12 Ağustos 2020

Hermann Hesse ve Münih

EKDergi, 12 Ağustos 2020

Genç Hesse yüzyılın başında yerleşmiş olduğu Konstanz gölü kıyılarından sık sık Münih'e kaçarmış! O günlerde doğmuş olan çok yaşlı tanışın aklında ilerki yıllarda annesinden dinlemiş olduğu bazı şeyler kalmış.

Ahmet Arpad


Yaşamında çok yol yürümüştü! Yüz yaşına bir kaç adım kalmıştı. Karaormanlar kasabası şirin Calw'a tepeden bakan, pencerelerinden yeşil yamaçların göründüğü iki katlı villasının salonunda oturmuş çaylarımızı içerken konumuz her ziyaretimde olduğu gibi yine akrabası Hermann Hesse‘ydi. Calw doğumlu Hesse'nin annesi, yaşlı mı yaşlı kadının dedesi Friedrich Gundert'in kız kardeşi oluyordu! Stuttgart'ın yarım saat ötesindeki Bad Liebenzell kaplıcalarına çoğu gidişimde, tüm ömrünü yakındaki Calw'de geçirmiş olan yaşlı tanışa uğramadan, bir çayını içmeden, havadan sudan sohbet etmeden, sonsuz Hesse anılarını dinlemeden olmuyordu. Bir gün de konumuz dönüp dolaşmış, genç Hesse'nin Münih maceralarına gelmişti. Daha doğrusu sözü açan ben olmuştum. Çünkü birkaç yıl önce bir Münih ziyaretim sırasında Edebiyat Evi'ndeki "Hermann Hesse ve Münih" adlı sergiyi izlemiştim.

Münih'te bohem yaşamı
Genç Hesse yüzyılın başında yerleşmiş olduğu Konstanz gölü kıyılarından sık sık Münih'e kaçarmış! O günlerde doğmuş olan çok yaşlı tanışın aklında ilerki yıllarda annesinden dinlemiş olduğu bazı şeyler kalmış. Hesse, kendinden dokuz yaş büyük eşi Mia ile oturduğu Gaienhofen'deki bahçeli villayı aklına estiğinde terk edip kimi zaman sadece bir kaç günlüğüne, kimi zaman ise bir kaç haftalığına Münih'e kaçar, bu ilginç kentte bohem yaşamın tadını çıkarırmış! 1904-1913 yılları arasında edebiyatçılar çevresinde geçirdiği hoş sohbet Münih "gün ve geceleri" Hermann Hesse'nin yaşamında önemli izler bırakmıştır. "Burada hoppa bir yaşam var... Ben Münih'i çağlaya çağlaya yaşıyorum", diyen genç yazar kısa sürede Ludwig Thoma'nın çevresine girer. Thomas Mann'la Münih'te tanışırlar. Az sonra Almanya'nın en önemli mizah dergisi "Simplicissimus"un kadrosuna alınır. Aradan birkaç yıl geçmeden de Thoma'yla birlikte liberal solcu "Maerz" adlı haftalık dergiyi çıkarmaya başlar. Hesse: "Ben Münih'le içli dışlı bir yaşam sürmüştüm", der 1918 yılında kaleme aldığı gençlik anılarında. "Konstanz gölünün yanlızlığına sırtımı dönmek istediğimde Münih benim için kaçabileceğim tek kentti. Dostlarla meyhanelerde geçirdiğim uzun akşamların, canayakın hanımların ötesinde edebiyatçılar ve sanatçılar çevresi beni gittikçe daha sık Münih'e çekmeye başlamıştı." Çevresindeki tanışlar genç edebiyatçıya özlediği değeri verirler. Münih yaşamı onun politize olmaya başladığı yıllardır.

Tolstoy en sevdiği yazarlardan biriydi
"Yirmi yedi yaşındaki genç Hesse'nin kendinden dokuz yaş büyük bir kadınla evlenmesinin nedenleri vardı," diye anlatmıştı çok yaşlı tanış. "Bu nedenlerden en önemlisi, o yıllarda çok sevdiği annesini yitirmiş olmasıydı. Kendini yalnız hissediyordu." Aralarındaki büyük yaş farkına karşın Mia ile ortak yanları çoktu. Her ikisi de müziği seviyor, büyük kent yerine doğanın ortasında bir yaşamı yeğliyordu. Tolstoy en sevdikleri yazardı. Ancak Hesse 1912'de yaptığı uzun Hindistan yolculuğundan değişmiş bir insan olarak döner. Münih'e artık eski kadar sık kaçmaz. Bir yıl sonra da eşi Mia ile Konstanz gölü kıyılarını terk eder. Bu arada birbirlerine yabancı olmaya başlayan çift Bern'e yerleşir.

Yaşlı tanışla konuşurken odanın yüksek pencerelerinden görünen Karaormanların yamaçlarına, batmaya hazırlanan güneşin güçsüz ışınları düşüyordu. Ekim gelmişti doğaya. Meşeler, kayınlar sararmaya hazırlanıyordu. Çok yaşlı kadına veda etmenin zamanı gelmişti. Hava kararmadan Stuttgart'a dönmeliydi. Az sonra kocaman holde el sıkışırken, duvarlardaki Hesse küçük tablolarına her ziyaretimde yaptığım gibi bir göz atmadan edememiştim. Yaşamının son 43 yılını geçirdiği, kadının genç kızlığında sık sık ziyaret ettiği Montaglona'daki villanın pencerelerinden görünen İtalyan İsviçresi doğası... Hesse, annesiyle ona hediye etmiş. "Kusura bakmayın, bu kez size piyano çalamadım", demişti vedalaşırken. Sesinde bir özür vardı. "Az sonra dostlarım uğrayacak, her perşembe birlikte oda müziği yapıyoruz." Pazartesi akşamları da Calw müzik okulunda başka bir orkestranın provasına katılıp keman çalıyordu. Anımsıyorum, 2012'de Hesse'nin ölümünün 50. yılı anma töreninde Calw kilisesindeki konserde piyanonun başına geçmişti..!

Kaynak: https://www.ekdergi.com/hermann-hesse-ve-munih/

9 Ağustos 2020

Özel timin marifetleri!

CUMHURİYET, 9 Ağustos 2020

2002 yılında tanımıştım onu. Hermann Hesse'nin doğumunun 125. ve ölümünün 40. yılında Stuttgart'a yarım saat uzak, şirin Karaormanlar kasabası Calw'daki bir etkinlikte. Hesse'yle anne tarafından akrabaydı.

O da Hesse gibi Calw'da dünyaya gelmişti. Doksanına merdiven dayamıştı. Bir zamanlar Hesse'nin "Gençlik Bunalımları"nı çevirmiş olduğumu duyunca tanışlığımız dostluğa dönmüştü. Calw'e çok yakın Bad Liebenzell kaplıcasına her gidişimde ona uğramadan edemiyordum. Tarihi villasının çam ve kayın ağacı kaplı yamaçlar manzaralı büyük salonunda çay-pasta eşliğinde yaptığımız sohbetler hep çok ilginçti. Yaşlı kadının Hesse anıları inanılmazdı.

