12 Mart 2006

Çocuk yaşta içki bağımlısı

Cumhuriyet 12.03.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Gençlik Evi'nin toplantı salonunda rahat koltuklara kurulmuş oturuyorlar. Bir öğretmen, bir sosyolog, emniyetten bir yetkili, bir hastane doktoru. Karşılarında iki kızla, gençten bir delikanlı. Kadının söylediğine göre gençler 13-14 yaşlarında. Sorunları var. İçiyorlar. Boş zamanlarında, daha çok hafta sonlarında, diskoteklerde, arkadaş partilerinde. Kimi zaman öğretmenleri ile gittikleri okul gezilerinde de araları alkolle hep iyi. Adının Jack olduğunu söyleyen delikanlı en çok konuşanı. Kızlar ise az konuşup çok dinliyorlar. Saçlarını sarıya boyattığı belli olan Jack, dünyayı pek takmayan bir havada: ''İçmediğimiz hafta sonu yok'' diyor. ''Ne varmış bunda? Arada bir kafayı bulmak kötü mü? Sigara tiryakisi olsak ya da uyuşturucu alsak daha mı iyi olurdu?'' Sağına soluna şöyle bir bakıyor. Herkes kulak kabartmış, ses çıkarmadan onu dinliyor. Anlatıyor, anlatıyor. Yaptıklarından gurur duyuyormuş gibi bir hali var. Yaşlarından büyük gösteren kızlar da dudaklarında hafif bir gülümseme, gözlerini Jack'tan ayırmıyorlar. ''En çok partilerde kafayı buluruz. Bir akşamda 7-8 büyük bardak Cola-Votka olağandır bizler için...''
 
Şöyle bir hesaplıyorum. Litrelik bir şişe adam başına! ''Votka içtin mi eve geldiğinde ağzın içki kokmaz'' diye devam ediyor Jack. ''Diskotekler pahalı, en çok 2 kadehe yeter paramız. Biz içeri girmeden, dışarıda birkaç yudum alır, hafiften keyifleniriz...'' Kızlardan esmeri gülümsüyor. Psikolog kadın söze karışıyor: ''Çocuk yaştaki gençlerin hafta sonu partileri son yıllarda giderek artıyor'' diyor. ''7. sınıfta başlıyorlar, 12-13 yaşında öğrenciler bu partilerde sabaha kadar içiyor.'' Emniyet yetkilisi, kadının bıraktığı yerden devam ediyor: ''Buna içmek denmez. Kafayı çekiyorlar, kendilerinden geçene kadar. Hastaneye götürülenler çok aralarında.'' Adam çok heyecanlı. Görev alanına öğrencilerin okul dışındaki yaşamları ve sorunları giriyor. ''Özellikle yaz aylarında açık hava konserleri, bahçelerde yapılan partiler, sokak kavgaları... Her yerde peşlerindeyiz. İçkili kız ve erkek öğrenciler çok sorun çıkarıyor. Bizim görevimiz aileleriyle okullarını bilgilendirmek. Elimizden daha fazlası gelmiyor.''
 
Konuşma sırası hastane doktorunda. ''Bundan 10 yıl önce çalıştığım hastaneye getirilen gençlerden yüzde 14'ü alkol zehirlenmesindendi. Şimdi ise bu oran yüzde 54'e çıktı!'' diyor. ''İçlerinde yaşı 13 olanlara sık sık rastlanıyor.'' Son yıllarda toplumsal sorunları giderek artan Almanya'da aileler yaşam savaşı veriyor. İşini yitirmemek isteyen, ay sonunu nasıl getireceğiz diyen, geçim derdinden bir türlü kurtulamayan ana babalar çocuklarına pek zaman ayıramıyor. Ergenlik yaşında yalnız bırakılan, yönlendirilmeyen gençler giderek daha çok zararlı alışkanlıklar ediniyor. Aile içi sorunlarını okula taşıyan bu gencecik insanlarla öğretmenleri de baş edemiyor. Eğitim ülke genelinde geriliyor. Avrupa ülkeleri arasında yapılan araştırmalar, Almanya'nın bir türlü 20. sıradan yukarı çıkamadığını kanıtlıyor. Peki, 12-13 yaşındaki çocuklar sert içkileri nereden buluyor? Yasalara göre onlara her türlü içki satışı yasak. ''Bu hiç sorun değil'' diyor emniyet yetkilisi. ''Gece-gündüz açık benzin istasyonlarında kimse onlara yaşlarını sormuyor...''
 
Jack'ın yanında oturan esmer kız: ''Bizim oradaki marketten de kolayca satın alıyoruz!'' derken gülümsüyor. ''Arada sırada kafayı bulmak kötü olsa, siz yetişkinler de elinizi içkiye sürmezdiniz!''
 
www.ahmet-arpad.de

8 Mart 2006

Başını Kuma Sokan Gazeteciler!..

Cumhuriyet 08.03.2006

Başbakanından profesörüne, semirmiş gazete patronundan bağımlı köşe yazarına... Ne tuhaf bir ülkeyiz, 82 yıldır laiklik ve demokrasi yolunda yürüyen bir basın organından Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokmak isteyen bir başbakan, düşünce özgürlüğünün koruyucusu sandığınız basın mensupları sürekli rahatsız oluyor!
 
Ahmet ARPAD
 
Yığınlar sorunlu, sürekli geçim sıkıntısında. Milli Görüş yandaşı, imam hatip lisesi diploması cebinde dinibütün Başbakan Türkiye'ye 'uğradığı' zaman ya onu bunu eleştiriyor ya da coşkulu AB nutukları atıyor. Peşinden giden medya, başını kuma sokmuş...
 
Sanki görevi kamuoyunu bilgilendirmemek, aydınlatmamak, yanlışların üzerine gitmemek.
Son üç yılda Türkiye'de inanılmaz olaylar yaşanıyor. İnsanımız yoksulluk içinde kıvranırken medyadaki birileri çıkarlar uğruna gözlerini ve kulaklarını kapatıyor.
 
