenekte yeterli rejisör var mıydı? Bunlar kimler olabilirdi? Bay B. bir an düşündükten sonra şöyle konuştu: "Dünyada bunu başarabilecek iki rejisör vardır. Bunlardan biri Chaplin'dir.”

14 Ağustos 1956'da Doğu Berlin'de gözlerini bu dünyaya kapattığında 58 yaşındaydı. Ölümünden kısa süre önce yanına çağırdığı papaz ve yazar Karl Kleinschmidt'e şunları söyler: "Arkamdan yazın, Brecht rahatsız edici biriydi! Bu, ölümümden sonra da değişmeyecek!” Sosyalist-devrimci tiyatro adamı haklı çıktı.

27 Ocak 2021

"Eski pislikler örtmekle yok edilemez..."

TOPLUM Gazetesi, 27 Ocak 2021

AHMET ARPAD

Erich Maria Remarque'ın 1929 yılında ilk kez basılan "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” romanı 20. yüzyılın Alman dilinde yazılmış en başarılı eserdir.

"Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” romanı bundan 92 yıl önce 29 Ocak 1929'da piyasaya çıktığında 20. yüzyılın Almanca yazılmış en başarılı yapıtı olacağını ne yazarı Erich Maria Remarque, ne de yayıncısı Berlinli Ullstein şirketler grubunun Propylaen Yayınevi düşünden geçirmişti. 1930 yılında Amerika'da beyazperdeye uyarlanan, elli dile çevrilen, toplam yirmi milyon baskı yapan bu roman geçen yüzyılın ilk ve en başarılı savaş karşıtı eseridir. "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” (Türkçeye çeviren: Burhan Arpad) ilk altı ayda yarım milyon satar. Piyasaya verilmesinden on iki ay sonra tirajı bir milyona ulaşır. Remarque bu yapıtıyla Birinci Dünya Savaşı'nın yaralarını on yıl sonra bile bir türlü saramamış Weimar Cumhuriyeti insanlarını yüreğinden vurmuştu. Okurları savaşla tramva geçirmiş, ruhsal dengesini yitirmiş, çökmüş bireylerdi. Remarque da onlardan biriydi. 19 yaşında cepheye sürülmüş, ağır yaralı olarak bir yılını askeri hastanelerin koğuşlarında geçirmişti. "Ben bu eserimle şikayet etmekten çok, savaşta bir neslin yitirilmiş olduğuna toplumun dikkatini çekmek istiyorum...” diyen Remarque'ın anlattıkları gerçektir, kendinin ve cephe arkadaşlarının yaşadıklarına dayanır. Carl Zuckmayer: "Bu roman Bilinmeyen Asker'e dikilmiş bir anıttır,” der. "Remarque'ın eseri yaşamlarını yitirmiş yüz binlerce genç askerin kalıtıdır... Onu milyonlar okuyacaktır.” 20. yüzyılın ilk yarısında toplumsal eleştiri içeren romanlarıyla ünlenen yazar Leonhard Frank'ın şu sözleri de önemlidir: "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok gibi bir eser ancak yüzyılda bir yazılır!” Erich Maria Remarque ünlü eseri üzerine şöyle demişti: "O çağının bir belgesidir... İzlenimlerimden ortaya çıkmış, tecrübelerimle biçimlenmiş kişisel bir sorumluluk belgesi...”

Ancak 1933'de Almanya'da yönetime el koyan Naziler halkın bu gibi aydınlatıcı romanları okumasına karşıydı. 10 Mayıs 1933 günü Berlin Üniversitesi önündeki alanda ateşe atılan binlerce kitap arasında Remarque'in, 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok' ve 'Dönüş Yolu' romanları da vardı. Remarque Alman vatandaşlığında çıkarıldı. 1933'lerin kahverengi gömlekli iktidarı onu ve romanlarını kendilerine engel görmeye başlamıştı. Çünkü genç yaşta ünlenen yazar, yüzyıllardır Cermen efsaneleri ve masalımsı yiğitlik örnekleriyle yetiştirilmiş sıradan Alman halkına savaşın yersizliğini, kötülüklerini herkesin anlayacağı apaçık gerçekler olarak haykırıyordu. Eserlerine edebiyatçılar ve büyük tenkitçiler dudak bükseler de, insanlar Remarque'i okuyor ve savaşın ne olduğunu, savaştan kimlerin yararlandığını anlamaya başlıyordu.

