17 Mayıs 2009

Havyarlı, ıstakozlu, şampanyalı kriz...

Cumhuriyet Dergi 17.05.2009
BERLİN
AHMET ARPAD

Daha içeri adımınızı atar atmaz gözleriniz kamaşıyor. Sanki Topkapı Sarayı'nın hazine dairesine girdiniz. Bulgari, Tiffany, Heuer, Chopard... İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Vitrinler kolye, küpe, yüzük, kol saati dolu. Pahalı mı pahalı. Altın, platin, gümüş. Pırıl pırıl, ışıl ışıl camekânlar. Birkaç müşteri göze çarpıyor. Pek Alman'a benzemiyorlar. Kadınlar alışveriş yapıyor, adamlar sohbet ediyor. Paralı Doğu Avrupalılar olmalı. Bin beş yüz değişik parfümün satıldığı şık Beauty Department'e hiç uğrayan yok. Bir kat yukarıda Gucci, Dior, Chanel. Burada da müşteriden çok personel var. Güzel kızlar elleri önlerinde gülümseyip bekleşiyorlar. Her taraf şık, ışıl ışıl, modern, bakımlı. Satılanlar güzel ve çekici. Gereksinimi olmasa bile bir şeyler almak istiyor insan. Tabii cebinde parası varsa!

Günlerden çarşamba, öğle üzeri. Avrupa'nın en büyük satış merkezlerinden Berlin KaDeWe'nin bütün katları bomboş, in cin top oynuyor. Bundan iki yıl önce yüzüncü yaşına basan 60 bin metre satış alanına sahip mağazada 380 bin çeşit eşya satışa sunuluyor. Sabahtan akşamın geç saatlerine iki bin personel müşteri bekliyor. Katları birbirine altmış dört yürüyen merdiven ile yirmi altı asansör bağlıyor. Kısa süre öncesine kadar gün be gün elli bin insanın ziyaret ettiği söylenen KaDeWe geçmişini mumla arıyor. Şu sıralar sahiplerinin elden çıkarmaya uğraştığı, Batı Avrupa'nın bu dev mağazasını dünya savaşları bile sarsamamıştı. Hitler daha 1933 yılında Yahudi aile Tietz'i satışa zorlayıp, KaDeWe'ye el koymuş, başına da Aryan birini getirmişti! On yıl sonra bir Amerikan savaş uçağının üzerine düşmesiyle harap olan mağaza 10 Temmuz 1950'de yeniden açıldığında tam 180 bin Berlinli coşkuyla kapılarına saldırmıştı. KaDeWe aynı hücumu, onlarca yıllık düşleri sonunda gerçekleşen Doğu Berlinlilerin Kasım 1989'da duvarın batı tarafına geçmesiyle yaşamıştı.

Berlin'i ziyaret eden her turistin uğradığı söylenen KaDeWe'nin bugün sadece üst iki katı dolu. Rusya'nın, İran'ın havyarları, Fransa'nın şampanyaları, adını bilmediğiniz ülkelerin şarapları, uzakların narenciyeleri, Pasifik adalarının egzotik yiyecekleri otuz şarküterinin vitrinlerini dolduruyor. Kat kat, dizi dizi peynirler, dev jambonlar, yer mantarları, dört yüzün üzerinde ekmek ve sandviç çeşidi... Parisli Lenôtre'nin vitrinlerinde, sabahın altısında uçakla gelmiş, olağanüstü görünümde ve lezzette pastalar, ağızda eriyen inanılmaz çeşitte fondanlar. Bu kat hiçbir krizden etkilenmeyen insanlarla dolu. Cepleri paralı, giyimleri şık mı şık hanımlarla beyler ayaküstü bir şeyler atıştırıyor, şampanya yudumluyor. Istakozlar, istiridyeler, havyarlar, füme balıklar onları bekliyor. Biz ise en üst kattaki self-service lokantayı yeğliyoruz. Burasını daha çok turistler doldurmuş. Aşçıların gözünüzün önünde hazırladığı değişik yemekler çekici. Adam başı en az 30 Avro'ya karnınızı doyurduğunuza değiyor. Berlin ayağınızın altında.
 
Az sonra Unter den Linden Bulvarı'ndaki Café Einstein'da masalar dolu. Salzburglu edebiyatçı tanışla Viyana kahvesi yudumlayıp, Sacher Torte yerken o akşam başlayacak Stefan Zweig sempozyumundan söz ediyoruz. Parlamento az ötede. Sorduğumuz garson kız, Başbakan Merkel'in bugün Café Einstein'a uğramadığını söylüyor...
 
www.ahmet-arpad.de

1 Mayıs 2009

Türk Medyasının Türkçesi

Mayıs 2009
Ahmet ARPAD
Duisburg/Essen Üniversitesi'nde konuşma


Bir ülkenin yozlaşması toplumun bütün katlarında ve yaşamın tüm alanlarında başlar. Türkçenin bozulmasındaki en önemli etkenlerden biri de eğitimin kötüleşmesidir. Devlet okullarının verdiği eğitim çoktan düşüşe geçti, klasik liseler bir anlamda iflasın eşiğinde, imam hatip okulları ise tüm yurda yayıldı.

Siyasetçi-medya patronu ilişkisi 1980li yıllarda Turgut Özal ile başlamış ve sonra da güçlenerek varlığını sürdürmüştür. Yasalar, bir gazete ya da televizyon kanalı sahibinin bir başka gazete ya da televizyon kanalındaki mülkiyetini sınırlamışsa da günümüzde tekelciliğe karşı konulmuş olan bu yasaya kimse uymaz. Bugünkü Türkiye’de "kurallara ve yasalara uymama" davranışı en yaygın olarak siyasette ve medyada görülmektedir. 12 Eylül 1980 dönemi ile başlatılan, Turgut Özal ile temelleri sağlamlaştırılan ve onun "çocuklarınca" sürdürülen, tüm medyayı pençesine alan yozlaşma, siyaset, ticaret ve medya ortak ilişkisinden kaynaklanır. Son 5-6 yılda oldukça gelişen ve de güçlenen bir "siyaset-ticaret-medya-bü-rokrasi-tarikat" ortak ilişkisini günümüzde bütün gücüyle yaşıyoruz. Bunun bence en önemli nedeni, genel bir yağma kültürünün hem siyasete hem de medyaya egemen olmasıdır.

