Münih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Münih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2024

"İngiliz Parkında" Hoş Bir Gün...

Aydınlık Avrupa, 4 Ağustos 2024

Ahmet Arpad

Günlerden Cumartesi. Münih güzel bir yaz yaşıyor. Bu havada Avrupa'nın en büyük kent parkı 370 hektarlık "İngiliz Parkı"nda dolaşmak insanı rahatlatıyor. Orada kimlere rastlamıyorsunuz ki! Her gün gezintiye çıkan yaşlılara, yakındaki üniversiteden ders çalışmaya gelmiş gençlere, ağaçlar altına uzanmış, öpüşüp sevişen aşıklara, uçsuz bucaksız çimenlere yatmış, tembel tembel gökyüzü seyredenlere, atlarına binmiş, insanları rahatsız etmeden huzur dolu parkın yollarında gezinen polislere... Çin tapınağına benzediği için de 'Çin Kulesi' adı verilmiş 25 metrelik tahta kulenin çevresindeki tarihi ağaçların gölgeliklerini bira içen göbekli Bavyeralılarla, meraklı turistler doldurmuş... Her gün saat 15'den sonra canlı Bavyera dans müziği ve şarkıları gelenleri coşturuyor. Kulenin altındaki sahnede müzisyenler oynak melodiler çalıyor.

İngiliz park kültürü

1789'da prens Carl Theodor'un Alman ordusunun mimarı Joseph Frey'e İngiliz park kültürünü örnek alarak düzenlettiği bu dev alan köpeklerden bebeklere, yaşlılardan gençlere herkesin canının çektiğini yapabileceği bir yer. Şu günlerde güneşlemeyi sevenler Schwabing deresinin kıyılarını ele geçirmiş! Günün belli saatlerinde parkın uçsuz bucaksız çimenleri dört ayaklı sevimli hayvanların 'ev hapsi'nden birkaç saatliğine de olsa kurtulduğu büyük alan. Her cinsten, her renkten, her boydan ve her yaştan sonsuz mutlu köpek deliler gibi koşuşturuyor, hoplayıp zıplıyor. Seyreden için eşsiz bir gösteri... En iyi cins, en soylu köpekler ise, çimenlerdeki "karmakarışık özgürlük" soylu sahiplerinin pek hoşuna gitmiyor olacak ki; buraya uğramıyor. Hem sporseverler hem de turistler için Münih'in en önemli çekiciliklerden biri de İngiliz Parkı'nın kıyısından geçen küçük Eisbach deresinin buz gibi sularında yüzmek, belirli bir bölümünde de sörf yapmak.

Bu kent parkında başka özgürlükler de var. Ağaç altlarında, çimenlerde akla gelen her müzik türünü dinlemek mümkün. Tamtamlara darbukalar, trompetlere saksafonlar karışıyor... Yakındaki Münih üniversitesinde yıllar geçiren Güney Amerikalı, Afrikalı öğrencilerin müziği kulağa pek hoş geliyor. İngiliz parkındaki özgür yaşama parkın yollarında devriye gezen polisler pek karışmıyor, yaşamın tadını çıkaran kent insanlarına dostça gülümseyip selâm veriyor...

Kleinhesseloher gölünde küçük kayıklar dolaşıyor, kazlar, ördekler, alımlı bembeyaz kuğular sularda süzülüyor. Gölden Aumeister bira bahçesine uzanan bölümde doğa sakinleşiyor. Burası tavşanların, sincapların, arada sırada ortaya çıkan alageyiklerin elinde. İngiliz parkından geçen dereciklerde kunduzlar, porsuklar da özgür yaşıyor. 1789 yılından bu yana beton hiç girememiş bu parka!

