26 Nisan 2009

Adolf Hitler'in soykırımcısı...

Cumhuriyet Dergi 26.04.2009
STUTTGART
AHMET ARPAD

Münih'te 1900'da doğar. Babası lise öğretmenidir. Kent burjuvazisine mensup, hali vakti yerinde Katolik bir ana babanın oğlu olarak iyi yetişir, hümanist bir eğitim alır. Ufak-tefektir, çekingendir, pek arkadaşı yoktur. Birinci Dünya Savaşı'nda asker olup, cepheye gitmek ister, ancak yaşı elvermediği için düş kırıklığına uğrar. Katolik ve tutucu genç Heinrich Himmler 1922'de kendini birden Nasyonal sosyalistlerin arasında bulur. 1923'te Hitler'in Münih'teki darbe girişiminde yer alır. Başarılı olmayan bu darbeden kısa süre sonra partide hızlı adımlarla ilerler. 1925'te Nazilerin güvenlik örgütü SS'e katılır, üç yıl sonra da devlet terörü estiren örgütün başına getirilir. Himmler'in örgüte aldığı erkeklerin büyük çoğunluğu işsiz, yaşamla arası pek iyi olmayan, her türlü emri yerine getirmeye hazır insanlardır. 1930'lara girildiğinde Nasyonal sosyalistler topluma ağırlıklarını koymaya başlarlar. 5 Mart 1933'te aldığı yüzde 44 oyla başbakanlık koltuğuna oturan Hitler, 23 Mart'ta sosyalistler hariç diğer partilerin oyu ile çıkardığı yetki yasasıyla yasama, yürütme ve yargıyı tek elde toplar, Nazi diktatörlüğünü perçinler. Hemen ardından ideolojisini eleştiren herkesi sorgusuz sualsiz tutuklatmaya başlar. Sosyalistler, aydınlar, düşünürler, sendikacılar, yazarlar... Nazi karşıtı birçok kişi Himmler'in emriyle yok edilir. Sorumluluğundaki SS bünyesindeki Dirlewanger ve Kaminksi tugaylarının savaş sırasında en büyük soykırım suçu işlediği söylenir. Bu nedenle başta Yahudiler olmak üzere Aryan ırkından olmayan tüm azınlıkların soykırımından Hitler kadar Nazi Almanya'sının ikinci adamı Himmler de sorumludur. Führer soykırımın planlayıcısı, Himmler de uygulayıcısıdır! Hitler'e olan yakınlığı korku ile dalkavukluk arasında bir bağımlılıktır. 1943'te İçişleri Bakanı görevini de üstlenen Himmler'in emrindeki SS örgütü iki milyon üyeye ulaşır.
 
Ancak savaşın sonuna doğru Himmler Almanya'nın zaferinden kuşku duymaya başlar. Nazi rejiminin hayatta kalmasını sağlamak için İngiltere ve Amerika ile barış görüşmeleri gerektiğini açık açık söyler. Savaşı yitireceğini fark eden Hitler'in onu partiden atması üzerine Himmler yalnız kalır. Müttefiklerin ülkeyi işgal etmesiyle sahte kimliğe bürünür, adını başçavuş Heinrich Hitzinger olarak değiştirir. Hiç kesmediği bıyığını tıraş eder, gözlüğünü çıkarır, sol gözüne bant takar ve doğum yeri Bavyera'ya dönmek için yola koyulur. Ancak 21 Mayıs 1945 günü, üstü başı yırtık, Lüneburg yakınlarında İngilizlere yakalanır. İki gün sonra Heinrich Himmler olduğu anlaşılınca, daha önceden dişinin arasına yerleştirilmiş siyanür kapsülünü ısırarak intihar eder. İngilizler Himmler'i Lüneburg yakınlarında defnederler. Bugün mezarının yeri bilinmiyor. “Doğa kanunu olacağına varmalı ve en uygun olanlar yaşamalıdır” diyen Heinrich Himmler üç kişilikli bir insandı. O bir ideolog, hırslı bir politikacı ve tehlikeli bir oportünistti. Birkaç ay önce çıkan dev eserinde araştırmacı Peter Longerich, Himmler'e tam 1040 sayfa ayırmış.
 
www.ahmet-arpad.de

5 Nisan 2009

Islık çalan orangutan ve Japonlar

Cumhuriyet Dergi 05.04.2009
HEIDELBERG
AHMET ARPAD
 
Ujian'e her sabah sebze getiren adam yolda karşılaştığı bir tanışı ile çeneye daldığı için geç kalmıştı. Ujian, yüzünü kafesinin parmaklıklarına dayamış onlara bakıyordu. Adamın elindeki, içi sebze ve meyve dolu sepet ağzını sulandırıyordu. Az ötede duran adamların koyu sohbeti bitecek gibi değildi. Birden arkalarından gelen ıslık sesiyle irkildiler, başlarını çevirip, ıslığın kimden geldiğine baktılar. Görünürde kimseler yoktu. Çeneye devam ettiler. Fakat yine bir ıslık! Onlara ıslık çalan, sabırsızlanmaya başlamış olan Ujian'dı. Heidelberg hayvanat bahçesindeki bu sansasyon olay geçen yılın ağustosunda gerçekleşmişti. O günden bu yana on dört yaşındaki dev orangutan Ujian keyfi yerinde oldu mu kendi kendine ıslık çalıyor. Bakıcılarının söylediğine göre bu arada tekniğini de düzeltmiş. İnsan elinde büyütülmüş olduğu için niyeti onların dikkatini çekmekmiş. Bakıcıları denemiş, içi ceviz, fındık ve kuru üzüm dolu kapları gördü mü, sevincinden hemen ıslığa başlıyormuş. Çocukluğunu Stuttgart hayvanat bahçesinde geçirmiş olan Ujian, dünyada ıslık çalmasını beceren üç orangutandan biri. Şu sıralar ABD'nin İowa eyaletindeki Great Ape Center'in uzmanları onun ıslığı üzerine kafa yoruyor...
 
