Cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2012

'Senin iyi günleri göreceğine eminim...'

Cumhuriyet 26.02.2012
SALZBURG
AHMET ARPAD

23 Şubat günü öğleye doğru eve gelen hizmetçi kadın yatak odasından hırıltılar duyar. Kocasının hemen çağırdığı doktor, Zweig çiftini yataklarında cansız bulur. Stefan Zweig giyimlidir, kravat takmıştır. Yanına uzanmış olan Lotte kocasına sarılmıştır. Doktorun ölüm kâğıdına yazdığına göre Lotte ve Stefan Zweig zehirli bir madde içerek -‘ingestao de substancia toxica, suicidio- yaşamlarına son vermişlerdi. Aynı günlerde Nazi yanlısı Salzburg eyalet gazetesindeki haberde, Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi...satırları yer alıyordu. Stefan Zweig, savaştan kurtulmak için kaçtığı denizaşırı ülke Brezilyada savaşın kurbanı olmuştu... 1881 yılında Viyananın ünlü Schottenring Caddesindeki tarihi ve gösterişli bir yapıda başlamış olan yaşam, 1942 yılında Brezilyanın küçük dağ kenti Petropolisin Rua Gonçalves Dias 34 adresindeki bahçeli bir evde son bulmuştu. 

20. yüzyılın savaş karşıtı yazarları arasında çok önemli bir yeri olan Stefan Zweig, geçen hafta boyunca, ölümünün 70. yılında Uluslararası Stefan Zweig Cemiyeti ile Stefan Zweig Merkezinin düzenlediği çeşitli etkinlerle Salzburgda anıldı. Amerikalı rejisör Max Ophülsün 1948 yılında Zweigın Bilinmeyen Bir Kadının Mektubuöyküsünden beyazperdeye çok başarıyla uyarlamış olduğu filmi Sinema'da seyrettik. 15 yaşında çok genç bir kızın bir piyaniste olan karşılıksız aşkını anlatan bu şiirsel öykü, Zweigın en başarılı dönem eserlerinden biridir. Eski Viyanada geçen filmde başrolü oynayan Joan Fontaine gerçekten zor bu rolün altından çok başarıyla kalkmış. Zweigı sevenler ertesi gün de dev katedralin az ötesindeki Mozart Sinemasında düzenlenen büyük bir etkinlikte bir araya geldi. Yazarın İki Okyanus Arasındaki Saatadlı denemesinden uyarlanmış çok ilginç Panamabelgesel filminin yanı sıra, Brezilyadaki son yıllarında kaleme almış olduğu ünlü Satranç Oyunuadlı uzun öyküsünden 1960ta çekilen film de sunuldu. Zweig Merkezi Müdürü Dr. Renolder ve Avusturya televizyonu ORFin kültür programları sorumlusu Eichmann salonu dolduranlara ünlü yazarı değişik yönleriyle anlattılar. Hele tanınmış Zweig araştırmacısı Gerd Kerschbaumerin Salzburglu Zweig konuşması çok ilginçti!

Savaşlardan nefret ederimdiyen Stefan Zweig, her şeye hümanizmin penceresinden bakar. Dünya politikası 1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle karışır, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür. Yakın dostu Joseph Roth o yıl Zweiga şöyle yazar: Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak...Aradan daha birkaç ay geçmeden kitapları yakıldı, dostları Almanyayı terk etmeye başladı. Zweigın mutluluklar ve başarılarla dolu yaşamı sona ermişti. Sevdiği Salzburgdan ayrıldı, villasını biraz da Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kaldı. Eşi Friderikeden boşandı. Haymatlos olması ona pek ağır gelmişti. Bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamazdiyen Zweig, 26 Mayıs 1940ta günlüğüne şu notu düşer: En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması.” Onlarca yıl sevmiş olduğu dünyanın kesinlikle bir daha geri gelmeyeceğine artık inanıyordu. Rio de Janeiro yakınlarındaki dağ kenti Petropoliste bahçeli küçük bir ev kiraladı. Orada her şeyi unutmak istiyordu. Fakat Avrupadan gelen haberler pek korkunçtu. Friderikeye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli son mektubunda şöyle yazar: Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim. Senin iyi günleri göreceğine eminim. Bu satırları son saatlerimde yazıyorum. Kararımı verdiğim andan sonra kendimi nasıl da rahat hissettiğimi bilemezsin... Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan.” 

İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweigları ölüme sürüklemişti! Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı, 23 Şubat 1942deki ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. Avusturyalı yazar, huzursuz yüzyılımızda düşünceleriyle her zamankinden daha çok geçerli!

Geçen hafta Salzburgda bazı güzel haberler de vardı: Petrópolisdeki Casa Stefan Zweig, 1 Haziran 2012 günü müze olarak kapılarını açacak! Uzun yıllar süren çabalar sonucunda gerçekleşen bu müze-evde yazarın arkasında bırakmış olduğu kişisel eşyalar, kitaplar, fotoğraflar, belgeler ve filmler sergilenecek. Anılarla dolu evde sergiler, sempozyumlar, film ve tiyatro gösterileri, okuma günleri ve konserler de düşünülüyor. Brezilyalı Zweig severlerin amacı nasyonal sosyalizmin kurbanı olmuş, ülkelerine sığınmış sanatçıları, düşünürleri ve bilim adamlarını burada anmak... 

www.ahmet-arpad.de

22 Ocak 2012

Almanya'nın kayıp çocukları...

Cumhuriyet 22.01.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Günümüzde modern yaşam bilgisayarlar, cep telefonları, mesajlar, elektronik postalar ve TV kanalları arasında inanılmaz bir hızla sürüp gidiyor, modern yaşam insanı farkında olmadan kendine gittikçe daha çok bağımlı yapıyor. "Winner-Looser" (Kazanan ve Kaybedenler) kültürünün her geçen gün daha çok ağırlık kazandığı Almanya'da böyle bir günlük yaşamın getirdiği sorunların altından kalkamayan, yedisinden yetmişine bir sürü insan var! Batısının Doğusu ile birleşmesinden bu yana toplumsal sorunların büyük bir hızla arttığı ülkede milli gelirin yüzde ellisine nüfusun yüzde onunun sahip olduğu artık bilinen bir acı gerçek. Zenginle fakir arasındaki uçurumun gittikçe derinleştiğini yönetenler de kabullenmeye başladı. Resmi verilere göre Almanya'da 6 milyon çocuk ve genç fakir ailelerde yaşıyor. Bu sayı son on yılda ikiye katlanmış! Endüstri ülkeleri arasında Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada. Fakir aile çocukları sorunlu yetişiyor, yetersiz gıda alması nedeniyle sağlıksız büyüyor, okulda başarılı olamadığı için de kötü bir geleceğe bakıyor. Fakir ana babalarla çocukları toplumdan dışlanıyor. Düsseldorf'taki Katolik Gençlik Sosyal Hizmetleri adlı kuruluşun hazırladığı "Almanya'da gençler arasında fakirlik" başlıklı geniş rapora göre yoksulluk sınırında yaşayan 18 yaşından büyük gençlerden yüzde otuz dokuzunun hiçbir okuldan diploması yok! Bu ülkenin geleceği olan çocuklar giderek daha genç yaşta "kötü yola" düşüyor. On iki, on üç yaşında sigaraya, içkiye başlayanların, kaba kuvvete başvuranların, polisiye olaylara karışanların sayısı her geçen yıl hızla artıyor, çoğu eyalette ikiye katlanıyor.

