24 Eylül 2003

"Junge Musliminnen erwarten mehr Respekt"

Stuttgarter Nachrichten, 24.09.2003

Rolle der Frauen in der deutschen, islamischen Gesellschaft / Von Ahmet Arpad
 
Stuttgart - Auf der Internetseite des Verfassungsschutzamtes Baden-Württemberg stand im Juli 2001 unter dem Titel "Kopftuch - mehr als religiöse Bekleidung" zu lesen: "In ihrem Sprachrohr ,Milli Gazete" vom 31. Mai 2001 lädt die IGMG (Milli Görüs) zu einer Konferenz ein, auf der die Probleme der kopftuchtragenden Mädchen in Schule und Ausbildung thematisiert werden sollen. Gleichzeitig wird darauf hingewiesen, dass das Kopftuch noch eine weitere Aufgabe habe, nämlich die Verbreitung des Islam. Noch deutlicher wird ein Kolumnist der ,Milli Gazete". Er sieht die islamische Bekleidung als Symbol, das der Welt eine neue politische Sichtweise gebe: ,Diese Bekleidung weist unser politisches Symbol auf"."
 
Ein weiteres Zitat: "Nach herrschendem Verfassungsverständnis ist es generell zulässig, dass Schüler und Schülerinnen als Ausdruck ihrer Religion Kleidungsstücke tragen, die einen besonderen Bezug zu ihrer Religion aufweisen . . . Ein Verbot des Tragens eines Kopftuches - unabhängig vom Alter der Schülerin - wäre daher im Zweifel rechtswidrig und kann somit nicht erlassen werden . . ." So antwortete das Ministerium für Kultus, Jugend und Sport Baden-Württemberg am 4. Januar 2002 auf eine Anfrage zum Thema "Tragen eines Kopftuches durch muslimische Schülerinnen". Was ein Verbot des Tragens eines Kopftuches durch muslimische Schülerinnen in deutschen Schulen angeht, sind den Kultusministern die Hände gebunden. Dafür sorgt das Grundgesetz. Absatz I umfasst die Glaubens-, Gewissens- und Bekenntnisfreiheit und Absatz II die ungestörte Religionsausübung. Auch religiöse Bekleidungsvorschriften fallen in den Schutzbereich des Artikels 4. Das Grundgesetz gibt Islamisten alle Freiheiten, ihre Töchter in der deutschen Gesellschaft nach den Regeln der Scharia zu erziehen und als Mittel zum Zweck einzusetzen, indem sie sie spätestens in der 5. Klasse mit Kopftuch in die Schule schicken.
 
In dem Buch "Spagat mit Kopftuch" schreibt der türkische Politikwissenschaftler Mehmet Özdemir: "Die Türken versuchen, sich in der deutschen Gesellschaftsstruktur, die sehr oft in einem krassen Gegensatz zu den ethischen Vorstellungen des Islam und der türkischen Kultur steht, zurechtzufinden. Viele türkische Familien haben große Schwierigkeiten, sich an die deutsche Lebensweise zu gewöhnen." Folge: Es bilden sich ethnische Inseln, die Schutz bieten. Auf diesem Nährboden haben sich Fundamentalisten verschiedenster islamischer Sekten niedergelassen. Ihre Vereine sind inzwischen die Einzigen, die sich um die in Gettos lebenden Türken kümmern, Sozialdienste leisten und im Bildungsbereich aktiv sind. Viele Kommunen unterstützen diese finanziell großzügig.
 
Die islamischen Organisationen in Deutschland betrachten Europa als Gebiet des Islam und meinen, dass für die Menschen "islamisierte" Räume geschaffen werden sollten. Eine wachsende Zahl junger Musliminnen ist nicht mehr bereit, in einer nur geduldeten Randexistenz zu leben. Sie verlangen Zugang zu den Kernbereichen und Funktionssystemen der Gesellschaft. Sie erwarten Respekt für ihre religiösen Überzeugungen. Islamische Organisationen übernehmen die Rolle politischer Lobbyisten für "religiöse Identität". Gerade Milli Görüs interessiert sich für die in Deutschland geborenen und aufwachsenden Jugendlichen. Im islamischen Wohnheim oder Internat werden die Grundlagen eines religiös begründeten Ideologiemixes gelegt. Mancher junger Muslim erhält an den Hochschulen und Universitäten durch islamistische Studentengruppen den letzten Schliff.
 
Um die Belange und Interessen der muslimischen Frauen und Mädchen in den Gettos kümmern sich die Frauengruppen islamischer Verbände. Hier ist das "Zentrum für islamische Forschung und Frauenförderung" von Sabiha El-Zayat, geborene Erbakan, vor allem aber die Arbeit der "Deutschsprachigen Islamischen Frauen" (DIF) in Köln hervorzuheben. Die DIF-Vorsitzende Emine Erbakan, die Schwägerin des Islamistenführers und früheren türkischen Ministerpräsidenten Necmettin Erbakan, brachte vor einigen Jahren ein Buch mit dem Titel "SchleierHaft" heraus. Darin zeigt sie muslimischen Frauen Wege, wie die nicht muslimischen Deutschen mit ihren eigenen gesetzlichen Bestimmungen zu schlagen sind. Zu diesem Buch schreibt Ursula Spuler-Stegemann, Professorin an der Philipps-Universität Marburg für Religionsgeschichte, in ihrem Buch "Muslime in Deutschland": "In diesem Buch wimmelt es von Attacken gegen alles, was die DIF-Frauen als Unterdrückung ihrer Rechte auf Religionsfreiheit und freie Meinungsäußerung ansehen."
 
Ahmet Arpad ist türkischer Journalist. Er lebt seit vielen Jahren in Stuttgart.

21 Mayıs 2003

Seçimleri rastgele değildi

Evrensel Gazetesi 21.05.2003

Hayri Erdoğan  Burhan Arpad; öykü, roman, tiyatro ve gezi yazıları, çeviri gibi pek çok dalda verdiği ürünlerle kültür dünyamıza büyük katkılar sunmuş bir yazar ve çevirmenimiz. 93. doğum gününde, oğlu, yazar ve çevirmen Ahmet Arpad’la, Burhan Arpad üzerine söyleştik.

Babanız, değişik alanlarda eserler vermiş üretken bir yazı işçisi. Hangi işi onu daha çok heyecanlandırırdı; öykü, roman, tiyatro yazıları, çeviri..?
Sanırım hepsi. Çünkü, öykü ve roman yazarken de, tiyatro üzerine yazılar hazırlarken de heyecanı hep aynı idi. Kafası hep yepyeni konularla doluydu. Gazeteye köşe yazısını kaleme alırken de, roman çevirirken de hep heyecan doluydu. Sanırım bu böyle olmasaydı, yaşamı boyunca çok değişik alanlarda bu kadar verimli ve başarılı olamazdı. 1940’lı yıllarda yayımladığı ‘İnanç’ dergisi için anılarında şöyle der: “Hümanist fikirleri yaymak amacıyla çıkarıyorduk.” Burhan Arpad 1940’lı yılların toplumcu gerçekçi kuşağından bir yazardı.

Burhan Arpad’ı çeviriye iten etkenler hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Bu etkenlerin başında, batı edebiyat dünyasının değerli yazarlarını Türk okuruna tanıtmak gelmiştir. Sanırım yaptığı sayısız çeviriyle de bu amacına ulaştı. Özellikle Alman dili edebiyatının 20. yüzyılda çıkarmış olduğu ünlü yazarları, okurumuz daha çok Burhan Arpad çevirileri ile tanımış ve sevmiştir.

Edebiyat okurları pek çok ünlü yazarın dünyasına Burhan Arpad’ın titiz ve başarılı çevirileri aracılığı ile girdi. Çevirdiği yazar ve konuları nasıl seçerdi?
Türkçe’ye kazandırdığı yazarların ortak bir özelliği vardı: Tümü de insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışseverdi. Çevireceği romanları rastgele değil, hep bu açıdan değerlendirirdi. Sevgili yazarları Zweig, Remarque ve Seghers’in de gerçekten ortak özellikleri savaş karşıtı, toplumcu ve insancıl olmalarıdır. Bir yazısında: “İnsanlarımızın bu ustaları tanımalarını, onları benimsemelerini hep istemişimdir,” der. Sanırım Burhan Arpad çevirilerinin yıllardır aralıksız yayımlanması, bu isteğinin yerine geldiğini gösterir.

Burhan Arpad’ın nasıl bir çalışma yöntemi ve düzeni vardı. Belleğinizde kalan izlenimler...
En önemli özelliklerinden biri çok titiz olmasıydı. Gerek gazeteye köşe yazısını hazırlarken, gerekse çeviri yaparken tam anlamıyla ‘kılı kırk yarardı’. Çok disiplinli çalışırdı. İyice araştırır, üstünkörü yazı kaleme almazdı, yazdıklarının tersini kanıtlamak mümkün değildi. Çeviri yaparken de aynı yöntemi uygulardı. Önce yazarını seçerdi. Çevireceği kitabı birkaç kez okur, notlar alır, gerekirse yurtdışında araştırırdı. Çeviri sırasında da oldukça sık sözlük kullanırdı. Yazarlık ve gazetecilikten gelmiş olması sanırım başarılı çeviriler yaratmasında önemli bir rol oynamıştır.

