2 Ağustos 2009

Ankara'dan bir tren geldi...

Cumhuriyet Dergi 02.08.2009

AHMET ARPAD
STUTTGART
 
Karşımızda, ırmağın öteki kıyısında hangarlar, depolar, dev vinçler, küçük yük gemileri. Daha ötelerde kentin yeşil yamaçları. Keskin bir tren düdüğü. İnsanlar irkiliyor. Mayıs sonunda Haydarpaşa'da gördüğüm "Tiyatro Treni" şimdi Neckar ırmağı kıyısında ağır ağır ilerliyor, seyircilerin önünde duruyor. Ankara'dan yola çıkan trenin İstanbul, Bükreş, Novi Sad, Zagreb ve Freiburg'da mola verdikten sonra son durağı Stuttgart oldu. Geçtiği her ülkede yerel tiyatrolar bu proje için hazırladıkları oyunları kendi dillerinde sundular. Tüm eserlerin ana teması kaçış, yabancılık, vatansızların, istismar edilenlerin, mültecilerin, sürülenlerin Avrupa özlemiydi. "Orient-Express" projesi Stuttgart Devlet Tiyatrosu ile Ankara Devlet Tiyatrosu'nun ortak bir çalışması. Bu dev proje Romanya, Sırbistan, Hırvatistan ve Slovenya devlet tiyatrolarının da katılımıyla gerçekleşti. Yirmi ülkeden kırk tiyatronun üye olduğu European Theatre Convention (ETC) da projeyi destekledi.

Şölenin önemli oyunlarından, "80 gün, 80 gece" adlı eseri Stuttgart Devlet Tiyatrosu sahneledi. Oyunda, Romanya'da Bangladeşli ucuz işçilerin Alman piyasası için diktikleri oyuncak ayı Teddy ile yoldaşı Kaplan'ın öyküsü anlatılıyor. Alman sınırında ikisinin de taklit olduğu ortaya çıkınca, ülkeye kabul edilmiyorlar ve parçalama makinesinin önüne atılıyorlar. Seyran adındaki iyi peri, 80 gün, 80 gece içinde kendilerini seven birini bulurlarsa kurtulacaklarını söylüyor. Önce Türkiye'ye, oradan da Balkan ülkeleri üzerinden İsviçre'ye uzanan maceralı yolculuk ne olursa olsun Almanya'ya girmek isteyen iki yoldaşın karlı Alp dağlarını kaçak geçmesiyle sona eriyor. Stuttgart Devlet Tiyatrosu'nun sunduğu "80 Gün, 80 Gece" inanılmaz bir tempoda oynanıyor. Oyuncular gibi neredeyse izleyici de nefes nefese kalıyor. Ankara Devlet Tiyatrosu'nun "Ex-Press"i ise bambaşka bir oyun. Melodramı andıran melankolik bir sunuş. Bavullarıyla bir vagona sıkışmış insanlar doğudan batıya yola çıkmışlar. Sahip oldukları her şeyi geride bırakmışlar. Yanlarına aldıkları bavulları sadece umut dolu. Kaderleri ortak. Korkarak gidiyorlar umuda. Batı yolunda kazananlar olacak, her şeyini yitirenler de.

2009 yılının Mayıs ayında Ankara'dan hareket eden "Tiyatro Treni" batıya uzanan yolculuğunda geçtiği ülkelerin tren istasyonlarına bir "kültür heyecanı" getirmişti. Orient Express'in son durağı olan Stuttgart'ta bütün eserler on iki günlük bir tiyatro şöleni kapsamında tekrar sahnelendi. Uzunluğu 200 metreye varan bu tren kimi zaman Anadolu'ya da çıkıyor, Ankara'dan Tatvan'a kadar yol boyunca değişik oyunlar sergiliyor. Stuttgart Devlet Tiyatrosu'nun bir Ankara ziyaretinde doğan "Tiyatro Treni" sanatsal işbirliğinde doğu ve batı kültürleri bir araya geldi, sanatın sınır tanımadığın kanıtlandı.
 
Güneş batıyor. Bulutlar kızıla bürünmüş. Balkan müziği eşliğinde insanlar sohbet ediyor. İçkiler ellerde. Irmak kıyısında kocaman odunlar yanıyor. Sahneye fırlayan üç dansöz hemen eve gitmeyenlerin kanını kaynatıyor, coşanlar dans ediyor. Ilık bir Stuttgart akşamında her yaştan insan Orient Express'le keyiflenmiş. Keskin bir düdük sesi. Lokomotif ofluyor. Tren uzaklaşıyor, gözden kayboluyor... 
 
www.ahmet-arpad.de

21 Haziran 2009

Şarap keyfi ve yirmi milyon kaçak silah...

Cumhuriyet Dergi 21.06.2009
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Dinlenmek isteyen Stuttgart insanı boş zamanlarında kendini doğanın kucağına atar. Ne de olsa Karaormanlar, Alb tepeleri ve Rems ovası kapı komşusudur. Ormanlarında, çayırlı yamaçlarında yürüyüşler yapılan, küçük lokantalarında yörenin yemek ve şaraplarının zevkine varılan, doğası güzel, üzüm bağları ünlü Rems ovası günübirlik geziler için idealdir. İnsanları çoğunlukla savaş sonrası Doğu Avrupa ülkelerinden göç ettirilmiş Almanlardan oluşur. Piyetist ve metodistlere buralarda çok sık rastlanıyor.
 
Küçük lokantanın ıhlamur ağaçları altındaki bahçesi dolu. İki garson kız koşuşturuyor. Et, balık, patates, hamur işi, soslar dolu tabaklar gidiyor masalara. Çoğu müşteri şarap içiyor. Masaya gelen garson kız aşçıbaşının bugün özel olarak yapmış olduğu haşlanmış sığır bifteğini öneriyor. Yanında patatesle havuç var. Biz tabii bu tipik Avusturya yemeğini yeğliyoruz. Et ağızda dağılıyor. 

Az sonra yörenin taze çileğinin yanında kaymaklı İtalyan dondurmasını kaşıklarken kalabalık, gürültücü bir grup bahçeye giriyor, ikisi kadın. 
 
Orta yaşlı erkeklerin ellerinde kılıflara sokulmuş tüfekler var. Yakındaki atıcılık kulübünün üyeleri olmalı. Uzun bir masaya oturup, şaraplarını ısmarlıyorlar. Kahkahaların ardı ardası kesilmiyor. Biraz öfkeyle bakanlar oluyor. Keyifleri kaçmış gibi. 
 
Bizi öğle yemeğine davet etmiş olan tanışımız, haydi kalkalım, diyor. Kahvemizi Waldenstein kalesinin terasında içeceğiz. Neredeyse otuz yıldır Rems ovasında yaşayan, Mercedes'ten emekli tanış, yörede bol sayıda görülen atıcılık kulüplerinden hoşlanmadığını söylüyor. Genç öğrenci Tim'in yakındaki Winnen'de on altı kişiyi öldürmesinin ardından sadece buralarda 6500 silah sahibinin üzerine yirmi beş bin silahın kayıtlı olduğu ortaya çıkmış. Almanya'da on beş bin atıcılık kulübüne üye bir buçuk milyon kişinin üç bin beş yüzü kadınmış. Ruhsatlı silahların sayısı da tam on milyon. Bunlara üç yüz elli bin avcıyı da eklemek gerek!
 
Az sonra Waldenstein kalesinin kocaman terasında, Rems ovası ayaklarımızın altında elmalı pastalarımızı yerken sohbet devam ediyor. Hükümet yeni yasa çıkarmak üzere. Silah alım ve kullanımını, atıcılık sporu yapanların silahlarını evlerinde muhafaza etmelerini zorlaştırmak istiyor. Ancak yasa önerisi ne atıcılık kulübü üyelerini, ne de Tim'in öldürmüş olduğu 16 gencin ana babasını memnun ediyor. Hiçbir şey değişmez, diyor tanış. Çünkü ülkede silah lobisi çok güçlü. Unutmamak gerek, on milyon ruhsatlı silahın yanı sıra yirmi milyon da ruhsatsız silahın evlerde saklandığı Almanya dünyada ABD ile Rusya'nın ardından silah ihraç eden üçüncü büyük ülke! Satışlarını son beş yılda yüzde yetmiş arttıran Alman silah endüstrisinin en büyük alıcısı Türkiye! 
 
Dönüş yolunda tanış, o gün Gundelsbach'ta şarap bayramı olduğunu söylüyor. Uğramadan olmaz. Çayırlarda beyaz keçiler, hallerinden memnun besili inekler. Bağların önüne kurulmuş masalarda binlerce insan. Kadehler havada, keyifler yerinde. Yöresel müziğin eşliğinde şarkılar, danslar. 

Bir an için de olsa az önceki konuşmalarımızı unutuyoruz.
 
www.ahmet-arpad.de

20 Haziran 2009

Eine Begegnung mit türkischer Literatur

20. Juni 2009, Veranstaltung von ver.di Stuttgart
Ahmet Arpad
 
Eine Begegnung mit türkischer Literatur
 
Die Literatur der türkischen Nomaden
Die schriftliche und mündliche türkische Literatur vor der Annahme des Islams trägt die Spuren der Nomadenkultur. Die Natur, die Beziehung zwischen Natur und Mensch, Kriege, Siege und Niederlagen, Katastrophen, Heldentaten und die Liebe zu Frauen und zum Vaterland gehören zu den wichtigsten Themen der Werke aus dieser Zeit. Die ersten und wichtigsten mündlichen Werke sind Sagen, die bei religiösen Zeremonien und bei Siegesfeiern gesungenen Klagelieder, Liebes- und Naturgedichte und Sprichwörter bilden weitere mündliche Werke der türkischen Literatur. Diese mündlichen Werke beruhen auf chinesischen, arabischen und iranischen Quellen.
Die ersten schriftlichen literarischen Werke der Türken sind die Orhon Inschriften aus dem 6. und 7. Jahrhundert, die im Göktürk Alphabet geschrieben sind. Die Inschriften zeigen, dass die Türken schon damals über eine entwickelte Schriftsprache und eine vielfältige Erzählkunst verfügten. Die Inschriften, die über verschiedene Ereignisse wie Kriege und Siege berichten, liefern wichtige Informationen über das Leben der Türken, über ihre Leidenschaft zur Unabhängigkeit und über den Wohlstand des Volkes. 
 