İşte bu tip bir medya da, yapısı nedeniyle bir çok gazete ve televizyon kanalını içinde barındıran holdingleri aracılığı ile toplumun haber ve bilgi alma özgürlüğünü olumsuz etkiler, hatta yerine göre de kısıtlar. Siyaset-medya ilişkisi demokrasiye büyük zarar vermeyi geçmişte olduğu gibi günümüzde de sürdürmektedir. Böyle bir yapıda, patronun bir siyasal lidere yakınlığına ses çıkarmayan, daha doğrusu o politikacının görüşünü destekleyici makaleler kaleme alan köşe yazarının cebine, kalitesi ve yeteneği ne olursa olsun, ay be ay on binlerce dolar doldurulur.

Günümüz Türkiyesinde medya ve politika yozlaşması birbirine paralel ve hızlı adımlarla ilerlemektedir. Bu iki gücün yozlaşmasının, onların büyük etkisindeki topluma da sıçramaya başladığının belirtilerini çoktandır sezmemek mümkün değil. Bugün Türk medyasına egemen olan Türkçe yozlaşması yazılı basından çok televizyonlarda ve radyolarda görülmekte. Ekranlara çıkanlar, mikrofonu eline alanlar Türkçeyi, kurdukları cümle yapısıyla ve çoğu kelimeyi yanlış vurgulayarak bozmaktalar. Yabancı dilden gelen kelimeleri konuşmalarının arasına yerli yersiz yerleştiriyorlar. Aynı cümlenin içinde yeni Türkçe ve eski Türkçe kelimeleri bir arada kullanıyorlar. Buna yazılı basında da sıkça rastlanıyor.

Bir ülkenin yozlaşması toplumun bütün katlarında ve yaşamın tüm alanlarında başlar. Türkçenin bozulmasındaki en önemli etkenlerden biri de eğitimin kötüleşmesidir. Devlet okullarının verdiği eğitim çoktan düşüşe geçti, klasik liseler bir anlamda iflasın eşiğinde, imam hatip okulları ise tüm yurda yayıldı. Çocuklar daha adlarını soyadlarını doğru dürüst yazmasını bilmiyor. Cep telefonları ve bilgisayarlar aracılığı ile birbirlerine imla hatası dolu mesajlar yazanlar, doğru bir cümle kurmasını beceremiyor. Bunun da en önemli nedenlerinden biri bence üniversite giriş sınavları. Test sınavına göre hazırlanan sınavlar bütün lise öğrenimini test çözen öğrenci modeline çeviriyor

Toplumca gittikçe kültürsüzleşiyoruz. Televizyon bağımlısı insanımız kendini daha çok ekran karşısında oturarak, dizi seyrederek, ya da boyalı basının makaleden çok reklam içeren gazetelerini okuyarak eğitiyor. Dizilerdeki bozuk Türkçeyi Türkçe sanıyor, ona özeniyor, gazete makalelerindeki, ya da son on yılda edebiyat dünyamızı fetheden modern edebiyatçıların romanlarındaki anlatım dilini modern Türkçe diye kabul ediyor.

Bugün büyük kentlerde nüfusun çoğunluğunu kırdan kente göç etmiş, gecekondu mahallerini kurmuş insanlar oluşturuyor. Bu insanlar büyük kentte büyümüş, oranın yaşamından başkasını tanımayan çocuklarına örnek olamıyor, onları büyütüp eğitemiyor. İşte "siyaset-ticaret-tarikat" hamurunda yoğrulmuş medya ide- olojisi, kültürü ve diliyle bu insanlarımızı etkiliyor.
"Cebimi nasıl doldururum" düşüncesiyle hareket eden "öncü medya"nın tarafsız olması mümkün değildir. Az önce sözünü ettiğim "beşli"nin (siyaset-ticaret-medya-bürokrasi-tarikat) Türk toplumu üzerinde oluşturduğu ortaklık ürkütücü bir aşamada! Onların çıkar ortaklığı bir medya tekeline neden olup, zamanla topluma her istediğini kabullendirebilir. Görüşlerinden diline kadar, bu yelpaze geniştir. Ve bir gün gelecek ki, medya bağımlısı insanlarımız şimdi kullandıkları "Türkçe olmayan Türkçe"ye alıştıkları gibi, tüm yozlaşmayı da olağan bulacaklardır.

"Popüler kültür" denilen canavar, üç beş holdingin elinde tüm toplumu pençesine alıp, eğip bükerken onu holding çıkarlarına uygun olarak yoğuruyor. Gazeteleri, dergileri, radyoları ve televizyonları aracılığıyla bilinçaltımıza işleniyor. Gazetelerde, dergilerde köşe kapmış kimi kimseler bildikleri ya da bilmedikleri konularda gerekli gereksiz ahkam kesiyor. Farklılıklar ortadan kalkıyor, toplum yanlış bilgilendiriliyor. Biz buna "kültürün küresel yozlaşmasıdır" da diyebiliriz. Yönlendirilme, yanlış bilgilendirilme, birörnekleştirilme ve bütün bunların sonucunda oluşan kültürel bir yozlaşma.
Medyanın haber ve bilgi vermesinin ötesinde dünyayı yorumlamak ve aktarmak gibi bir görevi de vardır. Günümüz medyası bütün dünyada gücünü kullanırken, kendi sermaye gruplarının çıkarlarını ön planda tutar, toplumu kimi zaman politikacılarla yaptığı ortaklıklara doğru yönlendirir. Gerçek görevleri, doğru haber ve bilgi aktarmak olan gazete ve televizyonlar halkın önünde gün be gün sınav verdiklerini kimi zaman unutmaktalar. Medya görevini ciddiye almalı, bunu kendi çıkarlarına uygun değil de, toplumun çıkarlarına uygun yerine getirmelidir. Gazete okurken insan kimi zaman: "Köşe yazarı, entelektüel altyapısının eksikliğini kapatmak için mi Türkçe’yi bilinçli bozuyor?" diye sormadan edemiyor. Yoksa, böyle yazarsak okunuyor, böyle yazarsak para kazanabiliyoruz diye mi kafalarından geçiriyorlar?

Günlük yaşamda kavramların yıpratıldığına, içlerinin boşaltıldığına tanık oluyoruz. Tabii "yazar" da bundan nasibini almıyor değil. Hiçbir şey üretmeyenin "sanat- çı" sayıldığı bir ülkede, her yazı yazan da "yazar" sayılıyor. Bu çok ünlü "yazı yazan"ların Türkçe yanlışları da 'değişik anlatım’ diye sunuluyor; bilgisizlikleri hoş gösteriliyor. Çoğu köşe yazarı ve gazete haber muhabiri yazılarında sık sık yeğlediği Arapça ve Farsça sözcükleri yanlış yazdığı yetmiyormuş gibi, cümle içinde de gereksiz yerlerde kullanıyor. Kimi eski sözcükleri eskiye özenir gibi yeğliyor. Tabii bunu, yeni Türkçesini bilmediğinden de yapabilir!

