23 Eylül 2026

Kıraathaneler, kültür ve aydınlar

 Ek Dergi, LiteraManşet, 23 Eylül 2026

Viyana ve Prag - Ahmet Arpad

Kıraathaneler yüzyıla yakın bir süre İstanbul aydınları için kaçınılmaz buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler, günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın, Babıâli'nin ve Divanyolu'nun kıraathanelerinde geçirirlerdi. Tepebaşı'na damgasını vuran Kanuniesasi Kıraathanesi ile özellikle 1930'lu, 1940'lı yıllarda İstanbul'un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi'ndeki Meserret Kıraathanesi de 1980'li yıllara kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar, gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Peyami Safa, Reşat Nuri, Salâh Birsel, Sait Faik, Orhan Kemal, Fikret Otyam, Yaşar Kemal, Meserret'in sürekli müşterilerindendi. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Ellili yıllardan başlayarak, insanların iskambil oynayıp dedikodu yaptığı, vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi!

Kahvehaneler bir "okul"

Kahvenin ne olduğunu bizden öğrenen Avrupa'da ise kıraathaneler giderek geliştirildi, korundu, acı dolu savaş yıllarından sonra tekrar canlandırıldı. Günümüzde Viyana ve Prag'a uğrayanlar, eski monarşinin bu merkezlerinde kıraathanelerin eskisi gibi hâlâ yaşadığını görecektir. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları yine sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada alıyor. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup iş görüşmeleri yapıyorlar, kitap okuyorlar, mektup yazıyorlar. Yan salonlarda bilardo oynanıyor. Arthur Schnitzler, Stefan Zweig, Franz Werfel günlerinin önemli bölümünü Viyana kahvelerinde geçirirdi. Stefan Zweig için gençliğinde saatler geçirdiği, dostları ile söyleştiği kent kahvehaneleri, bir "okul" olmuştu. Viyana'da Café Mozart, Dehmel, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur.

Filozoflar, edebiyatçılar, sanatçılar

Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan Prag kahvehanelerinde yaptığınız bir gezintide bu Moldau kentinde de bir Café Arco'nun, bir Café Louvre'un düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz. Hele Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşıyorsunuz. Gözleriniz Franz Kafka'yı, Max Brod'u, Egon Kisch'i, Franz Werfel'i arıyor. Orta Avrupa'nın iki savaş arasındaki bu ünlü edebiyatçıları, sanki o anda kapıdan içeri girecekler… Kent merkezindeki geniş Narodni Caddesi'nde yürüyüp Moldau kıyısındaki Devlet Tiyatrosu'na doğru uzanırken Café Louvre'a uğramamak olmaz. Tarihi bir yapının birinci katındaki kahvehaneye çıkan geniş merdivenin yüksek duvarları renkli mermer kaplı. Önce bir bilardo salonu, yanında bir lokanta, ön tarafta da dar ve uzun kahvehane. Tavan yüksek, pencereler de. Yer şarap kırmızısı. Sağ tarafta uzun büfe, solda, pencere kenarında beyaz örtülü masalar. Her şey eskisi gibi.

Café Louvre

1902'de kapılarını açan, özellikle iki savaş arasında üst sınıf Praglıların, filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali-vakti yerinde hanımların da uğradığı Café Louvre, günümüzde geçmişi anımsatıyor. Brod-Kafka ikilisinin de sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katıldığı kahve, 1992'den bu yana yine eski şıklığına dönmüş. Narodni Caddesi'nde yolunuza devam edip, nehir kıyısına vardığınızda sağ köşede Café Slavia'nın geniş salonları sizi davet ediyor. Nazik ve dikkatli garsonların getirdiği içkinizi yudumlarken kocaman pencerelerden ağır ağır akan Moldau'yu, üzerinde dolaşan gezinti gemilerini, Karl Köprüsü'nü, karşı kıyının yemyeşil yamaçlarını ve kente hâkim kaleyi, dev St. Veit Katedrali'ni seyrediyorsunuz. Karşınızdaki tarihi tiyatronun küf yeşili çatısı renk değiştiriyor. Her yönden gelen kırmızı tramvaylar yine her yöne uzaklaşıyor, otomobiller Lejyonlar Köprüsü'nü dolduruyor. Batmaya hazırlanan güneş Prag'ı altın rengine büründürüyor.

