21 Mayıs 2010

Burhan Arpad'lı Yıllar...

Cumhuriyet 21.05.2010
ODAK NOKTASI
AHMET CEMAL

Bu satırları yazdığım 19 Mayıs Çarşamba, gazeteci, yazar ve çevirmen Burhan Arpad'ın doğumunun 100. doğum yıldönümüne rastlıyor. 17 Mayıs Pazartesi günü, Arpad'ı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin salonunda düzenlenen bir toplantıda, Cemiyet Başkanı Sayın Orhan Erinç'le birlikte, bir izleyici topluluğunun katılımıyla andık.
 
Bir hafta kadar önce, toplantının ayrıntılarını görüşmek üzere, Cumhuriyet'te sevgili İbrahim Yıldız'ın odasında bir araya geldiğimizde, Orhan Erinç söze: "O kadar çok yanı vardı ki!" diyerek başlamıştı. Evet, tuhaftır; kimi zaman bir insanın aslında ne kadar çok yönlü olduğunu, o yaşarken, pek fark edemeyiz. Daha doğrusu, her birimiz o insanın ancak bizi ilgilendiren yanları üzerinde odaklanırız. Bir hayat, çoğu zaman ancak günü gelip noktalandıktan sonra genel bir değerlendirmenin konusu olabiliyor.
 
Benim Burhan Arpad'la tanışmam yetmişli yılların başına, İstanbul'daki Avusturya Kültür Ataşeliği'nde çalıştığım döneme rastlar. O sıralarda henüz çevirmen değildim; sadece çok hevesli bir çevirmen adayıydım. Bir gün Kültür Ataşesi Prof. Hans E. Kasper'i ziyaret eden Burhan Arpad, onun yanından çıktıktan sonra bana geldi ve Altın Kitaplar Yayınevi için oğlu Ahmet Arpad'la birlikte "Sosyal Gerçekçilik Açısından Alman Edebiyatı" başlıklı bir seçki hazırladığını, bu seçkide yer alacak bazı metinleri benim çevirmemi istediğini söyledi. Bana gelmesi, sanırım sevgili Doğan Hızlan'ın yönlendirmesiyle olmuştu. Önerdiği metinler Schiller ve Goethe'ye ait olduğundan, biraz ürktüm. Ancak Burhan Arpad, o sonraki yıllarda sıkça karşılaşacağım sevecenliği ile karşılaşabileceğim güçlüklerde bana memnuniyetle yardım edeceğini söyledi.
 
Çevirmen Ahmet Cemal, ilk kez o kitapla birlikte ortaya çıktı. Ve Burhan Arpad, benim çeviri alanındaki ilk hocam oldu. Onun bu hocalığından, engin hoşgörüsüne sığınarak, sonraki yıllarda da hep yararlandım. Ne zaman başım sıkışsa, özellikle akşam saatlerinde, evine telefon ederek bir şeyler danışmaktan ve sormaktan hiç çekinmedim. Beni yönlendirmeleri sırasındaki titizliği ve araştırmacı yanı, sonradan hep onun örnek aldığım nitelikleri oldu.
 
Fakat onu örnek alışım, bu kadarla sınırlı kalmadı. Zamanla Burhan Arpad'ın çevireceği yazarları hangi ölçütlere göre seçtiğine dikkat etmek de benim için önem kazanmaya başladı. Stefan Zweig, Anna Seghers, Thomas Mann, Erich Maria Remarque, Joseph Roth, Fritz Habeck ve diğerleri; bunların tümü, edebiyat açısından taşıdıkları değerin yanı sıra, hümanist ve toplumcu dünya görüşleri nedeniyle de sivrilmiş yazarlardı. Bu olgu, karşımıza dünya edebiyatından çevireceği yazarları seçerken, içinde yaşadığı kendi kültür iklimine nelerin getirilmesinin yararlı olacağı sorusuyla da sürekli hesaplaşan bir çevirmen ve düşünür kimliğini çıkarıyordu. Sonraki yıllarda bu kimliği, kendi çeviri uğraşım bağlamında elimden geldiğince örnek almaya çalıştım.
 
Burhan Arpad, çalışma ile yaşamayı ve yaşananlar ile hesaplaşmayı bütünüyle özdeşleştirmeyi başarabilmiş ender aydınlarımızdandı. Sanki dünyaya hep çalışmak için gelmiş dev bir karıncaydı. Daha çevirmenlikte emeklemeye başladığım yıllarda böyle bir hocaya kavuşabilmiş olduğum için mutluyum.
 
Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

19 Mayıs 2010

Burhan Arpad 100 Yaşında

Cumhuriyet 19.05.2010
ÇED KÖŞESİ
OKTAY EKİNCİ


Bugün yedi düvelin çullandığı güzel vatanımızda özgürlüğümüzü kazanmamızın "ilk adım" günü...

91 yıl önce Samsun'da başlayan yürüyüşün dünyayı hayretler içersinde bırakan kahramanlıkla ulusumuza armağan ettiği bağımsız ve laik Cumhuriyet, sadece bizim değil, insanlık tarihinin de yüz akıdır.

O efsanevi vatanseverliğin destanlaşmış onur savaşını kuşaktan kuşağa en yüce gurur kaynağımız yapan Mustafa Kemal Atatürk ve tüm ulu büyüklerimizi bir kez daha kutsuyor, kucaklıyoruz...

Yurtsever 'kentsever'

Yine bugün, aynı vatanseverliği aynı onurla yaşayarak, bizlere "yurtsever kentsever"liği öğreten; Cumhuriyet gazetesinin kente ve çevreye "Kuvayi Milliye ruhuyla" sahip çıkması geleneğinin korkusuz kalemi Burhan Arpad'ın da 100. doğum günü...

19 Mayıs 1910'da Mudanya'da doğduğunda, ülkesini karanlıklardan kurtaracak o "kutsal isyan"ın 10 yıl sonra aynı gün başlayacağını elbette bilmiyordu...

3 Aralık 1994'te İstanbul'da yaşama veda ettiğinde, ülkeyi yeniden karanlığa sürüklemek isteyenlerin sadece laik Cumhuriyete değil, kentlerimize, doğal ve kültürel değerlerimize, yaşam kaynaklarımıza da "aynı hırs"la saldırmalarının "rastlantı olmadığı"nı bilen ve sorgulayan gazetecimiz olarak basın tarihimize geçiyordu...

Arpad'ın gazetemizdeki "Hesaplaşma" köşesi yağmacıların, neden hep "gericilik"le sarmaş dolaş olduklarının eşsiz belgeselidir. Bugün Cumhuriyetin kazanımlarını yok etmeye "reform" diyenlerin, aynı zamanda kıyılardan sitlere tüm güzelliklerimizi pazarlama yasalarına da imza atmalarındaki "koşut"luğu merak edenler, yaşadığımız sürecin "80 sonrası"nda hazırlanan "altyapı"sını gazetemiz arşivindeki 'Hesaplaşma'lardan izleyebilirler...

Dahası, yine şu anayasa değişikliği için "12 Eylül artık yargılanacak" diyenlerin, aynı 12 Eylül'ün talan yasalarından tam 30 yıldır nasıl bir iştahla yararlandıklarını; faşizmin yağma düzenlemelerini kaldırmak yerine nasıl genişleterek uyguladıklarını, Arpad'ın kitaplarından öğrenebilirler...

Aydınlanma emektarı

Gözü pek yazarımız "çevirmen" olarak da aydınlanma yürüyüşümüze eşsiz katkılarda bulunmuştur.

Dünya edebiyatının ünlü isimlerini okuduysanız; örneğin Erich Maria Remarque'un "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" ve "Dönüş Yolu"yla… ya da Stefan Zweig, Anna Seghers, Joseph Roth, Odon von Horvath, Thomas Mann, Ingeborg Bachmann, Fritz Habeck, Ignazio Silone, William Saroyan, Henry Wallace, Şalom Aljehem, Dimitir Dimov, Haşek, Silanpaa ve Istrati'nin eserleriyle tanıştıysanız, tüm bu büyük isimlerle "Türkçe" kurduğunuz beraberlikleri Burhan Arpad'a borçlusunuz.

