13 Mayıs 2012

Hakem görme engelli değil!

Cumhuriyet 13.05.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD

Sahanın kenarında duran antrenör bağırıyor: "Vedat sağa iki metre! Top şimdi senin!" Vedat adamın dediğini yapıyor. İçinde ziller olan top ayaklarına dokunuyor. İlerliyor, birkaç adım, karşısına çıkan rakip oyuncuyla çarpışıyor, fakat yoluna devam ediyor. Kalenin arkasında duran kadın da bir şeyler sesleniyor. Vedat bu kez başka bir oyuncuyla çarpışıyor. Fakat o kendi takımından. Antrenör: "Yürü, devam, üç metre!" diye bağırıyor. "Şuuut!" Vedat topa bütün gücüyle vuruyor. Top direkte patlıyor. Gol olmuyor. Vedat saçını başını yoluyor... Seyirciler coşkuyla alkışlıyor.

Vedat Sarıkaya Almanya Görme Engelliler Futbol Takımı’nın en golcü oyuncusu. Stuttgart MTV spor kulübünde oynuyor. Gelsenkirchen takımıyla yaptıkları lig maçını 4-0 kazandılar, iki gol Vedat’tan geldi. Antrenörü Ulrich Pfisterer aynı zamanda milli takım antrenörü de. Birkaç kez Türkiye’ye antrenör yetiştirme seminerleri nedeniyle gitmiş olduğunu anlatıyor. "Ülkenizde görme engelliler futboluna Almanya’dan daha çok ilgi gösteriliyor. Daha çok oyuncu, daha çok takımda oynuyor. Türkiye’de bizdeki kadar para sorunu yok..." MTV kulübünün orman içindeki küçük sahasının çevresinde 300 izleyici toplanmış. Herkes sessiz, bağırıp çağırmak yok, çünkü oyuncular topun ve birbirlerinin sesini duymak zorunda! Bu sporda top kontrölü, kısa paslar, sert şut başarılı olmak için önemli faktörler. Birbirini göremeyen sporcular sık sık çarpıştıkları için de sağlam bir vücut yapısına sahip olmaları kaçınılmaz.

İki hakemle, iki kaleci tabii görme engelli değil. Gazetecilerin yanı sıra yerel bir TV kanalı da bu maça ilgi gösteriyor. Engelli insanların spor aracılığı ile özgüvenlerini kazanması ve dışlanmadan toplum ortak yaşamında yer alması, üretken olması çok önemli. "O bana özgürlüğümü veriyor, çünkü Bruno benim en iyi dostum!" Bu sözler otuzuna yaklaşmış görme engelli bir kadının. Tanıyorum onu. Bizden bir cadde aşağıda oturuyor. Bruno labrador cinsi bir köpek ve bu kadına yanılmıyorsam on yıldır sürekli eşlik ediyor. Bruno ile karşıdaki ormana gezmeye giderken rastlıyorum, arada sırada da otobüste. Bugün de görme engellilerin maçlarına gelmişler. Kadın Bruno ile bir kenarda oturuyor, görme engelli olmayan kocası da ilgiyle top koşturanları izliyor. Onunla kimi zaman sokakta yolda karşılaşıyoruz, fakat hiç konuşmuş değiliz. Selam verip yanına gidiyorum. Amacım Bruno ile ilgili bazı şeyler sormak. Top oynayanları seyrederken sohbetimiz çabucak koyulaşıyor. Bütün gün evde oturmak istemeyen genç görme engelli eşine bir köpek almaya karar verdiklerinde Bavreya’daki bir özel okulda rastladıkları Bruno’da karar kılmaları hiç de zor olmamış. O günlerde bir yaşında olan köpekle eşinin birbirleriyle kolay anlaşması, ailenin üye olduğu sağlık sigortasının yirmi bin Avro’yu ödemeyi üstlenmesinde önemli bir rol oynamış. Bruno ile yedi aylık ortak eğitimin sonunda labrabor cinsi köpek kendine söylenen tam kırk komutu kavrayıp öğrenmiş. "O uysal, zeki, soğukkanlı, kendine güvenen, kolay öğrenen bir köpek" diye görme engelli kadın konuşuyor ve ayaklarının dibine uzanmış Bruno’yu okşuyor. Kocası da gülümsüyor: "O sokağa çıktıkları andan itibaren eşime yardımcı olması gerektiğinin bilincinde" diyor.

Görme engelliler için ilk köpekler 1915 yılında Almanya’nın Potsdam kentinde kurulan bir okulda yetiştirilmiş. Bu okuldan "mezun" olan köpekler dünya savaşında gözlerini yitiren askerlere günlük yaşamlarını kolaylaştırmış. Eğitilmiş köpekler görme engellilerin yaşamlarında belki de en önemli yardımcıları. Çünkü onlar görmeyenin gözü! Vedat’a oyundan sonra soruyorum: "Daha ne kadar oynamak istiyorsun?" Gülerek: "Elli yaşına kadar!" diyor. Yanında durmakta olan antrenörü Ulrich Pfisterer de: "Niçin olmasın..." diye ona destek veriyor.

www.ahmet-arpad.de

22 Nisan 2012

Amerikalıların kucağındaki soylu Nazi

Cumhuriyet 22.04.2012
STUTTGART 
AHMET ARPAD

1911 yılında çift kanatlı uçaklarla uçmuş olan ünlü bilim adamı Wilhelm Hoff Alman havacılık sanayisinin öncülerindendir. Makine mühendisi olarak Strasbourg Üniversitesi’ni bitiren Hoff, 1910 yılında pilot brövesi takmaya hak kazanan ilk bilim adamlarından biridir de. Zamanla uçak yapım tasarımcısı olarak ünlenen bilim adamı uçuş sırasındaki ölçümlerin uçakların geliştirilmesinde ve yapımında çok önemli olduğuna inanırdı. 1912 yılında kurulan Alman Havacılık Deneme Enstitüsü’nün başına getirilen Hoff, Berlin Teknik Üniversitesi’nde verdiği derslerle de sayısız öğrenci yetiştirmiştir.

1930’lu yıllara girildiğinde Almanya’da silahlanma gittikçe önemli bir rol oynamaya başlar. Aynı süreçte Wernher von Braun adında roket teknolojisine meraklı yirmi yaşında genç bir baron adını duyurmaya başlar. Aradan iki yıl geçmeden “sıvı yakıtlı roketler” üzerine yaptığı doktora çalışması Hitler hükümetinin çok ilgisini çeker. Üzerine “çok gizli” damgası vurulan dosyaya el konur. Baron Braun’u artık doruğa giden bir gelecek beklemektedir. Bu süreçte kimi zaman Profesör Wilhelm Hoff’la da bazı ortak çalışmalar yapar. Ancak Hoff savaş yaklaşırken kendini enstitüdeki görevinden iyice çekerken soylu Braun, Nasyonal Sosyalist Parti’ye üye olur, SS askeri birliklerine de katılır. Naziler bu arada savaş uçakları ve roket teknolojisinin gelişmesi uğruna 20 milyon Rayh Mark’ını gözden çıkarmıştır. Braun’un kurduğu araştırma merkezlerinde on bin insan çalıştırılmaktadır. Savaş başladığında Hitler’in gözünde baronun önemi daha da artar. Aradan iki yıl geçtikten sonra Braun’un planlarına uygun olarak yapılan dünyanın en büyük sıvı yakıtlı roketi, 13 ton ağırlığındaki, 14 metre yüksekliğindeki Aggregat A4 başarıyla havalanır. Bu dâhice buluşa hayran kalan Hitler’in emriyle 31 yaşındaki Braun’a profesörlük unvanı verilir.