Die moderne Türkei
Die moderne türkische Geschichte, die von einem dynamischen gesellschaftlichen und kulturellen Wandel beherrscht wird, beginnt mit der Öffnung nach Westen und der Abkehr von der eigenen östlichen Tradition im 19. Jahrhundert. Als Vorläufer und Pionier der modernen Lyrik gilt Tevfik Fikret (1867-1915). Er ist der wichtigste Dichter der Bewegung Servet-i Fünun (Reichtum der Künste).
Als Klassiker ist Ömer Seyfettin (1884-1920), der auch in die deutsche Sprache übersetzt wurde, zu erwähnen. Durch Seyfettin fand die türkische Umgangssprache Eingang in die Literatur. Er trat hauptsächlich als Erzähler hervor. Von ihm wurden bisher nicht sein wichtigstes Werk, ein sehr früher experimenteller Roman Efruz Bey (1919), sondern seine Erzählungen ins Deutsche übersetzt. In der Prosa wurde parallel zum Roman die Kurzgeschichte immer populärer. Ömer Seyfettin gilt als ihr Pionier. 
Der Prozess der Öffnung wurde durch die Reformen des Republikgründers Mustafa Kemal Atatürk, die auf vielen Gebieten (Alphabetwechsel, Kleider- und Kalenderreform usw.) den Charakter einer Kulturrevolution trugen, in den 1920er Jahre beschleunigt. Die Autoren der 1920er Jahre, die den Untergang des Osmanischen Reiches, den Befreiungskrieg unter Atatürk und die Gründung der Türkischen Republik miterlebt hatten, beschäftigten sich natürlich mit dieser Zeit. Liebe zum Vaterland, der neue Aufschwung, der Neue Mensch waren die Hauptthemen von Refik Halit Karay, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Resat Nuri Güntekin, Mehmet Akif Ersoy, Faruk Nafiz Çamlıbel , Halit Ziya Uşaklıgil (vor allem in seinen modernen Kurzgeschichten) und der dichtende Diplomat Yahya Kemal Beyatlı.
Mit dem Lyriker Ahmet Haşim, der in Deutschland mit dem Werk "Frankfurter Reisetagebuch" (1932) längst bekannt ist, erlebte das osmanische Türkisch seinen endgültigen Abgesang. Die Tagebucheintragungen aus dieser Zeit sind eine literarische Dokumentation von unvergleichlicher Bedeutung: Aus der Perspektive eines türkischen Dichters, der "europabegeistert" nach Frankfurt kam und von den Kriegsvorbereitungen abgeschreckt seine Meinung revidierte, erscheint das damalige Frankfurt in einem ungewöhnlichen Licht.
Ein sozialkritischer Autor des 20. Jahrhunderts war Hüseyin Rahmi Gürpinar (1864-1944). Er thematisierte vor allem soziale Ungerechtigkeit und Klassengegensätze. Er schrieb für einen breiten Leserkreis, ließ in seinen Romanen einfache Leute in ihrer Mundart sprechen. Man kann ruhig sagen, das einfache Leben fand mit Gürpinar Eingang in die Literatur. Die Schauplätze seiner Romane sind immer Istanbul.
Vor allem in den 1930er Jahren beginnt für die türkische Literatur die unaufhaltsame Öffnung nach Europa. Es entstehen Werke im Stile europäischer Literatur. Die Schauplätze wechseln zwischen Istanbul, Ankara und der anatolischen Provinz. Die Werke spiegeln eine sich wandelnde Gesellschaft, die auf Identitätssuche ist.
Die 1940er Jahre spielen in der türkischen Literatur eine wichtige Rolle. Waren die Jahre von 1920 bis 1940 die Zeit der Literaten der Gründungsjahre der Republik, nennt man die Zeit von 1940 bis 1950 die Zeit "der Modernen". In dieser kurzen, für die Gesellschaft schwierigen Zeit, wurde der Grundstein der modernen türkischen Literatur gelegt. Die Romane, Novellen und Kurzgeschichten der "Modernen", die schon Ende der 1930er Jahre ihre ersten literarischen Schritte unternahmen, hatten die Gesellschaft, den kleinen Großstadt-Menschen mit all seinen Alltagsproblemen, aber auch den anatolischen Bauern als Thema. Als ein wichtiges Werk aus dieser Zeit kann man den Roman "Der Fremdling" von Yakup Kadri Karaosmanoğlu nennen. Dieses Buch ist allerdings seit Jahren vergriffen ist, und wurde nicht wieder aufgelegt.
Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Samim Kocagöz, Fakir Baykurt, Sabahattin Ali,  Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Kudret Aksal, Sait Faik, Aziz Nesin und Yaşar Kemal wurden mit ihren sozial-kritischen Romanen und Novellen landesweit, manche von ihnen auch über die Landesgrenzen hinaus, sehr bekannt. 
Sabahattin Ali nennt man den ersten sozialistischen Realisten der türkischen Literatur. Denn er animiert den Leser durch seine Erzählungen über die gesellschaftlichen Verhältnisse nachzudenken. Seine Erzählungen und Romane spielen nicht nur in Istanbul, sondern auch auf dem Dorf und in der anatolischen Kleinstadt. Seine "Helden" sind Bauern, Arbeiter, Beamte und Intellektuelle. 
Die Literaten der  1940er Jahre hatten es nicht immer leicht. Vor allem nach 1945 waren ihre kritischen Werke für die Regierenden immer öfter ein Dorn im Auge. Manche von ihnen wurden verfolgt, verhaftet, Bücher zensiert und verboten. "Der Denkende und Schreibende" bereitete auch in den darauf folgenden Jahrzehnten den Politikern immer wieder Probleme. Bis heute ist es nicht viel anders!
Der 1963 im Moskauer Exil verstorbene Nazım Hikmet zählt zu den größten Dichtern der Türkei. Er war sein Leben lang Revolutionär, politisch wie literarisch. Hikmet war der Begründer und die kraftvollste Stimme der modernen Lyrik der Türkei. Er hatte nicht nur in den 1920er Jahre in den literarischen Zirkeln Moskaus die poetischen Techniken von Dada kennen gelernt, er wurde auch von Majakovskij beeinflusst. Hikmet brach radikal mit den überlieferten Formen und führte den freien Rhythmus ein. Er befreite den Vers endgültig von alten Bindungen und wurde zu einem Welt-Dichter, der mit Pablo Neruda verglichen werden kann. In deutscher Sprache sind "In jenem Jahr 1941" und "Menschenlandschaften" erschienen.
Doch es schlug auch die Stunde schwer einzuordnender Einzelgänger, wie etwa eines Ahmet Hamdi Tanpınar, der nachweislich eines der Vorbilder Orhan Pamuks ist. Nach Pamuks Worten hat Tanpınar mit seinem 1949 verfassten Roman "Seelenfrieden" das "größte Buch über Istanbul geschrieben", das je in der Türkei erschien. Pamuk vergleicht es mit dem "Ulysses" von Joyce.
Der unverwüstliche, inzwischen weit über 80jährige Yasar Kemal, dessen Romane und Erzählungen teilweise Welterfolge wurden, wurde 1997 mit dem Frankfurter Friedenspreis ausgezeichnet. Seine Werke sind in zahlreiche Sprachen übersetzt worden. Yasar Kemal hätte schon lange vor Pamuk den Nobelpreis für Literatur mehr als verdient! 
Den in der Türkei sehr bekannten Schriftsteller Aziz Nesin, kennt man hierzulande kaum. Nesin, Demokrat, Satiriker und Humanist, war ein Dauergast vor türkischen Gerichten und verbrachte insgesamt fünf Jahre in Untersuchungshaft. Ins Deutsche sind bislang nur einige seiner politischen Werke übersetzt worden, u.a.: "Ein Schiff namens Demokratie", "Wie bereitet man einen Umsturz vor", "Ein Verrückter auf dem Dach" und "Wie Elefanten-Hamdi verhaftet wurde". Nach seinem Tod 1995 sagte der große Yaşar Kemal über ihn: "Aziz Nesins Eigenschaften, besonders seine Widerstandskraft, haben ihn zu einen großen Satiriker unserer Zeit gemacht. Wer lachen kann, kann auch lieben und denken. Aziz Nesin läßt beim Lachen auch nachdenken, wie Nasreddin Hoca.
Der Autor Orhan Kemal (1914-1970), der 1952 mit seinem Werk "Cemile" die türkische Literaturszene betrat, musste zeit seines Lebens Armut ertragen, dazu noch Verleumdungen und Kritik aus der Autorenzunft. Dem setzte er entgegen: "Kritisiert und schimpft mich aus, ich habe meine Leser". Seine Helden sind Frauen, Kinder, Ausgestoßene der Gesellschaft, 'kleine Leute'. In deutscher Übersetzung erschien 1979 sein Werk "Murtaza", 2002 folgte sein Roman "Vaterhaus". Orhan Kemal wurde leider nicht weiter übersetzt. Denken vielleicht die deutschen Verleger, er entspricht nicht dem typischen Literatur-Mainstream der Türkei?
Der in Paris lebende Autor Nedim Gürsel schreibt Romane, die auf postmoderne Weise die Tradition mit der Moderne verbinden. Zurzeit muss er sich wegen Beleidigung religiöser Gefühle vor einem Istanbuler Gericht verantworten. Ihm werden beleidigende Aussagen in seinem 2008 erschienenen Roman Allahs Töchter über den Propheten Mohammed und den Islam unterstellt. In deutscher Sprache sind von ihm bisher folgende Werke erschienen:"Die erste Frau", "Die Sieben Derwische", "Ein Sommer ohne Ende", "Der Eroberer" und "Turbane in Venedig". 
 