Arpad edebiyat yaşamına 1936'da Servet-i Fünun dergisinde başlamış, Hürriyet, Memleket ve Vatan'da muhabirlik yapmıştı. Özellikle ilerleyen yaşlarında "genç"lerin yurt ve çevre bilinciyle yetişmelerine öncülük eden "Alnımdaki Bıçak Yarası" (1968), "Hesaplaşma" (1976), "Direklerarası" (1983), "Yok Edilen İstanbul" (1983) ile ölümünden sonra yayımlanan "Bir İstanbul Var İdi" (2000) kitaplarını bugünün kent ve ülke yöneticilerine "ders" olarak okutabilsek...

Büyük üstadımız, yine bugünlerde "1 Mayıs Meydanı" özlemleriyle gündeme gelen Taksim'in asıl adının "Cumhuriyet Meydanı" olduğunu da "Yok Edilen İstanbul" adlı kitabında şöyle anımsatıyordu:

"Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk anıtı Taksim'de yapılmış, çevresinde küçük, ama derli toplu bir alan oluşmuştur. 'Taksim Cumhuriyet Anıtı ve Alanı' İstanbul'da Türkiye Cumhuriyeti'nin sembolüdür..."

Emeğin ve alınterinin de yılmaz savunucusu olan "Cumhuriyet devrimcisi" yazarımız Arpad'ı, 100. doğum yıldönümünde saygıyla anıyoruz... 

16 Mayıs 2010

Varoluşun dayanılmaz hafifliği

Cumhuriyet 16.05.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Oturmuş göl kenarındaki tahta iskeleye, sallandırmış çıplak ayaklarını sulara, anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyor. Çevre çok sessiz, doğa uzun süren kış uykusundan yeni yeni uyanıyor. Göl kıyısındaki, dalları sulara değen ağaçlar yeşermiş, ıslak çimenleri rengârenk çiçekler bürümüş. Tahta sıralardan birine oturuyoruz. Adam bizi görmüyor, kendinden geçmiş gibi. Mırıldandığı şeyler yabancı bir dilde. Bir yandan da hafifçe sallanıyor. Gölün durgun sularına kuşlar inip kalkıyor, güzel renkli ördekler, peşlerinde yavruları bembeyaz kuğular kıyı yakınında yiyecek bir şeyler arıyor. Adam susuyor. Şimdi hiç kıpırdamıyor. Az sonra ayağa kalkıyor ve bizi görüyor. Gülümseyerek yanımıza sokuluyor, karşımızdaki boş sıraya oturuyor. Biz sormadan konuşuyor: "Ne güzel bir gün, ne güzel bir doğa!" Sesi çok usul, şarkı söyler gibi. Giysileri bembeyaz. Gülümsemeye devam ediyor. Yanımdaki tanış, kim bu tuhaf adam, der gibi bana bakıyor.
 
"İnsan yüreği hep buradaki çiçekler gibi açmalı..." Başını çevirip doğaya bakıyor, ayağa kalkıyor, dans eder gibi kendi etrafında dönüyor. Biz hâlâ suskunuz. "Gülümse ve sev... Sevmeye hep devam et..." Yine kendi dünyasına dalmış gibi. "Sen sevdikçe seni seven de olacaktır..." Çimenlere doğru yürüyüp menekşeler topluyor, kollarını havaya kaldırıyor, bale yapar gibi birkaç adım atıyor, dönüyor. Dudaklarında hep bir gülümseme. Gidip kıyıdaki sazların arasında oturuyor, gözleri kapalı güneşe bakıyor. "Gel, kalkalım" diyor tanışım. "Yolumuza devam edelim." Stuttgart'ın kuzeyindeki ormanlarda uzun bir yürüyüşteyiz. Trenle Murrhardt'a gelmiştik, orman yollarından Schwaebisch Hall'e gitmekti amacımız. Yöre her mevsimde güzel. İlkyazın bu ılık günlerinde, böyle bir doğada insan kendine geliyor, canlanıyor. Irmaklar, dereler, göl ve gölcükler, yeşil yamaçlar ve çayırlar, korular, ormanlar... Kızıl çamlar, ladin ağaçları, kayınlar, akça ağaçları, dişbudaklar, gürgen ağaçları... Az sonra ağaçlar bitiyor, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlarda uzanıyor yol. İkimiz de konuşmuyoruz. Buralar büyük kent insanının nefes alabildiği bir yöre, doğanın ciğeri. Yüzlerce kilometrelik yürüyüş ve bisiklet yollarıyla, balık avlanan, kürek çekilen, yüzülen küçük gölleriyle, yöresel yemek ve şarapların sunulduğu lokanta ve şaraphaneleriyle bir doğa cenneti. Uzaktan Rosengarten görünüyor. Tanışım, sanki aklımdan geçeni okumuş gibi: "Burada mola verelim" diye konuşuyor. Ne de olsa öğleyi bulmuştuk. "Köy girişinde küçük bir lokanta vardır. Bugün açıksa ne iyi olurdu."
 
Az sonra dışarı atılmış tahta masalarda, yanında patates salatası, içi ıspanak dolu Alman mantısı yiyip, yörenin şaraplarını yudumlarken keyifler yerindeydi. "Adamcağız meditasyon yapıyordu, rahatsız ettik" diye konuştu tanış. Anlamamış gibi suratına bakınca da devam etti. "Kim bilir hangi gurunun müridi?" Ben hâlâ, ne demek istiyorsun, diye ona bakıyor olacaktım ki konuşmasını sürdürüyor: "Belki de Bhagwan'ındır? Bizim enişte de 80'li yıllarda mistisizme meraklanmış, hatta taa Poona'lara gitmiş, gurunun yanında iki ay kalmış." Kadehimdeki son şarabı yudumlayıp, soruyorum: "Hindistan'a mı gitmiş?" Garson kadına işaret ediyorum. "Evet, onun müridi olmuş" diyor tanış. "O yıllarda Amerika'dan, Japonya'dan, Avrupa'dan genç yaşlı, ünlü ünsüz ona gider, gerçek benliğine kavuşmayı düşlerdi." Garson kadın ikinci kadeh şarapları getiriyor. Bu kadarı yeterdi, yoksa hedefe varamazdık bugün. Tanış devam ediyor: "Bhagwan, sonra ona Osho adını da verdiler ya, çevre etkisiyle sahte bir benlik oluştuğunu savlardı. Gelecek yüzyılda meditasyon dinsiz Batı zenginlerinin yeni dini olacaktır, sözü de onundur." Mistisizm üzerine bir şeyler daha söylüyor, ama benim bakışlarım ışıl ışıl doğanın güzelliğinde. Bana ne onun anlattıklarından! Anımsıyorum, Bhagwan için, modern zamanın en sahte ve zengin gurusu, diyenler de olmamış mıydı o yıllarda? Susuyorum. Gözlerimi hafif kısıyorum. Ötelerde, yamaçlar ardında hedefimiz tarihi kent Schwaebish Hall. Daha ötelerde, kuzeyde, Main nehri ve daha çok ormanlar, akarsular, göller, yüzlerce kilometre yürüyüş yolları...
 