Bazı günler sevgili piyanosunun başına geçer Chopin ve Mozart çalardı. Bundan 3 yıl önce yaşama ve Karaormanlar'a veda eden Marie-Luise Bodamer'in villasının duvarlarını küçük Hesse tabloları süslüyordu.

ORDUDA AŞIRI SAĞCILAR
Calw şu günlerde hiç dillerden düşmüyor. Alman Askeri İstihbarat Teşkilatı'nın (MAD) ocak ayında yaptığı açıklamaya göre, orduda 592 aşırı sağcı şüpheli var. 1996 yılında Calw'de kurulan ve özel eğitilmiş 1400 seçkin askerden oluşan Alman Komanda Özel Kuvvetleri'nin (KSK) içindeki aşırı sağcı gelişmeler kısa süre önce su üstüne çıktı.

Gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında gizli görevlere gönderilen özel time son yıllarda yabancı düşmanı aşırı sağcıların sızdığı, Calw'daki kışlada düzenledikleri Hitler selamlı, Nazi marşlı "etkinlikler"in olağan olduğunu gazete ve televizyonlar baş haber yaptı! İki ay önce Saksonya eyaletinde bir KSK gedikli başçavuşunun arazisinde cephane ve patlayıcı madde ele geçirildi. Temmuz başında Calw'deki KSK depolarında yapılan bir denetimde de 48 bin atımlık mühimmatla 63 kilo patlayıcının kayıp olduğu tespit edildi.

Bundan iki ay önce KSK'de görev yapan bir yüzbaşı, Savunma Bakanı'na yazdığı uzun mektupla özel kuvvet içinde aşırı sağcı eğilimlere göz yumulmasından ve bu kişilerin çalışmalarının gizlenmesinden şikâyet etti. Bu mektubun basına yansımasıyla olaylar iyice büyüdü.

HESSE: HASTA BİR DÜNYADA YAŞIYORUZ
Federal Meclis'teki muhalefet, Savunma Bakanı Kramp-Karrenbauer'i görevinin üstesinden gelememekle suçluyor. Kurulan çalışma grubu ilk raporunda, "KSK aşırı sağcılar için bereketli toprak" diyor. Kanımca ona, "kahverengi gömleklilerin biyotobu" demek de yanlış olmaz! 2016 yılında eski ordu ve özel tim üyeleri tarafından Stuttgart'ta sağcı görüşlü, değişik yurtdışı bağlantıları olan "Üniter" adında bir grup kurulmuştu.

Kısa süre sonra 2 bin üyesinin çoğunlukla asker ve polisler olduğu ortaya çıkınca Anayasayı Koruma Teşkilatı harekete geçmişti. Şu günlerde de Askeri İstihbarat Teşkilatı Üniter'in bir "Gölge Ordu" olduğu iddialarını araştırıyor, ancak günümüzde Alman ordusunda olup biten bu tür "tuhaflıkların" nedenini 1950'li yıllarda aramak doğru olur.

2. Dünya Savaşı'nın ardından kurulan Federal Almanya Cumhuriyeti'nde 1951 yılında oluşturulan "sınır koruma birliklerine", Batılı müttefiklerin de onayı ve göz yummasıyla Hitler ordusunda görev yapmış subaylar alınmıştı. Üst düzey görevlere getirilen bu Nazi subaylar tüm birliklerin yüzde 62'sini oluşturmuştu. 1956 yılında kurulan yeni orduda Hitler ülküsü uğruna çarpışmış 600 kadar üst rütbeli subay da görevlendirilmişti. Aralarında 31 general ile 100 albayın da olduğu bu subaylar, şimdiki Alman ordusunun temelini oluşturmuştu.

Federal Almanya Cumhuriyeti'nin Batılı müttefikleri ve dönemin Başbakanı Konrad Adenauer, Nazi subaylarını aklama yoluna gitmişlerdi! Savaş karşıtı Alman dili edebiyatı yazarları arasında çok önemli bir yeri olan Stuttgart-Calw doğumlu Hermann Hesse'ye göre, haksızlık dolu hasta bir dünyada yaşıyoruz: "Sevgi ve kardeşlik duygularının yokluğudur dünyamızı hasta eden." Hesse'nin bu görüşü günümüzde de de geçerli!

mail@ahmet-arpad.de

4 Ağustos 2020

"Hocam, artık buradayız!"