Genç soylu artık Alman roket sanayisinin başındadır. Aynı günlerde Hoff ise iyice içine kapanmıştır. Avrupa’daki savaşın ve silah yapımındaki gelişmelerin insanları felakete sürükleyeceğine inanan ünlü bilim adamı, Berlin’in Müggel Gölü kıyısındaki evinden pek dışarı çıkmamaktadır. O sıralar Braun’un yeni bir buluşu Avrupa’yı ayağa kaldırır. Efsanevi V2 roketleriyle Londra ve Antverpen’e yapılan saldırılarda sekiz bin insan yaşamını yitirir. Hitler’in emriyle V2’lerin seri yapımına geçilir. Fabrikalarda ve yeraltı deneme merkezlerinde savaş esirleri çalıştırılır, binlercesi yaşamını buralarda yitirir... Ancak tüm silahlanmaya karşın Hitler Almanyası’nın savaşı yitireceği, 1945 yılına girildiğinde belli olur. Müttefik orduları doğudan ve batıdan saldırıya geçerler. Şubat ayında sevgilisi Eva Braun’u yanına alan Hitler Berlin’deki yeraltı sığınağına girer ve savaşı oradan yönetmeye çabalar. Nisanın ilk haftalarında Ruslar başkent Berlin’i abluka altına alırlar. Kellesini kurtarmak isteyen koyu Nazi bilim adamı, soylu Braun gizlice Münih’e kaçar. O sıralar Bavyera’ya girmiş olan Amerikalılar Nazi Braun’a hemen kucak açarlar.

O günlerde Profesör Hoff ise kızını, kucağında yeni doğmuş bebeği ile Berlin’i terk eden en son trenlerden birine bindirerek Güney Almanya’ya kaçırtır. Genç anne ve Hoff’un iki aylık torunu Stuttgart yakınlardaki Ellwangen’de bir köylü ailenin yanına sığınırlar. Aynı günlerde Amerikalılar pakladıkları koyu Nazi Braun’u gizlice ülkelerine yollarlar, Thürigen’deki roket araştırma merkezinden tonlarca sayısız malzeme ve gizli belgeyi de gemiyle Atlantik ötesine kaçırırlar. Kendini yıllarca adam öldürmek isteyen Nazilere “satmış” olan Braun, bu kez aynı amacı güden Amerikalıların kucağına oturmuştur. Yeni dünyanın patronu olmayı hedefleyen Yankee’ler Braun’un ardından, Nazilere hizmet etmiş 126 roket uzmanını da Amerika’ya alırlar! Eski Hitlerci, yeni Amerikalı Braun bu ülkede kısa menzilli atom bombalarını geliştirir, kıtalararası balistik füze programlarında da çok önemli bir rol oynar. Apollo projesinde yer alan Saturn roketi de onun tarafından tasarlanmıştır. Ellwangen’de bir köylünün yanına sığınmış olan genç kadın üç ay boyunca hiç haber alamaz babaevinden. Temmuz 1945’te gelen resmi bir mektupta, Wilhelm Hoff ve eşinin 15 Nisan’da yaşamlarına son verdiği yazmaktadır. Karı koca Hoff’lar kıyısında oturdukları Müggel Gölü’nün sularına bırakmışlardır kendilerini.

Yaşlı kadınla kızının Stuttgart’taki sohbetimizde söylediğine göre, Wilhelm Hoff ne Rusların ne de Amerikalıların eline düşmek istiyordu. “Hitler’e hizmet etmemiş olan babam, savaşın ardından da başkalarının emrinde silah yapımında çalıştırılmaktan korkmuştu” dedi çok yaşlı kızı. “Soylu Braun ise pek hırslıydı, o hep kazananın yanında yer almak isterdi.” Yaşasaydı 23 Mart’ta yüz yaşına basacaktı Wernher von Braun...

www.ahmet-arpad.de

1 Nisan 2012

Yanlış beslenme ve kanser

Cumhuriyet 01.04.2012 
STUTTGART
AHMET ARPAD


İlkyaz insanoğlunun canına can katıyor! Kışın geride kalıp güneşin kendini daha çok göstermesiyle, havaların ısınmaya başlayıp doğanın canlanmasıyla insan yeniden doğmuş gibi oluyor! Her yıl bu haftalarda kendisini tam otuz yıldır tanıdığım doktoruma gidip bir görünüyorum, baştan aşağı bir denetimden geçiyorum. Bu bir “teknik bakım” tam anlamıyla! Tepeden tırnağa, içten dıştan... Doktora gitmek için hasta olmayı beklemeye gerek yok. Hele onlarca yıl çalışan “makine” eskimeye başlayınca “check-up”lar sıklaşıyor, erken tanının önemi artıyor. Bu nedenle son on beş yılda mart ayının birkaç gününü değişik muayenelere ayırmak gerekiyor. Bu yıl da her zamanki değişik kontrollerle testlerin ardından görüşmek üzere doktorun karşısına oturdum. Yardımcısının masasına koyduğu dosyadaki bir sürü kâğıda ve grafiğe uzun uzun baktıktan sonra başını kaldırıp gülümsedi ve her yıl söylediğini tekrarladı: “Yaşınıza göre iyi sayılırsınız! Her şey yolunda.” Ve ben tam rahatlamış doktora veda etmeye hazırlanırken; “Sizinle konuşmak istediğim bir şey daha var!” dedi. Bu kez gülümsemiyordu. Ciddileşmişti nedense. “Hayrola?” diye sordum, biraz meraklı, biraz da ürkek. “Merak etmeyin, pek sizinle ilgili değil” dedi. Gülümsemesi yüzüne geri gelmişti. “Bu yıl da kalın bağırsak kanseri ile ilgili bir kampanya başlattık da... Elli yaş üzeri bütün hastalarımızın dikkatini bu ölümcül hastalığa çekiyoruz. Sizde yapılan testlerde herhangi bir şey görülmedi, fakat bir de kolonoskopiyle yapalım. Ne dersiniz?”

Günümüz Almanya’sında çoğu insan sağdan soldan aldığı abur cuburla ayaküstü karın doyuruyor. Genci yaşlısı, zengini fakiri, kadını erkeği, sokakta, trende, otobüste, tramvayda, metroda bir şeyler yiyip içiyor. Son yıllarda kıyıntı büfelerinin sayısının gittikçe artması da dikkat çekici. Yanlış beslenen toplumu yakın gelecekte değişik hastalıklar bekliyor. Bu hastalıkların başında da bağırsak kanseri geliyor! Yorgunluk, iştihsazlık, kilo verme, dışkıda kan, kabızlık gibi belirtilerle başlayan bu hastalığa yakalanmamamın tek yolu doktorumun da söylediği gibi belli dönemlerde yapılan testler. Almanya’da yapılan açıklamalara göre bağırsak kanserine yakalanma riski (en çok da erkeklerde) 40 yaşından başlayarak her on yılda bir ikiye katlanıyor! Tarama testindeki erken tanıyla eski sağlığına kavuşma şansı yüzde doksan, hastalık ilerledikten sonra bu şans yüzde kırka düşüyor. Hastada bu kanser tespit edildiğinde bağırsakta tümörlü olan parça –kimi zaman 30 santime kadar– ameliyatla alınıyor. Doktorum sohbete dönen konuşma sırasında büyük medya patronu Burda’nın bu amaçla 2001 yılında kurmuş olduğu büyük vakfa da dikkatimi çekiyor.