Yaptığı yoğun işin karşılığını alabildi mi, mesleğinden dolayı yakındığı olur muydu? Yazdıkları ve çevirdiklerinden dolayı karşılaştığı sorunlar, sıkıntılar oldu mu?
Türkiye’de yaşamını kalemiyle kazanmak zorunda kalan her insan gibi Burhan Arpad da, tabii zor bir yaşam geçirmiş sayılır. Çünkü kafasından geçenleri yazdıkları, okurlarına verdikleri ile mutlu olmuştur. Bu nedenle mesleğinden dolayı hiç yakınmamıştır. Hepimizin de bildiği gibi 1940’lı yıllardan başlayarak, düşünür, Türkiye’de hep bir baskı altında yaşamıştır. Ancak Burhan Arpad, 80. doğum günü nedeniyle yapılan bir söyleşide de belirttiği gibi “gönlünce yaşamıştır”. Ne olursa olsun, gerçekçi anlayışı bütün çalışmalarına yansıtabilmiştir. Ödünsüz bir yazar olmasına rağmen, iyi araştırdığı için yazdıkları nedeniyle hiç bir zaman başı derde girmemiştir.

Görüyoruz, babanızın izinden gidiyorsunuz. Siz de gazete yazarlığı yapıyorsunuz ve herhalde sizin uğraşılarınız içinde de ilk sırayı çeviri alıyor? Babanız sizin çevirmenliği seçmenizden hoşnut muydu?
Alman Filolojisi’ne gittiğim 1960’lı yıllardan başlayarak, ben de bir yan uğraşı olarak Almanca’dan dilimize çeviriler yapmaktayım. Babam Burhan Arpad beni bu konuda desteklerdi. Çünkü ben de onun gibi, eserini Türkçe’ye kazandırdığım yazarla aynı çizgide olmayı yeğliyorum. 

19 Mayıs 2003

Çizgisinden hiç sapmadı

Cumhuriyet, 19.05.2003
Toplumcu gerçekçilikten ödün vermeyen Burhan Arpad yaşamını yazarak kazanıyordu 

4 Aralık 1994'te aramızdan ayrılan Burhan Arpad inançlarından asla taviz vermedi. Yazdıklarında da çevirdiği kitaplarda da toplumcu gerçekçi çizgiden hiç sapmadı. Toplum olaylarını edebiyat yoluyla değerlendirmeyi önemsedi. Yaşamını yazarak kazandı. Antifaşist toplumcu yazarların yapıtlarını dilimize kazandırdı. 
SENNUR SEZER 
 
Burhan Arpad 93 yıl önce Mudanya'da doğmuş. Onu ilk kez Vatan 'da fıkra yazdığı yıllarda tanımış olmalıyım, sonra galiba Varlık 'ta daha yakın bir tanışıklık başladı. 
Onu hep gözlerinde alaycı ışıklar yanan, hafif iğneli bir üslupla konuşan ciddi bir insan olarak anımsıyorum. Tek cümleyle tanımlasam ''inançlarından taviz vermeyen'' diye anlatabilirim onu. Bu tanımlamanın nedeni neydi diye düşündüğümde, birden çok neden çıkıyor karşıma. Bunlardan en önemlisi yazdıklarında da, çevirdiği kitaplarda da toplumcu gerçekçi çizgiden hiç sapmaması belki. 
Hayatını yazarak kazanmak zorundaydı. Gezi notlarından öykülere, romandan tiyatro eleştirilerine çeşitli türlerde yazmasının, çeviriler yapmasının bezginliği hiç sezilmedi okurlarınca. Bezginlik duymadı belli ki. Sürekli yazanların kendini yinelemesine de ben rastlamadım bugüne dek okuduklarımda. Oktay Akbal onun öykülerini tanımlarken ''dümdüz bir anlatımla lirizm yapma olanağını gerçekleştirmek istediğinin; öykülerinde şehrin hareketine, kalabalığına karışıp okura yakın kahramanlar yarattığının; toplumcu gerçekçi akımdan hiç sapmadığının'' altını çizer. 
'Dediğim dedik' üç yazar 
Burhan Arpad'ın yaşıtı arkadaşlarından biri İhsan Devrim 'dir. Hani şu 'Süper Baba' ve 'Baba Evi' dizilerinin ihtiyar aktörü. Pek az kişi bilir onun yazar olduğunu, 1943'te Salah Birsel ve Burhan Arpad'la birlikte ABC Kitabevi'ni kurduğunu. Yayınevinin yürümemesinin nedeni üçünün de ''dediğinden caymaz, dediğim dedik'' kişiler oluşudur galiba. Bence bu uyuşmazlıkta birbirine benzerliğin, alaycılığın da payı vardır. Bence biri konuşmalı Devrim'le, döneminin yazarlık anlayışını irdeletmeli. 
Burhan Arpad'ın 1940'ta yayımladığı ilk öykü kitabının adı 'Şehir 9 Tablo' ydu. Bunu 'Dolayısıyla' (1955), 'Son Perde' (1961), 'Taşı Toprağı Altın' (1966), 'Yeditepe Olayları' (1974) izledi. 
Tiyatro yazıları: 'Perde Arkası' (1959), 'İlk Gece' (1962) ve 'Direklerarası' dır (1974). Tiyatro öyküleri 'Operet 8 Tablo' (1964), 'Oyun 6 Tablo' (1966) adlarını taşır. Gezi notları da yazmış olan Arpad'ın 'Gezi Günlüğü' 1962 yılı Türk Dil Kurumu Ödülü almıştır. 
Burhan Arpad'ın en önemli etkinliklerinden biri antifaşist toplumcu yazarların yapıtlarını dilimize kazandırmasıdır. Remarque, Zweig, Thomas Mann 'la başlayıp uzayan bu listede yer alan kitaplardan Anna Seghers 'in 'Ölüler Genç Kalır' ı , Dimitır Dimov 'un 'Tütün' ü, Kamen Kalçev 'in 'Proleter Devrimci Dimitrov' u şu günlerde yeniden gündemde. (Son basımları Evrensel Basım Yayın). 
Özü sözü birdi 
Burhan Arpad 4 Aralık 1994'te aramızdan ayrıldı. ''Toplum olaylarını edebiyat yoluyla değerlendirmeyi'' önemseyen, bunun için çevirilerinde ve yazdıklarında biyografilere özel bir yer ayıran Burhan Arpad'ın da yaşam öyküsü yazılmalı elbet. Bunu yazmak isteyenler için malzeme de az değil. 
Basılan anıları ( 'Hesaplaşma' , 1977 - 'Yok Edilen İstanbul' - 1983), Mehmet Seyda 'nın yazdıkları (Edebiyat Dostları, 1970) da var. Özü sözü bir 93 yaşında bir yazarla tanışmak istiyorsanız siz de okuyun bu kitapları.

1 Mayıs 2003

Burhan Arpad'ı tanımak

Mücap Ofluoğlu

Burhan Arpad, kendi kendini yetiştirmiş gerçek bir aydındır. Kırk yılı bulan sevgi ve dostluk süzgecinden geçmiş bir tanıklıkla anlatmak isterim Burhan Arpad’ı. O, 1936 yılında Vakit gazetesinde başlayan basın emekçiliğinde olsun, tiyatro yazıları ve eleştirilerinde olsun, toplumcu ve gerçekçi öykülerinde olsun, doğru bildiği yolda ödün vermeden yürümüş bir hümanizm savaşçısıdır.

Gazetecilik-yazarlık çizgisinde hep iyiye, estetiğe önem veren bir titizlik içinde kendini yönlendirmesi yapıtlarına evrensel bir nitelik kazandırmıştır.

Sevdiği sanatçılarla, bu kişiler daha çok tiyatro ve operet sanatçılarıdır, yaptığı söyleşileri içeren bu kitap Türk Tiyatrosu üzerine çok değişik bir belgedir. Burhan Arpad, özellikle Direklerarası üzerine kaleme aldığı anı-öykü karışımı yazılarıyla, kapanan bir dönemde bu İstanbul semtinin portresini başarıyla vermiştir. Bu kitapta sözünü ettiği tiyatro insanları Türk Tiyatrosu’na renk ve anlam katmış unutulmaz sanatçılardır.

Burhan Arpad, tiyatro sanatçılarının çok önem verdiği bir eleştirmen idi. Onun hep severek okuduğum tiyatro eleştiri yazılarının bir çoğunu kesip saklamışımdır. Arşivimdeki iki yazıdan burada alıntı yapmak istiyorum.