Onlarca yıldır ülkenin sorunlarına inatla dikkati çeken Cumhuriyet gazetesine ve yazarlarına saldırmayı ise yerine getirilmesi zorunlu bir 'görev' kabulleniyorlar.
 
'Boyalı basın' ın gökdelenlerine kurulmuş dolar maaşlı kimi genel yayın müdürü bu yazarcıklar televole gazeteciliği yaparken onurlanıyorlar. Pohpohlamaktan eleştirme görevini unutmuşlar. ''Bakarsın gün gelir, işim düşer'' kafa yapısıyla beklemedeler. Omuzlarını sıvazlayanlar, çıkarları uğruna cumhuriyetin temellerini kemirirken, onlar bir karmaşa ortamında görevlerine devam ediyor. Ülkeyi ''ölüm döşeği'' ne yatırmak isteyenlere arka çıkıyorlar. Onlar, oradan oraya sürülen piyon taşları, ipleri görünmeyen birilerinin elinde, yaptıklarının tamamen bilincinde zavallı kukla kişiler.
 
Osmanlı'nın son döneminde ülke yabancı güçlere peşkeş çekilirken yönetenler yığınlardan kopmuştu. Kamuoyu suskundu, rejime karşı çıkanlar sessizliğe mahkûm edilmişti. Bugün de özellikle son hükümetin ve kuklası kimi medya yazarcıklarının ikide bir Cumhuriyet gazetesine saldırması insana o uygulamayı anımsatıyor. ''TEM manzaralı'' kocaman odasında oturan, saatlerini bilgisayarı ile baş başa geçiren, günlük yaşamında halkın içine pek girmeyen gazeteci, toplum ne yapıyor, ne düşünüyor, nereden bilsin? Halkın sorunlarını yaşamayan, günbegün köşesinde yazdıkları ile kimi, neye inandırmak istiyor bu insan? Okura ahkâm kesen yüzeysel masabaşı gazetecisi, insanımızın yaşam değerinin ne olduğundan haberdar değil ki!
 
Çıkarlar peşinden koşan politikacılarla ensesi kalın gazete patronları ve eli altındaki yazarcıklar almış tekellerine düşünce özgürlüğünü. Çıkardıkları boyalı gazeteler kamuoyunu aydınlatmak, bilinçlendirmek görevini çoktan yitirmiş.
 
Düşünce özgürlüğünün sınırlarını belirleyen para babası patronyüksek maaşları dolarla ödüyor. Çıkarları uğruna toplumdan uzaklaşmış, köşe kapmış yalınkat gazeteci de giderek daha çok sorumluluktan kaçınıyor. Ülke demokrasisi göz göre göre yozlaşıyor.
 
Ürkütücü bir gelişme. ''Ben yaptım, oldu'' kafalılar at koşturuyor. Neredeyse astıkları astık, kestikleri kestik, karşı çıkan yok. Ülke 3 Kasım'dan bu yana önemli bir rol ayrımında. Hele son aylardaki gelişmeler, yaşanan bazı acı gerçek, sorunları göz ardı edilen tabanın gözünü artık açmalı. Uyanmalı birey. Peki, ama nasıl?
 
Sözüm ona aydın mı, sözüm ona gazeteci mi uyandıracak onu? İkide bir Cumhuriyet'e ve yazarlarına saldırmayı bir marifet sananlar, basın ve düşünce özgürlüğünün sadece kendileri için geçerli olduğu sanıyor!
 
Başbakanından profesörüne, semirmiş gazete patronundan bağımlı köşe yazarına... Ne tuhaf bir ülkeyiz, 82 yıldır laiklik ve demokrasi yolunda yürüyen bir basın organından Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokmak isteyen bir başbakan, düşünce özgürlüğünün koruyucusu sandığınız basın mensupları sürekli rahatsız oluyor!
 
Ödün vermeden çevresini aydınlatmaya çabalayan bir avuç gerçek gazeteci ise yılmadan inatla bu ''akıntı'' ya kürek çekiyor, yaşam savaşı veriyor... 

19 Şubat 2006

Hocaefendi artık rüyalarıma giriyor!

Cumhuriyet 19.02.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Bizler Hocaefendi'nin Almanya'daki adamlarıyız. On yıl önce küçükten küçükten başlamıştık işe. Zamanla iyice palazlandık. Almanları ''zararsız'' Müslüman olduğumuza inandırdığımız için de hiçbir engelle karşılaşmadık, hep emin adımlarla ilerledik ve bugünkü güçlü konumumuza ulaştık. Tabii bize karşı çıkanlar olmadı değil. Hele ilk yıllarda buradaki kimi ''laik'' Türkler belediyelerin ve politikacıların dikkatini bize çekmeye uğraşıp durdu. Fakat Almanların bütün işi gücü ''radikal'' Müslümanlarla olduğundan biz boş ve rahat bir ortam bulduk. Kendimizi iyi pazarladığımızı da unutmamak gerek. 90'lı yılların ortasında Türkiye'den gönderdikleri Halil Hoca'nın önce Stuttgart'ta, sonra da Ruhr havzasında attığı tohumlar kısa sürede yeşerdi. Bu başarılı hocayı Almanya'dan sonra İspanya ve İsviçre'ye de yolladılar. Bizler artık Almanya'da tek başımıza güçleniyor, güneyden kuzeye gitgide daha çok dershane ve özel okul açıyoruz. Örgütlenme hep aynı şekilde oluyor. Burada okuyan ya da okumaya gönderilen genç Türk üniversite öğrencileri, gençten ''işadamları'' bir araya geldi mi iş tamam. Tabii tümümüze yakını Alman pasaportlu, Almandan daha şık giyimli, yakışıklı. Hepimiz Almancayı çok iyi konuşuyoruz, çevremiz geniş. Nazik ve de işini bilen becerikli kişileriz! ''Laikler'' istedikleri kadar uğraşsınlar, yırtsınlar, bize engel olamıyorlar. Artık Cem Özdemir gibi politikacılar bile bize arka çıkıyor... Biz de ona Zaman'da köşe verdik, bir şeyler yazsın diye. Almanlar son yıllarda daha çok Arapların peşinde. Arda sırada Milli Görüş'le Süleymancıları denetledikleri de oluyor. Hem bize niçin kötü baksınlar? Biz Hocaefendici'ler bol paralar harcayıp dershaneler, okullar açarak Türk ve yabancı çocukların eğitimine, dolayısıyla da uyumuna destek oluyoruz. Stuttgart'ta açtığımız orta- okul ve lise bize 3 milyon Avro'ya mal oldu. Paranın tümü cebimizden çıktı! Bir araya gelip kurduğumuz ''işadamları derneği'' okulun sponsoru! Tüm ''kazancımız'' Hocaefendi'ye helal olsun! Tabii ben de bu arada rahata kavuştum sayılır. Stuttgart'ın az dışında üç katlı bir villa yaptırdım. Kapısındaki arabalar Mercedes. Bu arada büyük bir marketin de sahibi oldum. Her türlü gıda malzemesi satıyorum. Raflarda her marka rakı ve şarabı da bulabilirsiniz! Ne varmış bunda? ''Laikler'' şaşırıyor. Hele sıkmabaşlı kadın eleman çalıştırmadığımı fark edince daha çok şaşkına dönüyorlar! Sapa yerdeki dükkânımda müşteri az da olsa önemli değil! İşim yine de tıkırında, derneğimiz üyesi diğer ''işadamları'' gibi... Yataktan fırladım. Her yer karanlık. Sağa sola çarparak kendimi odadan dışarı attım. Afakanlar basmıştı. Buzdolabını açtım, soğuk su şişesini ağzıma dayadım, kana kana içtim! Hocaefendi artık rüyalarıma girmeye başlamıştı.
 