İşsiz, eğitimsiz yabancı gençler daha kolay kendini bu batağın içinde buluyor. Günlük yaşamın sürekli ağırlaşan koşulları altında ezilen ana babalar "eve nasıl ekmek getireceğim" diye çırpınırken çocuklarının doğal olarak terbiyesine ve eğitimine pek zaman ayıramıyor. Küreselleşmiş bir dünyada yaşam gittikçe hızlanırken koşulları da acımasız oluyor. Sürekli para ve başarı peşinde koşan kimi ana babaya çocuk zamanla yük olmaya başlıyor! Aile içinde yalnızlaşan çoğu çocuk içine kapanıyor, kendine arkadaşı virtüel dünyada arıyor. Geleceğin toplumunu oluşturacak bu genç insanlar arasında zamanla gerçek dünyayı dışlayanlar da yok değil. Üç yıl önce Stuttgart yakınlarındaki Winnenden küçük kentinde 16 insanı kurşuna dizen on yedi yaşındaki zengin çocuğu Tim K. de işte bunlardan biriydi! Doğru dürüst aile terbiyesi almamış çocukların okulda derslere, öğretmene ve arkadaşlarına uyum sağlaması da çok zor oluyor. Onlar ailedeki gerilimi ve kendi gerçekdışı dünyalarını okula da taşıyorlar.

Ünlü çocuk psikiyatrisi Michael Winterhoff'a göre günümüz Almanyası'nda artık ilkokullarda bile sınıflar sorunlu öğrencilerle dolu! İnsanların çocuklarına çocukluklarını yaşatamadığı ülkede evlilikler gittikçe daha kısa süreli oluyor, boşanmalar artıyor, doğumlar ise hızla geriliyor! Sadece 2010 yılında 190 bin insan boşanmış.
İstatistikler Almanya'nın bugünkü 82 milyonluk nüfusunun 2050 yılına gelindiğinde 68 milyona gerilemiş olacağı haberini veriyor.

Son on, on beş yılda özellikle gençler arasında sezilen olumsuz bir görüş var: "Özgürlük, sorumluluk ve erdem uğruna savaşım vermeye değer mi?" Bu çok ürkütücü bir gelişme.
Çünkü böyle bir kafa yapısıyla büyüyen yarının gençlerinden oluşan bir toplum gittikçe daha hızla düşlerini yitirir, gelişmesi duruşa geçer ve sonunda da insanları kendilerini bekleyen sorunları çözemez duruma gelir...
www.ahmet-arpad.de

6 Kasım 2011

İzleyiciyi coşturan Viyana operetleri

Cumhuriyet 06.11.2011
VİYANA
AHMET ARPAD
 
Yaşamasını çok seven güzel Viyanalı Gabriele, kont Balduin Zedlau ile evlidir. Ancak kontun yaşama bakışı değişiktir, Viyana kanı taşımadığı için de davranışları Viyanalı değildir, daha çok bir küçük burjuvadır! Daha evliliğin ilk yıllarında kocasıyla pek anlaşamayan Gabriele, ortak yaşadıkları kocaman villayı ve Viyana'yı terk eder, baba evine döner. Kont için bu bir şanstır! Kısa sürede kendisine genç bir sevgili bulur. Güzel Cagliari bir dansözdür, babası da Prater'de atlı karınca çalıştırır. Yeni sevgilisi hemen kontun villasına yerleşir. Ancak aklında çapkınlıktan başka bir şey olmayan Balduin bu arada uşağı Josef'in dostu, villanın hizmetçisi şakrak Pepi'ye de göz diker. Kısa süre sonra kont Balduin'in üstü Greiz eyaleti prensi Ypsheim-Gindelbach'ın, ardından da kocasını özlemiş Gabriele'nin aniden kente gelmesiyle "Viyana Kanı"nda işler tam sarpa sarar.
 