Mutige Autorinnen
Das Thema der Frauenemanzipation, dem Atatürk besondere Bedeutung beimaß, findet in Halide Edip Adıvar (1892-1964) seine Pionierin. Sie ist ganz vom kemalistischen Geist durchdrungen. Sie hat mit ihren frühen Romanen die vorrepublikanische Frauengeneration auf die Emanzipation vorbereitet. In ihrem Meisterwerk "Das Flammenhemd" schildert sie die kämpfende, gleichberechtigte Frau. Der Hintergrund ihrer Romane und Geschichten sind die kemalistische Revolution, deren glühende Anhängerin sie war. In der Jungtürkenzeit (1908-1918) war sie bereits im Erziehungssektor, in Frauenorganisationen und als Journalistin tätig. Im türkischen Unabhängigkeitskrieg hat sie mit Mustafa Kemal Atatürk an der Front gestanden. Sie beschreibt also diese Zeit des Umbruchs und Übergangs vom Osmanischen Reich zur türkischen Republik als Zeitzeugin. Es ist der faszinierende Lebensweg einer Frau, die aus der Zeit des Harems den Weg ins öffentliche Leben findet. Halide Edip Adivar war eine Ausnahmeerscheinung. Sie hat viele Frauen zur Selbstverwirklichung ermutigt, auch zum Schreiben. 
Der Roman wurde vor allem in den 1930er Jahren zu einem Medium, das auf viele Frauen wie eine Droge wirkte. Seit der Republikgründung entstand eine ungewöhnlich erfolgreiche Unterhaltungsliteratur, die vor allem von Frauen geschrieben und konsumiert wurde. 
Da die meisten Autorinnen aus dem städtischen Milieu stammten, thematisierten sie vor allem die sozialen und psychischen Probleme der kleinbürgerlichen Schichten. An der sozialkritischen Dorfliteratur, die nach 1950 viel Beachtung fand, waren sie nicht beteiligt.
Der ganz große Durchbruch auf der literarischen Szene gelang den Frauen in den 1960er- und vor allem in den 1970er-Jahren. Es war nun eine Generation herangewachsen, die in der Republik geboren war und an den säkularen Schulen ihre Sozialisation erfahren hatte. Sie hatte von der kemalistischen Ideologie, die die Gleichstellung der Frauen verteidigte, profitiert, den Übergang zum Mehrparteiensystem 1950, die politischen Auseinandersetzungen zwischen nationalistischen und sozialistischen Jugendgruppen sowie die Einmischung des Militärs bei den Putschen 1971 und 1980 miterlebt. Alle diese Entwicklungen wurden in einer gesellschaftskritischen Literatur verarbeitet, wobei eine ganze Reihe begabter Schriftstellerinnen eine herausragende Rolle spielte.
Manche Literaturkritiker behaupten sogar, dass die türkischen Autorinnen für formale und sprachliche Experimente sehr viel offener sind als ihre männlichen Kollegen. Die Autorinnen Adâlet Ağaoğlu, Pınar Kür, Leyla Erbil und Aslı Erdoğan, deren Werke in den letzten 10 Jahren auch auf Deutsch zu lesen sind, gehören sicher dazu. 

Namhafte Autoren der modernen Literatur
Neben dem verstärkten Ausdruck weiblicher Stimmen und der Thematisierung weiblicher Existenz, der Identitätssuche und Problematik in den 1980er Jahren, etablierten sich gleichzeitig auch Themen wie Stadt, Migration, Identitätssuche, Ost-West-Konflikt, Sexualität, Geschlechterbeziehungen, Minderheitenidentität, Sozialgeschichte, politische Realität, Provinzrealität, Ausweglosigkeit des Individuums und Entfremdung. Man kann sagen, dass die Literatur der vergangenen 30 Jahre versucht hat, die Modernisierung, wie sie in der "frühen republikanischen Phase" seit etwa 1920 eingesetzt hatte, fortzuentwickeln. 1920-1940 war die Phase des Kennenlernens der neuen Gesellschaft und ihrer Probleme. 1940-1960 kam eine literarische Idee hinzu. Man hat nicht nur gefragt, was warum zu erzählen sei, sondern auch darauf geschaut wurde, wie es zum Ausdruck gebracht werden solle. In der Phase nach 1970 wurde nicht nur die gesellschaftliche Entwicklung thematisiert, sondern auch die Außenwelt mit einbezogen. Man hat die internationalen Ereignisse verstärkt beachtet und es wurde erprobt, wie der Blick auf die eigene Gesellschaft gestaltet werden könne. Man hat der Gesellschaft den Spiegel vorgehalten. Diese Epoche brachte den Begriff des "neuen Schriftstellers" in der türkischen Literatur hervor: Sie betrachten das Leben aus vielerlei Perspektiven und schreiben bewusst darüber.
 
Pioniere des 21. Jahrhunderts
Der Militärputsch am 12. September 1980 und seine Folgen werden rückblickend auch als Zäsur für die türkische Literatur empfunden. Man spricht von postmodernen und globalen Tendenzen, die nun endgültig den sozialen Realismus abgelöst haben. Die Autoren fingen gegen Ende der 1980er Jahre an, unterschiedliche Motive im Roman zu verarbeiteten: von der historischen und sozialen Struktur der Türkei bis hin zum Problem individuellen Daseins, von der ausweglosen menschlichen Situationen in Zeiten des Wandels bis hin zum chronistischen Intellektuellenbewusstsein. Diese Autoren kann man als Pioniere des neuen türkischen Romans des 21. Jahrhunderts bezeichnen. Zu diesen Autoren gehören Namen wie Inci Aral, Erendiz Atasü, Murathan Mungan, Hasan Ali Toptaş, Elif Şafak und natürlich Orhan Pamuk.
Zu den berühmten Autoren der modernen Literatur gehört außerdem Bilge Karasu. Sein wichtigstes Werk ist der Roman "Die Nacht". Hier ist noch zu erwähnen die Autorin Tomris Uyar. In ihren Kurzgeschichten "Traumverkäufer" kommt eine Weltbetrachtung zum Vorschein, die den Leser sehr zum Nachdenken veranlasst.
Ferit Edgü zählt zu den markantesten türkischen Literaten. Er ist in Deutschland sicher bekannt, doch unter einem eher politisch ausgelegten Aspekt. Sein herausragendes literarisches Können wurde bisher leider nur von wenigen Literaturkritikern gewürdigt. Die Verfılmung seınes bekanntesten Romans "Ein Winter in Hakkari" bekam 1983 den Silbernen Bären bei den Filmfestspielen in Berlin.
Der türkische Nobelpreisträger für Literatur, Orhan Pamuk ist ein Romancier, der sich in der Weltliteratur sehr gut auskennt. Allerdings ist er in der Türkei unter Literatenkollegen wegen seiner schwachen Stilistik mehr als umstritten. Vielleicht ist er auch eine Spur zu postmodern. Als Unterhaltung sicher in Ordnung, als Wissensquelle raten manche bei Pamuk zu Vorsicht. Die Türkologin, Übersetzerin und Kennerin der türkischen Literaturszene Beatrix Caner schreibt über Pamuk folgendes: "In Pamuks Romanen ist die Sprache eine Schwachstelle. Es gibt grammatische Fehler, Syntaxfehler, vor allem aber Stilfehler. Ganz besonders fällt ins Auge, dass alle Figuren auf die gleiche Art und Weise sprechen." Manche Kritiker finden sogar, dass gut gelungene Pamuk-Übersetzungen beinahe besser sind als das Original.
Die Spannweite der inzwischen auf dem deutschen Büchermarkt präsentierten literarischen Werke aus der Türkei reicht von klassischen Romanen des 20. Jahrhunderts bis hin zu Werken der jüngsten Generation türkischer Autorinnen und Autoren. Alle zeigen die literarische Vielfalt und einen faszinierenden Reichtum der Lebensformen und Anschauungen. Am Beispiel der Literatur stellt man fest, wie radikal sich die Türkei seit der Öffnung nach Europa, vor allem seit Gründung der Republik (1923), von den erstarrten Formen und Konventionen der osmanischen Traditionen gelöst hat. Besondere Aufmerksamkeit erfährt die wachsende kosmopolitisch-moderne Literaturszene, aus der immer mehr bedeutende junge Autoren hervorgehen. Das kreative Spannungsverhältnis zwischen anatolischen Kulturelementen und westlichen Denkrichtungen und literarischen Strömungen hat viele Meisterwerke hervorgebracht, die noch zu entdecken sind. 

14 Haziran 2009

1920'lerin Berlin'i...

Cumhuriyet Dergi 14.06.2009

Stefanie Siebert bir "kumaş artisti." Onlarca kumaş çeşidinden, yıllarca çalışarak insanlar yaratmış, üstelik sadece insanlara da değil bir döneme vücut vermiş. 1920'lerin Berlini'ni evinin salonuna taşımış. Şimdi bu insanların kalıcı olması için onları sürekli sergileyeceği bir mekân arıyor.
AHMET ARPAD
 
Smokinli erkekler, şık tuvaletli kadınlar. Hepsi yaşını başını almış. Suratlar kırışmış, yanaklar sarkmış, gerdanlar çifte, burunlar düşmüş, bakışlar tepeden, cakalı ve donuk, küstah ve şımarık. Yiyip içmekten, eğlenmekten başka bir şey yok kafalarında. Suratlarından belli, bolluk içindeki bir toplumun bu üst sınıf insanlarının dünya umurunda değil. Ziyafet masasının çevresinde garsonlar koşuşturuyor. Üzeri tepsi tepsi havyar, somon, karides, ıstakoz, füme etler, haşlanmış domuz başı, salamlar, sosislerle dolu masa neredeyse çökecek.
 
Suratları kat kat boyalı kadınlar incecik sigaralarını altın ve gümüş uzun ağızlıklarla içerken, erkekler purolarını tüttürüyor. Tuvaletleri pahalı terzilerin elinden çıkmış kadınların giyimleri rüküş. Takıları gösterişli, ağır mı ağır. Bir zamanki güzelliklerinden pek bir şey kalmamış olsa da kırıtmayı, göz süzmeyi hâlâ çok iyi beceriyorlar. Yanlarındaki adamların parasını yedikleri belli.
 