Peçelerini kaldırıp dondurmalarını yalıyorlar

Münih'e gelmişken kentin merkezinde şöyle bir gezinmeden Stuttgart'a dönmek olmaz. Ünlü Viktualien pazar alanı hafta sonu alışverişine çıkmış insanlarla dolu. En iyisi yarım kızarmış tavukla, seramik kupada buz gibi bira alıp uzun tahta masalardan birine oturmak, keyifle yiyip içmek, karşınızdaki Bavyeralı ile sohbet etmek, cumartesi alışverişine çıkmış hanımefendilerle yanlarındaki beyefendileri, suları buz gibi fıskiyeli küçük çeşmenin yanında durmuş, bir yandan çene çalan, bir yandan da ulusal içkileri köpüklü biralarını yudumlayanları, merakla dolaşan turistleri seyretmek... İçlerinde birkaçı var ki, Viktualien Pazarı'nda dolaşanlara hiç uymuyor. Dört hanım, tepeden tırnağa örtülü, değil saçlarının tek teli, ayakkabıların burnu bile görünmüyor. Gözlerinde kocaman kocaman kara gözlükler. Bir ellerinde pahalı marka çantalar, bir ellerinde külahta dondurmalar. Durmuş, çevrelerini seyrediyor, arada sırada uzun peçelerini, biraz zor da olsa kaldırıyor, dondurmalarını yalıyorlar...

Az ötede ıhlamur ağacının gölgesine sığınmış kısa deri pantalonlu, şık loden şapkalarına keçi sakalı takılı dev gibi Bavyera erkekleri, biralarını yudumlamayı bırakmış onları seyrediyor.

12 Ağustos 2020

Hermann Hesse ve Münih

EKDergi, 12 Ağustos 2020

Genç Hesse yüzyılın başında yerleşmiş olduğu Konstanz gölü kıyılarından sık sık Münih'e kaçarmış! O günlerde doğmuş olan çok yaşlı tanışın aklında ilerki yıllarda annesinden dinlemiş olduğu bazı şeyler kalmış.

Ahmet Arpad


Yaşamında çok yol yürümüştü! Yüz yaşına bir kaç adım kalmıştı. Karaormanlar kasabası şirin Calw'a tepeden bakan, pencerelerinden yeşil yamaçların göründüğü iki katlı villasının salonunda oturmuş çaylarımızı içerken konumuz her ziyaretimde olduğu gibi yine akrabası Hermann Hesse‘ydi. Calw doğumlu Hesse'nin annesi, yaşlı mı yaşlı kadının dedesi Friedrich Gundert'in kız kardeşi oluyordu! Stuttgart'ın yarım saat ötesindeki Bad Liebenzell kaplıcalarına çoğu gidişimde, tüm ömrünü yakındaki Calw'de geçirmiş olan yaşlı tanışa uğramadan, bir çayını içmeden, havadan sudan sohbet etmeden, sonsuz Hesse anılarını dinlemeden olmuyordu. Bir gün de konumuz dönüp dolaşmış, genç Hesse'nin Münih maceralarına gelmişti. Daha doğrusu sözü açan ben olmuştum. Çünkü birkaç yıl önce bir Münih ziyaretim sırasında Edebiyat Evi'ndeki "Hermann Hesse ve Münih" adlı sergiyi izlemiştim.

Münih'te bohem yaşamı
Genç Hesse yüzyılın başında yerleşmiş olduğu Konstanz gölü kıyılarından sık sık Münih'e kaçarmış! O günlerde doğmuş olan çok yaşlı tanışın aklında ilerki yıllarda annesinden dinlemiş olduğu bazı şeyler kalmış. Hesse, kendinden dokuz yaş büyük eşi Mia ile oturduğu Gaienhofen'deki bahçeli villayı aklına estiğinde terk edip kimi zaman sadece bir kaç günlüğüne, kimi zaman ise bir kaç haftalığına Münih'e kaçar, bu ilginç kentte bohem yaşamın tadını çıkarırmış! 1904-1913 yılları arasında edebiyatçılar çevresinde geçirdiği hoş sohbet Münih "gün ve geceleri" Hermann Hesse'nin yaşamında önemli izler bırakmıştır. "Burada hoppa bir yaşam var... Ben Münih'i çağlaya çağlaya yaşıyorum", diyen genç yazar kısa sürede Ludwig Thoma'nın çevresine girer. Thomas Mann'la Münih'te tanışırlar. Az sonra Almanya'nın en önemli mizah dergisi "Simplicissimus"un kadrosuna alınır. Aradan birkaç yıl geçmeden de Thoma'yla birlikte liberal solcu "Maerz" adlı haftalık dergiyi çıkarmaya başlar. Hesse: "Ben Münih'le içli dışlı bir yaşam sürmüştüm", der 1918 yılında kaleme aldığı gençlik anılarında. "Konstanz gölünün yanlızlığına sırtımı dönmek istediğimde Münih benim için kaçabileceğim tek kentti. Dostlarla meyhanelerde geçirdiğim uzun akşamların, canayakın hanımların ötesinde edebiyatçılar ve sanatçılar çevresi beni gittikçe daha sık Münih'e çekmeye başlamıştı." Çevresindeki tanışlar genç edebiyatçıya özlediği değeri verirler. Münih yaşamı onun politize olmaya başladığı yıllardır.