Remaque ülkesini terk etti ve otuz yıla yakın bir süre de Almanya'ya dönmedi. İtalyan İsviçresi'nin Laggo Maggiore kıyısındaki Porto Ronco'da 1929 yılında satın almış olduğu villasına yerleşti. Üçüncü romanı, 'Hayat Kıvılcımı” 1938'de Hollanda'da basıldı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika'ya yerleşti ve Avrupa'ya tekrar barış gelene kadar da orada kaldı. 1947'de Birleşik Amerika Devletleri yurttaşı oldu. 1941'de İsveç'te yayımlanan dördüncü romanı 'İnsanları Seveceksin' savaş nedeniyle Almanya'dan ayrılmak zorunda kalan on binlerce insanın yazgısını anlatır, onların yürekler acısı durumlarını yepyeni bir Remarque anlatımı ve roman tekniği ile ele alır.

"Eski pislikler örtmekle yok edilmez..."

Erich Maria Remarque 1939'da Birleşik Amerika'ya yerleştikten sonra yarattıklarıyla "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”u aşmasını başarmıştır. Hemingway'in etkisinde kalarak, roman yazarlığı tekniğini geliştirmiştir. Ancak o edebiyat tarihçileri ve büyük okur yığınları için her zaman "Batı Cephesi...”nin yazarı olarak kalmıştır. İlginçtir, Alman edebiyat çevreleri Remarque'ın romanlarına çoğu kez mesafeli durmuş, hatta onları küçümsemiştir. Onu büyük bir Alman edebiyatçısı olarak övenler daha çok yabancı edebiyat eleştirmenleridir. Ünlü yazarın: "Ülkemiz yazarları eserlerinde bir düşün uğrunda açıkça yan tutabilmek için gerekli süreklilikten yoksunlar” sözleri üzerinde durulması gereken bir görüştür. "Onlar okurların, basının ya da iş başındakilerin hoşuna gitmemekten, sevilmemekten korkuyorlar. Bundan yanlış bir tutum olamaz..." görüşünü ileri süren ünlü yazar ilerde savaş sonrası Almanyası'ndan şöyle söz etmiştir: "Kaygılıyım. Eski Nazi ruhuna şurada burada tek tük de olsa rastlanıyor. Uyanık olmak, dikkatle izlemek gerekiyor..."  Remarque'a göre genç neslin de ana babalarının bir zamanlar ne suçlar işlediğini çok iyi öğrenmesi gerekir. "Bugün ülkede iktisat, politika ve hukuk alanlarında önemli yerlerde eski Nazilerin görev almasına da aklım ermiyor, beni rahatsız ediyor. Eski pislikler örtmekle yok edilmez..."

Remarque'ın amacı küçük insanın militaristlerin gerçek yüzünü görmesi ve barışın kutsallığını kavramasıdır. O savaşa karşı sadece kalemiyle savaştı, militarizmi hep eleştirdi, çıkarları adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanları boğazlamasını bütün yürekliliğle yerdi. Remarque'a göre insanlar arasında gerçek banş, savaşların her çeşidinin kötülenmesi. savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir. Remarque sorumluluğunu bilen bir yazar olarak bu görevini hep yerine getirdi. Savaşa karşı savaş açmış dünya yazarları arasında onun hâlâ ayrı bir yeri vardır...

Savaşın dehşetini, beraberinde getirdiği yıkımı, insanoğlunu birbirine nasıl yabancılaştırdığını birinci ağızdan, çarpıcı bir şekilde dile getiren Remarque, savaşla ilgili bildiğimizi sandığımız gerçekleri sorgulamamızı sağlarken, edebiyatın ne kadar güçlü ve ölümsüz bir kaynak olabileceğini de bir kez daha kanıtlar.

Remarque, çağdaş Alman edebiyatının en çok övülen ve en çok hırpalanan yazarıdır. Romanları hem pek çok okunmuş, hem de sık sık yasaklanmıştır. 1933-1945 arasında Almanya ve İtalya'da, 1949-1953 arasında Sovyetler Birliği'nde ve tüm sosyalist ülkelerde. Remarque, günümüz Alman romanı üzerine görüşünü açıklarken: 'Alman yazarları eserlerinde bir düşün uğrunda açıkça yan tutabilmek için gerekli yüreklilikten yoksunlar' demiştir. ”Bundan yanlış bir tutum olamaz...”

Milliyetçilik yutturmacası Alman faşizmi!