Kocaman salonun bir başka köşesinde küçük bir orkestra, en popüler dans melodilerini döktürüyor. Yeşil ipek tuvaletli şarkıcı kadın, dudakları kıpkırmızı boyalı kocaman ağzını açmış sonuna kadar, avazı çıktığı kadar bağırıyor. Ak saçlı bir adam dans ettiği genç kızın omzuna başını dayamış. Az ötede, üzeri pastalar, kekler dolu bir başka masanın çevresinde toplanmış üç-beş kadın pahalı porselen fincanlardan kahve içip, kahkahalar atıyor. Masanın altına uzanmış süslü püslü köpekleri uyukluyor. 1920'li yılların Berlin'indeyiz. Otto Dix'in insanları karşımızda. Sanki yaşıyorlar!
Hepsinin arasında, kızıl saçları beline kadar uzanan bir kadın gülümseyerek dolaşıp duruyor. Masadan masaya gidiyor. Tüm salondaki tek canlı o. Stefanie Siebert, Tübingenli bir "kumaş artisti". Salonu dolduran, insan büyüklüğündeki altmış figürün yaratıcısı. Yıllarını vermiş gerçek bir el emeği olan bu insanlara.
 
"Burası benim dünyam, bu dünyada ben insanlarımla neredeyse gece-gündüz yaşıyorum" diyor ve gülümseyerek devam ediyor, "Onlarla ben akrabayız." Sanırım bir yerde de gerçeği söylüyor. Böylesine bir çalışma başka türlü mümkün olmazdı.
 
İnsanlarının yüzleri ve elleri ten renginde incecik triko kumaştan. Yüzlerinin içi pamuk dolu. Gözler her renk boncuktan. Işıldayan parlak kumaştan ringa balığı salamurası. Koyu kahverengi ipekten yuvarlak simitler, üzerlerindeki beyaz tuz taneleri suni inciden. Kuşkonmazlar ipek kumaşla beyaz rujdan. Kâseleri dolduran siyah ve kırmızı havyar minnacık styropor taneleri. Stefanie Siebert insanlarını yaratırken ipeğin yanı sıra saten, deri, ince kadife, sırma şeritler de kullanıyor. Az ötede, elinde uzun namlulu bir tüfek, Mrs. Marple oturuyor. Yanında duruyoruz. Öfkeli gözlerle bize bakıyor. Birkaç adım sonra aşçılar çıkıyor karşımıza. Büyük masanın çevresine toplanmış davetlilere leziz yemekler yetiştirmeye çalışıyorlar.
 
Bayan Siebert'e, bütün bunları başarmak için sadece sanatçı olmanın yetmeyeceğini söylüyorum. İdealist olmak da gerekli. "Evet" diyor biraz düşünceli. "El emeği, göz nuru ve sonsuz bir sabır insanlarımla ortak yaşamımda bana hep eşlik etti."
 
Ziyafet masasına sokuluyoruz. Gülüp konuşanlar, siyah havyara kaşık daldıranlar, kuşkonmazı elle yiyenler, karşısındaki hovarda suratlı zengin ihtiyara göz kırpanlar... Yanında durduğum posbıyıklı garson, elinde şampanya şisesi bekliyor. Bakışlarından yorgun olduğu belli.
 
"Canlandırdığım erkekler çoğunlukla yaşını başını almış, yaşamlarının son döneminde, kellifelli kimseler" diye anlatıyor bayan Siebert. Dudaklarında hep bir gülümseme var. Devam ediyor: "Kadınlar ise orta yaşın üzerinde, geçmişin güzel günlerinin anı ve özlemiyle yaşamayı sürdüren şıngır şıngır kişiler."
 
Tübingen'in yeşil yamaçlarındaki şirin evinin odaları duvarlarına kadar kumaş, masaların çekmeceleri makara makara iplik dolu, her renkte, her kalınlıkta.
 
"Gördüğünüz insanlarda en küçük ayrıntıya kadar her şey hemen hemen el dikişi. Makinemi pek kullanmam. Özellikle yüzlerdeki ayrıntılar el dikişsiz olmuyor." Gerçekten de Bernina 1230 dikiş makinesi bir köşede öyle duruyor. "Kullandığım her şey yumuşak olmalı. Satenden ipeğe, kadifeden triko kumaşına..."
 
Soruyorum, dikiş dikmeye ne zaman başladığını. "Gençliğimde" diyor. "Size çok şaşırtıcı gelebilir, fakat okul yıllarımda el işi dersinden hep düşük not alırdım. Dikişe merak sonradan gelivermişti. Birdenbire."
 
Bayan Siebert, insanlarının kalıcı olması için onları sürekli sergileyeceği bir mekân arıyor. Burası bir galeri ya da bir müze salonu olabilir. Şimdilik geziyorlar, kentten kente gidiyorlar, büyük mağazaların vitrinlerinde, galerilerde, salonlarda, saraylarda görenleri hayrete düşürüp, kendilerine hayran bıraktırıyorlar. Bu yaz tatilini Kuzey Almanya'nın Barth kentinde, deniz kıyısında geçireceklermiş.
 
www.ahmet-arpad.de

23 Mayıs 2009

Türk Medyasının Türkçesi

Ahmet Arpad'ın 23.05.2009 tarihinde Essen Üniversitesi'ndeki
"Göçmenlerin Anadili Sorunu ve Çözüm Önerileri" sempozyumunda yaptığı konuşma

Ahmet Arpad
Siyasetçi-medya patronu ilişkisi 1980li yıllarda Turgut Özal ile başlamış ve sonra da güçlenerek varlığını sürdürmüştür. Yasalar, bir gazete ya da televizyon kanalı sahibinin bir başka gazete ya da televizyon kanalındaki mülkiyetini sınırlamışsa da günümüzde tekelciliğe karşı konulmuş olan bu yasaya kimse uymaz. Bugünkü Türkiye'de "kurallara ve yasalara uymama" davranışı en yaygın olarak siyasette ve medyada görülmektedir. 12 Eylül 1980 dönemi ile başlatılan, Turgut Özal ile temelleri sağlamlaştırılan ve onun "çocuklarınca" sürdürülen, tüm medyayı pençesine alan yozlaşma, siyaset, ticaret ve medya ortak ilişkisinden kaynaklanır. Son 5-6 yılda oldukça gelişen ve de güçlenen bir "siyaset-ticaret-medya-bürokrasi-tarikat" ortak ilişkisini günümüzde bütün gücüyle yaşıyoruz. Bunun bence en önemli nedeni, genel bir yağma kültürünün hem siyasete hem de medyaya egemen olmasıdır. İşte bu tip bir medya da, yapısı nedeniyle  bir çok gazete ve televizyon kanalını içinde barındıran holdingleri aracılığı ile toplumun haber ve bilgi alma özgürlüğünü olumsuz etkiler, hatta yerine göre de kısıtlar. Siyaset-medya ilişkisi demokrasiye büyük zarar vermeyi geçmişte olduğu gibi günümüzde de sürdürmektedir. Böyle bir yapıda, patronun bir siyasal lidere yakınlığına ses çıkarmayan, daha doğrusu o politikacının görüşünü destekleyici makaleler kaleme alan köşe yazarının cebine, kalitesi ve yeteneği ne olursa olsun, ay be ay on binlerce dolar doldurulur.
Günümüz Türkiyesinde medya ve politika yozlaşması birbirine paralel ve hızlı adımlarla ilerlemektedir. Bu iki gücün yozlaşmasının, onların büyük etkisindeki topluma da sıçramaya başladığının belirtilerini çoktandır sezmemek mümkün değil. Bugün Türk medyasına egemen olan Türkçe yozlaşması yazılı basından çok televizyonlarda ve radyolarda görülmekte. Ekranlara çıkanlar, mikrofonu eline alanlar Türkçeyi, kurdukları cümle yapısıyla ve çoğu kelimeyi yanlış vurgulayarak bozmaktalar. Yabancı dilden gelen kelimeleri konuşmalarının arasına yerli yersiz yerleştiriyorlar. Aynı cümlenin içinde yeni Türkçe ve eski Türkçe kelimeleri bir arada kullanıyorlar. Buna yazılı basında da sıkça rastlanıyor. 
 
Bir ülkenin yozlaşması toplumun bütün katlarında ve yaşamın tüm alanlarında başlar. Türkçenin bozulmasındaki en önemli etkenlerden biri de eğitimin kötüleşmesidir. Devlet okullarının verdiği eğitim çoktan düşüşe geçti, klasik liseler bir anlamda iflasın eşiğinde, imam hatip okulları ise tüm yurda yayıldı. Çocuklar daha adlarını soyadlarını doğru dürüst yazmasını bilmiyor. Cep telefonları ve bilgisayarlar aracılığı ile birbirlerine imla hatası dolu mesajlar yazanlar, doğru bir cümle kurmasını beceremiyor. Bunun da en önemli nedenlerinden biri bence üniversite giriş sınavları. Test sınavına göre hazırlanan sınavlar bütün lise öğrenimini test çözen öğrenci modeline çeviriyor. 
Toplumca gittikçe kültürsüzleşiyoruz. Televizyon bağımlısı insanımız kendini daha çok ekran karşısında oturarak, dizi seyrederek, ya da boyalı basının makaleden çok reklam içeren gazetelerini okuyarak eğitiyor. Dizilerdeki bozuk Türkçeyi Türkçe sanıyor, ona özeniyor, gazete makalelerindeki, ya da son on yılda edebiyat dünyamızı fetheden modern edebiyatçıların romanlarındaki anlatım dilini modern Türkçe diye kabul ediyor. 
 
Bugün büyük kentlerde nüfusun çoğunluğunu kırdan kente göç etmiş, gecekondu mahallerini kurmuş insanlar oluşturuyor. Bu insanlar büyük kentte büyümüş, oranın yaşamından başkasını tanımayan çocuklarına örnek olamıyor, onları büyütüp eğitemiyor. İşte "siyaset-ticaret-tarikat" hamurunda yoğrulmuş medya ideolojisi, kültürü ve diliyle bu insanlarımızı etkiliyor.
 
