2 Eylül 2012

Ormandaki yaşlı adamın özgür yaşamı!

Cumhuriyet 02.09.2012

STUTTGART
AHMET ARPAD


Herr Jaeger ile arada sırada karşılarız. Geçenlerde de otobüs durağında oturuyordu. Yanında bir sürü poşet. İçleri dolu. “Hayrola alışverişten mi?” diye soruyorum. “Evet” der gibi başını sallıyor. Jaeger pek konuşkan biri değildir. “Size yardım edeyim.” Poşetlerine uzanıyorum. Yine yanıt vermiyor, sadece gülümsüyor. Az sonra o önde, ben peşinde “evine” doğru yürüyoruz. Karşımızdaki ormanda yaşıyor. 1970’li yılların sonunda çalıştığı kömür deposu kapanınca işsiz kalan, ardından da eşinden boşanan Jaeger sokağa düşmüş! Son otuz yıldır tüm yaşamını ağaçlar arasına kurduğu derme çatma, çadır-baraka karışımı “ev”de geçiriyor. Ona hiç kimse karışamıyor. Ne çevre villalarda yaşayanlar, ne de ormanda devriye gezen polisler. Tahta, karton ve çadır bezinden oluşturduğu “ev”inden vazgeçirtmek için çok uğraştılar. Herr Jaeger dayattı. “Gel, seni bir yurda yatıralım” dediler. İnatla hep karşı çıktı. Baktılar ki olmayacak, ona yardıma karar verdiler. Hali vakti yerinde, iyi yürekli komşular Jaeger’e yiyecek taşımaya, eline birkaç kuruş tutuşturmaya başladı. Devletin verdiği sosyal yardım parasını da, kente inmediği zamanlar, ormandaki barınağına her ay polis getiriyor. Geçen kışın çok soğuk günlerinde belediyenin sosyal hizmet görevlileri her gün ona uğradı, gereksinimlerini karşıladı. Herr Jaeger bir zamanlar yerel bir TV istasyonunun kameralarına “evinin kapıları”nı açıp, ünlendi de!

Avrupa’nın en büyük ve en güçlü ülkesi Almanya’da 700 bin evsiz barksız insan yaşamakta. Kent belediyeleri büyük bir çoğunluğuna hiç olmazsa geceleri başlarını sokacak yer gösteriyor. Yine de 30 bin insan yaşamını tam anlamıyla sokakta geçiriyor. Kar, buz ve yağmurda ormanlar, parklar, köprü altları, kapı içleri, aralıklar, alt geçitler, metro istasyonları onların barınakları. Bir zamanlar iş güç, ev bark, çoluk çocuk sahibi bu insanlar şimdi yalnız. Devletin desteği ölmemelerini sağlıyor... Alman İş Kurumu’nun en son açıklamalarına göre ülkede 3 milyon kişi işsiz. Bundan öteye, artık kimsenin iş vermediği 50 yaşın üzerinde, ümidini iyice yitirmiş 4.5 milyon insan daha var. Ellerine geçen düşük sosyal yardım ile fakirlik sınırında, gelecekleri belirsiz bir yaşam sürdürüyorlar. Devlet toplam 7.5 milyon insanına iş bulamıyor. Resmi verilere göre toplam nüfusun yüzde 16’sı (13 milyon insan) “fakir” kabul ediliyor. Fakirlikten etkilenen çocuk sayısı 2.5 milyon! İlginç bir başka açıklama da, ülkede 4.5 milyon kişinin okuma yazma bilmediği... Az sonra Herr Jaeger’in “evi”ne varıyoruz. Kedisi bizi karşılıyor. Yaşlı adamın ayaklarına sürünüyor. Bana ise pek iltifat etmiyor! “Matilde bak geldim, sana yemekler getirdim” diyor Herr Jaeger. Kedi anlamış gibi topraklara yatıp, şöyle bir geriniyor. “Şu sıralar yağsız şeyler veriyorum, biraz şişman da...” Fakat görünümü sağlıklı Matilde’nin. “O benden genç” derken hafiften gülümsüyor yaşlı adam. Evet, kedi 15 yaşında. Otuz yıldır karşımızdaki ormanda yaşayan Herr Jaeger de 83... Her ikisi de özgür yaşamı seviyor!

www.ahmet-arpad.de

19 Ağustos 2012

‘Hermann Hesse hep genç...’

Cumhuriyet 19.08.2012 
STUTTGART
AHMET ARPAD


Yaşlı mı yaşlı kadın, peşinde yaşlı oğlu, en arkada da ben tarihi Calw mezarlığının kapısından içeri giriyoruz. Küçük adımlarla yürüyor, bir süre sonra duruyor. Eliyle upuzun duvardaki bronz tabelaları gösteriyor. Friedrich ve Emma Gundert, Hermann ve Julie Gundert ve Marie Hesse-Gundert... Çok yaşlı kadının akrabaları! Hermann Hesse’nin 1902’de ölen annesi Marie Hesse, dedesiyle eşi ve annesinin dedesiyle eşi. Hesse’nin annesi, yaşlı mı yaşlı kadının dedesi Friedrich Gundert’in kız kardeşi oluyor! 1916’da vefat eden baba Johannes Hesse’nin mezarı ise Stuttgart’ın banliyösü Korntal’da. Yaşlı kadın az önce Karaormanlar kasabası şirin Calw’a tepeden bakan, pencerelerinden yeşil yamaçların göründüğü iki katlı villasının salonunda oturmuş çaylarımızı içerken anlatmıştı gençliğini, çok eskileri... Hermann Hesse’yi, Güney İsviçre’nin Tessin yöresindeki villasında tanımıştı. 1930’lu yıllardan başlayarak Montagnola’nın bir yamacındaki o eve sık sık gitmişti annesiyle. Aşağı bahçe kapısında yazardı, ziyaretçi kabul edilmez, diye. “Annem çalışma odasının kapısını açtığında Hermann Amca ayakta karşılardı bizi, kolları iki yana açık. Ben deneyimsiz bir genç kız, o ise dünyaca ünlü bir yazar... Kimi zaman, annemin hediyesi olan bir Bach plağını pikaba koyar, bakışlarını karşı yamaçlara dikerdi. O yıllarda resim yapmaya da başlamıştı.” Çay içilen salona girmeden önceki geniş holün duvarlarını bu Hesse tablolarından bazıları süslüyor. Hepsi de ekspresyonist, rengârenk ve özgürlük dolu tablolar. “1933’ten başlayarak Almanya’dan kaçan birçok dostuna yardımı esirgememişti. Çoğu kez elinde ne varsa onlara harcamış, başka ülkelere sığınmalarına destek olmuştu. Savaş yıllarında Almanya’da eserleri yasaklanıp, paralar suyunu çekmeye başlayınca kendini iyice tabloya vermiş, kazandıklarını da dostlarına harcamıştı. Bizlere yolladığı, Nazi sansüründen geçmiş mektupların ardı arkası hiç kesilmemişti.”

