17 Ekim 2021

Develeri görmeleyi çok olmuştu...

Toplum Gazetesi/Almanya, 17 Ekim 2021

Hemen girişte sizi pembe flamingolar karşılıyor. Sakin sakin, çoğu tek bacağının üstünde öyle durmuşlar gelene geçene bakıyorlar. Az ötede bir insan kalabalığı. Büyük bir havuz. İçinde foklar yüzüyor. Hızlı hızlı, heyecanlı. Yemek saati yaklaşmış olacak! Gerçekten de birkaç dakika sonra elinde içi balık dolu kova bir adam geliyor. Bakıcılarını gören fokların heyecanı artıyor. Adam onları isimleriyle çağırıyor. İsmini duyan hızla geliyor, sudan fırlıyor, bakıcının elindeki balığı kaptığı gibi yine buz gibi sulara dalıyor. Sonra sıra diğerlerinde. Bu oyun böyle sürüp gidiyor. Biz yolumuza devam ediyoruz.

Wilhelma büyük. 300 bin metrekareye yayılıyor. 1250 cinsten 11 bin hayvanı barındırıyor. Tarihi botanik bahçesinde ve geniş parklarında 7500 çeşit bitki var. Wilhelma 1846 yılında önce büyük bir botanik bahçesi olarak kurulmuş, 20 yıl sonra da hayvanat bahçesi eklenmiş. Bugün Berlin'den sonra Almanya'nın ikinci büyük hayvanat ve botanik bahçesi. 2019 yılında kapılarından içeri giren 1,7 milyon ziyaretçi Wilhelma için yeni bir rekor olmuştu. Geçen yıl ise aylarca kapatmak zorunda kalınca bu sayı %50 düşmüştü.

Çitalarla, antiloplar, zürafalar birbirine oldukça yakın. Az ötede fillerle suaygıları geziniyor. 2018'de Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ile ortak çalışmaya karar veren Wilhelma dişi filler Pama ile Zella'nın yaşadığı alanı büyültülüp 2023 yılından sonra 14 Asya filine yer açmaya karar verdi. Yolumuza devap edip ceylanların önünden geçiyoruz ve yamaçtaki kayalıklara varıyoruz. Burada daha önce küçük maymunlar yaşardı.

2019'da iki milyona yakına bir harcamayla iyice elden geçirildi. Şimdi kar leoparları Kailash'la Ladakh'ın ikizleri her gün mağaralarını terk ediyorlar, annelerinin gözü altında Moğolistan veya Çin'in 6 bin metrelik dağlarını anımsatmaya çalışan kayalıklarda hoplayıp zıplıyorlar. Resmi açıklamalara göre günümüzde dünyada 4 bin kar leopardı kalmış!

Goriller çimenlere uzanmış uyukluyor

Gezintimiz sürüyor. Az sonra Wilhelma'nın bir başka doruk 'yerleşimi' olan, bonobalarla gorillerin keyif sürdüğü modern, tamamen camdan Maymunlar Evi'ndeyiz. Stuttgart'ın Wilhelma hayvanat bahçesi Avrupa'nın tek goril yetiştirme merkezi. Bonobolarla goriller 2300 metrekare büyüklüğünde alanda tabii birbirlerinden ayrı yaşıyorlar. Eskisinden çok daha büyük bir alana 2013 yılında 22 milyon Avro'ya inşa edilen bu yepyeni yapıyla Wilhelma bir dönüm noktasına imza atmıştı.

Maymunların geleceğe dönük yeni bahçeli 'villası' lüks, aydınlık ve de ferah. Burada ayrı ayrı bölümlerde yaşayan 25 goril ve 16 bonobo oturdukları, yattıkları veya oynaştıkları yerden dışardaki güzel doğayı seyrediyor, günün belli saatlerinde parkı andıran geniş bahçeye çıkıyorlar. 1500 metrekarelik dış yeşil alanda on beş metre yüksekliğindeki değişik ağaçlar, çimenler ve bir derecik onları bekliyor. Goriller tembel tembel çimenlere uzanmış uyuklarken bonobolar yükseklere tırmanıyor, insanın yüreğini ağzına getiren değişik jimnastik hareketleri yapıyor, metrelerce yukardaki hamaklara kurulup çevreyi seyrediyorlar.

Hayvanat bahçesinde kısa süre önce yapılan değişikliklerle bizonlar, yaban domuzları, Mezopotamya alageyikleri, Tibet öküzleri, eşekler ve develer bir araya getirilmiş. Hepsi de kendi halinde, sakin, kimseye zararı olmayan hayvanlar. İçlerinde beni en çok ilgilendirenler develer! Onları görmeyeli çok olmuştu. Sadık ve alçak gönüllü, sıcak çöllerde güç koşullara karşın sabırlı, günlerce aç-susuz uzun yollar kateden deve kendine kötülük yapanı da hiç unutmaz. Durup uzun uzun seyrediyorum. Ben onlara, onlar bana bakıyor.

Almanya'nın kimi yörelerinde deve çiftlikleri var. Bunlardan biri de Stuttgart yakınlarındaki Nagold'da. Sütünden kremler, sabunlar, banyo losyonları yapıyorlar. Çiftlik sahibi: "Deve iyi niyetli gibi görünür, fakat istedi mi de kafasına eseni yapar," diyor. "O köpekten çok kediye benzer."

Deve olmasaydı acaba Arap insanı ucsuz bucaksız çöllerde binlerce yıl ne yapardı? Türkiye'de 1935 yılında 120 bin deve varken, günümüzde bu sayı 1500'e düşmüş. Acaba ülkemizde develer niçin azaldı?

10 Ekim 2021

Münih'te hoş bir gün…

Toplum Gazetesi, 10 Ekim 2021


Günlerden Cumartesi. Hava ılık. Münih ünlü lodoslu günlerinden birini yaşıyor. Avrupa'nın en büyük kent parkı 370 hektarlık "İngiliz Parkı"nda dolaşırken kimlere rastlamıyorsunuz! Her gün gezintiye çıkan yaşlılara, yakındaki üniversiteden ders çalışmaya gelmiş gençlere, ağaçlar altına uzanmış, öpüşüp sevişen aşıklara, parkın uzun yollarında mutlu köpeklerinin peşinden giden köpekseverlere, uçsuz bucaksız çimenlere yatmış, tembel tembel gökyüzü seyredenlere, atlarına binmiş, insanları rahatsız etmeden huzur dolu parkın yollarında gezinen polislere, 'Çin kulesi'nin çevresindeki tarihi ağaçların gölgesinde bira içen göbekli Bavyeralılar'a, meraklı turistlere...

Sizin anlayacağınız her cinsten insan burada! Kulenin altındaki sahnede Bavyeralı müzisyenler oynak melodiler çalıyor. 1789'da prens Carl Theodor'un Alman ordusunun mimarı Joseph Frey'e İngiliz park kültürünü örnek alarak düzenlettiği bu dev alan köpeklerden bebeklere, yaşlılardan gençlere herkesin canının çektiğini yapabileceği bir yer. Havaların henüz soğumadığı şu günlerde güneşlemeyi sevenler Schwabing deresinin kıyılarını ele geçirmiş! Günün belli saatlerinde parkın uçsuz bucaksız çimenleri dört ayaklı sevimli hayvanların! 'ev hapsi"nden bir kaç saatliğine olsa da kurtulduğu için sonsuz mutlu her cinsten, her renkten, her boydan ve her yaştan köpek deliler gibi koşuşturuyor, hoplayıp zıplıyor. Seyreden için eşsiz bir gösteri... En iyi cins, en soylu köpekler ise, çimenlerdeki "karmakarışık özgürlük" soylu sahiplerinin pek hoşuna gitmiyor olacak ki; buraya uğramıyor.

Bu kent parkında başka özgürlükler de var. Ağaç altlarında, çimenlerde akla gelen her müzik türünü dinlemek mümkün. Tamtamlara darbukalar, trompetlere saksofonlar karışıyor... Yakındaki Münih üniversitesinde yıllar geçiren Güney Amerikalı, Afrikalı öğrencilerin müziği kulağa pek hoş geliyor. Ağaçların dibinde bira içenler oturuyor. Tabii sosyal mesafeli! İngiliz parkındaki özgür yaşama parkın yollarında devriye gezen polisler değil karışmak, yaşamın tadını çıkaran kent insanlarına dostça gülümseyip selâm veriyor...

Kleinhesseloher gölünde küçük kayıklar dolaşıyor, kazlar, ördekler, alımlı bembeyaz kuğular sularda süzülüyor. Gölden Aumeister bira bahçesine uzanan bölümde doğa sakinleşiyor. Burası tavşanların, sincapların, arada sırada ortaya çıkan alageyiklerin elinde. İngiliz parkından geçen dereciklerde kunduzlar, porsuklar da özgür yaşıyor. 1789 yılından bu yana beton hiç girememiş bu parka!

Kentin merkezinde şöyle bir gezinmeden Stuttgart'a dönmek olmaz. Münih'in göbeğindeki ünlü Viktualien pazar alanı hafta sonu alış verişine çıkmış insanlarla dolu. En iyisi yarım kızarmış tavukla, seramik kupada buz gibi bira alıp uzun tahta masalardan birine oturmak, keyifle yiyip içmek, karşınızdaki Bavyeralı ile sohbet etmek, cumartesi alışverişine çıkmış hanımefendilerle yanlarındaki beyefendileri, suları buz gibi fıskiyeli küçük çeşmenin yanında durmuş, bir yandan çene çalan, bir yandan ulusal içkileri köpüklü biralarını yudumlayanları, merakla dolaşan turistleri seyretmek...

İçlerinde birkaçı var ki, Viktualien Pazarı'nda dolaşanlara hiç uymuyor. Dört hanım, tepeden tırnağa örtülü, değil saçlarının tek teli, ayakkabıların burnu bile görünmüyor. Gözlerinde kocaman kocaman kara gözlükler. Bir ellerinde pahalı marka çantalar, bir ellerinde külahta dondurmalar. Durmuş, çevrelerini seyrediyor, arada sırada uzun peçelerini, biraz zor da olsa kaldırıyor, dondurmalarını yalıyorlar...

Az ötede ıhlamur ağacının gölgesine sığınmış kısa deri pantalonlu, şık loden şapkalarına keçi sakalı takılı dev gibi Bavyera erkekleri, biralarını yudumlamayı bırakmış onlara bakıyorlar.

Aile dostumuz Behice Boran

Toplum Gazetesi, 11 Ekim 2021 

Behice Boran (1 Mayıs 1910 - 10 Ekim 1987)

Bugün size biraz dünden söz edeceğim.

1 Mayıs 1910'da Bursa'da başlayan ve 10 Ekim 1987'de Brüksel'de son bulan bir yaşamdan, bir insanın yaşamından kesitleri kısaca paylaşacağım. Babam Burhan Arpad'ın 1987 yılında Cumhuriyet Gazetesi için kaleme aldığı ve işte O insanı konu edinen yazısını da, bir tarihi belge zenginliği olması düşüncesiyle, ayrıca üleşiyorum....

Bir kadın O. Adı Behice Boran. Türkiye'nin yetiştirdiği ender aydın kadınlardan. Yaşamı boyunca mücadeleyi bırakmayan bir isim.

Babam Burhan Arpad'ın (19 Mayıs 1910 – 3 Aralık 1994) aşağıdaki yazısında belirttiği gibi, Behice Boran aile dostumuzdu. Eşiyle Taksim Talimhane'deki evimize, Anadoluhisarı'ndaki yazlığımıza sık sık uğrarlardı. Bu görüşmeler hep heyecanlı konuşmalarla geçerdi. Bazı günler ortak dostları Ruhi Su da onlara katılırdı.

Behice Boran'ın kurucusu olduğu Barışseverler Cemiyeti, 1950 yılında Kore'ye asker gönderilmesini kınayan bir bildiri yayınlamıştı. Cemiyet hemen kapatılmış, Boran ve arkadaşları tutuklanıp hapise atılmıştı. 15 ay sonra O çıkmış, bu kez Türkiye Komünist Partisi'ne katıldığı gerekçesiyle diğer yakın aile dostumuz Ruhi Su, 1952'de tutuklanıp 5 yıla mahkum edilmişti. Bir başka anı: Annemden dinlemiştim:"Sen ilk adımlarını Behice Hanım'la eşi Nevzat Bey arasında atmıştın.” Yine bir gün bize, Taksim'deki evimize çaya geldiklerinde ben ikisi arasında yürümeye başlamışım... Yıllar sonra, 1961'de Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruldu. Behice Boran Urfa milletvekili, üniversite öğrencisi Ahmet Arpad ise, partinin Beşiktaş ilçe örgütünün gençlik kolunda üye, 1965 seçimlerinde TİP'ten sandık görevlisi...

"Aile Dostumuz Behice Boran" Burhan ARPAD
Cumhuriyet Gazetesi, 27 Ekim 1987


"Bir yazı dolayısıyla tanışmıştık. Aylık Yücel Dergisi'nde yayınlamış olduğum bir yazımı ele alarak karşı görüşler ileri sürmüştü. Söyledikleri doğruydu. Okumanın yaygınlaşması için kitap sergileri ve tanıtma yazılarının yeterli olmadığını, ekonomik koşulların da düzeltilmesi gerektiğini bana yazmıştı.

1944 yılının yazında İstanbul'da tanıştık. Anadoluhisarı'nda bir süre konuğumuz oldu. Canlı ve olgun bir kişiliği vardı. Tartışırken sesini ve heyecanını iyi kullanıyordu. Bir ara Dr. Muzaffer Şerif Başoğlu da bizde konakladı. Bahçeli küçük ev, Küçüksu Çayırı ve plaj arasında dostluk dolu haftalar geçirmiştik. Sonraki yıllarda dostluğumuz sürdü. Bizde tanıştığı Nevzat Hatko'yla evlendller.

Ankara Dil Tarihi Fakültesi'nden ayrılmak zorunda bırakılanlardan Muzaffer Şerif Başoğlu Birleşik Amerika'ya, Niyazi Berkes Kanada'ya, Pertev Naili Boratav Fransa'ya göç etti. Yurt ve Dünya ile Adımlar dergileri çevresinde toplanmış sağlam görüşlü aydınlardan sadece Behice Boran Türkiye'de kalmıştı.

Ülkemize yararlı olmak istiyordu. Yazma olanağı buldukça yazıyordu. 1950 başlarında barış için savaşıma girişti. Türkiye'de bir barış örgütü kurmak gerektiğini savunan görüşlerini sanırım ilk olarak Fındıklı'da küçük bir evde açıklamıştı. Az sayıda konuk arasındaydım. Sabiha Zekeriya Sertel, yüksek kimya mühendisi Dr. Ekrem Eraş da vardı.

27 Mayıs 1960 değişiminden sonra Türkiye'nin politika alanında İşçi Partisi çalışmaları başarıyla sonuçlandı ve kuruldu. Kurucular arasında Cumhuriyet Halk Partili olan kimi sendikacılar da vardı. Nedense bir süre sonra kimi aydın çevrelerden olumsuz sesler yükseldi. İşçi Partisi değil 'Çalışanlar Partisi'ydi gerekli olan. Sol aydınlar adına sesini yükselten bir dergi 'Çalışanlar Partisi'ni savunurken bir sosyalist derneği örgütünü de gerekli görüyordu. Yığın, sosyalizm konusunda eğitilmeliydi.

Oysa Türkiye koşulları açısından İşçi Partisi girişimi bir aşamaydı, olumluydu. Partinin başına geçmiş olan Mehmet Ali Aybar her yönüyle Türkiye'de emekten yana yasal bir parti önderiydi. Aydınlar için kolay geçmeyen 1940'lı yılların sonunda Zincirli Hürriyet dergisinde çıkan bir yazısı nedeniyle hapis yatmıştı. Yurtdışında da ünlü bir Türk atletiydi. Soylu bir aileden geliyordu. Dış görünümü ve konuşmalarıyla tam bir parti önderiydi. Sözün kısası, tutucuların ve yalancıktan aydın kişilerin kara çalamayacağı bir insandı!

