6 Ocak 2009

M.Simmel, 12 Eylül’ü neden protesto etti?

Doğan HIZLAN
Hürriyet, 06.01.2009


POPÜLER romanlarıyla 80 milyondan fazla okura ulaşan Johannes Mario Simmel, Türkiye’de çok satanlar arasında yer almıştır. 7 Nisan 1924’te Viyana’da doğdu, 1 Ocak 2009’da İsviçre’de öldü. Otuzu aşkın kitabı bizde yayınlandı.

Birçok kitabını dilimize çeviren Ahmet Arpad, Simmel’in 12 Eylül’den sonra, kitaplarının Türkiye’de yayınlanmasına neden müsaade etmediğini bana gönderdiği e-postada şöyle açıklıyor:

"Türkiye’de 12 Eylül ihtilalinin peşinden gelen ’düşünceyi kısıtlama’ dönemi, solcu düşünürlerin, yazar ve gazetecilerin tutuklanması, ömrü boyunca düşünce özgürlüğü ve haksızlığa karşı savaşmış Mario Simmel’e eserlerinin Türkiye’de basılmasına izin vermeme kararını aldırtmıştı.

Ta ki 2008 yılına geldiğinde uzun görüşmeler sonucu onu bu yirmi yıllık inadından vazgeçirebilene kadar.

Mario Simmel’i 35 yıl boyunca tanımış olduğum için kendimi mutlu hissediyorum. O yaşam görüşlerimi etkilemiş bir insandır."

Mario Simmel’in Bırakın Yaşasınlar romanı (*), Ahmet Arpad’ın çevirisiyle yirmi beş yıl sonra yeniden yayınlandı. Hafta sonu yıllar öncesinin değişmeyen lezzetiyle okudum.

Bir serüven, aşk romanı içinde, nasıl ırkçılığa, Nazizm’e karşı olduğunu, Türklere yapılan haksızlığı nasıl kınadığını bir kez daha gördüm.

Türkleri ve Türk çocuklarını över bu kitabında, kahramanlardan biri, "Bu kışkırtıcılığa bir son verin! Türkleri rahatsız etmeyin" der.

Ölümünden dört ay önceye kadar Simmel’le görüşen Arpad, onun önemli sözlerinden bir seçmeyi de bana gönderdi.

Sanırım bu sözler onun siyasal tavrını yeterince açıklıyor:

Bir kitap kolay okunuyorsa yazılması mutlaka zor olmuştur.

Almanya’da çoğu kişinin sağ gözü hep kör olmuştur.

Nasyonal sosyalizm, yaşamım boyunca benim için travma idi.

Naziler ve Neo-Naziler gözümde hep bir veba hastalığı idi.

İnsanın yaşamındaki tek günahı, cesaretini yitirmesidir.

Yaşamın anlamı, her insanın görevini yerine getirmesidir.

Dünyada bir insan başka bir insanı mutlu yapabilseydi bütün dünya mutlu olurdu.

Yazar olarak bu dünyayı değiştiremezsiniz, fakat kimi kötülüğe engel olabilirsiniz.

Son yıllarda geriye dönüp baktıkça kendimi Don Kişot’a benzettiğim anlar çoktur.

Mario Simmel’in benim yayıncılık mesleğimde de önemli bir yeri vardır. Onun kitapları, "Doğan Hızlan başkanlığında bir kurul tarafından seçildi" tanıtımıyla benim hazırladığım dizide çıkmıştır, Altın Kitaplar Yayınevi’nde. Bu diziyi de bana kurduran rahmetli dostum Dr. Turhan Bozkurt’tur.

Simmel’in kitap adlarının da bir özelliği vardır; şairlerden alınmış dizeler, ya da başka yazarlardan satırlardır.

* * *

SIMMEL’in yeniden okunacağı kanısındayım.

(*) "Bırakın Yaşasınlar", Mario Simmel, Türkçesi: Ahmet Arpad, Everest Yayınları, Eylül 2008.