Remarque çok sevilmesini gereken bir yazardır! Savaşa karşı sadece kalemiyle ömrü boyunca savaştığı, militarizmin her biçimini eleştirdiği, şu ya da bu çıkarcılar adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanların insanları boğazlamasını bütün yürekliliğiyle yerdiği için. Çünkü insanlar arasında gerçekten barış, savaşların her çeşidinin kötülenmesi, savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir. Remarque, sorumluluğunu bilen namuslu bir yazar olarak bunu kırk yılı aşkın bir süre yaptı. Savaşa karşı savaş açmış dünya yazarları arasında Erich Maria Remarque'ın ayrı bir yeri vardır. Yazar romanlarında savaşı gerçek yüzüyle anlatır. Yalın, süslemesiz bir anlatımla. Okul sıralarından koparılıp cepheye, korkunç ölümlere itilmiş gencecik insanlar, ilk anların sersemliğinden kısa sürede kurtulunca, acı gerçekleri görürler. Yurt sevgisi, milliyetçilik sözlerinin abartmasıyla kısa sürede toparlanırlar, nasıl da aldatılmış olduklarını kavrarlar. Cepheden canını kurtarmış genç askerlerin savaş sonrası durumları daha da acıdır.

1970 yılının Eylül ayında İsviçre'de bir hastanede öldüğünde yetmiş iki yaşındaydı. Arkasında on bir roman, bir tiyatro oyunu ve 20. yüzyıl Alman edebiyatında hiçbir yazarın ulaşamadığı büyük bir ün bırakarak... Eserleriyle kanlı savaşlardan geçinen çirkin politikacılara seslenir, militaristlerin gerçek yüzünü ve barışın kutsallığını insanlar kavrasın, barış dolu bir dünya gerçekleşsin ister. Milliyetçilik yutturmacasıyla maskelenmiş Alman faşizminin içyüzünü Erich Maria Remarque romanlarında bütün çirkinliği ile gözler önüne serer. Savaş sonrası eleştirmenlerinin "Barış Savaşçısı” dediği ünlü yazar tüm eserlerinde militarizmi yerer...

24 Ocak 2021

'Red Kit'i severek okuyorum'

Cumhuriyet, 24 Ocak 2021

STUTTGART – Ahmet Arpad

Rahmetli Turgut Özal'la tek ortak noktamız, ikimizin de 'Red Kit' hayranı olması... 2 Ekim 1981 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi birinci sayfadan bildiriyor: "Turgut Özal 'Red Kit'i severek okuyorum' diyor". O günlerin Başbakan Yardımcısı Özal katıldığı Washington' Dünya Bankası – IMF toplantısında ünlü "Euromoney" dergisinin: "Okumaya zaman buluyor musunuz?" sorusuna şöyle yanıt vermiş: "Eskiden zaman bulurdum, şimdi severek tek okuduğum Red Kit'tir."

Kitaplığımdaki ilk Red Kit, 4. cildin 1974 Almanya baskısı. 'Gölgesinden hızlı silah çeken yalnız kovboy'un 99. sayısı geçen ay piyasaya çıktı. "Pamuk Tarlasında Meşaleler”. Konusu yine çok ilginç: Hayranı bir dul kadın Güney Louisiana'da Red Kit'e uçsuz bucaksız pamuk tarlalarını bağışlyor. Beklemediği bir anda böylesine dev bir arazinin sahibi olan şirin kovboy kısa süre sonra sorunlarla karşılaşıyor. Çevresindeki büyük arazi sahipleri çalışanlarını terörize etmeye başlıyor. Red Kit'in tek amacı ise ona kalan büyük mirası yörede yaşayan, bir zamanların kölesi, siyah çiftçiler arasında bölüştürmek. Yörenin güçlülerine karşı verdiği savaşta beklemediği insanlardan destek alıyor. Bunlar, düşmanları Dalton kardeşler!.Vahşi batının kahramanı Red Kit Louisiana'nın bataklık arazilerinde başlattığı zorlu savaşta Missisippi yöresinin ilk siyahi mareşalı olan, çok iyi silah kullanan Bass Reeves'i de yanına almayı başarıyor. Red Kit'in son sayısı 'Pamuk Tarlasında Meşaleler'de sevimli kahramanımız yine Amerika tarihindeki gerçek ve heyecan verici bir olayın içinde at koşturuyor!

Vahşi Batı'nın en yalnız kovboyu

Red Kit (Özgün adı: Lucky Luke), Belçikalı karikatürist Morris (1923-2001) tarafından çizilen dünyaca ünlü bir çizgi roman. .. Vahşi Batı'nın en yalnız kovboyu Red Kit ona sadık beyaz atı Düldül (Jolly Jumper) ve sevimli hapishane köpeği Rin Tin Tin (Rantanplan) ile beraber suçluların amansız düşmanıdır. Vahşi Batı'nın en zeki atı olarak tanımlanan Düldül yeteneklidir, ip cambazlığı yapar, satranç oynar, arada sırada güldüren yorumları vardır. Rin Tin Tin 1960'dan bu yana görevdedir, yaşama olumlu bakar, az akıllıdır, çok iyimserdir, mutludur. Hep söylenenin tersini yapar, Düldül'le arası pek iyi değildir, dostla düşmanı, övgüyle azarı birbirine karıştırır, gitmesi gereken yönün tersine iz sürer.