www.ahmet-arpad.de

13 Şubat 2006

'Çok sev sen Ayşe'ni!..'

Cumhuriyet 13.02.2006

Otuz operet ve yüzlerce şarkı besteleyen Muhlis Sabahattin'in bugün 59. ölüm yıldönümü
Ve... ''Arkamda izler bırakmadan göçüp gitmek istemiyorum'' diyen Muhlis Sabahattin, gittikçe unutuldu; sahnelerden, orkestralardan, filmlerden, plaklardan silindi. Otuz operetine, yüzlerce şarkısına karşın... Muammer ile Hazım'ın okuduğu kıvrak Karadeniz şarkısı: ''Aldatursa karum beni, ben ona bir iş ederum''u bile unutulduktan sonra!
 
BURHAN ARPAD *
 
Spiker: '' Muhlis Sabahattin 'in eserlerinden şarkılar dinleyeceksiniz'' dedi ve yaşlı bir erkek sesi duyuldu:
 
''Üç yıl beni sevdanın ipek saçları sardı
Hummalı başım göğsün üstünde yanardı''
 
''Harbi Umumî'' İstanbul'unda, her yerde bu şarkı vardı. Yalılarda, köşklerde, konaklarda, kafesli ve cumbalı evlerde mırıldanarak, içten içe, yüksek sesle, kalın kalın, yanık yanık, incecik seslerle, titreyen seslerle hep bu şarkı duyulurdu. Anlamını kavramadığım bu şarkıyı ben de söylemiştim: Bir Boğaz köyünde, eski bir köşkün bahçesinde... Altı yaşımda.
 
Radyoyu kapadım. Bir tuhaf olmuştum. Muhlis Sabahattin unutulmuş, eski bir şarkı olmuştu. Unutulmak istemezdi.
 
İkinci Dünya Savaşı'nın başlarındaydı. İstiklal Caddesi'nde şimdi hiçbiri kalmamış olan kıraathanelerden ''Ege'' de, karşılıklı oturmaktaydık. Gümbürtülü sesiyle, anlatmış, anlattıkça coşmuş, heyecanlanmış, monoklunu birçok defa düzeltmişti.
 
'Dünyada izler bırakmak istiyorum!'
 
Sultan Aziz 'in başmabeyincisi Hurşit Bey'in son erkek çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Hurşit Bey, şark musikisiyle ilgili, çeşitli aletler çalan bir kişiydi; konağında her gece saz âlemleri yapılırdı. Küçük Muhlis'in bu toplantıları gizlice izlediğini sezen yaşlı babanın şu sözlerini, yine ''Ege'' de dinlemiştim:
 
- Sinesâf, sana esefle bir şey söyleyeceğim. Öyle seziyorum ki, bu oğlan muzikacıdan başka bir şey olmayacak. Ömrüm vefa ederse, Muhlis'i 12 yaşında Moskova Konservatuvarı'na göndereceğim; konservatuvarı ikmal etsin ve ''Memâlik-i Osmâniye'' ye bir daha avdet etmemek üzere ''diyâr-ı firenk'' te muzikacı olarak kalsın!
 
''Dünyada izler bırakmak istiyorum!'' diyen Muhlis Sabahattin, 1947 Şubat'ının 13. günü al bayrağa sarılı olarak, İstiklal Caddesi'nde, Taksim'e doğru eller üstünde taşındı ve beyaz yaldızlı, kara boyalı otomobille son durağa götürüldü, bir çukura bırakıldı, üzeri bir toprak kümesiyle iyice örtüldü.
O gün İstanbul'da gökyüzü masmaviydi. Güneş ısıtıyordu. İstiklal Caddesi, baharı, güneşi, bulutsuz gökyüzünü özlemiş insanlarla doluydu. Fakat yüzler sevinçli değil, yaslıydı. Yaşlılar, orta yaşlılar, hatta gençler ağlıyordu. Caminin karşısındaki balkonda siyahlı bir kadın hıçkırıyordu. Turnelerden dönüşte nargilesini fokurdattığı Ege Kıraathanesi kapalıydı, şehir bandosu, ağır ağır, derinden derine çalıyordu:
 
''Gel sev sen okşa beni
Çok sev sen Ayşe'ni!..''
 