21 Aralık 2008

Düşle gerçek karışımı bir kent

Cumhuriyet 21.12.2008
SALZBURG
AHMET ARPAD

19. yüzyılın ünlü gezgini Alexander von Humboldt'a göre, Napoli ve İstanbul'un yanı sıra Salzburg dünyanın en güzel üç kentinden biridir. Ortaçağla günümüz bağdaşıyor Salzach Irmağı kıyısındaki bu kentte. Doğanın güzelliği ile sanat eserleri, dik, kayalıklı yamaçlarla yeşil düzlükler bir arada uzanıyor. Alpler'in en son eteklerine sıkışmış ovada bazen yeşil, bazen sarı gri, fakat hep köpüklü ve çağıltılı akan Salzach'ın kıyılarında yükselen kubbelere gün batışının kızıllığı vuruyor. Akşamın loşluğunda renk değiştiriyor üzerlerine hafif kar düşmüş küf yeşili kubbeler, kıpkırmızı kiremitli sivri damlar. Irmağın kıyısındaki dizi dizi kestane ağaçlarının altına gizlenmiş kanepelerde oturanlar karşılarındaki kentle sahne karışımı bu çarpıcı görüntüye dalıyor. Tarihi yapılar arasındaki daracık ortaçağ sokakları önce karanlığa bürünüyor, sonra ışıl ışıl aydınlanıyor fenerlerle. Kent yavaş yavaş boşalıyor. Salzburg'a günübirlik gelmiş turistler otobüslerine binip gitmiş. Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden, pastanelerden ışık sızıyor. Tarihi binaların altındaki dar pasajların birbirine bağladığı sokaklar ıssız. Kürklü, lodenli çiftler koşar adım tiyatroya, operete, konsere gidiyor. Parlak tuvaletli bayanlar, smokinli beyler operanın kapısında taksilerden iniyor. Cafè Tomaselli'de, Cafè Bazar'da, Schatz'da, Demel'de, Fürst'te müşteriler azalmış. Beyaz önlüklü şirin kızlar keyifle masaları siliyor, iskemleleri topluyor. Otel Sacher'in terasından karşılar büyülü. Birkaç yıl önce kapanan tarihi Cafè Winkler'in üzerindeki kocaman projektörler Hohensalzburg Kalesi'ni ışığa boğuyor. Salzach Irmağı'nın karanlık suları iki kıyının ışıltıları altında pırıl pırıl. Üçüncü yüzyıldan kalma dehliz gömütlüklerin az ötesindeki St. Peter mahzeninde kırmızı şarap yudumlayanlar derin sohbetlere dalmış. Büyük kilise alanı soğuk. Buz gibi bir rüzgâr çıplak taşları yalıyor. Yüksek sütunlar önünde zenginler kadeh kaldırıp, kahkahalar atıyor. Jedermann yalancı dostlarıyla eğleniyor. Birdenbire göğün karanlığından bir ses adını haykırıyor, onu çağırıyor. Herkes kaçışıyor. İyilik melekleri Jedermann'ı kucaklayıp göklere götürüyor. Orgun kulakları çınlatan sesiyle güvercinler uçuşuyor... Salzburg, sokaklarıyla, kiliseleriyle, saraycıkları, villa ve yüzlerce yıllık sayısız yapısıyla bir sahne kent. Burada düşle gerçek birbirine karışıyor.
 
www.ahmet-arpad.de

7 Aralık 2008

‘Dostluk eli uzatırdı herkese’

Cumhuriyet 07.12.2008
SALZBURG
AHMET ARPAD

Bu ev artık Stefan Zweig’ın! Yaşamı boyunca Avrupa ruhunu, toplumların uzlaşmasını düşlemiş olan bu ünlü Avusturyalıya Salzburg’un geç de olsa verdiği bir armağan! 1934’te Nazi baskısına dayanamayıp ailesini, evini, kentini terk eden Zweig’ı Salzburg aradan tam 74 yıl geçtikten sonra algılıyor. Salzach Irmağı kıyısına yayılmış tarihi kente tepeden bakan Edmunsburg’daki üç katlı şık 17. yüzyıl barok villa buram buram Zweig kokuyor! Burası artık edebiyatla bilimin buluştuğu bir yer. Zweig’ın yaşamı sayısız arşivden bulunup çıkarılmış fotoğraflarla ve belgeyle anlatılıyor. Kütüphane odasının raflarını dünyanın dört bir köşesinden gelmiş yüzlerce Zweig çevirisi dolduruyor. Yazı masası ile uzun yolculuklarda yanından hiç ayırmadığı daktilo da bir köşede yerini almış. Enternasyonal Stefan Zweig Cemiyeti Başkanı Dr. Holl, Salzburg’daki bu güzel yapının artık Avrupa edebiyatı ve sanat tarihi üzerine düzenlenecek bilimsel toplantılara, konuşmalara, konferanslara ve okumalara açık olacağını söyledi. Zweig üzerine araştırma yapanlar da burada her şeyi bulacak. Çeşitli ülkelerden edebiyatçıların ortak projelerine destek vereceklerini, salonlarını ve arşivlerini onlara açacaklarını da sözlerine ekledi.
 