1946'dan günümüze gölgesinden hızlı silah çeken Red Kit'in karşıtları değişik Kızılderili kavimleri, ayaklanan süvariler, birbirlerine düşman gruplar, boş arazileri ele geçirmiş kavgacı göçmen grupları, hep öfkeli Mississippi kaptanlarıyla aptal ve küstah banka soyguncusu Dalton Kardeşler! Red Kit serüvenlerinin çoğunu Teksas'ta yaşar, fakat doğrunun ve dürüstlüğün peşinde başka yörelere de gider, hatta Meksika veya Kanada'ya da uzanması gerekir. Red Kit her serüvenin sonunda, yaşamından memnun, sadık atı Düldül'ün üzerinde, dudaklarında ünlü şarkısı "I'm a poor lonesome cowboy and a long way from home" batmakta olan güneşe doğru ilerler...

Dalton Kardeşler Joe, William, Jack ve Averel birçok macerada karşımıza çıkar. Kalamiti Jane, Billy Kid, yargıç Roy Bean, Jesse James, Akbaba, posta arabası sürücüsü Hank da diğer unutulmaz karakterlerdir. Morris'in ölümünün ardından Red Kit'in serüvenlerini 2001'den sonra da Fransız karikatürist Achdé üstlendi. Türk okuru Red Kit'i ilk kez 1956 yılında Turhan Selçuk'un çıkarttığı Dolmuş adlı mizah dergisinden tanımıştı. Acaba Turgut Özal'dan sonra gelen üst düzey poltikacılarımız hiç Red Kit okudu mu? Ben hep okuyorum. 1974'den bu yana çıkanların tümü kitaplığımdaki kalın ciltlerde. Goethe, Kafka, Zweig, Hesse, Böll ile yanyana duruyorlar.

mail@ahmet-arpad.de

21 Ocak 2021

Yahudi mezarlıklarında tarih

Toplum Gazetesi/Frankfurt, 21 Ocak 2021

AHMET ARPAD

Gösterişsiz bir mezar taşı. Üzerinde yazanlar okunamıyor. İbranice. Az ötede taşları süslü olanlar var. Çiçeklerle, yapraklarla, değişik motiflerle bezenmişler. Dreyfuss ve Levi... Bir alt sıradakilerde süslemeler artıyor. Yazıların sağında solunda dua eden eller; kabartma kartallar... Bir başkasında Levi kabilesinin insanlarının yeğlediği ibrik motifi. Mezar taşları gittikçe büyüyor. Rothschild ve Landauer... Süsler artıyor. Taşlardan birini nedense sünnet bıçakları süslüyor. Bu mezarlığa ilk gömü 1802 yılında yapılmış, son gömü de 1943'te. Stuttgart'ın güneyinde, Konstanz Gölü'ne uzanan yol üzerinde eski bir yerleşim merkezi olan Buttenhausen'de 18. yüzyıldan başlayarak Hıristiyanlarla Yahudiler, Hitler denen o diktatör Führer gelip de toplumun üzerine çöreklenene kadar barış içinde, ortak bir yaşam sürdürmüş.

Şirin ovanın iki yamacına kurulu mahallelerinde yaşayıp durmuşlar. Bir yamaçta kilise, diğer yamaçta sinagog. Yahudiler ticaretle uğraşırken, Almanlar toprağı işlemişler. Sonra yirminci yüzyılın ülkeye getirdiği sanayileşme Yahudi gençlerini yavaş yavaş büyük kentlere göçe zorlamış. Köy yaşlılara kalmış.Buttenhausen Mezarlığı'na 1943 yılından sonra hiç kimse gömülmemiş. Oralı Yahudilerin ölümleri başka topraklarda olmuş!