Muhlis Sabahattin'in sevdiği ''Ayşe'nin Duası'', son yolculuğunda yas marşı olmuştu.
Sürgünlerde başlayan, politika çekişmeleriyle sürüp giden, sonu gelmeyen Anadolu turnelerinde geçen yorucu, çetinlerin çetini, yıpratıcı bir ömür, Tepebaşı'nın ucuz bir otel odasında tükenivermişti. Elli yedisinde.
 
Ve... ''Arkamda izler bırakmadan göçüp gitmek istemiyorum'' diyen Muhlis Sabahattin, gittikçe unutuldu; sahnelerden, orkestralardan, filmlerden, plaklardan silindi. Otuz operetine, yüzlerce şarkısına karşın... Muammer ile Hazım 'ın okuduğu kıvrak Karadeniz şarkısı: ''Aldatursa karum beni, ben ona bir iş ederum'' u bile unutulduktan sonra!
 
Gösterişli vücut yapısı, gümbürtülü sesi, aşırı el ve kol hareketleri, ikide bir düşen monokluyla unutulmaması gereken bir kişiydi. Millet Tiyatrosu'nda 1922 yılında geçen bir olayda bulunanlar, onu kolay kolay unutamaz. Bugün gibi gözümün önünde:
 
Millet Tiyatrosu'nda gündüz oyunu ''yalnız hanımefendilere mahsus''tu. Tiyatro dolmuş, programda gösterilen saat çoktan geçmişti. Perde hâlâ açılmıyordu. Muhlis Sabahattin, piyanosunun önünden sahneye fırlamıştı; çok heyecanlıydı; ''Hanımefendilerden özür dileriz'' diye başlamış, olup bitenleri anlatmıştı:
 
''Anlaşmamız hilafına tiyatro idaresiyle bir ihtilaf zuhur etti. Verilen sözü tutmadılar. Bu vaziyet karşısında size Çâresâz 'ı tek başıma temsil edeceğim. Arzu edenler kalabilir!''
 
Salonda müthiş bir alkış yükseldi
 
Sinir içindeydi. İkide bir düşen monoklunu gözüne yerleştirmeye çalışıyordu. Salondan müthiş bir alkış yükseldi. Yüzü ışıdı, sevinçle piyanoya koştu ve Çâresâz 'ı çalmaya başladı. Üç perdelik opereti, baştan sona çaldı, çaldı, çaldı; çalmakla kalmıyor, bütün vücudu, yüzü, kollarıyla ''temsil'' ediyordu:

''Aman Çâresâz, gel etme naz, tahammülüm az,
Hiç sönmesin ateşin, beni daim sevesin.
......
Gün gece demeyüp ağlıyorum,
Ateşinle hep yanıyorum.''
......
 
1890'da doğdu.
1917'de ilk opereti Çâresâz 'ı besteledi.
1942'de son eseri Çingene Aşkı revüsünü yazdı.
1947'de şehir bandosu, ''Ayşe'nin Duası'' nı, son yolculuğun yas marşı diye çaldı.
1964'te, Zincirlikuyu'daki anıt özentisi süslü taş yığınları arasında adını saatler saati aradım, 1947 Şubatı'nın 13. günü parlak demeçler, yaslı yüzlerle arkada bıraktığımız toprak yığınını bile bulamadım.
Zincirlikuyu'daki anıt özentisi mermer yığınları buz gibi, çakıllı yollar ıslak ıslaktı.
 
* Bu yazı Burhan Arpad'ın 'Perde Arkası' (Doğan Kitap) kitabından kısaltılarak alınmıştır.

29 Ocak 2006

Babalara oyuncak tren

Cumhuriyet 29.01.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Hızlı tren yola koyuluyor. Upuzun, bembeyaz bir yılan gibi kıvrılıyor. Şatoların ve üzüm bağlarının yanından geçiyor. Köprülerden nehirleri aşıyor, dağların içindeki tünellerden süzülüyor, romantik tarihi kentleri geride bırakıyor. Son istas yona vardığında hoparlördeki ses , gelişini bildiriyor. Hiç kimse inmiyor. Çünkü bu trenin yolcuları cansız! Koskocaman bir salonda, başka bir dünyadayız. Büyüklerin minyatür trenler dünyasında! Onların bu dünyasına, ''düşler dünyası'' da diyebiliriz... Buharlısı, elektriklisi, dizeli, tam 200 lokomotif, boy boy, renk renk, tam 600 vagon, 800 metre ray ve 42 tren dizisi. Böylesine bir ''düşler dünyası'' nın Almanya'da başka benzeri bilinmiyor. Salonda tek kadın yok. Pür dikkat gezinen erkekler de yaşını başını almış, kırkının-ellisinin üzerinde çoğu. Tek tük çocuklar da göze çarpıyor. Almanların bu tür oyuncak trenlere merakı sonsuz. Evinin bir odasını trenlerine ayıramayan, çatı arasına ya da bodruma kapağı atıyor. Küçük lokomotiflerden, uzun vagon dizilerinden, ormanlardan, dağlar-tepelerden oluşan ''düşler dünyası'' nda yaşayanlar çocuklar değil yetişkinler, yaşını başını almış insanlar. Küçük memurundan banka müdürüne, lise öğretmeninden başhekime, yargıca, her meslekten insan minyatür trenlerle kendi dünyasını kuruyor. Evinde halının üzerine kurduğu birkaç metrelik rayla düşlere dalan, çocukluğunu yeniden yaşayan bu insanlar, hevesleri uğruna hiçbir giderden kaçınmıyorlar. Her yıl milyonlarca Avro'yu bu uğurda çekinmeden harcıyorlar. Noel ve yılbaşı öncesi minyatür tren satan dükkânlardan çıkmayanlar oğullar değil, onların babaları. Avrupa'nın en büyük ve en eski oyuncak trenler yapımcısı Maerklin'in Stuttgart yakınındaki müzesini de her ay on binler ziyaret ediyor. Bu fabrikanın 1935'te sadece 300 adet yaptığı ünlü İsviçre lokomotifi ''Timsah'' günümüzde açık arttırmalarda bir otomobil fiyatına alıcı buluyor. Evler, saraylar, şatolar, kiliseler, hayvan sürüleri, otomobiller, kamyonlar, tramvaylar, ellerinde bavulları istasyonlarda bekleşen yolcular... Karlı yamaçlara tırmanan teleferikler, doruklardan aşağı süzülen kayakçılar... Aralarından geçen yolcu trenleri, yük trenleri, her ülkeden ünlü upuzun trenler. Bu güzel, karlı kış gününde dönüş yolu için otobanı değil ormanlar, köyler ve kasabalar arasından uzanan dar, inişli-çıkışlı, virajlı yolu yeğliyoruz. Geçtiğimiz köyler, küçük kasabalar insansız. Boşaltılmışlar sanki. Sıcak evlerinde oturuyor, ahırlarda hayvanlarıyla ilgileniyor, şaraphane ya da birahanelerde içkilerini yudumluyor olacaklar. Kimi yamaçlardaki kısa pistlerde kayak yapanlar da göze çarpıyor. Bizim aklımız hâlâ Merklingen'deki ''düşler dünyası'' nda... Babaların 19. yüzyıldan bu yana severek oynadığı tek oyuncak, minyatür trenler. Ve bu, böyle kalacağa da benziyor. Boş zamanlarını buharlı ve elektrikli lokomotiflerin çektiği trenlerin dünyasında geçiriyor bu ''büyük çocuklar'' .
 