www.ahmet-arpad.de

18 Nisan 2010

İsviçre'ye sadece işgücü kaçmıyor

Cumhuriyet 18.04.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Yedi buçuk milyonluk İsviçre'de iki yüz binin üzerinde Alman var. Sadece doktorlar, mimarlar, otel elemanları yeğlemiyor güney komşuyu. Kilise adamından medya mensubuna hemen hemen her meslek dalında Alman "işçiler" İsviçre'de ekmek parası peşinde! Özellikle işsizliğin arttığı son üç yılda patlama yapmış güney komşuya göç. İsviçre'de sürekli yaşayan iki yüz bin Almanın yanı sıra günübirlik sınırı geçip, burada çalışan ve akşama yine evine dönen on binlerce Almanı da unutmamak gerek. İsviçre'deki ırkçıların gündeminde çoktandır sadece minareler yok. Almanlar da ilgilerini çekmeye başladı! İki komşu ülke arasında bir süredir gerilim yaşanıyordu. Son aylarda buna bir de "kara para" gerilimi eklendi! İsviçre'nin vergi kaçıranlar için bir cennet olduğu sır değil. Bu dünyanın parababaları, uyuşturucu ve silah kaçakçıları, fakirin fakiri Afrika ülkelerinin Avrupa, Amerika destekli milyarder kralları, cumhurbaşkanları, başbakanları paralarını hep sırdaş hesaplara yatırdılar. Hitler'den kaçan Alman komünistleri ile 25 bin Yahudiyi sınır kapılarından geri çevirmiş olan İsviçre'nin, Nazilerin el koyduğu tonlarca Yahudi altınını kasalarında ta 1990'lı yıllara kadar gizlediğini de unutmamak gerek. Son haftalarda ortaya atılan verilere göre vergi kaçıran varlıklı 100 bin Almanın İsviçre bankalarındaki sırdaş hesaplarında 23 milyar Avro parası yatıyor. İsviçreli ünlü bilim insanı, politikacı ve kitap yazarı Jean Ziegler'e göre bankalar oligarşisi ülke politikasını çoktan ele almış. "İsviçre insanı bankalarının arkasındadır" diyor Ziegler. "Ona göre banka hesaplarının gizliliği neredeyse insan haklarına eşit bir özgürlüktür! Ülkemde 21. yüzyılda çoğu gerçek hâlâ dışlanmaya devam ediyor." Ziegler için bankalarda yatan yabancı para ülkenin tek hammaddesi! "Fakat altın devir çoktan geride kaldı" diye konuşuyor ünlü bilim insanı. "Birleşmiş bir Avrupa'da böyle yaşamaya devam edilemeyeceğini İsviçreli kabullenmek zorunda." 
 
Binlerce Alman zengininin gizli hesaplarını kopyalayan kim oldukları bilinmeyen kişiler, ellerindeki CD'leri Alman hükümetine, Bavyera, Kuzey Ren Vestfalya ve Baden-Württemberg eyaletlerine milyonlarca Avro karşılığı satmayı önerdiler. Aradan bir ay geçtikten sonra da yakalanıp, büyük cezalar alacağından korkan tam altı bin kişinin kendisini ihbar ettiği şu günlerde ortaya çıktı. Ödedikleri vergi kişi başına ortalama 100 bin Avro! Kaba bir hesaba göre bu kişilerin İsviçre'deki hesaplarında en az yarım milyon Avro kara para yatıyor olmalı! Kendini ihbar eden zenginler arasında serbest meslek sahipleri çoğunlukta. İçlerinde bir mali müşavir, devletten işsizlik parası alan bir zenginle, İsviçre'ye 600 bin Avro kaçırdığı ortaya çıkan Katolik bir papaz da var! Frankfurt yöresinde, yanında avukatı maliyeye giden biri 40 milyon Avro vergi borcunu hemen ödemek istediğini söylemiş. Bu kişinin İsviçre'deki hesabında tahminen yarım milyar Avro yattığı sanılıyor. Eyalet maliyelerine kendilerini ihbar edenler arasında varlıklı emeklilerin sayısı da az değil. Hessen eyaletinde, cebinde 40 bin Avro maliyenin kapısını çalan çok yaşlı biri, para dolu zarfı memurun masasına bırakmış... 
 
Tam 330 bankaya sahip küçücük Alpler ülkesinde sırdaş hesaplarda yatan paranın 1.4 trilyon Avro olduğu söyleniyor. Credit Suisse'in bir belgesine göre de bu paranın yüzde sekseni vergi kaçıranlara ait. Sadece bir yıllık faizi yaklaşık 80 milyar Avro. Uzmanlar sonbaharda İsviçre'den yeni CD'ler geleceğini tahmin etmekte. Türkiye'den de yurtdışına toplam 100 milyar dolar para kaçırıldığı söylenmekte. Ankara'daki hükümetler yürekli olsaydı, özellikle İsviçre bankalarından bu vatandaşların isimlerini çoktan isterdi. Acaba İsviçre'de bizim para babalarının hesaplarını CD'ye kopyalayan kişiler de var mı? Böyle olsa hükümet o CD'leri almak yürekliliğini gösterir mi dersiniz? Sanmıyorum...
 
www.ahmet-arpad.de 

21 Mart 2010

'Savaşı önlemek istemiştim'

Cumhuriyet 21.03.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Münih'in tarihi birahanesi Hofbraeuhaus'un salonları öğle saatlerinde yine dolu. Az ötede küçük bir turist grubu oturmuş, önlerinde beyaz sosisler, bira kadehleri. Aralarında İngilizce konuşuyorlar. Rehberleri Münih'ten, biradan ve Hitler'den söz ediyor. Kulak kabartıyorum. "Münih, Nasyonal Sosyalistlerin merkezi, bu birahane de toplantı yerleriydi" diyor. Viyana'da başarılı olamayan Hitler 1913'te Münih'e yerleşir. Kısa süre sonra kendini aşırı sağcı grupların arasında bulur. Gönüllü olarak gittiği Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yine Münih'e döner. Şubat 1920'de Hitler'in de üye olduğu Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi NSDAP kurulur. Sık sık Hofbraeuhaus Birahanesi'nde bir araya gelirler. 8 Kasım 1923'te orada aldıkları bir kararın ardından darbe girişimini denerler, ancak başarılı olamazlar. Hitler ve yandaşları tutuklanır. Ülkenin güvenliğini tehlikeye soktukları için Leipzig'deki Devlet Mahkemesi'ne çıkarılmaları gerekmektedir. Suçlarının cezası idamdır. Fakat Bavyera Adalet Bakanı Franz Gürtner, yasaları çiğneyerek davanın Münih'te görülmesini sağlar. Çünkü Hitler'e darbe girişiminde destek verenler Bavyera'da politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Nasyonal Sosyalist ideolojiye olan yakınlığı bilinen baş yargıç Neithardt'ın kararı 5 yıl hapis olur. Ancak Hitler Landsberg cezaevindeki özel hücresinde sadece 9 ay yatar, "Kavgam"ı yazar ve çıkar çıkmaz da aşırı sağcı NSDAP'yi yeniden kurar. 27 Şubat 1925'teki kuruluş toplantısı yine Hofbraeuhaus Birahanesi'nin salonlarında yapılır. Türkiye'de Atatürk'ün Cumhuriyeti gerçekleştirdiği günlerde, Almanya'da Hitler Nazi ideolojisinin temellerini atmıştır! Birkaç ay içinde 27 bin kişi NSDAP'ye üye olur. Aradan geçen beş yılda parti büyük bir patlama yapar, 1930 yılında 400 bin Alman Hitler partisine üyedir. Ortam artık hazırdır. 1923'te darbeyle ele geçirmediği ülke yönetimine aradan on yıl sonra seçimle el koyar! Naziler, faşist iktidarların tümünün yaptığı gibi korkutma, sindirme ve hile yollarına başvururlar. Kısa zamanda hem yürütme, hem de yasama gücü Hitler'in eline geçer. İşte o yıllarda Georg Elser ortaya çıkar. Özgürlük düşkünü gençten bir marangozdur. Nazilerin felaket getireceğine inanmıştır. 1938 güzünde üst düzey Nazilerin öldürülmesi gerektiğine karar verir. Hitler Münih birahanesinde 1923 darbesinin 15. yılını kutlarken davetliler arasına Elser de karışmasını becerir. Suikast girişimi kafasına iyice yerleşmiştir. İleri aylarda geceleri sık sık birahaneye saklanır, planlar çizer. Saatli bomba yapacaktır. Hitler'in 8 Kasım 1939 akşamı yine birahaneye geleceğini biliyordur. Konuşacağı kürsünün hemen yanındaki sütunun içine üç gece önceden yerleştirdiği saatli bombaları 8 Kasım saat 21.20'ye ayarlamıştır. Hitler, yardımcısı Rudolf Hess'in ardından kürsüye gelir ve o gece Berlin'e dönmeye karar verdiği için de kısa konuşur. Aynı saatlerde Elser, Konstanz'dadır. Führer saat 21.10'da kürsüden iner, bomba on dakika sonra patlar. Sekiz kişi ölür, altmış da yaralı vardır. Elser, o gece yarısı İsviçre'ye geçerken üzerinde birahanenin bir kartpostalıyla salonun planları bulunduğu için tutuklanır. İşkencenin ardından suçunu itiraf eder. Atıldığı Dachau toplama kampında savaşın son haftalarında kurşuna dizilir. Cesedi üzerindeki giysiyle yakılır. "Ben savaşı önlemek istemiştim," diyen Elser'in bugün mezarı yoktur... 