Yaşlı kadının anlattığına göre Hesse, en çok ablası Adele ile mektuplaşır, onunla sık sık dertleşirdi. Hesse’nin ablasına: “Annemizin sonsuz beğenisi ve çocuklarına olan sevgisiyle babamızın duygusal ahlak değerleridir bizleri bugünlere taşıyan” diye yazdığı mektubu, Korntal’da kız kardeşi Marulla ile yaşayan teyzesi Adele’nin ölümünden az önceki bir ziyaretlerinde onlara okumuş olduğunu bugünkü gibi anımsıyor. “Hesse o mektubunda, ‘Annemle babamın evinde birçok dünyanın ışığı bir araya gelmişti’ diyordu. Adele Teyze, kardeşi Hermann’ın ünlü olmasıyla övünürken, Marulla bundan rahatsız olurdu.”

Yaşlı kadın Bach hayranı dedesinin verdiği ev konserlerini çok iyi anımsıyor. Müziğe olan ilgisinin belki de o yıllardan kalma olduğunu söylüyor. Genç kızlığında konservatuvarda piyano öğrenmiş, konserlere katılmış, sayısız öğrenciye ders vermişti. Birkaç gün sonra Calw kilisesinde düzenlenen Bruckner senfonileri konserine katılacağı için şu sıralar piyanosunun başından ayrılmıyor. “Bu hafta her gün provamız var” diyor. Hermann Hesse’yle anne tarafından akraba olan yaşlı kadın 97 yaşında... Calw’den geçen Nagold ırmağının üzerindeki köprüde bronzdan Hesse, uzun boylu, elinde şapkası, gelip geçeni pek umursamıyor, gözlerini ötelere dikmiş, yeşil yamaçlara, ırmağın sularına... Haylazlık, avare gençlik yıllarında burada saatlerce durur, suların akışını seyrederdi, ördeklerin yüzüşünü, balık tutanları da... Kimi zaman o da atardı oltasını sulara. Küçük Hermann bu köprüde zaman öldürürken yaşıtları ya okula gider ya da çıraklık yapıp, bir meslek öğrenirdi. Kent insanlarının gözünde Johannes ile Marie Hesse’nin oğulları tembelin tekiydi, bir şey olacağı yoktu. Fakat o delikanlılık yıllarının deneyimlerini de hiç unutmamıştı. “İnsan olgunlaşırken gençleşir de” der Hesse. Eserlerinin ortak bir yanı vardır. Tümü de günümüz yaşam sorunlarını çözümlemede bireye gerekli olan yepyeni, geleceğe dönük sonsuz coşku ve tutkunun derin izlerini taşır. İnsanoğlunun, başka kültürlere saygı göstererek barış içinde yaşayabileceğini kanıtlar. Erich Maria Remarque, Stefan Zweig ve Heinrich Mann’la beraber savaş karşıtı Alman dili edebiyatı yazarları arasında çok önemli bir yeri olan Hermann Hesse’ye göre hasta ve haksızlık dolu bir dünyada yaşıyoruz. “Sevgi ve kardeşlik duygularının yokluğudur dünyamızı hasta eden.” 9 Ağustos 1962 günü yaşama veda eden Hesse’nin bize yol gösteren eserleri ve düşünceleri hâlâ güncel!

www.ahmet-arpad.de

29 Temmuz 2012

Onun Franz Joseph hayranlığı sonsuz

Cumhuriyet 29.07.2012
VİYANA
AHMET ARPAD


Balkonun büyük pencerelerinden vuran güneşin yakıcı ışığı ile uyandı. Saat on ikiyi geçmişti. Dışarıda güzel bir gün onu bekliyordu. Hemen kalkmadı. Düşüncelere daldı... Birkaç gün sonra Londra'nın güneyindeki güzel Bath kentinde yaşayan babası ziyaretine gelecekti. Yaşlı adam 1937'de ülkesini terk etmeye zorlanan anne ve babasıyla İngiltere'ye sığındığında 10 yaşındaydı. Orada yetişmiş, evlenip çoluk sahibi olmuştu. Yatağında keyif çatan adam İngiltere'de yaşayan ve yıllardır görmediği kız kardeşini de bir an düşündü. Anna, İngiltere'de kalırken o genç yaşında babasının doğmuş olduğu topraklara gelmiş, Viyana'ya yerleşmişti. Yataktan çıktı. Mutfağa gitti, kahve makinesinin düğmesine bastı. Ardından banyoya geçip soğuk bir duş aldı, kendine geldi. Az sonra Spittelberg semtindeki çatı katının geniş balkonunda oturmuş, Viyana ayaklarının altında güzel bir kahvaltı yapıyordu. Kentin bu tarihi semtinde yirmi yıldır yaşıyordu ve buradan ayrılmayı aklından geçirmiyordu. Osmanlı orduları 1683'teki İkinci Viyana kuşatmasında buralara kadar sokulmuş, fakat yine de kenti almayı başaramamış. Çok uzun yıllar varlıksız insanların yaşadığı, bundan 20-30 yıl öncesine kadar sokak kadınları ile ucuz barların doldurduğu sokaklarda bugün kibar insanlar dolaşıyor, küçük sanat galerileriyle, ilginç lokantalar semti süslüyor. Akşamüstüne doğru evden çıktı. Yokuş aşağı inip sanat müzesinin büyük avlusundan geçti, Ring Caddesi'ne çıktı. Tarihi ıhlamur ağaçlarının altında ağır ağır yürüdü. Yüzlerce ıhlamur çiçek açmıştı, geniş bulvar ne de güzel kokuyordu. Ring'de gezinen bazı yabancılar bu ağaçları çınar ağacı sanıyordu!