Bu ölümcül hastalığın nedenlerine gelince, en büyük tehlike günümüz insanlarının yanlış beslenmesinde yatıyor! Beslenme alışkanlığının giderek endüstriyel gıda maddelerine kayması bağırsak kanseri riskini arttırıyor. Alkollü içkiler, sigara, çok kırmızı et, yağlı yemekler, fast-food, düzensiz beslenme ve az hareketli bir yaşam bu ölümcül hastalığın başlıca nedenleri. Az lifli besin maddeleriyle bol sebzeyi, baklagilleri, bol meyveyi ve kepekli unla yapılmış yiyecekleri tüketenlerin, kırmızı et yerine tavuk ve balık etini yeğleyenlerin ve de bunu ömür boyu yapmış olanların kalın bağırsak kanserine yakalanmaları hemen hemen mümkün değil! “Ben onlarca yıldır hep böyle besleniyorum, yine de mi kolonoskopik test?” diye soruyorum. “Biliyorum” oluyor yanıtı, “fakat yine de bir düşünün derim!” Yakındaki Mannheim’da ilginç bir sergi var: “Beslenmenin Endüstrileşmesi”... Bir gidip görmeli!

Almanya’da her yıl yetmiş üç bin insan kalın bağırsak kanserinden ölüyor!

www.ahmet-arpad.de

18 Mart 2012

Cadillac ile adam kaçıranlar

Cumhuriyet 18.03.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD


Ben Burkhart Veigel, 1961 yılında genç bir üniversite öğrencisiydim, Berlin Hür Üniversitesi’nde okuyordum. Ağustos ayında Yunanistan’a yaptığım bir geziden döndüğümde kenti kuzeyden güneye bir duvarın böldüğünü gördüm. Doğu Almanyalı arkadaşlarım da ortadan kaybolmuştu, daha doğrusu duvarın öteki yanında kalmışlardı. Kısa süre sonra kendimi Doğu’dan Batı’ya insan kaçırmak amacıyla oluşturulan bir grubun içinde buluverdim. Üniversiteyi bitirdim, doktorluk mesleğine atıldım, fakat çok tehlikeli o “yan uğraşımı” hep sürdürdüm. Öteki yanda kalmış olanlar 1960’lı yıllarda kaçmak için daha çok Berlin Duvarı’ndaki sınır kapılarını kullanıyordu. Bizim görevimiz onları bir araya getirmek, sahte kimlik temin etmek ve kaçış planını uygulamaktı. Doğu’daki Friedrich Caddesi ile Batı’daki Lehrter veya Tiergarten arasında çalışan metro sahte kimlikle kaçmak isteyenler için uygundu. Kanalizasyonları kullananlar vardı, her iki tarafta duvara yakın binaların altına kazılan tünelleri de.

İlk zamanlar, Berlin’deki üniversite arkadaşlarımız arasında Batı’ya kaçmak isteyene çok benzeyen birini bulduk mu, pasaportunu bize iki, üç saatliğine, tabii para karşılığı ödünç vermesini rica ediyorduk. Batı’daki insanların duvara çok öfkeli olduğu o yıllarda hiçbir üniversiteli bu ricamızı reddetmiyordu. Ancak bir zaman sonra bu yöntem zorlaşınca sahte pasaportlar yapmaya başladık. Uygun vesikalık fotoğraflarla sahte mühürler kullandık. Bu pasaportlar aracılar tarafından Doğu’ya sızdırılıyordu. Bunu yapanlardan biri de bendim. Ben ayrıca kaçışın planlandığı gün karşıya geçiyor, o gün kaçacaklarla ayrı ayrı görüşüyordum. Çünkü sınır kapısında nasıl davranacakları, ne söyleyecekleri çok önemliydi. Sonra o kişiyi uzaktan takip ediyor, başardığını gördükten sonra da geri dönüp diğerine eşlik ediyordum. Bu kişilerin kaçış öncesi ve sonrası birbirlerini tanımamalarına dikkat ediyorduk. Bir gecede ortalama altı kişi özgürlüğüne kavuşuyordu! 1970’li yıllara girdiğimizde Batı’ya kaçmak isteyenlerin sayısı artmaya başlamıştı. Değişik bir yöntem uyguladık, 15 yıllık kocaman bir Cadillac satın aldık. Araç o kadar büyüktü ki, armatürün altındaki geniş bölmeye bile adam saklayabiliyorduk. Ancak birkaç seferin ardından araçta tufak tefek değişiklikler yapmak gerekiyordu. Kimi zaman kapılar değişiyordu, kimi zaman da motor kapağı. Hatta birkaç kez de boyası yenilenmişti.

Ulbricht’ın Demokratik Almanyası’na sırtını dönenler sadece Berlin yolunu yeğlemiyordu. Bazı dönemlerde Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye güzergâhını da denedik. On küsur yıl içinde tam 650 Doğu Alman’ı özgürlüğüne kavuşturduk. Yaptığımız tehlikesiz değildi. Karşı taraf polisinin aramıza “köstebek” sokmuş olduğunu biliyorduk. Sonraki yıllarımı Stuttgart’ta ortopedi uzmanı olarak geçirdim. Emekliliğimin ardından tekrar Berlin’e döndüm. Geçenlerde biri beni sekseninci doğum gününe davet etti. “Bugün 50. yaşımı kutluyorum” dedi. “Çünkü siz beni 50 yıl önce Batı’ya kaçırmıştınız.”

www.ahmet-arpad.de

6 Mart 2012

Bir Cumhuriyet okurundan...

06.03.2012, Ümit Sariaslan

Değerli Yazar, Yüreğinin Işığı Diline Vuran Evrensel Yurttaş, Sevgili Ağabey,

Size gecikmiş; ama, geç kalmamış bir mektup okurunuzdan...

Her yazınızı dünün tarihini yaşama taşıyan, yarının ışıklı dünyasında göverecek yeni hayatlara bir ileti gibi okur ve algılarım. Dahası dünden yarına uzanan, bir özden uyarı ve öneriler bütünü gibi. Yazın tadının yaşam sorumluluğuyla kuşatıldığı, kendimizin olanın ötekinin de olduğu bilincinin nabzının vurduğu yazılar bunlar. Bu karşılıklı konuşlanmanın, algı ve alımlama ilişkisinin ardında kuşkusuz o yazıları besleyen kaleme çekilen mürekkebe aşinalığın getirdiği bir yakınlık duygusu da etkili oluyor. Ama, salt yakınlıkla başlayıp yakınlıkla bitecek bir yaşamsal al-ver işi değil ki o yazılardan yansıyan?..