"Cebimi nasıl doldururum" düşüncesiyle hareket eden "öncü medya"nın tarafsız olması mümkün değidir. Az önce sözünü ettiğim "beşli"nin (siyaset-ticaret-medya-bürokrasi-tarikat) Türk toplumu üzerinde oluşturduğu ortaklık ürkütücü bir aşamada! Onların çıkar ortaklığı bir medya tekeline neden olup, zamanla topluma her istedigini kabullendirebilir. Görüşlerinden diline kadar, bu yelpaze geniştir. Ve bir gün gelecek ki, medya bağımlısı insanlarımız şimdi kullandıkları "Türkçe olmayan Türkçe"ye alıştıkları gibi, tüm yozlaşmayı da olağan bulacaklardır. 
 
"Popüler kültür" denilen canavar, üç beş holdingin elinde tüm toplumu pençesine alıp, eğip bükerken onu holding çıkarlarına uygun olarak yoğuruyor. Gazeteleri, dergileri, radyoları ve televizyonları aracılığıyla bilinçaltımıza işleniyor. Gazetelerde, dergilerde köşe kapmış kimi kimseler bildikleri ya da bilmedikleri konularda gerekli gereksiz ahkam kesiyor. Farklılıklar ortadan kalkıyor, toplum yanlış bilgilendiriliyor. Biz buna "kültürün küresel yozlaşmasıdır” da diyebiliriz. Yönlendirilme, yanlış bilgilendirilme, birörnekleştirilme ve bütün bunların sonucunda  oluşan kültürel bir yozlaşma.
 
Medyanın haber ve bilgi vermesinin ötesinde dünyayı yorumlamak ve aktarmak gibi bir görevi de vardır. Günümüz medyası bütün dünyada gücünü kullanırken, kendi sermaye gruplarının çıkarlarını ön planda tutar, toplumu kimi zaman politikacılarla yaptığı ortaklıklara doğru yönlendirir. Gerçek görevleri, doğru haber ve bilgi aktarmak olan gazete ve televizyonlar halkın önünde gün be gün sınav verdiklerini kimi zaman unutmaktalar. Medya görevini ciddiye almalı, bunu kendi çıkarlarına uygun değil de, toplumun çıkarlarına uygun yerine getirmelidir. Gazete okurken insan kimi zaman: "Köşe yazarı, entelektüel altyapısının eksikliğini kapatmak için mi Türkçe'yi bilinçli bozuyor?” diye sormadan edemiyor. Yoksa, böyle yazarsak okunuyor, böyle yazarsak para kazanabiliyoruz diye mi kafalarından geçiriyorlar?
 
Günlük yaşamda kavramların yıpratıldığına, içlerinin boşaltıldığına tanık oluyoruz. Tabii 'yazar' da bundan nasibini almıyor değil. Hiçbir şey üretmeyenin 'sanatçı' sayıldığı bir ülkede, her yazı yazan da 'yazar' sayılıyor. Bu çok ünlü 'yazı yazan'ların Türkçe yanlışları da 'değişik anlatım' diye sunuluyor; bilgisizlikleri hoş gösteriliyor. Çoğu köşe yazarı ve gazete haber muhabiri yazılarında sık sık yeğlediği Arapça ve Farsça sözcükleri yanlış yazdığı yetmiyormuş gibi, cümle içinde de gereksiz yerlerde kullanıyor. Kimi eski sözcükleri eskiye özenir gibi yeğliyor. Tabii bunu, yeni Türkçesini bilmediğinden de yapabilir!
 
Avrupa'daki Türk medyasına gelince. Bence zoraki yapılanmış bir medya bu. Büyük medya patronları yıllar önce buradaki insanımıza yatırım yapan bir anlayıştan değil, "kazanalım” düşüncesinden yola çıkmışlar. Kanımca Avrupa'daki Türk medyası ne kadar satarsa satsın, ne kadar kanal açarsa açsın, pek ağırlığı olmayan bir azınlık medyası olarak kalmaya mahkum. Kimi Alman politkacının deyişiyle "Getto”laşan kuşaklara hizmet ediyor! Ancak bu medyanın onlarca yıldır Alman medyasının göçmenleri ilgilendiren, onların sorunlarına eğilen konuları ele almaması nedeniyle mevcut olan bir açığı kapattığı da kesindir. Özellikle ülkedeki Türk toplumunu ilgilendiren güncel politikayı ve Almanya'daki siyasi tartışmaları kendi anadilinde yansıttığından insanımız için kaçınılmazdır. Buradaki gazeteler okura bilgi verirken anlaşılır, sade ve doğru bir dil kullanmak zorundadır. Ne yazık ki buna pek dikkat edilmiyor. Bence nedenlerinden biri, anlaşılır ve sade dilde yazmanın sanıldığı kadar kolay olmadığıdır.
 
Almanya'da büyüyen insanlarımız için Türkçe´nin artık ikinci bir dil olduğunu kabul etmek zorundayız. Son dönemde bu ülkede Almanca'yı iyi bilen ve konuşan bir Türk nesli oluştu diyebiliriz. Ancak onların Türkçe okuma ve yazmadaki sıkıntılarını görmezlikten gelmemeli. Almanya'da bugün 5-6 yaşında olan Türkler 20 yıl sonra nasıl bir Türkçe konuşacak, bunu şimdiden bilemeyiz. Ancak günümüz medyasının Türkçesi ile büyüyecek bu neslin ilerde, şu gün kirlenmeye başladı dediğimiz Türkçeyi bile konuşamayacağına emin olabilirsiniz. 
 
Başta Hessen Eyalet Başbakanı Roland Koch olmak üzere birçok Alman politikacının Türklerin kendi anadillerindeki yayınları izlemesini "endişe verici" buldukları bilinen bir gerçek. Fakat Türkçe'nin Almanya için bir zenginlik olduğunu kavramış politikacılar da yok değil. Türkçe yaşarsa, Türkçe medya da yaşayacaktır. Türkçe'nin yaşamasına katkıda bulunmak buradaki medyanın da yararınadır, çünkü bundan ekonomik çıkarları vardır. Türkçe basının bu ülkedeki varlığını sürdürme direnci sadece ekonomik çıkarlarıyla bağlantılı olmamalıdır. Basınımız, Türkçe'yi kullananların yararlarını da düşünmek, onları desteklemek zorundadır. Türkçe'nin iletişim dili olarak gelecek kuşaklarda da yaşaması bu ülkedeki medyamızın büyük sorumluluğu altındadır.
 
Sadece merkezi İstanbul'da olanlar değil, son yıllarda Almanya'da kurulan ve ayakta kalmayı başaran çok sayıda basın-yayın organı da oldukça renkli bir çeşitlilik içinde. Onlar Türkçe okuyan 2 milyonu aşkın bir toplumu bilgilendirme iddiasını taşıyor. Burada yayınlanan gazetelerimiz baskılarına Avrupa'ya özel sayfalar eklediler, daha çok insanımızı ilgilendiren haberlere yer açtılar. Örneğin ağırlıklı olarak Avrupa'daki siyasal, sosyal, kültürel, sanatsal, sportif gelişmeleri ele alan "Avrupa" haberleri "Avrupa" sayfalarını doldurmaya başladı. Şunu da unutmayalım, Türklerin % 55'inin sadece Türkçe gazete okumakla yetindiği tahmin ediliyor. 
 
Tamamen Avrupa'da hazırlanan ve büyük bölümü bedava dağıtılan çok sayıda haftalık, aylık gazete-dergi de Türkçe medyayı zenginleştiriyor. Merkezi Türkiye'de olan televizyon ve radyo yayınları yoğun olarak izleniyor. Araştırmalara göre her üç Türk evinden ikisinde Türkçe televizyonları izlemek için uydu anten var. Türklerle ve Türkiye ile bilgileri göçten 45 yıl sonra hâlâ Türk medyasından alıyorsak, bunun nedenini Alman medyasının ilgisizliğine ve de yetersizliğine bağlamak gerekir. Türk toplumunun bu ülkeye uyumu Almanya'daki Türk medyasının görevi´dir diye düşünmek de kimi gerçekleri kabullenmemek anlamına gelir. 
 
Günlük yaşamımızda ayak üstü okunan gazete ve dergiler türemeye başladı. Belki endüstri toplumu olmanın getirdiği birşey bu. Türkçe medyanın çeşitliliği memnuniyet verici olabilir, fakat bunu içerik açısından da söylemek ne yazık ki mümkün değil. Araştırmacı gazetecilik, ciddi habercilik Türkiye'de olduğu gibi burada da pek önemsenmezken, magazin gazeteciliği ilerliyor. Bu tip gazetecilik de, daha çok sansasyona ağırlık verdiği için kendine uygun, kolay anlaşılır, basit bir dil kullanıyor. 
 
Türkçe'yle çalışarak, üreterek yaşamlarını kazanan gazetecilerin, zengin bir geleneği devam ettirenler olarak mesleki sorumluluklarının farkında olmaları kaçınılmazdır. Son olarak şuna da dikkati çekmek istiyorum: Almanya'daki Türk medyasının günümüzde, her iki dili aynı mükemmelikte kullanabilen eleman bulması da gözardı edilemeyecek bir sorundur.

17 Mayıs 2009

Havyarlı, ıstakozlu, şampanyalı kriz...

Cumhuriyet Dergi 17.05.2009
BERLİN
AHMET ARPAD

Daha içeri adımınızı atar atmaz gözleriniz kamaşıyor. Sanki Topkapı Sarayı'nın hazine dairesine girdiniz. Bulgari, Tiffany, Heuer, Chopard... İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Vitrinler kolye, küpe, yüzük, kol saati dolu. Pahalı mı pahalı. Altın, platin, gümüş. Pırıl pırıl, ışıl ışıl camekânlar. Birkaç müşteri göze çarpıyor. Pek Alman'a benzemiyorlar. Kadınlar alışveriş yapıyor, adamlar sohbet ediyor. Paralı Doğu Avrupalılar olmalı. Bin beş yüz değişik parfümün satıldığı şık Beauty Department'e hiç uğrayan yok. Bir kat yukarıda Gucci, Dior, Chanel. Burada da müşteriden çok personel var. Güzel kızlar elleri önlerinde gülümseyip bekleşiyorlar. Her taraf şık, ışıl ışıl, modern, bakımlı. Satılanlar güzel ve çekici. Gereksinimi olmasa bile bir şeyler almak istiyor insan. Tabii cebinde parası varsa!