Gülümseyip yoluna devam etti. Kahramanlar Alanı'nı geçti. Hofburg Sarayı'nın önünde günün bu saatinde hâlâ binlerce turist vardı. Saat altıda işe başlayacağı için her zamanki gibi tanışlarıyla çene çalacağı Cafè Hawelka'ya bir uğrayacaktı. Geçen aralık ayında 100 yaşında vefat etmiş olan Bohemyalı kunduracı oğlu Leopold Hawelka ile eşi Josefine'yi çok iyi tanırdı. Dorotheer sokağında yetmiş yıl boyunca sahibi olduğu, savaşın ardından Viyana'nın çok sevilen bir edebiyatçılar, ressamlar ve gençler kahvehanesi kabul edilen Hawelka'yı artık oğlu Günter işletiyor.

İngiltere'de yaşadığı delikanlılık yıllarında dedesinden dinlemişti. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde sürekli gelişen kente çoğu el sanatçısı ve tüccar olan Slavlar, Macarlar ile İtalyanlar, Polonyalılar ve Yahudiler akın etmişti. Bu insanlar kökenlerini hiç unutmamıştı. Dedesi çocukluğunda onların Viyana sokaklarında ulusal giysileriyle özgürce dolaştığını söylerdi. Varlıklı aileler evlerinde Bohemyalı hizmetçiler, Macar aşçılar ve Çek çocuk bakıcıları çalıştırırmış. Dedesinin, "Yaşlı Kayzer Franz Joseph'in Viyanası'nda yabancı unsurların bir araya gelip ortak bir kültür oluşturması için yeterince ‘bereketli toprak' vardı" dediğini de anımsadı Hawelka'nın kapısından içeri girerken. Az sonra her zamanki masasında oturmuş, 60 yıldır hiç değişmemiş eşyalara bakıp, acı kahvesini yudumlarken yine geçmişe gitti, monarşi yıllarını gözünün önüne getirdi. Dedesinin, "Viyana'da kişi bütün dünyanın havasını ciğerlerine çektiği duygusuna kapılır, belli bir dilin, ırkın, ulusun ve idealin baskısında olmadığını hisseder, özgürlüğünü yaşardı" sözlerini düşündü. Onun söylediğine göre insanlar dünün Viyanası'nda hüzünlü anları küçük bir şakayla hemen unutuverirdi.

Peki ya bugün? Viyana'ya yirmi yaşında gelmişti. Kent ve insanları son otuz yılda çok değişmişti. Fakat hiç değişmeyen bir şey vardı. Viyana yaşamı! Buradaki yaşam değil Avrupa'nın, Avusturya'nın bile başka bir kentinde yoktur. Viyanalı için opera, operet ve müzik hâlâ günlük politika kadar önemlidir. Belki de müziğe, tiyatroya, sanata olan bu ilgi Habsburg'ların politik alanda başarılar elde etmesini çok kez engellemişti? Saat altıya geliyordu. Şef garsonluk yaptığı ünlü lokanta pek uzakta değildi. Graben'de yürüdü. Köşeyi döndü. Lokantanın kapısından içeri girdi. Lokantanın barı eve gitmeden önce birer kadeh atıp sohbet eden sosyete beyleri ve hanımlarıyla doluydu. Hemen odasına geçti, üstünü değiştirdi. Bordo renk uzun ceketiyle, siyah pantolonunu, yeşil ipekten yeleğini giydi. Gür bıyıklarına karışan uzun favorilerini de bir güzel taradı. Aynaya göz attı. Gülümsedi. Şimdi nasıl da Kayzer Franz Josef'i andırıyordu! Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na 68 yıl boyunca hükmetmiş bu Kayzer'e olan hayranlığı sonsuzdu...

www.ahmet-arpad.de

15 Temmuz 2012

Kara para aklama cenneti

Cumhuriyet 15.07.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD
 

Stuttgart’tan tanıdığım, son yirmi yıldır Baden-Baden’de yaşayan Wolfgang ile arada sırada hâlâ görüşürüz. Bu kez buluşma yerimiz şifalı kaplıcaları, tarihi kumarhanesi, at yarışları, ender güzellikteki köşkleri, villaları, şık dükkânları, beş yıldızlı otelleri, parkları ve tiyatrosuyla ünlü Baden-Baden. Bu küçük Karaormanlar kenti için “Rusya dışındaki tek Rus kenti” diyenler var! Kimler gelmemiş, şifalı sularına, at yarışlarına ve ünlü kumarhanesine bu şirin kentin! Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Turgenyev... Rusların Baden-Baden sevgisi Çar Aleksander’in 1793’te bu yöreli Luise ile evlenmesiyle başlamış ve aralıksız sürmüş. Daha o yüzyılda yeşillerin ortasında köşkler, villalar satın almışlar. Bugün de değişen pek bir şey yok. Özelikle son yirmi yılda Rusya ve kimi eski Demir Perde ülkesinde mantar gibi biten yeni zenginler kazançlarını (!) yurtdışına taşırken Baden-Baden ve çevresine de büyük emlak yatırımları yapmışlar... Oos ırmağı kıyısındaki küçük kentin yamaçlarını dolduran çoğu tarihi villa çoktan el değiştirmiş, Almanlardan Ruslara geçmiş. Irmak kıyısında yürürken Wolfgang: “Rusların 2000’li yıllarda tam 32 tarihi villayı satın aldığı biliniyor” diyor. “Buna tabii sayısız lüks apartman katını da eklemek gerekir.”