Heidelberg'e gelip de Neckar nehri kıyısındaki tarihi kente tepeden bakan sarayı ve mahzenindeki bir zamanlar 220 bin litre şarap alan dünyanın en büyük fıçısını görmemek olmaz. Parkının ağaçları altında Goethe sık sık oturur, aşağılardaki Neckar vadisini seyredermiş. Sarayın önündeki alan her zamanki gibi turist dolu. Japon gruplar çoğunlukta. Asya'nın bu hep gülümseyen insanları cıvıl cıvıl. Upuzun bir limuzin yaklaşıyor, az ötede duruyor. Beyaz tuvaletli bir Japon gelin iniyor.
 
Heidelberg turizm bürosu Japonlara saray kilisesinde düğün düzenliyor. Mendelssohn'un düğün marşı dışarılara taşıyor. Dağ treni ile indiğimiz kentin sokakları da Japon dolu. Rehberlerinin peşinden koşar adım gidiyorlar. O sokaktan bu sokağa, tarihi yapıların önünden hızla geçiyor, kilisenin çabucak fotoğrafını çekiyorlar. Rehberlerin işi kolay, grupları ne kadar büyük olursa olsun tek turist kaybolmuyor. Japonlar neredeyse "bitişik nizam" geziyorlar!
 
İki saatlik Heidelberg turlarının son durağı tarihi taş köprü. Arka planda saraylı bir Heidelberg panorama fotoğrafı. Oradan da dosdoğru hediyelik eşya dükkânı "Unicorn"a. Heidelberg'e gelen Japon turistleri, Alman dükkânlarına yüz vermiyorlar, yüzde 20 pahalı da olsa, sadece kendi dükkânları "Unicorn"dan alışveriş ediyorlar! Onların pek zamanı yok. Bir haftada Avrupa: Londra, Paris, Amsterdam, Roma! Heidelberg ve Münih (Japonlar için Old Germany). Kent yüzyıllar boyu bütün dünyadan akademisyenleri, sanatçıları, edebiyatçıları çekmiş. Şimdi her yıl 800 bin turist otellerinde konaklıyor, üç buçuk milyon insan günübirlik Heidelberg'i ziyaret ediyor.
 
Ilık bir bahar gününde pazar alanındaki çeşmenin önünde oturmuş genç, dalgın dalgın gitarının tellerine vuruyor. Belki güzel havayla keyiflenen Ujian de şu sıra yine ıslık çalmaya başlamıştır. Söylendiğine göre aynı gruptan 20 yaşındaki dişi orangutan Puan da şu sıralar ıslık çalmayı denemekteymiş...
 
www.ahmet-arpad.de

22 Mart 2009

Tim de bir "loser"dı...

Cumhuriyet Dergi 22.03.2009
STUTTGART
AHMET ARPAD

Bir veya iki katlı, bahçeleri bakımlı şık villalar, kapılarında pahalı otomobiller... Burada yaşayanlar iyi iş güç sahibi, gelir düzeyi yüksek aileler. Sokaklar bomboş, bahçelerde tek insan yok. Sadece bir villada polisler nöbet tutuyor. Gazeteciler, televizyoncu ve radyocular çoktan sokakları terk etmiş. Köyün iki lokantası "Lamm" ve "Löwen" öğleden sonra kapatmış. Küçük bakkal dükkânını işleten kadın kapının önüne iskemlesini çıkarmış güneşleniyor. On beş kişiyi öldürüp, son kurşunu da kendine sıkan Tim"in on yedi yıl yaşamış olduğu Stuttgart yakınlarındaki Weil zum Stein köyü ölü sessizliğine bürünmüş...
 
"Winner-Loser" kültürü Almanya"da her geçen gün daha çok ağırlık kazanıyor. Günlük yaşam sorunlarının altından kalkamayan sadece yetişkinler değil. Toplumun geleceği çocuklar ana babaları ile ayrı ayrı dünyalarda yaşıyorlar. On iki, on üç yaşında sigaraya, içkiye başlıyorlar, uyuşturucu kullanıyorlar, kaba kuvvete başvuruyorlar. Günümüz yetişkinleri kötü yola düşen günümüz gençleri ile baş edemiyor. Açlık sınırında yaşayan anneler çocuklarını öldürüyor. "Almanya"daki eğitim utanç verici... İnsanların yeterli eğitim almadığı ülkelerde demokrasi işlemez..." sözleri Cumhurbaşkanı Horst Köhler"in. Çeşitli nedenlerle sorunlu yetişen gence ailesinin gösteremediği ilgi ve sıcaklığı okulu da veremiyor. Öğretmen yetersizliğinin yanı sıra sınıfların da kalabalık olması öğrencinin randımanını azaltıyor. Çevresinden beklediği ilgiyi göremeyen genç insanlar bunu başka yerlerde arıyor. İçkide uyuşturucuda ve şiddet içerikli bilgisayar oyunlarında... Gelişme çağındaki bu insanlar güçlü olmak, kabul edilmek, kişilik sahibi olmak, korkularını birisine anlatmak, sorunlarını onunla paylaşmak istiyor. Günümüzün stres dolu, hızlı yaşayan ve sadece güçlüyü kabul eden toplumunda bütün bunları başaramamış, ailesinden kopmuş Tim gibi kimi "loser" de günün birinde hıncını onu dışlamışlardan alıyor!
 