Avrupa’daki Türk medyasına gelince. Bence zoraki yapılanmış bir medya bu. Büyük medya patronları yıllar önce buradaki insanımıza yatırım yapan bir anlayıştan değil, "kazanalım" düşüncesinden yola çıkmışlar. Kanımca Avrupa’daki Türk medyası ne kadar satarsa satsın, ne kadar kanal açarsa açsın, pek ağırlığı olmayan bir azınlık medyası olarak kalmaya mahkum. Kimi Alman politikacının deyişiyle "getto"laşan kuşaklara hizmet ediyor! Ancak bu medyanın onlarca yıldır Alman medyasının göçmenleri ilgilendiren, onların sorunlarına eğilen konuları ele almaması nedeniyle mevcut olan bir açığı kapattığı da kesindir. Özellikle ülkedeki Türk toplumunu ilgilendiren güncel politikayı ve Almanya’daki siyasi tartışmaları kendi anadilinde yansıttığından insanımız için kaçınılmazdır. Buradaki gazeteler okura bilgi verirken anlaşılır, sade ve doğru bir dil kullanmak zorundadır. Ne yazık ki buna pek dikkat edilmiyor. Bence nedenlerinden biri, anlaşılır ve sade dilde yazmanın sanıldığı kadar kolay olmadığıdır.
 Almanya’da büyüyen insanlarımız için Türkçenin artık ikinci bir dil olduğunu kabul etmek zorundayız. Son dönemde bu ülkede Almanca’yı iyi bilen ve konuşan bir Türk nesli oluştu diyebiliriz. Ancak onların Türkçe okuma ve yazmadaki sıkıntılarını görmezlikten gelmemeli. Almanya’da bugün 5-6 yaşında olan Türkler 20 yıl sonra nasıl bir Türkçe konuşacak, bunu şimdiden bilemeyiz. Ancak günümüz medyasının Türkçesi ile büyüyecek bu neslin ilerde, şu gün kirlenmeye başladı dediğimiz Türkçeyi bile konuşamayacağına emin olabilirsiniz.

Başta Hessen Eyalet Başbakanı Roland Koch olmak üzere birçok Alman politikacının Türklerin kendi anadillerindeki yayınları izlemesini "endişe verici" buldukları bilinen bir gerçek. Fakat Türkçe’nin Almanya için bir zenginlik olduğunu kavramış politikacılar da yok değil. Türkçe yaşarsa, Türkçe medya da yaşayacaktır. Türkçe’nin yaşamasına katkıda bulunmak buradaki medyanın da yararınadır, çünkü bundan ekonomik çıkarları vardır. Türkçe basının bu ülkedeki varlığını sürdürme direnci sadece ekonomik çıkarlarıyla bağlantılı olmamalıdır. Basınımız, Türkçe’yi kullananların yararlarını da düşünmek, onları desteklemek zorundadır. Türkçe’nin iletişim dili olarak gelecek kuşaklarda da yaşaması bu ülkedeki medyamızın büyük sorumluluğu altındadır.
Sadece merkezi İstanbul’da olanlar değil, son yıllarda Almanya’da kurulan ve ayakta kalmayı başaran çok sayıda basın-yayın organı da oldukça renkli bir çeşitlilik içinde. Onlar Türkçe okuyan 2 milyonu aşkın bir toplumu bilgilendirme iddiasını taşıyor. Burada yayınlanan gazetelerimiz baskılarına Avrupa’ya özel sayfalar eklediler, daha çok insanımızı ilgilendiren haberlere yer açtılar. Örneğin ağırlıklı olarak Avrupa’daki siyasal, sosyal, kültürel, sanatsal, sportif gelişmeleri ele alan "Avrupa" haberleri "Avrupa" sayfalarını doldurmaya başladı. Şunu da unutmayalım, Türklerin %55’inin sadece Türkçe gazete okumakla yetindiği tahmin ediliyor.

Tamamen Avrupa’da hazırlanan ve büyük bölümü bedava dağıtılan çok sayıda haftalık, aylık gazete-dergi de Türkçe medyayı zenginleştiriyor. Merkezi Türkiye’de olan televizyon ve radyo yayınları yoğun olarak izleniyor. Araştırmalara göre her üç Türk evinden ikisinde Türkçe televizyonları izlemek için uydu anten var. Türklerle ve Türkiye ile bilgileri göçten 45 yıl sonra hâlâ Türk medyasından alıyorsak, bunun nedenini Alman medyasının ilgisizliğine ve de yetersizliğine bağlamak gerekir. Türk toplumunun bu ülkeye uyumu "Almanya’daki Türk medyasının görevi"dir diye düşünmek de kimi gerçekleri kabullenmemek anlamına gelir.

Günlük yaşamımızda ayak üstü okunan gazete ve dergiler türemeye başladı. Belki endüstri toplumu olmanın getirdiği bir şey bu. Türkçe medyanın çeşitliliği memnuniyet verici olabilir, fakat bunu içerik açısından da söylemek ne yazık ki mümkün değil. Araştırmacı gazetecilik, ciddi habercilik Türkiye’de olduğu gibi burada da pek önemsenmezken, magazin gazeteciliği ilerliyor. Bu tip gazetecilik de, daha çok sansasyona ağırlık verdiği için kendine uygun, kolay anlaşılır, basit bir dil kullanıyor.
Türkçe’yle çalışarak, üreterek yaşamlarını kazanan gazetecilerin, zengin bir geleneği devam ettirenler olarak mesleki sorumluluklarının farkında olmaları kaçınıl- mazdır. Son olarak şuna da dikkati çekmek istiyorum: Almanya’daki Türk medyasının günümüzde, her iki dili aynı mükemmellikte kullanabilen eleman bulması da gözardı edilemeyecek bir sorundur.

26 Nisan 2009

Adolf Hitler'in soykırımcısı...