Baden-Baden yakınlarındaki tarihi Rodeck Sarayı bundan birkaç yıl önce Ukraynalı milyoner Kozitzki’nin eline geçmiş. Bir gazeteye gururla anlattığına göre çocukluğunda ucuza aldığı çikletleri sokakta yaşıtlarına pahalıya satarak iş hayatına atılmış! Ukraynalı multimilyoner İgor Bakay ile evli kızı, eski Ukrayna güzellik kraliçesi Natalya da ünlü Gründig villasının sahibi. Baden-Baden’e tepeden bakan, kapısından herkesin içeri giremediği lüksün lüksü Bühlerhöhe saray-otelinin önemli ortaklarından biri yine Kozitzki’nin kızı Natalya! Ancak bu yatırımlara akan paranın babayla kızından değil, damat Bakay’dan geldiği fısıldanıyor. Der Spiegel dergisinin yazdığına göre 2000 yılına kadar Ukrayna devlet gaz şirketi Naftogaz’ın baş sorumlusu olan Bakay 2004’te Moskova’ya kaçarken yüklü bir serveti de beraberinde götürmüş. Der Spiegel’in haberinde şimdiki Başbakan Azarov’un şu açıklaması dikkati çekici: “Ben ona bütün evrakları yok etmesini söyledim... Kanımca 100 milyon doları cebine attı...” Şimdi bu paranın bir kısmı mutlaka Baden-Baden’deki saray ve villalarda yatıyor!

Alman televizyon kanalı ZDF’nin politik ve toplumsal olaylara eleştirisel bakan Frontal 21 adlı programı da bir süre önce yayımladığı “Baden-Baden’de Kara Para” çalışması ile bu küçük Karaormanlar kentinde uzun yıllardır dönen oyunlara el atmıştı. Buraya akan kara paranın kaynağı ile pek ilgilenen yok gibi. Frontal 21’e göre: “Yetkililer çok gevşek davranıyor... Sanki emlakçılar noterler ve bankalar el ele... Yerel politikacıların da sesi çıkmıyor!” Eğer gerçekse birileri en az 100 milyon doları bu küçük kentin emlaklarına yatırmış. Bugün Baden-Baden’de adım başında bir Rusa rastlamak çok olağan. Tarihi sokaklarda gezinirken, lokanlarda yemek yerken, café’lerde otururken, Friedrichsbad ve Caralla kaplıcalarının sağlıklı sularında keyiflenirken, kumarhanenin karşısındaki kuyumcu vitrinlerine ağzı açık bakarken, mağazalarında alışveriş yapmadan gezinirken hep onlar karşınıza çıkıyor... Oos kıyısındaki Karaormanlar kentine Rusya’dan sık sık ünlü opera ve bale sanatçıları da geliyor. Gösterileri hep kapalı gişe! Baden-Baden’e gelip de Alman medya patronu Burda’nın dev sanat galerisindeki birbirinden ilginç sergileri, Fabergé müzesindeki Çar III. Aleksander döneminden kalma altın, pırlanta ve elmasla süslü mücevher yumurtaları görmeden dönmek doğru olmaz.

Buradan Stuttgart’a ne götüreyim diye düşünürken, Wolfgang “İsviçre çikolatası götür!” deyiveriyor. “Ünlü Laederach kısa süre önce Baden-Baden şubesini açtı.” Bu öneriye karşı çıkılır mı? Az sonra kasada bir avuç praline 9 Avro öderken neredeyse utanıyorum. Önümdeki iki Rus sarışını onun yirmi katını kasaya bırakmıştı!

www.ahmet-arpad.de

14 Haziran 2012

Remarque militarizm karşıtı bir yazardı

TARAF, Kitap Eki, 14 Haziran 2012
AHMET ARPAD

Erich Maria Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Dönüş Yolu adlı kitapları Burhan Arpad çevirisiyle Everest Yayınları tarafından yeniden yayımlandı

22 Haziran 1898 günü Almanya'nın Osnabrück kentinde Peter Remark adında bir basımevi ustasmın oğlu olarak dünyaya gelir.17.yüzyılda Fransa'da büyük ihtilal sırasında katoliklere yapılan baskılar nedeniyle Almanya'ya göçetmiş olan ataları ,'Remarque'diye yazdıkları soyadlarını Almancalaştırmışlardı.İlkokuldan sonra Katolik papazöğretmen okuluna verilen Erich zeki ve yetenekliydi.sınıfının en iyi öğrencüeri arasındaydı. Daha okul yıllarında Jack London, Franz Werfel, Rilke, Nietzche, Balzac, Flaubert, Stendal, Marcel Proust gibi ünlüleri eserlerine merak sarmıştı.19161918 yıllarım çoğu sımf arkadaşıyla cephede geçiren Erich Remark'ın genel kültürünü genişletmeye karşı sonsuz bir eğüimi vardı.Savaşm ardından öğretmen diploması alan Remark'ın görevine.kızıl ayaklanmalara katıldığı gerekçesiyle son verilir.1920'den sonraki yıllarda çeşitli mesleklerde şansını deneyen genç Remark sonunda büyük bir Batı Cephesinde Veqi tir.ey Vol.lastik fabrikasının reklam ve yayın işleri görevini üstlenir.Yaşamında yeni başlangıç sayılan bu dönemde Erich Remark adını bırakır ve Erich Maria Remarque olur.

Çağımın bir belgesidir 
Hiçbir yaymanın basmak istemediği Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok romanı 1929 yılında Ullstein yayınevi tarafından basılır ve ilk günden itibaren rekora koşar.Sadece Almanya'da altı ayda yanm milyon.bir yılda bir milyon satar.kısa sürede birçok yabancı dile de çevrilir.Remarque'ın." Çağımın bir belgesidir." dediği Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok bir lise öğrencisinin Birinci Dünya Savaşı'nda cephede yaşadıklannı ve izlenimlerini anlatır.Daha aradan.yıl geçmeden piyasaya çıkan ikinci romanı Dönüş Yolıf da Remarque'ın adı çevresinde sürüp giden tartışmalann ve çekişmelerin hızlanmasına neden olur.Bu roman Batı Cephesinden Yeni Bir Şey Yok dan anlatım bakımından daha da güçlü bir üründür.Ancak.yıllar Alman toplumunda tedirginliklerin iyice armaya başladı bir süreçtir.Sosyal demokratlara.komünistlere ve tüm aydınlara baskı yapmaya başlanmıştır.1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle toplum karışır.on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür.O günlerde ünlü yazar Joseph Roth.yü Zweig'a şöyle yazar." Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum.Edebiyat yaşamımız yok olacak..." Aradan daha birkaç ay geçmeden kitaplar yakılır.kültür insanlan Almanya'yı terk etmeye başlar.Ar alarmda Remarque.Marx.Freud.Hesse.Zweig ve Mann da vardır.Savaşlardan ve militarizmden nefret eden bu yazarlara Naziler kin beslemektedir.10 Mayıs 1933 tarihinde Berlin Üniversitesi önündeki alanda ateşe atılan binlerce kitap arasında Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Dönüş Yolu romanlan da vardı.