Tolstoy en sevdiği yazarlardan biriydi
"Yirmi yedi yaşındaki genç Hesse'nin kendinden dokuz yaş büyük bir kadınla evlenmesinin nedenleri vardı," diye anlatmıştı çok yaşlı tanış. "Bu nedenlerden en önemlisi, o yıllarda çok sevdiği annesini yitirmiş olmasıydı. Kendini yalnız hissediyordu." Aralarındaki büyük yaş farkına karşın Mia ile ortak yanları çoktu. Her ikisi de müziği seviyor, büyük kent yerine doğanın ortasında bir yaşamı yeğliyordu. Tolstoy en sevdikleri yazardı. Ancak Hesse 1912'de yaptığı uzun Hindistan yolculuğundan değişmiş bir insan olarak döner. Münih'e artık eski kadar sık kaçmaz. Bir yıl sonra da eşi Mia ile Konstanz gölü kıyılarını terk eder. Bu arada birbirlerine yabancı olmaya başlayan çift Bern'e yerleşir.

Yaşlı tanışla konuşurken odanın yüksek pencerelerinden görünen Karaormanların yamaçlarına, batmaya hazırlanan güneşin güçsüz ışınları düşüyordu. Ekim gelmişti doğaya. Meşeler, kayınlar sararmaya hazırlanıyordu. Çok yaşlı kadına veda etmenin zamanı gelmişti. Hava kararmadan Stuttgart'a dönmeliydi. Az sonra kocaman holde el sıkışırken, duvarlardaki Hesse küçük tablolarına her ziyaretimde yaptığım gibi bir göz atmadan edememiştim. Yaşamının son 43 yılını geçirdiği, kadının genç kızlığında sık sık ziyaret ettiği Montaglona'daki villanın pencerelerinden görünen İtalyan İsviçresi doğası... Hesse, annesiyle ona hediye etmiş. "Kusura bakmayın, bu kez size piyano çalamadım", demişti vedalaşırken. Sesinde bir özür vardı. "Az sonra dostlarım uğrayacak, her perşembe birlikte oda müziği yapıyoruz." Pazartesi akşamları da Calw müzik okulunda başka bir orkestranın provasına katılıp keman çalıyordu. Anımsıyorum, 2012'de Hesse'nin ölümünün 50. yılı anma töreninde Calw kilisesindeki konserde piyanonun başına geçmişti..!