"JawsPredator1" takma adını kullanan, gününü evde tek başına geçiren Tim şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynayarak zaman öldürüyor, "airsoft" oyunlarındaki, gerçeklerine benzer silahlar kullanıyordu. Babası ona daha 14 yaşında atış kulübünde silah kullanmasını öğretmişti. Erfurt ve Emstetten"de gerçekleşen okul katliamları üzerine de fikir yürüten Tim"e göre, "İşin komik tarafı katliam yapacaklarını daha önce açıklayanlara bugüne kadar kimsenin inanmamış olması!" O, içine kapanıktı, pek konuşmazdı. Tüm dünyası "Far Cry 2", "Counterstrike" ve "Tactical Ops" gibi oyunlardı. Yakın çevresi Tim"den gelen sinyalleri fark etmiyordu. Onunla sınıfta dört yıl yan yana oturan Phlipp ile bir rastlantı sonucu tanıştım. "En iyi arkadaşlarımdan biriydi." dediği Tim iki kişilikli olmalıydı. Büyük balığın küçük balığı yuttuğu, ortak değerlerin çoktan yitirildiği günümüz Alman toplumunda insanlar bencilleşiyor, içlerine kapanıyor, kabuklarına çekiliyor. Birey, yalnızlık ve bencillikle daha çocukluğunda tanışıyor. Tim"in katliam yaptığı Winnenden"de karısı bir zamanlar öğretmenlik yapan Cumhurbaşkanı Horst Köhler soruyor: "İnsanlarımızla yeterince ilgileniyor muyuz?"
 
www.ahmet-arpad.de

1 Şubat 2009

Savaşı durduran şarkı

Cumhuriyet 01.02.2009
STUTTGART
AHMET ARPAD

Batı Almanya Cumhurbaşkanı Theodor Heuss, 1957 yılında Ankara ve İstanbul'u ziyaret ettiğinde neredeyse benim de elimi sıkacaktı. Dolmabahçe'de motordan indiğinde alandaki karşılayıcılar arasında Alman Lisesi öğrencilerinin de olması doğaldı. Ertesi gün liseye geldiğinde onu daha da yakından görmüştük. Bahçede önümüzden geçerken tam da önümdeki çocuğun yanına sokulmuş, elini sıkmış ve onunla Almanca kısa bir sohbet etmişti. Yıllar sonra Stuttgart'taki üç katlı, parkı andıran bir bahçe içindeki villasının az ötesinde yaşayacağımı o günlerde düşümde görsem inanmazdım. Oturma odası, yemek odası, bürosu 1950'li yıllarda Heuss ailesinin kullandığı mobilyalarla olduğu gibi duruyor. Katlardan biri eski cumhurbaşkanının arşivine ayrılmış. Yirminci yüzyıl Almanya'sının politik tarihi belgeleniyor. Theodor Heuss'un özel izniyle 1958'de Almanya'ya gelen Ankara meslek enstitüsü mezunu 150 kişi bu ülkeye giren ilk Türk işçileriydi!
 
Villanın katlarından biri sürekli değişen sergilere ayrılmış. Şu aylarda sırada "Lilli Marlene" var. 1915'te Rus cephesine gitmeye hazırlanan asker Hans Leip'ın yazdığı bir şiir Norbert Schultze'nin 1938'deki bestesi, ardından da Bremerhavenli kadın şarkıcı Bunneberg'in (Lale Andersen) repertuvarına almasıyla ünlenir. Ancak dünya çapındaki ününe 1941'de Belgrad'daki Alman asker radyosunun her akşam yayımlamasıyla kavuşur. "Kışlanın büyük kapısının önünde / Büyük kapının önünde bir fener vardır / İşte orada buluşalım / O fenerin altında buluşalım / Eskiden olduğu gibi Lilli Marlene / Eskiden olduğu gibi Lilli Marlene". Anavatandan binlerce kilometre ötede savaşan Alman askerleri Lale Andersen'in hasret dolu boğuk sesini dinler, her şeyi unutur. Belgrad radyosuna on binlerce mektup yağar. Radyo her akşamki programına saat 21.55'te Lilli Marlene ile başlar! Savaş sürer gider, şarkı ününe ün katar. Sadece Hitler'in değil, karşı cephedeki "düşman" askerlerine de savaşı unutturur Lilli Marlene. Ünlü yazar John Steinbeck'in dediği gibi "Şarkılar siyasete benzemez, sınırları kolayca aşarlar". Birbirlerini boğazlasın diye cephelere sürülmüş milyonlarca gence her şeyi unutturan bu ezgi bir an için silahları susturur. O, "savaşı durduran şarkı"dır!
 