Hemingway'in etkisinde 
Romanlan arasında teknik.anlatım ve düşün yanı bakımından.Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok eserini aşanlar olmuştur.özellikle Amerika'ya yerleştikten sonra Hemingway'in etkisinde kalması.roman yazarlığı tekniğini geliştirmesine yol açmıştır.Fakat., edebiyat tarihçileri ve geniş okuryığınlan için her zaman." Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok yazan.olarak kaldı.20.yüzyıl Alman edebiyat çevreleri ünlü yazarın romanlanna çoğu kez mesafeli durmuş.onlan küçümsemiştir.Onu büyük bir Alman romancısı olarak övenler daha çok yabana edebiyat tenkitçileridir.Ünlü yazann." Ülkemiz yazarlan eserlerinde bir düşün uğrunda açıkça yan tutabilmek için gerekli yüreklilikten yoksunlar.sözleri üzerinde durulması gereken bir görüştür." Okurların.basının ya da iş başındakilerin hoşuna gitmemekten.sevilmemekten korkuyorlar.Bundan yanlış bir tutum olamaz..."

Yüzleşmek gerekir 
Remarque çağdaş Alman edebiyatının en çok okunan.en çok övülen ve en çok yıpratılmak istenen yazandır.Romanlan hem çok okunmuş.hem de sık sık yasaklanmıştır.Yazdıklan 1933-1945 arasında Almanya ve İtalya'da basılamamış.1949 1953 arasında Sovyetler Birliği ve tüm demirperde ülkeleri de Remarque'a yasak getirmiştir.Bütün bu yasaklann nedeni antimilitarist ve antifaşist görüşleriyle milyonlann beğenisini kazanması olabilir.Remarque savaş sonrası Almanyası'ndan şöyle sözeder." Kaygılıyım.Eski Nazi ruhuna şurada burada.tektükde olsa rastlanıyor.Uyanık olmak.dikkatle izlemek gerekiyor... Bugün ülkede iktisat, politika ve hukuk alanlarında önemli yerlerde eski Nazilerin bulunmasına da aklım ermiyor. Bu gibiler beni rahatsız ediyor. Eski pislikler örtmekle yok edilmez..." Remarque'a göre genç neslin de ana babalannın bir zamanlar ne suçlar işlediğini çok iyi öğrenmesi gerekir.

Savaşa karşı savaş açtı
 Bu yürekli sözleri söylediğinden sekiz yıl sonra öldü.72 yaşındaydı. Ardında 11 roman, bir tiyatro oyunu ve 20.yüzyıl Alman edebiyatında hiç bir yazann ulaşamadığı büyük bir ün bırakmıştı. Eserleri 45 dile çevrilmiş olan Remarque tüm romanlarında kanlı savaşlardan ve bu savaşlara neden olan politikacılardan söz eder.Amaa küçük insanın militaristlerin gerçek yüzünü görmesi ve barışın kutsallığım kavramasıdır.O.banş dolu bir dünya gerçekleşsin ister.Savaşa karşı sadece kalemiyle ömrü boyunca savaştı.militarizmin her biçimini eleştirdi.şu ya da bu çıkarcılar adına kimi politikacıların sinsi plânlarla insanlan boğazlamasını bütün yürekliliğiyle yerdi.Remarque'a göre insanlar arasında gerçek banş.savaşların her çeşidinin kötülenmesi.savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir.Remarque.sorumluluğunu bilen namuslu bir yazar olarak bu görevi yerine getirdi.Savaşa karşı savaş açmış dünya yazarlan arasında Erich Maria Remarque'ın hâlâ ayn bir yeri var...

10 Haziran 2012

İnatçı ve tutarlı bir avukat

Cumhuriyet 10.06.2012
 
STUTTGART
AHMET ARPAD


1975 yılında başlayan ve savaş sonrası Almanyası'nın en önemli davası olarak tarihe geçen Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) davasında örgütün en önemli kişileri sayılan Andreas Baader, Ulrike Meinhof ve Gudrun Ensslin yargılanır. Stuttgart-Stammheim Hapishanesi'nin özel salonunda başlayan ve iki yıl süren davaya savunma avukatı olarak tayin edilenlerden biri de Manfred Künzel'dir. Kısa süre önce 80 yaşına basmasına karşın mesleğinden elini çekmemiş olan Künzel ile Stuttgart'ın kasabalarından Waiblingen'deki bürosunda sohbet ediyoruz.

Kendini "şehir gerillası" olarak tanıtan, hükümetlerin gözünde ise bir terörist örgüt olmakla suçlanan Kızıl Ordu Fraksiyonu 1968 gençlik hareketlerinin ardından kurulmuştu. 1970'li yıllarda antikapitalist mücadele uğruna öldürdükleri arasında ülkenin ünlü işadamları, bankerleri, diplomatları, yargıçları da vardı! Öldürme ve bombalama girişimlerini Almanya dışında da gerçekleştirmekten kaçınmadılar. Avukat Manfred Künzel, 1975'te Stuttgart'ta başlayan ve 20. yüzyıl Almanyası'nın en gergin ve çekişmeli ceza davası olarak kabul edilen RAF davasının başyargıcı Theodor Prinzing'e bir süre sonra davadan el çektirilmesinde çok önemli bir rol oynar. Davalar sürerken Prinzing'in hatası, temyiz için yetkili federal yargıç ile bir ön görüşme yapmış olmasıydı. Bu gizli görüşmeyi öğrenen Künzel yargıcın bağımsız olmadığını öne sürer ve davadan çektirilmesini talep eder. Bir süre önce avukatlık stajını Prinzing'in yazıhanesinde yapmış olan Künzel için bu hiç de kolay bir girişim olmamıştır. Ancak bu yürekli girişimi onu Almanya çapında üne kavuşturur. "Bu olaya kadar beni ve diğer avukat arkadaşları kabullenmeyen, bizlerle görüşmeye bile karşı çıkan ‘Sizler domuzsunuz, faşizmin aletlerisiniz' diyen Baader, Meinhof ve Ensslin, yargıç Prinzing'e davadan el çektirilmesinin ardından bizlere güven duymaya başlamıştı."