İşte geçti bir 23 Şubat daha! Zweig’ı yine altın anımsamalarla çerçeveli bir temiz sayfanın içinde taşıdınız tertemiz sabahların esinli eşiğine. Ya biz neyle uğraşıyoruz. Hep 23+5 rakamıyla! O aydınlık yüreği, karanlıkta ışıyan cevher gibi, çağın kirlenmiş kandolaşımı arasında bir an durup düşündük mü yeniden?.. Zamanın dünü güne, günü geleceğe bağlayan akışında bulunduğumuz yer ve eşikte insana olan sorumluluğumuzu unutmadan... Yeniden ve yeniden sorgulamaya yaşamı, dalın ve çiçeğin hakkını dala, hayatın hakkını hayata vermeye çağıran iletisini anımsadık mı bir kezliğine de olsa... Eğer böyle yapmış, yapabilmiş olsaydık zaten, bugün hala çalıyı tepesinden sürüklüyor olmayacaktık.

Bunları düşünür,  zamanın yaşamın kandolaşımını da zehirleyen kirli döngüsünde bunalmışken, yurtsuz bir kahrın kuşatmasında dönenirken yine, insanın sesi ve eskimez özlemi çıktı geldi dünün sayfaları arasından. Hamurunu ekşitmek, mayasını kirletmek için seferber olduğumuz günün bahçelerine. Sayenizde! Sonra Ahmet Cemal yazdı. Sizin de, onun da yıllardır kesebildiğim yazılarınızı dosyasından çıkardım yeniden. Neydi değişmeyen, değişen neydi? Düşünmenin kanamak olduğunu, kanamanın yaşamak olduğunu duyumsadım eşzamanlı. Dünün tarihinden yarının tarihine ağıp akan sularında değişen bir şey yoktu hayatın! Varsa bir değişiklik bu da olagideni berkitip, tahkim etmekti habire!..

Kitaplarını indirdim Kitaplıktan hep yaptığım gibi. O tek başına bir Dünya ve insanlık tarihi olan toplamdan dilimize kazandırılmış olan ne varsa! Şimdi, size yazarken dizimin üstüne koyduğum altlıkta Sevgili Burhan Arpad’ın dilimize kazandırdığı, her biri çağımızın ve “çağdaşlığın” tragedyasından süzülme metinler (yarına mektuplar)i taşıyan kitap elimin altında. Nice kitabı gibi, yanını yöresini çizmekten, notlar düşmek, resimler yapmaktan; yer yer çıldırayazan aklın ve yüreğin denetiminden çıkan parmakların karaladıklarıyla yeniden, her kezinde büyüyüp bütünlenerek; ama bir o kerte de “eksilerek” !!! baktım. Bakıyorum. İşte yalnızca “önsöz”ünün son sözleri... İnanmışlığın, yaşamışlığın dervişsi sesi, tarihin her gün her an yeniden açılan defterinden: “Yıllarımızın her bir saati dünya ile kader birliği kurmuştu. Kendi küçük varlıklarımızı aşarak zamanı ve tarihi yaşadık. Bizden öncekilerse, kendi kendileriyle sınırlı bir ömür sürdü. Bizlerden her biri, hattâ neslimizin en önemsizi bile, bizden öncekilerin gerçeklerinden bin kez daha çok bilir bu yüzden. Fakat bilgilerimizin hiçbiri armağan değildir; karşılığını geçer akçeyle yüzde yüz ödedik...”

Evet, bütün sorun bu! Bilgilerimizin hiçbirinin armağan olmadığını, karşılığının geçer akçeyle (!) ödendiği bir kuşaklar zincirinin mirasçısı olmak ya da olmamak! Zweig’ın yanına her vardığımda fırtınalı, yürek ağrılı bir yeni “hesaplaşma”nın sularında sürüklenirken, eşzamanlı olarak yaşamak dediğimiz eskil serüvenin tadı ve anlamıyla, acısı ve anlamsızlığıyla örülü o kilime kuruldum yine! O kilimin atkısı ve çözgüsünden yansıyan insanca ve insancı sevinçle bir kez daha savruldum. Tümünüzün sayesinde... İnsandan insana, kendimden başkasına. Kentimden kentime, kentlere, ülkelere...
Re... derken Sevgili Burhan Arpad’ın “Dünün Dünyası”na, bu çağdaş tragedyanın başına yazdığı önsözün sonundaki yer ve tarihe ilişti gözüm: (Esentepe, 1 Mayıs 1963). Nedir denilecektir?

Ölümüyle geçen yetmiş yılı yaşamının altmış yılına katan ölümsüz kalem Zweig, yüreğin ve aklın kardeşliğinin ezgicisi olduğu kadar, kendini kendi kılan kentinin de ezgicisi, anlatıcısı, dolayısıyla yeniden kurucusu, koruyucusuydu! Yüreğinin üstüne iliştirdiği bir kırmızı karanfildi Viy(ana)sı... Kentine ve kent toprağının köklerine saldığı yüreğine bakarken çağımızın yüreği bu Adamın, Zeynep Göğüş’ün sizin yazıyla aynı günlerde okuduğum haberi aklıma düştü! Esentepe’ye ilişkin yazdıkları! Zweig’la çarpan yüreğim, şimdi onun o “mektuplar”ını dilimize kazandıran kent ve kültür emekçisi, duyarlı yürek Burhan Arpad’ın adını aradı, aynı çarpıntıyla adı geçenler arasında...

Şöyle bitiriyordu o yazısını Göğüş: “Sinan’ın pekçok eserini caddelere gömen... İmparatorluğun nüfus kağıdı Karacaahmet’in üzerinden buldozerle geçen... İstanbul’un siluetini silen... Tarih tahripçilerine geç de olsa, küçük ama anlamlı bir direniş var bizim Esentepe’den...”

Bir yandan yine İstanbul’da tünel yol, varyant, amyant yol (!) diye, hastalık mastalık bahane edilerek yüzyıllık çınarları yollara yıkarken malum kafa, yanısıra çağlarının faturasını “geçer akçe”lerle ödeyerek yaşam çizgisinin ötesine geçen insanları anımsıyordu beri yanda başka bir bölük insan İstanbul’un ortasında. Kendisini, kentini anımsamaktı bu belki de... Eh! Bizden bu yaralı sevinçli haber çıktığı sıra, siz de Zweig’ın Brezilya’da kiraladığı EV’inin 1 Haziran 2012’de MÜZE olarak açılacağı kanatlı haberini veriyordunuz.

Sevgili Yazar, çağımızın ve insanın tragedisine selamla çıktık yola, geldik dayandık kentin, kentsel ve kültürel mirasın kapılarına. Nasıl olmasın ki, o kanatlı düşünürü yaratan da Kent değil miydi, Kenti, Viy(ana)sı değil miydi?..