Rehber ayağa kalkıyor. "Şimdi Nazi döneminden kalmış olan ve günümüzde Müzik ve Tiyatro Yüksekokulu'nu barındıran yapıyı ziyaret edeceğiz" diyor. Turistler adamın peşinden dışarı çıkıyor. Bizi de içinde kralların, kont ve konteslerin 400 yıl boyunca yaşadığı, Rönesans, Barok ve Rokoko salonlarıyla görkemli bir yapı olan Residenz bekliyor. Hocaefendi'nin yandaşları bugün orada bir sempozyum düzenliyor da... Hitler'in 1924 yılında Leipzig Devlet Mahkemesi'nde yargılanmasını önleyenler 60 milyon insanın ölümünden sorumludur. 

www.ahmet-arpad.de

28 Şubat 2010

Hafta sonuna sıkışan evlilikler

Cumhuriyet 28.02.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Saat 14.34. Paris'ten gelen Le Train à grande vitesse (TGV) Karlsruhe istasyonuna on dakika geç girdi. Kapılar açıldı. Yolcular indi. Peronda bekleşenler çabuk çabuk bindi, kapılar hemen kapandı ve TGV saat 14.35'te yine hareket etti. Daha yerimize bile oturmamıştık. Paris'ten gelip, Stuttgart'a giden hızlı tren Karlsruhe'de bir dakika bile beklememişti. Fransızların bu lüks treni iki kent arasını 3 saat 30 dakikada alıyor. İlk kez 2008'de gerçekleşen bu bağlantı sayesinde Stuttgart'tan Paris'e uçmaya gerek yok artık. Çünkü TGV de uçuyor! Hızı saatte 320 kilometreye varan TGV ile Seine kıyıları, Eyfel Kulesi şimdi daha yakın. TGV Paris ile Stuttgart arasında sadece iki kez duruyor. Fransa'da Strasbourg'da, sınırı geçince de Karlsruhe'de. İki dakika sonra kent gözden kayboluyor. Hafif bir uğultu. TGV Stuttgart yönünde karların arasına dalıyor.
 
Yanımda oturan gençten adamın bavulu filan yok. Sadece bir sırt çantası. Heyecanlı gibi. Elindeki derginin sayfalarını okumadan şöyle bir karıştırıyor. Karşımızdaki ışıklı tabela, trenin saatte 235 km. ile gittiğini gösteriyor. Genç huzursuz. Az sonra yanımıza gelen kondüktöre biletini gösterirken soruyor: "Acaba Stuttgart'a zamanında varacak mıyız?" TGV'nin Stuttgart istasyonuna girişi saat 15.04'te. Biletini kontrol eden memur, Fransız aksanıyla Almanca yanıt veriyor: "Sanırım rötar 4 dakikaya düşecek. Varış saatimiz 15.08 olabilir." Bu yanıt yanımdakini pek memnun etmemiş gibi. "Fakat benim saat 15.12 Münih trenine aktarma yapmam gerekiyor..." Fransız memur parmağının ucuyla kasketini şöyle bir geri itip: "Merak etmeyin, yetişirsiniz" derken nazikçe gülümsüyor. "Münih treni 15. perondan kalkıyor, biraz koşmanız gerekebilir..." Ve uzattığım bileti zımbalayıp, yoluna devam ediyor.
 
Adamın sözleri yanımdaki yolcuyu pek rahatlatmışa benzemiyor. "Bu ne biçim iş!" diye kendi kendine homurdanıyor. Dayanamıyorum, ona dönüp konuşuyorum: "Bakarsınız Münih treni de rötarlıdır." Gençten adamın gözlerinde hüzün var. "Fakat ya tam zamanında kalkarsa," diye mırıldanıyor. "Kaçırmam hiç de iyi olmaz... Saat 15.12 trenine mutlaka yetişmeliyim." Ben sormadan anlatıyor. "Eşim evde bekliyor. Akşama tiyatroya gideceğiz. Bugün evliliğimizin birinci yıldönümü!" Münih'te yaşıyorlar. Fakat onun işi Karlsruhe'de. Pazartesiden cumaya. Hafta sonlarını ise Münih'te eşinin yanında geçiriyor. "Ne yapacaksınız, bu zamanda nerede iş bulursanız, orada çalışmak zorundasınız" diyor. Adam haklı. İşin azaldığı son yıllarda çoğu insan çalışmak uğruna evini terk edip, başka kentlere gidiyor, aileler bölünüyor, babalar çocuklarını, eşlerini haftanın iki günü görüyor. Bunun yanı sıra ekmek parası için her gün köy ve kasabalardan yakındaki büyük kentlere akın eden on binlerce çalışan da var. Yedi-sekiz saatlik iş uğruna sabahın köründe yola çıkan bu insanlar akşamın karanlığında evlerine dönüyor. Ekonomik krizin artmasıyla Almanya küçük bir iç göç yaşıyor şu sıralar. "Günde iki kez telefonlaşıyoruz" diyor yanımdaki gençten adam. Sonra birden gülümsüyor. "Üniversite yıllarından tanıdığım bir arkadaşım var. Evli. Münih'te ev aldılar. Fakat arkadaşım Hannover'de, karısı da Viyana'da çalışıyor. Cuma akşamı uçağa atladıkları gibi Münih'teki evlerinde buluşuyorlar. Pazartesi sabahı da ilk uçakla yine ters yönlere gidiyorlar. Biri Viyana'ya, öteki de Hannover'e…" Bakışları hız tabelasında. TGV saatte 255 yapıyor. "Demek ki, beterin beteri varmış" diyorum. "Siz yatıp kalkıp, şükredin halinize!" Adam sesini çıkarmıyor. 
 
www.ahmet-arpad.de

25 Şubat 2010

'Bizler artık her yerde vatansız olacağız'

Cumhuriyet, 25.02.2010
Stefan Zweig'in son yılları

Stefan Zweig insan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig'ı 23 Şubat 1942'de ölüme sürüklemişti.
Ahmet ARPAD
 
Stefan Zweig'ın 20. yüzyıl savaş karşıtı yazarları arasında çok önemli bir yeri var. Her şeye hümanizmin penceresinden bakan Zweig'ın şu sözleri önemli: 'Savaşlardan nefret ederim. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez.' Sorunlarla dolu bir yüzyılın iyi yürekli bu aydın yazarı şunu da der: 'Aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır...'
 