Kaynak: https://www.ekdergi.com/hermann-hesse-ve-munih/

4 Ağustos 2013

Münih'te hoş bir gün

Cumhuriyet 04.08.2013 
MÜNİH
AHMET ARPAD


Avrupa'nın en büyük kent parkı Münih'in göbeğinde. 370 hektarlık "İngiliz Parkı"nda dolaşırken insan kimlere rastlamıyor ki! Her gün gezintiye çıkan yaşlılara, yakındaki üniversiteden ders çalışmaya gelmiş gençlere, ağaçlar altına uzanmış, öpüşüp sevişen aşıklara, parkın uzun yollarında mutlu köpeklerinin peşinden giden köpekseverlere, uçsuz bucaksız çimenlere yatmış, tembel tembel gökyüzünü seyredenlere, atlarına binmiş, insanları rahatsız etmeden huzur dolu parkın yollarında gezinen polislere. "Çin Kulesi"nin çevresindeki tarihi ağaçların gölgesinde bira içen göbekli Bavyeralılara, sürekli fotoğraf çeken meraklı turistlere... Sizin anlayacağınız her cinsten insan burada! Kulenin altındaki sahnede Bavyeralı müzisyenler oynak melodiler çalıyor. 1789'da Prens Carl Theodor'un Alman ordusunun mimarı Joseph Frey'e İngiliz park kültürünü örnek alarak düzenlettiği bu dev alan köpeklerden bebeklere, yaşlılardan gençlere herkesin canının çektiğini yapabileceği bir yer. Havaların oldukça sıcak olduğu şu günlerde "özgür güneşleme"yi sevenler Schwabing deresinin çimenlerini ele geçirmiş! Daha çok özgürlüğü sevenler ise az ötedeki İsar nehrinin kıyılarını yeğliyor... Günün belli saatlerinde parkın uçsuz bucaksız çimenlerini dört ayaklı sevimli hayvanlar ele geçiriyor! "Ev hapsi"nden birkaç saatliğine olsa da kurtulduğu için sonsuz mutlu, her cinsten, her renkten, her boydan ve her yaştan köpek deliler gibi koşuşturuyor, hoplayıp zıplıyor. Seyreden için eşsiz bir gösteri... En iyi cins, en soylu köpekler ise,  çimenlerdeki "karmakarışık özgürlük" soylu sahiplerinin pek hoşuna gitmiyor olacak buraya uğramıyor.

Bu kent parkında başka özgürlükler de var. Ağaç altlarında, çimenlerde akla gelen her müzik türünü dinlemek mümkün. Tamtamlara darbukalar, trompetlere saksofonlar karışıyor... Yakındaki Münih Üniversitesi'nde yıllar geçiren Güney Amerikalı, Afrikalı öğrencilerin müziği kulağa pek hoş geliyor. Bir başka köşeyi piknik yapanlar ele geçirmiş. Kömür ateşinde yağlı domuz etleri, iri sosisler, şişe geçirilmiş balıklar kızarıyor. Ağaçların gölgesinde bira içenlere kimse karışmıyor. İngiliz parkındaki özgür yaşama parkın yollarında devriye gezen polisler değil karışmak, yaşamın tadını çıkaran kent insanlarına dostça gülümseyip onlara selâm veriyor...

Kleinhesseloher gölünde küçük kayıklar dolaşıyor, kazlar, ördekler, alımlı bembeyaz kuğular sularda süzülüyor. Gölden Aumeister bira bahçesine uzanan bölümde her şey sakinleşiyor. Burada doğa tavşanların, sincapların, arada sırada ortaya çıkan alageyiklerin elinde. İngiliz parkından geçen dereciklerde kunduzlar, porsuklar da özgür yaşayabiliyor. 1789 yılından bu yana beton hiç girememiş bu parka!

Kentin merkezinde şöyle bir gezinmeden Stuttgart'a dönmek olmaz. Münih'in göbeğindeki ünlü Viktualien pazar alanı insan dolu. En iyisi yarım kızarmış tavukla seramik kupada buz gibi bira alıp, uzun tahta masalardan birine oturmak, keyifle yiyip içmek, karşınızdaki Bavyeralı ile sohbet etmek, cumartesi alışverişine çıkmış hanımefendilerle yanlarındaki beyefendileri, suları buz gibi fıskıyeli küçük çeşmenin yanında durmuş, bir yandan çene çalan, bir yandan ulusal içkileri köpüklü biralarını yudumlayanları, merakla dolaşan, sürekli deklanşöre basan her milletten turistleri seyretmek... İçlerinde birkaçı var ki Viktualien pazarında dolaşanlara hiç uymuyor. Dört hanım, tepeden tırnağa örtülü, değil saçlarının tek teli, ayakkabıların burnu bile görünmüyor. Gözlerinde kocaman kocaman kara gözlükler. Bir ellerinde pahalı marka çantalar, bir ellerinde külahta dondurmalar. Durmuş, çevrelerini seyrediyor, arada sırada uzun peçelerini, biraz zor da olsa kaldırıyor, dondurmalarını yalıyorlar... Az ötede ıhlamur ağacının gölgesine sığınmış kısa deri pantalonlu, şık loden şapkalarına keçi sakalı takılı dev gibi Bavyera erkekleri biralarını yudumlamayı bırakmış onlara bakıyor!