BirGün, 04.08.2020 

SEVİN OKYAY 


Ahmet Cemal'i kaybedeli üç yıl olmuş. Yapı Kredi Yayınları'nda karşımda, sağ çaprazımdaki masada oturan, Talat Sait Halman jürisinde biraz eğilip sol tarafıma bakınca artık ifadesini kitap gibi okuduğum asil sakin yüzünü gördüğüm kardeşim, arkadaşım, meslektaşım...
1 Ağustos'ta meslektaşı, hem de adaşı Ahmet Arpad, bana "Ahmet Cemal ‘gönlünce dinlen' başlığıyla bir mesaj atmış ve ikisinin bazı ortak yanlarını iletmiş:
"İsimlerimiz Ahmet
"İkimiz de Avusturya St. Georg Lisesi mezunuyuz.
"İkimizi de çeviri dünyasına babam Burhan Arpad sokmuştu.
"Ortak yaptığımız çeviriler var
"İkimize de Tarabya Ödülü verildi
"Ve bunlardan öteye biz ikiz sayılırız, çünkü doğum tarihlerimiz aynı: 5 Mart 1942."
Ahmet Cemal'in bizi bırakıp gittiğini, Rainer Maria Rilke'den çevirdiği şu şiir refakatinde öğrenmiştim:
"Ne yaparsın Tanrım, ben ölürsem eğer?
Ben senin testinim (ya kırılırsam?)
İçtiğin içki benim (ya bozulursam?)
Senin giysinim ve uğraşınım,
Anlamını da yitirirsin benimle."
Seni acaba Selim vasıtasıyla mı tanımıştım? Selim İleri senin için, "Çeviri edebiyatımızın en önemli adlarından, bir onur insanıydı," diyor. "Yaşamı boyunca ilkelerine kim bilir neler pahasına bağlı kaldı. Ve benim çok aziz bir dostumdu. Anısı bir hüzün şimdi."
Bir ara çok yorgun ve zayıf görünüyordun, sonra toparlandın. "Hatta son zamanlarda "Ahmet Cemal iyileştiyse bir ziyaretine mi gitsem acaba?" diye düşünmeye başlamıştım" demişim. "İnsanın yaşı yaşına yakın (sen yaşıtımdın), benzer şeylerle ilgilenen, zeki biriyle konuşması, güncel hayatın gereksiz yıpratmalarını telafi edebiliyor. Murathan da (Mungan), "Üç gündür, "Ne zamandır görmüyorum, bir arayıp buluşalım" diye geçiriyordum içimden. Bugün ölüm haberin geldi. Gönlünce dinlen Ahmet Cemal" demiş.
Talat Sait Halman'ın ikinci yıl ödülünü, Anna Seghers'in "Transit" adlı kitabının aynı adlı çevirisiyle, adaşın ve elli yıllık arkadaşın Ahmet Arpad almıştı. Birbirlerini 1960'lı yılların sonunda Ahmet'in babası üstat çevirmen Burhan Arpad'ın Altın Kitaplar'a önerdiği bir çeviri münasebetiyle tanımışlar. Ahmet Cemal sonradan, "Benim çeviri alanındaki ilk gerçek hocam Burhan Arpad olmuştu" diyecekti. Ahmet Arpad ise onun için, "Çevirdiği dilin kültürünü yakından tanırdı. Bu nitelikleri olmasaydı Musil, Broch, Zweig, Remarque, Rilke, Seghers ve Kafka çevirebilir miydi?" diyor.
Hermann Broch‘un çevirisi kırk yıl süren başyapıtı "Vergilius'un Ölümü"nü unutmuyorum elbet. Kitap Almanca'dan başka dile çevrilmez diye bilinirmiş. Hele Türkçe'ye hiç uymayan, giriş sayfasındaki 18 satırlık tek cümle... Sen de "İlk paragrafı çeviremezsem kitabı çevirmem," dedin. Kırk yılda tamamlamıştın.
Kurup yönettiğin YAZKO çeviri dergisini unutamam. Cumhuriyet'teki yazılarını da... Peki, 2014 Haziran'ında kurduğun Ahmet Cemal Kültür Atölyesi unutulur mu? Pek çok yerde ders vermiştin ama bence gönlün asıl, ilk gittiğinde "Türkiye dışında bir üniversite" dediğin Eskişehir Anadolu Üniversitesi'ndeydi.
Ahmet Cemal birkaç kez ölümü üzerine yazmıştı. Mart'ta Cumhuriyet'teki yazısında kalp krizi geçirip ambulans çağırılışını anlatıyor. "Beni sedyeye yerleştirip arabaya taşıyanlar. Daha araba kalkmadan: ‘Lütfen korkmayın hocam, artık buradayız!' diyen sesler.
‘O güne kadar, ‘...artık buradayız!' gibi kısacık bir cümlenin böylesine güçlü bir hayat kaynağı olabileceğini hiç düşünmemiştim!"
Öğrencilerin oradaydı, sevgili Ahmet Cemal! Ama sen de yaşadığımız kadar bizimlesin!

14 Temmuz 2020

Bizans'ın Fethi - Ayasofya'da son ayin

EK Dergi, 14 Temmuz 2020

Başlarına ne geleceğini bilmek için kuşatılmışlara artık ne bir haberci, ne de düşmandan kaçmış biri gereklidir. Saldırı emrinin verilmiş olduğunu biliyorlar. Sonsuz bir tehlike ve sınırsız bir yükümlülük koskocaman ve kapkara bir fırtına bulutu örneği büyük kentin üzerine çöküyor. Başka zaman görüş ayrılıkları ve din tartışmalarıyla birbirleriyle pek anlaşamayan insanlar son saatlerinde kentin alanlarında bir araya gelmeye başlıyor. Ne yazık ki dünya tarihinde insanlar hep tehlike kaçınılmaz olduğunda birleşmeye karar verir. Kent halkına inançlarını, büyük geçmişlerini, ortak medeniyetlerini anlatmak isteyen İmparator etkileyici ve dokunaklı bir tören düzenlemeye karar veriyor. Onun emriyle bütün kent insanları, Ortodokslar ve Katolikler, din adamları ve din adamı olmayanlar, çocuklar ve yaşlılar bir dinsel alayda bir araya geliyor. Hiç kimse evinde kalamaz, hiç kimse evinde kalmak istemiyor. Yürekleri inanç dolu, en zengininden, en fakirine bütün insanlar "Kryie Eleison" duasını yüksek sesle okuyarak yürümeye başlıyorlar. Tören alayı kentin iç mahallelerinden başlayarak en dış surlara kadar uzanıyor. Kiliselerden çıkarılan aziz tasvirleri ve kutsal emanetler alayın en önünde taşınıyor. Surların neresinde açılmış bir deliğe rastlasalar oraya, kenti dinsizlerin saldırısından dünyevi silahlardan daha iyi korusun diye bir aziz tasviri asıyorlar. Sonra İmparator Konstantin son bir konuşmayla yüreklendirip, ateşlemek istediği senatörlerini, soyluları ve komutanlarını çevresine topluyor. Tabii onlara Mehmet gibi inanılmaz ganimetler sözünü veremiyor, fakat bu son ve kesin hücuma karşı koyabilirlerse bütün Hıristiyanlığa ve bütün Batı dünyasına kazandıracakları onurun yüceliğini ve bu katillere yenilirlerse kendilerini bekleyen tehlikeyi anlatıyor. Mehmet ve Konstantin, her ikisi de onları bekleyen günün dünya tarihini daha yüzlerce yıl çok etkileyeceğini biliyor.

Ve son sahne başlıyor! Avrupa tarihinin en dokunaklı, bir çöküşün en dehşetli anını yaşayan son sahne... Ölümü bekleyen halk, o günlerde dünyanın en muhteşem  katedrali olma onurunu taşıyan, iki kilisenin barıştığı o günden bu yana yazgısına terk edilmiş Ayasofya'da toplanıyor. Bütün saray halkı, soylular, Yunan ve Roma ruhanileri, Ceneviz ve Venedik askerleri, tayfaları, hepsi de üzerlerinde zırhları ve silâhları İmparator'un çevresinde duruyor. Onların arkasında suskun, saygı dolu binlerce ve binlerce bir şeyler mırıldanan gölgeler... Korku ve kaygı dolu başları eğik halk. Üzerlerine çökecekmiş gibi duran kemerlerin loşluğu ile savaşan mum ışıkları omuzları çökmüş, tek vücut olmuş dua eden insanları aydınlatmaya çalışıyor. Burada Tanrı'ya yakaran Bizans ruhu var. Patriğin sesi güçlü ve çağırıcı yükseliyor. Koro ona yanıt veriyor. Batı dünyasının ölümsüz sesi olan müzik bu yapıda bir kez daha yankılanıyor. Sonra inançta son teselliyi arayan İmparator ve en yakınları peş peşe mihrabın önünden geçiyorlar. En yüksekteki kubbe ve kemerlerine kadar katedral sürekli köpüren dalgaları andıran dualarla çınlıyor. Doğu Roma İmparatorluğu'nun en son ölüler ayini başlıyor. Justinyanos'un katedralinde Hıristiyanlık son anlarını yaşıyor.