Neşeli ve alaylı şarkılar, çok hareketli danslar, yanılgılar, taşlamalar, raslantılar ve ezgilerle dolu Viyana operetleri birer vodvil sayılır, öyle bir an gelir ki konu içinden çıkılmayacak kadar karışır. Fakat sonunda her şey yine yoluna girer, herkes sevdiğine kavuşur. "Viyana Kanı"nın son perdesinde sevgililer birbirlerine haber vermeden gizlice Hietzing'deki bahçeli gazinoya giderler. Kameriyelerinde şampanyalarını içer, havyarlarını yerken işler içinden çıkılmaz olur. Çok hareketli danslar ve büyük koronun coşkulu şarkılarıyla Voksoper'de yeniden sahnelenen "Viyana Kanı" bu son bölümüyle doruğa ulaşıyor! Perde kapanırken sahnedekiler de, seyirciler de coşkulu, mutlu! Şarkıların yanı sıra konuşmaların da Viyana lehçesiyle yapılması operete tam bir neşe katıyor. Özellikle faytoncu ile güzel Cagliari'nin babası, Praterli atlıkarınca sahibi Kagler'in diyalogları kimi seyirciyi yerlere yatırıyor. Johann Strauss'un son perde için seçtiği bahçeli gazino, özel yaşamında da ailesiyle sık sık gittiği Hietzing'deki ünlü Dommayer gazinosunu anımsatır. Orta halli ve düşük gelirli Viyanalılar Prater'de eğlenirken zengin ve asiller Dommayer'in büyük bahçeli ve lüks salonlu, danslı, müzikli gazinosunu yeğlerdi...
 
Günümüz Viyana'sı birçok kentlinin müdavimi olduğu şık kafelerle dolu. Ancak içlerinde mutlaka uğranılması gereken biri var! O da, kapılarını 1950 yılında açmış, diğerleri kadar lüks ve şık olmayan, Dortheer sokağındaki Café Hawelka. Burası çok sevilen bir edebiyatçılar, ressamlar ve gençler kahvehanesi. Yıllar boyu Ernst Fuchs, ressam Hundertwasser, aktör Qualtinger, Oskar Werner, Elias Canetti, Andy Warhol, Henry ve Arthur Miller karı-koca Hawelka'ların sürekli müşterisi olmuş. Şu sıralar tarihi masalarını daha çok aydın gençler dolduruyor. Sahibi Leopold Hawelka nisan ayında 100 yaşına bastı. Her gün, birkaç saatliğine de olsa hâlâ geliyor, köşesine oturuyor. Oğlu ve torunları koşuştururken o biraz kestiriyor, biraz da yanına sokulan hayranlarıyla sohbet ediyor, onlarla fotoğraf çektiriyor.
 
Az sonra yaşlıca, iyi giyimli bir bayan gelip: "Babacığım!" diye ona sarılıyor. Sonra bana doğru dönüp: "Kızıyım" diyor. Konuşkan biri. Sohbete dalıyoruz. Annesinin ölümünden sonra kardeşleriyle arası açıldığı için kahvehaneyle pek ilgisinin kalmadığını anlatıyor. "Bütün işim babamın bakımı" diyor. Bu arada yanımıza orta yaşlı iki şık bayan sokuluyor. Hawelka'ya gülümsüyorlar: "Haydi, parka gezmeye gidiyoruz" diyorlar. Yaşlı adam homurdanıyor: "Burada oturacağım!" Kızı, gelenlerin Polonyalı bakıcılar olduğunu söylüyor. "Onların bana çok yardımı oluyor. Hem biliyor musunuz, bayanlar Katolik, babama çok iyi davranıyorlar..." Birlikte fotoğraf çektiriyoruz. Torunlardan biri, üç-dört yıl önce Hawelka'nın oğlu ve torunlarıyla çekilmiş bir afişini hediye ediyor. "Görüyor musunuz" diyor kızı, "bu fotoğraf çekilirken beni aralarına almamışlardı!" Somurtarak kahve ocağına doğru şöyle bir bakıyor. "Kadının pek önemi yoktur onlar için!"
 
www.ahmet-arpad.de

18 Eylül 2011

Şarlo'nun 'balkon konuşması'