Şimdi gelinde yüreğiniz yanarak, beyniniz karıncalanarak Zweig’ın Viy(ana)sındaki Burg Tiyatrosu’nun yıkılma kararı alınmasından sonraki son konserden yazdıklarını tansiyonunuz yükselerek yeniden okumayın! O uzun satırlardan konuya ilişkin sadece minik bir bölüm aktarmama izin veriniz lütfen. Çünkü bunu yaparken, Göğüş’ün Esentepe’den esen muştulu haberinin yarattığı rüzgârla bakıyorum bir kez daha Zweig’ın yazdıklarına... Yanısıra da bir zamanlar, eğer yanlış anımsamıyorsam Kent ve Kültür başlıklı köşede unutulmaz yazılar yazan Babanızı, Burhan Arpad’ın güzel öğretmen bakışını duyumsuyorum dalımda...
“...Bu konserin bir ayrılış anlamı taşıdığına kimse inanmak istemiyordu. Bizleri uzaklaştırmak için ışıkları söndürmüşlerdi. Kendinden geçmiş dört beş yüz kişi yerinden bile kıpırdamamıştı. Yerimizde kalmakla bu eski ve sevgili salonu kurtarırmışçasına yarım saat, bir saat hep beklemiştik. Beethowen’ın öldürüldüğü ev yıktırılmasın diye, üniversiteli olarak dilekçe ve gösterilerle ne güçlü savaşmıştık. (Stuttgart İstasyonu’nun, Haydarpaşa İstasyonunun başını yemek için seferber olanlar duysunlar!!! Ü.S.) Viyana’nın bu tarihi evlerinin her biri canımızdan daha değerliydi, bizler için... Kültürünü sevmeyen, yaşamanın bu en kutsal bolluğunu (ve boyutunu Ü.S.) hem iyice tadıp, hem de sınavdan geçirmesini bilmeyen insan gerçek bir Viyanalı değildi.”
Ey Sevgili Zweig, insanın ve insanlık ülküsünün yaratıcı ve çilekeş imgelemi büyük yazar! Sor bize de! “Siz Anadolulu musunuz, İstanbul ne demek? İstanbullu kim... Kentinizle kendiniz madalyonun tersi ve yüzü gibi örtüşüp, öpüşebildiniz mi... Yoksa dünün tarihinden yarının tarihine savruluşan adresini şaşırmış mektuplar mısınız siz... Siz kendinizde misiniz...

Sevgili Ahmet Arpad, Değerli Yazar size en içten sevgi ve selamla. İyi ki varsınız, varız biz de sizinle... 6 Mart 2012, kar aydınlığında bir Ankara gününden. Ümit Sarıaslan.

*) Stuttgart İstasyonu vd. trenle, demiryoluyla ilgili yazılarınız, ah o yazılarınız!..
Kucaklayarak yüreğinizi yeniden.

26 Şubat 2012

'Senin iyi günleri göreceğine eminim...'

Cumhuriyet 26.02.2012
SALZBURG
AHMET ARPAD

23 Şubat günü öğleye doğru eve gelen hizmetçi kadın yatak odasından hırıltılar duyar. Kocasının hemen çağırdığı doktor, Zweig çiftini yataklarında cansız bulur. Stefan Zweig giyimlidir, kravat takmıştır. Yanına uzanmış olan Lotte kocasına sarılmıştır. Doktorun ölüm kâğıdına yazdığına göre Lotte ve Stefan Zweig zehirli bir madde içerek -‘ingestao de substancia toxica, suicidio’- yaşamlarına son vermişlerdi. Aynı günlerde Nazi yanlısı Salzburg eyalet gazetesindeki haberde, “Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi...” satırları yer alıyordu. Stefan Zweig, savaştan kurtulmak için kaçtığı denizaşırı ülke Brezilya’da savaşın kurbanı olmuştu... 1881 yılında Viyana’nın ünlü Schottenring Caddesi’ndeki tarihi ve gösterişli bir yapıda başlamış olan yaşam, 1942 yılında Brezilya’nın küçük dağ kenti Petropolis’in Rua Gonçalves Dias 34 adresindeki bahçeli bir evde son bulmuştu. 

20. yüzyılın savaş karşıtı yazarları arasında çok önemli bir yeri olan Stefan Zweig, geçen hafta boyunca, ölümünün 70. yılında Uluslararası Stefan Zweig Cemiyeti ile Stefan Zweig Merkezi’nin düzenlediği çeşitli etkinlerle Salzburg’da anıldı. Amerikalı rejisör Max Ophüls’ün 1948 yılında Zweig’ın “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” öyküsünden beyazperdeye çok başarıyla uyarlamış olduğu filmi Sinema'da seyrettik. 15 yaşında çok genç bir kızın bir piyaniste olan karşılıksız aşkını anlatan bu şiirsel öykü, Zweig’ın en başarılı dönem eserlerinden biridir. Eski Viyana’da geçen filmde başrolü oynayan Joan Fontaine gerçekten zor bu rolün altından çok başarıyla kalkmış. Zweig’ı sevenler ertesi gün de dev katedralin az ötesindeki Mozart Sineması’nda düzenlenen büyük bir etkinlikte bir araya geldi. Yazarın “İki Okyanus Arasındaki Saat” adlı denemesinden uyarlanmış çok ilginç “Panama” belgesel filminin yanı sıra, Brezilya’daki son yıllarında kaleme almış olduğu ünlü “Satranç Oyunu” adlı uzun öyküsünden 1960’ta çekilen film de sunuldu. Zweig Merkezi Müdürü Dr. Renolder ve Avusturya televizyonu ORF’in kültür programları sorumlusu Eichmann salonu dolduranlara ünlü yazarı değişik yönleriyle anlattılar. Hele tanınmış Zweig araştırmacısı Gerd Kerschbaumer’in “Salzburglu Zweig” konuşması çok ilginçti!

“Savaşlardan nefret ederim” diyen Stefan Zweig, her şeye hümanizmin penceresinden bakar. Dünya politikası 1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle karışır, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür. Yakın dostu Joseph Roth o yıl Zweig’a şöyle yazar: “Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak...” Aradan daha birkaç ay geçmeden kitapları yakıldı, dostları Almanya’yı terk etmeye başladı. Zweig’ın mutluluklar ve başarılarla dolu yaşamı sona ermişti. Sevdiği Salzburg’dan ayrıldı, villasını biraz da Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kaldı. Eşi Friderike’den boşandı. Haymatlos olması ona pek ağır gelmişti. “Bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamaz” diyen Zweig, 26 Mayıs 1940’ta günlüğüne şu notu düşer: “En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması.” Onlarca yıl sevmiş olduğu dünyanın kesinlikle bir daha geri gelmeyeceğine artık inanıyordu. Rio de Janeiro yakınlarındaki dağ kenti Petropolis’te bahçeli küçük bir ev kiraladı. Orada her şeyi unutmak istiyordu. Fakat Avrupa’dan gelen haberler pek korkunçtu. Friderike’ye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli son mektubunda şöyle yazar: “Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim. Senin iyi günleri göreceğine eminim. Bu satırları son saatlerimde yazıyorum. Kararımı verdiğim andan sonra kendimi nasıl da rahat hissettiğimi bilemezsin... Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan.” 

İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig’ları ölüme sürüklemişti! Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı, 23 Şubat 1942’deki ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. Avusturyalı yazar, huzursuz yüzyılımızda düşünceleriyle her zamankinden daha çok geçerli!