Bundan doksan yıl önce kültür aracılığıyla Avrupa’yı birleştirmeyi kafasından geçiren Stefan Zweig’ın düşünü hep canlı tutmak, Salzburglular için artık bir “Avrupa projesi”. İki savaş arasında bütün usta eserlerini yarattığı Salzburg, onun gözünde “Avrupa’nın kalbi” idi. Salzach Irmağı’nın bir kıyısında, tepede, Kapuzinerberg’de, ömrünün en önemli yıllarını geçirmiş olduğu bahçeli büyük villa, öteki kıyısında, tepede, Mönchsberg’de şimdi onun adını taşıyan, günümüz insanlarına onu anımsatan başka bir villa. Geride bıraktığı sayısız eserle bizlere hep örnek olmuş ve olmaya devam eden bir insan. Yirminci yüzyılın iki dünya savaşını yaşamış bu büyük yazarı, kendi güçlerine inanmış insanların dünyayı savaşlardan arındıracağı inancını taşıyordu. “Savaşlarla savaşmalıyız!” diyen Stefan Zweig geride bıraktığımız yüzyılın en hümanist edebiyatçısı idi.
 
Avrupa’nın çeşitli kentlerinden Stefan Zweig Center’in açılışına gelmiş insanlar, ünlü yazarı andı. Konuşmacılar yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarını anlattı: “Kültürlerin birleştiği bir Avrupa... Hümanizm, güzel sanatlar, edebiyat, bir araya gelen sanatçılar, müzisyenler, edebiyatçılar... Avrupa insanlarını kültür aracılığıyla birleştiren, güçlendiren insanlar...” Stefan Zweig’ın düşleriydi. Avrupalı Zweig bir Avusturyalı idi. O, Avrupalı bir modern dünya vatandaşıydı. Politikacılara karşı eserleriyle düşün savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydındı! Kültür aracılığı ile daha iyi bir dünyayı yaratacağına inanmış tam bir düşünürdü. İnsancıldı, savaş karşıtıydı. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Bu uğurda savaşım verdi ömrü boyunca.
 
Zweig lirik anlatımı ve yalın diliyle okuru kendine bağlar. Yaşamöyküsü olarak kabul edilen “Dünün Dünyası” (Türkçesi: Burhan Arpad) eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: “Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır.”

Piyanoda Chopin müziği, Barcarolle... Duvarlar bembeyaz, yüksek mi yüksek. Piyanonun tuşlarına dokunan parmaklar ince, narin. İnsan ruhunu dolduran Chopin melodileri... Konuşmacı sözlerini bitiriyor: “İnsancıldı, dostluk eli uzatırdı herkese, karşılık beklemeden. Gösterişi sevmezdi, insanları sevmek yaşam koşuluydu Stefan Zweig için... Toplumları birbirine yaklaştırmak bir misyondu onun gözünde...”
 
www.ahmet-arpad.de

9 Kasım 2008

'Demokrasi çözüme yeterli değil'