www.ahmet-arpad.de

15 Ocak 2006

İskoç şeyhin modern halifeliği

Cumhuriyet 15.01.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Masada oturuyorlar. Arap, Alman ve Türk. Üçü de Müslüman. Heyecan dorukta. Karşılarına aldıkları ve tartıştıkları da Türk gazeteci. Konu, ''Almanya'da İslamcı medya'' . Düzenleyen Katolik kilisesinin Güney Almanya Rottenburg Piskoposluğu. Arap, Müslümanlar Merkez Birliği'nin internetteki borazanı islam.de sorumlusu Mazyek . Soğukkanlı, öfkesini belli etmemek çabasında. Yanında oturan Alman Süleyman Wilms , İslam gazetesini yönetiyor. O heyecanını kamufle edemiyor. Solundaki de bizim Diyanet'in Almanya'daki şubesini (DİTİB) temsil eden Bekir Alboğa . Toplantı süresince, konuşulanları dinlerken de, kendisi konuşurken de dudaklarından '' Erbakan gülücüğü'' eksik olmayan Alboğa'yı Diyanet geçen yıl ''diyalog sorumlusu'' yaptı... 90'lı yılların sonunda Stuttgart radyosunda yayımlanan bir röportajda, ''Türkiye'de Müslümanlar baskı altında, Almanya onları ilticacı olarak kabul etmelidir'' diyen Alboğa, toplantı süresince çok dinledi, az konuştu. Ne de olsa Diyanet'in Almanya'da doğru dürüst bir medya çalışması, yayın organı filan yok. Türkiye'de misyonerlik yapan kuruluşların bile internet sayfaları DİTİB'in sayfasından daha zengin! Karşılarında oturan Türk gazeteci Ahmet Şenyurt' un söyledikleri hiçbirinin hoşuna gitmiyor. Mazyek ile Wilms ona karşı saldırıya geçiyor. Fakat Şenyurt, belgelere dayanarak her ikisinin de ''ikiyüzlü'' yayın yaptığını açıklıyor, geri planda radikal Araplar olduğunu kanıtlıyor. İpler başkalarının elinde. Mekke doğumlu Dr. Nedim el Zayed' in yönetimindeki Müslümanlar Merkez Birliği'nin Rabıta etkisinde olduğu çoktandır bilinen bir gerçek. Ayda bir yayımlanan İslam gazetesinin arkasında da Alman Müslümanı avukat Ebu Bekir Rieger var. Kim bu kişi? Daha 1993'te ateşli bir Kaplancı olduğu bilinen Herr Rieger, Fas kökenli Sufi Darkavi tarikatından kaynaklanan Murabitun tarikatının başadamı... Tarikatın ''fikir babası'' da İskoç Ian Dallas , nam-ı diğer şeyh Abdülkadir el Sufi ... Fas'tan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden arkasına aldığı dolar zengini, radikal görüşlü kimi şeyhin desteği ile kapitalizme ve faize karşı çıkıyor. Dünya Yahudilerinin etkisinde olduğuna inandığı bankacılık sistemini gereksiz buluyor. Para yerine altını yeğliyor. İskoç şeyhin parlamenter demokrasi karşıtı olduğu da biliniyor. 

Toplantının sonunda söz alan, Almanya'daki İslamcılar konusunda uzman sayılan Berlinli araştırmacı-gazeteci Claudia Danschke' nin, ''İslam gazetesi Murabitun tarikatının borazanlığını yapıyor!'' sözleri salonda heyecan yaratıyor. Danschke'ye göre bu tarikat, modern halifeliğin özlemi içinde. Ardından Şenyurt'un, ''2003 yılında Murabitun'un Güney Afrika konseyinde İslam gazetesinin tarikat davasının destekçisi misyoner bir yayın organı olduğu açıklaması yapılmıştı'' sözleriyle gazete sorumlusu Wilms'in yüzü renkten renge giriyor. Oturumu yöneten Bay Schmid toplantıya son veriyor. Az sonra öğle yemeğinde Şenyurt ve Danschke ile yaptığım sohbette, bu tarikat üzerine bizleri ilgilendiren başka şeyler de öğreniyorum. Güney Afrika (Pretorya) toplantısında Murabitun'un ''dünya şefi'' olarak tanıtılan Herr Ebu Bekir Rieger, Türklerle çok dost! Bir zamanlar Kaplan hayranı olan Alman avukat, daha sonra Milli Görüşçülere de sokulmuş. O yıllarda yargılanan Recep Tayyip Erdoğan' ın camiler-minareler-kubbeler şiirine destek vermekle övünen Herr Ebu Bekir, 2000 yılında Berlin'de, kurucusu olduğu İslam gazetesinin bir toplantısında, halifeliğe son verdiği için Atatürk' ü eleştirmiş. 2002'de AKP'den İstanbul milletvekili seçilen Prof. Nevzat Yalçıntaş da uzun yıllardır Murabitun dünya şefinin yakın dostu. Milli Görüş kontrolünde olduğu bilinen Almanya İslam Konseyi'nin yönetim kurulunda da bir süre oturan Ebu Bekir Rieger, aynı zamanda European Muslim Union'ın (EMU) kurucusu ve de başkanı. Nevzat Yalçıntaş da EMU'nun (www.emunion.org veya www.emunion.de) onur başkanı. Murabitun'un bu yan kuruluşu, Saraybosna, Berlin, İstanbul ve Granada'da faaliyet gösteriyor. Tarikatın kolları ta Meksika'ya uzanıyor... Tarikatın, Arap parası ile yapılan Granada Camisi'nin açılışında bir konuşma yapan AKP milletvekili Prof. Yalçıntaş'ın bir Osmanlı hayranı olduğunu söylüyor Claudia Danschke.