Bu çok dokunaklı ayinin ardından İmparator, buyruğu altındakiler ve hizmetkaları ile vedalaşmak, yaşamında onlara haksızlık etmişse kendisini bağışlamalarını istemek için kısaca saraya dönüyor. Sonra atına atladığı gibi surlara doğru uzaklaşıyor. Büyük karşıtı Sultan Mehmet gibi İmparator Konstantin de askerlerini yüreklendirmek için atını surların bir ucundan öteki ucuna sürüp duruyor. Gecenin karanlığı çoktan üzerlerine çökmüştür. Artık ne bir insan konuşuyor, ne de bir silah şakırdıyor. Surların içindeki heyecan dolu binler doğacak günü ve ölümü bekliyor...

* * *

İnsanlık tarihi kimi zaman sayılarla oynar. Roma'nın barbarlar tarafından yağma edilmesinden tam bin yıl sonra Bizans'ın yağması başlıyor. Savaş galibi Mehmet vermiş olduğu o korkunç sözü, askerlerinin önünde içmiş olduğu antı yerine getiriyor. Askerlerinin Bizans'ın evlerini ve saraylarını, kilise ve manastırlarını yağmalamasına, erkeklerini, kadınlarını, çocuklarını ganimet olarak almasına izin veriyor. Gözü dönmüş askerler birbirleriyle yarışır gibi kentin sokaklarında çılgınca koşuşturuyorlar. İlk saldırılar kiliselere yapılıyor. Orada altından kaplar kor gibi yanıyor, değerli taşlar ışıldıyor. Askerler girdikleri evlerdeki ganimetin onların olduğunu arkadan gelenler anlasın diye kapılarına bayrak asıyorlar. Ellerine geçen ganimetler sadece değerli taşlardan, kumaşlardan, paradan ve taşınabilir ev eşyasından oluşmuyor, sarayın haremine kadınları, esir pazarlarına erkek ve çocukları sürüklüyorlar. Kiliselere sığınmış insanlar sürüler gibi dışarı çıkarılıp, kırbaçlanıyor. Yaşamaları yük olacağı düşünülen yaşlılar öldürülüyor, gençler elleri kollar bağlanıp, bilinmeyen yerlere sürülüyor. Bütün bu dehşetli yağmanın yanısıra, Haçlı ordularının yağmaladığı kentte kalmış çok değerli kutsal emanetler ve sanat eserleri çılgın galipler tarafından parçalanıp, yok ediliyor, inanılmaz değerdeki tablolar yakılıyor, en güzel heykeller kırılıyor, yüzlerce yıllık bilgeliğin, Yunan düşün ve yazınının kanıtı kitaplar acımasızca ateşlere atılıyor. Kerkaporta kapısının açık unutulduğu o anın getirdiği felaketlerin sonucunu, Roma'nın, İskenderiye'nin ve Bizans'ın yağmalanmasının ardından düşün dünyasının ne gbi değerleri yitirilmiş olduğunu insanlık tarihi hiç bir zaman bilemeyecek.

Sultan Mehmet zaferin gerçekleştiği gün öğleden sonra fethetmiş olduğu kente girdiğinde büyük yağma sona ermek üzeredir. Görkemli atının üzerine gurur dolu ve dimdik oturuyor, caddelerden geçerken vermiş olduğu sözü tutuyor, yağmalarına devam adamlarını rahatsız etmemek için ne sağına, ne de soluna bakıyor. Atının üzerine gururla ilerleyen sultanın hedefi, Bizans'ın göz alıcı simgesi dev kilise. Elli günden fazla çadırlarından Ayasofya'nın erişimez gibi görünen ışıldayan kubbesine özlemle bakmıştı. Şimdi ise zafer kazanmış biri olarak onun bronz kapısından içeri girecekti. Fakat Mehmet bir kez daha kendini dizginlemesini biliyor. Bu kiliseyi sonsuzluğa dek Tanrısına adamadan önce hayır duası edecektir. Başı önünde atından iniyor, yere diz çöküyor ve dua ediyor. Sonra yerden bir avuç toprak alıp, kendisinin de ölümlü olduğunu anımsayıp, başının üzerine serpiyor. Kulluk borcunu ödedikten sonra ayağa kalkıyor ve Tanrısının bir kulu olarak, kutsal bilgeliğin mekanına, Justinyanos'un katedraline, Ayasofa kilisesine ilk adımlarını atıyor.

Sultan bu görkemli yapıyı, yüksek kubbelerini, ışıldayan mermerlerini ve mozaiklerini, loşluğun içinden ışığa uzanan kemerlerini kendinden geçmiş gibi süzüyor. O anda, inancın bu yüce sarayının kendisine değil Tanrısına ait olduğunu hissediyor. Hemen getirttiği imam mihraba çıkıyor, padişah da Mekke'ye dönerek, bu Hıristiyan mabedinde dünyanın tek hakimi Tanrısına ilk namazını kılıyor. Ertesi gün çağırttığı ustalara eski inancın simgeleri olan her şeyi kaldırttıyor. Mihraplar yıkılıyor, dinle ilgili bütün mozaikler badanayla örtülüyor. Ayasofya'nın en yukarı kubbesinden sallanan, bin yıldan fazla dünyanın bütün acılarını kucaklamak ister gibi kollarını açmış olan haç da boğuk bir gürültüyle düşüyor.

Yerin mermerlerine düşüp, devrilen taş haçın çıkardığı müthiş ses kilisenin içinde ve dışında uzun uzun yankılanıyor. Hacın devrilmesi Batı dünyasını ürpertiyor. Korkutucu yankısı Roma'ya, Ceneviz'e, Venedik'e ulaşıyor, oradan da uyarıcı bir gök gürültüsü gibi tâ Fransa'ya, Almanya'ya  uzanıyor. Avrupa, budalaca umursamazlığı sonucu yıkıcı yeni bir gücün açık unutulmuş o küçük kapıdan, Kerkaporta'dan içeri sızdığını ve yüzlerce yıl elini kolunu bağlayacağını, onu kötürüm edeceğini ürpertiyle kavrıyor. Ancak insan yaşamında olduğu gibi tarihte de yitirilmiş bir an yakınıp dövünmeyle geri gelmez. Bir anda yitirilenleri bin yıl bile geri getirmez...

Bu yazı Ahmet Arpad'ın Stefan Zweig'dan çevirdiği ve Everest Yayınları'nda çıkmış olan Yıldızın Parladığı Anlar yapıtından alınmıştır.