Stuttgart trenine gitmeden önce Sevgili Erol Özkan'la buluşuyoruz. Konuşurken daldan dala atlıyoruz. Geçmişten, gelecekten, ortak anılardan, Münih'ten, kentte yaşayan Türklerden söz ediyoruz. Konuşmadığımız tek konu: Türkiye! Almanya'dan "memleketi kurtarmak" bize mi düşmüş?

www.ahmet-arpad.de

5 Ekim 2008

Katedralde düğün ve Mavi Atlı’lar

Cumhuriyet 05.10.2008
AHMET ARPAD
MÜNİH

Carl Orff müziği pencerelerden dışarı taşıyor. Evin önünden geçerken merakla durup insanın ruhunu dolduran melodiye kulak kabartıyoruz. Sonra yine ağır ağır tepeye doğru yolumuza devam ediyoruz. Uzun yokuşun sonunda Meryemana Katedrali tüm görkemiyle karşımızda göğe yükseliyor. Kocaman kapıyı açıp içeri adım atıyoruz. Burada da müzik. Orgdan Mozart melodileri duyuluyor, kubbelerde Mozart’tan bir arya yankılanıyor. Katedralde düğün var. Az sonra org susuyor, soprano aryasını bitiriyor. Beyazlar içindeki yaşlı papaz duasına başlıyor. Düğün erkânı ayağa kalkıp hep bir ağızdan ona eşlik ediyor. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor, şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna. Yüksek pencerelerden giren güneş ışınları barok ve rokoko dev yapıyı aydınlatıyor, kubbelerdeki, duvarlardaki melekleri, çıplak kadınları, aşağıdaki insanlara tepeden bakan İsa’yı...
 
Az sonra yine Carl Orff Müzesi’nin önünden geçerek göle doğru iniyoruz. Carmina Burana’nın yaratıcısı, büyük besteci daha 17 yaşına geldiğinde bir opera ve pek çok şarkı bestelemişti. Çocukluğunda sık sık geldiği şirin Ammer gölü kıyısındaki Diessen’e 1955 yılında yerleşir. Evinin pencerelerinden gölün karşı kıyısında, Andechs yamaçlarındaki dev manastır görünür. Ammer gölü bugün rüzgârlı, dalgalı da. Yelkenliler, motorlar, gezi gemileri yine de gidip geliyor, martılar uçuşuyor, kazlar, ördekler ise kıyıya çıkmış, ağaç altlarına sığınmış. Yolumuz güneye, Alp eteklerine doğru uzanıyor. Berrak havada dorukları hafif beyaz dağlar ne kadar da yakın. Tarihi evleri ve sokakları ile ünlü Weilheim’da bir yemek molası verip, Staffel gölü kıyısındaki Murnau’ya ulaşıyoruz. Şirin kentte önemli bir sergi var. Dışavurumcu sanatçılar Wassily Kandinsky ve Gabriele Münter 1908’de Murnau’da bir ev satın alıp, doğasına hayran oldukları yöreye yerleşirler. Kısa süre sonra Marianne von Werefkin, Aleksey Javlenski, Franz Marc, August Macke de onlara katılır ve 1911’de “Mavi Atlı” grubunun temeli atılır. Şimdi 2008’de, Kandinsky ile Münter’in, Staffel gölü kıyısına yerleşmelerinin 100. yılında tarihi sarayda Alman dışavurumculuğunun ünlü ressamlarının eserleri sergileniyor. Aynı yapının üst katında, yine yıllarını burada geçirmiş, Macar-Avusturyalı yazar Ödön von Horváth sürekli bir sergiyle anılıyor. 1924’ten, Hitler Almanyası’ndan kaçtığı 1935 yılına kadar yaşadığı Murnau’da değerli eserler verir. Ünlü romanı “Allahsız Gençlik” (Türkçesi: Burhan Arpad) 1938’de Nazilerce yasaklanır.
 