Günlerden çarşamba, öğle üzeri. Avrupa'nın en büyük satış merkezlerinden Berlin KaDeWe'nin bütün katları bomboş, in cin top oynuyor. Bundan iki yıl önce yüzüncü yaşına basan 60 bin metre satış alanına sahip mağazada 380 bin çeşit eşya satışa sunuluyor. Sabahtan akşamın geç saatlerine iki bin personel müşteri bekliyor. Katları birbirine altmış dört yürüyen merdiven ile yirmi altı asansör bağlıyor. Kısa süre öncesine kadar gün be gün elli bin insanın ziyaret ettiği söylenen KaDeWe geçmişini mumla arıyor. Şu sıralar sahiplerinin elden çıkarmaya uğraştığı, Batı Avrupa'nın bu dev mağazasını dünya savaşları bile sarsamamıştı. Hitler daha 1933 yılında Yahudi aile Tietz'i satışa zorlayıp, KaDeWe'ye el koymuş, başına da Aryan birini getirmişti! On yıl sonra bir Amerikan savaş uçağının üzerine düşmesiyle harap olan mağaza 10 Temmuz 1950'de yeniden açıldığında tam 180 bin Berlinli coşkuyla kapılarına saldırmıştı. KaDeWe aynı hücumu, onlarca yıllık düşleri sonunda gerçekleşen Doğu Berlinlilerin Kasım 1989'da duvarın batı tarafına geçmesiyle yaşamıştı.

Berlin'i ziyaret eden her turistin uğradığı söylenen KaDeWe'nin bugün sadece üst iki katı dolu. Rusya'nın, İran'ın havyarları, Fransa'nın şampanyaları, adını bilmediğiniz ülkelerin şarapları, uzakların narenciyeleri, Pasifik adalarının egzotik yiyecekleri otuz şarküterinin vitrinlerini dolduruyor. Kat kat, dizi dizi peynirler, dev jambonlar, yer mantarları, dört yüzün üzerinde ekmek ve sandviç çeşidi... Parisli Lenôtre'nin vitrinlerinde, sabahın altısında uçakla gelmiş, olağanüstü görünümde ve lezzette pastalar, ağızda eriyen inanılmaz çeşitte fondanlar. Bu kat hiçbir krizden etkilenmeyen insanlarla dolu. Cepleri paralı, giyimleri şık mı şık hanımlarla beyler ayaküstü bir şeyler atıştırıyor, şampanya yudumluyor. Istakozlar, istiridyeler, havyarlar, füme balıklar onları bekliyor. Biz ise en üst kattaki self-service lokantayı yeğliyoruz. Burasını daha çok turistler doldurmuş. Aşçıların gözünüzün önünde hazırladığı değişik yemekler çekici. Adam başı en az 30 Avro'ya karnınızı doyurduğunuza değiyor. Berlin ayağınızın altında.
 
Az sonra Unter den Linden Bulvarı'ndaki Café Einstein'da masalar dolu. Salzburglu edebiyatçı tanışla Viyana kahvesi yudumlayıp, Sacher Torte yerken o akşam başlayacak Stefan Zweig sempozyumundan söz ediyoruz. Parlamento az ötede. Sorduğumuz garson kız, Başbakan Merkel'in bugün Café Einstein'a uğramadığını söylüyor...
 
www.ahmet-arpad.de

1 Mayıs 2009

Türk Medyasının Türkçesi

Mayıs 2009
Ahmet ARPAD
Duisburg/Essen Üniversitesi'nde konuşma


Bir ülkenin yozlaşması toplumun bütün katlarında ve yaşamın tüm alanlarında başlar. Türkçenin bozulmasındaki en önemli etkenlerden biri de eğitimin kötüleşmesidir. Devlet okullarının verdiği eğitim çoktan düşüşe geçti, klasik liseler bir anlamda iflasın eşiğinde, imam hatip okulları ise tüm yurda yayıldı.

Siyasetçi-medya patronu ilişkisi 1980li yıllarda Turgut Özal ile başlamış ve sonra da güçlenerek varlığını sürdürmüştür. Yasalar, bir gazete ya da televizyon kanalı sahibinin bir başka gazete ya da televizyon kanalındaki mülkiyetini sınırlamışsa da günümüzde tekelciliğe karşı konulmuş olan bu yasaya kimse uymaz. Bugünkü Türkiye’de "kurallara ve yasalara uymama" davranışı en yaygın olarak siyasette ve medyada görülmektedir. 12 Eylül 1980 dönemi ile başlatılan, Turgut Özal ile temelleri sağlamlaştırılan ve onun "çocuklarınca" sürdürülen, tüm medyayı pençesine alan yozlaşma, siyaset, ticaret ve medya ortak ilişkisinden kaynaklanır. Son 5-6 yılda oldukça gelişen ve de güçlenen bir "siyaset-ticaret-medya-bü-rokrasi-tarikat" ortak ilişkisini günümüzde bütün gücüyle yaşıyoruz. Bunun bence en önemli nedeni, genel bir yağma kültürünün hem siyasete hem de medyaya egemen olmasıdır.

İşte bu tip bir medya da, yapısı nedeniyle bir çok gazete ve televizyon kanalını içinde barındıran holdingleri aracılığı ile toplumun haber ve bilgi alma özgürlüğünü olumsuz etkiler, hatta yerine göre de kısıtlar. Siyaset-medya ilişkisi demokrasiye büyük zarar vermeyi geçmişte olduğu gibi günümüzde de sürdürmektedir. Böyle bir yapıda, patronun bir siyasal lidere yakınlığına ses çıkarmayan, daha doğrusu o politikacının görüşünü destekleyici makaleler kaleme alan köşe yazarının cebine, kalitesi ve yeteneği ne olursa olsun, ay be ay on binlerce dolar doldurulur.

Günümüz Türkiyesinde medya ve politika yozlaşması birbirine paralel ve hızlı adımlarla ilerlemektedir. Bu iki gücün yozlaşmasının, onların büyük etkisindeki topluma da sıçramaya başladığının belirtilerini çoktandır sezmemek mümkün değil. Bugün Türk medyasına egemen olan Türkçe yozlaşması yazılı basından çok televizyonlarda ve radyolarda görülmekte. Ekranlara çıkanlar, mikrofonu eline alanlar Türkçeyi, kurdukları cümle yapısıyla ve çoğu kelimeyi yanlış vurgulayarak bozmaktalar. Yabancı dilden gelen kelimeleri konuşmalarının arasına yerli yersiz yerleştiriyorlar. Aynı cümlenin içinde yeni Türkçe ve eski Türkçe kelimeleri bir arada kullanıyorlar. Buna yazılı basında da sıkça rastlanıyor.

Bir ülkenin yozlaşması toplumun bütün katlarında ve yaşamın tüm alanlarında başlar. Türkçenin bozulmasındaki en önemli etkenlerden biri de eğitimin kötüleşmesidir. Devlet okullarının verdiği eğitim çoktan düşüşe geçti, klasik liseler bir anlamda iflasın eşiğinde, imam hatip okulları ise tüm yurda yayıldı. Çocuklar daha adlarını soyadlarını doğru dürüst yazmasını bilmiyor. Cep telefonları ve bilgisayarlar aracılığı ile birbirlerine imla hatası dolu mesajlar yazanlar, doğru bir cümle kurmasını beceremiyor. Bunun da en önemli nedenlerinden biri bence üniversite giriş sınavları. Test sınavına göre hazırlanan sınavlar bütün lise öğrenimini test çözen öğrenci modeline çeviriyor

Toplumca gittikçe kültürsüzleşiyoruz. Televizyon bağımlısı insanımız kendini daha çok ekran karşısında oturarak, dizi seyrederek, ya da boyalı basının makaleden çok reklam içeren gazetelerini okuyarak eğitiyor. Dizilerdeki bozuk Türkçeyi Türkçe sanıyor, ona özeniyor, gazete makalelerindeki, ya da son on yılda edebiyat dünyamızı fetheden modern edebiyatçıların romanlarındaki anlatım dilini modern Türkçe diye kabul ediyor.

Bugün büyük kentlerde nüfusun çoğunluğunu kırdan kente göç etmiş, gecekondu mahallerini kurmuş insanlar oluşturuyor. Bu insanlar büyük kentte büyümüş, oranın yaşamından başkasını tanımayan çocuklarına örnek olamıyor, onları büyütüp eğitemiyor. İşte "siyaset-ticaret-tarikat" hamurunda yoğrulmuş medya ide- olojisi, kültürü ve diliyle bu insanlarımızı etkiliyor.
"Cebimi nasıl doldururum" düşüncesiyle hareket eden "öncü medya"nın tarafsız olması mümkün değildir. Az önce sözünü ettiğim "beşli"nin (siyaset-ticaret-medya-bürokrasi-tarikat) Türk toplumu üzerinde oluşturduğu ortaklık ürkütücü bir aşamada! Onların çıkar ortaklığı bir medya tekeline neden olup, zamanla topluma her istediğini kabullendirebilir. Görüşlerinden diline kadar, bu yelpaze geniştir. Ve bir gün gelecek ki, medya bağımlısı insanlarımız şimdi kullandıkları "Türkçe olmayan Türkçe"ye alıştıkları gibi, tüm yozlaşmayı da olağan bulacaklardır.