Savaşın ardından yöreye yerleşen Walter Otto, Buttenhausen ve insanlarının geçmişini kendine görev edinir. O olmasaydı günümüzde yörenin iki yüz yıllık Yahudi tarihi çoktan unutulur giderdi. Boş zamanlarında inatla araştırır, yıllarını bu göreve harcar. Büyük bir emek sonucu, bir zamanlar burada yaşamış insanların nerelere göç etmiş olduğunu bulur, okyanus ötesindeki çocuklarına, torunlarına ve onların çocuklarına ulaşır. Sonra kendini mezarlığın restorasyonuna verir. Devlet desteğinin yanı sıra bağışlarla 399 taş elden geçer. Heidelberg Üniversitesi'yle Stuttgart'taki politik eğitim merkezini de arkasına alarak Buttenhausen Yahudilerinin yaşamını anlatan küçük bir müze oluşturur. Politik eğitim merkezinden bölüm şefi, eski tanış Sibylle Thelen'in anlattığına göre Baden-Württemberg eyaletinde Naziler öncesinde 30 bin Yahudi yaşarken, günümüzde, savaşın bitiminden 75 yıl geçmesine karşın, sayıları ancak 10 bin civarında.

Eyalet hükümeti Yahudi cemaati ile imzaladığı bir sözleşmeyle toplam 143 tarihi mezarlığın bakımını üstlenmiş! Tarihi kayın ağaçlarının gölgesinde uzanan Buttenhausen Mezarlığı'nı geride bırakıp yamaçları karla kaplı Lauter Ovası'nda güneye doğru ilerliyoruz. Tarihi manastırıyla ünlü Zwiefalten'e dek Lauter Çayı bize eşlik ediyor. Buradan gaza basan isterse bir saatte güneye, Konstanz Gölü kıyısındaki şirin Lindau'ya varır, isterse yeşil tepeleri, yamaçları aşarak kuzeye, Stuttgart'a döner.

Çamurdan Golem yaratan haham

Almanya'nın komşu ülkelerinde de ilginç Yahudi mezarlıkları var. Bunlardan biri de Prag'ın Zelivskeho Mahallesi'ndeki Yeni Yahudi Mezarlığı. Franz Kafka burada yatıyor. Az ötede eski, yeni sinagoglar ve altı yüz yıllık bir Yahudi mezarlığı daha. 1439-1787 arasında buraya on binler gömülmüş. Mezarlık enine büyüyemediği için ölüler üst üste. Moldau Nehri'nin çamurundan bir golem yarattığı iddia edilen haham Löw de burada yatıyor. Yarattıktan sonra çıldırdığı için yine yok etmek zorunda kaldığı golemin parçalarının eski-yeni sinagogun temellerine karıştırılmış olduğu anlatılıyor.

Avrupa'nın en büyük mezarlığı Viyana'daki 240 bin metrekare alana yayılan Merkez Mezarlığı'dır. Burada sayısız ünlünün yattığı 330 bin mezarın olduğu söyleniyor. Bir köşesi de 1871-1942 arası gömü yapılan Yahudi Mezarlığı. Tarihi ağaçlar, sarmaşıkların sarıp sarmaladığı, bir çoğu yan yatmış, yaşlı mı, üzerlerindeki yazılar zor okunan mezar taşları ve aralarında gezinen, size ürkek ürkek bakan, bakışlarıyla 'senin burada ne işin var' diye soran karacalar... Viyana'nın ünlü Yahudileri burada gömülü. Son 20 yılda önemli bir restore geçiren mezarlar arasında Arthur Schnitzler ailesinin ve Stefan Zweig'ın annesiyle babası ve başka aile fertlerinin gömülü olduğu mezarlar da var. Osmanlı'da yaşayan Yahudiler iki imparatorluk arasında imzalanan bir anlaşmayla 1736'dan sonra Viyana'ya yerleşmişti. Yahudi mezarlığının arka bölümü onlara ayrılmış.

Yüz on altı bin mezarın bulunduğu Berlin Weissensee Mezarlığı da Avrupa'nın büyük mezarlıklarından. Buraya 1880'den günümüze sadece Yahudiler gömülüyor. Dev ağaçlar altındaki yollarda ilerlerken insan kendini değişik bir dünyada hissediyor. Mezarlar çok değerli mermer taşlarından veya granitten yapılmış, döküm parmaklıklar gümüş ve altın renginde. Kimi parmaklığın ardında altın boyalı yüksek şamdanlar görülüyor. Mermerlerdeki sevecen yazıtlar orada yatanları saygıyla anıyor. Taşlara itinayla işlenmiş defne ve yeşil sarmaşık motifleri de o kişiyi onurlandırıyor, ona duyulan dostluk duygularını simgeliyor. Soykırımdan önce Berlin'de 170 bin Yahudi yaşarken, Üçüncü Rayh'ın sonu geldiğinde sayıları bin beş yüze düşmüş! Tüm Almanya'da çoğu hâlâ restoreyi bekleyen yaklaşık 1700 Yahudi Mezarlığı var.