Akşama doğru ovaya sis iniyor. Gölün suları durgun, kıyılarında yüksek otlar, sazlıklar. Geniş çayırlar yamaçlarda yükseliyor, Alplerin eteğinde küçük köyler, çiftlikler, korular, az ötede başka göller. Bizim yolumuz Starnberg’e, göl kıyısındaki şirin Seeshaupt’a. Batmaya hazırlanan güneş odanın kocaman pencerelerinden içeri giriyor. Balkondaki rahat koltuklara kurulup, aşağıdaki iskeleye yanaşan son gemiyi seyrediyoruz. Anılarda o gün yaşadıklarımız...
 
www.ahmet-arpad.de

2 Nisan 2006

Hitler’in kara tarikatı ve yitirilmiş gençlik

Cumhuriyet 02.04.2006
AHMET ARPAD
MÜNİH

Bad Tölz’e uzanan yol karlı. Yaşlı kadın başı önünde, bastonu elinde, karlara bata çıka yürüyor. Otobüsü kaçırmıştı. Bu havada bir sonrakini beklemeye hiç de niyetli değildi. Kafasında bin bir düşünce. Anılarında geçmişi yaşıyor. Yüzü dert ve hüzün dolu. Ötelerde Bad Tölz. İsar nehri kıyısındaki tarihi yapılar. Yol az sonra yokuş aşağı inmeye başlıyor. Sağa doğru bir viraj yapıyor. Karşıda kocaman bir yapı. Yaşlı kadın duruyor, gözlerini kapatıyor. Anılarında geçmiş... 
 
... “SS-Junker Okulu”nun kapısında nişanlısını bekliyor. Genç adam az sonra hafta sonu iznine çıkacak. Birlikte Bad Tölz’e inecekler, gezip tozacaklar, yemek yiyecekler. Nişanlısı yirmi yaşında. Uzun boylu, geniş omuzlu. Sarışın ve mavi gözlü. Görür görmez aşık olmuştu ona. Geçen yazdı. Çalıştığı çiftlikteki kızlarla bir pazar günü Bad Tölz’e dansa inmişlerdi. Büyük bahçede izne çıkmış genç askeri öğrenciler de vardı. Biri ötekinden yakışıklıydı. Sonra anlatmıştı diğer kızlar SS-Junker Okulu’na güzel olmayan gençlerin alınmadığını. Hepsi de sarışın, mavi gözlü ve çakı gibi olmalıydı. Berlin’den gelmişti kız bir yıl önce Bavyera’nın doğası eşsiz bu yöresine. Dağlar, tepeler,çayırlar... Çiftlikte çalışmaya yollamışlardı dört yıllığına. Almanya’nın tüm yörelerinden gelmiş genç ve güzel kızlar çevredeki köylülerin yanında tarlalarda, bahçelerde, ahırlarda canı gönülden çalışıyordu. Ülkelerinin kalkınması hepsinin ülküsü idi... Annesi üniversite öğretim görevlisi, profesör babası uçak mühendisi idi. Führer’e ve onun Almanya’yı güçlendireceğine olan inançları sonsuzdu. Nişanlısına aşık olduğunda on yedi yaşındaydı. Genç adam son haftalarda sık sık evlenmekten söz edip duruyordu. “Senden güzelini nereden bulacağım,” diye iltifatlar yapıyordu. Nişanlısının büyük çiftlik sahibi ana babası da: “Sizler birbirine yakışan çok güzel insanlarsınız,” diyordu. “Mutlaka evlenmeli, ülkemize güzel çocuklar armağan etmelisiniz!”.
 
... Yaşlı kadın gözlerini açıyor. Anılarından bugüne dönüyor. Sonra yoluna devam ediyor. Tren istasyonunun önünden geçip, kilise alanına sapıyor. Kocasının ölümünün 50. yılıydı bugün. Yakında, Tegernsee gölü kıyısında, şirin Bad Wiessee’de bir yaşlılar yurdunda kalıyordu. Otuz altı yaşında ölen kocasının ardından iki kızını tek başına büyütmüş, onları evlendirmiş, torun sahibi olmuş, kendisi ise bir daha hiç evlenmemişti... 

... Nişandan bir kaç ay sonra okulu bitiren kocasını hemen Berlin’e yollamışlardı. Kayınbabası artık çok mutluydu. “Bu vatana değerli bir evlat yetiştirmişim ben,” diye konuşup duruyordu. Altı ay sonra Berlin’den yazmıştı kocası: “Ben artık bir SS subayı oldum, hepiniz gurur duyun benimle!” Genç kadın sevinsin mi, üzülsün müydü? 
 