12 Temmuz 2020

Duvarlarda renk coşkusu

Cumhuriyet, 12 Temmuz 2020
STUTTGART - AHMET ARPAD

Stuttgart'ın görkemli Mercedes Benz Müzesi'ne, Mercedes Benz Arenası'na, Mercedes Benz genel merkezine, Neckarpark futbol sahalarına, iki konser salonuyla bir spor salonuna, panayırların, sirklerin kurulduğu büyük çayıra giden kavşağın altı kockocaman bir alan! Kent belediyesi burasını grafiti sanatçılarına teslim etmiş! Günün hangi saati giderseniz gidin, orası ellerinde değişik spreyler duvardan duvara giden gençlerle dolu. Uzunlukları 500 metreye yaklaşan değişik duvarlarda, üzerindeki dev kavşağı taşıyan kalın sütunlarda renk coşkulu çizimler... Birileri buraya spreyi gönlü elverdiğince sıkmış! Çizimlerin tümü hareketli ve canlı. Kimileri vahşi, güldürücü, düşündürücü, kimileri de, karşılarında durup uzun uzun baksanız da, içinden çıkamadığınız, ışıldayan motifler.

Koskoca harfler, komik, küfürlü İngilizce sözler, kıvrılan bir dev yılanı andıran çizgiler, iç içe kadınlar, erkekler, hayvan figürleri, insanı gülümseten tuhaf yüzler... Hepsi de 'wild style'! Uzun bir duvarda bir fil, mor renginde, ağzını açmış bağırıyor, başına pembe dev bir fare oturmuş, gülümsüyor! Hemen yanında bir heykel, alçıdan, bıyıkları kalın, iri yarı, güçlü bir orta çağ savaşçısı. Elinde sprey kutusu önünden her geçen onu gönlünce boyamış!

Önüne geçilemeyen tutku
Çoğunlukla bu 'sanata' yeni atılanların özellikle hafta sonlarında doldurduğu 'yeraltı alanı'nı kent belediyesi grafitiçilere bırakmış. Stuttgart'ın belirli banliyö istasyonlarının duvarlarını, merdivenlerini de kullanmaları mümkün. Kimi caddede binaların duvarlarını kaplayan dev tablolar da dikkati çekiyor. Onlar sipariş üzerine yapılmış! Varlıklılar, şirketler, dernekler sahibi oldukları binaların ön veya yan cephelerini profesyonel grafitiçilere açıyor! Belediyenin bazı otobüs ve tramvaylarında da eserlerini görmek mümkün! Artık bu 'sanattan' geçinenler var. Grafitiçileri doğum günlerine, okullara, ev partilerine çağırmak mümkün.

Bunlardan biri de otuz dokuz yaşındaki Stuttgart'lı Christoph Ganter. Çoğu Art Nouveau tabloları andıran dev boyutlarda çizimleri kentin değişik duvarlarını kaplıyor. Bir metro istasyonunun peronlara inen merdivenlerdeki dev panoya "Golden Future" adını vermiş. Kırmızı, iri balıklar, uğur böcekleri, domuz yavruları, filler, tavşanlar, yoncalar, kırmızı mantarlar karmakarışık, iç içe, oynak, şen, büyüleyici... Ganter 2019 sonunda mesleği olan lise öğretmenliğini bırakmış. "Şimdi kendimi çok özgür hissediyorum", diyor. Bir zamanlar aklına geleni geceyarıları gizlice duvarlara çizen, polislerden kaçan Ganter günümüzde profesyonel çalışan bir 'Street Art sanatçısı'.

İlkçağ insanlarının mağaralara çizdiği duvar resimleri grafitinin başlangıcı olarak kabul ediliyor. İlerki çağlarda Antik Yunan'da, Efes'te, Pompei'de, Mısır'da benzerlerine rastlanıyor. Grafitinin yeniden doğuşu 1970'li yıllarda New York'ta özgür gençlerin kent duvarlarına, metrolara çizdikleriyle başlamış. Duvarlardaki renk coşkusu önüne geçilemeyen bir tutku...
mail@ahmet-arpad.de

21 Haziran 2020

Bir kralın sarayları ve şatoları

Bu yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız. "Eksantrik" Kral II. Ludwig'in karşımızda yükselen "eseri" sarayla şato karışımı bir yapı. Milyonlarca "Mark"ı, ülkesinin hemen hemen tüm olanaklarını, gerçekdışı gibi görünen, 200 odalı bu olağanüstü saraya harcamış. Ona "deli" diyenler olmuş.

AHMET ARPAD Almanya (Stuttgart)
21 Haziran 2020


Neuschwanstein, belki de Avrupa'nın en güzel şato sarayı! Bavyera Kralı II. Ludwig insanlarla bir arada değil, kendi yarattığı düşler dünyasında yaşamış, içine kapanık, utangaç, ancak kendini hep en büyük hissetmiş bir kral. İnsanlardan uzak olmayı yeğlediği için masalımsı bu sarayın duvarları ardına çekilmiş.

Zamanla onun yaşamından rahatsız olmaya başlayan yakın çevresi, bir doktor heyetinin verdiği "psikolojik yetersizlik" raporuyla Bavyera'yı artık idare edemeyeceğine inandıkları kralı tahtından indirmiş, sarayından atmış. "Bana komplo yapıyorlar" diyen II. Ludwig, Starnberg Gölü'ndeki Berg şatosuna sürülmüş. Kısa süre sonra da gölde ölüsü bulunmuş. Ölmüş mü, öldürülmüş mü? Bu günümüze dek yanıtlanamamış bir soru. Düşler dünyasının kralı ardında büyük borçlar bırakarak yaşama veda etmiş.

ALTIN KAPLI ODA...

Münih'le Salzburg arasındaki Chiemsee, Güney Bavyera'nın güzel göllerinden biri. Burayı çekici yapan Kral II. Ludwig'in ölümünden kısa süre önce yaptırdığı Herrenchiemsee Sarayı. Versay'dan etkilenmiş yapıda 98 metre uzunluğundaki görkemli tören salonu, ikinci kata çıkan merdivenler ve kralın her yanı altın kaplama yatak odası göz kamaştırıyor. II. Ludwig bu sarayda yaşamının sadece on gününü geçirmiş!

Ölümünden birkaç ay önce Tirol yöresinin şirin göllerinden Plansee kıyılarına Pekin'deki "Kış Sarayı"nı anımsatan bir saraycık kondurmayı planlamış. Gerçekleştiremediği başka bir yapı da Avusturya sınırındaki Garmisch'in kuzeyinde, Linderhof Sarayı'nın yakınlarında plandığı, Bizans saraylarını andıran büyük saraydır.

İNSANLARINDAN KAÇAN KRAL...

II. Ludwig'in başka sarayları da var. Bavyera Alpleri'nin çevrelediği Ammergau yöresindeki Linderhof ‚u çok severdi. Olağanüstü dağ manzarasıyla ünlü sarayın hemen hemen bütün odaları altın kaplı. İnsanlarından kaçan genç kral, hayranı olduğu ünlü besteci Richard Wagner'in "Tannhäuser" operasındaki dev mağaranın benzerini sarayın bahçesine yaptırmış.

Yine aynı yörede, Schachen tepesine kondurttuğu, 3 bin metrelik Zugspitze ve Avusturya Alpleri manzaralı "kral evi" de düşsel bir yapı. Birinci katın rengârenk odaları şark saraylarını andırıyor. Korona kısıtlamaları azalınca Berchtesgaden yakınlarındaki dostlarımızı ziyarete gittik.