Mehmet Ali Aybar'ın genel başkanlığında işçi sorunları ve sosyalizm toplantılarda ve basında sık sık tartışıldı. Kamuoyu ilk kez o günlerde emekçi yurttaş ve sosyalizm sorunlarına kulak verdi, ilgilendi. 1965 seçimlerinde Millet Meclisi'ne 15 milletvekili sokan Türkiye İşçi Partisi ülke insanlarının sorunlarını ilk kez o çatı altında dile getirdi.

Türkiye İşçi Partisi'nin bu başarısı, özellikle genç aydınların ilgisini çekti, çok sayıda yurttaş parti üyesi oldu. Ne var ki, olumlu sayılması gereken bu aşırı ilgi, parti yapısında sarsıntılara ve çatlaklara yol açtı. Çok sayıda aydın, kafalarının içinde şöylesine bir yer etmiş sosyalizm sözüne göre Türkiye İşçi Partisi'ni oraya buraya çekiştirdi. Bu kargaşa parti yönetimine de sıçradı. Önderlik kavgaları başladı.

1968'de Sovyetler'in Çekoslavakya'nın içişlerine el atması, Türkiye İşçi Partisi'ni karıştırdı. Mehmet Ali Aybar'ın o günlerde kullandığı "Güleryüzlü Sosyalizm” sözleri kısa sürede bir Aybar-Boran çekişmesine dönüştürüldü. 1945'da Dr. Şefik Hüsnü'nün kurmuş olduğu Türkiye Emekçi Partisi ileri gelenlerine: "Gerekirse Komünist Partisi'ni de biz kurarız!” diyenler, İşçi Partisi'nde başlayan parti içi çekişmesiyle kapanmasını da ne yazık ki başardılar.

Sevgili dost Behice Boran 1910 yılının 1 Mayıs günü Bursa'da dünyaya gelmişti.10 Ekim 1987'de Brüksel'de öldü. 18 Ekim'de, güneşli ve güleryüzlü bir havada çok sevdiği İstanbul'da toprağa verildi. Türk bayrağına sarılı tabutunu binlerce genç el üstünde taşıdı. Mezarını örten kara toprak çiçeklerin en renklileriyle bezenmişti.

Dost ve yürekli insan Behice Boran'a saygı..."

3 Ekim 2021

NSA her şeyden haberdar

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 3 Ekim 2021

 İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden günümüze 76 yıl geçti. Almanya topraklarında hâlâ yaklaşık 80 bin yabancı asker var. ABD'nin 24 askeri üssünde tam 35 bin asker görevli. Ayrıca İngiltere 15 üsse sahip, 20 bin İngiliz askeri sürekli Almanya topraklarında.

Ülkedeki en önemli ABD üslerinden biri Ramstein'daki hava üssü. 1400 hektarlık alana kurulu ve ABD dışındaki en büyük Amerikan üssü olduğu söylenen Ramstein'dan Irak ve Afganistan savaşları yönetildi ve yönetiliyor! ABD'nin Stuttgart'ta da çok önemli ikisi üsü var. Bizim eve de çok yakınlar!

United States European Command'ın (EUCOM) denetim bölgesi Batı Avrupa'dan tâ Ural dağlarına ve Ortadoğu'ya uzanıyor. Diğeri de tüm Afrika kıtasından sorumlu(!) Africom. ABD'nin kara kıtada terörist avında kullandığı insansız uçakların kumandasından Stuttgart'taki Africom sorumlu. US Army Field Stuttgart sivil havaalanıyla karşı karşıya.

Almanya'dan kumandalı insansız uçakların Afrika'da arada sırada sivilleri de öldürmesine, uluslararası hukuka aykırı da olsa, hiçbir Alman hükümeti ağzını açıp karşı çıkamıyor. Amerikan askeri uçakları Alman hava sahasını da kendi istediği gibi kullanıyor. Resmi açıklamalara göre, ABD'nin kendine yandaş ülkelerde tam 761 askeri üssü var!

YÖNETENLER NE KADAR ÖZGÜR?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında "Dörtler"in kurulmasına izin verdiği Federal Almanya'ya demokrasi tabanın zorlamasıyla değil tepeden inme gelmişti. 1949 yılında kabul edilen günümüz Alman Anayasası, 20. yüzyılda bu topraklardan üçüncü bir savaş çıkmaması için Almanya'yı kontrolü altında tutmak isteyen ABD'nin kendi anayasasının hemen hemen bir kopyasıdır.

"Dörtler" Avusturya'yla 1955'te barış antlaşması imzalarken Almanya ile savaşın ardından bugüne dek masaya oturmadılar. Topraklarında şu anda yaaklaşık 80 bin yabancı askerin olması Almanya'nın hâlâ işgal altında olduğunun bir kanıtıdır! İşte bu gelişmeler göz önüne alındığında ABD Ulusal Güvenlik Dairesi'nin ülkede ayda yarım milyar kez internet trafiğini ve telefon görüşmelerini izlemesine hiç şaşmamak gerek.

Eski NSA çalışanı Snowden'in 2013'de yaptığı: "Amerikalılar Almanya başbakanına bağlı istihbarat teşkilatı BND'yle ortak çalışıyor" açıklaması o günlerde Angela Merkel tarafından yalanlanmamış, bir süre sonra da kanıtlamıştı. 1945'ten günümüze 80 bin Amerikan, İngiliz, Fransız, Hollanda ve Belçika askerinin konuşlandığı bir ülkeyi yönetenler kararlarında ne kadar özgür?

Medyada sık sık öne sürülen bir sav da, Alman insanının her yazdığından, her konuştuğundan haberdar NSA'nın topladığı bilgileri Alman istihbarat teşkilatı BND'ye ilettiği. Eski CIA mensubu Snowden'in elindeki kanıtlara göre ABD sadece Almanya'yı değil, Avrupa'da birçok ülkenin temsilciliklerini de dinlemiş.

O günlerde ABD kendini şöyle savunmuştu: "Her ülke böyle çalışmalar yapar." Telekulak yöntemiyle dinlenenler arasında Türkiye temsilciliklerinin de olduğu ortaya atılınca bizim Dışişleri'nden bir yetkili: "Bunu kabul etmemiz mümkün değil... Böyle bir şey ortaya çıkarsa ABD'den izahat isteriz", demişti! Evet, o 'izahat' ne oldu? Sonunda ne başarı elde edildi? Konu çoktan kapandı gitti, unutuldu...


BÜTÜN GÜÇ BÜYÜK BİRADER'DE!

George Orwell'in, konusu 1984 yılında geçen 1948 yılında yazdığı "1984" adlı ünlü yapıtında totaliter bir devletin başındaki "Büyük Birader" bütün gücü elinde tutar. "Düşünce polisi"nin her yerde gizli ajanı vardır. Telefonları dinlenen, baskıcı bir dünyada yaşayan, farklı düşünmelerine izin verilmeyen insanlar her yerde izlenir, saydamlaştırılır, sonunda bir korku toplumu oluşturulur.

Orwell 1948'de bu dev eseri kaleme alırken Hitler örneğinden yola çıkmıştı. "Kitabımdaki toplumun bir gün var olup olmayacağını bilmiyorum, ancak buna benzer bir toplumun geleceğine inanıyorum", diyen Orwell'in düşüncelerinin bilimkurgu olarak kalmadığı yürekli genç Snowden'in sunduğu belgelerle kanıtlandı.

Ortaya çıkanlar Orwell'in bilimkurgu romanını kat kat aştı! Obama ile Putin arasına kara kediyi sokan Snowden'in Moskova havaalanına indiği gün söyledikleri 'küçük insan' bizleri düşündürmeli: "Hepimizi ilgilendiren şeyleri açıklamadan önce çok düşündüm, fakat doğruluğuna inandığım bir şeyi yapmış olduğuma şimdi pişman değilim...

Devletlerin yasadışı davranışlardan kaçınmaması bizler için en büyük tehlike. Bu böyle devam edemez!"

25 Eylül 2021

Gerçeküstü Bir Dünya

Toplum Gazetesi, Almanya, 25 Eylül 2021

Stuttgart'ın güneyinde, trikotaj sanayinin merkezi olarak tanınan Tailfingen'deki Tekstil Müzesi'ndeyiz. Dikiş odasında dikiş makinelerinin başında oturmuş çalışanlar var!Onlar canlı değil, el işi! Başka bir köşede Viyana müziği yapan orkestra, piyanonun tuşları sosisten, hemen yanında varyete artisleri, demir parmaklıklar arasındaki bir ahtapot aralarına girmek istiyor. Olup bitenler müzisyenlerin umruna değil, onlar çalmayı sürdürüyor.

Tübingenli Stefanie Siebert bir "kumaş artisti", tanışalı neredeyse 20 yıl olacak. O yüzlerce metre değişik kumaşlardan, haftalarca, aylarca çalışarak insan boyunda 'el işi insanlar' yaratıyor. Şu ana dek yüzün üzerinde figüre yaşam vermiş! "Onlar benim dünyam", diyor. Çünkü neredeyse gece-gündüz birlikte yaşıyorlar. Büyük bir aile, Stefanie Siebert ve bebekleri. Yıllarboyu kendine büyük bir mekan aradı. Sonunda, bundan sekiz yıl önce, Tübingen yakınlarında şirin kasaba Haigerloch'da tarihi Schwanen otelini satın aldı. Otelin salonlarını, katlarını, odalarını 'el işi insanlar'la doldurdu! Suratları kırışmış, yanakları sarkmış, gerdanları çifte, burunları düşmüş, bakışları tepeden, cakalı ve donuk, küstah ve şımarık... Bolluk içindeki bir toplumun kurgu bir dünyada yaşayan üst sınıf insanları. Gözünüzün içine bakıyorlar, sanki her an konuşacaklar.

Otto Dix'in insanları

Şimdi onlar 2021 yılının sonuna dek Tailfingen'deki müzedeler. Yeşil ipek tuvaletli şarkıcı kadın, dudakları kıpkırmızı kocaman ağzını sonuna kadar açmış şarkılar söylüyor. Suratları kat kat boyalı hanımlar incecik sigaralarını altın ve gümüş uzun ağızlıklarla içerken, erkekler purolarını tüttürüyor. Tuvaletleri pahalı terzilerin elinden çıkmış kadınların giyimleri rüküş. Takıları gösterişli, ağır mı ağır. Başka bir salonda masa başına oturmuş köylü giysili kadınlarla, kısa deri pantalonlu erkekler sosisler yiyip bira içiyor. Birinin üzerinde frak, yakalarında altın salyangozlar, sosisler sallanıyor. Köşedeki küçük orkestra en popüler dans melodilerini döktürüyor! Ak saçlı bir adam dans ettiği genç kızın omzuna başını dayamış. Üzeri pastalar, kekler dolu bir başka masanın çevresinde toplanmış üç-beş kadın pahalı porselen fincanlardan kahve içip kahkahalar atıyor! Bir an için sanki Otto Dix'in insanları karşınızda.

Tepsi tepsi havyar

Stefanie Siebert'in insanlarının yüzleri ve elleri ten renginde incecik triko kumaştan. Yüzlerinin içi sentetik pamuk dolu. Gözler her renk boncuktan. Işıldayan parlak kumaştan ringa balığı salamurası. Koyu kahverengi ipekten yuvarlak simitler, üzerlerindeki beyaz tuz taneleri suni inciden. Kuşkonmazlar ipek kumaşla beyaz rujdan. Kâseleri dolduran siyah ve kırmızı havyar minnacık styropor taneleri. Siebert insanlarını yaratırken ipeğin yanı sıra saten, deri, ince kadife, sırma şeritler de kullanıyor. Bütün bunları başarmak için sadece sanatçı olmanın yetmiyor. İdealist olmak da gerekli. El emeği, göz nuru ve sonsuz bir sabır 'el işi insanlar'ıyla 40 yıllık ortak yaşamında Stefanie Siebert'e hep eşlik etmiş.

Yarattığı "insanlar"la yıllarca kent kent gezmiş, büyük mağazaların vitrinlerinde, galerilerde, kütüphanelerde, tarihi saraylarda sergilemiş, görenleri hayrete düşürmüş. "Bu insanlarda en küçük ayrıntıya kadar her şey hemen hemen el dikişi. Özellikle yüzlerdeki ayrıntılar el dikişsiz olmuyor. Kullandığım her şey yumuşak olmalı. Satenden ipeğe, kadifeden triko kumaşına", diyor Siebert.

Yarattığı erkekler çoğunlukla yaşını başını almış, yaşamlarının son döneminde, kelli felli kimseler. Kadınlar ise orta yaşın üzerinde, geçmişin güzel günlerinin anı ve özlemiyle yaşamlarını sürdürenler. Ziyafet masasında oturuyorlar, keyifliler ve de aç. Gülüp konuşuyorlar, siyah havyara kaşık daldırıyorlar, kuşkonmazı elle yiyorlar. Bir masanın üstü tepsi tepsi havyar, somon, karides, ıstakoz, füme etler, haşlanmış domuz başı, salamlar, sosisler... Posbıyıklı bir garson, elinde şampanya şisesi bekliyor. Bakışlarından yorgun olduğu belli.

Stuttgart'a bir saat uzak Tailfingen'in komşusu Haigerloch Eyach boğazında yamaca yaslanmış şirin bir kasaba. Gizemli bir geçmişi var! 1939 yılında kimyager Otto Hahn ve Kaiser-Wilhelm Kimya Enstitüsü'nden arkadaşları uranyum çekirdeğinin ikiye bölünebileceğini keşfettiler. Savaş ilerleyince çalışmalarını devam ettirmek için 1944 yılında Haigerloch'a kaçtılar. Tarihi sarayın altında kayalara oyuldu, orta çağdan kalma bölmeleri Hitler'in atom fizikçileri laboratuvar olarak kullandı. Amerikan işgal güçleri buraya 23 Nisan 1945'de el koydu, Hahn ve arkadaşları tutuklandı, çalışmalarında kullandıkları tüm aletleri de ABD'ye götürdü...

19 Eylül 2021

"Dinlendirici huzuru burada bulacağım..."

Toplum Gazetesi, 19 Eylül 2021

AHMET ARPAD

Buluşu 'uçan bisiklet' ile uçmasını ömrü boyunca becerememiş olan Gustav Mesmer, doktorlar "bu adam şizofrendir" dediği için 1929-1949 arası yılları güney Almanya'nın ünlü manastırlarından Schussenried'in psikiyatri kliniğinde geçirmek zorunda kalır. Rokoko kütüphanesi Almanya'nın görülmeye değer tarihi eserleri arasında. Freskleri, sütunları, küçük kubbeleriyle kütüphaneden çok bir kiliseyi andıran bu yapı özellikle Stuttgart'tan Konstanz gölüne ya da güney Bavyera'ya yapılan gezilerde mutlaka uğranması gereken bir yer. Az ötedeki Steinhausen'de "dünyanın en güzel köy kilisesi" olarak kabul edilen Barok yapı yükseliyor geniş bir ovada.