13 Eylül 2026

Bavyera'da büyük buluşma

Cumhuriyet, 13 Eylül 2026

Münih – Ahmet Arpad
 
Altötting her yıl 15 Ağustos'ta insan kaynıyor. Dev bazilikanın önündeki alanda iğne atsan yere düşmüyor. Çoğu insan uzak yoldan geliyor. Onlarca, kimi de yüzlerce kilometre öteden... İçlerinde bisikletleriyle Avusturya'dan, İsviçre'den gelmiş olanlar da var. Altın sarısı bir çadırın altında yaşlı başrahip binlerce insana günün önlemini anlatıyor. Çevre köy ve kasabalardan Altötting'e akın etmiş yöresel, tarihi, dini giysili gruplar ona kulak kesilmiş. Kısa deri pantolonlu, keçe şapkalı erkekler, rengârenk elbiseleri yere kadar uzanan köylü kadınlar ellerini önlerine kavuşturmuş, başları eğik, boyunları bükük başrahibi dinliyor. Ardından Altötting'in tüm kilise çanları aynı anda çalmaya başlıyor. İlahiler sonsuz. İnsanlar şöyle bir kımıldanıyor ve ağır ağır yürümeye başlıyor. En önde başrahip, rahipler, arkalarında yöresel politikacılar, değişik üniformalı, tarihi giysili erkekler, kadınlar ve "bayramlıkları"nı giymiş halk.

MERYEM'İN MUCİZELERİ 

Büyük alana açılan dar sokaklardan insanlar akıyor. Ağır ağır yürüyorlar, başları önlerinde. Sekizgen alanı çevreleyen kiliselerden yükselen çan sesleri kulakları sağır edecek neredeyse. Herkes suskun. Düşüncelerinde bambaşka bir dünyada insanlar. Dini alay upuzun, sanki boyu sonsuz bir yılan. Rahipler dualar mırıldanıyor, binler haç çıkarıp duaları tekrarlıyor. Katolikler "Meryem'in Göğe Yükselişi"ni kutluyor. Huzur içindeki insanlar kocaman alanı dolaşarak "Lütuf Kilisesi"ne gidiyor. Sekizinci yüzyılda yapıldığı söylenen bu küçücük kilise de alan gibi sekizgen. İçindeki Meryem heykeli kutsal.

Altöttingli Meryem'in mucizeler yarattığına 15. yüzyıldan bu yana inanılıyor. İlk mucize: Mörnbach nehrine düşen üç yaşındaki bir çocuk akıntıya kapılır ve yaşamını yitirir. Hemen Lütuf Kilisesi'ne getirilir ve annesinin duasının ardından yaşama döner. İkinci mucize: Ağır yaralı bir çocuk, Meryem Ana'ya yapılan bir yardım çağrısının ardından sunak taşının üzerinde iyileşir.

İKİ BİNE YAKIN TABLO

İçine insanların sığmadığı, girebilmek için kimi gün saatlerce kapısında beklediği küçük kilisenin tüm dış duvarları, dini mesaj içeren küçük tahta tablolarla dolu. İki bine yakın tabloyu Meryem'in mucizelerine inanarak hastalıklarından ve başka dertlerinden kurtulmuş olan insanlar yapıp buraya getirmiş.

Münih ve Salzburg'a bir saat uzaklıktaki Altötting, Alman Papa 16. Benedikt'in doğum yeri Marktl'dan sadece on kilometre ötede. Papa küçüklüğünde ana-babasıyla bu yolu yürüyerek çok kez gelmiş Meryem'ine. Altötting ve çevresi koyu Katolik ve tutucu. Papa 2. Jean Paul da Kasım 1980'de Altötting'i ziyaret etmişti. Mehmet Ali Ağca'nın suikast girişiminden altı ay önce. O günden sonra yöre iyice kutsallaşmıştı. Alman Papa 16. Benedikt de 11 Eylül 2006'da Altötting'de dua etmişti.

Kutsal gün büyük bazilika St. Anna'da yapılan akşam ayiniyle sona eriyor.