Dünya politika olayları 1933 yılında Almanya'da Nazilerin işbaşına gelmesiyle karıştı. Millet meclisi ateşe verildi, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürüldü. Yakın dostu Joseph Roth, Nazilerin yönetime el koyduğu 1933 yılında Zweig'a yolladığı bir mektupta şöyle diyordu: 'Çok büyük bir felakete sürüklediğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak. Olup bitenler bizleri yeni bir savaşa sürükleyecek. Barbarlar yönetimi ele geçirdi. Artık yaşamın üç paralık bile değeri kalmadı. Yanlış düşlere kapılmayın.' 
 
O günlerde Zweig kötülüğün kapıya dayandığına bir türlü inanmak istemiyordu. Birkaç ay sonra kitapları yakıldı, İnsel Yayınevi eserlerini artık basamayacağını bildirdi, dostları Almanya'yı terk etmeye başladı. Stefan Zweig adı 'safkan olmayanlar' listesine girdi. Mutluluklarla ve başarılarla dolu yaşamı böylece sona erdi. 1934 Şubatı'nda Gestapo, Salzburg'daki evine baskın yapıp silah aradı. Onu sosyal demokratları desteklemekle suçlamaları üzerine ani bir karar verdi ve Salzburg'u terk etti. Daha sonra 'Dünün Dünyası'nda yazacağı gibi o günlerde 'üçüncü bir yaşama' başladı. Bu artık bir mülteci yaşamıydı. Birinci yaşamı 1914'te Dünya Savaşı'nın başlamasıyla son bulmuştu, ikincisine de 1934'te Naziler son vermişti. 
 
1934-1936 arasında Fransa'da, İsviçre'de ve Birleşik Amerika'da söyleşiler ve edebiyat konferansları için bir süre dolaştı. Sonunda kesin kararını verdi ve Salzburg'daki evini büsbütün bıraktı. Eşyaların bir kısmını, Londra'da tuttuğu küçük bir apartmana taşıttı. Fakat yerleştiği İngiltere'de de kendini rahat hissetmedi. Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler'in güçlenmesi Zweig'ı daha çok bunalımlara soktu. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği 'kültür Avrupası' düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştı. Brezilya'da toplanan Milletlerarası PEN Club kongresi nedeniyle, 1936 yılında Güney Amerika'yı ilk kez gördü. Rio'ya ayak bastıktan sonra karısına yazdığı bir mektupta: 'Aklımdan, hayalimden geçiremeyeceğim bir yaşamın en güzelini yaşıyorum' diyordu. 
 
'BİTKİLER GİBİ İNSANLAR DA KÖKSÜZ YAŞAYAMAZ'
 
Uzun Amerika ve Brezilya yolculukları yaptığı 1935 ve 1936 yılları Zweig'ın ruhsal durumunu bir süre için de olsa düzeltir. Ancak Avrupa'daki gelişmeler onu yine depresyonlara düşürür. 1937'de Salzburg'daki villasını Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kalır. Bir yıl sonra eşi Friderike'den boşanır. Aynı günlerde çok sevdiği yaşlı annesi Viyana'da ölür. Elli yaşından sonra gittikçe artan tedirginlikleri artık daha da bunaltıcı olmaya başlar. Hitler'in 13 Mart 1938 günü Viyana'ya girmesi ve Avusturya'nın dünya politikasından silinivermesiyle en son gücünü de yitirir. Stefan Zweig artık bir 'vatansız kişi'dir. Bundan böyle İngilizlerin vermiş olduğu bir belgeyle yetinecektir. Bu durum ona pek dokunur. 
 
Zweig, yarım yüzyıl boyunca kendini bir dünya yurttaşı olarak yetiştirdiği kanısındaydı. Fakat elli sekiz yaşında haymatlos olması ona pek ağır gelmişti. 'Yurtsuzluğun bir karış topraktan daha önemli kayıplara yol açtığını' anlamıştı; 'bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamazdı.' Zweig'ı bunaltıp tedirginleştiren olaylar giderek artıyordu. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını yitirmişti. Ünlü şair ve yazar yakın dostları, vatanlarından uzak bir hastane köşesinde, ya da bir otel odasında ölüyor, canlarına kıyıyordu. Tüm Avrupa Nazilerin elindeydi. Zweig yorgun ve bezgindi. O günlerde dostu Felix Braun'a yolladığı bir mektupta şöyle dedi: 'Artık Alman dilinde yazamayacağız, çünkü basmayacaklar.' 
 
Aynı yıl davetli olarak gittiği Birleşik Amerika'nın on beş kentinde konferanslar verir, sayısız radyo ve gazete onunla röportaj yapar, basın toplantılarına katılır. O sıralar Nazi ordularının Prag'a girdiğini öğrenir. Hemen İngiltere'ye dönüp 'uyuşturucum' dediği çalışmalara daha çok verir kendini. Ancak Londra'nın banliyösü Bath'ta geçirdiği aylarda daha çok kötümserleşir, depresyonları artar. Yakın dostu Lavinia Mazucchetti'ye 1939 Temmuzu'nda yazdığı mektupta: 'Ben bu dünyada ikinci bir savaş daha yaşamak istemiyorum' der. Kendinden 27 yaş küçük sekreteri, Yahudi asıllı Lotte Altmann ile 6 Eylül'de evlenir. Alman orduları beş gün önce Polonya'yı işgal edince Zweig'ın korktuğu İkinci Dünya Savaşı artık başlar. Nazilerin 1940 Haziranı'nda Fransa'yı ele geçirmesi üzerine Felix Braun'a şöyle yazar: 'Kendimi evimde hissettiğim Fransa da gitti. Bir zamanların Avrupası'ndan kalan en son ülkenin de yok olmasıyla ben artık bir evsiz barksızım" 
 
Ondan sonraki aylar ve yıllar Stefan ve Lotte Zweig için bir kaçıştır, yorgun ve canı sıkkındır. O günlerde Fransa'yı terk edip, Los Angeles'e sığınmış olan Franz ve Alma Werfel'e yolladığı mektuptaki satırları çok kötümserdir: 'Evim nerede bilemiyorum. Belki de ben şu satırları yazarken İngiltere'deki her şeyim yakılıp yıkıldı, kül oldu' Tekrar oralara dönebilecek miyim, dönmek isteyecek miyim? Denizaşırı ülkelerdeki bu zorunlu tatilim sonsuza dek sürecek mi? Her gün açıp kapattığımız birkaç bavul, tuhaf duygular, inanılmaz bir boşluk... Yoksa bu yaşam yepyeni bir özgürlük mü? Bereket versin kâğıt ve mürekkep henüz bulunuyor. Şu sıralar yaşamımı yaşayacağıma kâğıtlara karalıyorum onu...' 
 
'BİZLER YARIN DA BİR HİÇ OLACAĞIZ'
 
Klaus Mann o günlerde New York'ta Beşinci Cadde'de karşısına çıkan Zweig'ı görünce irkilir. İlerde O Bir Ümitsizdi adlı kitabında şöyle yazar: 'Görünümü çok kötümserdi. Bakışları boş ve tasa doluydu. Anılarımdaki hep keyifli o insan yok olup gitmişti. Tıraş olmamıştı, bakımsız biri görünümündeydi" O aylarda Zweig'ı görenler karşılarında yıkılmış, canından bezmiş bir insan buluyordu. Tek tesellisi, üzerinde çalıştığı Amerigo Vespucci biyografisi ile Dünün Dünyası (Türkçesi: Burhan Arpad) anılarıydı. 26 Mayıs 1940 tarihinde günlüğüne şu notu düşer: 'En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması" Aynı günlerde yakın dostlarından Carl Zuckmayer ile yaptığı bir sohbette söyledikleri de kötümserliğinin ne kadar ilerlemiş olduğunun kanıtıydı: 'Bizlerin sevmiş olduğu dünya kesinlikle bir daha geri gelmeyecek. Oluşacak yeni dünyada da artık sözümüz geçmeyecek. Söylediklerimizi hiç kimse anlamayacak. Bizler artık bütün ülkelerde vatansız olacağız. Biz bugün bir hiçiz, yarın da bir hiç olacağız"
 