Aynı yol üzerinde, otomobille bir saat ötedeki Wies kilisesi dünya kültür mirası. Bu Rokoko kiliseye ziyaretçiler Avrupa'nın en uzak köşelerinden akın ediyor. Çünkü Wies kutsal bir yer, bir dilek kilisesi olarak kabul ediliyor. Anlatılanlara göre 1738'de köylü kadın Maria Loy evinin tavan arasında bulduğu 'Çarmıha gerilmiş İsa' heykelini aşağı indirir, tozunu alıp, oturma odasında bir köşeye yerleştirir. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra bir akşam duası sırasında gördüklerine inanamaz. İsa'nın gözlerinden yaşlar akmaktadır. Bu inanılmaz olay yörede yıldırım hızıyla duyulur. Ve birkaç ay sonra da köylü kadının evinin yanı başında alelacele inşa edilen küçük kiliseye taşınır. Bugünkü dev kilise ise kapılarını 1749 yılında açar dindarlara. Derdine çare arayanlar o günden bugüne, sadece kırk insanın yaşadığı küçük Wies köyünde bir tepenin üzerinde bütün azametiyle yükselen kiliseye taşınıp duruyor.

Savaşlarla geçen 17. yüzyıl Almanya'da Katolikliğin yeniden güçlenmesine neden olur. Daha iyi bir gelecek arayan insanlar özellikle güney Almanya'da birbiri ardından inşa edilen kiliseleri doldurur. Yüksek, havadar, aydınlık Barok yapıların büyük kubbelerinden ve sütunlarından aşağı bakan figürler yepyeni bir vizyon peşindeki insanları çeker. Yapılardaki dinamiklik, yücelik, fresklerdeki ışık-gölge oyunları, dindarları gerçekle düş arasındaki bir dünyaya götürür!

"Allahsız Gençlik"

Yine bir saat ötede, Bavyera Alpleri'nin eteklerinde küçük Murnau. "Dinlendirici huzuru burada bulacağımı hemen seziyorum..." Avusturya Edebiyatı'nın ünlü yazarı Ödon von Horváth 1923 yılında bu kasabaya geldiğinde ilk sözleri bunlar olmuştu. Kısa yaşamının en önemli on yılını Alp dağları manzaralı, göl kıyısındaki güzel yörede geçirdi, en önemli eserlerini burada yazdı. Horváth, bohem denebilecek Murnau yaşamında günlerini çoğunlukla kahveler ve birahanelerde geçirdi, oturup gazetesini okudu, çevresini inceledi, notlar aldı ve birasını yudumladı. Tiyatro eserlerinde küçük burjuva insanlarının gizli kalmış kötü yanlarını ortaya koyan, onları iğneleyici ve acı bir alayla taşlayan Horváth'ın yaşamı 1930'lı yıllara girildiğinde büyük bir değişim geçirir. Yaklaşmakta olan nasyonal-sosyalist tehlikeyi çok çabuk sezer. Karşı çıkar. Korkan dostları onu terk eder. Horváth Murnau'dan uzaklaşır, Viyana'ya yerleşir. Çeşitli tiyatro eserlerinin yanı sıra "Allahsız Gençlik" (Türkçeye çeviren: Burhan Arpad, 1943) adlı ünlü romanını da yazar. Naziler Horváth'ı yazarlar derneğinden atarlar, romanını da yasaklarlar.

Murnau ve çevresi 1900-1940 arasında sayısız sanatçının huzur içinde yaşayıp yeni esintiler ve düşüncülerle kişiliklerini bulduğu, geliştirdiği bir yöre olmuştu. Burada göl kıyısında yıllar geçiren ünlüler arasında soyut resimleriyle ün kazanmış olan dışavurumcu Wassily Kandinsky ile öğrencisi ve sevgilisi Gabriele Münter'i de unutmamak gerekir. Dostları Franz Marc da sık sık Murnau'ya onları ziyarete gelirdi. Güney Almanya'nın dışavurumcu sanatçıları Birinci Dünya Savaşı öncesi Münter'in evinde toplanırdı. Kandinsky ile Marc'ın 1912'de kurduğu ve kısa süre sonra Alexej Jawlensky, Marienne von Werefkin, Alfred Kubin, Paul Klee, Arnold Schönberg`in ve Gabriele Münter'in de katıldığı "Mavi Süvari" grubu dönemin entellektüel ortamında oldukça yankı uyandırmıştı.

Ormanlar, tepeler, dereler, göller, tahta evler... Dinlendirici huzur burada, Bavyera Alpleri'nin eteklerinde.

12 Eylül 2021

Uçaklardan trenlere

Toplum Gazetesi, 12 Eylül 2021

Boylu poslu, sarışın. Güzelliği hâlâ çekici! Görmeyeli çok olmuştu. "Tam on beş yıl", diyor. Geçenlerde Stuttgart'ın göbeğinde karşılaşmamız büyük bir rastlantıydı. Ailesi komşumuzdu, sık sık görüşürdük. Liseden sonra bir seyahat acentesinde çalışmış ve günün birinde bavulunu topladığı gibi Frankfurt'a gidivermişti. "Hostes oluyorum", demişti.

Karşılaştığımızda sordum: "Neler yaptın, nasıl geçiyor hosteslik yılları?" "Artık geride kaldı o meslek", dedi. "Geçen yıl bıraktım, evlenmeye karar verdim." İstasyona gidiyordu, Köln treni bir saat sonra kalkacaktı. Yakındaki Park Café'de biraz sohbeti kabullendi. Az sonra, yanında Sacher pastası çaylarımızı yudumlarken gerçekten de anlatacak çok şeyi vardı.

Gökyüzünde ilk yılları sürekli iç hatlarda geçmişti. Sonra Frankfurt ve Düsseldorf çıkışlı uçaklarla Avrupa ülkelerine uçmuştu. Önce küçük uçaklarla; mesleğinde ilerledikçe uçaklar büyümüştü. Tabii en ilginci, bir hostes için en zoru da Jumbo'lar olmuştu. Son yıllarda genellikle denizaşırı ülkelere gitmişti.

"Bir A 380-800 ile uçuş kimi zaman 8-10 saat sürüyor, ortalama beş yüz müşteri var, değişik milletten insana hizmet etmek zorundasın", diye anlattı. "Kuzey Amerika, Güney Amerika, Asya ülkelerine gidiyorsun. Uçak iki katlı, alt kat ekonomi, kalabalık oldu mu, işin zor. Sekiz hostes koşuşturup duruyor. Yukarısı business ve first class. Fakat az yolcu demek kolay iş demek değil. Orası varlıklıların katı!" O anlattıkça açılıyor, ben ise suskun dinliyorum. Fakat arada sırada gülümsemeden de edemiyorum. Sarhoş yolcu, korkak yolcu, hasta yolcu, ağlayan bebekler, şımarık çocuklar... "Sadece onlar mı?" diye devam etti. "İşi iyi gitmemiş stresli işadamı, tatilde kavga etmiş karı-koca, yitirdikleri maçtan dönen bir grup 'futbolsever', uçağın teklerlekleri daha yere değmeden cep telefonunu açanlar..." Hepsiyle baş etmek zorunda hostes. Sinirlerini yitirmeden tabii. "En zor müşteriler de 'Sen benim kim olduğumu biliyor musun?' diyenler! Hostes hep gülümsemek zorunda, ancak bu gibiler gülümsemeni hakaret olarak kabul edebileceği için de çok dikkatli olmalısın!"

Söylediğine göre hep iç hatlar uçtuğu ilk yıllarında Frankfurt-Berlin uçuşlarından nefret edermiş. Nedeni mi? Çok politikacı ile çok ünlü sanatçıların bu hattı kullanması! "Hiçbir yolcunun aniden hastalandığı oldu mu?" diye soruyorum. "Birkaç kez" diyor. "Kalp krizi geçiren yolcularda zorunlu inişler yaptık. Bu durumda uçağın tekerleklerinin on dakika sonra yere değmesi gerekir. Hep başardık!"

Hostesliği bütün bu stresine karşın severek yapmış olduğunu söylüyor. Son 5 yılını başhostes olarak denizaşırı uçuşlarda geçirmiş. "Bu uçuşlar, Atlantik Okyanusu'nun üzerindeki fırtınalarda yüreğim ağzıma gelmesine karşın güzeldi." Ne de olsa gittikleri kentlerde 2-3 gün dinlendikleri olurmuş. "15 yıl boyunca kaç havalimanına indiğini anımsıyor musun?" diyorum. Gülümsüyor. "Tabii, hepsi kayıtlı", oluyor yanıtı, "138 havalimanına, kimine defalarca! Yaşamımın 9400 saati havada geçmiş!" İlk uçuştan önce başarmak zorunda olduğu birbuçuk aylık hosteslik kursunda öğrendikleri de çok ilginç! Sadece uçakta yemek, içki servisi, duty-free satışı yapmayı öğretmemişler... Uçak açık denize, balta girmemiş ormanlara, Sahra'ya veya Kuzey Kutbu'na zorunlu iniş yaptığında bir hostes nasıl davranacak? Balık nasıl tutulur, zehirli yılanlarla nasıl baş edilir, buz çölünde donmamak için ne yapılır?

Bıraksam daha çok anlatacak, fakat treninin kalkmasına on beş dakika var. Hesabı ödeyip hızla karşıdaki istasyona geçiyoruz. Acele etmemize hiç gerek yokmuş. O gün öğleden sonra tüm trenler gecikmeli.

Birer şişe soğuk su

Alman Devlet Demiryolları ve Berlin hükümeti Stuttgart tren istasyonunu yerin altına almakta ısrar edeli her şey karıştı. Yıllardır, her pazartesi kentte bu anlamsız dev proje karşıtları sürekli nümayiş yapıyor. Şu sıralar sık sık seferler değişik nedenlerle iptal oluyor, çoğu gün gecikmeli çalışıyor. Birkaç yıl önce basına sızdırılan bir bilirkişi raporu yeraltına yapılacak istasyonun yangında binlerce insana kapan olacağını kanıtlamıştı! Yönetenler ise her şeye karşın "10 milyar Avro'luk bu proje gerçekleşecek" diye yıllardır inat edip duruyor. Hıristiyan Demokratlar'ın 2011'de eyalet hükümetini yitirmelerinin ardından belediye başkanlığını da Yeşiller'e kaptırmalarının en büyük nedeni, sürekli yeraltına tren istasyonu projesinde "budalaca" ısrar etmeleri olmuştu!

Biraz sonra treni elli dakika gecikmeli kalkarken eski tanışa el sallıyorum ve şu günlerde tren yolculuğu yapmadığıma şükrediyorum. Sürekli gecikmeler, sefer iptalleri yaşanıyor. Geçen temmuzda Zürih'e gitmek için bilet aldığımız tren kalkışa 25 dakika kala aniden iptal edilmişti. Yerine başka tren sefere konmayınca biz de İsviçre'deki buluşmamızdan vazgeçmek orunda kalmıştık. Alman Devlet Demiryolları sağolsun iki ay beklettikten sonra bilet parasını iade etmişti!

Geçen mayısta da Güney Bavyera'nın güzel Berchtesgaden yöresine yaptığımız bir yolculuk dönüşünde modern ve çok hızlı ICE'nin dizel lokomotifi tam gaz giderken Augsburg-Ulm arasında aniden bozulmuştu. Allah'ın dağında iki saat trende hapis kalmış, kurtarılmayı beklemiştik..!

Bu uzun beklemenin ardından ön bölümde oturanlar kalınca tahtalara basarak yanımıza yanaşan başka bir trene geçmişti. Sonra da arızanın yaşandığı ön bölüm oturduğumuz arka bölümden ayrılmış ve arka kompartmanlarda oturan bizler Stuttgart yönünde yolumuza devam etmiştik. Şansımıza Alman Devlet Demiryolları susuzluktan ölmesinler diye, biz yolcularına birer şişe soğuk su dağıtmış, gecikme iki saati geçtiği için de bilet parasının yüzde ellisini iade etmişti!

5 Eylül 2021

Kedi, hep gizem dolu

Toplum Gazetesi, Almanya, 5 Eylül 2021

O gizem dolu bir yaratık. O dünyanın en çok sevilen evcil hayvanı. İnsana bağlı, fakat hiçbir zaman insanın emrine girmiyor. Kendini sevdiriyor, kendine bağlıyor. İnsan onun emrine giriyor. Kedi denen yaratık köpek gibi değil, isterse insansız da yaşayabilir. Dokuz canlı! Canı istedi mi, karnı acıktı mı sokuluyor, bacağınıza sürünüyor, kucağınıza çıkıyor, okuduğunuz gazetenin üzerine çörekleniyor, kendini okşatıyor. İşi bitince de çekip gidiyor; evin ya da bahçenin bir köşesinde, sizden uzak, ne kadar arasanız bulamayacağınız, aklınızın köşesinden geçmeyecek bir yerde keyif çatıp uyuyor. Yüksek sesle ne kadar çağırırsanız çağırın, umurunda bile değil, lütfedip gelmiyor. Ta ki karnı acıkana kadar. O zaman sallana sallana çıkıveriyor ortaya! Sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Kediler dünyanın her ülkesinde aynı. İster Beyaz Saray'da otursun, isterse gecekondunun birinde. Amerikan Başkanı'nın masasına uzanıp onu parmağında oynatıyor, karnını zor doyuran fakiri de. İnsanla kedi tam 6 bin yıldır bir arada yaşıyor. Evcilleşmesi ise 3500 yıl önce olmuş. Mısır firavunları Tutankamon ve Ramses döneminde kediye tapılmış, yurtdışına çıkarılması yasaklanmış. Ancak kaçak yollardan, özellikle Fenikeliler zamanında Avrupa'ya sokulmuş.

Kedi İnsanı Bağımlı Yapıyor
Ortaçağda Avrupa'da farelerin büyük artış göstermesiyle kedilerin değeri çok artmış. Birkaç yıl önce Karlsruhe'de büyük bir kediler sergisi açılmıştı. Ünlü ressamlardan kedi tabloları, oyuncaklar, biblolar, küçük heykeller, karikatürler... Tam 400'ün üzerinde eser. August Renoir, Pierre Bonnard gibi empresyonistleri, Ernst Ludwig Kirchner, Franz Marc gibi ekspresyonistleri de kendine hayran bırakmış kediler. Geçen yüzyılın Max Beckmann, Paul Klee gibi ünlü ressamları da gizem dolu bu yaratığın etkisinden kurtulamamış. Kediler, "Fritz the Cat", "Garfield", "Felix the Cat, "Tom and Jerry" gibi karikatürler ve çizgi filmlerle de kendilerini yediden yetmişe herkese sevdiriyor, bağımlı yapıyor.

Kediler Kahvesi
Gençten biri yere oturmuş, elindeki kumaştan bebeği havaya atıp duruyor. Yanındaki tekir bütün dikkatini bebeğe vermiş, yakalamak için ikide bir havaya sıçrıyor. Yakaladığı anda pençeleriyle kavrayıp altına alıyor. Az ötede iki küçük çocuklu kadın oturduğu sıraya kurulmuş siyahlı beyazlı bir kedinin karnını okşuyor. Çocukları ise ne yapacaklarını bilmiyormuş gibi annelerini seyrediyor.Pencerenin yanındaki kırmızı mindere kurulmuş bir samur yanında duran kahve fincanına önce merakla bakıyor, sonra burun kıvırıp başını dışarıya çeviyor.