Cumhuriyet Dergi 26.04.2009
STUTTGART
AHMET ARPAD

Münih'te 1900'da doğar. Babası lise öğretmenidir. Kent burjuvazisine mensup, hali vakti yerinde Katolik bir ana babanın oğlu olarak iyi yetişir, hümanist bir eğitim alır. Ufak-tefektir, çekingendir, pek arkadaşı yoktur. Birinci Dünya Savaşı'nda asker olup, cepheye gitmek ister, ancak yaşı elvermediği için düş kırıklığına uğrar. Katolik ve tutucu genç Heinrich Himmler 1922'de kendini birden Nasyonal sosyalistlerin arasında bulur. 1923'te Hitler'in Münih'teki darbe girişiminde yer alır. Başarılı olmayan bu darbeden kısa süre sonra partide hızlı adımlarla ilerler. 1925'te Nazilerin güvenlik örgütü SS'e katılır, üç yıl sonra da devlet terörü estiren örgütün başına getirilir. Himmler'in örgüte aldığı erkeklerin büyük çoğunluğu işsiz, yaşamla arası pek iyi olmayan, her türlü emri yerine getirmeye hazır insanlardır. 1930'lara girildiğinde Nasyonal sosyalistler topluma ağırlıklarını koymaya başlarlar. 5 Mart 1933'te aldığı yüzde 44 oyla başbakanlık koltuğuna oturan Hitler, 23 Mart'ta sosyalistler hariç diğer partilerin oyu ile çıkardığı yetki yasasıyla yasama, yürütme ve yargıyı tek elde toplar, Nazi diktatörlüğünü perçinler. Hemen ardından ideolojisini eleştiren herkesi sorgusuz sualsiz tutuklatmaya başlar. Sosyalistler, aydınlar, düşünürler, sendikacılar, yazarlar... Nazi karşıtı birçok kişi Himmler'in emriyle yok edilir. Sorumluluğundaki SS bünyesindeki Dirlewanger ve Kaminksi tugaylarının savaş sırasında en büyük soykırım suçu işlediği söylenir. Bu nedenle başta Yahudiler olmak üzere Aryan ırkından olmayan tüm azınlıkların soykırımından Hitler kadar Nazi Almanya'sının ikinci adamı Himmler de sorumludur. Führer soykırımın planlayıcısı, Himmler de uygulayıcısıdır! Hitler'e olan yakınlığı korku ile dalkavukluk arasında bir bağımlılıktır. 1943'te İçişleri Bakanı görevini de üstlenen Himmler'in emrindeki SS örgütü iki milyon üyeye ulaşır.
 
Ancak savaşın sonuna doğru Himmler Almanya'nın zaferinden kuşku duymaya başlar. Nazi rejiminin hayatta kalmasını sağlamak için İngiltere ve Amerika ile barış görüşmeleri gerektiğini açık açık söyler. Savaşı yitireceğini fark eden Hitler'in onu partiden atması üzerine Himmler yalnız kalır. Müttefiklerin ülkeyi işgal etmesiyle sahte kimliğe bürünür, adını başçavuş Heinrich Hitzinger olarak değiştirir. Hiç kesmediği bıyığını tıraş eder, gözlüğünü çıkarır, sol gözüne bant takar ve doğum yeri Bavyera'ya dönmek için yola koyulur. Ancak 21 Mayıs 1945 günü, üstü başı yırtık, Lüneburg yakınlarında İngilizlere yakalanır. İki gün sonra Heinrich Himmler olduğu anlaşılınca, daha önceden dişinin arasına yerleştirilmiş siyanür kapsülünü ısırarak intihar eder. İngilizler Himmler'i Lüneburg yakınlarında defnederler. Bugün mezarının yeri bilinmiyor. “Doğa kanunu olacağına varmalı ve en uygun olanlar yaşamalıdır” diyen Heinrich Himmler üç kişilikli bir insandı. O bir ideolog, hırslı bir politikacı ve tehlikeli bir oportünistti. Birkaç ay önce çıkan dev eserinde araştırmacı Peter Longerich, Himmler'e tam 1040 sayfa ayırmış.
 
www.ahmet-arpad.de

5 Nisan 2009

Islık çalan orangutan ve Japonlar

Cumhuriyet Dergi 05.04.2009
HEIDELBERG
AHMET ARPAD
 
Ujian'e her sabah sebze getiren adam yolda karşılaştığı bir tanışı ile çeneye daldığı için geç kalmıştı. Ujian, yüzünü kafesinin parmaklıklarına dayamış onlara bakıyordu. Adamın elindeki, içi sebze ve meyve dolu sepet ağzını sulandırıyordu. Az ötede duran adamların koyu sohbeti bitecek gibi değildi. Birden arkalarından gelen ıslık sesiyle irkildiler, başlarını çevirip, ıslığın kimden geldiğine baktılar. Görünürde kimseler yoktu. Çeneye devam ettiler. Fakat yine bir ıslık! Onlara ıslık çalan, sabırsızlanmaya başlamış olan Ujian'dı. Heidelberg hayvanat bahçesindeki bu sansasyon olay geçen yılın ağustosunda gerçekleşmişti. O günden bu yana on dört yaşındaki dev orangutan Ujian keyfi yerinde oldu mu kendi kendine ıslık çalıyor. Bakıcılarının söylediğine göre bu arada tekniğini de düzeltmiş. İnsan elinde büyütülmüş olduğu için niyeti onların dikkatini çekmekmiş. Bakıcıları denemiş, içi ceviz, fındık ve kuru üzüm dolu kapları gördü mü, sevincinden hemen ıslığa başlıyormuş. Çocukluğunu Stuttgart hayvanat bahçesinde geçirmiş olan Ujian, dünyada ıslık çalmasını beceren üç orangutandan biri. Şu sıralar ABD'nin İowa eyaletindeki Great Ape Center'in uzmanları onun ıslığı üzerine kafa yoruyor...
 
Heidelberg'e gelip de Neckar nehri kıyısındaki tarihi kente tepeden bakan sarayı ve mahzenindeki bir zamanlar 220 bin litre şarap alan dünyanın en büyük fıçısını görmemek olmaz. Parkının ağaçları altında Goethe sık sık oturur, aşağılardaki Neckar vadisini seyredermiş. Sarayın önündeki alan her zamanki gibi turist dolu. Japon gruplar çoğunlukta. Asya'nın bu hep gülümseyen insanları cıvıl cıvıl. Upuzun bir limuzin yaklaşıyor, az ötede duruyor. Beyaz tuvaletli bir Japon gelin iniyor.
 
Heidelberg turizm bürosu Japonlara saray kilisesinde düğün düzenliyor. Mendelssohn'un düğün marşı dışarılara taşıyor. Dağ treni ile indiğimiz kentin sokakları da Japon dolu. Rehberlerinin peşinden koşar adım gidiyorlar. O sokaktan bu sokağa, tarihi yapıların önünden hızla geçiyor, kilisenin çabucak fotoğrafını çekiyorlar. Rehberlerin işi kolay, grupları ne kadar büyük olursa olsun tek turist kaybolmuyor. Japonlar neredeyse "bitişik nizam" geziyorlar!
 