1941 yılının Ağustosunda bindikleri SS Uruguay transatlantiği Stefan ile Lotte Zweig'ı Brezilya'ya götürür. Rio de Janeiro yakınlarında, yazlık kent Petropolis'te bahçeli küçük bir ev kiralarlar. Ev üç odalıdır. Zweig'ın en çok hoşuna giden geniş terasıdır. Petropolis'i, Habsburglar Avusturyası'nın ünlü kaplıcası Bad Ischl'e benzetir. Eve yerleştikleri 17 Eylül 1941 günü, eski karısı Friderike'ye yazdığı bir mektupta şöyle der: 'Burada Avrupa'yı unutabilirsem, evimi, kitaplarımı ve her şeyimi yitirdiğimi aklımdan çıkarabilirsem, 'ün' ve 'başarı'ya boş verebilirsem, Avrupa'da insanlar açlık ve yoksulluk içinde kıvranırken, ben bu Tanrı bağışı ülkede yaşayabilmek iznine kavuştuğumdan ötürü mutlu olurdum. Fakat Avrupa'dan gelen haberler pek korkunç' Önümüzdeki aylarda otobiyografimi iyice bir gözden geçirip, çalışmalarımı daha da yoğunlaştıracağım. Şimdiye kadar bir kenarda unuttuğum bir noveli de ele alacağım.' 
 
Petropolis yükseğe kurulmuştur, havası Rio'ya oranla oldukça temizdir ve herkesten uzaklaşmak isteyenler için ideal küçük bir kenttir. İlk eşi Friderike'nin ağabeyi ve karısı Rio'da yaşamalarına karşın Zweig onları pek aramaz. Çok az tanışı vardır. Kimi gün, evinin az ötesinde yaşayan Gabriela Misstral -1945'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış olan Arjantinli kadın şair- ile görüşür. Rio'daki yayıncısı Abrahao Koogan ile de arada sırada haberleşir. Bir yandan otobiyografisine son şeklini verir, bir yandan da 'Satranç' öyküsünü hazırlar. Goethe, Shakespeare ve Homeros'u okuyor, Avrupa'da kalmış yazar ve sanatçı dostları, yakın tanışlarına Güney Amerika devletlerinden birine giriş vizesi sağlamak için büyük çaba gösteriyor, yeni eserler tasarlıyor, Montaigne ve Balzac üzerine denemelerini bitirmeye çalışıyordu. İkinci eşi Lotte onun mutlu olması, başını dinleyip gönlünce yaşayabilmesi ve çalışabilmesi için elinden geleni yapıyordu. Fakat: 'Hitler adını taşıyan bu bir tek insanın cinayetleriyle yıllardır yüz binlerce ve milyonlarca insanın hayatını mahvettiğini düşünmek korkunç şey'di.
 
Petropolis, Zweig'ların yaşamındaki son duraktır! Anıları olarak kabul edilen 'Dünün Dünyası'nda şikâyet eder: 'Yahudileri ülkelerinden sürdüler, onlara başka topraklar vermediler, onları hep suçladılar. Kaçış yolunda birbirlerine baktılar, niçin ben, niçin sen, niçin hepimiz, diye sordular. Hiçbiri yanıt veremedi. Sık sık görüştüğüm, zamanımızın en zeki insanlarından biri sayılan Freud bile günümüzde olup biten bu saçmalıklara bir anlam verememiş, bir çıkış yolu bulamamıştı.' 
1941 Ekimi'nde Friderike'ye yolladığı mektupta: 'Kafamdan bir Avusturya romanı geçiriyorum' der. 'Ancak daha önce son on yılın gazetelerini bulup, bir daha okumalıyım. Bu belgelere belki New York'ta ulaşabilirim. Fakat yakın gelecekte buradan hiçbir yere kıpırdayamam. Vatanıma, evime, yayıncılarıma da gidemem. Artık onların hiçbiri yok" 
 
Melankolik yazar vatan özlemi çekmektedir. Kafasından geçirdiği o romanla düşünsel geçmişine dönmeyi düşler. 28 Kasım'da altmış yaşına basar ve kendini yüz yaşında hisseder. Çok uzaklardaki Friderike'ye şöyle yazar: 'Şu anda düşünüyorum, keşke benim de bir çocuğum olsaydı. Sen mutlusun, kızların yanı başında.' Franz Werfel'e yolladığı son mektupların birinde ise çok daha kötümserdi: 'Dünyamızın yıkımı bütün hızıyla sürüp gidiyor. Savaşın bombalarıyla çöken her evle ben de çöküyorum.' Bu hümanist insan için savaş bir dünya cehennemiydi. 
 
Bir ay sonra Brezilya, ABD'nin politik baskısıyla Almanya'yı resmen düşman ilan eder. Ülkede Almanca ve İtalyancanın konuşulması, bu dillerde yazılmış kitapların okunması yasaklanır. Almanya 1942 yılının şubatı'nda Brezilya şileplerini batırır. 16 Şubat 1942 günü Lotte ve Stefan Zweig karnavala katılmak için Rio'ya iner, kentte gezinir, Yahudi lokantasında akşam yemeği yer. Hatta Zweig cebinden çıkardığı bir Brezilya purosunu keyifle tellendirir. Fakat ertesi sabah uyandığında İngiliz filosunun Singapur'da batırıldığını öğrenir ve yeniden depresyona girer. Yayıncısı Koogan'ın tüm ricalarına karşın aynı gün Petropolis'e döner. İki gün sonra yine Rio'ya iner ve mühürlemiş olduğu birkaç zarfı yayınevinin kasasına bırakır. Yayıncısı Koogan, Zweig'ın vefatından sonra açtığı bu zarflarda değişik müsveddeler, iki Rembrandt gravürü, bazı mücevherler, Mozart'ın 'Menekşe' adlı bestesinin partisyonunu, vasiyetnamesini ve 18 Şubat 1942 tarihini taşıyan bir de mektup bulur. Stefan Zweig bu mektubunda dünyaya veda etmeye kesinlikle karar verdiğini yazmaktadır. 
21 Şubat 1942 günü öğleye doğru Petropolis postanesinden New York'ta değişik adreslere üç zarf yollar. İçlerinde edebiyatının kalıtı sayılan Satranç Hikâyesi'nin (Türkçesi: Burhan Arpad) müsveddeleri vardır. Zarflardan birini New York'taki yayıncı Berman Fischer'e, diğerini Rio'daki yayıncısı Koogan'a, üçüncüsünü ise Arjantinli bir kitapevine yollamıştır. Zarflar radyoların Stefan Zweig'ın ölüm haberini verdiği gün alıcılarının eline geçer. Ölümünden önce kaleme aldığı en son eseri sayılan Satranç Hikâyesi 7 Aralık 1942 tarihinde Almanca olarak ilk kez Arjantin'de yayımlanmıştır. 
 
BASKILAR ALTINDA RUHSAL ÇÖKÜNTÜ
 
Stefan Zweig 21 Şubat gününün akşamı, Brezilya'da kendisi gibi mülteci yaşamı sürdüren Yahudi asıllı yazar Ernst Feder ile bir parti satranç oynar. Onunla vatanı Avusturya'dan söz ederken çok kötümserdir. Feder ve eşi Zweig'ı gören son insanlardır. Lotte ertesi gün her zamanki gibi çarşıya iner, alışveriş yapar. Zweig ise masanın başına geçip, el yazısı ile bazı mektuplar kaleme alır. İlk eşi Friderike'ye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli mektupta şöyle yazar: 'Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim... Petropolis çok hoşuma gidiyordu. Fakat çalışmalarım için gerekli olan kitaplar yanımda değildi. Önceleri pek yatıştırıcı gelmiş olan yalnızlık da zamanla bunaltmaya başlamıştı ve sonuçlanmayacakmış gibi sürüp giden ve doruk noktasına henüz varmamış bir savaş. Bütün bunlara dayanacak güç yoktu bende. Senin iyi günleri göreceğine eminim. Melankoli yüklü yaşamımla daha uzun süre beklemediğim için beni haksız bulmayacağına inanıyorum. Sana bu satırları son saatlerimde yazıyorum. Kararımı verdiğim andan sonra kendimi nasıl da rahat hissettiğimi bilemezsin... Sevgiler ve dostlukla... Hep yürekli ol! Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan.' 
 