Bir Münih ziyaretimizde bir dostun önerisi üzerine ünlü Schwabing semtindeki Kediler Kahvesi'ne de (www.cafe-katzentempel.de) uğramıştık. Türk Caddesi 29 numaradaki kahvenin hemen hemen tüm müşterileri kediseverler! Masalar arasında dolaşan güleryüzlü gencin adı Thomas. Kediler Kahvesi'nin sahibi. Meslek yaşamına bankacı olarak atılmış olan kedisever Thomas, kız arkadaşıyla yaptığı bir Viyana gezisinde, Stephan Katedrali'nin az ötesinde, Ball Sokağı'ndaki, Japon bir ailenin çalıştırdığı Cafè Neko'yu (http://cafeneko.at/) ve oradaki kedileri görünce Münih'e döner dönmez mesleğini bırakmaya karar vermiş. Ailesi ona destek vermiş, bankadan kredi almış, fakat insanların kahve içip, pasta yediği bir salonda kedilerin dolaşmasına, kucaklarına çıkmasına belediye önce izin vermek istememiş. Thomas yılmamış, inat etmiş, belediyenin çıkardığı her engeli aşmış ve kısa süre önce "kedili kahvehane" düşünü gerçekleştirmiş. Şimdi bakımevinden aldığı altı kedi, Balou, Gizmo, Jack, Saphyra, Tobyn ve Ayla masaların arasında cakayla dolaşıyor, canları istedi mi bacaklarınıza sürüyor, okşamanıza izin veriyorlar. En gençleri ve en meraklıları Balou, çabucak yanınıza sokuluyor ve mırıldanmaya başlıyor. Bir otomobil kazasında arka ayaklarından birini yitirmiş olması Jack'ın hiç umurunda değil, keyfi yerinde, oyunu seviyor. Az sonra güzel Ayla yumuşak minderine kuruluyor, kendini okşatıyor; kardeşi Gizo ise içlerinde en küstahı ve en sokulganı, kendini grubun şefi gibi gördüğü hemen belli oluyor. Dördü de daha bir yaşında. Saphyra ve Tobyn diğerlerinden birkaç yaş büyük. Müşterilerin ilgisinden sıkılan, başını dinlemek isteyen kedi, Thomas'ın onlara ayırmış olduğu özel odaya çekiliyor!

Kediler Kahvesi'ne her türlü insan geliyor. Ne de olsa Schwabing kozmopolit bir semt. Bohem yaşamı yeğleyen sanatçılar, müzisyenler, akademisyenler, yüksek sosyete, üniversite öğrencileri, alternatif yaşamı seven tuhaf giyimli gençler, emekliler Schwabing'in insanları. Thomas'ın söylediğine göre hepsini burada görmek mümkün. Münih dışından gelenler de uğruyormuş. Kedisever olmaları onları "Kediler Kahvesi"nde bir araya getiriyor!

"Kedi, anarşist bir aristokrattır", demiş Hamburglu yazar Axel Eggebrecht. Kedi bir eşsizlik, kedi gizem dolu, mistik bir yaratık...

2 Eylül 2021

Göl sularında 'Rigoletto'

Cumhuriyet, 2 Eylül 2021

Güneş iliklerimizi ısıtıyor. Oturduğumuz yerden kalkmak istemiyor canımız. Çevremizde başka mutlu insanlar. Yemeğini yiyen, soğuk birasını yudumlayan, ısıtan güneşte gevşemiş, memnun kişiler. Az ötede, yamaçların yeşil örtüsünde, otlaklara çıkmış koyunlar da bizler gibi mutlu olmalı. Güneş onların da iliklerini ısıtıyor. 

Ahmet Arpad / Almanya (Stuttgart)

Üç ülkenin gölü Konstanz'ın kıyılarında, Meeresburg iskelesindeyiz. Az sonra bizi Bregenz'e götürecek geminin gelmesini bekliyoruz. Konstanz Gölü'nde üç ülkenin gemileri çalışıyor. Özellikle yazın sık sık yapılan seferlerle üç ülke arasında dolaşıp gelmek mümkün. "München" tam zamanında iskeleye yanaşıyor. Halatlar atılıyor, kapılar açılıyor. İnsanlar ağır ağır, hiç acele etmeden, koşuşturmadan gemiye biniyor. Güzel bir günün sonunda herkes yorgun. Göl sessiz ve durgun. Bembeyaz gemiler, kotralar, yelkenliler sularda kayıyor. İki yanımızda aç martılar çığlık çığlığa. Ekmek parçalarını havada kapışıyorlar. Kıyıda küçük yerleşimler, köyler, yalılar, yamaçlarda villalar. Parklar, elma bahçeleri, üzüm bağları. İsteyen Lindau'da iniyor. Kara ile bağlantılı büyük bir ada üzerindeki tarihi kenti ziyaret etmek yöreye her gelen için bir gerek. Eski yapılarının tamamı tamir edilmiş, dar sokaklarının çoğu trafiğe kapatılmış kent, şık dükkânları, lokanta ve kafeleri, otelleri ve yat limanı ile çok çekici. Bregenz az ötede, Avusturya'da.

BÜYÜK KENT İNSANLARI NEFES ALIYOR

Büyük bir köy evinin önündeki düzlükte oturuyoruz. Yükseklik bin metrenin üzerinde. Uzaklarda Ren vadisi ve Alp dorukları görünüyor. Az önce indiğimiz Avusturya'nın Voralberg eyaletinin başkenti Bregenz'den Pfender doruğuna teleferikle çıkmıştık. Büyük kent insanları yörenin tertemiz havasında geziniyor, uzun yürüyüşler yapıyor, nefes alıyor. Kışın da kayaklarını ayağına geçirip tepelerden aşağılara kayıyor. Önündeki tahta masalarda oturduğumuz köy evinde yaşayan ailenin geçim kaynağı hayvancılığın yanı sıra lokantacılık. Yürüyüşçülerle kayakçılar müşterileri.

Savaş sonrası yıllarında tiyatro festivali ile adını duyurmaya başlayan Bregenz, göl kıyısında eski bir Roma kenti. Almanya'dan İsviçre'ye, kuzey İtalya'ya dinlenceye, Avusturya'nın dağlarına kayağa gitmek isteyenlerin geçmek zorunda olduğu Bregenz gölün doğu ucunda, Pfender dağının eteklerine ve yamaçlarına kurulu. Dar sokaklarında ortaçağdan kalma evlerin arasından yürüyoruz. Bregenz'in üst mahalleleri köyü andırıyor. Bir iki katlı, küçük ve şirin bahçeler içinde taş evler. Sokaklar bomboş. Kimi kapı önünde yaşlı insanlar, bahçe duvarlarında kediler uyukluyor. Güneş iliklerini ısıtıyor.

FESTİVAL ALANI

Buralara gelip de Bregenz festival binasını gezmemek olmaz. Göl kıyısında büyük bir park. Parkın bir köşesindeki ünlü kumarhane, az ötesinde "göl sahnesi". Her yaz bir ayda yaklaşık 300 bin sanatseveri kente çeken Bregenz festivali 1946'dan bu yana açık havada yapılıyor. Amfitiyatroda oturan izleyiciler göl üzerindeki dev sahnede oynanan Saraydan Kız Kaçırma, Çingene Baron, Satılmış Nişanlı, Fındıkkıran, Romeo ve Juliet, Viyana Kanı, Kuğu Gölü, Yarasa, Otello, Şen Dul, Karmen, Uçan Hollandalı, Sihitli Fülüt, Öp Beni Kate, Batı Yakası Hikâyesi ve Turandot gibi unutulmaz yapıtlarla 70 küsur yıldır kendilerinden geçerken parıldayan sulara, ötelerde İsviçre kıyılarının ışıltısına da dalıyorlar.

Bu yıl Verdi'nin "Rigoletto"su sırada. Dev bir palyaço başı, kimi an oluyor yumuşak bakışları aniden öfkeleniyor, hüzünleniyor, sonra keyifleniyor, gözleri fıldır fıldır dönüyor, canlı yüzün hareketleri bir insan örneği her an değişebiliyor. Hemen yanında duran büyük bir balonun sepeti de sahnenin bir bölümü. Oyuncular balonun içinde, dev palyaçonun gözlerinde, açılıp kapanan iri ağzında da. Verdi'nin duygulandırıcı müziği ile oyun herkesi sürüklüyor. Ötelerde İsviçre'nin dorukları, karlı dağları. "München" arkasında köpükler bırakarak hızla ilerliyor. Ötelerden bir trenin düdük sesi duyuluyor. Güneş batmaya hazırlanıyor. Çok uzakta, gölün öteki ucunda, pusların ardında Konstanz. Yarın da yolculuk oralara ve daha ötelere. İsviçre'ye, Zürih'e.

mail@ahmet-arpad.de

29 Ağustos 2021

Adolf H.'nın Kartal Yuvası

Toplum Gazetesi, Almanya, 29 Ağustos 2021

Yükseklik neredeyse 2000 metre. İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanları ile kaplı, aşağılarda, kayaların derinliğinde gölün yemyeşil suları, Königsee'ye akan pırıl pırıl dereler. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alp dorukları... Führer'in çayevinden seyrediyor insanlar bu doğa harikasını. Uçurumun bağrına sipsivri bir çıkıntı gibi saplanan terasta bir zamanlar Adolf H., yanında Eva'sı keyif çatıp çayını yudumlarken kafasından yeni 'kötülükler' geçiriyordu.

Alplerdeki bu 'kartal yuvası' ona Nasyonal Sosyalist parti yönetiminin 50. doğum günü armağanı! Adolf H.'nın en güvendiği bakanlardan biri olan, savaş son günlerinde, 1 Mayıs 1945'de ortan kaybolan ve cesedi 8 Aralık 1972 günü Berlin'deki Lehrter tren istasyonu yakınlarında yol inşaatında bulunmuş Martin Bormann'ın sadece 13 ayda inşa ettirdiği, yaklaşık 150 metrelik dik bir kayanın sivri tepesine kondurduğu bir yapı. Tam bir kartal yuvası. Ulaşmak küçük bir macera. Önce kayalara oyulmuş, abajurlarla aydınlatılmış 124 metrelik bir tünelde ilerliyorsunuz. Sonra, tavanından sallanan kocaman bir avizenin, duvarlarındaki kollu şamdanları pırıl pırıl aydınlattığı, içi tamamen pirinç levhalarla kaplı kırk yedi kişilik asansörle kayaların içinden 124 metre yükseliyorsunuz, sadece 41 saniyede.

"Belgeler Merkezi"
Ziyaret sonrasında tünel çıkışında bekleyen özel otobüsler insanları tekrar Berchtesagaden'e indiriyor. Buraya ulaşan yol özel araçlara kapalı. Sık sık çam ormanları arasından geçen, bir tarafı uçurum yol çok dik ve daracık. Manzara olağanüstü. 1939'da tamamı kayalara oyulan 6,5 kilometrelik bu yolu da Bormann açtırtmış. Otobüs ardı ardına tünelleri geçerek 1100 metreye iniyor. Yolcular buradan sonra kendi özel araçlarıyla, ya da başka bir otobüsle yollarına devam ediyor. Fakat daha önce görecek başka şeyler var. Az yukarda, bir düzlükte beş yıldızlı bir otel, biraz ötede "Belgeler Merkezi", az aşağıda kocaman bir yapının temel taşları, duvar yıkıntıları... Adolf H.'nın, Berlin ve Wolfschanze'den sonraki, Alp dorukları karşısında çılgınca planlarını yaptığı, Amerikalıların 1945 Nisanında bombaladığı üçüncü karargahı Berghof'tan arta kalanlar.

Almanya-Avusturya sınırındaki Berchtesgaden'e gelenler Obersalzberg tepesine de çıkıyor.. Buralarda hâlâ Adolf H.'dan bir şeyler arıyorlar. Nazi subaylarının konakladığı Hoher Göll misafirhanesinin temelleri üzerine 1996'da oturtulmuş olan "Nasyonal Sosyalist Belgeler Merkezi"nde geçmişi yaşıyorlar. Hitler'in bu yörede, 'bay Wolf' takma adıyla geçirdiği 1920'li yıllardan Berlin sığınağında intiharına kadar uzanan korkunç yaşamına dönüyorlar. Martin Bormann'ın 1943'de tepenin altına oydurduğu beş kilometrelik tünellere ve dehlizlere adım atıyorlar. Zengin olanları, Bavyera Eyaleti'nin 50 milyon Euro harcayarak 100 dönümlük araziye kondurduğu lüks otelde konaklıyor.

Amerikan ordusu askerlerinin elli yıl boyunca tatil yaptığı, Adolf H.'nın Berghof karargahına sadece 150 metre uzaktaki Göring villası Platterhof'un yerine inşa edilmiş bu yuvarlak yapı dev bir uçan daireyi andırıyor. Zenginler, kocaman pencereli odalarından dumanlı Alp doruklarını seyredip, düşlere dalıyor.

Aşağılarda, durgun suları yeşil, beyaz, mavi Königsee. Üzerinde küme küme küçük bulutlar, ötelerde sivri kayalara yükselen kartallar....

25 Temmuz 2021

İnsanı hiç umursamayan politikacılar

Toplum Gazetesi, 25. Juli 2021


Emin Onat'ın Anıtkabir projesini kabul eden uluslararası jürinin başkanlığını yapan Prof. Dr. Paul Bonatz, Hitler'den kaçan Alman profesörlerdendi. Yaşamını 1954 yılına kadar Türkiye'de sürdüren Bonatz, ülkemizde birçok önemli yapı ve projeye imzasını atmış, önemli bir ünlüydü. Bu yapıların arasında örneğin, Ankara Saraçoğlu Mahallesi, Sergievi'nin tiyatro ve opera binasına dönüştürülmesi de vardır. Ayrıca İTÜ Taşkışla Binası'nın değişim ve onarımını da, Emin Onat'la ortak gerçekleştirmiştir Bonatz.Şehir plancısı ve mimarı Bonatz ayrıca, "Bina Bilgisi" kürsüsünde dersler vermiş, 1946-1954 yılları arasında mimari proje öğretmenliği yapmıştır. Bonatz'ın 1943 yılında Türkiye'ye sığınmasının nedeni ise, Münih tren istasyonu projesini, kendi kafasına göre değiştirmek isteyen Adolf Hitler'le keskin bir anlaşmazlığa düşmesiydi.

Bonatz adı, son on yıldır Almanya'da sürekli dillerde. O'nun önemli eserlerinden biri olan Stuttgart'ın 100 yıllık dev tren istasyonu 2010 yılının ağustos ayında yer yer yıkılmaya başlandı. Alman Devlet Demiryolları ile ortak bir "dev proje"ye imza atmayı amaçlayan sağcı eyalet hükümeti binanın "korunması gereken tarihi yapı" olmasını umursamamıştı! Bu projeye karşı çıkan binlerce Stuttgartlı, yıllarca, korona başlayana dek her Pazartesi akşamı sokaklara döküldü. Kamuoyu araştırmalarına göre, kentlilerin yüzde altmışbeşi, Bonatz'ın istasyonunun kısmen yıkılıp işlevini yitirmesine, yeni istasyonun da yeraltına inşa edilmesine ve Stuttgart-Münih yönünde yepyeni bir tren hattı yapılmasına karşı çıkıyor. Yerin üstündeki on altı peron ‘proje‘ gerçekleşip sekiz peron olarak yerin altına girince kentin göbeğinde açılan boş dev alana kondurulacak yüzlerce ‘konforlu lüks konut‘ milyarlar getirecek! Yıllardır tüm Almanya'nın yakın ilgisini çeken tüm nümayişlere karşın politikacılar bildiklerini okumaya devam etti. Projeyi 2020 yılında gerçekleştirmeyi planlamışlardı. Dört yıl önce Almanya'da Sayıştay'ın, "10 milyar Avro'luk" dediği proje uğruna büyük Stuttgart parkında, yaklaşık, kimi 150 yıllık iki yüz tarihi çınar yok edilmişti. 2010 ekiminde bu ağaçların kesilmesini çimenlere oturarak engellemek isteyen genç, yaşlı insanları geri tepen, binin üzerindeki polisin kaba kuvvet kullanması sonucu, 450 kişi de yaralanmıştı.