17 Aralık 1961 tarihli Vatan gazetesindeki yazısında, Jean Paul Sartre’ın İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oynadığımız  ‘’Sinekler’’ adlı eserinden söz eder. Burhan Arpad şöyle diyor: ‘’Paris’te Nazi çizmelerinin kaz adımlarıyla yürüdüğü yıllarda insanoğlunun gerektiğinde Tanrılardan üstün olabildiğini anlatmak amacını güden, tiyatrodan çok felsefeye yatkın bir oyun. Özeti, Tanrılaşan bütün diktatörleri tek bir insanın bile yıkabileceğini göstermek. Oynanması, tiyatro sanatında iyice pişmiş güçlü sanatçılar gerektiriyor. ‘Sinekler’, sahne sanatçısının değerini ölçmek için çetin bir deneme.’’ Tiyatro sanatçılığının, yetenek ve kültürün yanı sıra uzun bir çıraklık, bir işçilik gerektirdiğinden söz eden Arpad şöyle devam ediyor: ‘’Rol alan sanatçılardan üçü, Avni Dilligil, Mücap Ofluoğlu, Samiye Hün hemen öne fırlıyor...Ofluoğlu’nun kötü kral Aigisthos rolünde Zeus’la konuşma sahnesi, hele ölümündeki ustalığı da övülecek güzellikte. Ofluoğlu, Türk sahnelerinde anımsadığım ‘oyuncu ölümleri’ nin en inandırıcısını veriyor...’’

Küçük Sahne’de oyunlar sunan Ferhan Şensoy’un ‘Ortaoyuncular’ ı topluluğu Nisan 1981’de Küçük Sahne’nin otuzuncu yılını kutlamıştı. Bu kutlamaya Suzan Uztan’la ben de bir oyunla çağrılmıştık. Sevgili Burhan Arpad, Cumhuriyet’teki ‘’Hesaplaşma’’ köşesinde, çağdaş Rus yazarı Arbuzov’un  aynı günlerde Devlet Tiyatrosu’nda da sahnelenen ‘’Eski Moda Komedya’’ adlı oyunumuz için şunları yazmıştı: ‘’Bir duygu komedisiydi, iyi sunuluyordu. İstanbul sahnelerine bunca yıl emek vermiş Suzan Uztan ve Mücap Ofluoğlu, sulandırılmaya çok yatkın, küçük bir sürçmeyle tökezleyecek, dış yanıyla kolay görünen bu çok zor türün üstesinden gelmeyi başardılar...’’

Bu arada sevgili Burhan Arpad’ın yakından tanıdığı bazı ustalarımızı da anımsamak isterim...

İlk büyük tiyatro sanatçımız Ahmet Fehim Bey (1856-1930) yirmi yaşındayken Güllü Agop’ın yönetimindeki Gedikpaşa tiyatrosunda sahneye çıkmıştır. Tiyatroya girdiğinin altıncı ayında Fasulyacıyan kumpanyası ile Bursa’ya gitmiştir, burada perde açtıkları ilk gece, Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa ‘Meraki’ ve ‘Zor Nikah’ oyunlarını izler. Tiyatroya çok meraklı, Moliere’in oyunlarını Türkçe’ye kazandıran Paşa ertesi gün kumpanya müdürünü çağırtıp: ‘’Burada kalınız, size bir tiyatro yaptırayım,’’ der. Tiyatro binası her şeyi ile iki ay içinde ortaya çıkar. Ahmet Fehim Bey’in ünü kısa sürede artar, çevresine yetenekli gençleri toplar. Raşit Rıza, İ. Galip Arcan gibi büyük oyuncular onu yanında yetişmiştir. Ahmet Fehim Bey Darülbedayi’nin ilk yıllarında öğretmenlik yapmış, Moliere üzerine sahne dersleri vermiştir.

Behzad Hâki Butak 1907’de Burhanettin (Tepsi) kumpanyasında sahneye adımını atar. Arkadaşlarının daha genç yaşta ona ‘baba’ dedikleri Behzad 1957’de İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda aziz dostu, büyük oyuncu Raşit Rıza ile birlikte 50. sanat yılını kutlar. Komedi oyunları dalında ünlenmiş Darülbedayi ve İstanbul Şehir Tiyatrosu sanatçısı Vasfi Rıza Zobu tiyatroya 1918’de başlamış. O da 50. sanat yılını 1968’de İstanbul’da kutlamıştır.

Çağdaş ölçülerde bir tiyatroya kavuşmamızın öncülüğünü yapmış, tiyatromuzu kurumlaştırmış büyük ustamız Muhsin Ertuğrul, 1909’da Burhanettin (Tepsi) Bey’in topluluğunda tiyatroya başladığında henüz on yedi yaşındaydı. Bir çok yeniliği ve ilki Türk tiyatrosuna getiren Ertuğrul 1949 yılında Devlet Tiyatrosu’nun ilk genel müdürü de olmuştur. 1969 yılında İstanbul tiyatrolarının elbirliği ile düzenledikleri bir törenle 60. sanat yılını kutlamıştır.

Bedia Muvahhit, Neyyire Neyir ile birlikte rol aldığı ‘Ateşten Gömlek’ (1922) filminden sonra 1923’de Darülbedayi’de tiyatro sanatçısı olarak çalışmaya başlamıştır. 1973’de İstanbul Açıkhava Tiyatrosu’nda Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün katkılarıyla kutlanan 50. sanat yılı gecesinin sunuculuğunu üstlenmekle gurur duyduğumu belirtmek isterim.

Başta ilk kadın tiyatro sanatçımız Afife Jale olmak üzere Neyyire Neyir’i, Şaziye Moral’ı, Necla Sertel’i ve bugün aramızdan ayrılmış emektar kadın sanatçılarımızla, uzun yıllar tiyatromuza değerli sanatçı kişilikleriyle katkıda bulunmuş, onlarca yıl beraber olduğum, aynı sahneyi, aynı kulisi paylaştığım, adını sayamayacağım kadar çok tüm tiyatro sanatçımızı saygıyla, özlemle anıyorum...

Dostum sevgili Burhan Arpad yoğun yazın çalışmalarının yanında, bir ekolojist olarak, yaşamının tümünü geçirdiği İstanbul’un çevresel sorunlarını, Cumhuriyet gazetesindeki ‘’Hesaplaşma’’ adını verdiği köşesinde irdelemiştir. Öykü tadındaki bu yazılarında (1979-1991) İstanbul’un hem coğrafyasını ele almış, hem de sosyal yaşamını, sanatsal etkinliklerini ve ünlü sanatçılarını anlatmıştır. Bu yazılarının derlendiği ‘’Bir İstanbul Var İdi...’’ (Doğan Kitapçılık, 2000) kitabını salık veririm.

23 Aralık 2000

Können radikale Muslime Religionsgemeinschaft sein?

Stuttgarter Nachrichten, 23.12.2000 

Die Islamisten-Organisation Milli Görüs wirkt der Integration türkischer Mitbürger entgegen / Von Ahmet Arpad
 
Stuttgart/Köln - Von dem Urteil des Bundesverfassungsgerichts, das im Fall der Zeugen Jehovas die Voraussetzungen für die Anerkennung als religiöse Gemeinschaft neu definierte, könnten auch islamische Gruppierungen in Deutschland profitieren. Würde auch die islamistische Milli Görüs als Religionsgemeinschaft anerkannt?
 
Vor der Europazentrale in Köln wehen die Milli-Görüs-Fahnen - ein grünes Quadrat auf weißem Grund zeigt Europa und den Kaukasus, von einem Halbmond umfasst. Denkt die Islamische Gemeinschaft Nationale Sicht (Milli Görüs) auch politisch in Richtung Pantürkismus und -islamismus?
 
Auch in Köln ist der Hauptsitz des Verbands Islamischer Kulturzentren (VIKZ). Man residiert in einem etwa 2000 Quadratmeter großen Komplex. Außer den Verwaltungs- und Schulungsräumen gibt es auch ein Internat mit 80 Schlafplätzen und eine große Moschee. Das geräumige Büro des Generalsekretärs Erol Pürlü darf man nur in Socken betreten wie in einer Moschee. Auf Stuttgart-Heslach angesprochen, sagt Pürlü: „So viel Probleme wie die Stuttgarter uns bereiten, haben wir in keiner anderen Stadt Deutschlands.“
 
In derEuropazentrale von Milli Görüs ist von der Verwaltung bis zum Immobilien-Marketing alles untergebracht, was eine „weltumspannende“ Organisation braucht. Im Buchladen werden neben religiösen auch neue politische Publikationen der antisemitischen Harun-Yahya-Bewegung angeboten. Die Zentrale soll bald umziehen. Nach Kerpen. Die Organisation expandiert. Ein neun Hektar großer Bauplatz soll für zehn Millionen gekauft sein.
 
Die Islamische Gemeinschaft Milli Görüs (IGMG) wurde 1972 auf Anweisung des türkischen Islamistenführers Necmettin Erbakan gegründet. Das türkische Parteiengesetz verbietet den politischen Parteien jedoch Auslandsorganisationen. Anfang der 70er Jahre veröffentlichte Erbakan ein Buch mit dem Titel „Milli Görüs“, in dem er seine Strategie zur Errichtung einer islamischen Republik in der Türkei erklärt. Erbakan bestimmt seit fast 30 Jahren die Politik der Milli Görüs in Deutschland. Die Organisation zählt zu den finanziellen Trägern seiner Partei in der Türkei. Mit 60 bis 70 Millionen Mark soll sie 1995 Erbakans Wahlkampf in der Türkei „unterstützt“ und ihm damit den Wahlsieg ermöglicht haben.
 