Cumhuriyet 09.11.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) kısa süre önce Almanya'da zenginle fakirin arasındaki uçurumun giderek derinleştiğini, ülkedeki insanların hızla -Türkiye'den bile daha çabuk- fakirleştiğini belgeleriyle sundu. OECD'nin bir başka raporuna göre de Almanya'nın eğitim sistemi sınıfta kaldı. Akademisyenlerin ve mühendislerin azaldığı ülkede tam 16 bin yeni öğretmene gereksinim var. Küresel mali kriz sonucu sarsılan ekonomisini korumak isteyen Federal Almanya bankacılık sektörünün çökmemesi için 480 milyar Avro'luk bir paketi hazırda tutuyor. Berlin hükümeti 1990'dan bu yana her yıl "devlet yardımı" adı altında ortalama 160 milyar Avro ile ülkesinin "fakir" doğusunu destekliyor. Yine de işsizlik doğuda yüzde 20'nin altına düşmüyor. İnsanlarının yüzde 68'i geleceğe kötümser bakıyor, yüzde 50'si de şu sıra demokrasinin toplum sorunlarını çözmeye yeterli olmadığı inancında! Almanya'nın batısında artık demokrasiye inanmayanların oranı yüzde 30. Doğu Almanya kentleri yabancı düşmanlığının kaleleri de oldu. Batı'dan gelen tüm desteğe, sayısız yeniliğe ve refaha karşın yabancı düşmanı tohumlar doğuda yeşermeye devam ediyor, köklerini kurutmak çok zor. Neo Naziler artık Hitler reklamı yapmıyor. Onlar şimdi: "Eski Doğu Almanya daha iyi bir Almanya idi" sözleriyle oy topluyor. Çoğu insan hâlâ Ulbricht-Honecker yıllarının özlemini çekiyor. O günler artık nostalji, daha doğrusu ostalji, bir Doğu Almanya özlemi! Çoğu insan kendini yalnız, tek başına bırakılmış hissediyor. Vatansız, topraklarından sürülmüş, ülkesi elinden alınmış... "Batı Almanya Doğu Almanya'ya el koydu", diyenler giderek artıyor. Günümüzde Honecker yönetimini eleştiren neredeyse "vatan haini" damgasını yiyor! Eskinin özlemini çekenler Doğu Almanya'nın kötü yanları karşısında gözlerini, kulaklarını kapatıyor, komünist rejimde yaşananları umursamıyor. İki ülke arasına çekilmiş "utanç" duvarını, batmış ekonomiyi, 250 bin politik tutukluyu, düşünme özgürlüğü elinden alınmış o toplumu... "1989'da ideallerimiz elimizden alındı", diyenler giderek artıyor. Ülkenin doğusunda oy avcılığına çıkmış batı partileri Hıristiyan Demokratlar ile Hür Demokratlar kadrolarını eski rejim yandaşları ile doldurmuş. Sosyalist Birlik Partisi'nin 1990'a kadar uzaktan kumanda ettiği ve çoğunlukla bilim adamlarının, öğretmenlerin, akademisyenlerin üye olduğu küçük partilerde görev yapmışlar, şimdi tüm Doğu Almanya'da yine önemli görevlerde. Politikayı onlar etkiliyor, toplum yaşamını dolayısıyla da olsa onlar yönlendiriyor. Milli Halk Ordusu'nun kalıntısı subaylar, generaller, görevi yurtiçinde, dışında istihbarat toplamak olan devlet bakanlığının (Stasi) adamları bugün otobüsçülük, emlakçilik ve doktorluk yapıyor, otel işletiyor, avukat bürosu açmış, Gazprom'da görevli, koruma polisliği yapanlar da var. Stasi-Connection eski Doğu Almanya'da hâlâ yaşıyor. ...
 
Günümüz Almanya'sında kimi yaşamsal sorunların kaynağını geçmişte aramak hiç de yanlış olmaz. İkinci Dünya Savaşı'nı kazanmış olan "Dörtler", 15 Mayıs 1955'te Viyana'da imzalanan Devlet Antlaşması ile Avusturya'yı egemen, bağımsız ve demokratik bir devlet olarak tanımış, işgal ettikleri ülke topraklarından çekilmişlerdi. Benzeri bir anlaşmayı, savaşın üzerinden 60 küsur yıl geçmesine karşın, Almanya ile hiç imzalamadılar. İmzalamadıkları gibi, savaş sonrasında anayasasını da "dikte" ettiler. Bu nedenle topraklarında 70 bin Amerikan ve 25 bin İngiliz askerinin konuşlandığı, yüze yakın nükleer başlıklı füzenin depolandığı Almanya hâlâ yasal olarak egemen bir ülke değil, o bir Amerikan "kolonisi"!
 
www.ahmet-arpad.de

19 Ekim 2008

İnek pazarı ve Viyana opereti...

Cumhuriyet 19.10.2008
AHMET ARPAD
ZÜRİH

İnekler sürü sürü. Yüzlerce. Tümü de aynı renk. Kahverenginin değişik tonlarında. Yaş gruplarına ayrılmışlar, yan yana, sıra sıra öyle duruyorlar. Çoğu sakin, arada sırada biri canı sıkkın esniyor, bir başkası sesini yükseltiyor. Heyecanlı insanlar inekler arasında acele acele koşuşturuyor. Yanında durdukları ineğin sağına soluna bakıyorlar, şöyle bir okşuyorlar başını, boynunu, göbeğini. Dokunuyorlar memelerine. Süt dolu memeler çok önemli. Zürih Gölü'nün yamaçlarında inek pazarı var. O gün 2008 güzeli (!) seçilecek. Görücüye çıkmış inekler 1 ile 6 yaş arasında. Yarışmaya 300 kadar sağmal inek gelmiş. Bir dizi sığır da var. Onlar damızlık, sadece öyle gelmişler, gösteriş için. Az ötede, yamacın üstünde kocaman beyaz çadırda köylüler kafayı bulmuş. Dışarıda inekler güzellik yarışması heyecanı yaşarken, sahipleri müzik eşliğinde bira kadehlerini ardı ardına tokuşturup, boşaltıyorlar...
 