26 dakika uğruna tam 10 milyar Avro
Kentin altına ve Ulm yönündeki dağlara açılacak toplam 60 kilometrelik tüneller de, yöre arazisinin büyük bir bölümü kireçtaşından oluştuğu için suyla karıştığı anda büyük riskler taşıyor. Karaormanlar'ın Breisgau yöresinde bundan on iki yıl önce yapılan geotermik enerji amaçlı deneme kazılarında büyük sorun yaşanmış, yakındaki bir küçük kentte sayısız bina kaymış, temel ve duvarları çatlamıştı. Budapeşte'den sonra Avrupa'nın ikinci büyük kaplıca kenti olan Stuttgart'ta bu projeyle şifalı yeraltı suları da büyük tehlike altında. Bütün bunlar niçin mi yapılmak isteniyor? Resmi açıklamalara göre AB'nin 215 milyon Avro ile katıldığı projeyle Paris-Budapeşte arasında trenlerin daha hızlı çalışması amaçlanıyor. Ancak 10 milyar Avro'luk Stuttgart-Münih bağlantısıyla iki kent arası sadece 26 dakika kısalacak! İnşaatı 11 yıldır devam ediyor. Hırslı üst düzey politikacıların yararsız ‘prestij projesi'ne karşı çıkanlar, ne buna inanıyor ne de harcamaların 10 milyar Avro'da kalacağına. Uzmanların (!) "2027'de kesin bitecek”, dediği projenin o tarihte 15 milyar Avro'ya malolması bekleniyor.İşin ilginç yanı, Paris-Budapeşte arasında buna benzer başka bir demiryolu çalışması yok...

Politikacılar güven yitirmeye devam ediyor
1993'de sefere giren hızlı tren ICE Stuttgart-Münih arasını 2 saat 10 dakikada alırdı, bugün ise – trenler kat kat modernleşmesine karşın – 2 saat 20 dakikada alıyor. Nedeni çok basit: Stuttgart'ı Münih'e bağlayan demiryolunun bakımına ve yenilenmesine son otuz yıldır yapılan yatırım hemen hemen sıfır! Bu işin içinde olanların belirttiğine göre bilinçli yapılmış! Trenler gittikçe hızlanıyor, fakat raylar ve makaslar eski olduğu için hız yapamıyorlar. Bilinen amaç, ekonomik olmadığı kanıtlanmış ‘gereksiz' dev projeyi kent insanlarının karşı çıkmasına rağmen gerçekleştirmek, rayların yeraltına girmesiyle açılacak 100 hektar alana park manzaralı lüks konutlar inşa etmek!

Konuya girmişken ilginç bir ayrıntıdan da söz etmemek, olmayacak:  Bonatz'ın istasyonundaki yıkımla kentin büyük kuruluşlarından Wolff & Müller görevlendirilmişti. Stuttgartlı ünlü bir sağcı politikacının danışmanı olduğu bu şirket web sitesinde açıkladığına göre, 1936'da kurulmuş ve 1939'dan sonra "hızlı bir çıkış" yapmış, 1945'e kadar sayısız büyük projeye imza atmış! Hitler dönemindeki bu projelerin neler olduğunu 3-4 yıl önce yazılı sorduğumuz şirket yanıt vermemekte ısrar etmişti! Kısa süre sonra da yukardaki açıklamayı siteden silmişti.

Zenginle fakir arasındaki uçurumun her geçen gün derinleştiği Almanya 2,33 trilyon Avro borçlu. Devlet verilerine göre bu borç günbegün 390 milyon Avro artıyor. Beş milyon insan devlet yardımı olmasa aç kalacak! Gırtlağına kadar borçlu Almanya eğitim sorunlarının da altından bir türlü kalkamıyor. Seçmenin 2017'de % 53 olan desteği bugün %40'a düştü. On milyar Avro'luk demiryolu projesi, insanları politikacılardan iyice soğuttu. Bonatz'ın tarihi istasyonunu kanatsız bir kuşa çevirmekte, çok riskli bir projeye olmayan milyarları yatırmakta inat eden politikacılar, güven yitirmeye devam ediyor. Alman Devlet Demiryolları 25 milyar Avro borçlu bir kuruluş! Korona'yla bu borç, hızla artıyor.

11 Temmuz 2021

Telefon Kulübeleri

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 11 Temmuz 2021

Bir zamanlar sarı telefon kulübeleri vardı. Kentin her sokağında, her caddesinde, köşe başlarında. Yanyana, dizi dizi. Ne zaman telefon etmen gerekse, ne zaman acelen olsa, kesinlikle, konuşması bir türlü sona ermeyen, dışarda duranı şu kadar olsun umursamayan biri olurdu içinde. Sen ise çaresiz, elinde bozuk para, çoğu zaman 20 fenik, sabırla öyle beklerdin.

*

Saçlarını parıltılı bir yeşile boyamış, üzerinde kapkara bir giysi, kulaklarında maden küpeler, ayağında kısa bir etek, altında fileli kara çoraplar. Karşısındaki gençle tartışıyor. O da karalar içinde. Boyalı saçlarıyla, öfkesinden tüyleri kalkmış foksterier köpeği andırıyor. Yanlarında karalara bürünmüş başkaları da var. Hepsi de birbirine benzeyen kızlı erkekli bir grup genç. Ellerde bira şişeleri, çoğu aileleri ile sorunlu, topluma da karşıt tipler. Kollarda, omuzlarda, yanaklarda dövmeler. Birinin sol kolunu boydan bir kertenkele kaplıyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Yanlarından geçenler tuhaf, biraz da ürkek onlara bakıyor ve hızla yoluna devam ediyorlar.

Kara giysili gençlerin hemen karşısında bir telefon dükkânı! Kentin birçok yerindeki bu dükkânlardan vatan hasreti çeken yabancılar Amerika'dan Afrika'ya, Asya ülkelerine, Türkiye'ye ucuza telefon edip yakınlarıyla dakikalarca çene çalıyorlar. Kapısında, çocuklarını sakinleştirmeye çalışan bir Afrika güzeli durmuş. Az ötede iki kabadayı çene çalıyor. Hepsi de birilerini bekliyor gibi. İçerde maviye boyanmış üç telefon kabini. Birkaç da bilgisayar var. Her kafadan bir ses çıkıyor. Burası bir Cybercafé, bir Babil Kulesi! Tanrı insanların dillerini karıştırmış, kimse kimseyi anlamıyor! Çünkü Almanca konuşulmuyor. Telefon kabinlerinden duyulan Çince, Arapça ve Türkçe'ye çeşitli Afrika dilleri de karışıyor. Burada on beş dakika duran Almanya'da olduğunu unutuyor!

170 ülkeden tam 140 bin insan
Kasada oturan gençten adam Hintli'yi andırıyor. Kurnaz patron bakışlarıyla hiçbir şeyi gözden kaçırmıyor. Dükkânı sabahın erken saatlerinden gece yarısına dek açık. Üç numaralı kabindeki kara tenli kadın çok yumuşak bir sesle, gülümseyerek konuşuyor. Elinden tuttuğu küçük kızı fıldır fıldır gözlerle sağına soluna bakınıyor. Kasadaki adam, çekik gözlü bir kadına değişik telefon ücretleri konusunda bilgi veriyor. Onu anlamayan kadın tekrar tekrar soruyor. Adam sabırlı, yanıtları hep aynı oluyor. Kadın on dakika sonra dükkânı terk ediyor. Hiçbir şey anlamamış olduğu yüzünden belli. Sıra bende. Elimdeki kâğıdı uzatıp fotokopi çekmesini rica ediyorum.

Tam 170 ülkeden 140 bin insanın yaşadığı ve yüzün üzerinde yabancı dilin konuşulduğu Stuttgart'ta bu gibi dükkânlar para basıyor! Her ne kadar çoğu insanın cebinde akıllı telefon varsa da kabinden Vietnam'ı, Kongo'yo, Küba'yı aramak 'cep'ten ucuz. Bağlantı da daha iyi. Her renkten, her kültürden, her dinden insan kapılarını aşındırıyor. Taş çatlasa yirmi metrekare dükkân son aylarda küçük bir postane de oldu! Mektubunuzu paketinizi verebiliyor, para da havale edebiliyorsunuz. Avro bekleyen yakınlarına her ay başında para yollayanlar dünyanın 200 ülkesinde 347 bin şubesi olan MoneyGram'ın buradaki hizmetinden yararlanıyor! Tam karşıdaki dükkânın sahibi ekmeğini yıllardır 'akıllı telefonlar' satışından ve tamiratından kazanıyor, son bir yılda maske satışından da. O burayı çalıştıranın ağabeyi. Dükkânının kapısında hep kuyruk var. Kuyrukta tek Alman göremezsiniz!

Stuttgart tren istasyonunun altındaki pasaj sabah akşam insan kaynıyor. Karalar içindeki, vücutları dövmeli gençler pasajın büyük Schloss parkına açılan girişine yıllardır el koydular. İş çıkışı otobüse, tramvaya, metroya, trene koşuşturanların kendilerini toplumdan dışlamış o tiplere bakacak zamanı yok. Canları da istemiyor.

768 basamak çıkmak!

CUMHURİYET, 11 Temmuz 2021

Kulesi dünyanın en yükseği. Tam 161.53 metre. Tepesine ulaşmak için 768 basamağı çıkmak zorundasınız. Gücünüz varsa. Fakat çıktığınıza değiyor, hele hava açık, görüş berrak oldu mu... Alpler'e kadar uzanan bir panorama yorgunluğunuzu gideriyor.

Temelini 14. yüzyılda atmışlar Ulm Katedrali'nin. Devasa kapısından içeri girip de başınızı kaldırdığınızda kubbeleri süsleyen motifleri zor seçiyorsunuz. Stuttgart'tan Münih'e, Konstanz Gölü'nün kıyılarına, Avusturya Alpleri'nin kayak merkezlerine ulaşmak için hep Ulm'dan geçmek zorundasınız. Kuzey İtalya'ya, Venedik ya da Milano'ya mı yolculuk, yine Ulm üzeri gidiyorsunuz. Anlayacağınız Ulm, "yol üstünde bir kent". Ortasından Avrupa'nın en uzun nehri Tuna geçiyor, kollarından Mavi ile burada buluşuyor. İnsan bir an düşünüyor, acaba ona "Mavi Tuna" demelerinin nedeni bu mu? Hayır, tabii bu doğru değil. "Mavi Tuna" deyişini bulan 1867'de bestelediği ve aynı yılın şubatında Viyana'nın büyük parkında kentlilere, mayısta da Paris'teki Dünya Fuarı'nda uluslararası katılımcılara sunduğu "Güzel Mavi Tuna" valsiyle Johann Strauss olmuştu...

Balıkçılar mahallesinde
Katedral çevresi eskiliğini korumuş. Dar sokaklar, ikişer üçer katlı tarihi evler, loş geçitler, küçük lokantalar ve şaraphaneler, butikler ve galeriler... Tuna'ya inen yollar kentin en şirin mahallelerinden geçiyor. Birçok tarihi Alman kentinde olduğu gibi Ulm'da da çoğu sokak araç trafiğine kapatılmış, yayalar rahatça dolaşsın diye. Korona vakaları azaldıkça sınırlamalar yavaş yavaş kaldırıldı. Kafeler, lokantalar masaları çıkarmış dışarı. Havalar yaz. İnsanlar aylar süren "ev hapsi"nin ardından mutlu mutlu oturuyor, yorgunluk çıkarıyor, gülümsüyor...

Balıkçılar Mahallesi kentin en eski yerleşimi. Buradaki yapıların çoğu, nehir kıyısındaki kent duvarları 16. ve 17. yüzyıldan kalma. Günümüzde lokanta olarak kullanılan Eğik Ev, yedi yüz yıldır hâlâ sapasağlam ayakta, hafif yan yatmış olmasına karşın.

Ulm Müzesi değerli ve ilginç sergilere öncülük ediyor. Bundan birkaç yıl önce ekspresyonizmin (dışavurumculuğun) en ünlü ressamlarından Emil Nolde'nin (1867-1956), 1903 ile 1918 yılları arasında yarattığı büyüleyici 60 insan portresi müzenin salonlarını süslemişti. Hele Nolde'nin Yeni Gine'de yaşadığı yıllarda (1913-1914) yarattığı ada yerlilerinin portreleri çok çekiciydi.

O bir şamandı, kâhindi, eylemciydi
Son aylarda Ulm Müzesi salonlarını, doğumunun 100. yılını kutladıkları, geçen yüzyıl Almanyası'nın en tanınmış "politize olmuş sanatçısı" kabul edilen Joseph Beuys'a (1921-1986) ayırdı. Beuys, II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya'nın yetiştirdiği tartışmalı sanatçılarından biriydi. Yaşamı boyunca üzerinden uzun paltosunu, başından kenarları geniş şapkasını çıkarmayan Düsseldorf'lu sanatçının özellikle 1960'lı ve1970'li yıllarda heykel, yerleştirme, çizim, grafik ve performans alanlarındaki çalışmalarında Şamanizmden ve Rudolf Steiner'in antropozofi öğretisinden etkilenmiş olduğu bilinir. "Heykellerimin doğası kesin ve bitmiş değildir, her şey sürekli bir değişim geçirmektedir", sözleri onundur. Alman sanat dünyası için o bir şamandır, kâhindir, büyücüdür, rahiptir, eylemcidir, politikacıdır, filozoftur...

Ulm gezintisinin sonunda Stuttgart'a dönmek de var, geceyi tarihi Balıkçılar Mahallesi'nde geçirmek de. İkinci seçeneği yeğlerseniz, adı Dar Ev olan küçük otelde kalmanız önerilir. Fischergasse'de, taş köprünün hemen yanı başındaki, 16. yüzyıldan kalma yapı adı gibi gerçekten daracık. İçinde sadece üç odası var. Baştan aşağı özenle restore edilmiş odalar kat genişliğinde. Birinde jakuzi var, günün yorgunluğunu atmak isteyenler için. Tuna'nın kolu Mavi neredeyse odanızın içinden geçiyor. Az sonra ağaçlar altında oturmuş, leziz yöre şaraplarını yudumlarken aklınız uzaklarda...

mail@ahmet-arpad.de

5 Temmuz 2021

„Şarkılar Sınırları Aşar"

TOPLUM Gazetesi, 5 Temmuz 2021

1949'da kurulan Batı Almanya'nın ilk Cumhurbaşkanı Theodor Heuss, 1957 yılında Ankara ve İstanbul'u ziyaret ettiğinde neredeyse benim de elimi sıkacaktı. Dolmabahçe'de motordan indiğinde alandaki karşılayıcılar arasında Alman Lisesi öğrencilerinin de olması doğaldı.

Ertesi gün liseyi ziyaretinde onu daha da yakından görmüştük. Bahçede dizilmiş biz öğrencilere bakarak yürürken bir an durmuş, tam da önümdeki çocuğun yanına gitmiş, elini sıkmış ve onunla Almanca kısa bir sohbet etmişti. On beş yıl sonra Stuttgart'taki üç katlı, parkı andıran bir bahçe içindeki villasının az ötesinde yaşayacağımı o günlerde düşümde görseydim inanmazdım!

Oturma odası, yemek odası, bürosu 1950'li yıllarda Heuss ailesinin kullandığı mobilyalarla olduğu gibi duruyor. Katlardan biri eski cumhurbaşkanının arşivine ayrılmış. Bu arşivde yirminci yüzyıl Almanyası'nın başlangıç yılları belgeleniyor. Bir vitrinde Theodor Heuss'un 1957'deki Türkiye ziyaretinden belgeler var. Onun özel izniyle 1958'de Almanya'ya gelen Ankara meslek enstitüsü mezunu 150 kişi bu ülkeye giren ilk Türk işçileriydi! Arşivlerde onlara „Heuss'un Türkleri" dendiği yazıyor.

Savaşla ünlenen şarkı

Villanın katlarından biri sürekli değişen sergilere ayrılmış. Bir köşede "Lilli Marlene" var. 1915'te Rus cephesine gitmeye hazırlanan asker Hans Leip'ın yazdığı bir şiir Norbert Schultze'nin 1938'deki bestesiyle ve kadın şarkıcı Bunneberg'in (Lale Andersen) repertuvarına almasıyla ünlenir. 1941'de Belgrad'daki Alman asker radyosunun her akşam yayımlamasıyla da "Lilli Marlene" dünya çapındaki ününe kavuşur.