''Osmanlı'nın temel değerlerine günümüzde ihtiyaç vardır... Osmanlı'yı derinlemesine ne kadar çok incelersek o kadar sağlıklı bir toplum yapısına sahip olabiliriz...'' sözleri onun.
 
www.ahmet-arpad.de

12 Ocak 2006

Fırat ve Nil arasındaki 'sulu' bölge

Cumhuriyet 12.01.2006

STUTTGART'TAKİ arkadaşımız Ahmet Arpad kısa bir bilgi notu göndermiş:

''Amerika ve İsrail'in Ortadoğu ilgisinin nedeni, Arap çöllerindeki bir süre sonra tükeneceği bilinen petrolden çok, özellikle Türkiye'deki su kaynakları olduğunu kavramak için müneccim başı olmaya gerek yok.
 
Fırat ve Nil nehirleri arasıdaki bölge İsrail için, Tevrat'ta her Yahudi'ye emredilen bir vecibe olduğu bilinen 'vaat edilmiş topraklar'dır.
 
İsrail bayrağındaki Davut yıldızını ortaya alan iki mavi çizgi Nil ve Fırat nehirlerini simgeler. İsrail'in son yıllarda şirketler ve aracılar yoluyla Konya ovasından ve Şanlıurfa bölgesinden dev topraklar kapattığı da artık bilinen bir gerçek.
 
Bu arada Amerikan işgali altındaki Irak'ın kuzeyi de İsrail'in iştahını kabartıyor. Bu bölge ile yakından ilgilendiği, Kürtlere destek verdiği, hatta orada bir Yahudi Kürt Partisi'nin kurulduğu da gözden kaçmıyor.
 
Batı artık buradaki suların bir bütün olarak ele alınmasını istiyor, 'Su Bankası' kurulması gibi öneriler ortaya atılıyor.
 
Başbakan'ın 'Kürt sorunu' adını koyduğu PKK terörü nedeniyle dev GAP projesi sekteye uğratılmış, güçlenmesi engellenmiş Türkiye ise Ortadoğu'da sergilenen oyunu eli-kolu bağlı seyrediyor.
 
İsrail'in Ortadoğu politikasının Şaron 'dan sonra değişeceğini sanan önce Tevrat'a bir göz atsın.''

8 Ocak 2006

10 bin 654 özürlünün ölümü

Cumhuriyet 08.01.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Ağaçlıklı yol uzun, geniş. Yüzyıllık ıhlamurlar dökmüş yapraklarını. Soğuk, güneşli bir gün Stuttgart'ın 60 km. güneyindeki Grafeneck yamaçlarında. Otomobilden iniyoruz. Mezarlık az ötede. Kara demirden kapısı açık. Çimenlerde ağır ağır yürüyoruz. Mezar taşları kısa, tekdüze, hepsi bir elden çıkmış gibi. Üzerlerinde isim, soyadı ve ölüm tarihlerinden başka hiç yazı yok. Az ileride,duvarların sona erdiği yerde büyük iki mezar dikkatimizi çekiyor. Kuru otlarla kaplı, taş filanyok. Merak edip sokuluyoruz. ''Bu mezarlarda tam 250 ölünün külü var!'' İrkilerek arkamıza dönüyoruz. Üzerinde rengi atmış mavi bir giysi, başında beyaz bir başörtü, zayıf, neredeyse kemikleri çıkmış, uzunca boylu, yaşlı mı yaşlı bir kadın duruyor hemen yanımızda. Nereden çıkmıştı? Biz geldiğimizde mezarlık bomboştu. Sırtı hafifçe kambur, yüzü buruşuk. Bir tuhaf. Olsa olsa filmlerde görürsünüz onun gibisini. Ve konuşuyor, anlatıyor, anlatıyor. Sormamıza gerek yok. ''İyi ettiniz de buralara geldiniz'' diyor. ''Herkes görmeli Grafeneck'i, bilmeli burada 1940'ta yaşananları, Nazilerin korumasız, zavallı insanlara yaptıklarını!'' Birlikte çıkıyoruz mezarlıktan, yürüyoruz koca ıhlamurlar arasında. Uzun yolun sağında solunda tek katlı kocaman evler, sonunda sarayımsı bir bina... O konuşuyor, anlatıyor. Hep geçmişten söz ediyor. 1947 yılında burada çalışmaya başladığında 18 yaşındaydı. Yardımcı hemşire olarak işe almışlardı onu. Tepenin altındaki Gomardingen kasabasında doğmuştu. ''Sanırım biliyorsunuz savaş yıllarında Nazilerin burada ne yaptığını?'' diye soruyor birden. Biliyorduk, Hitler' in doktorlarının Ocak 1940 ile Aralık 1940 arasında Grafeneck'te tam 10 bin 654 özürlüyü gaz odalarında öldürdükten sonra yaktıklarını! ''O aylarda, çoğu zaman gece yarısı, kapkara otobüsler geçerdi kasabanın sokaklarından'' diye devam ediyor. ''Önceleri ne olduğunu anlamamıştık. Fakat sonra günün birinde papaz efendi babama, bize tepeden bakan, sarayı andıran binayla çevresindeki barakalarda her yaştan özürlü insanların tedavi edildiğini anlatmıştı.'' Birkaç ay sonra da her şeyin kokusu çıkmıştı! Çoğu gece bacalardan dumanlar yükseldiğini fark etmişti kasabalılar... Grafeneck tepesinde bugün de özürlüler var. 1947'den bu yana gerçekten tedavisi yapılıyor onların. Ağaçlıklı yolun sağına soluna yapılmış kocaman tek katlı evlerde kalıyorlar. Kimi zaman birkaç ay, kimi zaman da bütün bir ömür boyu. Nazilerin barakaları çoktan yerle bir edilmiş. Yerlerine toplantı ve okuma salonları yapılmış. Personel odaları da. Yaşlı kadın çoktan emekli olmuş, fakat burada devam ediyor yaşamına. ''Gidin bakın şuraya'' diyor ve eliyle yeni yapılmış tek katlı bir binayı gösteriyor. ''Orada bir belgeler müzesi var. Grafeneck'te neler olup bittiğini görmeli ve kavramalısınız!'' Sonra küçük adımlarla uzaklaşıyor, geldiği gibi selam sabahsız. Uzun yıllar süren araştırma ve çalışmaların ürünü belgeler vitrinlerde, fotoğraflar çerçevelerde. Okudukça, baktıkça içiniz bir tuhaf oluyor, sarsılıyorsunuz. Hitler 1935 yılında partisinin genel kurulunda, iyileşmesi mümkün olmayan, ''daha çok azap çekmesinler'' dediği özürlü insanların ortadan kaldırılması emrini vermişti. ''Bir özürlü yatağında yatarken, savaş yaralısı yatak bulamıyor'' sözleri onundur. Güney Almanya'daki yurt ve hastanelerden toplanan bedensel ve zihinsel özürlüler getirildikleri Grafeneck'te kısa bir muayenenin ardından, tıpkı Yahudilere yapıldığı gibi, ''Duşa gidiyorsunuz'' kandırmacasıyla gaz odalarını boyluyordu. Grafeneck'te 10 bin 654 özürlü ''yok edildi'' . Hitler'in 1939-1945 yıllarında hüküm sürdüğü Almanya'da iğne yaparak, Luminal denen ilacı içirerek, aç bırakarak, gaz odalarında karbondioksit vererek, yedisinden yetmişine, ''yaşamasına değmez'' dedikleri tam 200 bin özürlü ölüme yollanmıştır. Dışarı çıkıyoruz. Yaşlı kadın az ötede kazların yanında durmuş, konuşuyor, konuşuyor. Kim bilir neler anlatıyor onlara!
 