Cumhuriyet 18.09.2011

VİYANA
AHMET ARPAD
 
Hitler 15 Mart 1938 günü Viyana Hofburg Sarayı'nın balkonundan Kahramanlar Alanı'nda kendisini dinleyen kalabalığa çok sözler verir. En önemlisi partisinin ülkeye yeni bir düzen getireceğini, işsizliğe mutlaka çare bulacağını söyler. İnsanlar onun içi boş sözlerine inanır. Hitler doğduğu ülkeyi dirençsiz teslim alır, çünkü çoğunluk onun arkasındadır. Çaresizlik içindeki toplumun peşinden gideceği başka lider yoktur. Hitler sudan nedenlerle sol görüşlü karşıtlarını ve aydınları tutuklatıp, kamplara attırır. Bilim adamları ve yazarlar yurtdışına kaçar. Avusturya'ya el koyduktan sonra o ünlü balkon konuşmasını yapan "Führer" artık iyice güçlenmiştir. Kısa süre sonra Yahudilere yapılan eziyetler artar. 9 Kasım 1938 gecesi Almanya ve Avusturya için "Kristal Gece"dir. Binlerce işyeri yağmalanır, 270 sinagog yakılır, Yahudiler öldürülür. Tam bir cinnet geçiren Hitler ve şürekâsı gerçek yüzünü çok çabuk göstermiştir! Akıllı bir propagandayla misyonlarını çok mükemmel sahneleyen Naziler, geleceğinden ümit kesmiş kültürsüz yığınların kolayca kandırılıp, elde edildiğini çok güzel başarmıştır! Almanya'da ve Avusturya'da insanların çoğunluğu bütün olumsuz gelişmelere karşın ağızlarını açmamakla, kulaklarını tıkamakla ve gözlerini kapatmakla Hitler'e destek vermiştir! Ve halkın bu ilgisizliği onun gibi bir despotun son bin yılın en dehşetli katliamını işlemesine yol açmıştır! İşte o süreçte ve ardından gelen gelişmelerde Viyana'daki ünlü "balkon konuşması" çok önemli bir rol oynamıştır!
 
Şimdi Kahramanlar Alanı'nda, Avrupa'yı Türklerden kurtarmış olan Prens Eugen'in dev heykelinin yanı başında durmuş Hitler'in o konuşmasını yaptığı -şu sıra bir restorasyon geçiren- balkona uzun uzun bakarken birden aklıma Şarlo'nun "Büyük Diktatör" filmi geliyor. Geçen yüzyılın en büyük sinema artisti ve rejisörü Chaplin 1940 yılında çevirdiği bu ilk sesli filminde Nazi Almanya'sı ve Hitler ile çok güzel alay eder. Onun diktatörlüğü ve faşistliğini alay konusu ederken, izleyiciyi düşündürür ve hüzünlendirir de. "Büyük Diktatör" sayısız unutulmaz başarılı sahne ile doludur. Üzerine dünya haritası çizilmiş büyük bir balonla dans edişi ve alandaki binlere anlaşılmaz bir dilde yaptığı "balkon konuşması" çoktan sinema tarihine geçmiş ünlü sahnelerdir! Balkondaki Hinkel (Şarlo) kimi zaman çok öfkelidir, kimi zaman çok yumuşaktır. Charlie Chaplin bu sürekli değişimle Hitler'in nasıl dengesiz birisi olduğunu göstermek ister. Hele ağzından çıkanların tek kelimesi bile anlaşılmayan "Führer"e yığının coşkuyla haykırışı bu deha insanın hınzırca bir buluşudur! Şarlo'nun ömrünün son 25 yılını geçirmiş olduğu Leman gölü kıyısındaki Vevey'deki villası şu sıralar bir müzeye dönüştürülmekte. Uzun çabaları gerektiren bu proje 2012'de meyvelerini verecek ve herkesin merakla beklediği müze Şarlo sevenlere kapılarını açacak.
 