"Kışlanın büyük kapısının önünde
Büyük kapının önünde bir fener var
İşte orada buluşalım
O fenerin altında buluşalım
Eskiden olduğu gibi Lilli Marlene
Eskiden olduğu gibi Lilli Marlene"


Anavatandan binlerce kilometre ötede savaşan Alman askerleri, Lale Andersen'in hasret dolu boğuk sesini dinler, her şeyi unutur. Belgrad radyosuna on binlerce mektup yağar. Radyo her akşamki programına saat 21.55'te Lilli Marlene ile başlar! Savaş sürer gider, şarkı ününe ün katar. Sadece Hitler'in değil, karşı cephedeki "düşman" askerlerine de savaşı unutturur Lilli Marlene. Ünlü yazar John Steinbeck'in dediği gibi "Şarkılar siyasete benzemez, sınırları kolayca aşarlar". Birbirlerini boğazlasın diye cephelere sürülmüş milyonlarca gence her şeyi unutturan bu ezgi bir an için silahları susturur. O, "savaşı durduran şarkı"dır!

Theodor Heuss evinden çıkıp villalar arasından ormana doğru ilerlerken bir başka ünlünün, Ferdinand Porsche ailesinin evinin önünden geçiyoruz. Hitler'in, "Düşük maliyetli bir 'halk' otomobili yap!" emri üzerine Porsche Volkswagen "kaplumbağa"yı yaratmıştı. Sonraki yıllarda Alman Nasyonal Sosyalist Parti'sine ve SS'ye üye olmuş, Hitler'e askeri araç üretmişti. Savaştan sonra tutuklanmış, fakat kimse kılına bile dokunamamıştı. Hitler Porsche'den yararlanmıştı. O savaşın ardından Batı Almanya'yı kurduranlara da gerekliydi!

Şimdi önünden geçtiğimiz villadan vârisleri taşınınca Theodor Heuss'un komşusu görkemli yapı Porsche Konukevi oldu. Stuttgart'taki dev şirket yıllardır rekora koşuyor. Korona krizi de onu etkileyemedi.

27 Haziran 2021

Hitler ve gazeteciler...

TOPLUM Gazetesi, 27 Haziran 2021

AHMET ARPAD

"Bizdeki aydın sınıfını gördükçe öfkeleniyorum, fakat yapacak bir şey yok, çünkü onlar gerekli; böyle olmasaydı köklerini çoktan kazırdık!" Hitler bu sözleri 10 Kasım 1938 akşamı Münih'teki karargâhına çağırdığı yaklaşık 400 gazetecinin karşısında söylemişti. 'Führer' ülkeyi 'teslim aldığı' 1933'ten başlayarak komünistleri, aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri, bilim adamlarını ve yazarları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başlamıştı.

Hitler bu nedenlee 1933 yılının Mart ayında başlattığı "halkı ve ülkeyi korumak" amaçlı yasalarla öncelikle basın kontrol altına alma girişimini Haziran'da başarıyla sonuçlandırmıştı! Führer'e göre, basının toplumu yönlendirme ve etkileme gücü büyüktü, bu nedenle de onu geçici değil, sürekli kullanmalıydı! Amaca ulaşmak için yayın organları "eşitlenirken", daha doğrusu bütün basın organları birbirine uydurulurken, basın özgürlüğüne de büyük bir darbe indirilmişti. Bu girişimlerin ardından, 4 Ekim 1933'de yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla da gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratılmıştı. Gazetelerde yazı işleri müdürü görevini üstlenecek kişilerin kesinlikle "saf kan Alman" ve politik açıdan "çok güvenilir" elemanlar olması koşulu getirildi. Bu süreçte parti kendi adamlarını sorumlu görevlere yerleştirdi. Yeni yasayla Ocak 1934'ten başlayarak birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi.

Eleştiren gazeteciler Almanya'dan kovuldu

Nasyonal sosyalistler böylece ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında tüm medyayı çıkarlarına uygun yönlendirmeyi başarmışlardı. Bütün gazeteler hükümetin düzenlediği basın toplantılarına muhabir yollamak zorundaydı. Neyin nasıl yazılacağına da, Hitler'in hemen 1933'ün ilk haftalarında kurduğu ve başına da Goebbels'i geçirdiği 'propaganda bakanlığı' karar verecekti. Basından pek karşı tepki gelmedi. Tepki gösterenler de işten atıldı, Almanya'dan kovuldu ya da öldürüldü. Bazıları kendiliklerinden başka ülkelere iltica ederken, birçoğu da toplama kamplarına sürüldü. Bunlardan biri de Münih yakınlarındaki, hemen Mart 1933'te kurulan ve nasyonal sosyalist ideoloji karşıtı gazetecilerin yanı sıra sendikacılarla aydınların da atıldığı Dachau kampıydı. Her türlü nümayiş ve protesto da acımasızca eziliyor, insanlar içeri alınıyordu. Basının devlet tarafından "denetlenmeye" başlanmasının tek amacı Alman halkını nasyonal sosyalist ideolojiye uygun olarak etkilemenin en kolay yol olmasıydı. Seslerini çıkarmak yürekliliğini gösteremeyen gazete sahipleri 1933 yılının Haziranı'nda kurulan medya kontrol meslek birliğinin başına Max Amann adında bir Nazi'nin geçmesine de göz yumdular. Çünkü Alman basını artık bağımlı yapılmıştı. Hitler'in 44. doğum günü olan 20 Nisan'da ünlü çizer Emil Stumpp'un yaptığı Führer karikatürünü birinci sayfadan yayımlayan ünlü Dortmund gazetesine hemen ertesi gün el konuldu, mal varlığı ve sermayesi partiye aktarıldı. Çizer Stumpp'un da Almanya'da çalışması yasaklandı.

Yönetenleri 'küstüren' gazeteler

1935'ten sonra da 'yönetenleri küstüren' veya 'basının şerefini lekeleyen' herhangi bir haber veren gazeteler meslek birliğinden çıkarıldı. Hitler'in nasyonal sosyalist devleti böylece birkaç yıl içinde medyayı sadece kontrol etmeyi başarmamış, ne türlü yayın yapacağına da karar vermekle onu bütünüyle ele geçirmişti. Aynı süreçte tabii Yahudi azınlığın tüm yayın organlarına da el kondu. Yayınevleri kamulaştırılırken, karşı çıkabilecekleri düşünülenler başkalarına satmak zorunda bırakıldı. Ülkede gücünü pekiştirmekte olan Hitler'in NSDAP partisi zamanla basını amaçlarına uygun yönlendirmeyi başarmıştı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels'in tek amacı ilk günden başlayarak tüm basını, radyoları ve her türlü yayın organının düşünce ve görüşlerini baştan sonra denetlemekti. Goebbels, "Ben bakan olarak gazeteleri yasaklayamam" diyordu. "Fakat hükümet basınla baş etmek zorunda kalırsa gereken tüm yöntemleri mutlaka bulacaktır! Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır. Biz ona elimizi uzatacağız ve onun da uzattığımız bu eli kayıtsız şartsız tutmasını bekliyoruz..." Nasyonal sosyalist parti çıkardığı yasalarla, "yönetenlerin korkulu düşü" olan medyayı kendi politik çıkarları doğrultusunda standartlaştırmıştı!

Tüm demokratik güçler susturulmuştu

Naziler savaş yıllarında tüm ülkede gazetelerin yüzde 36'sını kontrol ediyordu. Tirajı yüksek bu yayın organları halkın yüzde 82'si tarafından okunmaktaydı! Ellerine geçirdikleri yayınevleri arasında ünlü Ullstein da vardı. Kitap ve gazete Hitler'in korkulu düşü idi. Hitler Almanya'sında bireye yapılan baskı 10 Mayıs 1933'te kitapların yakılmasıyla başlamıştı. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig ateşi boylamıştı! İnsanların okumaması, düşünmemesi demekti. Führer, gazete ve kitabın silahtan daha güçlü olduğunu çabuk kavramış, basın özgürlüğüne son vererek de tüm demokratik ve liberal güçleri susturmayı başarmıştı..!

Gerçekdışı haberlere inananlar

Cumhuriyet, 27 Haziran 2021

STUTTGART – Ahmet Arpad

İnsanoğlu heyecanlanmayı sever. Bu nedenle gazete okurken, televizyon seyrederken okuduklarının, gördüklerinin doğru olduğuna çabucak inanıp heyecanlananlar az değildir. Sosyal medyanın yaşamımızı gittikçe daha çok etkilemeye başladığı günümüzde sadece gerçekdışı haberler değil, onlara inananlar da hızla artıyor. Son yıllarda birileri sosyal medya aracılığı ile toplum insanlarını yanlış bilgilendirme çabasında!

Bir kez bu tuzağın içine düşen, her okuduğuna inanmaya yatkın, daha doğrusu inanmak isteyen kişilerde bir süre sonra korku, iğrenme, şaşkınlık ve nefret gibi duygular görülüyor. Baden-Württemberg Eyaleti İçişleri Bakanlığı'na bağlı "Politik Eğitim Merkezi"nin bir süre önce yaptığı açıklama şöyle: "Son yıllarda toplumda insanların özgürce söyleyebileceklerinin ötesine çıktığını tespit ediyoruz. Konuşma ve yazma özgürlüğünün sınırları yerinden oynatılıyor". Sosyal medya günlük yaşamı abartıyor, birçok kişide psikolojik sorunlara neden oluyor, insanlar ruh ve sinir hastalıkları nedeniyle doktora başvuruyor. Yüzlerce milyon Instagram kullanıcısı günbegün -çoğu kez bilinçli yayılan- gerçekdışı haber ve görselleri, tanımadığı insanlarla paylaşmaktan çekinmiyor. Bir düşler dünyasında yaşayan bu insanlar hep güzel, heyecan verici şeyler okumak, görmek istiyor ancak belli bir süre sonra bu "balon dünya" patlıyor, gerçek ortaya çıkıyor bu, altından kalkması güç psikolojik sorunları beraberinde getiriyor. Ve bu sorunlar Covid-19'la arttı.

Merkel'in yerini kim alacak?
Eylül sonunda Almanya yeni bir başbakan seçecek. Kimin Merkel'in yerini alacağı, hangi partilerin yeni hükümeti oluşturacağı bilinmiyor. Favori yok, ipi kim birinci göğüsleyecek, önceden kestirmek olanakdışı. Böyle bir ortamda kararsız seçmeni etkilemek çok önemli. 2017 genel seçimleri öncesi bazı önlemler almış olan hükümet şimdi de Federal Enformasyon Teknik ve Güvenlik Dairesi (BSI) aracılığı ile milletvekili ve başbakan adaylarının e-posta'larına olası saldırıları engellemeye çalışıyor. BSI Başkanı Arne Schönborm, yabancı ülkelerden hacker'ların özellikle sosyal medya hesaplarından yanlış bilgiler paylaşabileceklerini kaydetti. Burada Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un e-postaları'nın hack'lendiğini, ABD seçimleri öncesinde de dış güçlerin seçim kampanyalarına manipülasyon yaptığı savlarını unutmamak gerekiyor. Eski NATO Genel Sekreteri Rasmussen, tehlikenin ağırlıklı olarak Rusya ile Çin'den geldiğini söylemişti. O yılların istihbarat başkanı Hans-Georg Maassen de "Rusya tarafından seçimleri etkileme girişimine dair artan kanıtlar bulunuyor" demişti. Böyle siber saldırılardan ve yanlış bilgilendirilmelerden 2015'ten bu yana en çok etkilenen AB ülkesinin Almanya olduğu biliniyor.

Demokrasinin temel ilkesi "düşünce özgürlüğü"nün ardına gittikçe daha çok aşırı sağcının sığınmaya başlaması ve kendilerini eleştirenleri "vatan hainleri", "yalancı basın" diye damgalaması da huzur kaçırıcı! Haftalık SPIEGEL dergisinde okumuştum, siyasi görüşlerini Facebook aracılığı ile yayan partiler arasında sağcı popülist Almanya için Alternatif Partisi (AfD) başı çekiyor. Nefret ve fesat yaymanın bir özgürlük olduğuna inananlar sosyal medyada at koşturuyor! Gittikçe daha çok politikacı aşırı sağcıların, Neonazilerin hakaretine uğruyor, hatta ölüm tehditleri alıyor.

İnsanoğlu yapay zekanın kölesi mi?
Resmi açıklamalar doğruysa Alman gençlerinin yüzde 74'ü günde yirmi kez Instagram'a giriş yapıyor, her saniyede -gerçek veya gerçekdışı- altı bin tweet dünyada bir yerlere gidip geliyor! Massachusetts Institute of Technology'nin bir araştırmasına göre, yalan haberler diğerlerine göre yüzde 70 daha hızlı yayılıyor, ortaya atılan görüşler ve kavramlar alışılmış sınırları aşıyor. Bunun toplum için hissedilir ve dramatik sonuçları da gittikçe kaçınılmaz oluyor.

Berlin'deki "Yeni Sorumluluk Vakfı"nın geçen mayısta sonuçlarını açıkladığı bir araştırma, katılımcıların yüzde 46'sının yarı gerçek haberlere veya propagandaya inandığını ortaya çıkarmıştı. Vakıf sözcüsü Anna-Katharina Mesmer'in belirttiğine göre, katılımcıların çoğunluğu internette okuduğu uydurma haber ve bilgileri doğru değerlendirmekte sorun yaşıyor. Tanıtım, bilgilendirme, bilinçli yanlış haber ve kişisel görüş arasındaki farkı kavrayamıyor.

Birilerinin sınırsız özgürlüğün geçerli olduğunu iddia ettiği ancak her türlü kabalığa, saldırganlığa ve psikolojik baskıya "kapıları açık" sosyal medya aracılığıyla yaydığı yalanlara inanan insanların sayısı arttıkça dünya toplumunu bekleyen büyük tehlike de hızla doruğa yükseleceğe benziyor. Günümüzde insanoğlunun zekâ katsayısında (IQ) düşme olduğunu söyleyen, yüzlerce milyon Instagram kullanıcısının gerçeklerden uzak bir düşler dünyasında yaşadığını iddia eden bilim insanları da var. Birilerinin, "yaşamın artık kolaylaşacak", diye getirip önümüze koyduğu kimi yeniliklere bağımlı yaşamak özgürlük mü?.. Yakın gelecekte insanoğlu dijitalleşme ve yapay zekânın kölesi olup gücünü yitirecek mi?

mail@ahmet-arpad.de


22 Haziran 2021

Duvarlar Renk Cümbüşü

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 22 Haziran 2021


Stuttgart'ın görkemli Mercedes Benz Müzesi'ne, Mercedes Benz Arenası'na, Mercedes Benz genel merkezine, Neckarpark futbol sahalarına, iki konser salonuyla bir spor salonuna, panayırların, sirklerin kurulduğu büyük çayıra giden kavşağın altı koskocaman bir alan!

Kent belediyesi burasını grafiti sanatçılarına teslim etmiş! Günün hangi saati giderseniz gidin, orası ellerinde değişik spreyler duvardan duvara giden gençlerle dolu. Uzunlukları 500 metreye yaklaşan değişik duvarlarda, üzerindeki dev kavşağı taşıyan kalın sütunlarda renk coşkulu çizimler...

Birileri buraya spreyi gönlü elverdiğince sıkmış! Çizimlerin tümü hareketli ve canlı. Kimileri vahşi, güldürücü, düşündürücü, kimileri de, karşılarında durup uzun uzun baksanız da, içinden çıkamadığınız, ışıldayan motifler.