İki saatlik Heidelberg turlarının son durağı tarihi taş köprü. Arka planda saraylı bir Heidelberg panorama fotoğrafı. Oradan da dosdoğru hediyelik eşya dükkânı "Unicorn"a. Heidelberg'e gelen Japon turistleri, Alman dükkânlarına yüz vermiyorlar, yüzde 20 pahalı da olsa, sadece kendi dükkânları "Unicorn"dan alışveriş ediyorlar! Onların pek zamanı yok. Bir haftada Avrupa: Londra, Paris, Amsterdam, Roma! Heidelberg ve Münih (Japonlar için Old Germany). Kent yüzyıllar boyu bütün dünyadan akademisyenleri, sanatçıları, edebiyatçıları çekmiş. Şimdi her yıl 800 bin turist otellerinde konaklıyor, üç buçuk milyon insan günübirlik Heidelberg'i ziyaret ediyor.
 
Ilık bir bahar gününde pazar alanındaki çeşmenin önünde oturmuş genç, dalgın dalgın gitarının tellerine vuruyor. Belki güzel havayla keyiflenen Ujian de şu sıra yine ıslık çalmaya başlamıştır. Söylendiğine göre aynı gruptan 20 yaşındaki dişi orangutan Puan da şu sıralar ıslık çalmayı denemekteymiş...
 
www.ahmet-arpad.de

22 Mart 2009

Tim de bir "loser"dı...

Cumhuriyet Dergi 22.03.2009
STUTTGART
AHMET ARPAD

Bir veya iki katlı, bahçeleri bakımlı şık villalar, kapılarında pahalı otomobiller... Burada yaşayanlar iyi iş güç sahibi, gelir düzeyi yüksek aileler. Sokaklar bomboş, bahçelerde tek insan yok. Sadece bir villada polisler nöbet tutuyor. Gazeteciler, televizyoncu ve radyocular çoktan sokakları terk etmiş. Köyün iki lokantası "Lamm" ve "Löwen" öğleden sonra kapatmış. Küçük bakkal dükkânını işleten kadın kapının önüne iskemlesini çıkarmış güneşleniyor. On beş kişiyi öldürüp, son kurşunu da kendine sıkan Tim"in on yedi yıl yaşamış olduğu Stuttgart yakınlarındaki Weil zum Stein köyü ölü sessizliğine bürünmüş...
 
"Winner-Loser" kültürü Almanya"da her geçen gün daha çok ağırlık kazanıyor. Günlük yaşam sorunlarının altından kalkamayan sadece yetişkinler değil. Toplumun geleceği çocuklar ana babaları ile ayrı ayrı dünyalarda yaşıyorlar. On iki, on üç yaşında sigaraya, içkiye başlıyorlar, uyuşturucu kullanıyorlar, kaba kuvvete başvuruyorlar. Günümüz yetişkinleri kötü yola düşen günümüz gençleri ile baş edemiyor. Açlık sınırında yaşayan anneler çocuklarını öldürüyor. "Almanya"daki eğitim utanç verici... İnsanların yeterli eğitim almadığı ülkelerde demokrasi işlemez..." sözleri Cumhurbaşkanı Horst Köhler"in. Çeşitli nedenlerle sorunlu yetişen gence ailesinin gösteremediği ilgi ve sıcaklığı okulu da veremiyor. Öğretmen yetersizliğinin yanı sıra sınıfların da kalabalık olması öğrencinin randımanını azaltıyor. Çevresinden beklediği ilgiyi göremeyen genç insanlar bunu başka yerlerde arıyor. İçkide uyuşturucuda ve şiddet içerikli bilgisayar oyunlarında... Gelişme çağındaki bu insanlar güçlü olmak, kabul edilmek, kişilik sahibi olmak, korkularını birisine anlatmak, sorunlarını onunla paylaşmak istiyor. Günümüzün stres dolu, hızlı yaşayan ve sadece güçlüyü kabul eden toplumunda bütün bunları başaramamış, ailesinden kopmuş Tim gibi kimi "loser" de günün birinde hıncını onu dışlamışlardan alıyor!
 
"JawsPredator1" takma adını kullanan, gününü evde tek başına geçiren Tim şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynayarak zaman öldürüyor, "airsoft" oyunlarındaki, gerçeklerine benzer silahlar kullanıyordu. Babası ona daha 14 yaşında atış kulübünde silah kullanmasını öğretmişti. Erfurt ve Emstetten"de gerçekleşen okul katliamları üzerine de fikir yürüten Tim"e göre, "İşin komik tarafı katliam yapacaklarını daha önce açıklayanlara bugüne kadar kimsenin inanmamış olması!" O, içine kapanıktı, pek konuşmazdı. Tüm dünyası "Far Cry 2", "Counterstrike" ve "Tactical Ops" gibi oyunlardı. Yakın çevresi Tim"den gelen sinyalleri fark etmiyordu. Onunla sınıfta dört yıl yan yana oturan Phlipp ile bir rastlantı sonucu tanıştım. "En iyi arkadaşlarımdan biriydi." dediği Tim iki kişilikli olmalıydı. Büyük balığın küçük balığı yuttuğu, ortak değerlerin çoktan yitirildiği günümüz Alman toplumunda insanlar bencilleşiyor, içlerine kapanıyor, kabuklarına çekiliyor. Birey, yalnızlık ve bencillikle daha çocukluğunda tanışıyor. Tim"in katliam yaptığı Winnenden"de karısı bir zamanlar öğretmenlik yapan Cumhurbaşkanı Horst Köhler soruyor: "İnsanlarımızla yeterince ilgileniyor muyuz?"
 
www.ahmet-arpad.de

1 Şubat 2009

Savaşı durduran şarkı

Cumhuriyet 01.02.2009
STUTTGART
AHMET ARPAD

Batı Almanya Cumhurbaşkanı Theodor Heuss, 1957 yılında Ankara ve İstanbul'u ziyaret ettiğinde neredeyse benim de elimi sıkacaktı. Dolmabahçe'de motordan indiğinde alandaki karşılayıcılar arasında Alman Lisesi öğrencilerinin de olması doğaldı. Ertesi gün liseye geldiğinde onu daha da yakından görmüştük. Bahçede önümüzden geçerken tam da önümdeki çocuğun yanına sokulmuş, elini sıkmış ve onunla Almanca kısa bir sohbet etmişti. Yıllar sonra Stuttgart'taki üç katlı, parkı andıran bir bahçe içindeki villasının az ötesinde yaşayacağımı o günlerde düşümde görsem inanmazdım. Oturma odası, yemek odası, bürosu 1950'li yıllarda Heuss ailesinin kullandığı mobilyalarla olduğu gibi duruyor. Katlardan biri eski cumhurbaşkanının arşivine ayrılmış. Yirminci yüzyıl Almanya'sının politik tarihi belgeleniyor. Theodor Heuss'un özel izniyle 1958'de Almanya'ya gelen Ankara meslek enstitüsü mezunu 150 kişi bu ülkeye giren ilk Türk işçileriydi!
 