6 Eylül 2026

Franz Kafka'nın "Şato"su 100 yaşında

 Aydınlık Avrupa, 06.09.2026

Ahmet Arpad

Franz Kafka'nın en son büyük romanı olan „Şato" kırsal bir bölgede bulunan bir şatonun kontu tarafından arazi ölçümcüsü olarak görevlendirilen K.'nın öyküsünü anlatır. Bir geceyarısı karlar altındaki ıssız köye gelen K. oraya atanmıştır. Kendisine verilen göreve bir an önce başlamak istemektedir, ancak şatoyla bir türlü bağlantı kuramaz. Önüne sürekli engeller çıkarılır. K. her adımda belirsizliğin kâbusunu yaşar. Tepedeki şatoya girme girişimleri ve köyde kendine bir yer bulma çabaları başarısızlıkla sonuçlanır. Romanın kahramanı K. hüküm sürenlerin kimliği belirsiz ve aşılmaz bürokrasisine karşı gizem dolu bir savaş verir, aşağılanmalarla tek başına bırakılır. Çağrılı geldiği köy şatonun egemenliğindedir. Onun atanmış olduğundan köyün insanları habersizdir. Sanki ortada bir sır vardır. K. isterse köyde kalabilir, okulun hademesi olarak çalışabilir. Köyün tüm sakinleri şato tarafından anlaşılmaz bir bürokratik aygıt aracılığıyla kontrol edilmektedir. Tepedeki şato köyde bunaltıcı bir yaşam sürdüren insanlar için ulaşılmazdır. Onlar şunu bilirler „şato"nun kurallarına uymazlarsa kötü sonuçlar doğacaktır! 

Özgürlüklerini yitirmiş insanlar 

Köy ile şato arasında yaşananlar ve köylülerin bağımlılığı K. için hep anlaşılmaz kalır. Köylüler söz dinleyen, kurallara ve otoriteye uyan, verilen emirlerle her türlü isteği sorgulamadan yerine getiren bir insan bütünüdür. Her birey tüm yaşamını şatonun sürekli baskısından ve tehdidinden korkarak geçirir. Köylü gücünü şatoya karşı kullanamaz. Çünkü hepsi özgürlüğünü yitirmiş, bağımlı olmuştur. Ulaşılmaz şato artık kontrolden çıkmıştır. Teslim olmuş köylü kendi içine kapalı bir girdaba düşmüştür. Kurtuluş yoktur. Kimi zaman karanlık, kimi zaman gerçeküstü içeriğiyle "Şato" yabancılaşmayı, bürokrasiyi ve bireyin yerleşik düzene karşı sonu gelmeyen ayakta durma çabasını anlatır. İnsanlar geçerli sisteme öfke duysalar da yol arayışları umutsuzdur. Çünkü hedefleri ulaşılmazdır. Okur "Şato"da yukardakilerin sınırsız otoritesini yaşıyor. İnsanları yönetenler ulaşılmaz, aşılmaz ve ezici bir sistemi temsil ediyor. Kafka bu yapıtıyla devlet ve birey arasındaki iletişimsizliği anlatıyor.

K.'nın verdiği savaşım engelleniyor 

Kafka'nın "Şato"su yazıldığı döneme damga vuran bir eserdir. "Şato"nun etrafındaki her şey gizemli ve esrarengizdir. Franz Kafka bu son eserini kaleme alırken toplumdaki yabancılaşmadan, kimliği belirsiz yönetenlerden ve bürokrasinin getirdiği yıpratıcı deneyimlerinden yola çıkıyor. Bunu yaparken de aşırı güçlü resmi makamlarla yaşadığı, çoğu zaman acı verici deneyimlerini yansıtıyor. Romanın kahramanı, arazi ölçümcüsü K. toplumda sağlam bir yer edinme için savaş veriyor, ancak görünmez bir otorite tarafından engelleniyor. Onun çabalarını günümüz insanının modern devlet örgütleri ve acımasız bürokrasiyle yaptığı savaşla kıyaslayabiliriz. 

Franz Kafka hastalığı nedeniyle "Şato"nun yazımını Ağustos 1922'de bitiremeden bırakmıştı. 1924'deki ölümünden kısa süre önce yakın dostu Yahudi kökenli Alman yazar, bestekâr ve gazeteci Max Brod'a, "Şato" da dahil olmak üzere tüm el yazmalarını yakarak yok etmesini vasiyet etmişti. Max Brod ise arkadaşının bu son isteğini yerine getirmemişti. "Şato"nun ilk baskısını bundan 100 yıl önce, 1926'da Münih'teki Kurt Wolff Yayınevi yapmıştı. 

Max Brod Franz Kafka'nın isteğini yerine getirmiş olsaydı günümüz dünyası 20. yüzyılın bu olağanüstü edebiyatçısını tanıyamayacaktı! "Kafkaesk" kavramı ne anlama geliyor onu da bilemeyecekti!