Yolun iki kenarında duran şık faytonların arasından geçip, Ring caddesine doğru yürüyorum. O akşam Volksoper'de oğul Johann Strauss'un ünlü "Viyana Kanı" operetinin bu sezondaki ilk gecesi var, uğrayıp biletleri almalı. Viyana'da operet izlemek bir başkadır. Volksoper'de 1898'den bu yana perde hemen hemen her gece açılır, yılın 300 gecesinde Viyanalı operetlerle coşar. Çoğu temsilde sahneden sıçrayan kıvılcımla seyircilerle sanatçılar bütünleşir.
 
www.ahmet-arpad.de

10 Temmuz 2011

Frisch'in izinde

Cumhuriyet 10.07.2011

ZÜRİH
AHMET ARPAD
 
Zürih kentini yukarıdan seyretmek istiyorsanız İstasyon Caddesi'nden sola sapıp, dar sokaklardan ağır ağır yürüyerek Lindenhof tepesine çıkmak en iyisi. Ağaçlar altındaki küçük park Zürih'te bir "vaha". Tarihi yapılar, büyük katedral, kentin ortasından geçen Limnat nehri buradan ayaklarınızın altında. Ötelerde Zürih'i ve gölü çevreleyen tepeler. Kışın ufukta karlı dağlar, lodos estiğinde mavimsi bir renge bürünen, kente iyice yaklaşan Alpler. Lindenhof her mevsimde güzel, huzur verici, romantik. İsviçreli yazar Max Frisch'in ölümünün ardından tam 20 yıl geçti. 2011 aynı zamanda bu ünlü edebiyatçının 100. doğum yılı da. Savaş sonrası Alman dili edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Frisch eserlerinde daha çok bireyin ve toplumun kimlik sorunlarını ele alır, ülkesi İsviçre'yi sorgulamaktan da geri kalmaz. Frisch yaşamının uzun yıllarını doğduğu kent Zürih'te geçirir, eserlerini orada yaratır. Göl kıyısındaki bu güzel kentin café ve lokantaları onun çalışma ve tartışma mekânlarıdır. Max Frisch'in izinde yapılacak bir gezintiye göl kıyısındaki Bellevue alanından başlamak doğru olur.
 
1978'de bir akşam dostu Friedrich Dürrenmatt ile yine Kronenhalle lokantasında buluşur. Dürrenmatt ona en son eseri "Okuma Kitabı"nı "eski dost ve omuzdaşım Max'a..." cümlesiyle imzalayıp verir. Frisch yazılana şöyle bir göz atar ve hiç sesini çıkarmadan lokantayı terk eder. Fakat gece yarısına doğru geri döner ve elindeki kitabı hâlâ masasında oturmakta olan Dürrenmatt'ın önüne: "Bu utanılacak bir cümle, avukatımla konuştum, 'omuzdaş' bir hakaret!" sözleriyle fırlatır ve çıkar gider. Kronenhalle günümüzde yine ünlü. Duvarlarını süsleyen değerli Picasso'ların ve Chagall'ların asılı olduğu lokanta, göl ile şehir tiyatrosu arasındaki konumu nedeniyle her zaman dolu, masalarında çoğu kez varlıklılara ve diğer ünlülere rastlanıyor. 1862'de açtığı kapılarını hiç kapatmamış olan Kronenhalle ciğer köftesinden yapılan leziz çorbasıyla da ünlü. Max Frisch'in sık sık uğradığı Zürih lokantalarından biri de Bodega Espanola. Saatlerini geçirip, kimi eserlerini kaleme aldığı, günlük gazeteleri karıştırdığı, yan masada oturanlarla politik tartışmalara girdiği Bodega 1874'te açılmış. İspanyol mutfağından spesiyaliteler ve şaraplar sunan lokanta da Kronenhalle gibi sanki hiç yenilenmemiş, geçmişini günümüze dek öyle korumuş. Göl kıyısındaki Café Odeon geçenlerde yüzüncü yılını kutladı. Onlarca yıl Zürih'e gelen ünlü mülteciler için ilk adres sayılan Odeon da Frisch'in sık sık uğradığı Café'lerden biriydi. Zürih'de Viyana kahvehanesi atmosferini arayan aydınlar için Odeon ideal bir buluşma yeriydi. Lenin, Thomas ve Klaus Mann, Albert Einstein, Franz Léhar, Arturo Toscanini, Erich Maria Remarque, Stefan Zweig, James Joyce sürekli müşterileriydi. Mülteci yazarların eserlerini basan Europa Yayınevi sahibi Emil Oprecht kitapların ilk sunumunu Cafè Odeon'da yapardı.
 