„Die Islamische Gemeinschaft Milli Görüs setzt sich für die Abschaffung der laizistischen Staatsordnung in der Türkei ein und strebt in Westeuropa gesellschaftliche Verhältnisse an, die u.a. die Durchsetzung des islamischen Strafrechts nach den Vorschriften der Scharia ermöglichen soll. Der Verein wirkt so der gesellschaftlichen Integration der hier lebenden türkischen Muslime entgegen“, antwortete die Bundesregierung am 9.Mai 2000 auf die Anfrage der PDS-Fraktion über den Einfluss fundamentalistischer Organisationen (Drucksache 14/3290).
 
Erbakans Neffe, Mehmet Sabri Erbakan, hat in der islamistischen Bewegung die Zügel seit Jahren sicher in der Hand. „Der Onkel aus der Türkei“ tritt oft bei Veranstaltungen in Deutschland als „Stargast“ auf. Im April 1998 war von ihm vor einem Milli-Görüs-Publikum zu hören: „Die Regierenden sind nicht die Führer, sondern die Zionisten. Sie haben die Macht in unserem Land... Wir sind der Ansicht, die Juden haben die Häuser von Türken in Deutschland angesteckt, um Deutschland zu schaden.“
 
Vor diesem Hintergrund ist es nicht verwunderlich, dass kürzlich in Berlin bei einer von der radikal-islamischen, antijüdischen Hamas-Bewegung organisierten Demonstration junge Milli-Görüs-Funktionäre in vorderster Front marschierten. Auch der Auftritt der antisemitischen Harun-Yahya-Bewegung (alias Adnan Hodscha) in der Esslinger Milli Görüs Fatih Camisi darf da nicht mehr wundern.
 
„Wer sich der Jugend annimmt, der wird in Zukunft der Herr sein“, lautet ein Milli-Görüs-Spruch. Nach Erkenntnissen der Bundesregierung verfügt die Organisation über mehrere Erziehungs- und Bildungszentren. „Sie erzieht derzeit in der Bundesrepublik Deutschland in den in 350 Moscheen untergebrachten Kinder-Clubs mehr als 3000 Kinder im Alter von vier bis zwölf Jahren“, teilte die Bundesregierung auf die PDS-Anfrage am 9. Mai 2000 mit.
 
Ist Milli Görüs eine religiöse Organisation? „Hier geht es nicht um den Islam, sondern darum, Einfluss zu gewinnen und sich zu bereichern“, sagt ein Aussteiger. „Wer gegen die Führung der Organisation ist, wird als Feind des Islam denunziert.“ Die Rücklagen der drei Millionen Türken im Ausland schätzt man auf über 300 Milliarden Dollar - ob als Bankeinlagen oder im Sparstrumpf. An diesem „Goldschatz der Gastarbeiter“ sind viele interessiert. In erster Linie die rund 50 in Deutschland operierenden religiös orientierten Holdings. Diese Mischkonzerne bieten den Sparern an, für ihr Geld Anteile am Unternehmen zu erwerben, sich also an Gewinn und Verlust zu beteiligen.
 
Auch die Milli Görüs hatte jahrelang über ihre Holdinggesellschaft Anteile anderer Unternehmen vermittelt und verkauft. Das inzwischen in Konkurs gegangene Unternehmen wurde von einer anderen islamischen Holding aufgekauft, die nach der Übernahme die vierte Jahreshauptversammlung der Milli-Görüs-Bewegung in Amsterdam im Juni 1998 mit rund 1,3 Millionen Mark sponserte. Daraufhin stellte die Milli Görüs ihre Moscheen in Deutschland der Firma als „Geldsammelstelle“ für ihre Finanzdienstleistungen zur Verfügung. In den 90er Jahren entstand in der Türkei der neue islamische Wirtschaftssektor. Die Geschäftsleute des „Grünen Kapitals“ gründeten ihren eigenen Unternehmerverband Müsiad. Ihr Chef Erol Yasar musste allerdings nach einigen Jahren den Vorsitz abgeben, da gegen ihn Anklage erhoben wurde. „Wir müssen noch mehr arbeiten und noch reicher werden, um stärker als die Heiden zu werden“, erklärte er auf einer Konferenz in Istanbul. „Die Schätze Allahs müssen aus ihren Händen genommen werden...“ Die türkisch-muslimischen Unternehmer in Deutschland sind in Müsiad-Berlin, eine Außenstelle, organisiert. Milli Görüs will sie dominieren. Sie wird von dem früheren Milli-Görüs-Mitglied Ali Uzun geleitet.
 
Die Investitionen religiös orientierter Unternehmer erfolgen dort, wo der Ausländeranteil besonders hoch ist. „Vor allem auf das Getto hat Milli Görüs Einfluss“, meint der Kölner Journalist und Milli-Görüs-Kenner Ahmet Senyurt. „Wer diesen Einfluss hat, den umwerben die Politiker.“ Dass man aber damit nicht nur die Bildung von Gettos beschleunigt, sondern auch den Nährboden für islamistische Organisationen und Vereinigungen erzeugt, wird von deutschen Politikern leichtfertig übersehen.
 
In Köln-Nippes, unweit von der Milli-Görüs-Zentrale, oder in Mülheim kann man das hautnah erleben. An der Keuppstraße in Mülheim reiht sich ein türkisches Geschäft an das andere. „Hier ist alles fest in Milli-Görüs-Hand“, sagen die türkischen Bewohner des Kölner Vororts. Manch einer der hier gebliebenen 19 Prozent Deutschen verdiene sein Brot beim türkischen Arbeitgeber.Das Landesamt für Verfassungsschutz Baden-Württemberg teilte am 14. November 2000 mit: „Auch wenn sich die Islamische Gemeinschaft Milli Görüs nach außen gern verfassungstreu und staatstragend gibt, so wird gerade unter dem Deckmantel der Diskussion um Toleranz gegenüber dem Islam in Deutschland extremistisches, sogar antisemitisches Gedankengut verbreitet.“ Nach dem Urteil des Bundesverfassungsgerichts dürfte Milli Görüs keine Chance haben, als Religionsgemeinschaft anerkannt zu werden.
 
Der Journalist Ahmet Arpad lebt seit vielen Jahren in Stuttgart und schreibt unter anderem für die Zeitung „Cumhuriyet“.

23 Temmuz 2000

Fethullahçılardan Almanlara ödül

Cumhuriyet, 23.07.2000

Süleyman Demirel alırsa, Bülent Ecevit alırsa, Profesör Yaşar Nuri Öztürk bile almaktan kaçınmazsa Baden-Württemberg eyaleti yabancılar sorumlusu Andreas Knapp, Stuttgart kenti yabancılar sorumlusu İsabel Lavadinho , Stuttgart Kepler Lisesi Müdürü Rupert Kern niçin almasın?

Verilen ne? 'Hoşgörü Ödülü' değil. 'Eğitim ve Diyalog Ödülü' ... Veren mi? Fethullah 'ın Almanya'daki sayısız dershanesinden biri. Üç yıl önce açtıkları 'Stuttgart şubesi' kent eğitim müdürünün desteğinde. Müdür bey, 'Türk çocuklarının eğitim sorunu' konulu konferanslara konuşmacı diye peşine Fethullah okulunun yöneticisini takıp gidiyor. Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) ağırlıklı kent belediye meclisinin gelecek bütçe görüşmelerinde bu okula parasal desteği kabullenmesi bekleniyor. Ne de olsa, Türkten başka Alman ve diğer yabancı öğrencilerin de eğitimine katkıda bulunuyorlar! Türkiye'nin "yurtdışında olumlu tanıtımına olan çabalarını" da tabii göz ardı edemeyiz!

Ödül töreninde bir konuşma yapan, Stuttgart Yabancılar Sorumlu Bayan Belediye Başkanı Gabriele Müller T., Fethullahçı "Eğitim Merkezi" ne övgüler yağdırdı, yaşama geçirdikleri eğitim projelerinden memnun olduklarını söyledi. Ne de olsa okulun iki yöneticisi kent yabancılar meclisinde de üye! "Hep birlikte onları alkışlayalım" dedi. Mutlu 'müminler' gülümsüyordu.

Bundan birkaç hafta önce Milli Görüş'ün Köln futbol stadında yaptığı dev toplantıda konuşan, Hıristiyan Demokrat Parti Milletvekili Ursula Heinen , "Almanya'daki Türklerin bu en büyük kültür şenliğine katıldığım için çok mutluyum" derken yanında duran Necmettin Erbakan 'ın ağzı kulaklarına varıyordu. O da mutluydu! Milli Görüş propagandası için İskandinav ülkeleri turunda bulunan Şevki Yılmaz ise ne yazık ki şeref tribününde "hocası" nın yanındaki yerini alamamıştı.