www.ahmet-arpad.de

13 Kasım 2005

Sabahın köründe stres

Cumhuriyet 13.11.2005
AHMET ARPAD
FRANKFURT

Otobüsten indim. Hava karanlık. Henüz sabahın körü. Yolculuk Frankfurt'a. Hızlı trenin kalkmasına daha on dakika var. Aceleye hiç gerek yok. Merdivenleri inip ana caddenin altında uzanan pasajda yürüyorum. İnsanlar bir koşuşturma içinde. İsta syon dan gelip otobüse, tramvaya, metroya gidenler. Tramvaydan trene yetişmeye çalışanlar. Metrodan otobüslere koşanlar. Stuttgart'ın göbeğindeki Klett Pasajı yerin altında üç katlı. En alt katta metro, orta katta yeraltı tramvayı, benim yürüdüğüm katta da polis karakolu, banka şubesi, berber ve kırtasiyeci, giyim ve gıda dükkânları, sayıları hızla artan ekmek-sandviç-kahve satan kayıntı büfeleri var. Sabahın bu saatinde bir yerden bir yere koşuşan insanların çoğu bu büfelere uğramadan edemiyor. Hemen hemen hepsi evden kahvaltı etmeden çıkmış, bir ellerinde kahve, ötekinde sandviç. Trene ya da metroya yetişmeye çalışırken sandviçlerini ısırıp ılık kahvelerinden bir yudum alıyorlar. Almanya'da stres sabahın köründe başlıyor! Frankfurt üzerinden Hamburg'a giden 7.27 hızlı treni tam zamanında kalkıyor. Bütün koltuklar dolu. Yer ayırttığım iyi olmuş. Kitap Fuarı haftası Stuttgart'la Frankfurt arasında sabah ve akşam trenleri ağzına kadar dolu. Yola koyuluyoruz. Makinist gaza basıyor! Az sonra tren en yüksek hızına ulaşıyor. Saatte 250 km. Hava aydınlanırken doğa kayıp geçiyor. Kimsenin dışarıyı seyrettiği yok. Kadınlı erkekli ''fuarcılar'' bilgisayarlarını açmış, cep telefonları da çalışıyor, önlerindeki masalarda kahveler ve yarısı ısırılmış sandviçler... Yolda Mannheim'la Frankfurt havaalanına uğruyoruz ve kalkıştan 1 saat 20 dakika sonra Frankfurt'a varıyoruz. İnsanlarda yine bir telaş, bir koşuşturma. Fuara gidecekler hızla taksi duraklarına yöneliyor. Stuttgart'tan yola koyulup 220 km. ötedeki fuarın kapısından içeri girmek sadece 1 saat 30 dakika sürüyor. Dünyanın en büyük kitap fuarı kentin göbeğinde, bizdeki gibi Allah'ın dağında değil! İnsanlar 50 km'lik yolu 2 saatte almıyor... O gün işimi bitirdikten sonra kenti biraz gezmeye, Rodin-Beuys ortak sergisini izlemeye karar veriyorum. Ne de olsa dönüş trenine daha 2 saat var. Frankfurt, Orta Avrupa'nın en büyük kenti olmasına karşın insanı pek çeken bir metropol değil. Onlarca kez geldim buraya, bir türlü ısınamadım Frankfurt'a. Giderek çoğalan gökdelenleri insanı altında eziyor. Hava alamıyorsunuz. Sokak ve caddeleri, mağazaları ve yapıları da çekici değil. İstasyonla Hauptwache arasında şöyle bir gidin gelin, pek Alman'a rastlayamazsınız. Sanki hiç kimse buralı değil. Herkes bir yerden bir yere gitmek için Frankfurt'a uğramış gibi. Uzak ülkelerden gelenler mutlaka Frankfurt Havaalanı'na iniyor ve buradan bir yerlere dağılıyorlar. Dört yönden gelen demiryolları Frankfurt'ta birleşiyor. İstasyon çevresindeki yapılarda oturanlar yok. Bürolar, bürolar, mağazalar, mağazalar... Ve de sayısız gece kulübü. Hiçbirinin sahibi Alman asıllı değil. Almanya'da en çok suç bu kentte işleniyor. Yakayı ele verenlerin çoğunluğu yabancı pasaportlu. Alman Yayıncılar Birliği'nin her yıl çoğu değerli kabul edeceğimiz yazara Barış Ödülü verdiği Paul Kilisesi'nin hemen arkasından taksiye biniyorum. Az sonra soruyorum asık suratlı şoföre: ''İşler nasıl?'' Susuyor bir an. Sonra: ''Kitap Fuarı günlerinde işlerimiz kesattır'' diye homurdanıyor. Merak ediyorum, niçin acaba? ''Fuara katılan yayıncılar, Almanı, yabancısı, eli açık insanlar değildir! Akşamları pek bir yere gitmezler, hele gece kulüplerine, kadına hiç!''
 