Mesleğinde inatçı ve de tutarlı bir avukat olarak tanınan Künzel son elli yılda kaç davaya girip çıkmış olduğunu tabii elli yıl sonra anımsamıyor. "Fakat anımsadığım kimi dava vardı ki, acaba karşı taraf kötülüğe mutlaka kötülükle karşılık vermek, suçu işlemiş olandan hınç almak mı istiyor, diye düşünmeden edememiştim." Ona göre günümüz Almanyası'nda hukuk ve yasalar bundan 40-50 yıl öncesine göre daha liberal. "1960'lı yıllarda yükseköğrenim yaptığım Tübingen ve Münih üniversitelerinde görevli eski Nazi doçentler vardı!" Meslektaşları arasında "çok yontulmuş bir avukat" olarak kabul edilen Künzel dava sırasındaki savunma taktiği ve sağlam kanıtlarla dolu konuşmalarıyla ün yapmıştır. Bir davada yaptığı savunmanın ardından yargıç kadın: "Konuşmanız güzeldi, ancak vekili olduğunuz kişiyi yine de mahkûm edeceğim" demiş. Mesleği boyunca öyle davalara girmiş ki, kimi dosya önüne geldiğinde yargıcın düşmüş olduğu notları görünce davanın nasıl sonuçlanacağını önceden tahmin etmesi pek zor olmamış. Ona göre bir avukatın üstlendiği davada vekilinin haklarını inançla koruması çok önemlidir. Dava konusunun otomobil kazası veya cinayet olması ikinci planda kalır. Sohbetimizin sonunda büyük yazıhanenin girişini ve uzun koridorlarını süsleyen tablolar ilgimi çekiyor. "Dostum Gerhard Hezel'in," diyor yaşlı adam. "Yaşadığı döneme eleştirisel bakan bir sanatçı, gerçeküstü bir ressam." Duvarlardaki büyük boy tablolar kimi mesaj içeriyor, bakan kişiyi düşündürüyor. Toplumsal eleştiri ve kara mizah içeren çoğu eserin karşısında insan uzun uzun duruyor.

2011 Van depreminin ardından Waiblingen'deki tanışı Türklerle beraber çabucak "Dostlar Dostlara Yardım Ediyor" adlı derneği kuran avukat Künzel toplanan yardımların depremzedelere doğrudan ulaştırılmasını sağlamış.

13 Mayıs 2012

Hakem görme engelli değil!

Cumhuriyet 13.05.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD

Sahanın kenarında duran antrenör bağırıyor: "Vedat sağa iki metre! Top şimdi senin!" Vedat adamın dediğini yapıyor. İçinde ziller olan top ayaklarına dokunuyor. İlerliyor, birkaç adım, karşısına çıkan rakip oyuncuyla çarpışıyor, fakat yoluna devam ediyor. Kalenin arkasında duran kadın da bir şeyler sesleniyor. Vedat bu kez başka bir oyuncuyla çarpışıyor. Fakat o kendi takımından. Antrenör: "Yürü, devam, üç metre!" diye bağırıyor. "Şuuut!" Vedat topa bütün gücüyle vuruyor. Top direkte patlıyor. Gol olmuyor. Vedat saçını başını yoluyor... Seyirciler coşkuyla alkışlıyor.

Vedat Sarıkaya Almanya Görme Engelliler Futbol Takımı’nın en golcü oyuncusu. Stuttgart MTV spor kulübünde oynuyor. Gelsenkirchen takımıyla yaptıkları lig maçını 4-0 kazandılar, iki gol Vedat’tan geldi. Antrenörü Ulrich Pfisterer aynı zamanda milli takım antrenörü de. Birkaç kez Türkiye’ye antrenör yetiştirme seminerleri nedeniyle gitmiş olduğunu anlatıyor. "Ülkenizde görme engelliler futboluna Almanya’dan daha çok ilgi gösteriliyor. Daha çok oyuncu, daha çok takımda oynuyor. Türkiye’de bizdeki kadar para sorunu yok..." MTV kulübünün orman içindeki küçük sahasının çevresinde 300 izleyici toplanmış. Herkes sessiz, bağırıp çağırmak yok, çünkü oyuncular topun ve birbirlerinin sesini duymak zorunda! Bu sporda top kontrölü, kısa paslar, sert şut başarılı olmak için önemli faktörler. Birbirini göremeyen sporcular sık sık çarpıştıkları için de sağlam bir vücut yapısına sahip olmaları kaçınılmaz.

İki hakemle, iki kaleci tabii görme engelli değil. Gazetecilerin yanı sıra yerel bir TV kanalı da bu maça ilgi gösteriyor. Engelli insanların spor aracılığı ile özgüvenlerini kazanması ve dışlanmadan toplum ortak yaşamında yer alması, üretken olması çok önemli. "O bana özgürlüğümü veriyor, çünkü Bruno benim en iyi dostum!" Bu sözler otuzuna yaklaşmış görme engelli bir kadının. Tanıyorum onu. Bizden bir cadde aşağıda oturuyor. Bruno labrador cinsi bir köpek ve bu kadına yanılmıyorsam on yıldır sürekli eşlik ediyor. Bruno ile karşıdaki ormana gezmeye giderken rastlıyorum, arada sırada da otobüste. Bugün de görme engellilerin maçlarına gelmişler. Kadın Bruno ile bir kenarda oturuyor, görme engelli olmayan kocası da ilgiyle top koşturanları izliyor. Onunla kimi zaman sokakta yolda karşılaşıyoruz, fakat hiç konuşmuş değiliz. Selam verip yanına gidiyorum. Amacım Bruno ile ilgili bazı şeyler sormak. Top oynayanları seyrederken sohbetimiz çabucak koyulaşıyor. Bütün gün evde oturmak istemeyen genç görme engelli eşine bir köpek almaya karar verdiklerinde Bavreya’daki bir özel okulda rastladıkları Bruno’da karar kılmaları hiç de zor olmamış. O günlerde bir yaşında olan köpekle eşinin birbirleriyle kolay anlaşması, ailenin üye olduğu sağlık sigortasının yirmi bin Avro’yu ödemeyi üstlenmesinde önemli bir rol oynamış. Bruno ile yedi aylık ortak eğitimin sonunda labrabor cinsi köpek kendine söylenen tam kırk komutu kavrayıp öğrenmiş. "O uysal, zeki, soğukkanlı, kendine güvenen, kolay öğrenen bir köpek" diye görme engelli kadın konuşuyor ve ayaklarının dibine uzanmış Bruno’yu okşuyor. Kocası da gülümsüyor: "O sokağa çıktıkları andan itibaren eşime yardımcı olması gerektiğinin bilincinde" diyor.