Theodor Heuss evinden çıkıp, villalar arasından ormana doğru ilerlerken bir başka ünlünün, Ferdinand Porsche ailesinin evinin önünden geçiyoruz. Hitler'in, "Düşük maliyetli bir ‘halk' otomobili yap!" emri üzerine Porsche "kaplumbağa"yı yaratmıştı. Sonraki yıllarda Alman
Nasyonal Sosyalist partisine ve SS'ye üye oldu, Hitler'e askeri araç da üretti. Savaştan sonra tutuklandı. Fakat kimse kılına bile dokunamadı. Hitler ondan yararlanmıştı. Savaşın ardından Batı Almanya'yı kurduranlara da gerekliydi Porsche! Şimdi önünden geçtiğimiz villadan vârisleri bir süre önce taşındı. Theodor Heuss'un komşusu görkemli yapı artık Porsche Konukevi. Stuttgart'taki fabrika her yıl rekora koşuyor.
 
Yeniden inşa ettikleri otomobil müzesi fütürist bir yapı. Havada duran bir gemi mi, yoksa bir UFO mu? Birkaç gün önce açılışını yaptılar.
 
www.ahmet-arpad.de

18 Ocak 2009

Bir Don Kişot yazarın ardından

Cumhuriyet 18.01.2009
STUTTGART
AHMET ARPAD

Hitler Almanya'dan gelip anavatanı Avusturya'ya el koymasının hemen ardından 1938 yılında Viyana'nın Kahramanlar Alanı'nda bağıra çağıra yaptığı konuşmada onu coşkuyla dinleyen yüz binlerin arasında 14 yaşında ürkek bir erkek çocuğu da vardı. Adı Johannes Mario Simmel idi… Aradan tam elli yıl sonra yine Viyana. Ürkek çocuk çoktan ünlenmiş, yazar olmuş, tüm dünya tanıyor onu, yazdıkları otuz dile çevrilmiş 70 milyona yakın basmış. Romanlarının yanı sıra 1958'de yazmış olduğu "Okul Arkadaşı" adlı tiyatro oyunu Sydney'den Stockholm'a birçok büyük kentte sahnelenmesine, iki kez filme çekilmesine karşın Avusturya'da hiçbir tiyatro onu programına almaya cesaret edememiş. Ta ki sosyal demokrat Franz Vranitzky ülkenin başbakanı olana kadar! "Okul Arkadaşı" Nazilerle alay eden, onlarla işbirliği yapmış Avusturyalıları sert bir dille eleştiren bir tiyatro oyunu. Viyana'daki prömiyerine geldiğimizde haykıran dazlakların arasından geçip tiyatro binasına girebilmiştik. İki saat sonra perde kapanırken ülke başbakanı ayakta alkışlıyordu.
Yazdıklarıyla tüm yaşamı boyunca ırkçılıkla, faşizmle savaşmış olan Simmel, söz Nazilerden açıldı mı her defasında hemen heyecanlanırdı. "Savaş bittiğinde biz gençler gelecekten çok ümitliydik" derdi. "Nazi vebasından kurtulduğumuz inancını taşıyorduk, ne de güzel planlarımız vardı!" Gazeteciliğe atılmıştı, görevi gereği ülkeden ülkeye gidiyor, savaş sonrasının insanlarını ve politikacılarını tanıyordu. En geç 1960'lı yıllara girildiğinde değişen pek bir şey olmadığını fark etmişti. Her şey eski hamam, eski tastı! "Hitler'i seçmiş olanlar 60 milyon insanın öldüğü savaşa karşın ‘ben sadece görevimi yaptım' demekle sorumluluktan kurtulacağını sanıyordu… 1945 öncesinin yardakçıları yine aramızdaydı, onlar sadece giysilerini değiştirmişti…"
 
Johannes Mario Simmel ile 1973-2008 arası süren yakın dostluğumuz bir yazar-çevirmen tanışlığından öteye idi. Kimi yerde bir ağabey-kardeş, kimi yerde bir baba-oğul ilişkisiydi. Viyana, Münih, Stuttgart, Monte Carlo, Zug'daki buluşmalar, sohbetler, uzun telefon konuşmaları, yazışmalar havadan sudan değildi. İçerikleri politika, sanat, edebiyat olan heyecanlı düşünce alışverişlerini vefatından 5 ay öncesine kadar sürdürmüştük. 12 Eylül ihtilalinin ardından Türkiye'de gazetecilerin ve solcu düşünürlerin hapislere atılması, düşünce ve basın özgürlüğünün kısıtlanması üzerine Simmel, eserlerinin ülkemizde yayımlanmasına izin vermekten vazgeçmişti. Ve bu kararı ta 2007 yılına kadar sürmüştü. Türkiye o günden bugüne düşünce özgürlüğünde pek olumlu adımlar atmamış olmasına, Erdoğan iktidarını beğenmemesine karşın, "Eserlerinizi tanımayan yeni neslin aydınlatıcı düşüncelerinize çok gereksimi var!" sözleriyle onu ‘inadı'ndan vazgeçirmeyi sonunda başarmıştım! Şimdi Türkiye'de Simmel'ler yeniden basılıyor…
 
Geçen yaz yapmış olduğumuz son telefon sohbetlerinden birinde keyfi yerinde değildi. Her zamankinden daha karamsar konuşmuştu: "Yazar olarak bu dünyayı değiştiremezsiniz, fakat kimi kötülüğe engel olabilirsiniz. Günde 40 bin çocuğun öldüğü günümüz dünyasında insanların başarılı olduğu tek şey küresel kapitalizm!" Simmel'in savaş sonrası düşleri kısa sürede yıkılmış, ayaklar altında parçalanmıştı. Koskoca bir kütleydi onlar. "Ben yine de bu düşler kütlesini omuzlayıp, dağa çıkardım. O ise her defasında yine uçuruma yuvarlandı. Ve ben hep yeniden denedim".
 