... 1815 yılında Avusturya başkenti. Dokuz ay süren Viyana Kongresi'ne gelen binlerce delege politika yapmaktan çok eğleniyor, keyif sürüyor, kısacası günü gün ediyor. Aşk meşk, alavere dalavere, dostluk, kıskançlık. Tümü var Johann Strauss'un "Viyana Kanı" operetinde. Büyük ustanın 1899'da ölümünden birkaç ay sonra ilk kez sahnelenen bu oyunda Strauss'un ünlü melodi ve şarkıları toplanmış.
 
Karısı, sevgilisi ve metresi arasında gidip gelen, maceradan maceraya koşuşturan Kont Zedlau, kongreye katılan küçük bir ülkenin diplomatı. Ancak kendini Kazanova sanan yakışıklı kont, önce karısının, ardından da başbakanının Viyana'ya gelmesiyle ne yapacağını şaşırır. İki ayağı bir pabuca girer, eli ayağı birbirine dolaşır. Bir kadından ötekine koşarken işler iyice karışır. Paçasını kurtarmak için metresini başbakana eşi diye tanıtır. "Viyana Kanı" ünlü şarkıları, hareketli dansları ve Viyana ezgileri ile seyirciyi peşinden sürükleyen tam bir Strauss opereti. Özlem, yaşam sevinci ve Viyana coşkusu oyuna baştan sona damgasını vuruyor.
 
Şarap, kadın ve şarkı! Strauss'un çeşitli operetlerinde kullandığı bütün dans türleri bu operette var. Özellikle üçüncü perde vals, polka, mazurka, kadril danslarıyla izleyiciyi keyiflendirip, iyice coşturuyor. Rengârenk kostümler, dans eden neşeli insanlar, kahkahalar.....
Zürih Gölü'nün öteki yakasında, Rapperswil yakınlarında, aynı günün akşamı. Sabah inek pazarı, öğleden sonra gemiyle göl gezintisi, akşama Viyana opereti. Keyfimiz yerinde!
 
www.ahmet-arpad.de

5 Ekim 2008

Katedralde düğün ve Mavi Atlı’lar

Cumhuriyet 05.10.2008
AHMET ARPAD
MÜNİH

Carl Orff müziği pencerelerden dışarı taşıyor. Evin önünden geçerken merakla durup insanın ruhunu dolduran melodiye kulak kabartıyoruz. Sonra yine ağır ağır tepeye doğru yolumuza devam ediyoruz. Uzun yokuşun sonunda Meryemana Katedrali tüm görkemiyle karşımızda göğe yükseliyor. Kocaman kapıyı açıp içeri adım atıyoruz. Burada da müzik. Orgdan Mozart melodileri duyuluyor, kubbelerde Mozart’tan bir arya yankılanıyor. Katedralde düğün var. Az sonra org susuyor, soprano aryasını bitiriyor. Beyazlar içindeki yaşlı papaz duasına başlıyor. Düğün erkânı ayağa kalkıp hep bir ağızdan ona eşlik ediyor. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor, şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna. Yüksek pencerelerden giren güneş ışınları barok ve rokoko dev yapıyı aydınlatıyor, kubbelerdeki, duvarlardaki melekleri, çıplak kadınları, aşağıdaki insanlara tepeden bakan İsa’yı...
 