Dini bütünlerimize destek verenler 'kervanı' na, Almanya Büyük Millet Meclisi Başkanı Wolfgang Thierse de (SPD) katıldı. Milli Görüş ile Nurcuların elindeki İslam Konseyi'nin 5 Temmuz'da Berlin'de düzenlediği 'İslam ve Batı' konulu konferansın açılış konuşmasında "İslamdan korkmayalım" dedi, övgüler yağdırdı. Alman hükümeti resmi açıklamalarında Milli Görüş için "Türkiye'de laik sistemi kaldırmaya ve şeriatı getirmeye çaba gösteren, ülkemizde de Türklerin topluma uyumunu istemeyen radikal bir kuruluş" derken Almanya'nın 'ikinci adamı' Thierse, Milli Görüş'ün yönlendirdiği toplantıya katılımı ile ona destek verdiğini açıkça gösterdi. Konuşmacılardan biri de, Öcalan 'ı Suriye'de ziyaret ettiği için Türkiye'ye girişi bir süre yasaklanan, "Milli Görüş radikal değil" diyen, Almanya Dışişleri Bakanlığı destekli Hamburg Şark Enstitüsü Başkanı Udo Steinbach idi...

Stuttgart Kepler Lisesi Müdürü Kern, mezun bazı Türk öğrencilerin Fethullahçı "Eğitim Merkezi" nde ders verdiğini söylüyor. Ödüle layık görülen müdür, geçen yıl öğrencilerinden topladığı üç bin marklık 'deprem yardımı' nı Yalova'ya bir okulun yeniden yapımına gönderdiğini de anlatıyor. Ancak bu okulun adını nedense bilmiyor. Bağış için aracılık eden Fethullahçı yöneticiler de okulun adını veremiyor. Yalova'dan da biri gelmiş 'ödül' almaya. Ona soruyorum. Adam birden kabarıyor: "Size ne?" diyor. "Söylemek zorunda değilim" diye başından savuyor. Kısacası okulun adını kimse 'bilmiyor' . Ne bağışı toplayan, ne aracılık eden ne de bağışı alan...

Tam, "Acaba adı kimde saklı?" diye düşünmeye başlarken şeytan dürtüyor: "Alman öğrencilerin cep harçlıklarından yaptığı bağış sakın Yalova'da bazı karanlık kanallara aktarılmış olmasın?" diyor. Gerçekten de Yalova'daki araştırma, şeytanı haklı çıkarıyor. Okulun adı, Özel Yüce Bilgili Lisesi. Yönetici Şener Bey: "Bize öyle bir bağış gelmedi" diyor. Müdür Şakir Öztürk 'e zor da olsa cepten ulaşıyoruz. "Niçin bu konuyla ilgileniyorsunuz? Yazacak başka şey yok mu?" diye öfkeleniyor ve telefonu suratımıza kapatıyor.

Fethullahçı olduğu bilinen, eski din dersi öğretmeni Şakir Bey, bu kentte şeriatın temellerini atan kişi olarak tanınıyor... Almanya'daki çocuklarımızın eğitimi gerçekten bir sorun. Bu önemli görevi en can-ı gönülden üstlenenler de Süleymancılar, Fethullahçılar ve Milli Görüş. Din-politika-ticaret ekseninde 'at oynatanların' sahip olduğu bine yakın okul, kurs, dershane, eğitim merkezi, yaz okulu tüm Almanya'yı 'paylaşmış'. Zamanı gelince en seçkinlerini saflarına alacakları on binlerce çocuk yetiştiriyorlar. Yaptıklarına, "Türk çocuklarının eğitimi" kılıfını da geçirdiler mi, işleri tıkırında. Alman 'işbirlikçileri' nin desteği garanti olduktan sonra, no problem!

Ödüllerini onlara vermeyecekler de kime verecekler? Herhalde bizim gibilerine değil...

5 Nisan 2000

Viele Islam-Gruppen reden mit gespaltener Zunge

Stuttgarter Nachrichten, 05.04.2000

Fundamentalisten unterlaufen die Integration von türkischen Jugendlichen in Deutschland / Von Ahmet Arpad

Stuttgart - "Die Moschee, ein Symbol des deutsch-türkischen Zusammenlebens" - eine absurde Vorstellung. Wer damit "hausieren" geht, sich für immer neue Moscheen stark macht, ist naiv. Die Praxis und die Erfahrung, sei es in Berlin, Duisburg, Köln oder Stuttgart, belehrt uns eines Besseren.

Es ist verständlich, wenn ausländische Menschen aus nachbarschaftlichen Gründen zusammenziehen. So bilden sich ethnische Gemeinden, Inseln, die Schutz bieten. Doch Gettos treten auch einen Teufelskreis von Diskriminierungen los. Auf diesem Nährboden haben sich Fundamentalisten verschiedenster islamischer Sekten niedergelassen. Ihre Vereine sind inzwischen die Einzigen, die sich um die in Gettos lebenden Türken kümmern, Sozialdienste leisten und im Bildungsbereich aktiv sind. Vielerorts werden sie sogar von den Kommunen für ihre Dienste mit Beträgen in sechsstelliger Höhe unterstützt.

Für die Stadtoberen sind die Menschen bei ihnen "in guten Händen". Die Mutter lernt Deutsch, die Tochter bekommt Hausaufgabenhilfe. Bei der Firma der Organisation findet der lange arbeitslose Vater wieder Arbeit, der Sohn nach der Hauptschule eine Lehrstelle. Alle sind glücklich. Am glücklichsten aber sind die Fundamentalisten.

Den deutschen Verfassungsschützern zufolge spielen sie allerdings eine Doppelrolle. Einerseits präsentieren sie sich in der Öffentlichkeit als unpolitische Vertreter des Islam, andererseits aber betreiben sie vor allem in den Gettos Eigenpropaganda. Die Frage bleibt: Mit welchem Ziel? Studien wie die neue Arbeit von Rainhard Hocker, Jugendliche in islamischen Organisationen, zeigen, dass sich der wachsende Einfluss bestimmter Organisationen vor allem auf türkische Jugendliche auswirkt. Die Fundamentalisten haben ihre Chance erkannt. Dieses vernachlässigte gesellschaftliche Feld in den Gettos bearbeiten sie gezielt. Inzwischen gibt es in Deutschland fast die gleichen Verhältnisse wie in den Gettos der 12-Millionen-Metropole Istanbul. Dort kümmern sich die Vertreter des politischen Islam um die, die der Staat vernachlässigt. Sie streben durch aktive Tätigkeiten gesellschaftliche und politische Veränderung an.

Für die islamischen Organisationen in Deutschland haben die Muslime hier ihr zuhause und müssen nach den Regeln der Scharia leben können. Sie betrachten Europa als Gebiet des Islam und meinen, dass für die Menschen islamisierte Räume geschaffen werden sollten - ob für eine Schulklasse oder ein ganzes Stadtviertel. In Deutschland bekennen sich die Islamisten nach außen zum Grundgesetz. Nach innen aber gilt das Gesetz der Scharia. Nicht selten ziehen Spitzenfunktionäre die Mehrehe vor. Sind solche Dialogpartner glaubwürdig?

Die islamischen Organisationen repräsentieren zwar laut Verfassungsschutz nur zehn Prozent der türkischen Bevölkerung - Tendenz steigend - , dürfen aber in Deutschland die meisten Moscheen und "islamischen Kulturzentren" errichten. Sie vertreten verschiedenste islamische Sekten und sind untereinander oft zerstritten. Sie haben allerdings ein gemeinsames Ziel: die Islamisierung in Deutschland, um die Errichtung einer islamischen Staatsordnung in der Türkei zu erreichen.

Die streng hierarchisch gegliederte Organisation der Süleymanci mit rund 20000 Mitgliedern unterhält eigenen Angaben zufolge 320 "islamische Kulturzentren". Hier werden 60000, vor allem türkische Knaben und Mädchen, nach der Lehre des Süleyman Efendi erzogen. Jahr für Jahr werden junge Menschen als Elite-Muslime in die deutsche Gesellschaft entlassen - mit deutschem Pass und Süleymanci-Identität.

Das Programm des Verbands Islamischer Kulturzentren (VIKZ), der im Stuttgarter Stadtteil Heslach eine Moschee und ein islamisches Zentrum samt Wohnungen und Schülerwohnheim errichten will, sieht vor, die Islamisierung in Deutschland durch Ausweitung von Koranschulen und Bildungseinrichtungen zu erreichen. Diese Meinung vertritt auch der Kulturanthropologe Werner Schiffauer in seinem neuen Buch "Die Gottesmänner".

Der Süleymanci-Orden, zu dem der VIKZ gehört, ist ein Abkömmling der im 14. Jahrhundert gegründeten Naksibendi-Sekte. Gebetet wird nur hinter einem Vorbeter, gegessen wird nur das von eigenen Metzgern geschächtete Fleisch. Der Gründer des Ordens, Süleyman Hilmi Tunahan, ist für sie: "Unser Größter, unser Heiliger." Über ihre Lerninhalte weiß man wenig. Es gibt keine Publikationen, die Aufschluss über ihre Glaubensrichtung geben. Ihre Zeitschrift "Anadolu" mussten die Süleymanci nach antichristlichen und antijüdischen Attacken 1980 einstellen. Sie verstehen sich als die wichtigsten Bewahrer des Islam und glauben, dass nur 300000 Muslime, allesamt Süleymanci, auserwählt seien, ins Paradies zu gelangen.

Was der VIKZ in Heslach genau vorhat, weiß man nicht. Sowohl beim ersten großen Treffen im Rathaus als auch am runden Tisch vor kurzem, gingen seine Vertreter mit Informationen sparsam um. Ihr Konzept haben sie bis heute nicht eindeutig dargelegt. Auch das Süleymanci-Internat in der Mannheimer Pettenkoferstraße mit Klassenräumen für rund 200 Jugendliche ist ein Buch mit Siegeln.