Koskoca harfler, komik, küfürlü İngilizce sözler, kıvrılan bir dev yılanı andıran çizgiler, iç içe kadınlar, erkekler, hayvan figürleri, insanı gülümseten tuhaf yüzler... Hepsi de 'wild style'! Uzun bir duvarda bir fil, mor renginde, ağzını açmış bağırıyor, başına pembe dev bir fare oturmuş, gülümsüyor! Hemen yanında bir heykel, alçıdan, bıyıkları kalın, iri yarı, güçlü bir orta çağ savaşçısı. Elinde sprey kutusu önünden her geçen onu gönlünce boyamış!

Önüne geçilemeyen tutku

Çoğunlukla bu 'sanata' yeni atılanların özellikle hafta sonlarında doldurduğu 'yeraltı alanı'nı kent belediyesi grafitiçilere bırakmış. Stuttgart'ın belirli banliyö istasyonlarının duvarlarını, merdivenlerini de kullanmaları mümkün. Kimi caddede binaların duvarlarını kaplayan dev tablolar da dikkati çekiyor.

Onlar sipariş üzerine yapılmış! Varlıklılar, şirketler, dernekler sahibi oldukları binaların ön veya yan cephelerini profesyonel grafitiçilere açıyor! Belediyenin bazı otobüs ve tramvaylarında da eserlerini görmek mümkün! Artık bu 'sanattan' geçinenler var. Grafitiçileri doğum günlerine, okullara, ev partilerine çağırmak mümkün.

Bunlardan biri de kırk yaşındaki Stuttgartlı Christoph Ganter. Çoğu Art Nouveau tabloları andıran dev boyutlarda çizimleri kentin değişik duvarlarını kaplıyor. Bir metro istasyonunun peronlara inen merdivenlerdeki dev panoya "Golden Future" adını vermiş. Kırmızı, iri balıklar, uğur böcekleri, domuz yavruları, filler, tavşanlar, yoncalar, kırmızı mantarlar karmakarışık, iç içe, oynak, şen, büyüleyici... Ganter 2019 sonunda mesleği olan lise öğretmenliğini bırakmış. "Şimdi kendimi çok özgür hissediyorum", diyor. Bir zamanlar aklına geleni geceyarıları gizlice duvarlara çizen, polislerden kaçan Ganter günümüzde profesyonel çalışan bir 'Street Art sanatçısı'.

İlkçağ insanlarının mağaralara çizdiği duvar resimleri grafitinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. İlerki çağlarda Antik Yunan'da, Efes'te, Pompei'de, Mısır'da benzerlerine rastlanıyor. Grafitinin yeniden doğuşu 1970'li yıllarda New York'ta özgür gençlerin kent duvarlarına, metrolara çizdikleriyle başlamış. Duvarlardaki renk coşkusu önüne geçilemeyen bir tutku...

15 Haziran 2021

Çılgın Kralın Sarayları

Toplum Gazetesi/Almanya,15 Haziran 2021

Bu yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız. "Eksantrik" Kral II. Ludwig'in (1845-1886) karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Milyonlarca "Mark"ı, ülkesinin hemen hemen tüm olanaklarını, gerçekdışı gibi görünen, 200 odalı bu olağanüstü saraya harcamış. Ona "çılgın" diyenler olmuş. Kral II. Ludwig bundan tam 135 yıl önce, 13 Haziran 1886'da öldü. Anlaşılmaz bir yaşam Starnberg gölünün sularında son buldu! Kırk bir yaşında dünyasına veda eden II. Ludwig'i 19 Haziran 1886 günü Münih'te St. Michael Kilisesi'nin altındaki 'İmparatorlar Mezarlığı'na gömdüler!

Neuschwanstein, belki de Avrupa'nın en güzel şato sarayı! Bavyera Kralı II. Ludwig insanlarla bir arada değil, kendi yarattığı düşler dünyasında yaşamış, içine kapanık, utangaç, ancak kendini hep en büyük hissetmiş bir kral. İnsanlardan uzak olmayı yeğlediği için masalımsı bu sarayın duvarları ardına çekilmiş.

Zamanla onun yaşamından rahatsız olmaya başlayan yakın çevresi, bir doktor heyetinin verdiği "psikolojik yetersizlik" raporuyla Bavyera'yı artık idare edemeyeceğine inandıkları kralı tahtından indirmiş, sarayından atmış. "Bana komplo yapıyorlar" diyen II. Ludwig, Starnberg Gölü'ndeki Berg şatosuna sürülmüş. Kısa süre sonra da gölde ölüsü bulunmuş. Ölmüş mü, öldürülmüş mü? Bu günümüze dek yanıtlanamamış bir soru. Düşler dünyasının kralı ardında büyük borçlar bırakarak yaşama veda etmiş.

Altın kaplı oda

Münih'le Salzburg arasındaki Chiemsee, Güney Bavyera'nın güzel göllerinden biri. Burayı çekici yapan Kral II. Ludwig'in ölümünden kısa süre önce yaptırdığı Herrenchiemsee Sarayı. Versay'dan etkilenmiş yapıda 98 metre uzunluğundaki görkemli tören salonu, ikinci kata çıkan merdivenler ve kralın her yanı altın kaplama yatak odası göz kamaştırıyor. II. Ludwig bu sarayda yaşamının sadece on gününü geçirmiş!

Ölümünden birkaç ay önce Tirol yöresinin şirin göllerinden Plansee kıyılarına Pekin'deki "Kış Sarayı"nı anımsatan bir saraycık kondurmayı planlamış. Gerçekleştiremediği başka bir yapı da Avusturya sınırındaki Garmisch'in kuzeyinde, Linderhof Sarayı'nın yakınlarında plandığı, Bizans saraylarını andıran büyük saraydır. II. Ludwig'in başka sarayları da var. Bavyera Alpleri'nin çevrelediği Ammergau yöresindeki Linderhof'u çok severdi. Olağanüstü dağ manzarasıyla ünlü sarayın hemen hemen bütün odaları altın kaplı. İnsanlarından kaçan genç kral, hayranı olduğu ünlü besteci Richard Wagner'in "Tannhäuser" operasındaki dev mağaranın benzerini sarayın bahçesine yaptırmış.Yine aynı yörede, Schachen tepesine kondurttuğu, 3 bin metrelik Zugspitze ve Avusturya Alpleri manzaralı "kral evi" de düşsel bir yapı. Birinci katın rengârenk odaları şark saraylarını andırıyor. Korona kısıtlamaları azalınca Berchtesgaden yakınlarındaki dostlarımızı ziyarete gittik. Yolda Chiemsee Gölü'ne uğradık, II. Ludwig'in sarayını gezdik. Diğerlerini daha önce görmüştük, Herrenchiemsee Sarayı'na sıra bu kez geldi.

Başka bir "cevher" de Obersalzberg tepesinde! Buralara kadar gelip de tekrar oraya çıkmamak olmazdı. Almanya-Avusturya sınırında, iki bin metreye yaklaşan bu tepenin 1933'ten bu yana kötü bir ünü var. Hitler, Almanya'da başa geçer geçmez Obersalzberg'deki tüm yapılara el koymuştu. Mülkünü satmak istemeyenleri "toplama kamplarına gönderirim" tehdidiyle inatlarından vazgeçirtmişti. Ona "halkın başbakanı" denmesini isteyen Hitler, bu tepeye kendi çizdiği planlara göre dev bir karargâh oturtmuştu.

Megaloman kime denir?

"Führer" ülkeyi ve savaşı uzun yıllar buradan yönetmiş, ülkeler arası politikacılarla, diplomatlarla görüşmelerini burada yapmıştı. Yükseklik neredeyse 2 bin metre. İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, pırıl pırıl dereler, suları yemyeşil Königsee. Şirin, küçük, kar beyazı gemiler yine çalışıyor, arkalarında köpükler bırakarak küçük yerleşimlere uğruyor. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alp dorukları... Uçurumun bağrına saplanan bu "kartal yuvası"nda Hitler, yanında Eva'sı keyif çatıp çayını yudumlarken, kafasından kimbilir ne "kötülükler" geçiriyordu?

Megaloman kime denir? Kendini herkesten üstün gören kişiye! Onun temelinde çok güçlü ve bastırılmış bir aşağılık kompleksi vardır. İnsanlık tarihinin gelmiş gelmiş en büyük megalomanlarından biri Adolf Hitler'di. Psikiyatristlere göre Kral II. Ludwig de Hitler gibi iki ruhluydu. Onlar yakın çevreleri için kolay anlaşılmaz insanlardı. "Ben kendim için de, başkaları için de gizem dolu bir insanım", genç kralın ünlü bir sözüdür.

13 Haziran 2021

Doğayı öldürenler...

Cumhuriyet, 13 Haziran 2021

30 Eylül 2010 günü Stuttgart'ta kent merkezindeki 25 tarihi ağacın kesilmesini engellemek isteyen kadınlı erkekli, genç, yaşlı binlerce kişiye gaz ve tazyikli su sıkan, onları coplarla döven polis, altısı ağır olmak üzere dört yüz kişinin yaralanmasına neden olmuştu. Bu olay beş ay sonraki seçimlerde eyalet başbakanının başını yemiş, açılan ve uzun süren davalar sonucu kent emniyet müdürüyle beş polis değişik cezalara çarptırılmış, ağır yaralılara da yüksek tazminatlar ödenmişti! Bütün bunların nedeni 25 tarihi ağacın kesilmesiydi!

600 bin nüfuslu Stuttgart'ın yüzde yirmisi yeşil alanla kaplı. Kent göbeğindeki parkın on kilometrelik yolları, gezinen, koşan, spor yapan insanlar, üzerlerine göçebe kuşların inip kalktığı göz alabildiğine uzanan çayırlar, içinde kuğuların, ördeklerin, kazların yüzdüğü küçük göller... Bu dev park her mevsim insan dolu. Sıcak havalarda rahat bir nefes almak isteyenler kent merkezine sadece 10 dakika ötedeki Killesberg tepesinin çimenlerini, açık yüzme havuzunu veya az ötede başlayan ormanın tarihi ağaçlar altındaki serin yollarını yeğliyor. Geçen yıl orada ibret verici bir şey yaşanmıştı! Stuttgart Belediyesi'nin Bahçeler Müdürlüğü elemanları ellerinde resmi izin olmadan Killesberg'de villara yakın bir yamaçtaki yedi ağacı "hastalıklı" deyip birkaç saat içinde kesivermişti. Çevrede oturanlar ayağa kalkmış, olay gazetelere yansımış, belediye özür dilemiş, sorumluları da ihtar etmişti. Hemen ardından da yedi ağacın kesildiği yere on dört yeni ağaç dikilmişti..!

KARBONDİOKSİT VE AĞAÇLAR
Bütün Avrupa'da olduğu gibi Stuttgart'ın yakınlardan başlayan Karaormanlar'da da yağmursuzluktan ve hava kirliliğinden ağaçlar ölüyor. Otomobil egzozlarının değiştirilmesi, yeni benzin türlerinin denenmesi, fabrika bacalarına özel filtreler takılması pek işe yaramıyor. Karaormanlar'da yapılan yürüyüşlerde ağaçların yaşam savaşını yakından görmek mümkün. Ağaçlara zarar veren kükürt dioksidi, azot oksidi, yeraltı sularındaki nitratlar ve sebze-meyvenin ekildiği topraklardaki çeşitli asitler kanser hastalığının da baş nedenlerinden biri. Amerikalı bilim yazarı Peter Brennan'ın, "The Ends of the World" adlı kitabında açıkladığına göre insanoğlu önümüzdeki 10-15 yıl içinde karbondioksit sorununu çözemezse dünyamız bu yüzyılın sonunda 4.5-5 derece ısınacak. Bu hızlı ısınma sonucu da yüzyılımızda başlayan yeraltı suları sıkıntısı hızla artacak. Birleşmiş Milletler mart ayında açıklamıştı, dünyada şu anda 2.2 milyar insan temiz içme suyuna sahip değil, 4.2 milyar insanın da evinde sıhhi tesisat yok!

Asya'nın en büyük ormanlarını barındıran Endonezya zengin ülkelerin çikolata, krem, çamaşır tozu gibi gereksinimlerini karşılayabilmek için gereken palm yağını kazanmak amacıyla ülkesinde her yıl 620 bin hektar ormanı yok ediyor. Dünyamızdaki tropik ormanların üçte ikisini bünyesinde barındıran Brezilya da Amazonlar bölgesinde Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'nun da "desteği" ile "tarıma yer açıyoruz" diyerek her yıl yaklaşık 8 bin kilometrekare ormana kıyıyor! Ancak Endonezya ve Brezilya ormanları dünyamızın "yeşil ciğeri"...

Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) güncel açıklaması tüyler ürpertici: Avrupa'nın büyük kentlerinde yaşayan insanların yüzde doksanı zehirli hava çekiyor ciğerlerine! DSÖ'ye göre, erken ölümlerin en büyük nedeni hava kirliliği. Bakalım Greta Thunberg ve peşinden giden öğrenciler, çıkarcı politikacıların kafa yapısını biraz olsun değiştirebilecek mi? Küresel ısınma inanılmaz boyutta, son 2 bin yılın en hızlı seviyesinde. Özelllikle endüstri ülkelerinin büyük kentlerinde yeşil alanlar çok önemlidir. Avrupa'nın en büyük parklarına sahip, çevresi ormanlarla kaplı Viyana'da kişi başına 25 metrekare yeşil alan düşerken her gün 4 milyon aracın yollarını aşındırdığı dev kent İstanbul'da bu alan bir metrekarenin altında. Sağlıklı bir yaşam için ise en az on metrekare gerekiyor!

Kişi Batı'da yaşananları ve gösterilen çabaları görünce güzel İstanbul'umuzda olup biteni gözünün önüne getiriyor ve gelecek için iyimser olamıyor. Nüfusu 20 milyon sınırına dayanmış Dünya Kenti İstanbul'da "rüzgârlı" havaalanıyla üçüncü bir köprü uğruna milyonlarca ağaç kesilebiliyor! Doğal ekosistemdeki dengenin bozulması, yaban hayatının parçalanması kimsenin umurunda değil. Ormanlar parçalandıkça ısı dengesi hızla altüst oluyor, İstanbul'umuz insanları için yaşanmaz oluyor!

9 Haziran 2021

Dipsiz Uçurumun Kenarında Yaşalanlar

Toplum Gazetesi/ALMANYA 9 Haziran 2021

"Sofra"nın bugün kapılarını açmasına daha bir saat var. Önünde uzun bir kuyruk oluşmuş. Kuyruktakiler çoğunlukla yaşlılarla sığınmacılar. Ellerinde torbalar hem bekleşiyorlar hem de birbirleriyle çene çalıyorlar. Giyimlerinden pek varlıklı olmadıkları anlaşılıyor.

Günümüz Almanyası'nda 83 milyonun yaklaşık yüzde 20'si fakir. Resmi verilere göre, 300 bin fakir çocuğu her sabah evden kahvaltısız çıkıyor. Açıklamalar bir milyon insanın evsiz barksız olduğunu söylüyor. Bunların büyük bir kısmı 1-2 odalı sosyal konutlara başını sokuyor. En son verilere göre 52 bin insan ise, sürekli sokakta yatıp kalkıyor. Toplumların yaşadığı her krizde ilk elenenler dipsiz uçurumun kenarındakiler, en güçsüzler. Fakirleşen insan zamanla özgürlüğünü yitirebiliyor, kişiliğini de. O artık kendi kendinden sorumlu olamıyor.