... Kilisenin hemen yanındaki Gasthof Zantl’ın kapısından içeri girdi. Cam kenarında bir masada oturuyordu Else. Kocasının kız kardeşi hâlâ Bad Tölz’de yaşamaktaydı. Yetmiş beş yaşında güzelliğini yitirmemiş, dinç görünümlü bir kadındı. Masaya sokulan yengesini gurur dolu, sert bakışlarla süzdü. Birlikte yemek yiyecekler, ölüm gününde kocasını anacaklar, şerefine kadeh kaldıracaklardı... 
 
... Genç adamın ilk görevi doğu cephesinde olmuştu. Aylarca haber alamamıştı ondan. Kaynanası arada sırada: “Polonya’da sanırım,” derken gülümsüyor. “O ve arkadaşları en önde çarpışıyor bu vatan için”. Çalıştığı çiftlikte diğer kızlar ona hem acıyor, hem de kocası SS subayı olduğu için onunla gurur duyuyordu. Ancak çiftçinin büyük oğlu son zamanlarda bir tuhaf bakmaya başlamıştı. Sonunda günün birinde yanına sokulmuştu: “Kocanın ne yaptığından haberin var mı senin?” Sesi oldukça sert çıkmıştı. “O görevi gereği insan öldürüyor. Kimseye acımıyor senin kocan.” Şaşırmış, dili tutulmuştu. “SS’ler ölüme gider, onlar asker değil, savaşçıdır. Gözleri ölümden başka bir şey görmez!” Adam bir şeyler daha söylemişti. Kulakları duymuyordu genç kadının. “Hitler’in kara tarikatı... Nasyonal-sosyalist ırk düşüncesine inanan ölüm robotları...” 
 
... “Yaşasaydı şimdi 86 yaşında olacaktı,” diye konuştu. Görümcesi bir tuhaf baktı suratına. “Onun gibi cepheden cepheye yollanan birinin daha önce ölmediğine şükredelim,” diye mırıldandı. Polonya’dan dönüşünde evlenmişlerdi. Eşi sekiz ay sonra cepheden geldiğinde genç kadın hamileydi. Genç adam bu kez çok yorgun, suskun ve keyifsizdi. Yıllar sonra yaptıklarından pişmanlık duyduğunu anlatmıştı: “Bizler gençliğini yitirmiş insanlarız...” Savaşın son yıllarına doğru partiye üye olmadı diye Naziler babasını da bir kenara atmışlardı. Adamcağız zamanla içine kapanmış, zayıflayıp erimişti. 1944’ün Kasımında tank birliği ile Finlandiya’ya yollanan kocası kısa süre sonra karnından ağır yaralı geri gelmişti. Fakat biraz iyileşir iyileşmez bu kez de İtalya’da bulmuştu kendini. Savaşın son haftalarında orada esir düşmüştü. Almanya artık doğudan ve batıdan sarılıyordu. Ruslar Berlin’e girmeden az önce babası ile annesi kıyısında yaşadıkları Müggelsee gölüne açılmışlar ve intihar etmişlerdi. Bir hafta sonra da kocasının Bad Tölz’deki ana ve babası samanlıkta asılı bulunmuştu. Bavyera’ya giren Amerikalılara teslim olmak istememişlerdi. Kocasına gelince, o son yıllarını sürekli hastanelerde geçirmişti. Finlandiya cephesinde yediği Rus kurşunundan zedelenen bağırsakları bir türlü iyileşmek bilmemişti. Ağrıları giderek arttığından morfin vermeye başlamışlardı. Günün birinde odasında ölü bulunduğunda otuz altı yaşındaydı. Yaşamına kendi eliyle son vermişti....
 
...Yaşlı kadın nefes almak istiyordu. Masadan kalktı. Görümcesini şöyle bir selamlayıp, dışarı çıktı. Karlar içindeki ana caddede nehre doğru yürüdü. Az sonra İsar üzerindeki köprüde durmuş, köpüre köpüre akan azgın suları seyrediyordu.

www.ahmet-arpad.de