Die bundesweiten "Kulturzentren" dienen neben religiösen Zwecken vor allem der Jugendarbeit. Die Moschee spielt nur eine Nebenrolle. Auch in Stuttgart geht es vorrangig um Jugendarbeit. Nach eigener Angabe sollen jungen Leuten islamische Werte vermittelt werden. Die Süleymanci aus Köln arbeiten in Heslach mit den Nurcu aus Stuttgart zusammen. Ihr hiesiger Partner ist die Religionsgemeinschaft des Islam von der Gemeinschaft Jama’at un Nur, diese wiederum ist ein wichtiges Mitglied im Islamrat.

Die Süleymanci dagegen sind im Zentralrat der Muslime (ZMD) vertreten. Der Generalsekretär des ZMD ist gleichzeitig Generalsekretär des VIKZ. Der Zentralrat, der angeblich von Saudi-Arabien aus über die Islamische Weltliga finanziert werden soll (siehe "Moslemische Revue" 4/94, S. 278), pflegt sehr gute Kontakte zum Islamrat. Beide möchten als Körperschaft des öffentlichen Rechts anerkannt werden und auch den muslimischen Kindern in den deutschen Schulen Religionsunterricht erteilen. Die Milli Görüs dominiert den Islamrat und ist laut diverser Gerichtsbeschlüsse und Verfassungsschutzberichte aller Bundesländer "eine Organisation, die eine radikal-muslimische Geistesrichtung vertritt". Die Verhältnisse sind verstrickt.

Moscheen und Gebetshäuser gibt es in Stuttgart mehr als genug. Sie werden schlecht besucht. Voll sind die Moscheen nur an bestimmten Tagen des Jahres. Selbst freitags sind sie nicht ausgelastet. Bekanntlich muss im Islam der Gläubige zum Beten nicht unbedingt in die Moschee gehen. Er darf überall beten. Zu fast jeder Moschee wird seit kurzem auch ein "islamisches Bildungs- und Kulturzentrum" gebaut. Hier sollen die Erwachsenen von morgen nach den Lehren der "Großen vier - Süleyman Efendi, Said-i Nursi, Fetullah Gülen oder Necmettin Erbakan - gebildet werden.

Unsere Gesellschaft aber braucht europäisch denkende, tolerante und offene Menschen. Deutsche, Türken, Deutschtürken.

20 Mayıs 1998

Wie islamistische Sekten in Deutschland agitieren

Stuttgarter Nachrichten, 20.05.1998

Radikale Moslems unterlaufen mit Propaganda die Integration ihre Landsleute / Von Ahmet Arpad

Stuttgart - Der jüngste Verfassungsschutzbericht des baden-württembergischen Innenministeriums zeigt, daß die türkisch-islamistischen Vereinigungen über die größte Anhängerschaft unter den ausländischen Extremisten verfügen.


Der Verfassungsschutz registriert in Deutschland etwa 40000 islamisch-extremistische Türken, die in Organisationen arbeiten. Sie bekämpfen die türkische Staatsform und Gesellschaftsordnung. Ihr Ziel ist ein theokratischer Staat in der Türkei. Einerseits versuchen sie sich bei der deutschen Bevölkerung als unpolitische Vertreter des Islam zu präsentieren, andererseits verhindern sie durch aggressive Propaganda und Indoktrination die Integration der Türken in der hiesigen Gesellschaft.

Said Nursi (1873-1960), der Gründer der Nurcu-Sekte, vertrat die Auffassung, daß der Niedergang der Türkei nur durch die vom Islam geprägte Identität aufgehalten werden könne. Die Haltung der Nurcus gegen die europäisch orientierten Reformen des Staatsgründers Atatürk belegt das. Nursi plädierte für eine islamische Staatengemeinschaft mit der Hauptstadt Mekka.

Der selbsternannte neue Führer der Nurcus, Fetullah Gülen, möchte als sein Nachfolger und Erbe gesehen werden. Vor kurzem präsentierte der türkische Geheimdienst Beweise, daß Gülen auf einen Gottesstaat in der Türkei und eine islamische Revolution nach iranischem Muster hinarbeitet. Das Gesamtvolumen der von den Fetullahcis getätigten Auslandsinvestitionen bei etwa 2,5 Milliarden Mark. Laut Informationen staatlicher Quellen in Ankara ist die Stuttgarter Religionsgemeinschaft des Islam eine Filiale der Fetullahcis.

Der Fetullah Hoca, der Wanderprediger der 60er und 70er Jahre, von dem die Bemerkung „Die staatlichen Lehrer sind Teufelsknechte!“ stammt, hat auch in Deutschland etliche sogenannte Bildungszentren errichtet. Hier wird außer modernen Wissenschaften vor allem der Islam nach seinen Vorstellungen und der Koran nach seiner Interpretation unterrichtet. Das Fetullah-Imperium, das angeblich nur von privaten Sponsoren getragen wird, hat es sich zum Ziel gemacht, duch die Unterwanderung des Bildungssystems in den islamischen Ländern die jungen Generationen an sich zu binden. Dieses Vorhaben wird präzise und systematisch durchgeführt.

Außer den 103 Bildungszentren, 460 Lernstudios, 560 Studentenwohnheimen und zahlreichen Privatunis in 50 Ländern gehören inzwischen auch Fernsehanstalten, Zeitungen, Magazine und unzählige Stiftungen und Vereine zum Imperium von Gülen. Viele türkisch-islamische Gemeinschaften in Deutschland haben schon lange Kontakte zu deutschen Gemeinden und Kirchenoberen hergestellt. Trotz aller Warnungen haben die meisten Landeskirchen inzwischen sogar Islam-Beauftragte, die für die Zusammenarbeit mit islamischen Gruppierungen zuständig sind. Bei gemeinsamen Veranstaltungen wird ihnen so ein Forum für Selbstdarstellung geboten.

Mancherorts werden ihre selbsternannten islamischen Führer - die meisten sind längst deutsche Staatsbürger - von Behörden und Kirchen als Vertreter des Islam angesehen. Diese Fundamentalisten interpretieren die Lehre Mohammeds, den Koran, nach ihren Vorstellungen. Sie verstehen sich als Vermittler zwischen den Gläubigen und Allah. Der Islam kennt aber weder Vermittler noch Vertreter und es gibt weder Päpste noch Mönchtum.

Die größten Religionssekten gründen ihre Ideologie auf die Lehre der Naksibendis, die von Scheich Mohammed Bahaüddin Naksibend aus Buhara (14.Jahrhundert) aufgebaut wurde. Der für Deutschland zuständige Naksibendi Scheich Nazim, der gleichzeitig auf Zypern zu den Gründungsmitgliedern einer Partei mit stark islamisch-fundamentalistischen Tendenzen gehört, prophezeite vor einiger Zeit: „Deutschland wird zum Islam bekehrt, denn die Beschaffenheit der Deutschen ist sehr geeignet für den Islam.“ Die Naksibendis gelten als stark antichristlich und widmen den türkischen Jugendlichen besondere Aufmerksamkeit, von denen ein großer Teil nach Meinung eines führenden Mitgliedes der Organisation angeblich „Gefahr läuft, dem Atheismus zu verfallen“.

Wie die Nurcus stellt auch die vom Verfassungsschutz als „extremistisch“ eingestufte islamische Gemeinschaft Milli-Görüs im Verhältnis zu den hier lebenden türkischen Muslimen eine verschwindende Minderheit dar. Auch Milli-Görüs ist schon lange zu einem Wirtschaftsimperium gewachsen. Beide Organisationen bilden zusammen den „Islamrat“ und möchten vom deutschen Staat als Vertreter des Islam anerkannt werden. Führungskräfte sind längst Deutsche türkischer Abstammung. Die meisten haben kopftuchtragende deutsche Frauen verheiratet. Das große Kopftuch, das die Fundamentalisten etwa Mitte der 80er Jahre aus dem Iran übernommen haben, hat vor allem Symbolcharakter. Mit der Bindeart ihres Kopftuches will die Frau den Gleichgesinnten zeigen, zu welcher Religionssekte sie gehört.

Der Weltislam hat den Wandlungsprozeß noch vor sich. Eine Aufklärung, wie sie Europa im 17. und 18. Jahrhundert durchlebt hat, gab es im Islam nicht. Arabiens „Wüsten-Islam“ oder der Islam der Mullahs hat in der globalisierten Welt des 21. Jahrhunderts jedoch keine Chance. Der vom laizistisch orientierten anatolischen Menschen seit Jahrzehnten erlebte moderne Islam kann dagegen in der Zivilisation existieren. Er ist mit westlichem, laizistischem Demokratieverständnis gut vereinbar.

Mit seinen Reformen hat Atatürk der Türkei den Weg in die westliche Industriewelt endgültig geebnet und eine laizistische Religionsausübung geschaffen. Er wollte gleichzeitig verhindern, daß die vielen Sekten mit ihrer rückständigen Religionsauslegung die junge Republik gefährden und die Religion für ihre Machtausübung mißbrauchen. Heute, 60 Jahre nach ihm, versuchen viele, in der Türkei wie im Ausland, diesen Prozeß wieder rückgängig zu machen, statt sich an ihm zu orientieren.