Büyük marketler akşam kapanırken satamadıkları ve ertesi gün de satamayacakları için atılması gereken gıda malzemelerini "Sofra"lara hibe ediyor. Tazeliğini çok az yitirmiş, görünümü pek çekici olmayan, bu nedenle de paralının almak istemediği sebze ve meyvelerin yanı sıra süt, tereyağ, ekmek, peynir ertesi sabah, bu dükkânlarda çok düşük fiyattan geçim güçlüğü içinde olanın elindeki torbaya giriyor. Sosyal yardım ve işsizlik parası alanlar, sosyal yardım dairesinin verdiği kartları göstererek "Sofra"lardan alış veriş yapma hakkına sahip. "Sofra"larda satılan her şey marketteki fiyatının yaklaşık yüzde 80 altında. Bugün altı muz 30 Cent, bir yeşil salata 10 Cent, bir kilo ekmek 50 Cent...

"Sofra"ların şoförleri çevredeki anlaşmalı marketlerden kapanış saatinden sonra "atılacak" gıda malzemelerini alıp depoya getiriyor. O gün ne satılacağına sabah dükkân açıldığında karar veriliyor. Müşteri de çoğunlukla umduğunu değil bulduğunu alıyor. Tezgâhlarda mal kalmayınca arka depodan sandıklar geliyor, boşaltılıyor. Buraya emek verenlerin tümü de görevlerini karşılıksız yapıyor. Çoğunlukla kadın-erkek emekliler "Sofra"larda çalışıyor. Bazı günler, biraz Almanca öğrenmiş sığınmacılar da onlara yardıma geliyor.

YOKSULLUK HIZLA ARTIYOR

İlk "Sofra" 1993'te Berlin'de kurulmuş. Stuttgart şubesini de 1995 yılında Leonhard Kilisesi başpapazı Martin Fritz açmış. Kentte düşük gelirlilerin yaşadığı dört semtte "Sofra"lar var. Hepsi de tramvay, otobüs ve metro duraklarına yakın, çünkü müşterileri alışverişe otomobille gelemiyor. Bugün Almanya'da 984 "Sofra" sayısız kuruluştan ve yardımseverlerden gelen bağışlarla ayakta durabiliyor.

Çoğunluğu emekli 1.7 milyon insan günbegün ucuz gıda alabilmek için "Sofra"ların önünde kuyrukta bekliyor! Bu kuruluşlar 2019 yılında 265 bin ton gıda malzemesini, neredeyse bedava, yoksullara satmış. Kimi dükkân sebze, meyve dışında başkalarının hibe ettiği ikinci el giysi de satıyor. Korona başladığından bu yana sadece işsizlik tırmanmadı, "Sofra" dükkânlarından aldıklarıyla karınlarını doyuran yoksulların da sayısı yüzde 20 arttı. Yaz, kış gününü sokaklarda geçiren, dilenen, geceleri de kendine bir köprüaltı bulan yoksullar, "Sofra"dan her gün iki kez alışveriş yapma hakkına sahip...

"Sofra"lar ayakta kalabildikleri sürece günümüz Almanyası'nda - korona nedeniyle iyice sarsılmış - yetersiz sosyal sisteme önemli bir destek veriyor.

3 Haziran 2021

Avrupa'dan Türkiye'ye atık ihracı

Toplum Gazetesi/ALMANYA, 3 Haziran 2021

Stuttgartlı her hafta kapısının önünü süpürüyor. Ev sahibi bu görevini yerine getiriyor, kiracı da getirmek zorunda, çünkü kira sözleşmesinde yazıyor! Mahallelerde kaldırımlar tertemiz. 1492 yılında Stuttgart'tan sorumlu vali şöyle bir karar almış: "Kentimizin hep temiz kalması için herkes evinin önündeki pisliği haftada bir kaldırmak zorundadır”. O günden bugüne bu karar uygulanıyor! Sesini çıkarıp itiraz etmek kimsenin aklına gelmiyor.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Siz Stuttgart'ın merkezini hafta sonunun ardından, bir pazartesi sabahında görün! Kentin göbeğindeki büyük Schloss alanı, çevresindeki parklar, cadde ve sokaklar, gezi yolları çöp dolu! Korona'dan önce binlerce insanın katıldığı açık hava etkinliklerinin ardından durum daha da berbattı. Şu sıralar Korona önlemleri gevşetildi, havalar ısındı. Gençler kendilerini sokağa attılar, küçük gruplarla bir araya gelip eğlenmeye başladılar. Dans ediyorlar, şarkılar söylüyorlar, geceyarısına doğru kalkıp eve giderken de yanlarında getirdikleri pet şişeleri, plastik tabakları, kâğıtları, poşetleri oturdukları yere öyle bırakıyorlar! Lokantalar, pastaneler ve kahvelerin kapalı olduğu aylarda da, herkes yemeğini gezinerek yediği için sağ sol 'kullan ve at' karton ve plastik bardaklar, kâğıt mendiller, dondurma kapları, burger ve pizza kutularıyla doluydu. Sizin anlayacağınız değişen bir şey yok, kent merkezinde sokak, cadde köşeleri, çimenlik alanlar çöp dolu.

"Her yıl 300 milyon ton plastik"

Almanya Federal Çevre Bakanlığı'nın açıklamalarına göre ülkede her yıl kişi başına 458 kilo ev çöpü düşüyor! Yine aynı bakanlık saat başı 320 bin kâğıt bardak kullanıldığını açıkladı. Bir yılda 2,8 milyar! Otobüs, tramvay duraklarında sigara izmaritleri arasında yürüyorsunuz.

Düzinelerle çöpçünün sabah erkenden temizlediği alan ve caddeler akşama doğru yine eski haline dönüyor! Kent kirliliği Berlin veya Frankfurt gibi büyük kentlerde daha da aşırı. Sadece kaldırımlar, sokak ve caddeler değil, herkesin kullandığı parklar ve yeşil alanlar da son yıllarda bir 'çöp kutusu'na dönüştü. İnsanlar sadece kâğıt mendil ve karton bardak atsa yine de iyi, eski mobilyaları, otomobil lastiklerini kaldırıma veya ormanlara bırakanlar artık parmakla gösterilmiyor! Büyük kentlerde belediyeler bu sorumsuzluğu engelleyemiyor.

Federal Almanya Çevre Bakanı Svenja Schulze şöyle diyor: "İnsanlık her yıl 300 milyon ton plastik üretiyor. Lego taşlarından yoğurt kabına, bahçe iskemlelerinden balıkçı ağlarına, bisiklet tekerleklerinden tuvalet kapaklarına, otomobil yedek parçalarından cep telefonlarına..." Bakana göre toplam çöp kamyonlara yüklense konvoy yeryüzünü üç kez dolanır.

Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ertuğrul Erdin'in evlerde oluşan tehlikeli çöpler ve atıklar üzerine yaptığı bir araştırma (http://web.deu.edu.tr/erdin/pubs/doc132.htm) kanımca çok önemli bilgiler içeriyor! Dünya Doğayı Koruma Vakfı da (WWF) 2020 yılında Türkiye'nin, Mısır ve İtalya'yla birlikte Akdeniz'i en çok kirleten üç ülkeden biri olduğunu açıklamıştı. Alman televizyonu ARD'nin İstanbul stüdyosunun geçen yılki yayınında da başka bir gerçeği öğrenmiştik: "Almanya Federal İstatistik Dairesi'nin verilerine göre 2017 yılında Türkiye'ye Almanya'dan 18 bin ton plastik atık gelirken bu miktar 2018 yılında 50 bin tona ulaştı." İthal (!) edilen çöpler çoğunlukla plastik atık. Bütün Avrupa'nın ihraç ettiği her 4 plastiğin 1'ini Türkiye alıyor. AB'nin çöpü Türkiye'de ya bir yerlere atılıyor ya da yasadışı bir şekilde yakılıyor.

Bir ay önce Cumhuriyet'te okumuştum: "Eurostat verilerine göre, AB ülkelerinden yapılan atık ihracatı 2004 yılından bu yana yüzde 75 arttı." Greenpeace de her yıl 32,7 milyon tonu bulan atık ihracatının 13,7 milyon tonunun Türkiye'ye gittiğini açıklıyor. Avrupa'dan Türkiye'ye yapılan atık ihracatı son 20 yılda yaklaşık 3 kat artmış. Avrupa'dan gönderilen atıkların yarıdan fazlası, demir ve çelik gibi metal atıklardan oluşuyor. AB ülkelerinden ihraç edilen yıllık 17,5 milyon ton metal atığın 12 milyon tonunu Türkiye alıyor.

"Her gün 241 kamyon dolusu plastik atık geliyor"

Greenpeace'ın yeni raporuna göre de geçen yıl İngiltere'deki plastik atıkların yaklaşık yüzde 40'ı Türkiye'ye ihraç edildi. (Cumhuriyet, 17 Mayıs 2021) Raporda İngiltere'nin 2020 yılında Türkiye'ye ihraç ettiği plastik atıkların 210 bin ton civarında olduğu belirtilirken araştırmacılar, gelen atıklardan bir kısmının yollara, tarlalara atıldığını ve buralarda yakıldığını tespit etti. Greenpeace'den Nihan Temiz, Avrupa'dan her gün 241 kamyon dolusu plastik atık geldiğini söylüyor. Verilere göre Türkiye Avrupa'nın en büyük plastik atık çöplüğü olma yolunda.

Stuttgart'ın çevresi ormanlarla, küçük göllerle kaplı. Havalar yazı andırıyor, kızlı erkekli gruplar piknik alanlarında geç saatlare kadar bağıra çağıra eğleniyor. Eve dönerken de çevrede yeterince büyük çöp kutusu olmasına karşın, arkalarında Almanların deyişiyle bir 'domuz ahırı' bırakıyor! Stuttgart Belediyesi sözcüsü: "Ne yazık ki giderek daha çok insan çöpüne dikkat etmiyor", diye konuşuyor. "Kentin belirli köşeleri sadece birkaç saat temiz kalıyor." Ona göre bu artık bir toplum sorunu oldu. Çoğu genç rahat ve sorumsuz yaşamak istiyor! Ye, iç ve at! Nasıl olsa çöpler Türkiye'ye gidiyor! Türkiye, Almanya'nın ardından plastik üretiminde ikinci sırada yer alıyor. Petrokimya Holding A.Ş.'nin (PETKİM) üretim kapasitesinin yetersiz kaldığı yerde, Avrupa'dan hammadde olarak kullanılan plastik atıklar ithal ediliyordu.

T. C. Ticaret Bakanlığı plastik atık ithalatındaki kapsamı genişletti ve 18 Mayıs'ta polimer (polietilen atık) ithalatını yasakladı. Bakalım şimdi ne olacak?


30 Mayıs 2021

Eski hamam, eski tas..!

CUMHURİYET, 30 Mayıs 2021

STUTTGART – AHMET ARPAD


Bundan 19 yıl önce, 4 Ağustos 2002 tarihli Cumhuriyet'te şöyle yazmışım: "Fethullah Gülen'e yakınlık duyanlar tabii Almanya'da da var. Kurdukları 'eğitim merkezleri' ülke yerel politikacılarının çoğu yerde 'gözdesi'. Ne de olsa toplumun itelediği yabancı çocuklarına Süleymancılarla Milli Görüşçülerin yanı sıra Fethullahçılar da "sahip çıkıyor". Çoğu eyalette politikacıların desteğini alarak okullar açan, eğitimsiz ve işsiz gençlerin topluma uyumlarını sağlayan (!) 'iyiliksever' din kardeşlerimizin Alman politikacılarla arası iyi. Okulları belediyelerden destek bile alıyor."

Onlar: "İşimiz iş", deyip Almanya'da güle oynaya devam ettiler yollarına, emin adımlarla. Ne de olsa para boldu! 1990'lı yılların sonunda Almanya'nın üzerine serpiştirdikleri tohumlar çabuk yeşerdi. Almanya gibi liberal bir ülkede kök salmasalar şaşılırdı. İlk adımları atanlar üniversite öğrencisiydi, akademisyendi, işadamıydı... İtiraf etmek gerekir, Alman yasalarındaki boşlukları ideolojilerine uğruna başarıyla kullandılar. Her renkten politikacı, yerel belediye ve kilise adamıyla ortak çalışmaya çaba gösterdiler. Biraz yüzlerine güldüler, desteklerini aldılar.

Fetullahçılar Almanya'da Müslümanları temsil ediyor!

O günlerdeki gerçekler hiç değişmeden bugünlere gelindi. 27 Mayıs Perşembe günü Berlin'de bir temel atıldı. Törene Alman hükümeti çok önemli birisini yolladı. Gelen Almanya'nın ikinci adamı, Federal Meclis Başkanı Wolfgang Schäuble'ydi. Berlin Eyalet Başbakanı Michael Müller de törene katıldı. Bu törende temeli atılan 'House of One', kiliseyi, sinagogu ve camiyi aynı çatı altında toplayacak dev bir yapı. Projenin üçüncü ayağı olan, Almanya'da Gülen yapılanmasına yakın "Forum Dialog" adlı kuruluş "House of One"da Almanya Müslümanlarını temsil ediyor!

Toplam 47 milyon avroya mal olacak projeye Federal Hükümet 20 milyon avro, Berlin eyaleti ise 10 milyon avro destek verdi! Sizin anlayacağınız, Alman vergi mükellefleri Fethullah Gülen'in de içinde yer aldığı bu projeye katkıda bulunuyor! Amaç üç dinin mensuplarının aynı çatı altında ibadet edebilmesi. 'House of One' İkinci Dünya Savaşı'nda ağır hasar gördükten sonra Demokratik Almanya Cumhuriyeti döneminde tamamen yıkılan Petri Kilisesi'nin temelleri üzerinde yükselecek. Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın temel atıldığı günkü tepkisi şöyle oldu: "FETÖ terör örgütünün dahil edildiği, bugün Berlin'de temeli atılan 'House of One' projesi, üç dini bir araya getirmeye değil, ancak ayrıştırmaya ve bir terör örgütünün meşrulaştırılmasına ve desteklenmesine hizmet eder." Bu, iş işten geçtikten sonra gösterilmiş bir tepki değil mi?

"Geleceği parlak öğrenciler yetişiyor"

15 Temmuz darbe girişiminin ardından bir ara durulmuşlar, öğrencileri azalan kimi okullarını kaptamışlardı. Bu süreçte Almanya'da başlattıkları "kendini acındırma" girişimiyle kısa sürede yine dirildiler. Hocaefendicilerin yaklaşık otuz okulunda Türk öğrencilerin oranı yüzde 90 civarında... Eğitim bilimcilerinin, "Uyumun başarılı olması için sınıflarda yabancı kökenli öğrenci oranı yüzde yirmiyi geçmemeli" demesi hiçbir işe yaramamıştı. Baden-Württemberg eyalet başbakanı Kretschmann 2013 yılında Gülenseverler'in ikinci okulunu: "Bu okuldan geleceği parlak öğrencilerin yetişeceğine inanıyorum", sözleriyle açmıştı. Davetli konuşmacı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş da kürsüden davetlilere: "...Bu okul büyük bir fedakârlığın sembolü, uyumun en önemli temel taşlarından biridir... Tertemiz çocukları geleceğe hazırlamalı... Onlar güzel ellerde hazırlanırsa bütün topluma kazandırılır..." diye seslenmişti. Aynı günlerde: "Almanya'da Gülen hareketi şeffaf olmadığından şüpheler oluştuğu için örgütlenmesinin iç yapısını, finansmanını ve hedefini daha açık ortaya dökmek zorundadır", diyen politikacıları kimse umursamamıştı.

Onlar toplumdaki liberal düşünce yapısından yararlanmasını da hiç çaktırmadan iyi beceriyorlar. 15 Temmuz'un ardından kendilerini 'kurban' olarak gösteren Almanya Gülenci'lerinin başarılarının en önemli 'reçetesi' takıyye. Şimdi Berlin'deki dev projede de tanık olduğumuz gibi her renkten politikacı, yerel belediyeler ve kilise adamları hâlâ destekçileri arasında. 1997'den bu yana, hiç aralıksız! Sizin anlayacağınız her şey 'eski hamam, eski tas'...

mail@ahmet-arpad.de