Yolda Chiemsee Gölü'ne uğradık, II. Ludwig'in sarayını gezdik. Diğerlerini daha önce görmüştük, Herrenchiemsee Sarayı'na sıra bu kez geldi. Başka bir "cevher" de Obersalzberg tepesinde! Buralara kadar gelip de tekrar oraya çıkmamak olmazdı. Almanya-Avusturya sınırında, iki bin metreye yaklaşan bu tepenin 1933'ten bu yana kötü bir ünü var. Hitler, Almanya'da başa geçer geçmez Obersalzberg'deki tüm yapılara el koymuştu. Mülkünü satmak istemeyenleri "toplama kamplarına gönderirim" tehdidiyle inatlarından vazgeçirtmişti. Ona "halkın başbakanı" denmesini isteyen Hitler, bu tepeye kendi çizdiği planlara göre dev bir karargâh oturtmuştu.

"Führer" ülkeyi ve savaşı uzun yıllar buradan yönetmiş, ülkeler arası politikacılarla, diplomatlarla görüşmelerini burada yapmıştı. Yükseklik neredeyse 2 bin metre. İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, suları yemyeşil Königsee, pırıl pırıl dereler. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alp dorukları... Uçurumun bağrına saplanan bu "kartal yuvası"nda Hitler ,yanında Eva'sı keyif çatıp çayını yudumlarken kafasından kim bilir ne "kötülükler" geçiriyordu?

Megaloman kime denir? Kendini herkesten üstün gören kişiye! Onun temelinde çok güçlü ve bastırılmış bir aşağılık kompleksi vardır. İnsanlık tarihinin gelmiş gelmiş en büyük megalomanlarından biri Adolf Hitler'di. Psikiyatristlere göre Kral II. Ludwig de Hitler gibi iki ruhluydu. Onlar yakın çevreleri için kolay anlaşılmaz insanlardı. "Ben kendim için de, başkaları için de gizem dolu bir insanım", genç kralın ünlü bir sözüdür.

mail@ahmet-arpad.de

31 Mayıs 2020

'Sen sevdikçe seni de seven olacaktır...'

CUMHURİYET, 31 Mayıs 2020
STUTTGART – AHMET ARPAD

Oturmuş göl kenarındaki tahta iskeleye, sallandırmış çıplak ayaklarını sulara, anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyor. Çevre çok sessiz, doğa uzun süren kış uykusundan uyanıyor.

Göl kıyısındaki, dalları sulara değen ağaçlar yeşermiş, ıslak çimenleri rengârenk çiçekler bürümüş. Tahta sıralardan birine oturuyoruz. Adam bizi görmüyor, kendinden geçmiş gibi. Mırıldandığı şeyler yabancı bir dilde. Bir yandan da hafifçe sallanıyor. Gölün durgun sularına kuşlar inip kalkıyor, güzel renkli ördekler, peşlerinde yavruları, bembeyaz kuğular kıyı yakınında yiyecek bir şeyler arıyor. Adam susuyor. Şimdi hiç kıpırdamıyor. Az sonra ayağa kalkıyor ve bizi görüyor. Gülümseyerek yanımıza sokuluyor, karşımızdaki boş sıraya oturuyor. Biz sormadan konuşuyor: "Ne güzel bir gün, ne güzel bir doğa!" Sesi çok usul, şarkı söyler gibi.

Giysileri bembeyaz. Gülümsemeye devam ediyor. Yanımdaki tanış, kim bu tuhaf adam, der gibi bana bakıyor. "İnsan yüreği hep buradaki çiçekler gibi açmalı..." Başını çevirip doğaya bakıyor, ayağa kalkıyor, dans eder gibi kendi etrafında dönüyor. Biz hâlâ suskunuz. "Gülümse ve sev... Sevmeye hep devam et..." Yine kendi dünyasına dalmış gibi. "Sen sevdikçe seni seven de olacaktır..." Çimenlere doğru yürüyüp menekşeler topluyor, kollarını havaya kaldırıyor, bale yapar gibi birkaç adım atıyor, dönüyor. Dudaklarında hep bir gülümseme. Gidip kıyıdaki sazların arasında oturuyor, gözleri kapalı güneşe bakıyor. "Gel, kalkalım" diyor tanışım. "Yolumuza devam edelim."

ORMAN YOLLARINDA YÜRÜYÜŞ

Stuttgart ve çevresinde şu günlerde havalar neredeyse yaz. Kentin kuzeyindeki ormanlarda uzun bir yürüyüşteyiz. Trenle Murrhardt'a gelmiştik, orman yollarından Schwäbisch Hall'e gitmekti amacımız. Yöre her mevsimde güzel. Böyle bir doğada insan kendine geliyor, canlanıyor. Irmaklar, dereler, göl ve gölcükler, yeşil yamaçlar ve çayırlar, korular, ormanlar... Kızıl çamlar, ladin ağaçları, kayınlar, akçaağaçlar, dişbudaklar, gürgen ağaçları...

Az sonra ağaçlar bitiyor, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlarda uzanıyor yol. İkimiz de konuşmuyoruz. Buralar büyük kent insanının nefes alabildiği bir yöre, doğanın ciğeri. Yüzlerce kilometrelik yürüyüş ve bisiklet yollarıyla, balık avlanan, kürek çekilen, yüzülen küçük gölleriyle, yöresel yemek ve şarapların sunulduğu lokanta ve şaraphaneleriyle bir doğa cenneti. Uzaktan Rosengarten görünüyor. Tanışım, sanki aklımdan geçeni okumuş gibi: "Burada mola verebilseydik ne güzel olurdu" diyor. Ne yazık ki köy girişinde küçük lokanta haftalardır kapalı... Yola devam ediyoruz.

MİSTİZM MERAKI...

"Adamcağız meditasyon yapıyordu, rahatsız ettik" diye konuşuyor tanış. Anlamamış gibi suratına bakınca da devam ediyor: "Kim bilir hangi gurunun müridi?" Ben hâlâ, ne demek istiyorsun, diye ona bakıyor olacaktım ki konuşmasını sürdürüyor: "Belki de Bhagwan'ındır? Bizim enişte de 80'li yıllarda mistisizme meraklanmış, hatta ta Poona'lara gitmiş, gurunun yanında iki ay kalmıştı." Soruyorum: "Hindistan'a mı gitmişti?", "Evet, onun müridi olmuştu", diyor tanış. "O yıllarda Amerika'dan, Japonya'dan, Avrupa'dan genç yaşlı, ünlü ünsüz ona gider, gerçek benliğine kavuşmayı düşlerdi. Bhagwan, sonra ona Osho adını da verdiler ya, çevre etkisiyle sahte bir benlik oluştuğunu savlardı.