Schon die überwiegend antijüdische Agitation mancher islamischen Gruppierungen ist mit dem Gedanken der Völkererständigung unvereinbar. Man sollte auch vor der Tatsache nicht die Augen schließen, daß die derzeitige Islam-Politik gewisser Stellen und Kirchen langsam, aber sicher zu einer Polarisierung innerhalb Deutschlands lebenden Türken beitragen könnte. Nicht vorstellbar, was für Schäden der Innere Friede durch einen „Religionsseparatismus“ unter den hier lebenden 2,2 Millionen Türken langfristig bekommen würde.

Auch fast vier Jahrzehnte nachdem die ersten Gastarbeiter aus Anatolien ins Land geholt wurden, wissen Deutsche wie Türken viel zu wenig voneinander. Daher wäre ein Dialog mit den türkischen Mitbürgern nötiger denn je.

Was ist der eigentliche Grund für den Dialog und für die Zusammenarbeit der Kirchen und Gemeinden mit den sogenannten Islamisten? Gibt es vielleicht gemeinsame Interessen? Sind sie politischen, gesellschaftlichen oder gar wirtschaftlichen Charakters? Geht es den vielen islamischen Sekten und ihren Gemeinschaften nur um Religion? Ihre Vernetzung im Inland wie im Ausland ist groß. Wirtschaftsimperien haben sie sich gebaut, auch Kontakte zu den amerikanischen Religionssekten Scientolgy und Moon hergestellt. Welche Rolle spielen dabei die hier ansässigen fundamentalistischen Religionsgemeinschaften und ihre Organisationen? Vernünftige Antworten findet man keine. Das Thema ist sehr heikel ...

14 Nisan 1998

Islamisten nutzen Deutschland als Schaltzentrale

Stuttgarter Nachrichten, 14.04.1998

Kirche und Staat häufig zu blauäugig gegenüber islamischen Organisationen / Von Ahmet Arpad

Stuttgart - Nach den Erkenntnissen der deutschen Verfassungsschutzbehörden gab es 1997 22 extremistische islamische Gruppierungen. Dreizehn davon werden beobachtet.


Die Gemeinschaften und Vereine der islamisch-fundamentalistischen Sekten, Orden und Bruderschaften - vier Prozent der 2,2 Millionen türkischen Moslems sind in ihnen organisiert - stellen allerdings eine verschwindend kleine Minderheit dar und sind daher für Muslime in Deutschland nicht repräsentativ. Türkische islamisch-fundamentalistische Organisationen haben sich seit Mitte der 70er Jahre in Deutschland etabliert. Sie nutzen die Religionsfreiheit im deutschen Grundgesetz nicht nur für islampolitische Machtinteressen in der Türkei aus, sondern auch, um den Islam ihrer Vorstellung in Deutschland zu verwirklichen.

Die meisten der in Deutschland operierenden islamisch-fundamentalistischen Organisationen geben sich nach außen liberal, betreiben aber nach innen Indoktrination. In ihren deutschen Verlautbarungen betonen sie stets Integrationswillen und die Bereitschaft zur Zusammenarbeit mit den staatlichen Instanzen, doch in ihren türkischsprachigen Publikationen beziehen sie islamisch-fundamentalistische Positionen. Seit einigen Jahren bereits bemühen sich verschiedene islamische Gemeinschaften um Anerkennung als Körperschaft öffentlichen Rechts. Im Fall der Anerkennung des Islam als Religion in Deutschland darf die stärkste Organisation von der über zwei Millionen Mitglieder zählenden türkischen islamischen Gemeinde eine Art Kirchensteuer einziehen. Um an diesen Riesenkuchen in der Größenordnung von rund 540 Millionen Mark pro Jahr heranzukommen, hat die vom Verfassungsschutz als „fundamentalistisch“ und „antisemitisch“ eingestufte Milli Görüs (IGMG) mit den Gemeinden der Nurcu-Sekte unter dem Namen „Islamrat“ - im Wappen der Reichsadler - eine neuartige juristische Person ins Leben gerufen. In diesem Dachverband sind 33 islamische Vereine vertreten. 18 davon stehen der Milli Görüs nahe. Viele Kirchen und Behörden sehen in dieser Organisation einen wichtigen Gesprächspartner. Milli Görüs hat auch Einfluß im „Zentralrat der Muslime in Deutschland“. Im Kuratorium des Islamrats sitzt unter anderem auch der Leiter der Jüdischen Gemeinde in Deutschland, Ignatz Bubis. Gleichzeitig forderte der türkische Islamistenführer Erbakan auf einer Veranstaltung der Milli Görüs in Berlin folgendes: „Es muß mit aller Macht verhindert werden, daß sich der Zionismus wie ein Krebsgeschwür ausbreitet.“ Dazu zitierte er Passagen aus „Mein Kampf“.

Dem jüngsten Verfassungsschutzbericht zufolge will beispielweise Milli Görüs flächendeckend 300 Koranschulen in Deutschland aufbauen. „Hier werden Kinder gegen die westliche Demokratie eingeschworen“, sagt ein Sprecher des Verfassungsschutzes. Deutschland werde damit zum europaweiten Schwerpunkt der islamischen Extremisten.

Viele islamische Gemeinschaften in Deutschland werden mittlerweile wie Wirtschaftsunternehmen geführt: Für sie ist Religion Mittel zum Zweck geworden. Diese Tendenz stellt man auch in der Türkei fest. Mit dem Stärkerwerden der Islamisten stieg auch die Zahl der von diesen gegründeten Firmen. Die meisten von ihnen gehören inzwischen zu den Etablierten in der türkischen Wirtschaft, und mit dem größten Teil ihrer Gewinne finanzieren sie wiederum die Arbeit der Islamisten. Dem türkischen Generalstab zufolge wird der islamische Fundamentalismus von den religiös-extremistischen Firmen mit rund 15 Milliarden Dollar jährlich finanziert. Milli Görüs ist heute ein Wirtschaftsunternehmen mit 20 Firmen. Selbst die Immobilien-Abteilung ist ein Imperium.

Bis vor einigen Jahren gehörte auch die Scientology zu ihren Geschäftspartnern. Ein in Deutschland lebender türkischer Journalist, der sich in der Branche gut auskennt, nennt sie: „Abzocker im religiösen Gewand“. Die Bosse sind meist Kinder der ersten Generation und haben längst den deutschen Paß in der Tasche. Nachwuchsprobleme kennen die Firmen der islamisch-fundamentalistischen Gemeinschaften nicht. Sehr schlechte berufliche Perspektiven führen die türkischen Jugendlichen fast zwangsläufig zu den Fundamentalisten. Hier bekommen sie nicht nur Arbeit, sondern auch Selbstwertgefühl vermittelt. Und die Väter und Großväter dieser vierten Generation trifft man selbstverständlich in der Moschee der zur Firma gehörenden Sekte. Immer öfter tauschen die leitenden Herren der Sekten ihr religiöses Gewand mit dem Zweireiher, stecken ihre Finger in viele Bereiche des öffentlichen Lebens, investieren Unsummen, von der Koranschule bis zur Privatuni, von Export- Import bis zu Fernsehanstalten und Zeitungen.

Durch die Unterwanderung des Bildungssystems wollen sie die jungen Generationen an sich binden. Dies ist eine der größten Gefahren, die von ihnen ausgeht. Fetullah Gülen, pensionierter Imam aus Izmir ist Führer der zur Nurculuk-Sekte gehörenden Bewegung Fetullahcis und hat sich zum „Reformator“ des Islam stilisiert. Die Fetullahcis konzentrieren sich vor allem aufs Bildungswesen. Ihre Universitäten, Hochschulen und sogenannten Bildungszentren stehen überall, von Stuttgart bis nach Usbekistan. In Deutschland soll es inzwischen 70 solcher Schulen geben. Presseberichten zufolge planen sie auch eine Großmoschee auf dem Gelände von Stuttgart 21.Die Verbindungen wohlhabender islamischer Gruppen in Deutschland erstrecken sich von Frankreich bis Alma Ata, von Washington über Libyen bis Kuwait. Die meisten Gelder fließen in die Türkei. Kräfte für hohe Posten in der Türkei werden in Deutschland ausgebildet. Auch von der türkischen Staatsanwaltschaft gesuchte islamistische Extremisten finden hier Unterschlupf.

Die Türkisch Islamische Union (DITIB) ist die Organisation der staatlichen „Anstalt für religiöse Angelegenheiten“ in Deutschland. Die meisten der hier lebenden Türken besuchen die DITIB-Moscheen. Diese Organisation aber wird von den deutschen Behörden und Kirchen stets übergangen und ignoriert. Die Deutsche Bischofskonferenz behauptet zwar, „seit dem zweiten Vatikanischen Konzil (1962-1965) ist der Dialog mit Menschen anderer Religionen ein Anliegen der Kirche, um das friedliche Zusammenleben aller Menschen zu fördern“. Doch die Praxis sieht anders aus. Politiker wie Kirchenobere ziehen mit islamistisch-fundamentalistischen Gemeinschaften an einem Strang. Obwohl vom Verfassungsschutz mehrmals darauf hingewiesen, werden fast ausschließlich diese von den Kirchen in den Dialog einbezogen. Die Diözese Rottenburg-Stuttgart hat Kontakte zu einer islamischen Gemeinschaft, die zur Nurcu-Sekte gehört und ein Gegner der bestehenden Staatsordnung in der Türkei ist.