Son yıllarda geriye dönüp baktıkça kendini Don Kişot'a benzettiği anların gittikçe arttığını söylerdi. Böyle birini 35 yıl boyunca tanımış olduğum için kendimi mutlu hissediyorum. "Üzerinde yaşadığımız dünyada bir insan başka bir insanı mutlu yapabilseydi bütün dünya mutlu olurdu" diyen Johannes Mario Simmel yaşam görüşlerimi olumlu etkilemiştir.
 
www.ahmet-arpad.de

6 Ocak 2009

M.Simmel, 12 Eylül’ü neden protesto etti?

Doğan HIZLAN
Hürriyet, 06.01.2009


POPÜLER romanlarıyla 80 milyondan fazla okura ulaşan Johannes Mario Simmel, Türkiye’de çok satanlar arasında yer almıştır. 7 Nisan 1924’te Viyana’da doğdu, 1 Ocak 2009’da İsviçre’de öldü. Otuzu aşkın kitabı bizde yayınlandı.

Birçok kitabını dilimize çeviren Ahmet Arpad, Simmel’in 12 Eylül’den sonra, kitaplarının Türkiye’de yayınlanmasına neden müsaade etmediğini bana gönderdiği e-postada şöyle açıklıyor:

"Türkiye’de 12 Eylül ihtilalinin peşinden gelen ’düşünceyi kısıtlama’ dönemi, solcu düşünürlerin, yazar ve gazetecilerin tutuklanması, ömrü boyunca düşünce özgürlüğü ve haksızlığa karşı savaşmış Mario Simmel’e eserlerinin Türkiye’de basılmasına izin vermeme kararını aldırtmıştı.

Ta ki 2008 yılına geldiğinde uzun görüşmeler sonucu onu bu yirmi yıllık inadından vazgeçirebilene kadar.

Mario Simmel’i 35 yıl boyunca tanımış olduğum için kendimi mutlu hissediyorum. O yaşam görüşlerimi etkilemiş bir insandır."

Mario Simmel’in Bırakın Yaşasınlar romanı (*), Ahmet Arpad’ın çevirisiyle yirmi beş yıl sonra yeniden yayınlandı. Hafta sonu yıllar öncesinin değişmeyen lezzetiyle okudum.

Bir serüven, aşk romanı içinde, nasıl ırkçılığa, Nazizm’e karşı olduğunu, Türklere yapılan haksızlığı nasıl kınadığını bir kez daha gördüm.

Türkleri ve Türk çocuklarını över bu kitabında, kahramanlardan biri, "Bu kışkırtıcılığa bir son verin! Türkleri rahatsız etmeyin" der.

Ölümünden dört ay önceye kadar Simmel’le görüşen Arpad, onun önemli sözlerinden bir seçmeyi de bana gönderdi.

Sanırım bu sözler onun siyasal tavrını yeterince açıklıyor:

Bir kitap kolay okunuyorsa yazılması mutlaka zor olmuştur.

Almanya’da çoğu kişinin sağ gözü hep kör olmuştur.

Nasyonal sosyalizm, yaşamım boyunca benim için travma idi.

Naziler ve Neo-Naziler gözümde hep bir veba hastalığı idi.

İnsanın yaşamındaki tek günahı, cesaretini yitirmesidir.

Yaşamın anlamı, her insanın görevini yerine getirmesidir.

Dünyada bir insan başka bir insanı mutlu yapabilseydi bütün dünya mutlu olurdu.

Yazar olarak bu dünyayı değiştiremezsiniz, fakat kimi kötülüğe engel olabilirsiniz.

Son yıllarda geriye dönüp baktıkça kendimi Don Kişot’a benzettiğim anlar çoktur.

Mario Simmel’in benim yayıncılık mesleğimde de önemli bir yeri vardır. Onun kitapları, "Doğan Hızlan başkanlığında bir kurul tarafından seçildi" tanıtımıyla benim hazırladığım dizide çıkmıştır, Altın Kitaplar Yayınevi’nde. Bu diziyi de bana kurduran rahmetli dostum Dr. Turhan Bozkurt’tur.

Simmel’in kitap adlarının da bir özelliği vardır; şairlerden alınmış dizeler, ya da başka yazarlardan satırlardır.

* * *

SIMMEL’in yeniden okunacağı kanısındayım.

(*) "Bırakın Yaşasınlar", Mario Simmel, Türkçesi: Ahmet Arpad, Everest Yayınları, Eylül 2008.