Geçen hafta Salzburg’da bazı güzel haberler de vardı: Petrópolis’deki Casa Stefan Zweig, 1 Haziran 2012 günü müze olarak kapılarını açacak! Uzun yıllar süren çabalar sonucunda gerçekleşen bu müze-evde yazarın arkasında bırakmış olduğu kişisel eşyalar, kitaplar, fotoğraflar, belgeler ve filmler sergilenecek. Anılarla dolu evde sergiler, sempozyumlar, film ve tiyatro gösterileri, okuma günleri ve konserler de düşünülüyor. Brezilyalı Zweig severlerin amacı nasyonal sosyalizmin kurbanı olmuş, ülkelerine sığınmış sanatçıları, düşünürleri ve bilim adamlarını burada anmak... 

www.ahmet-arpad.de

19 Şubat 2012

Toplum, ‘Ben bildiğimi yaparım’ diyenlere karşı!

Cumhuriyet 19.02.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’ye sığınan Alman profesörlerinden biri de Stuttgartlı mimar Paul Bonatz idi. Türkiye’ye kaçmasının nedeni Münih tren istasyonu projesini kendi kafasına göre değiştirmek isteyen Hitler’le anlaşmazlığa düşmesiydi. Anıtkabir projesinde uluslararası jürinin başkanlığını yapan Bonatz, yaşamını 1954’e kadar Türkiye’de sürdürdü, ülkemizde birçok önemli projeye imzasını attı. Kent plancısı ve mimarı Bonatz’ın adı Almanya’da iki yıldır dillerden düşmüyor. Onun önemli eserlerinden biri kabul edilen Stuttgart’ın 100 yıllık tarihi tren istasyonunu kısmen yıkıyorlar. Yeni istasyon yeraltına inşa edileceği için Bonatz’ın istasyonu da bir “alışveriş merkezi” olup, işlevini tamamen yitirecek. (İnsan Haydarpaşa’da ve Taksim’de yapılmak istenenleri düşünmeden edemiyor!) Bugünkü 16 peronlu tarihi istasyonda her saat 40 tren durup kalkıyor. 

Bonatz’ın yapısı bugün bile Almanya’nın en dakik tren istasyonu olarak ünlü! Yerin altına inşa edilecek istasyon ise sadece 8 peronlu! Yer üstündeki raylar kalkınca boşalacak araziye sadece milyonerlerin satın alabileceği kadar pahalı, lüks sayısız yapı kondurulup, projenin milyarlık kazanç kaymağını birilerinin yemesi sağlanacak! Nüfusu 480 bin olan Stuttgart’ta projeye karşı çıkan binlerce insan 2009’dan bu yana aralıksız her pazartesi akşamı sokaklara dökülüyor. Stuttgart parkında, iki yüzün üzerinde tarihi çınar yeraltı istasyonuna yer açmak için yakında yok edilecek. 2010 güzünde bu ağaçların kesilmesini çimenlere oturarak engellemek isteyen genç, yaşlı insanları geri tepen binin üzerindeki polisin kaba kuvvet kullanması sonucu 450 kişi yaralanmıştı.  

Kentin altına ve Ulm yönündeki dağlara açılacak toplam 60 km.’lik tüneller, yöre arazisinin büyük bir bölümü kireçtaşından oluştuğu için suyla karıştığı anda büyük riskler taşıyor. Budapeşte’den sonra Avrupa’nın ikinci büyük kaplıca kenti olan Stuttgart’ta bu projeyle şifalı yeraltı suları da büyük tehlike altına girecek. Bütün bunlar niçin mi yapılmak isteniyor? Bu projeyle Paris-Budapeşte arasında trenlerin daha hızlı çalışacağı söyleniyor. Ancak 10 milyar Avro’luk Stuttgart-Münih bağlantısıyla iki kent arası 33 dakika kısalacakmış! Bugün hızlı trenler iki kent arasını 2 saat 19 dakikada alıyor. Elimdeki Devlet Demiryolları kaynakları ise 1991’de ilk kez sefere konan hızlı ICE trenlerinin Stuttgart’ı Münih’e 2 saat 08 dakikada bağladığını kanıtlıyor. 1991’den bu yana modernleştirilen süper hızlı trenler 20 yıl sonra daha hızlı gideceklerine acaba niçin daha yavaş gidiyor? Nedeni çok basit. Projeye karşı çıkan Almanya Tren Sürücüleri Sendikası, yazılı soruma verdiği yanıtta: “Stuttgart-Ulm arasındaki rayların bakımına son on yılda yapılan yatırım hemen hemen sıfır olduğu için hattın büyük bölümünde ağır gitmek zorundayız” açıklamasında bulundu. Nedenini sorduğum devlet demiryolları üst düzey yetkililerinden ise bir buçuk aydır çıt çıkmıyor! 
2020’de gerçekleşmesi istenen 10 milyar Avro’luk çılgın demiryolu projesi insanları politikacılardan iyice soğuttu. Bonatz’ın tarihi istasyonunu kanatsız bir kuşa çevirmekte, çok riskli, altından kalkması gerçekten çok güç bir projeye olmayan milyarları yatırmakta inat edenler kenti ikiye böldü, insanlar politize oldu. Her hafta binlerin sokağa dökülmesi, politikacılardan hesap sorması, onlara kafa tutması iki küsur yıldır sürekli Almanya medyasında. Hakkını arayan, kimi şeylerin en son ana kadar kendisinden gizlenerek, ona pek sorulmadan, tepeden inme yapılmasına karşı koyan Stuttgart insanı bir ilki başardı sayılır! Son iki yıldır Almanya’nın değişik yörelerindeki projelerde “Ben bildiğimi yaparım” diyen, şeffalıktan kaçan yönetenlere artık karşı çıkan toplum hareketleri oluşmaya başladı. Bu gelişme Almanya’da politikacıları, proje uzmanlarını, üst düzey devlet memurlarını, idarecileri huzursuzlaştırdı. İlerde birçok proje vatandaşa sorulmadan, tüm şeffaflığı ile masaya yatırılmadan pek gerçekleşmeyecek gibi. Belki böylece bazı yandaşların çıkarı uğruna ortaya atılan ve bu nedenle de halktan gizli tutulan projeler artık ölü doğacak! Stuttgart modeli toplumcu ideal “Ben yaptım oldu” kafa yapısını yıkmaya hazırlanıyor! Seçmen kuklalaşmak niyetinde olmadığını Stuttgart’ta 2009’dan bu yana her hafta sokağa dökülerek kanıtlıyor! Sağcı Hıristiyan Demokrat Parti’nin geçen martta eyalet seçimlerini yitirip, 58 yıldan sonra ilk kez muhalefete düşmesinin en önemli nedeni bu “çılgın” projeyi ne olursa olsun gerçekleştirmek istemesiydi! Yönetenler uyguladıkları acımasız buldozer politikasının altında kaldı...

5 Şubat 2012

‘Bombayı bavuluma koydum...’