Gelecek yüzyılda meditasyon dinsiz Batı zenginlerinin yeni dini olacaktır, sözü de onundur." Mistisizm üzerine bir şeyler daha söylüyor, ancak benim bakışlarım ışıl ışıl doğanın güzelliğinde. Bana ne onun anlattıklarından! Anımsıyorum, Bhagwan için, modern zamanın en sahte ve zengin gurusu, diyenler de olmamış mıydı o yıllarda? Susuyorum. Gözlerimi hafif kısıyorum. Ötelerde, yamaçlar ardında hedefimiz tarihi kent Schwäbisch Hall. Daha ötelerde, kuzeyde Main Nehri ve daha çok ormanlar, akarsular, göller, yüzlerce kilometre yürüyüş yolları... Şaraphaneleri ve köy lokantalarını yakında açacaklarmış! O zaman bir kez daha geliriz bu güzel yöreye...

www.ahmet-arpad.de

27 Mayıs 2020

Dünün Dünyası'nda Kalmaya Kararlı Bir Yazar

27 Mayıs 2020
Nazmi Özüçelik

1920'lerin ve 30'ların önde gelen yazarlarından Stefan Zweig, lise yıllarımda okumaya başlayıp okumadığım kitabı kalmayan tek yabancı yazardı. Almancam, Allgemeine Elektrische Gesellschaft, nam-ı diğer AEG ile sınırlı olduğundan, dilimize çevrilmiş kitaplarını kastediyorum, tabii. Zweig'ı Türkçe'ye her çevirmenin imreneceği mükemmellikte kazandıran Burhan Arpad'tır. Onun Türkçesiyle Avusturyalı yazara hayran kalmamak olanaksızdır.

1910'un 19 Mayıs'ında, Bursa'da (Mudanya) doğan, aynı zamanda gazeteci ve yazar olan Burhan Arpad, Almancadan yaptığı çevirilerle bizi yeni yazarlarla tanıştırmış ve edebiyat dünyamızın zenginleşmesine unutulmaz bir katkı sağlamıştır. Gençliğimizde bizlere, Zweig'la birlikte okumayı da sevdiren çevirmeni 110. doğum yılında yazarlık emeğine saygı adına burada anmış olalım.

Zweig sevgisi sanki babamdan bana genlerle geçmişti. Evimizin kendi halindeki kütüphanesinde yazarın kitapları baş köşede durur ve sayıca üstünlüklerini sergilerlerdi. Elimi uzatıp birini çekmem, yazara ulaşmaya yetiyordu. İlk okuduğum romanı, sonradan Acımak olan çevrilen Merhamet'ti. Ergenliğime denk gelen bu psikolojik aşk romanını hiç unutmam. Babamın da unutmadığına eminim, çünkü o da kitaptaki karakter gibi, bir subaydı: Üniformanın büyüsünü gençliğinde fark etmiş olduğuna kuşku yok.

Sonraları satranca yönelmiş olmam ve öyküsever bir yörüngeye girmem, Satranç Oyuncusu'nu öne çıkarttı. Yazarın, Amok Koşucusu, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ve Yakıcı Sır gibi özgün uzun öykülerinin yıldızı edebiyat semalarında parlar da parlar. Tarihi kişiliklerin biyografilerini ve olayları Zweig'dan okumak ve onun kendine has, anlatımı ters yüz eden karşıtlıklar taşıyan, yaratıcı ve adeta mükemmel bir kristalliğe kavuşmuş üslubunun tadına varmak gerçek bir edebiyat deneyimidir.

Ülkemizdeki görünür Zweig hayranlığının nedenleri gerçekten araştırmaya değer bir konudur. Bunda, kanımca tarihte Almanlarla uzun süren müttefiklik yıllarımızın etkisi vardır. Bir dönem gelişen Alman hayranlığı dil içinden geçerek yerini Zweig hayranlığına bırakmış gibidir. Bu hayranlığın nesilden nesile aktarılmakta oluşunda Burhan Arpad'dan sonra bayrağı devralıp ileri taşıyan oğlu Ahmet Arpad'ın nitelikli çevirilerinin rolü büyüktür.

Birçok şair ve yazarın özgeçmişinin intiharla sonlandığını biliyoruz. II. Dünya savaşında Hitler'in zalimliğinden kaçan Stefan Zweig ve karısının savaşın ortasında, Brezilya'da birlikte intihara karar vermelerinin nedenini bıraktıkları mektuptan öğreniyoruz: Yeni bir hayata başlamanın güçlüğü. Yaşadığı dönemin tarihine tanıklık eden Dünün Dünyası'nın yazarı için intihar, belki de en 'doğal' ölüm şekli idi. Dünün dünyasında kalmaya kararlı bir yazarın bugünün dünyasında bunca yer edinmesi hayatın sayısız sürprizlerinden biri değilse nedir?

Kaynak: https://parsomenfanzin.com/2020/05/27/nazmi-ozucelik-oz-gunluk-3/

19 Mayıs 2020

Burhan Arpad'ı Anımsamak

19 Mayıs 2020
Emine Gül Türk 

"İstanbul'da doğup büyüdüğüm için hep şanslı saydım kendimi. Aradan geçen yılların ardından belleğime kazınan o görkemli, güzel kenti tanımakta zorlanıyorum. Sokaklarında, caddelerinde dolaşırken, yanımdan geçenlerin konuştukları Türkçeyi anlamakta güçlük çekiyorum. Kenti saran gürültü kirliliğinden, trafiğin kabadayısı değnekçilerden, kentin her bir köşesini inşaat alanı haline getiren dozerlerden kurtulabilmek için sessiz mekanlara sığınabilmenin çarelerini arıyorum. Bu da pek kolay olmuyor. Tarihi yapılarına, ağaçlı alanlarına, denizine, kültürüne reva görülen tahribata ise değinmek bile istemiyorum. Eski İstanbul'u özlüyorum. "

Burhan  Arpad'ı bu dizelerdeki İstanbul sevgisiyle tanıyoruz. Bu bakımdan kendisini İstanbul yazarı sayabiliriz.

Arpad gelecek İstanbul hakkındaki eleştirilerine ve öngörülerine kitaplarında sık sık değinmiştir. Yazılarında yalnızca İstanbul'un güzelliklerini göz önüne sermemiş, kültür insanlarını, sanatçıları, tiyatroları ve eski Babıâli'yi de anlatmıştır. Bir nevi İstanbul halkını gelecek hakkında uyarmıştır.

1910 yılında Mudanya'da dünyaya gelen Burhan Arpad, Rehber-i Tahsil Numune Mektebi ve Orta Ticaret Mektebinden mezun olduktan sonra 1936 yılında Vakit gazetesinde mesleğine başladı. Daha sonra sırasıyla Uyanış ve Kurun dergilerinde, İleri, İstiklal, Tan, Cumhuriyet, Memleket, Hürriyet, Vatan ve Cumhuriyet gazetelerinde muhabir, istihbarat şefi ve yazar olarak kariyerine devam etti.