www.ahmet-arpad.de

6 Kasım 2005

Kaçırılan terörist!

Cumhuriyet 06.11.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Stuttgart'ın az ötesindeki küçük Sindelfingen kentinin adını bütün dünya biliyor. Çünkü Mercedes otomobil fabrikası burada. Geçen hafta Alman televizyonu ARD'nin yayımladığı bir filmden sonra Sindelfingen'in banliyösü Holzgerlingen'in adı da ülkede çok konuşulur oldu. İstanbul'da 15-22 Kasım 2003 tarihlerinde düzenlenen bombalı saldırıların başsorumlusu kabul edilen ve şu sıralar 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Louai Sakra'nın Türkiye'ye gelmeden önce Holzgerlingen'de bir süre yaşadığı ortaya çıktı. ARD'nin Panorama adlı yayınında Sakra'nın, tepeden tırnağa kapalı eşiyle birlikte 1999 yılında İspanya üzerinden Almanya'ya giriş yaptığı ve 2002 yılına kadar da ülkede yaşadığı kanıt ve belgeleriyle açıklandı. Filmi çeken Türk asıllı televizyoncu Ahmet Şenyurt bundan birkaç hafta önce Holzgerlingen'de dolaşırken anlatmıştı: ''İşin ilginç yanı, Alman makamları Sakra'nın ülkeye giriş yapacağını biliyorlardı. Karaormanlar'daki Schramberg mülteci kampına geldiğinde bütün müracaat evrakları hazırdı!'' Biraz şaşkın bakmış olacağım ki anlatmıştı: ''Federal Suç Dairesi'nden elde ettiğim belgelere göre Louai Sakra, El Kaide'nin başelemanlarından El Zarkavi 'ye çok yakın ve onu emrinde çalışan biri...'' Şenyurt'un ortaya çıkardığı bir başka gerçek de, o yıllarda Federal İstihbarat Servisi'nin Sakra'nın Suriye Gizli Servisi adına da çalıştığına inandığı. Holzgerlingen'deki çekimlerin ardından Stuttgart'taki akşam yemeği sohbetinde Ahmet Şenyurt'tan, Suriyeli teröristin 2001 yılının Temmuz ayında aniden mülteci kampından kaçtığını ve beş ay sonra Holzgerlingen'de yeniden ortaya çıktığını öğreniyorum. 2002'ye girildiğinde Sakra'nın yerini keşfeden Federal Suç Dairesi tam onu ve eşini tutuklayacakken, yeniden sırra kadem basıyor. ''Elime geçen belgelere göre Federal İstihbarat Servisi Sakra'nın polisçe yakalanmasını engellemek için onu yurtdışına çıkarıyor ve Fransa üzerinden Suriye'ye yolluyor'' diye Ahmet Şenyurt anlatmıştı. Güçlü belgelere dayanılarak yapılmış olan filmin ARD'de bundan üç hafta önce yayımlanacağını haber alan Almanya Başbakanlığı yayından altı saat önce filme engel olmuştu. Çünkü bir makamın bir başka makama ''kazık atması'' nın ortaya çıkması fiyaskoya neden olabilirdi! Ancak ARD televizyonu 27 Ekim'de hiç kimseye haber vermeden, ülke basınını bile yayından sadece 3 saat önce bilgilendirerek Ahmet Şenyurt'un filmini gösterdi. ''Louai Sakra'yı izleyerek ve gerektiğinde de tutuklayarak El Kaide'nin Almanya'daki elemanları üzerine bilgi toplamak isteyen Federal Suç Dairesi bu önemli adamın İstihbarat Servisi'nin yardımı ile yurtdışına kaçırıldığını fark edince ayağa kalktı'' diye Şenyurt anlattı birkaç gün önce. Alman Polis Birliği Başkanı Wilfried Albishausen de yaptığı açıklamada: ''Sakra'yı tutuklayabilseydik Almanya'daki El Kaide örgütüne büyük bir darbe indirecektik'' dedi. ''Fakat Federal İstihbarat Servisi hem bunu engelledi hem de Sakra'nın 2003 yılında İstanbul'daki bombalı olayları düzenleyerek onlarca masum insanın ölümüne dolayısıyla neden oldu!'' Suriyeli terörist sadece Ebu Muhammed adı altında İstanbul'daki bombaların sorumlularından biri değil. Türk kamyon şoförü Murat Yüce 'yi Ağustos 2004'te kafasına kurşun sıkarak öldüren ve bunu internette yayımlayan da o! Belki Louai Sakra üzerine ortaya çıkan bu yeni gerçekler İstanbul'daki duruşma savcısını da ilgilendirir...
 
www.ahmet-arpad.de