21 Aralık 2008

Düşle gerçek karışımı bir kent

Cumhuriyet 21.12.2008
SALZBURG
AHMET ARPAD

19. yüzyılın ünlü gezgini Alexander von Humboldt'a göre, Napoli ve İstanbul'un yanı sıra Salzburg dünyanın en güzel üç kentinden biridir. Ortaçağla günümüz bağdaşıyor Salzach Irmağı kıyısındaki bu kentte. Doğanın güzelliği ile sanat eserleri, dik, kayalıklı yamaçlarla yeşil düzlükler bir arada uzanıyor. Alpler'in en son eteklerine sıkışmış ovada bazen yeşil, bazen sarı gri, fakat hep köpüklü ve çağıltılı akan Salzach'ın kıyılarında yükselen kubbelere gün batışının kızıllığı vuruyor. Akşamın loşluğunda renk değiştiriyor üzerlerine hafif kar düşmüş küf yeşili kubbeler, kıpkırmızı kiremitli sivri damlar. Irmağın kıyısındaki dizi dizi kestane ağaçlarının altına gizlenmiş kanepelerde oturanlar karşılarındaki kentle sahne karışımı bu çarpıcı görüntüye dalıyor. Tarihi yapılar arasındaki daracık ortaçağ sokakları önce karanlığa bürünüyor, sonra ışıl ışıl aydınlanıyor fenerlerle. Kent yavaş yavaş boşalıyor. Salzburg'a günübirlik gelmiş turistler otobüslerine binip gitmiş. Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden, pastanelerden ışık sızıyor. Tarihi binaların altındaki dar pasajların birbirine bağladığı sokaklar ıssız. Kürklü, lodenli çiftler koşar adım tiyatroya, operete, konsere gidiyor. Parlak tuvaletli bayanlar, smokinli beyler operanın kapısında taksilerden iniyor. Cafè Tomaselli'de, Cafè Bazar'da, Schatz'da, Demel'de, Fürst'te müşteriler azalmış. Beyaz önlüklü şirin kızlar keyifle masaları siliyor, iskemleleri topluyor. Otel Sacher'in terasından karşılar büyülü. Birkaç yıl önce kapanan tarihi Cafè Winkler'in üzerindeki kocaman projektörler Hohensalzburg Kalesi'ni ışığa boğuyor. Salzach Irmağı'nın karanlık suları iki kıyının ışıltıları altında pırıl pırıl. Üçüncü yüzyıldan kalma dehliz gömütlüklerin az ötesindeki St. Peter mahzeninde kırmızı şarap yudumlayanlar derin sohbetlere dalmış. Büyük kilise alanı soğuk. Buz gibi bir rüzgâr çıplak taşları yalıyor. Yüksek sütunlar önünde zenginler kadeh kaldırıp, kahkahalar atıyor. Jedermann yalancı dostlarıyla eğleniyor. Birdenbire göğün karanlığından bir ses adını haykırıyor, onu çağırıyor. Herkes kaçışıyor. İyilik melekleri Jedermann'ı kucaklayıp göklere götürüyor. Orgun kulakları çınlatan sesiyle güvercinler uçuşuyor... Salzburg, sokaklarıyla, kiliseleriyle, saraycıkları, villa ve yüzlerce yıllık sayısız yapısıyla bir sahne kent. Burada düşle gerçek birbirine karışıyor.
 
www.ahmet-arpad.de

7 Aralık 2008

‘Dostluk eli uzatırdı herkese’

Cumhuriyet 07.12.2008
SALZBURG
AHMET ARPAD

Bu ev artık Stefan Zweig’ın! Yaşamı boyunca Avrupa ruhunu, toplumların uzlaşmasını düşlemiş olan bu ünlü Avusturyalıya Salzburg’un geç de olsa verdiği bir armağan! 1934’te Nazi baskısına dayanamayıp ailesini, evini, kentini terk eden Zweig’ı Salzburg aradan tam 74 yıl geçtikten sonra algılıyor. Salzach Irmağı kıyısına yayılmış tarihi kente tepeden bakan Edmunsburg’daki üç katlı şık 17. yüzyıl barok villa buram buram Zweig kokuyor! Burası artık edebiyatla bilimin buluştuğu bir yer. Zweig’ın yaşamı sayısız arşivden bulunup çıkarılmış fotoğraflarla ve belgeyle anlatılıyor. Kütüphane odasının raflarını dünyanın dört bir köşesinden gelmiş yüzlerce Zweig çevirisi dolduruyor. Yazı masası ile uzun yolculuklarda yanından hiç ayırmadığı daktilo da bir köşede yerini almış. Enternasyonal Stefan Zweig Cemiyeti Başkanı Dr. Holl, Salzburg’daki bu güzel yapının artık Avrupa edebiyatı ve sanat tarihi üzerine düzenlenecek bilimsel toplantılara, konuşmalara, konferanslara ve okumalara açık olacağını söyledi. Zweig üzerine araştırma yapanlar da burada her şeyi bulacak. Çeşitli ülkelerden edebiyatçıların ortak projelerine destek vereceklerini, salonlarını ve arşivlerini onlara açacaklarını da sözlerine ekledi.
 