Max Frisch'in "Günlükler - 1946-1949" eserini kaleme aldığı Cafè de la Terasse bir süre önce iyice bir elden geçmiş Arnuvo salonuyla koruma altına alınmış yuvarlak bir yapı. Sütunları, büyük pencereleri ve mobilyaları kahvesini yudumlayana huzur veriyor. Frisch'in izinde yapacağınız gezinti sizi mutlaka az ötedeki dünyaca ünlü Zürich şehir tiyatrosuna da götürecektir. Romanlarının yanı sıra tiyatro oyunlarıyla da ünlenen Max Frisch'in Bertolt Brecht'ten etkilendiği söylenir. Yaşamının tam kırk dört yılını Zürih tiyatrosuna vermiş olan yazarın toplumsal eleştiri ağırlıklı sahne oyunları da çoğu kez İsviçre'de heyecanlı tartışmalara neden olmuştur. Max Frisch doğduğu ve yaşadığı, "çevresini fabrikaların değil villaların sardığı hoş bir gölün kıyısındaki" Zürih'i severdi. Kentteki yaşam, Limnat nehri, göl, dağlar ve en çok da caddelerinden geçen mavi tramvaylar hoşuna giderdi. Mavi, Frisch'in çok sevdiği renkti, kitaplarını ciltletirken hep maviyi yeğlerdi. Gençliğinde mimarlık eğitimi görmüş olan Max Frisch'in zengin arşivi günümüzde Zürih Teknik Üniversitesi'nde korunmakta. Uzun bu gezintinin ardından sıcak bir yaz gününde kendinizi serin sulara bırakmak istiyorsanız Engen'deki göl plajını, ya da 1949'da Max Frisch'in plânlarına uygun inşa edilmiş olan ve günümüzde bir kültür anıtı kabul edilen Letzigraben açık yüzme havuzunu yeğleyebilirsiniz.
 
www.ahmet-arpad.de

26 Haziran 2011

Ormanı andıran mezarlık

Cumhuriyet 26.06.2011

BERLİN
AHMET ARPAD
 
Avrupa'nın en büyük mezarlığı Viyana'daki 240 bin metrekare alana yayılan Merkez Mezarlığı'dır. Burada 3 milyon civarında mezarın olduğu söyleniyor. Avrupa'daki önemli mezarlıktan biri de 40 bin metrekare alanı kaplayan ve içinde yüz bin mezarın bulunduğu Paris'teki dünyaca ünlü Père-Lachaise'dir. Berlin Weissensee Mezarlığı da aynı büyüklükte. Ancak yüz on altı bin mezarın bulunduğu Weissensee'ye 1880'den bu yana sadece Yahudiler gömülüyor. Geçen aylarda bir belgesel film dikkatleri çekmişti. 2011 Berlin Film Festivali'nde seyirci ödülü kazanmış olan "Cennette, toprağın altında" adlı filmin konusu bu Yahudi mezarlığı idi. Berlin'i terk edip, eski Doğu Berlin'in geniş caddelerinden geçerek ulaşacağınız Weissensee semtindeki Yahudi mezarlığının geniş kapısından içeri adım attığınız anda kendinizi bambaşka bir dünyada hissediyorsunuz. Biraz şaşkın, biraz merakla çevrenize bakınırken biri hızla yanınıza sokuluyor. Adam hiç konuşmadan size kara bir takke uzatıyor. Kavrıyorsunuz, bu kipayı başınıza geçirmeden mezarlıktan içeri adım atmak yok. Hangi dinden olursanız olun, ölülere saygı gereği başınızı kapatmalısınız. Bir zamanlar İsrail'deki soykırım müzesini gezerken Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit'in başında şapka vardı. Onlardan sonra gelen Başbakan Erdoğan ise nedense müzeyi "başı çıplak" gezmişti...
 