Cumhuriyet 05.02.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD
Achim ellisine yaklaşmış. İriyarı, cüsseli, uzun mu uzun boylu. Mesleği ve uzmanlığı “insanların güvenliği”. Achim’i “yakın koruma” görevlisi olarak kiralamak mümkün. Mesleğinde son iki yılı dünyanın en büyük havaalanlarından Frankfurt’ta el bagajları kontrol noktasında güvenlik görevlisi olarak geçirmiş. Her gün, gece gündüz 150 bin, her yıl 56 milyon yolcunun bagaj kontrolünden geçtiği Frankfurt Havaalanı’nda bu yıpratıcı görevi yıllarca sürdürmek her yiğidin harcı değil. Achim de iki yıl dayandıktan sonra eski mesleğine dönmüş. Başından geçenleri anlattığı “Bombayı Bavuluma Koydum...” adlı kitabı tam bir kara mizah! Kırk milletten insanın kullandığı Frankfurt Havaalanı, Almanya’nın, Orta Avrupa’nın dünyaya açılan kapısı. Uluslararası 120 hava şirketi 110 ülkedeki tam 300 havaalanını Frankfurt’a bağlıyor. 72 bin insana iş veren bu “kent”e saat başı 90 uçak inip kalkıyor, yolcuların terminaller arasındaki bağlantısını sürücüsüz, otomatik çalışan küçük trenler gerçekleştiriyor. İşte böylesine dev bir dünyadaki görevine iki yıl zor dayanan Achim’in yaşadıklarının en ilginçlerini anlattığı 300 sayfalık kitabı okurken insan gülümsemeden edemiyor. Ne de olsa onun yaşadıklarının çoğu sık uçanlara hiç de yabancı değil! Neler çıkmıyor neler, yolcunun banda koyduğu ve X-Ray cihazlarından geçirilen yolcu el bagajlarından. Kirli iç çamaşırlardan şişeler dolusu içkilere, canlı hayvanlardan mutfak el aletlerine, salamlı sosisli sandviçlerden içi ölü külü dolu kavanozlara, tomar tomar banknotlardan seks aletlerine, seks oyuncaklarına... Bu tuhaf şeylerin uçağa almasının yasak olduğuna dikkati çekilen yolcuların ilk tepkileri de ilginç oluyor. Kimi habersiz rolünü oynuyor, kimi kavga çıkarıyor, kimi de “Siz benim kim olduğumu biliyormusunuz?” diye hava atıyor. Fakat hiçbiri de yasaklı eşyanın tartışmanın sonunda imha edilmek üzere büyük kutuya atılmasına engel olamıyor. “Bombayı bavuluma koydum” şakasını yapan “yürekli” ve ukala yolcu ise başına en büyük derdi alıyor. Sadece başı derde girmiyor, tatili de Frankfurt Havaalanı’nda sona eriyor. Achim’in karşısına böyle biri de çıkmış. “Bütün bavullar indirilip tek tek kontrol edildiği için uçak bir saatten fazla gecikmeli, tabii onsuz, havalanmıştı” diye anlatıyor Achim. “Sadece uçağın yerde kaldığı fazla süre o adama 2 bin Avro’ya mal olmamıştı. Hemen tutuklanıp savcı karşısına da çıkarılmış, gazeteler alay dolusu haberlerle bu adamdan söz etmişti. Ne ceza vermişlerdi bilmiyorum.” Ona göre en zor yolculardan söz ederken politikacıları unutmamak gerek. “Televizyonda sık sık gördüğünüz bir politikacının gerçekte nasıl biri olduğunu en iyi havaalanındaki güvenlik kontrol noktasından geçerken yaşayabilirsiniz” diyor Achim. Çoğunun suratı asıktır, mümkün olduğu kadar kontrol edilmeden hızla geçip gitmek isterler, bir şey söylediniz mi çabuk aksileşirler, üst perdeden bir yanıt verirler, cep telefonuyla konuşmalarını, yasak olmasına karşın sürdürürler. El bagajları kontrol noktasında güvenlik görevlisi olarak çalışan insan bir zaman gelir ki her şeyi unutur, hep aynı şeyleri söylemekten, hep aynı hareketleri yapmaktan robotlaşır. Ne kızıp öfkelenir ne de sevinip güler, kısacası duygusuzlaşır. Beyni saatlerce tek yönlü çalışır durur. Frankfurt Havaalanı’ndaki kontrol noktalarında 1700 güvenlik görevlisi çalışmakta. “Şeflerinin istememesine karşın kısa sürede aralarında gruplar oluştururlar... Doğulu doğulu, kuzeyli kuzeyli ile bir arada çalışmayı yeğler” diyor kitabında Achim. “Benim çok severek birlikte çalıştığım biri vardı, adı Mehmet idi. Ellisine merdiven dayamış olan Mehmet altı yaşında Almanya’ya gelmişti. Hiç heyecanlandığını, öfkelendiğini görmemiştim. Bu yıpratıcı görevi beş yıldır yapmasına karşın hep sakin kalmasını bilirdi. Onu kızdırmak pek mümkün değildi.” İşlerin az olduğu anlarda Mehmet ya çantasından bir kitap çıkarıp okur ya da Achim’e dünya politikasından ve tarihinden söz ederdi. “En çok ilgisini çeken konu da Hitler ve İkinci Dünya Savaşı’ydı...”

www.ahmet-arpad.de
www.mutluhaberler.com

22 Ocak 2012

Almanya'nın kayıp çocukları...

Cumhuriyet 22.01.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Günümüzde modern yaşam bilgisayarlar, cep telefonları, mesajlar, elektronik postalar ve TV kanalları arasında inanılmaz bir hızla sürüp gidiyor, modern yaşam insanı farkında olmadan kendine gittikçe daha çok bağımlı yapıyor. "Winner-Looser" (Kazanan ve Kaybedenler) kültürünün her geçen gün daha çok ağırlık kazandığı Almanya'da böyle bir günlük yaşamın getirdiği sorunların altından kalkamayan, yedisinden yetmişine bir sürü insan var! Batısının Doğusu ile birleşmesinden bu yana toplumsal sorunların büyük bir hızla arttığı ülkede milli gelirin yüzde ellisine nüfusun yüzde onunun sahip olduğu artık bilinen bir acı gerçek. Zenginle fakir arasındaki uçurumun gittikçe derinleştiğini yönetenler de kabullenmeye başladı. Resmi verilere göre Almanya'da 6 milyon çocuk ve genç fakir ailelerde yaşıyor. Bu sayı son on yılda ikiye katlanmış! Endüstri ülkeleri arasında Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada. Fakir aile çocukları sorunlu yetişiyor, yetersiz gıda alması nedeniyle sağlıksız büyüyor, okulda başarılı olamadığı için de kötü bir geleceğe bakıyor. Fakir ana babalarla çocukları toplumdan dışlanıyor. Düsseldorf'taki Katolik Gençlik Sosyal Hizmetleri adlı kuruluşun hazırladığı "Almanya'da gençler arasında fakirlik" başlıklı geniş rapora göre yoksulluk sınırında yaşayan 18 yaşından büyük gençlerden yüzde otuz dokuzunun hiçbir okuldan diploması yok! Bu ülkenin geleceği olan çocuklar giderek daha genç yaşta "kötü yola" düşüyor. On iki, on üç yaşında sigaraya, içkiye başlayanların, kaba kuvvete başvuranların, polisiye olaylara karışanların sayısı her geçen yıl hızla artıyor, çoğu eyalette ikiye katlanıyor.