Villanın katlarından biri sürekli değişen sergilere ayrılmış. Şu aylarda sırada "Lilli Marlene" var. 1915'te Rus cephesine gitmeye hazırlanan asker Hans Leip'ın yazdığı bir şiir Norbert Schultze'nin 1938'deki bestesi, ardından da Bremerhavenli kadın şarkıcı Bunneberg'in (Lale Andersen) repertuvarına almasıyla ünlenir. Ancak dünya çapındaki ününe 1941'de Belgrad'daki Alman asker radyosunun her akşam yayımlamasıyla kavuşur. "Kışlanın büyük kapısının önünde / Büyük kapının önünde bir fener vardır / İşte orada buluşalım / O fenerin altında buluşalım / Eskiden olduğu gibi Lilli Marlene / Eskiden olduğu gibi Lilli Marlene". Anavatandan binlerce kilometre ötede savaşan Alman askerleri Lale Andersen'in hasret dolu boğuk sesini dinler, her şeyi unutur. Belgrad radyosuna on binlerce mektup yağar. Radyo her akşamki programına saat 21.55'te Lilli Marlene ile başlar! Savaş sürer gider, şarkı ününe ün katar. Sadece Hitler'in değil, karşı cephedeki "düşman" askerlerine de savaşı unutturur Lilli Marlene. Ünlü yazar John Steinbeck'in dediği gibi "Şarkılar siyasete benzemez, sınırları kolayca aşarlar". Birbirlerini boğazlasın diye cephelere sürülmüş milyonlarca gence her şeyi unutturan bu ezgi bir an için silahları susturur. O, "savaşı durduran şarkı"dır!
 
Theodor Heuss evinden çıkıp, villalar arasından ormana doğru ilerlerken bir başka ünlünün, Ferdinand Porsche ailesinin evinin önünden geçiyoruz. Hitler'in, "Düşük maliyetli bir ‘halk' otomobili yap!" emri üzerine Porsche "kaplumbağa"yı yaratmıştı. Sonraki yıllarda Alman
Nasyonal Sosyalist partisine ve SS'ye üye oldu, Hitler'e askeri araç da üretti. Savaştan sonra tutuklandı. Fakat kimse kılına bile dokunamadı. Hitler ondan yararlanmıştı. Savaşın ardından Batı Almanya'yı kurduranlara da gerekliydi Porsche! Şimdi önünden geçtiğimiz villadan vârisleri bir süre önce taşındı. Theodor Heuss'un komşusu görkemli yapı artık Porsche Konukevi. Stuttgart'taki fabrika her yıl rekora koşuyor.
 
Yeniden inşa ettikleri otomobil müzesi fütürist bir yapı. Havada duran bir gemi mi, yoksa bir UFO mu? Birkaç gün önce açılışını yaptılar.
 
www.ahmet-arpad.de

18 Ocak 2009

Bir Don Kişot yazarın ardından

Cumhuriyet 18.01.2009
STUTTGART
AHMET ARPAD

Hitler Almanya'dan gelip anavatanı Avusturya'ya el koymasının hemen ardından 1938 yılında Viyana'nın Kahramanlar Alanı'nda bağıra çağıra yaptığı konuşmada onu coşkuyla dinleyen yüz binlerin arasında 14 yaşında ürkek bir erkek çocuğu da vardı. Adı Johannes Mario Simmel idi… Aradan tam elli yıl sonra yine Viyana. Ürkek çocuk çoktan ünlenmiş, yazar olmuş, tüm dünya tanıyor onu, yazdıkları otuz dile çevrilmiş 70 milyona yakın basmış. Romanlarının yanı sıra 1958'de yazmış olduğu "Okul Arkadaşı" adlı tiyatro oyunu Sydney'den Stockholm'a birçok büyük kentte sahnelenmesine, iki kez filme çekilmesine karşın Avusturya'da hiçbir tiyatro onu programına almaya cesaret edememiş. Ta ki sosyal demokrat Franz Vranitzky ülkenin başbakanı olana kadar! "Okul Arkadaşı" Nazilerle alay eden, onlarla işbirliği yapmış Avusturyalıları sert bir dille eleştiren bir tiyatro oyunu. Viyana'daki prömiyerine geldiğimizde haykıran dazlakların arasından geçip tiyatro binasına girebilmiştik. İki saat sonra perde kapanırken ülke başbakanı ayakta alkışlıyordu.
Yazdıklarıyla tüm yaşamı boyunca ırkçılıkla, faşizmle savaşmış olan Simmel, söz Nazilerden açıldı mı her defasında hemen heyecanlanırdı. "Savaş bittiğinde biz gençler gelecekten çok ümitliydik" derdi. "Nazi vebasından kurtulduğumuz inancını taşıyorduk, ne de güzel planlarımız vardı!" Gazeteciliğe atılmıştı, görevi gereği ülkeden ülkeye gidiyor, savaş sonrasının insanlarını ve politikacılarını tanıyordu. En geç 1960'lı yıllara girildiğinde değişen pek bir şey olmadığını fark etmişti. Her şey eski hamam, eski tastı! "Hitler'i seçmiş olanlar 60 milyon insanın öldüğü savaşa karşın ‘ben sadece görevimi yaptım' demekle sorumluluktan kurtulacağını sanıyordu… 1945 öncesinin yardakçıları yine aramızdaydı, onlar sadece giysilerini değiştirmişti…"
 
Johannes Mario Simmel ile 1973-2008 arası süren yakın dostluğumuz bir yazar-çevirmen tanışlığından öteye idi. Kimi yerde bir ağabey-kardeş, kimi yerde bir baba-oğul ilişkisiydi. Viyana, Münih, Stuttgart, Monte Carlo, Zug'daki buluşmalar, sohbetler, uzun telefon konuşmaları, yazışmalar havadan sudan değildi. İçerikleri politika, sanat, edebiyat olan heyecanlı düşünce alışverişlerini vefatından 5 ay öncesine kadar sürdürmüştük. 12 Eylül ihtilalinin ardından Türkiye'de gazetecilerin ve solcu düşünürlerin hapislere atılması, düşünce ve basın özgürlüğünün kısıtlanması üzerine Simmel, eserlerinin ülkemizde yayımlanmasına izin vermekten vazgeçmişti. Ve bu kararı ta 2007 yılına kadar sürmüştü. Türkiye o günden bugüne düşünce özgürlüğünde pek olumlu adımlar atmamış olmasına, Erdoğan iktidarını beğenmemesine karşın, "Eserlerinizi tanımayan yeni neslin aydınlatıcı düşüncelerinize çok gereksimi var!" sözleriyle onu ‘inadı'ndan vazgeçirmeyi sonunda başarmıştım! Şimdi Türkiye'de Simmel'ler yeniden basılıyor…
 
Geçen yaz yapmış olduğumuz son telefon sohbetlerinden birinde keyfi yerinde değildi. Her zamankinden daha karamsar konuşmuştu: "Yazar olarak bu dünyayı değiştiremezsiniz, fakat kimi kötülüğe engel olabilirsiniz. Günde 40 bin çocuğun öldüğü günümüz dünyasında insanların başarılı olduğu tek şey küresel kapitalizm!" Simmel'in savaş sonrası düşleri kısa sürede yıkılmış, ayaklar altında parçalanmıştı. Koskoca bir kütleydi onlar. "Ben yine de bu düşler kütlesini omuzlayıp, dağa çıkardım. O ise her defasında yine uçuruma yuvarlandı. Ve ben hep yeniden denedim".
 