Az sonra dev ağaçlar altındaki yollarda ilerlerken başka bir dünyadasınız. Çeşitli sarmaşığın kapatmış olduğu kara mezar taşları, mozoleyi andıran dev mezarların sağından solundan yükselen onlarca yıllık kırmızı, beyaz Alp gülleri... Mezarlar çok değerli mermer taşlarından veya granitten yapılmış, döküm parmaklıklar gümüş ve altın renginde. Kimi parmaklığın ardında yine altın boyalı yüksek şamdanlar görülüyor. Mermerlerdeki sevecen yazıtlar orada yatanları saygıyla anıyor. Taşlara itinayla işlenmiş defne ve yeşil sarmaşık motifleri de o kişiyi onurlandırıyor, ona duyulan dostluk duygularını simgeliyor. Weissensee'deki anıt mezarlar özellikle İkinci Dünya Savaşı öncesinde vefat etmiş olan, toplumun yakından tanıdığı çok varlıklı Yahudiler için yapılmış. Soykırımdan önce Berlin'de 170 bin Yahudi yaşarken, Üçüncü Rayh'ın sonu geldiğinde sayıları bin beş yüze düşmüş!
 
Küçük bir mahalleyi, mezarlıktan çok bir parkı, hatta yer yer bir ormanı andıran Berlin Yahudi mezarlığına büyük kentin kargaşasından ve gürültüsünden kaçıp, ağaçlar altında huzur içinde gezinmeye gelenler de var. Tarihi ağaçların dorukları güneşin sıcağını, çevrenin gürültüsünü önlüyor. Kuşlar için bir cennet. Ağaç doruklarına atmacalar yuva kuruyor, geceleri mezar taşları arasında tilkiler dolaşıyor. Gölgeli, serin yollarında sadece meraklılar, yabancı turistlere rastlanmıyor.
Bastonuna dayanarak yürüyen yaşlılarla, çocuk arabası süren anneler de burada nefes alıyor. Ara yolların çoğuna girmek mümkün değil. Kırılıp düşmüş ağaç dalları, yerlere kadar inmiş dev sarmaşıklar ve sürekli yayılan yosunlar sadece yolları kapatmış değil, birçok mezar taşını da altına gömmüş. Kimi kara mezar taşı öne veya arkaya eğilmiş. Az ötede yan yana iki mezarın taşları düşmemek için birbirlerine destek olmuş, baş başa vermiş iki insan gibi öyle duruyorlar.
Bu mezarlıkta yatanların yakınları Nazilerin Yahudi soykırımında gaz odalarına yollandığı, ölümden kurtulanlar da denizaşırı ülkelere kaçtığı için mezarlara bakacak hiç kimse kalmamış. Onlarca yıl sonra günümüz Berlin Senatosu çok kısıtlı bütçesinden her yıl 280 bin Avro'yu mezarların restorasyonuna ayırmaya karar vermiş. Bütün mezarlığı yok olmaktan kurtarmak için ise derhal 40 milyon Avro'ya gerek var! Almanya Yahudileri Cemaati, Berlin Weissensee Mezarlığı'nın bir an önce UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmesini istiyor.
 
www.ahmet-arpad.de