Bundan doksan yıl önce kültür aracılığıyla Avrupa’yı birleştirmeyi kafasından geçiren Stefan Zweig’ın düşünü hep canlı tutmak, Salzburglular için artık bir “Avrupa projesi”. İki savaş arasında bütün usta eserlerini yarattığı Salzburg, onun gözünde “Avrupa’nın kalbi” idi. Salzach Irmağı’nın bir kıyısında, tepede, Kapuzinerberg’de, ömrünün en önemli yıllarını geçirmiş olduğu bahçeli büyük villa, öteki kıyısında, tepede, Mönchsberg’de şimdi onun adını taşıyan, günümüz insanlarına onu anımsatan başka bir villa. Geride bıraktığı sayısız eserle bizlere hep örnek olmuş ve olmaya devam eden bir insan. Yirminci yüzyılın iki dünya savaşını yaşamış bu büyük yazarı, kendi güçlerine inanmış insanların dünyayı savaşlardan arındıracağı inancını taşıyordu. “Savaşlarla savaşmalıyız!” diyen Stefan Zweig geride bıraktığımız yüzyılın en hümanist edebiyatçısı idi.
 
Avrupa’nın çeşitli kentlerinden Stefan Zweig Center’in açılışına gelmiş insanlar, ünlü yazarı andı. Konuşmacılar yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarını anlattı: “Kültürlerin birleştiği bir Avrupa... Hümanizm, güzel sanatlar, edebiyat, bir araya gelen sanatçılar, müzisyenler, edebiyatçılar... Avrupa insanlarını kültür aracılığıyla birleştiren, güçlendiren insanlar...” Stefan Zweig’ın düşleriydi. Avrupalı Zweig bir Avusturyalı idi. O, Avrupalı bir modern dünya vatandaşıydı. Politikacılara karşı eserleriyle düşün savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydındı! Kültür aracılığı ile daha iyi bir dünyayı yaratacağına inanmış tam bir düşünürdü. İnsancıldı, savaş karşıtıydı. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Bu uğurda savaşım verdi ömrü boyunca.
 
Zweig lirik anlatımı ve yalın diliyle okuru kendine bağlar. Yaşamöyküsü olarak kabul edilen “Dünün Dünyası” (Türkçesi: Burhan Arpad) eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: “Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır.”

Piyanoda Chopin müziği, Barcarolle... Duvarlar bembeyaz, yüksek mi yüksek. Piyanonun tuşlarına dokunan parmaklar ince, narin. İnsan ruhunu dolduran Chopin melodileri... Konuşmacı sözlerini bitiriyor: “İnsancıldı, dostluk eli uzatırdı herkese, karşılık beklemeden. Gösterişi sevmezdi, insanları sevmek yaşam koşuluydu Stefan Zweig için... Toplumları birbirine yaklaştırmak bir misyondu onun gözünde...”
 
www.ahmet-arpad.de

9 Kasım 2008

'Demokrasi çözüme yeterli değil'

Cumhuriyet 09.11.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) kısa süre önce Almanya'da zenginle fakirin arasındaki uçurumun giderek derinleştiğini, ülkedeki insanların hızla -Türkiye'den bile daha çabuk- fakirleştiğini belgeleriyle sundu. OECD'nin bir başka raporuna göre de Almanya'nın eğitim sistemi sınıfta kaldı. Akademisyenlerin ve mühendislerin azaldığı ülkede tam 16 bin yeni öğretmene gereksinim var. Küresel mali kriz sonucu sarsılan ekonomisini korumak isteyen Federal Almanya bankacılık sektörünün çökmemesi için 480 milyar Avro'luk bir paketi hazırda tutuyor. Berlin hükümeti 1990'dan bu yana her yıl "devlet yardımı" adı altında ortalama 160 milyar Avro ile ülkesinin "fakir" doğusunu destekliyor. Yine de işsizlik doğuda yüzde 20'nin altına düşmüyor. İnsanlarının yüzde 68'i geleceğe kötümser bakıyor, yüzde 50'si de şu sıra demokrasinin toplum sorunlarını çözmeye yeterli olmadığı inancında! Almanya'nın batısında artık demokrasiye inanmayanların oranı yüzde 30. Doğu Almanya kentleri yabancı düşmanlığının kaleleri de oldu. Batı'dan gelen tüm desteğe, sayısız yeniliğe ve refaha karşın yabancı düşmanı tohumlar doğuda yeşermeye devam ediyor, köklerini kurutmak çok zor. Neo Naziler artık Hitler reklamı yapmıyor. Onlar şimdi: "Eski Doğu Almanya daha iyi bir Almanya idi" sözleriyle oy topluyor. Çoğu insan hâlâ Ulbricht-Honecker yıllarının özlemini çekiyor. O günler artık nostalji, daha doğrusu ostalji, bir Doğu Almanya özlemi! Çoğu insan kendini yalnız, tek başına bırakılmış hissediyor. Vatansız, topraklarından sürülmüş, ülkesi elinden alınmış... "Batı Almanya Doğu Almanya'ya el koydu", diyenler giderek artıyor. Günümüzde Honecker yönetimini eleştiren neredeyse "vatan haini" damgasını yiyor! Eskinin özlemini çekenler Doğu Almanya'nın kötü yanları karşısında gözlerini, kulaklarını kapatıyor, komünist rejimde yaşananları umursamıyor. İki ülke arasına çekilmiş "utanç" duvarını, batmış ekonomiyi, 250 bin politik tutukluyu, düşünme özgürlüğü elinden alınmış o toplumu... "1989'da ideallerimiz elimizden alındı", diyenler giderek artıyor. Ülkenin doğusunda oy avcılığına çıkmış batı partileri Hıristiyan Demokratlar ile Hür Demokratlar kadrolarını eski rejim yandaşları ile doldurmuş. Sosyalist Birlik Partisi'nin 1990'a kadar uzaktan kumanda ettiği ve çoğunlukla bilim adamlarının, öğretmenlerin, akademisyenlerin üye olduğu küçük partilerde görev yapmışlar, şimdi tüm Doğu Almanya'da yine önemli görevlerde. Politikayı onlar etkiliyor, toplum yaşamını dolayısıyla da olsa onlar yönlendiriyor. Milli Halk Ordusu'nun kalıntısı subaylar, generaller, görevi yurtiçinde, dışında istihbarat toplamak olan devlet bakanlığının (Stasi) adamları bugün otobüsçülük, emlakçilik ve doktorluk yapıyor, otel işletiyor, avukat bürosu açmış, Gazprom'da görevli, koruma polisliği yapanlar da var. Stasi-Connection eski Doğu Almanya'da hâlâ yaşıyor. ...
 