Diese Politik könnte zu einer Polarisierung innerhalb der 2,2 Millionen Türken in Deutschland beitragen. Und das in einer Zeit, in der das deutsch-türkische Zusammenleben durch die hohe Arbeitslosigkeit ohnehin vor einer schweren Zerreißprobe steht. Schon deshalb sollten Politiker und Kirchen ihre Islam-Politik neu überdenken.
 

12 Şubat 1998

Die Türkei nabelt sich langsam von Europa ab

Stuttgarter Nachrichten, 12.02.1998

Nach dem Brüsseler Nein zum EU-Beitritt besinnt sich Ankara auf eigene Stärken / Von Ahmet Arpad

Stuttgart/Istanbul - Allen Unkenrufen aus dem europäischen Ausland zum Trotz, steht die Türkei politisch und wirtschaftlich auf festen Füßen.


Im Knotenpunkt der Weltgeschichte, im Schmelztiegel der Kulturen leben seit über 1000 Jahren verschiedene ethnische Völkergruppen friedlich zusammen. Die anatolische "Erleuchtung" hat sie immer zusammengehalten. Dieses gegenseitige Akzeptieren, leben und leben-lassen, die gemeinsame Sprache und Religion war und ist die wundersame "Knetmasse" der türkischen Nation.

Bundeskanzler Helmut Kohl hat vor kurzem, bewußt oder unbewußt, gesagt: "Die Türken sind von einer anderen Hochkultur!" Recht hat er. Schon im 20. Jahrhundert vor Christus herrschten in Kleinasien Hochkulturen. Und in Europa? Wer das wunderbare Museum für anatolische Kulturen in Ankara besichtigt, wird Kohl besser verstehen.

Anatolien ist wie ein richtig zusammengesetztes Puzzle. Es fällt seit Jahrtausenden nicht auseinander. Die Türken, die Anatolier, sind Kinder verschiedener Hochkulturen, die durch Kleinasien gezogen sind. Dieses Erbe, das in jedem anatolischen Menschen steckt, hält sie zusammen. Als Atatürk 1923 die Türkische Republik ausrief, hatte er daher eigentlich ein leichtes Spiel. Er mußte gar nicht erst aus den verschiedenen ethnischen Völkergruppen eine Nation bilden. Das waren sie ja schon seit Hunderten von Jahren. Seine Reformen wurden begeistert aufgenommen. Die Tür zu Europa hatten 100 Jahre vor ihm die Sultane geöffnet. Durch seine westlich orientierten Reformen machte er sie nur weiter auf. Es kam nicht von ungefähr, daß am 10. November 1997, dem 59. Todestag Atatürks, eine Million Menschen an seinem Grab standen.

Ein Fremder, der die Türkei bereist, erlebt überall Gastfreundschaft und Herzlichkeit. Die Türen stehen ihm offen. Offenheit, Gelassenheit, Friedfertigkeit und Ruhe prägen die große Mehrheit der Türken. Daß die türkische Nation aus vielen ethnischen Völkergruppen besteht, merkt nicht einmal der Einheimische selbst. Sie ist gut zusammengewachsen. Türke zu sein ist für ihn selbstverständlich. Der Bauer aus Urfa versteht sich mit dem Hirten aus Kars genausogut wie der Kaufmann aus Van mit dem Lehrer aus Izmir. Diese zwischenmenschlichen Beziehungen sind einfach zu beneiden. Der innere Friede hält die Menschen der Nation, das Volk zusammen.

Wer aber mit Hilfe seiner Fernbedienung durch die unzähligen deutschen TV-Kanäle zappt, täglich die Zeitungen durchblättert, erlebt zur Zeit ein total anderes Bild von der Türkei. Man erzählt, entscheidet, bestimmt, diskutiert, schreibt und kommentiert über das Land am Bosporus mit Unverständnis. Was war passiert? Die EU hatte im Dezember der Türkei die Tür zu Europa zugeschlagen, und die neue Regierung in Ankara reagierte in einer für Brüssel ungewohnten Weise. Es kamen zum erstenmal selbstbewußte, kritische Worte aus der türkischen Hauptstadt. Brüssel holte zum Gegenschlag aus. Die Politiker ließen sich die türkische Kritik nicht gefallen, und auch die Medien, die gerne nach dem Prinzip "nur schlechte Nachrichten sind gute Nachrichten" arbeiten, schlugen zu. Die deutsch-türkischen Beziehungen erlebten in der Folge einen nie gekannten Tiefpunkt. Woher aber kommt auf einmal dieses große "Interesse" an einem Land, das man vor kurzem abgewiesen hat?

Und was man nicht alles hört und liest. An Ideen mangelt es den deutschen "Türkei-Experten" nicht: "Atatürk hat schwerwiegende Fehler gemacht. . . Ethnische Minderheiten akzeptieren. . . Diyarbakir ist die Hauptstadt Kurdistans. . . Mit den Islamisten und Kurden Kompromisse schließen... Im Osten herrscht Krieg. . . Der kurdische Aufstand ... In der Türkei wächst Haß und Polarisieriung. . . Die Türkei muß föderal gegliedert werden. . .

Auch die Grünen hatten natürlich eine "gute" Idee: "Die Türkei braucht eine Kantonalregierung nach Schweizer Modell . . ." Den größten Vogel aber schoß der Korrespondent einer großen süddeutschen Zeitung ab. Er prophezeite für 1998 das Ende der Türkischen Republik! Einmischen in die inneren Angelegenheiten eines souveränen Staates, Pressefreiheit - hier wurden in den letzten Wochen die Grenzen mehrmals überschritten. Kompromisse mit den Islamisten? Mit eben denen, die die Demokratie für ihr Fernziel - den Gottesstaat Türkei - ausnutzen? Kaum wurde ihre Partei aus verfasssungsrechtlichen Gründen verboten, übertreffen sich "die Experten" gegenseitig an Kritik und fordern Kompromisse.

Warum das alles? Warum diese Überreaktion? "Eigentore" gibt es nicht nur beim Fußball. Wer alles hat Interesse daran, die Türkei zu einem "Problemfall" zu machen? Kann man einfach sagen: "Wo keine Probleme sind, macht man sich welche?" Die Türken - hie und da - werden allmählich den Verdacht nicht los, die unerwartet selbstbewußte Außenpolitik von Mesut Yilmaz und Bülent Ecevit schmeckt den deutschen Politikern nicht. Glaubt man in Bonn vielleicht, diese Türkei würde den Europäern bald aus den Händen gleiten?

Nationaler Zusammenhalt und uneingeschränkte Selbständigkeit sind Grundprinzipien des Kemalismus. Wer hat davor Angst? Neuerdings werden Intellektuelle, die diese tragenden Pfeiler der Nation und des Staates vor "Angreifern" schützen müssen, von manchen deutschen Kolumnisten einfach als "radikale Kemalisten" abgestempelt. Für sie gibt es also auf einmal "Kemalisten" und "radikale Kemalisten"! Interessant, sind doch für solch trennendes Gedankengut sonst die Anhänger islamischer Sekten zuständig.

Der Knotenpunkt der Kontinente ist auch nach 4000 Jahren "brisant". Die Länder der arabischen Halbinsel sind Garanten dafür, daß in den westlichen Industrieländern und Japan die Wirtschaft läuft. Die Staaten am Kaspischen Meer und die Turkrepubliken Zentralasiens sitzen auf reichen Erdöl- und Erdgasvorkommen. Die Türkei pflegt seit einiger Zeit sehr intensive kulturelle und wirtschaftliche Kontakte zu diesen Ländern. Pipelines Richtung Europa werden auch durch Kleinasien laufen, noch mehr Öltanker durch die türkischen Meerengen den Westen erreichen. Das Land am Bosporus sitzt selber auf reichen Bodenschätzen und Erdöl, hat die größten Wasserquellen der gesamten Region. Hunderte Milliarden von US-Dollar sind und werden im Südosten für Staudämme und Stromerzeugung investiert.

Große, erfolgversprechende Projekte für ein hohes Wirtschaftswachstum in dieser Region hat Ankara kürzlich bekanntgegeben. Großindustrielle aus der West-Türkei investieren im Osten. Immer weniger arbeitsuchende Menschen wandern in andere Landesteile. Der karge Südosten wird ständig grüner.Die Bemühungen von Yilmaz und Ecevit, die Türkei in der Welt der neuen Ordnung in einer möglichst eigenständigen Rolle zu präsentieren, sind unübersehbar. Zuvor müssen allerdings noch einige "Steine" aus dem Weg geräumt werden. Das brüske Verhalten der EU-Länder hat die Türkei selbstbewußt gemacht. Das Land am Bosporus nabelt sich langsam ab. Auch wenn das manchem in Deutschland nicht schmeckt.