23 Şubat günü öğleye doğru eve gelen hizmetçi kadın yatak odasından hırıltılar duyar. Kocasının hemen haber verdiği doktor Zweig çiftini yataklarında cansız bulur. Stefan Zweig giyimlidir, kravat takmıştır. Yanına uzanmış olan Lotte kocasına sarılmıştır. Doktorun ölüm kâğıdına yazdığına göre Lotte ve Stefan Zweig zehirli bir madde içerek -'ingestao de substancia toxica, suicidio'- 23 Şubat 1942 Pazartesi günü yaşamlarına son vermişlerdi. Brezilya hükümetinin kararıyla ertesi gün resmi bir cenaze töreni yapılır. Lotte ve Stefan Zweig Petropolis'teki Katolik mezarlığında Yahudi dini kurallarına uygun gömülür. 
 
1881 yılında Viyana'nın ünlü Schottenring Caddesi'ndeki tarihi ve gösterişli bir yapıda başlamış olan yaşam 1942 yılında Brezilya'nın küçük dağ kenti Petropolis'in Rua Gonçalves Dias 34 adresindeki bahçeli bir evde son bulmuştu. 'Onun gibi dünyaca ünlü ve çok yetenekli bir insanın günümüzün dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajik' diye yazar dostu Thomas Mann. Aynı günlerde Nazi yanlısı Salzburg eyalet gazetesindeki haberde ise: 'Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi...' satırları yer alıyordu. Stefan Zweig, savaştan kurtulmak için kaçtığı denizaşırı ülke Brezilya'da savaşın kurbanı olmuştu.
 
Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı 23 Şubat 1942'deki ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. 'İnsanların, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini yaşamım boyunca hep hedefledim' diyen Stefan Zweig huzursuz başlayan 21. yüzyılda düşünceleriyle her zamankinden daha çok geçerli.

31 Ocak 2010

Kilise niçin siyasal İslamın dostu?

Cumhuriyet 31.01.2010
AHMET ARPAD
 
Almanya'da siyasal İslamın en büyük dostlarından biri de kiliselerdir. Gerek Protestan, gerek Katolik kiliseleri 1960'ların ortalarından günümüze İslam konusuna özel bir ilgi göstermiş ve bu alanda hemen hemen ilk yayın ve inisiyatiflerin öncüsü olmuşlardır. Alman kiliselerinin devletle organik bir bağ içinde oldukları dikkate alındığında, kilisenin dinimize duyduğu "ilgi"nin resmi bir ilgi olduğu da söylenebilir. Nitekim kiliseler, devletin "uyum programı" çerçevesinde, daha 1970'li yılların başında Alman okullarındaki "Türk öğrencilere" İslam din dersi verilmesi yolunda taleplerde bulunmuşlardı. O tarihte Almanya'daki İslami kuruluşların henüz böyle bir talebi yoktu. Kiliselerin İslam uzmanları o tarihte İslam din dersinin gerekliliğini söyle açıklayacaklardı: "Yakın aşamada ülkelerine dönmesi beklenen Türklerin çocuklarına ülkelerine uyumda yardımcı olmak…"
 
Kiliseler bugün de yüksek sesle Alman okullarında İslam din dersi verilmesi için talepte bulunuyorlar. Ancak günümüzde geçmişe oranla önemli bir fark var. Şimdi kiliseler İslam din dersini "Türk çocukları" için değil, "Müslüman çocuklar için" istiyorlar. Çünkü Alman devletinin yeni uyum ajandasında Türk yok, "Müslüman" var. İkinci fark daha da ilgi çekici. Kiliselere göre İslam din dersi, "Müslüman öğrencilerin Almanya'ya uyumunu kolaylaştıracak!" "Uyum"la kastedilen, Almanya'daki Türklerin, Boşnakların, İranlıların ve az sayıda Arap kökenli insanın kendilerini günün birinde sadece "Müslüman" olarak görmeleri ve tanımlamaları. Almanya'da son yıllarda bir "Müslüman azınlık" yaratılmak isteniyor. Bu planın olmazsa olmaz kişileri arasında da papazlar ön sırada geliyor. Örneğin Alman Protestan Kilisesi'nin İslam uzmanlarından Heinrich Georg Rothe, "dinler arası diyalog" yaftası altında siyasal İslamın temsilcilerini sürekli sempozyumlara, konferanslara davet edip, onları ısrarla "Müslümanların temsilcisi" olarak pazarlıyor. Papaz Rothe'nin dini bütünlerle bu sıkı ilişkisi şu sıralar kendi kilise tabanını da oldukça rahatsız etmişe benziyor. Son zamanlarda kendi papazlarına "İslamcıların papazı" demeye başladılar. Bu kişinin son çabalarından biri de Stuttgart yakınlarındaki Geislingen kentinde, boş kaldığı için Protestan kilisenin satışa çıkardığı kocaman bir bina, papaz Rothe'nin de önerisi ile "bizimkiler"e satıldı. Alıcı Hocaefendiciler "burada üniversite öğrencileri kalacak, bir de çocuk yurdu açacağız" diyor. Tepeden tırnağa restore olacak binanın proje sorumluluğunu da yerel kilise meclisinin önemli üyesi olan bir mimara verdiler! Baden-Württemberg Eyaleti "İslam danışmanı" Michael Blume'nin de Protestan kilisesine: "Binayı onlara satmanızda hiçbir sakınca yok" dediği biliniyor. Bundan yedi yıl önce doktora tezinde, geçmişi Hizbut Tahrir'e uzanan, şeriatçı Explizit dergisi yazarı, çok mimli bir Türk'ü kaynak olarak göstermesine, düşüncelerine yer vermesine ve Anayasayı Koruma Örgütü'nün karşı çıkmasına rağmen Hıristiyan Demokrat Parti yöneticilerinin "Eyalet İslam danışmanı" görevine getirdikleri Blume arada sırada Zaman'a yazıyor, düzenledikleri sempozyumlara konuşmacı olarak katılıyor...
 
www.ahmet-arpad.de

24 Ocak 2010

Schiller'in kafatası kimde?