İşsiz, eğitimsiz yabancı gençler daha kolay kendini bu batağın içinde buluyor. Günlük yaşamın sürekli ağırlaşan koşulları altında ezilen ana babalar "eve nasıl ekmek getireceğim" diye çırpınırken çocuklarının doğal olarak terbiyesine ve eğitimine pek zaman ayıramıyor. Küreselleşmiş bir dünyada yaşam gittikçe hızlanırken koşulları da acımasız oluyor. Sürekli para ve başarı peşinde koşan kimi ana babaya çocuk zamanla yük olmaya başlıyor! Aile içinde yalnızlaşan çoğu çocuk içine kapanıyor, kendine arkadaşı virtüel dünyada arıyor. Geleceğin toplumunu oluşturacak bu genç insanlar arasında zamanla gerçek dünyayı dışlayanlar da yok değil. Üç yıl önce Stuttgart yakınlarındaki Winnenden küçük kentinde 16 insanı kurşuna dizen on yedi yaşındaki zengin çocuğu Tim K. de işte bunlardan biriydi! Doğru dürüst aile terbiyesi almamış çocukların okulda derslere, öğretmene ve arkadaşlarına uyum sağlaması da çok zor oluyor. Onlar ailedeki gerilimi ve kendi gerçekdışı dünyalarını okula da taşıyorlar.

Ünlü çocuk psikiyatrisi Michael Winterhoff'a göre günümüz Almanyası'nda artık ilkokullarda bile sınıflar sorunlu öğrencilerle dolu! İnsanların çocuklarına çocukluklarını yaşatamadığı ülkede evlilikler gittikçe daha kısa süreli oluyor, boşanmalar artıyor, doğumlar ise hızla geriliyor! Sadece 2010 yılında 190 bin insan boşanmış.
İstatistikler Almanya'nın bugünkü 82 milyonluk nüfusunun 2050 yılına gelindiğinde 68 milyona gerilemiş olacağı haberini veriyor.

Son on, on beş yılda özellikle gençler arasında sezilen olumsuz bir görüş var: "Özgürlük, sorumluluk ve erdem uğruna savaşım vermeye değer mi?" Bu çok ürkütücü bir gelişme.
Çünkü böyle bir kafa yapısıyla büyüyen yarının gençlerinden oluşan bir toplum gittikçe daha hızla düşlerini yitirir, gelişmesi duruşa geçer ve sonunda da insanları kendilerini bekleyen sorunları çözemez duruma gelir...
www.ahmet-arpad.de

8 Ocak 2012

Şapkacı kadının yaşam öyküsü

Cumhuriyet 08.01.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Başı önünde küçük lambanın ışığında dalgın dalgın çalışıyordu. Elinde kocaman iğne, loden kumaşından bir bayan şapkasının çevresine bant dikiyordu. Kafasından bin türlü düşünce geçiyor, gözlerinin önüne hep eskiler geliyordu. Aniden bir çıngırak sesiyle irkiliverdi. Dükkâna biri girmiş olacaktı. Elindeki değerli şapkayı yavaşça masanın üzerine bıraktı, ağır ağır ayağa kalktı ve atölye ile dükkânı birbirine bağlayan birkaç basamağı dikkatle indi.
Gelenler yaşlıca iki bayandı. Üzerlerindeki giyimden varlıklı birileri oldukları hemen dikkatini çekti. Bakışlarını dükkânın raflarını, camekânlı dolaplarını dolduran çeşitli renkte, desende ve stilde şapkalarda gezdiren müşterilerine ne arzu ettiklerini sordu. Kadınlardan, diğerinden daha varlıklı olduğunu sezdiği, torununun düğününde giyeceği bir şapka aradığını söyledi. Tezgâhın üzerine şık şapkaları yan yana dizdi. Müşteri kararsızdı. Hepsini teker teker eline aldı, evirdi çevirdi. Bir an önce karar verse de elimdeki işe devam etsem, diye düşündü dükkân sahibi kadın. Müşteri önünde dizili duran şık şapkaları giydi çıkardı, yanındakine sorular sordu durdu ve sonunda birini almaya karar verdi. Ancak çantasında yeterince para yoktu, kaparo bıraktı ve haftaya geleceğini söyleyip, çıktı gitti.

Trudel Gruber yine atölyesine döndü, kafasında binlerce düşünce işine devam etti. Son aylarda nedense sık sık geçmişi anımsamaya başlamıştı. Tam altmış yıldır buradaydı, sipariş üzerine kadın ve erkek şapkaları yapmış, eskilerini tamir etmişti. Karlsruhe'nin Werder alanındaki küçük dükkânında zaman durmuş gibiydi. Perdeler, dolaplar, masalar, koltuklar, aynalar, duvar kâğıtları geçmişi, bundan 50-60 yıl öncesini anımsatıyordu.

Trudel Gruber elindeki şapkayı bir kenara bıraktı, bakışlarını boşluğa dikip, anılarında daha da gerilere gitti. Bu mesleğe atıldığı genç kızlık yıllarını anımsadı. Babasıyla annesi Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Karlsruhe'ye yerleşmiş Avusturyalılar idi. Linz doğumlu babası Avusturya ordusunda terzilik yapmıştı. Karlsruhe'ye gelir gelmez bir terzihane açmış, işleri uzun yıllar çok iyi gitmişti. Fakat 1940 yılına gelindiğinde herkes gibi Gruber'lerin de yaşamı altüst olmuştu. Nazi yönetimi genç Trudel'i Karaormanlar'da bir cephane fabrikasına çalışmaya yollamıştı. Nişanlanmayı düşündüğü sevgilisini savaşın son aylarında yitirmiş, ülkeye giren Fransızlara esir düşmüş, haftalarını aç bilaç zindanlarda geçirmişti. Sonra, barış yıllarında bir terzinin yanında çalışmaya başlamış, 1951 yılına gelindiğinde de emekli olan patronu kadından dükkânı satın almıştı. Kısa süre sonra işleri açılmış, siparişlerin altından zor kalkmaya başlamıştı. Kimi yıllar yanında 5-6 eleman çalıştırmıştı. Dehşetli bir savaşı geride bırakmış insanlar artık mutluydu, ümit doluydu. Herkes elinden geldiğince giyimine kuşamına dikkat ediyordu. Kadınlarda ve erkeklerde bir şapka kültürü oluşmuştu. Yavaş yavaş kalkınmaya başlamış Almanya'da insanlar yine terzi elinden çıkmış giysileri yeğliyordu. Hiç kimse, kadını erkeği, başında şapka olmadan evden dışarı adım atmıyordu. Fakat sonra her şey gibi insanların zevki de yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Ve 1990'lı yıllara girildiğinde moda basitleşirken, zevkler de altüst olmuştu. Son yıllarda sokaklarda artık gittikçe daha az iyi giyimli, bakımlı insana rastlıyordu. Günümüzde kadınlar, erkekler değil şapka, şık kostüm, manto bile giymiyordu. Onun evinde ise dolabı hâlâ el dikişi giysiler, birbirinden değişik şapkalarla doluydu.

Kısa süre önce dükkânını bir mobilyacıya kiralamaya karar vermişti. Adam mart ayından sonra burasını depo olarak kullanacaktı. O ise sağlığı el verdiği sürece anasının, babasının ülkesi Avusturya'yı artık daha sık ziyaret edecek, hâlâ akrabalarının yaşadığı, insanların buradakilerden daha canayakın olduğu Salzkammergut yöresindeki Attersee kıyılarında dinlenecekti. Trudel Gruber birkaç ay önce 92 yaşına basmıştı...

www.ahmet-arpad.de