Günümüz Almanya'sında kimi yaşamsal sorunların kaynağını geçmişte aramak hiç de yanlış olmaz. İkinci Dünya Savaşı'nı kazanmış olan "Dörtler", 15 Mayıs 1955'te Viyana'da imzalanan Devlet Antlaşması ile Avusturya'yı egemen, bağımsız ve demokratik bir devlet olarak tanımış, işgal ettikleri ülke topraklarından çekilmişlerdi. Benzeri bir anlaşmayı, savaşın üzerinden 60 küsur yıl geçmesine karşın, Almanya ile hiç imzalamadılar. İmzalamadıkları gibi, savaş sonrasında anayasasını da "dikte" ettiler. Bu nedenle topraklarında 70 bin Amerikan ve 25 bin İngiliz askerinin konuşlandığı, yüze yakın nükleer başlıklı füzenin depolandığı Almanya hâlâ yasal olarak egemen bir ülke değil, o bir Amerikan "kolonisi"!
 
www.ahmet-arpad.de

19 Ekim 2008

İnek pazarı ve Viyana opereti...

Cumhuriyet 19.10.2008
AHMET ARPAD
ZÜRİH

İnekler sürü sürü. Yüzlerce. Tümü de aynı renk. Kahverenginin değişik tonlarında. Yaş gruplarına ayrılmışlar, yan yana, sıra sıra öyle duruyorlar. Çoğu sakin, arada sırada biri canı sıkkın esniyor, bir başkası sesini yükseltiyor. Heyecanlı insanlar inekler arasında acele acele koşuşturuyor. Yanında durdukları ineğin sağına soluna bakıyorlar, şöyle bir okşuyorlar başını, boynunu, göbeğini. Dokunuyorlar memelerine. Süt dolu memeler çok önemli. Zürih Gölü'nün yamaçlarında inek pazarı var. O gün 2008 güzeli (!) seçilecek. Görücüye çıkmış inekler 1 ile 6 yaş arasında. Yarışmaya 300 kadar sağmal inek gelmiş. Bir dizi sığır da var. Onlar damızlık, sadece öyle gelmişler, gösteriş için. Az ötede, yamacın üstünde kocaman beyaz çadırda köylüler kafayı bulmuş. Dışarıda inekler güzellik yarışması heyecanı yaşarken, sahipleri müzik eşliğinde bira kadehlerini ardı ardına tokuşturup, boşaltıyorlar...
 
... 1815 yılında Avusturya başkenti. Dokuz ay süren Viyana Kongresi'ne gelen binlerce delege politika yapmaktan çok eğleniyor, keyif sürüyor, kısacası günü gün ediyor. Aşk meşk, alavere dalavere, dostluk, kıskançlık. Tümü var Johann Strauss'un "Viyana Kanı" operetinde. Büyük ustanın 1899'da ölümünden birkaç ay sonra ilk kez sahnelenen bu oyunda Strauss'un ünlü melodi ve şarkıları toplanmış.
 
Karısı, sevgilisi ve metresi arasında gidip gelen, maceradan maceraya koşuşturan Kont Zedlau, kongreye katılan küçük bir ülkenin diplomatı. Ancak kendini Kazanova sanan yakışıklı kont, önce karısının, ardından da başbakanının Viyana'ya gelmesiyle ne yapacağını şaşırır. İki ayağı bir pabuca girer, eli ayağı birbirine dolaşır. Bir kadından ötekine koşarken işler iyice karışır. Paçasını kurtarmak için metresini başbakana eşi diye tanıtır. "Viyana Kanı" ünlü şarkıları, hareketli dansları ve Viyana ezgileri ile seyirciyi peşinden sürükleyen tam bir Strauss opereti. Özlem, yaşam sevinci ve Viyana coşkusu oyuna baştan sona damgasını vuruyor.
 
Şarap, kadın ve şarkı! Strauss'un çeşitli operetlerinde kullandığı bütün dans türleri bu operette var. Özellikle üçüncü perde vals, polka, mazurka, kadril danslarıyla izleyiciyi keyiflendirip, iyice coşturuyor. Rengârenk kostümler, dans eden neşeli insanlar, kahkahalar.....
Zürih Gölü'nün öteki yakasında, Rapperswil yakınlarında, aynı günün akşamı. Sabah inek pazarı, öğleden sonra gemiyle göl gezintisi, akşama Viyana opereti. Keyfimiz yerinde!
 
www.ahmet-arpad.de