Görme engelliler için ilk köpekler 1915 yılında Almanya’nın Potsdam kentinde kurulan bir okulda yetiştirilmiş. Bu okuldan "mezun" olan köpekler dünya savaşında gözlerini yitiren askerlere günlük yaşamlarını kolaylaştırmış. Eğitilmiş köpekler görme engellilerin yaşamlarında belki de en önemli yardımcıları. Çünkü onlar görmeyenin gözü! Vedat’a oyundan sonra soruyorum: "Daha ne kadar oynamak istiyorsun?" Gülerek: "Elli yaşına kadar!" diyor. Yanında durmakta olan antrenörü Ulrich Pfisterer de: "Niçin olmasın..." diye ona destek veriyor.

www.ahmet-arpad.de

22 Nisan 2012

Amerikalıların kucağındaki soylu Nazi

Cumhuriyet 22.04.2012
STUTTGART 
AHMET ARPAD

1911 yılında çift kanatlı uçaklarla uçmuş olan ünlü bilim adamı Wilhelm Hoff Alman havacılık sanayisinin öncülerindendir. Makine mühendisi olarak Strasbourg Üniversitesi’ni bitiren Hoff, 1910 yılında pilot brövesi takmaya hak kazanan ilk bilim adamlarından biridir de. Zamanla uçak yapım tasarımcısı olarak ünlenen bilim adamı uçuş sırasındaki ölçümlerin uçakların geliştirilmesinde ve yapımında çok önemli olduğuna inanırdı. 1912 yılında kurulan Alman Havacılık Deneme Enstitüsü’nün başına getirilen Hoff, Berlin Teknik Üniversitesi’nde verdiği derslerle de sayısız öğrenci yetiştirmiştir.

1930’lu yıllara girildiğinde Almanya’da silahlanma gittikçe önemli bir rol oynamaya başlar. Aynı süreçte Wernher von Braun adında roket teknolojisine meraklı yirmi yaşında genç bir baron adını duyurmaya başlar. Aradan iki yıl geçmeden “sıvı yakıtlı roketler” üzerine yaptığı doktora çalışması Hitler hükümetinin çok ilgisini çeker. Üzerine “çok gizli” damgası vurulan dosyaya el konur. Baron Braun’u artık doruğa giden bir gelecek beklemektedir. Bu süreçte kimi zaman Profesör Wilhelm Hoff’la da bazı ortak çalışmalar yapar. Ancak Hoff savaş yaklaşırken kendini enstitüdeki görevinden iyice çekerken soylu Braun, Nasyonal Sosyalist Parti’ye üye olur, SS askeri birliklerine de katılır. Naziler bu arada savaş uçakları ve roket teknolojisinin gelişmesi uğruna 20 milyon Rayh Mark’ını gözden çıkarmıştır. Braun’un kurduğu araştırma merkezlerinde on bin insan çalıştırılmaktadır. Savaş başladığında Hitler’in gözünde baronun önemi daha da artar. Aradan iki yıl geçtikten sonra Braun’un planlarına uygun olarak yapılan dünyanın en büyük sıvı yakıtlı roketi, 13 ton ağırlığındaki, 14 metre yüksekliğindeki Aggregat A4 başarıyla havalanır. Bu dâhice buluşa hayran kalan Hitler’in emriyle 31 yaşındaki Braun’a profesörlük unvanı verilir.

Genç soylu artık Alman roket sanayisinin başındadır. Aynı günlerde Hoff ise iyice içine kapanmıştır. Avrupa’daki savaşın ve silah yapımındaki gelişmelerin insanları felakete sürükleyeceğine inanan ünlü bilim adamı, Berlin’in Müggel Gölü kıyısındaki evinden pek dışarı çıkmamaktadır. O sıralar Braun’un yeni bir buluşu Avrupa’yı ayağa kaldırır. Efsanevi V2 roketleriyle Londra ve Antverpen’e yapılan saldırılarda sekiz bin insan yaşamını yitirir. Hitler’in emriyle V2’lerin seri yapımına geçilir. Fabrikalarda ve yeraltı deneme merkezlerinde savaş esirleri çalıştırılır, binlercesi yaşamını buralarda yitirir... Ancak tüm silahlanmaya karşın Hitler Almanyası’nın savaşı yitireceği, 1945 yılına girildiğinde belli olur. Müttefik orduları doğudan ve batıdan saldırıya geçerler. Şubat ayında sevgilisi Eva Braun’u yanına alan Hitler Berlin’deki yeraltı sığınağına girer ve savaşı oradan yönetmeye çabalar. Nisanın ilk haftalarında Ruslar başkent Berlin’i abluka altına alırlar. Kellesini kurtarmak isteyen koyu Nazi bilim adamı, soylu Braun gizlice Münih’e kaçar. O sıralar Bavyera’ya girmiş olan Amerikalılar Nazi Braun’a hemen kucak açarlar.

O günlerde Profesör Hoff ise kızını, kucağında yeni doğmuş bebeği ile Berlin’i terk eden en son trenlerden birine bindirerek Güney Almanya’ya kaçırtır. Genç anne ve Hoff’un iki aylık torunu Stuttgart yakınlardaki Ellwangen’de bir köylü ailenin yanına sığınırlar. Aynı günlerde Amerikalılar pakladıkları koyu Nazi Braun’u gizlice ülkelerine yollarlar, Thürigen’deki roket araştırma merkezinden tonlarca sayısız malzeme ve gizli belgeyi de gemiyle Atlantik ötesine kaçırırlar. Kendini yıllarca adam öldürmek isteyen Nazilere “satmış” olan Braun, bu kez aynı amacı güden Amerikalıların kucağına oturmuştur. Yeni dünyanın patronu olmayı hedefleyen Yankee’ler Braun’un ardından, Nazilere hizmet etmiş 126 roket uzmanını da Amerika’ya alırlar! Eski Hitlerci, yeni Amerikalı Braun bu ülkede kısa menzilli atom bombalarını geliştirir, kıtalararası balistik füze programlarında da çok önemli bir rol oynar. Apollo projesinde yer alan Saturn roketi de onun tarafından tasarlanmıştır. Ellwangen’de bir köylünün yanına sığınmış olan genç kadın üç ay boyunca hiç haber alamaz babaevinden. Temmuz 1945’te gelen resmi bir mektupta, Wilhelm Hoff ve eşinin 15 Nisan’da yaşamlarına son verdiği yazmaktadır. Karı koca Hoff’lar kıyısında oturdukları Müggel Gölü’nün sularına bırakmışlardır kendilerini.