Burhan Arpad'ı yoğun gazetecilik çalışmalarının yanı sıra aslında edebiyatımıza kattığı öykü, roman, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri, anı ve Alman edebiyatı ile Avusturya edebiyatından aktardığı çeviri kitaplarıyla da ele almalıyız.

1943'den başlayarak Alman edebiyatından, özellikle Erich Maria Remarque ve Stefan Zweig'ten yaptığı çeviri eserlerle bu iki yazarı edebiyatımıza tanıtan kişi olarak bilinir. AnnaSeghers, Joseph Roth, OdonvonHorvath, Thomas Mann, IngeborgBachmann, FritzHabeck, IgnazioSilone, William Saroyan, Henry Wallace, Şalom Aljehem, DimitirDimov, Haşek, Silanpaa ve Istrati gibi isimler de, yazarın Türk okuruyla tanıştırdığı isimlerdir.

Alman edebiyatından yaptığı Erich Maria Remarque ile Anna Seghers'in romanlarının çevirileriyle toplumcu gerçekçi görüşü destekleyerek edebiyatımıza da, toplumcu gerçekçi anlayışa da önemli katkılarda bulunmuştur.

Toplumsal ilişkilerdeki çelişkilere bütün çıplaklığıyla yer veren yazar özellikle romanları ve  öykülerinde bu tutumunu net şekilde görebiliriz.

"Okuyup sevdiğim, topluma yararlı olacağına inandığım kitapları çevirdim" diyen Burhan Arpad, dilimize kazandırdığı kırka yakın yapıtta kişiselliği de gözlemleyebileceğimiz ortak değerler bulmuştur.

Yazar eserleri ve çevirilerinin yanı sıra aldığı ödüllerle de adından sıkça bahsettirmiştir.1961 ve 1964 yıllarında Berlin Film Festivali'nde jüri üyeliği yapmış olan yazarımız, sık gittiği değişik Avrupa ülkelerinden izlenimlerini topladığı Gezi Günlüğü kitabı ile 1963 yılında Türk Dil Kurumu ödülünü kazanmıştır. 1975 yılında ise Bulgaristan Cumhuriyeti Kyryl Kardeşler Kültür Nişanı'na layık görülmüştür. Stefan Zweig Cemiyeti üyesi olan Arpad, Alman edebiyatının en seçkin yazarlarından yaptığı çevirilerle bu edebiyatların Türkiye'de tanınmasına olan katkılarından dolayı 1985 yılında Federal Almanya Cumhuriyeti Birinci Derece Liyakat Madalyası'na, 1987 yılında da Avusturya Cumhuriyeti Bilim ve Sanat İçin Birinci Derece Onur Madalyası'na layık görülmüştür. Burhan Arpad ayrıca Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü (1985) ve Basın Şeref Kartı'nın da sahibi olmuştur.

1 Mayıs 2020

Stefan Zweig'ın Sigmund Freud hayranlığı

TUNA dergisi Viyana, Mayıs 2020
AHMET ARPAD

Viyanalı Stefan Zweig Viyanalı Sigmund Freud'la 1908 yılında tanışır. Adını o yıllarda duyurmaya başlayan genç yazar bir yıl önce çıkmış olan Tersites trajedisini imzalayıp hayranı ünlü psikoloğa: "Profesör Sigmund Freud'a en içten saygılarımla... Stefan Zweig, Viyana, Nisan 1908" sözleriyle imzalayıp yollar. Freud'un 3 Mayıs 1908 tarihli teşekkür mektubu, otuz yıl sürecek ve Viyanalı psikoloğun 1938'de ölümüyle sonuçlanacak kalıcı bir dostluğun başlangıcı olur.

Stefan Zweig, Freud psikoanalizini uyguladığı öykülerinde olayları, kişi davranışlarını, onların düşün dünyalarını en önemsiz sayılabilecek ayrıntılarına kadar işlerken yalın bir lirizm, vurucu bir gerilim sağlamayı ustalıkla başarır. Anlattıkları çoğu kez onun psikolojik-edebî deneyimleri, kişi olarak yaşadıklarıdır. Kimi yapıtında karşımıza çıkan alışılmamış kişilikteki insanlar ise yazarın gözüpek heveslerini kamçılayarak onu yaratıcılığa sürükleyen karakterlerdir. Stefan Zweig bir şeye hep sadık kalır: Doğruya ve insancıllığa dikkatimizi çeker, karşıtlar arasında aracı rolünü üstlenir. Okurunu inandırıcı gücüne, anlatımı ve diliyle ulaşır. Zweig iyimserdir, sürekli barışı, iyiliği düşler. Her şeye hümanizmin penceresinden bakar.

Salzburg'dan yolladığı 15.04.1925 mektubundaki övgü dolu şu sözler bir gerçeği yansıtır: "Sizin gibi çok çalışan, çok önemli şeyler üzerine kafa yoran birinin kitabımla böyle ilgilenmesi beni çok duygulandırdı ve gururlandırdı..." Zweig için Freud'un öğretisi ve görüşleri çok önemliydi. "Siz olmasaydınız Kleist Duyguların Patolojisi'ni veya Nietzsche Hastalığın Savunması'nı yazmazdı." Zweig'a göre Freud döneminin çoğu yazarına korkusuz ve utançlara kapılmadan duyguların en derinlerine yaklaşabilme cesaretini vermişti. Stefan Zweig'ın 1926 yılında çıkan öyküler seçkisi "Karmakarışık Duygular"ı Freud teşekkür mektubunda: "Olağanüstü bir yaratıcının sanatında ulaştığı doruk!" sözleriyle över. Freud aynı mektubunda öyküleri psikanaliz açıdan inceler, kimi yerlerde anlatımı yorumlar.

Tanıştıklarında 52 yaşında olan Freud 27 yaşındaki genç Zweig'a yetenekli 'oğlu' gözüyle bakıyordu! İlerki yıllarda ünlü psikolog Zweig için çok saydığı, hayranlık ve minnettarlık beslediği bir 'baba' olmuştu! Londra'da ölümünden kısa süre Freud'a yeni yapıtı "Yürek Çöküntüsü"nü: "Sigmund Freud, medico, magistro, amici" sözleriyle imzalar.

Sigmund Freud'un 26 Eylül 1939 günü Londra Golders Green Krematoryum'daki cenaze töreninde bir konuşma yapan Stefan Zweig tabutun başında şu sözlerle ünlü psikoloğa veda eder: "Teşekkürler sana örnek insan, sevgili dost, yaratıcılık dolu bir yaşamın oldu, arkanda bizlere unutulmayacak yapıtlar bıraktın! Bize bilmediğimiz yeni dünyaların kapılarını açtığın için sana teşekkürler. Şimdibizler önderliğin olmadan o dünyalarda gezinirken seni hep saygıyla anacağız. Sigmund Freud, dostların en candanı, ustaların en değerlisi..."