Son yıllarda geriye dönüp baktıkça kendini Don Kişot'a benzettiği anların gittikçe arttığını söylerdi. Böyle birini 35 yıl boyunca tanımış olduğum için kendimi mutlu hissediyorum. "Üzerinde yaşadığımız dünyada bir insan başka bir insanı mutlu yapabilseydi bütün dünya mutlu olurdu" diyen Johannes Mario Simmel yaşam görüşlerimi olumlu etkilemiştir.
 
www.ahmet-arpad.de

6 Ocak 2009

M.Simmel, 12 Eylül’ü neden protesto etti?

Doğan HIZLAN
Hürriyet, 06.01.2009


POPÜLER romanlarıyla 80 milyondan fazla okura ulaşan Johannes Mario Simmel, Türkiye’de çok satanlar arasında yer almıştır. 7 Nisan 1924’te Viyana’da doğdu, 1 Ocak 2009’da İsviçre’de öldü. Otuzu aşkın kitabı bizde yayınlandı.

Birçok kitabını dilimize çeviren Ahmet Arpad, Simmel’in 12 Eylül’den sonra, kitaplarının Türkiye’de yayınlanmasına neden müsaade etmediğini bana gönderdiği e-postada şöyle açıklıyor:

"Türkiye’de 12 Eylül ihtilalinin peşinden gelen ’düşünceyi kısıtlama’ dönemi, solcu düşünürlerin, yazar ve gazetecilerin tutuklanması, ömrü boyunca düşünce özgürlüğü ve haksızlığa karşı savaşmış Mario Simmel’e eserlerinin Türkiye’de basılmasına izin vermeme kararını aldırtmıştı.

Ta ki 2008 yılına geldiğinde uzun görüşmeler sonucu onu bu yirmi yıllık inadından vazgeçirebilene kadar.

Mario Simmel’i 35 yıl boyunca tanımış olduğum için kendimi mutlu hissediyorum. O yaşam görüşlerimi etkilemiş bir insandır."

Mario Simmel’in Bırakın Yaşasınlar romanı (*), Ahmet Arpad’ın çevirisiyle yirmi beş yıl sonra yeniden yayınlandı. Hafta sonu yıllar öncesinin değişmeyen lezzetiyle okudum.

Bir serüven, aşk romanı içinde, nasıl ırkçılığa, Nazizm’e karşı olduğunu, Türklere yapılan haksızlığı nasıl kınadığını bir kez daha gördüm.

Türkleri ve Türk çocuklarını över bu kitabında, kahramanlardan biri, "Bu kışkırtıcılığa bir son verin! Türkleri rahatsız etmeyin" der.

Ölümünden dört ay önceye kadar Simmel’le görüşen Arpad, onun önemli sözlerinden bir seçmeyi de bana gönderdi.

Sanırım bu sözler onun siyasal tavrını yeterince açıklıyor:

Bir kitap kolay okunuyorsa yazılması mutlaka zor olmuştur.

Almanya’da çoğu kişinin sağ gözü hep kör olmuştur.

Nasyonal sosyalizm, yaşamım boyunca benim için travma idi.

Naziler ve Neo-Naziler gözümde hep bir veba hastalığı idi.

İnsanın yaşamındaki tek günahı, cesaretini yitirmesidir.

Yaşamın anlamı, her insanın görevini yerine getirmesidir.

Dünyada bir insan başka bir insanı mutlu yapabilseydi bütün dünya mutlu olurdu.

Yazar olarak bu dünyayı değiştiremezsiniz, fakat kimi kötülüğe engel olabilirsiniz.

Son yıllarda geriye dönüp baktıkça kendimi Don Kişot’a benzettiğim anlar çoktur.

Mario Simmel’in benim yayıncılık mesleğimde de önemli bir yeri vardır. Onun kitapları, "Doğan Hızlan başkanlığında bir kurul tarafından seçildi" tanıtımıyla benim hazırladığım dizide çıkmıştır, Altın Kitaplar Yayınevi’nde. Bu diziyi de bana kurduran rahmetli dostum Dr. Turhan Bozkurt’tur.

Simmel’in kitap adlarının da bir özelliği vardır; şairlerden alınmış dizeler, ya da başka yazarlardan satırlardır.

* * *

SIMMEL’in yeniden okunacağı kanısındayım.

(*) "Bırakın Yaşasınlar", Mario Simmel, Türkçesi: Ahmet Arpad, Everest Yayınları, Eylül 2008.