Yaşlı kadınla kızının Stuttgart’taki sohbetimizde söylediğine göre, Wilhelm Hoff ne Rusların ne de Amerikalıların eline düşmek istiyordu. “Hitler’e hizmet etmemiş olan babam, savaşın ardından da başkalarının emrinde silah yapımında çalıştırılmaktan korkmuştu” dedi çok yaşlı kızı. “Soylu Braun ise pek hırslıydı, o hep kazananın yanında yer almak isterdi.” Yaşasaydı 23 Mart’ta yüz yaşına basacaktı Wernher von Braun...

www.ahmet-arpad.de

1 Nisan 2012

Yanlış beslenme ve kanser

Cumhuriyet 01.04.2012 
STUTTGART
AHMET ARPAD


İlkyaz insanoğlunun canına can katıyor! Kışın geride kalıp güneşin kendini daha çok göstermesiyle, havaların ısınmaya başlayıp doğanın canlanmasıyla insan yeniden doğmuş gibi oluyor! Her yıl bu haftalarda kendisini tam otuz yıldır tanıdığım doktoruma gidip bir görünüyorum, baştan aşağı bir denetimden geçiyorum. Bu bir “teknik bakım” tam anlamıyla! Tepeden tırnağa, içten dıştan... Doktora gitmek için hasta olmayı beklemeye gerek yok. Hele onlarca yıl çalışan “makine” eskimeye başlayınca “check-up”lar sıklaşıyor, erken tanının önemi artıyor. Bu nedenle son on beş yılda mart ayının birkaç gününü değişik muayenelere ayırmak gerekiyor. Bu yıl da her zamanki değişik kontrollerle testlerin ardından görüşmek üzere doktorun karşısına oturdum. Yardımcısının masasına koyduğu dosyadaki bir sürü kâğıda ve grafiğe uzun uzun baktıktan sonra başını kaldırıp gülümsedi ve her yıl söylediğini tekrarladı: “Yaşınıza göre iyi sayılırsınız! Her şey yolunda.” Ve ben tam rahatlamış doktora veda etmeye hazırlanırken; “Sizinle konuşmak istediğim bir şey daha var!” dedi. Bu kez gülümsemiyordu. Ciddileşmişti nedense. “Hayrola?” diye sordum, biraz meraklı, biraz da ürkek. “Merak etmeyin, pek sizinle ilgili değil” dedi. Gülümsemesi yüzüne geri gelmişti. “Bu yıl da kalın bağırsak kanseri ile ilgili bir kampanya başlattık da... Elli yaş üzeri bütün hastalarımızın dikkatini bu ölümcül hastalığa çekiyoruz. Sizde yapılan testlerde herhangi bir şey görülmedi, fakat bir de kolonoskopiyle yapalım. Ne dersiniz?”

Günümüz Almanya’sında çoğu insan sağdan soldan aldığı abur cuburla ayaküstü karın doyuruyor. Genci yaşlısı, zengini fakiri, kadını erkeği, sokakta, trende, otobüste, tramvayda, metroda bir şeyler yiyip içiyor. Son yıllarda kıyıntı büfelerinin sayısının gittikçe artması da dikkat çekici. Yanlış beslenen toplumu yakın gelecekte değişik hastalıklar bekliyor. Bu hastalıkların başında da bağırsak kanseri geliyor! Yorgunluk, iştihsazlık, kilo verme, dışkıda kan, kabızlık gibi belirtilerle başlayan bu hastalığa yakalanmamamın tek yolu doktorumun da söylediği gibi belli dönemlerde yapılan testler. Almanya’da yapılan açıklamalara göre bağırsak kanserine yakalanma riski (en çok da erkeklerde) 40 yaşından başlayarak her on yılda bir ikiye katlanıyor! Tarama testindeki erken tanıyla eski sağlığına kavuşma şansı yüzde doksan, hastalık ilerledikten sonra bu şans yüzde kırka düşüyor. Hastada bu kanser tespit edildiğinde bağırsakta tümörlü olan parça –kimi zaman 30 santime kadar– ameliyatla alınıyor. Doktorum sohbete dönen konuşma sırasında büyük medya patronu Burda’nın bu amaçla 2001 yılında kurmuş olduğu büyük vakfa da dikkatimi çekiyor.

Bu ölümcül hastalığın nedenlerine gelince, en büyük tehlike günümüz insanlarının yanlış beslenmesinde yatıyor! Beslenme alışkanlığının giderek endüstriyel gıda maddelerine kayması bağırsak kanseri riskini arttırıyor. Alkollü içkiler, sigara, çok kırmızı et, yağlı yemekler, fast-food, düzensiz beslenme ve az hareketli bir yaşam bu ölümcül hastalığın başlıca nedenleri. Az lifli besin maddeleriyle bol sebzeyi, baklagilleri, bol meyveyi ve kepekli unla yapılmış yiyecekleri tüketenlerin, kırmızı et yerine tavuk ve balık etini yeğleyenlerin ve de bunu ömür boyu yapmış olanların kalın bağırsak kanserine yakalanmaları hemen hemen mümkün değil! “Ben onlarca yıldır hep böyle besleniyorum, yine de mi kolonoskopik test?” diye soruyorum. “Biliyorum” oluyor yanıtı, “fakat yine de bir düşünün derim!” Yakındaki Mannheim’da ilginç bir sergi var: “Beslenmenin Endüstrileşmesi”... Bir gidip görmeli!

Almanya’da her yıl yetmiş üç bin insan kalın bağırsak kanserinden ölüyor!

www.ahmet-arpad.de