Cumhuriyet 24.01.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Kocaman çınarların dalları karlar içinde. Hava soğuk mu soğuk. Dar yollar kar kaplı. Tarihi mezar taşları arasında gezinen birkaç yaşlı insan. Stuttgart'ın Fangelsbach mezarlığı bu sabah biraz ürpertici. Kilisenin yanından uzanan yolun sonunda bakımlı bir mezar. Onun da üzeri kar kaplı. Büyükçe taşında yazdığına göre en son gömü 1911 yılında yapılmış. Goethe ile birlikte Alman edebiyatında klasik dönemin en önemli temsilcisi sayılan Friedrich Schiller'in oğlu Ludwig, torunu Friedrich ve onun eşi Mathilde 1857'den günümüze burada yatıyor. Geçen yıl mezarları açıldı, kemikleri çıkarıldı, DNA analizinin ardından küçük bir törenle tekrar gömüldü. 1805 yılında Weimar'da ölen ve önce toplu bir mezara konan Schiller'in kemikleri anlatılanlara göre 1826 yılında prensler kabristanına taşınır. Fakat kısa süre sonra Weimar'da yatanın Schiller olmadığı iddiaları yükselmeye başlar. Ta ki 1959 yılında Gerassimov adlı bir Rus doktor kabristandaki kafatasıyla kemiklerin Schiller'e ait olduğuna karar verene kadar. Fakat beş yıl önce ünlü yazarın 200. ölüm yılında Alman televizyonu MDR aracılığı ile yeni ve çok kapsamlı bir araştırma başlatılır. İşte bu girişimler kapsamında Freiburg Üniversitesi Stuttgart'taki aile mezarında yatan oğlu ile torununun kemiklerini inceledi ve Weimar'daki kafatasının Alman edebiyatının bu ünlü yazarına ait olmadığı kesinlikle saptandı. Stuttgart-Marbach doğumlu Schiller'in 250. doğum yıldönümü törenleri nedeniyle konuşan Antropolog Ursula Wittwer, "On dokuzuncu yüzyılda ünlü kişilerin kafatasları meslektaşlarımın çok ilgisini çekerdi" dedi. Schiller'in kafatasının da o yıllarda çalınmış olduğu tahmin ediliyor!
 
Stuttgart'ın şirin Marbach kasabasında Schiller Milli Kütüphanesi iki yıllık restorenin ardından geçen kasımda kapılarını yeniden açtı. Alman edebiyatının çok zengin hazinesini barındıran eşsiz müzenin açılışında konuşan Cumhurbaşkanı Horst Köhler, "Marbach doğumlu Friedrich Schiller bir popstar idi!" dedi. Aydınlanma çağının en önemli bu düşünürünün idealizmi, bireyin ruhuna ve özgürlüğüne öncelik tanır. Heyecanlıdır, ateşlidir, amaçlarına ulaşmak için hep isteklidir. Okul yıllarından başlayarak kendini hep baskı altında hisseder, dük Karl Eugen döneminde yaşam onun için dayanılmaz olunca 1782'de Stuttgart'ı terk eder ve Weimar'a yerleşir. Goethe ile yakın dostluğu işte o yıllarda başlar. Wilhelm Meister romanını yazması için onu zorlar. Goethe de Schiller'i "Wallenstein" eserini yazması için yüreklendirir, hatta Weimar'da sahneye konduğunda oyunun rejisörlüğünü yapar. Schiller "Haydutlar"ın ilk baskısını kendi cebinden öder, borç parayla da bir edebiyat dergisi çıkarır. Ölümüne yakın son sözleri, "Artık her şeyi daha sade, daha berrak görüyorum..." olur. Schiller'in ardından "Varlığımın yarısını yitirdim," diyen Goethe için sahip olduğu en değerli hazine, aralarındaki yazışmalardır. Bir süre sonra bütün mektupları yayınlatır. 
 
Yeniden açılan Schiller Milli Kütüphanesi'nin arşivlerindeki Alman edebiyatının Goethe'den Kafka'ya on binlerce belgesine şu günlerde yenileri de eklendi. Fischer Yayınevi'nin ardından Suhrkamp ve İnsel Yayınevleri de çok değerli arşivlerini kütüphaneye verdiler. Hofmannstahl, Rilke, Zweig, Frisch, Enzesberger, Walser gibi 20. yüzyıl Alman dili edebiyatının yıldızlarının elinden geçen müsveddeler ve mektuplar şimdi Marbach'da herkese açık. 
 
www.ahmet-arpad.de

10 Ocak 2010

İnsanları sevmek yaşam koşuluydu

Cumhuriyet 10.01.2010
SALZBURG
AHMET ARPAD
 
Bu ev, yaşamı boyunca Avrupa ruhunu, toplumların uzlaşmasını düşlemiş olan Stefan Zweig'a Salzburg'un geç de olsa verdiği bir armağan! 1934'te Nazi baskısına dayanamayıp ailesini, yurdunu, kentini terk eden ünlü yazarı Salzburg aradan tam 74 yıl geçtikten sonra algıladı. Salzach ırmağı kıyısına yayılmış tarihi kente tepeden bakan Edmunsburg'daki şık 17. yüzyıl barok villa buram buram Zweig kokuyor! Burası artık edebiyatla bilimin buluştuğu bir yer. Zweig'ın yaşamı sayısız arşivden bulunup çıkarılmış fotoğraflarla ve belgeyle anlatılıyor. Kütüphane odasının raflarını dünyanın dört bir köşesinden gelmiş yüzlerce Zweig çevirisi dolduruyor. Yazı masası ile uzun yolculuklarda yanından hiç ayırmadığı daktilo da bir köşede yerini almış. Kütüphanesinde sohbet ettiğimiz Enternasyonal Stefan Zweig Cemiyeti Başkanı Dr. Holl, Salzburg'daki bu güzel yapının Avrupa edebiyatı ve sanat tarihi üzerine düzenlenen bilimsel toplantılara, konferanslara ve okumalara açık olduğunu söylüyor. Çeşitli ülkelerden edebiyatçıların ortak projelerine destek veriliyor. Zweig evinin müdürü Klemens Reinholdner de, "Yazar üzerine araştırma yapanlar arşivimizde her şeyi bulabiliyor" diyor. Sohbet koyulaşıyor. Az sonra Stefan Zweig Cemiyeti'nin ilk başkanlarından profesör Fitzbauer de aramıza katılıyor. El sıkışırken gülümseyerek konuşuyor: "Babanız Viyana'ya her gelişinde bana sorardı: Cemiyet Zweig'ın Salzburg'daki villasını niçin satın alıp müze yapmıyor?" Villaya kumaş tüccarı Gollhofer Nazilerin yardımı ile el koymuştu. Şu sıralar yaşlı oğlu oturuyor, erkek arkadaşıyla.
Yüce katedralin çanları çalıyor, yüksek pencerelerden salona giriyor sesleri... Villanın önündeki geniş terasa çıkıyoruz. Çan sesleri yayılıyor tarihi alanlara, yankılanıyor tepelerde, kayalıklarda, iniyor Salzach kıyısındaki kentin üzerine. Katedralin hemen yanı başında, piskoposların yüzlerce yıl yaşamış olduğu, sarayı andıran dev yapıda Rönesans, Barok ve Klasisizm bir arada. Az sonra büyük alandayız. Irmağa uzanan loş ve dar sokakların arnavutkaldırımı taşlarında ayak sesleri. Mozart'ın, Zweig'ın, Bernhard'ın, Handke'nin kentinde akşam oluyor. Vitrinler rengârenk, pırıl pırıl, ışıl ışıl. Bu kentte ortaçağla günümüz, doğanın güzelliği ile sanat eserleri bağdaşır. Salzach'ın kıyılarında yükselen kubbelere gün batışının kızıllığı vurmuş. Tarihi yapılar arasındaki daracık ortaçağ sokakları yavaş yavaş aydınlanıyor fenerlerle. 
 
Kültür aracılığıyla daha iyi bir dünyayı yaratacağına inanmış Zweig, politikacılara karşı eserleriyle savaş vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydındı! İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. İnsancıl ve savaş karşıtıydı. Ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. Huzursuz başlayan 21. yüzyılda düşünceleri her zamankinden daha çok geçerli. Zweig üzerine yaptığı çalışmalarla, kitaplarla ve belgesel filmlerle tanınan Salzburglu Gert Kerschbaumer Café Bazar'ın kapısını açıyor. Kocaman salonun masaları insan dolu. Hızla yanımıza gelen yaşlı garson; "Herr Doktor!" deyip hafifçe eğiliyor, köşedeki küçük masaya götürüyor bizi. Kerschbaumer gülümsüyor: "Her cumartesi hep aynı saatte geldiğimi bildiği için bu masayı bana ayırır." Bir zamanlar garson Fritz'in yedi numaralı masayı hep Stefan Zweig'a ayırdığı gibi.
 
www.ahmet-arpad.de