21 Aralık 2008

Düşle gerçek karışımı bir kent

Cumhuriyet 21.12.2008
SALZBURG
AHMET ARPAD

19. yüzyılın ünlü gezgini Alexander von Humboldt'a göre, Napoli ve İstanbul'un yanı sıra Salzburg dünyanın en güzel üç kentinden biridir. Ortaçağla günümüz bağdaşıyor Salzach Irmağı kıyısındaki bu kentte. Doğanın güzelliği ile sanat eserleri, dik, kayalıklı yamaçlarla yeşil düzlükler bir arada uzanıyor. Alpler'in en son eteklerine sıkışmış ovada bazen yeşil, bazen sarı gri, fakat hep köpüklü ve çağıltılı akan Salzach'ın kıyılarında yükselen kubbelere gün batışının kızıllığı vuruyor. Akşamın loşluğunda renk değiştiriyor üzerlerine hafif kar düşmüş küf yeşili kubbeler, kıpkırmızı kiremitli sivri damlar. Irmağın kıyısındaki dizi dizi kestane ağaçlarının altına gizlenmiş kanepelerde oturanlar karşılarındaki kentle sahne karışımı bu çarpıcı görüntüye dalıyor. Tarihi yapılar arasındaki daracık ortaçağ sokakları önce karanlığa bürünüyor, sonra ışıl ışıl aydınlanıyor fenerlerle. Kent yavaş yavaş boşalıyor. Salzburg'a günübirlik gelmiş turistler otobüslerine binip gitmiş. Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden, pastanelerden ışık sızıyor. Tarihi binaların altındaki dar pasajların birbirine bağladığı sokaklar ıssız. Kürklü, lodenli çiftler koşar adım tiyatroya, operete, konsere gidiyor. Parlak tuvaletli bayanlar, smokinli beyler operanın kapısında taksilerden iniyor. Cafè Tomaselli'de, Cafè Bazar'da, Schatz'da, Demel'de, Fürst'te müşteriler azalmış. Beyaz önlüklü şirin kızlar keyifle masaları siliyor, iskemleleri topluyor. Otel Sacher'in terasından karşılar büyülü. Birkaç yıl önce kapanan tarihi Cafè Winkler'in üzerindeki kocaman projektörler Hohensalzburg Kalesi'ni ışığa boğuyor. Salzach Irmağı'nın karanlık suları iki kıyının ışıltıları altında pırıl pırıl. Üçüncü yüzyıldan kalma dehliz gömütlüklerin az ötesindeki St. Peter mahzeninde kırmızı şarap yudumlayanlar derin sohbetlere dalmış. Büyük kilise alanı soğuk. Buz gibi bir rüzgâr çıplak taşları yalıyor. Yüksek sütunlar önünde zenginler kadeh kaldırıp, kahkahalar atıyor. Jedermann yalancı dostlarıyla eğleniyor. Birdenbire göğün karanlığından bir ses adını haykırıyor, onu çağırıyor. Herkes kaçışıyor. İyilik melekleri Jedermann'ı kucaklayıp göklere götürüyor. Orgun kulakları çınlatan sesiyle güvercinler uçuşuyor... Salzburg, sokaklarıyla, kiliseleriyle, saraycıkları, villa ve yüzlerce yıllık sayısız yapısıyla bir sahne kent. Burada düşle gerçek birbirine karışıyor.
 
www.ahmet-arpad.de

7 Aralık 2008

‘Dostluk eli uzatırdı herkese’

Cumhuriyet 07.12.2008
SALZBURG
AHMET ARPAD

Bu ev artık Stefan Zweig’ın! Yaşamı boyunca Avrupa ruhunu, toplumların uzlaşmasını düşlemiş olan bu ünlü Avusturyalıya Salzburg’un geç de olsa verdiği bir armağan! 1934’te Nazi baskısına dayanamayıp ailesini, evini, kentini terk eden Zweig’ı Salzburg aradan tam 74 yıl geçtikten sonra algılıyor. Salzach Irmağı kıyısına yayılmış tarihi kente tepeden bakan Edmunsburg’daki üç katlı şık 17. yüzyıl barok villa buram buram Zweig kokuyor! Burası artık edebiyatla bilimin buluştuğu bir yer. Zweig’ın yaşamı sayısız arşivden bulunup çıkarılmış fotoğraflarla ve belgeyle anlatılıyor. Kütüphane odasının raflarını dünyanın dört bir köşesinden gelmiş yüzlerce Zweig çevirisi dolduruyor. Yazı masası ile uzun yolculuklarda yanından hiç ayırmadığı daktilo da bir köşede yerini almış. Enternasyonal Stefan Zweig Cemiyeti Başkanı Dr. Holl, Salzburg’daki bu güzel yapının artık Avrupa edebiyatı ve sanat tarihi üzerine düzenlenecek bilimsel toplantılara, konuşmalara, konferanslara ve okumalara açık olacağını söyledi. Zweig üzerine araştırma yapanlar da burada her şeyi bulacak. Çeşitli ülkelerden edebiyatçıların ortak projelerine destek vereceklerini, salonlarını ve arşivlerini onlara açacaklarını da sözlerine ekledi.
 
Bundan doksan yıl önce kültür aracılığıyla Avrupa’yı birleştirmeyi kafasından geçiren Stefan Zweig’ın düşünü hep canlı tutmak, Salzburglular için artık bir “Avrupa projesi”. İki savaş arasında bütün usta eserlerini yarattığı Salzburg, onun gözünde “Avrupa’nın kalbi” idi. Salzach Irmağı’nın bir kıyısında, tepede, Kapuzinerberg’de, ömrünün en önemli yıllarını geçirmiş olduğu bahçeli büyük villa, öteki kıyısında, tepede, Mönchsberg’de şimdi onun adını taşıyan, günümüz insanlarına onu anımsatan başka bir villa. Geride bıraktığı sayısız eserle bizlere hep örnek olmuş ve olmaya devam eden bir insan. Yirminci yüzyılın iki dünya savaşını yaşamış bu büyük yazarı, kendi güçlerine inanmış insanların dünyayı savaşlardan arındıracağı inancını taşıyordu. “Savaşlarla savaşmalıyız!” diyen Stefan Zweig geride bıraktığımız yüzyılın en hümanist edebiyatçısı idi.
 
Avrupa’nın çeşitli kentlerinden Stefan Zweig Center’in açılışına gelmiş insanlar, ünlü yazarı andı. Konuşmacılar yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarını anlattı: “Kültürlerin birleştiği bir Avrupa... Hümanizm, güzel sanatlar, edebiyat, bir araya gelen sanatçılar, müzisyenler, edebiyatçılar... Avrupa insanlarını kültür aracılığıyla birleştiren, güçlendiren insanlar...” Stefan Zweig’ın düşleriydi. Avrupalı Zweig bir Avusturyalı idi. O, Avrupalı bir modern dünya vatandaşıydı. Politikacılara karşı eserleriyle düşün savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydındı! Kültür aracılığı ile daha iyi bir dünyayı yaratacağına inanmış tam bir düşünürdü. İnsancıldı, savaş karşıtıydı. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Bu uğurda savaşım verdi ömrü boyunca.
 
Zweig lirik anlatımı ve yalın diliyle okuru kendine bağlar. Yaşamöyküsü olarak kabul edilen “Dünün Dünyası” (Türkçesi: Burhan Arpad) eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: “Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır.”

Piyanoda Chopin müziği, Barcarolle... Duvarlar bembeyaz, yüksek mi yüksek. Piyanonun tuşlarına dokunan parmaklar ince, narin. İnsan ruhunu dolduran Chopin melodileri... Konuşmacı sözlerini bitiriyor: “İnsancıldı, dostluk eli uzatırdı herkese, karşılık beklemeden. Gösterişi sevmezdi, insanları sevmek yaşam koşuluydu Stefan Zweig için... Toplumları birbirine yaklaştırmak bir misyondu onun gözünde...”
 
www.ahmet-arpad.de