"Popüler kültür" denilen canavar, üç beş holdingin elinde tüm toplumu pençesine alıp, eğip bükerken onu holding çıkarlarına uygun olarak yoğuruyor. Gazeteleri, dergileri, radyoları ve televizyonları aracılığıyla bilinçaltımıza işleniyor. Gazetelerde, dergilerde köşe kapmış kimi kimseler bildikleri ya da bilmedikleri konularda gerekli gereksiz ahkam kesiyor. Farklılıklar ortadan kalkıyor, toplum yanlış bilgilendiriliyor. Biz buna "kültürün küresel yozlaşmasıdır" da diyebiliriz. Yönlendirilme, yanlış bilgilendirilme, birörnekleştirilme ve bütün bunların sonucunda oluşan kültürel bir yozlaşma.
Medyanın haber ve bilgi vermesinin ötesinde dünyayı yorumlamak ve aktarmak gibi bir görevi de vardır. Günümüz medyası bütün dünyada gücünü kullanırken, kendi sermaye gruplarının çıkarlarını ön planda tutar, toplumu kimi zaman politikacılarla yaptığı ortaklıklara doğru yönlendirir. Gerçek görevleri, doğru haber ve bilgi aktarmak olan gazete ve televizyonlar halkın önünde gün be gün sınav verdiklerini kimi zaman unutmaktalar. Medya görevini ciddiye almalı, bunu kendi çıkarlarına uygun değil de, toplumun çıkarlarına uygun yerine getirmelidir. Gazete okurken insan kimi zaman: "Köşe yazarı, entelektüel altyapısının eksikliğini kapatmak için mi Türkçe’yi bilinçli bozuyor?" diye sormadan edemiyor. Yoksa, böyle yazarsak okunuyor, böyle yazarsak para kazanabiliyoruz diye mi kafalarından geçiriyorlar?

Günlük yaşamda kavramların yıpratıldığına, içlerinin boşaltıldığına tanık oluyoruz. Tabii "yazar" da bundan nasibini almıyor değil. Hiçbir şey üretmeyenin "sanat- çı" sayıldığı bir ülkede, her yazı yazan da "yazar" sayılıyor. Bu çok ünlü "yazı yazan"ların Türkçe yanlışları da 'değişik anlatım’ diye sunuluyor; bilgisizlikleri hoş gösteriliyor. Çoğu köşe yazarı ve gazete haber muhabiri yazılarında sık sık yeğlediği Arapça ve Farsça sözcükleri yanlış yazdığı yetmiyormuş gibi, cümle içinde de gereksiz yerlerde kullanıyor. Kimi eski sözcükleri eskiye özenir gibi yeğliyor. Tabii bunu, yeni Türkçesini bilmediğinden de yapabilir!

Avrupa’daki Türk medyasına gelince. Bence zoraki yapılanmış bir medya bu. Büyük medya patronları yıllar önce buradaki insanımıza yatırım yapan bir anlayıştan değil, "kazanalım" düşüncesinden yola çıkmışlar. Kanımca Avrupa’daki Türk medyası ne kadar satarsa satsın, ne kadar kanal açarsa açsın, pek ağırlığı olmayan bir azınlık medyası olarak kalmaya mahkum. Kimi Alman politikacının deyişiyle "getto"laşan kuşaklara hizmet ediyor! Ancak bu medyanın onlarca yıldır Alman medyasının göçmenleri ilgilendiren, onların sorunlarına eğilen konuları ele almaması nedeniyle mevcut olan bir açığı kapattığı da kesindir. Özellikle ülkedeki Türk toplumunu ilgilendiren güncel politikayı ve Almanya’daki siyasi tartışmaları kendi anadilinde yansıttığından insanımız için kaçınılmazdır. Buradaki gazeteler okura bilgi verirken anlaşılır, sade ve doğru bir dil kullanmak zorundadır. Ne yazık ki buna pek dikkat edilmiyor. Bence nedenlerinden biri, anlaşılır ve sade dilde yazmanın sanıldığı kadar kolay olmadığıdır.
 Almanya’da büyüyen insanlarımız için Türkçenin artık ikinci bir dil olduğunu kabul etmek zorundayız. Son dönemde bu ülkede Almanca’yı iyi bilen ve konuşan bir Türk nesli oluştu diyebiliriz. Ancak onların Türkçe okuma ve yazmadaki sıkıntılarını görmezlikten gelmemeli. Almanya’da bugün 5-6 yaşında olan Türkler 20 yıl sonra nasıl bir Türkçe konuşacak, bunu şimdiden bilemeyiz. Ancak günümüz medyasının Türkçesi ile büyüyecek bu neslin ilerde, şu gün kirlenmeye başladı dediğimiz Türkçeyi bile konuşamayacağına emin olabilirsiniz.

Başta Hessen Eyalet Başbakanı Roland Koch olmak üzere birçok Alman politikacının Türklerin kendi anadillerindeki yayınları izlemesini "endişe verici" buldukları bilinen bir gerçek. Fakat Türkçe’nin Almanya için bir zenginlik olduğunu kavramış politikacılar da yok değil. Türkçe yaşarsa, Türkçe medya da yaşayacaktır. Türkçe’nin yaşamasına katkıda bulunmak buradaki medyanın da yararınadır, çünkü bundan ekonomik çıkarları vardır. Türkçe basının bu ülkedeki varlığını sürdürme direnci sadece ekonomik çıkarlarıyla bağlantılı olmamalıdır. Basınımız, Türkçe’yi kullananların yararlarını da düşünmek, onları desteklemek zorundadır. Türkçe’nin iletişim dili olarak gelecek kuşaklarda da yaşaması bu ülkedeki medyamızın büyük sorumluluğu altındadır.
Sadece merkezi İstanbul’da olanlar değil, son yıllarda Almanya’da kurulan ve ayakta kalmayı başaran çok sayıda basın-yayın organı da oldukça renkli bir çeşitlilik içinde. Onlar Türkçe okuyan 2 milyonu aşkın bir toplumu bilgilendirme iddiasını taşıyor. Burada yayınlanan gazetelerimiz baskılarına Avrupa’ya özel sayfalar eklediler, daha çok insanımızı ilgilendiren haberlere yer açtılar. Örneğin ağırlıklı olarak Avrupa’daki siyasal, sosyal, kültürel, sanatsal, sportif gelişmeleri ele alan "Avrupa" haberleri "Avrupa" sayfalarını doldurmaya başladı. Şunu da unutmayalım, Türklerin %55’inin sadece Türkçe gazete okumakla yetindiği tahmin ediliyor.

Tamamen Avrupa’da hazırlanan ve büyük bölümü bedava dağıtılan çok sayıda haftalık, aylık gazete-dergi de Türkçe medyayı zenginleştiriyor. Merkezi Türkiye’de olan televizyon ve radyo yayınları yoğun olarak izleniyor. Araştırmalara göre her üç Türk evinden ikisinde Türkçe televizyonları izlemek için uydu anten var. Türklerle ve Türkiye ile bilgileri göçten 45 yıl sonra hâlâ Türk medyasından alıyorsak, bunun nedenini Alman medyasının ilgisizliğine ve de yetersizliğine bağlamak gerekir. Türk toplumunun bu ülkeye uyumu "Almanya’daki Türk medyasının görevi"dir diye düşünmek de kimi gerçekleri kabullenmemek anlamına gelir.

Günlük yaşamımızda ayak üstü okunan gazete ve dergiler türemeye başladı. Belki endüstri toplumu olmanın getirdiği bir şey bu. Türkçe medyanın çeşitliliği memnuniyet verici olabilir, fakat bunu içerik açısından da söylemek ne yazık ki mümkün değil. Araştırmacı gazetecilik, ciddi habercilik Türkiye’de olduğu gibi burada da pek önemsenmezken, magazin gazeteciliği ilerliyor. Bu tip gazetecilik de, daha çok sansasyona ağırlık verdiği için kendine uygun, kolay anlaşılır, basit bir dil kullanıyor.
Türkçe’yle çalışarak, üreterek yaşamlarını kazanan gazetecilerin, zengin bir geleneği devam ettirenler olarak mesleki sorumluluklarının farkında olmaları kaçınıl- mazdır. Son olarak şuna da dikkati çekmek istiyorum: Almanya’daki Türk medyasının günümüzde, her iki dili aynı mükemmellikte kullanabilen eleman bulması da gözardı edilemeyecek bir sorundur.

26 Nisan 2009

Adolf Hitler'in soykırımcısı...

Cumhuriyet Dergi 26.04.2009
STUTTGART
AHMET ARPAD

Münih'te 1900'da doğar. Babası lise öğretmenidir. Kent burjuvazisine mensup, hali vakti yerinde Katolik bir ana babanın oğlu olarak iyi yetişir, hümanist bir eğitim alır. Ufak-tefektir, çekingendir, pek arkadaşı yoktur. Birinci Dünya Savaşı'nda asker olup, cepheye gitmek ister, ancak yaşı elvermediği için düş kırıklığına uğrar. Katolik ve tutucu genç Heinrich Himmler 1922'de kendini birden Nasyonal sosyalistlerin arasında bulur. 1923'te Hitler'in Münih'teki darbe girişiminde yer alır. Başarılı olmayan bu darbeden kısa süre sonra partide hızlı adımlarla ilerler. 1925'te Nazilerin güvenlik örgütü SS'e katılır, üç yıl sonra da devlet terörü estiren örgütün başına getirilir. Himmler'in örgüte aldığı erkeklerin büyük çoğunluğu işsiz, yaşamla arası pek iyi olmayan, her türlü emri yerine getirmeye hazır insanlardır. 1930'lara girildiğinde Nasyonal sosyalistler topluma ağırlıklarını koymaya başlarlar. 5 Mart 1933'te aldığı yüzde 44 oyla başbakanlık koltuğuna oturan Hitler, 23 Mart'ta sosyalistler hariç diğer partilerin oyu ile çıkardığı yetki yasasıyla yasama, yürütme ve yargıyı tek elde toplar, Nazi diktatörlüğünü perçinler. Hemen ardından ideolojisini eleştiren herkesi sorgusuz sualsiz tutuklatmaya başlar. Sosyalistler, aydınlar, düşünürler, sendikacılar, yazarlar... Nazi karşıtı birçok kişi Himmler'in emriyle yok edilir. Sorumluluğundaki SS bünyesindeki Dirlewanger ve Kaminksi tugaylarının savaş sırasında en büyük soykırım suçu işlediği söylenir. Bu nedenle başta Yahudiler olmak üzere Aryan ırkından olmayan tüm azınlıkların soykırımından Hitler kadar Nazi Almanya'sının ikinci adamı Himmler de sorumludur. Führer soykırımın planlayıcısı, Himmler de uygulayıcısıdır! Hitler'e olan yakınlığı korku ile dalkavukluk arasında bir bağımlılıktır. 1943'te İçişleri Bakanı görevini de üstlenen Himmler'in emrindeki SS örgütü iki milyon üyeye ulaşır.
 
Ancak savaşın sonuna doğru Himmler Almanya'nın zaferinden kuşku duymaya başlar. Nazi rejiminin hayatta kalmasını sağlamak için İngiltere ve Amerika ile barış görüşmeleri gerektiğini açık açık söyler. Savaşı yitireceğini fark eden Hitler'in onu partiden atması üzerine Himmler yalnız kalır. Müttefiklerin ülkeyi işgal etmesiyle sahte kimliğe bürünür, adını başçavuş Heinrich Hitzinger olarak değiştirir. Hiç kesmediği bıyığını tıraş eder, gözlüğünü çıkarır, sol gözüne bant takar ve doğum yeri Bavyera'ya dönmek için yola koyulur. Ancak 21 Mayıs 1945 günü, üstü başı yırtık, Lüneburg yakınlarında İngilizlere yakalanır. İki gün sonra Heinrich Himmler olduğu anlaşılınca, daha önceden dişinin arasına yerleştirilmiş siyanür kapsülünü ısırarak intihar eder. İngilizler Himmler'i Lüneburg yakınlarında defnederler. Bugün mezarının yeri bilinmiyor. “Doğa kanunu olacağına varmalı ve en uygun olanlar yaşamalıdır” diyen Heinrich Himmler üç kişilikli bir insandı. O bir ideolog, hırslı bir politikacı ve tehlikeli bir oportünistti. Birkaç ay önce çıkan dev eserinde araştırmacı Peter Longerich, Himmler'e tam 1040 sayfa ayırmış.
 
www.ahmet-arpad.de

5 Nisan 2009

Islık çalan orangutan ve Japonlar

Cumhuriyet Dergi 05.04.2009
HEIDELBERG
AHMET ARPAD
 
Ujian'e her sabah sebze getiren adam yolda karşılaştığı bir tanışı ile çeneye daldığı için geç kalmıştı. Ujian, yüzünü kafesinin parmaklıklarına dayamış onlara bakıyordu. Adamın elindeki, içi sebze ve meyve dolu sepet ağzını sulandırıyordu. Az ötede duran adamların koyu sohbeti bitecek gibi değildi. Birden arkalarından gelen ıslık sesiyle irkildiler, başlarını çevirip, ıslığın kimden geldiğine baktılar. Görünürde kimseler yoktu. Çeneye devam ettiler. Fakat yine bir ıslık! Onlara ıslık çalan, sabırsızlanmaya başlamış olan Ujian'dı. Heidelberg hayvanat bahçesindeki bu sansasyon olay geçen yılın ağustosunda gerçekleşmişti. O günden bu yana on dört yaşındaki dev orangutan Ujian keyfi yerinde oldu mu kendi kendine ıslık çalıyor. Bakıcılarının söylediğine göre bu arada tekniğini de düzeltmiş. İnsan elinde büyütülmüş olduğu için niyeti onların dikkatini çekmekmiş. Bakıcıları denemiş, içi ceviz, fındık ve kuru üzüm dolu kapları gördü mü, sevincinden hemen ıslığa başlıyormuş. Çocukluğunu Stuttgart hayvanat bahçesinde geçirmiş olan Ujian, dünyada ıslık çalmasını beceren üç orangutandan biri. Şu sıralar ABD'nin İowa eyaletindeki Great Ape Center'in uzmanları onun ıslığı üzerine kafa yoruyor...
 
Heidelberg'e gelip de Neckar nehri kıyısındaki tarihi kente tepeden bakan sarayı ve mahzenindeki bir zamanlar 220 bin litre şarap alan dünyanın en büyük fıçısını görmemek olmaz. Parkının ağaçları altında Goethe sık sık oturur, aşağılardaki Neckar vadisini seyredermiş. Sarayın önündeki alan her zamanki gibi turist dolu. Japon gruplar çoğunlukta. Asya'nın bu hep gülümseyen insanları cıvıl cıvıl. Upuzun bir limuzin yaklaşıyor, az ötede duruyor. Beyaz tuvaletli bir Japon gelin iniyor.
 
Heidelberg turizm bürosu Japonlara saray kilisesinde düğün düzenliyor. Mendelssohn'un düğün marşı dışarılara taşıyor. Dağ treni ile indiğimiz kentin sokakları da Japon dolu. Rehberlerinin peşinden koşar adım gidiyorlar. O sokaktan bu sokağa, tarihi yapıların önünden hızla geçiyor, kilisenin çabucak fotoğrafını çekiyorlar. Rehberlerin işi kolay, grupları ne kadar büyük olursa olsun tek turist kaybolmuyor. Japonlar neredeyse "bitişik nizam" geziyorlar!
 
İki saatlik Heidelberg turlarının son durağı tarihi taş köprü. Arka planda saraylı bir Heidelberg panorama fotoğrafı. Oradan da dosdoğru hediyelik eşya dükkânı "Unicorn"a. Heidelberg'e gelen Japon turistleri, Alman dükkânlarına yüz vermiyorlar, yüzde 20 pahalı da olsa, sadece kendi dükkânları "Unicorn"dan alışveriş ediyorlar! Onların pek zamanı yok. Bir haftada Avrupa: Londra, Paris, Amsterdam, Roma! Heidelberg ve Münih (Japonlar için Old Germany). Kent yüzyıllar boyu bütün dünyadan akademisyenleri, sanatçıları, edebiyatçıları çekmiş. Şimdi her yıl 800 bin turist otellerinde konaklıyor, üç buçuk milyon insan günübirlik Heidelberg'i ziyaret ediyor.
 
Ilık bir bahar gününde pazar alanındaki çeşmenin önünde oturmuş genç, dalgın dalgın gitarının tellerine vuruyor. Belki güzel havayla keyiflenen Ujian de şu sıra yine ıslık çalmaya başlamıştır. Söylendiğine göre aynı gruptan 20 yaşındaki dişi orangutan Puan da şu sıralar ıslık çalmayı denemekteymiş...
 
www.ahmet-arpad.de

22 Mart 2009

Tim de bir "loser"dı...

Cumhuriyet Dergi 22.03.2009
STUTTGART
AHMET ARPAD

Bir veya iki katlı, bahçeleri bakımlı şık villalar, kapılarında pahalı otomobiller... Burada yaşayanlar iyi iş güç sahibi, gelir düzeyi yüksek aileler. Sokaklar bomboş, bahçelerde tek insan yok. Sadece bir villada polisler nöbet tutuyor. Gazeteciler, televizyoncu ve radyocular çoktan sokakları terk etmiş. Köyün iki lokantası "Lamm" ve "Löwen" öğleden sonra kapatmış. Küçük bakkal dükkânını işleten kadın kapının önüne iskemlesini çıkarmış güneşleniyor. On beş kişiyi öldürüp, son kurşunu da kendine sıkan Tim"in on yedi yıl yaşamış olduğu Stuttgart yakınlarındaki Weil zum Stein köyü ölü sessizliğine bürünmüş...
 
"Winner-Loser" kültürü Almanya"da her geçen gün daha çok ağırlık kazanıyor. Günlük yaşam sorunlarının altından kalkamayan sadece yetişkinler değil. Toplumun geleceği çocuklar ana babaları ile ayrı ayrı dünyalarda yaşıyorlar. On iki, on üç yaşında sigaraya, içkiye başlıyorlar, uyuşturucu kullanıyorlar, kaba kuvvete başvuruyorlar. Günümüz yetişkinleri kötü yola düşen günümüz gençleri ile baş edemiyor. Açlık sınırında yaşayan anneler çocuklarını öldürüyor. "Almanya"daki eğitim utanç verici... İnsanların yeterli eğitim almadığı ülkelerde demokrasi işlemez..." sözleri Cumhurbaşkanı Horst Köhler"in. Çeşitli nedenlerle sorunlu yetişen gence ailesinin gösteremediği ilgi ve sıcaklığı okulu da veremiyor. Öğretmen yetersizliğinin yanı sıra sınıfların da kalabalık olması öğrencinin randımanını azaltıyor. Çevresinden beklediği ilgiyi göremeyen genç insanlar bunu başka yerlerde arıyor. İçkide uyuşturucuda ve şiddet içerikli bilgisayar oyunlarında... Gelişme çağındaki bu insanlar güçlü olmak, kabul edilmek, kişilik sahibi olmak, korkularını birisine anlatmak, sorunlarını onunla paylaşmak istiyor. Günümüzün stres dolu, hızlı yaşayan ve sadece güçlüyü kabul eden toplumunda bütün bunları başaramamış, ailesinden kopmuş Tim gibi kimi "loser" de günün birinde hıncını onu dışlamışlardan alıyor!
 
"JawsPredator1" takma adını kullanan, gününü evde tek başına geçiren Tim şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynayarak zaman öldürüyor, "airsoft" oyunlarındaki, gerçeklerine benzer silahlar kullanıyordu. Babası ona daha 14 yaşında atış kulübünde silah kullanmasını öğretmişti. Erfurt ve Emstetten"de gerçekleşen okul katliamları üzerine de fikir yürüten Tim"e göre, "İşin komik tarafı katliam yapacaklarını daha önce açıklayanlara bugüne kadar kimsenin inanmamış olması!" O, içine kapanıktı, pek konuşmazdı. Tüm dünyası "Far Cry 2", "Counterstrike" ve "Tactical Ops" gibi oyunlardı. Yakın çevresi Tim"den gelen sinyalleri fark etmiyordu. Onunla sınıfta dört yıl yan yana oturan Phlipp ile bir rastlantı sonucu tanıştım. "En iyi arkadaşlarımdan biriydi." dediği Tim iki kişilikli olmalıydı. Büyük balığın küçük balığı yuttuğu, ortak değerlerin çoktan yitirildiği günümüz Alman toplumunda insanlar bencilleşiyor, içlerine kapanıyor, kabuklarına çekiliyor. Birey, yalnızlık ve bencillikle daha çocukluğunda tanışıyor. Tim"in katliam yaptığı Winnenden"de karısı bir zamanlar öğretmenlik yapan Cumhurbaşkanı Horst Köhler soruyor: "İnsanlarımızla yeterince ilgileniyor muyuz?"
 
www.ahmet-arpad.de