Az sonra yine Carl Orff Müzesi’nin önünden geçerek göle doğru iniyoruz. Carmina Burana’nın yaratıcısı, büyük besteci daha 17 yaşına geldiğinde bir opera ve pek çok şarkı bestelemişti. Çocukluğunda sık sık geldiği şirin Ammer gölü kıyısındaki Diessen’e 1955 yılında yerleşir. Evinin pencerelerinden gölün karşı kıyısında, Andechs yamaçlarındaki dev manastır görünür. Ammer gölü bugün rüzgârlı, dalgalı da. Yelkenliler, motorlar, gezi gemileri yine de gidip geliyor, martılar uçuşuyor, kazlar, ördekler ise kıyıya çıkmış, ağaç altlarına sığınmış. Yolumuz güneye, Alp eteklerine doğru uzanıyor. Berrak havada dorukları hafif beyaz dağlar ne kadar da yakın. Tarihi evleri ve sokakları ile ünlü Weilheim’da bir yemek molası verip, Staffel gölü kıyısındaki Murnau’ya ulaşıyoruz. Şirin kentte önemli bir sergi var. Dışavurumcu sanatçılar Wassily Kandinsky ve Gabriele Münter 1908’de Murnau’da bir ev satın alıp, doğasına hayran oldukları yöreye yerleşirler. Kısa süre sonra Marianne von Werefkin, Aleksey Javlenski, Franz Marc, August Macke de onlara katılır ve 1911’de “Mavi Atlı” grubunun temeli atılır. Şimdi 2008’de, Kandinsky ile Münter’in, Staffel gölü kıyısına yerleşmelerinin 100. yılında tarihi sarayda Alman dışavurumculuğunun ünlü ressamlarının eserleri sergileniyor. Aynı yapının üst katında, yine yıllarını burada geçirmiş, Macar-Avusturyalı yazar Ödön von Horváth sürekli bir sergiyle anılıyor. 1924’ten, Hitler Almanyası’ndan kaçtığı 1935 yılına kadar yaşadığı Murnau’da değerli eserler verir. Ünlü romanı “Allahsız Gençlik” (Türkçesi: Burhan Arpad) 1938’de Nazilerce yasaklanır.
 
Akşama doğru ovaya sis iniyor. Gölün suları durgun, kıyılarında yüksek otlar, sazlıklar. Geniş çayırlar yamaçlarda yükseliyor, Alplerin eteğinde küçük köyler, çiftlikler, korular, az ötede başka göller. Bizim yolumuz Starnberg’e, göl kıyısındaki şirin Seeshaupt’a. Batmaya hazırlanan güneş odanın kocaman pencerelerinden içeri giriyor. Balkondaki rahat koltuklara kurulup, aşağıdaki iskeleye yanaşan son gemiyi seyrediyoruz. Anılarda o gün yaşadıklarımız...
 
www.ahmet-arpad.de

31 Ağustos 2008

Hesse'nin doğduğu topraklarda

Cumhuriyet 31.08.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART

Tarihi mezarlığın kapısından içeri girince sağda, upuzun, yüksek duvardaki bronz tabelalar hemen dikkati çekiyor. Bir sürü isim, ölüm tarihleri en az yüz yıllık. Aradıklarım biraz ilerde. Friedrich ve Emma Gundert. Hermann ve Julie Gundert. Ve Marie Hesse. Hermann’ın annesi... Bir süre öyle duruyorum. Calw’ın tarihi mezarlığı eski ağaçlarla dolu. Karşılar da yemyeşil. İki yamacın arasına, Nagold ırmağının kıyısına kurulu küçük kasaba Stuttgart’a yarım saat ötede, Karaormanlar’a açılan kapı... Teinach ve Liebenzell kaplıcaları yol üstünde. Sonra ağır ağır mezarlık çıkışına doğru ilerliyorum. Karşı kaldırıma geçip, ırmak kıyısında yürüyorum. Nagold bugün çok hızlı akıyor. Son günlerin yağmuru suları yükseltmiş. Durup, köpük köpük akan ırmağı seyrediyorum. Anılarımda Hermann Hesse var o gün. Annesi Marie çok yanlı, hareketli ve üstün yetenekli bir kadındı. Ana babasının misyonerlik yaptığı güney Hindistan’da 1842 yılında doğmuştu. 1874’te evlendiği Johannes Hesse ikinci kocasıydı. Ona iki kız, bir de erkek çocuk doğurmuştu. 1877 yılında Calw’da dünyaya gelen oğulları Hermann sorunlu çıkmıştı. İlkokuldan sonra Latince öğrenen Hermann, 15 yaşında Maulbronn manastırına yollanır. Fakat aradan birkaç ay geçmeden oradan kaçar, Stetten sinir kliniğinde üç ay yatar, Stuttgart’ta liseye kaydı yaptırılır, krizler yeniden başlar, okul yerine şaraphaneleri yeğler, ne olduğu bilinmeyen insanlarla dostluklar kurar, sağa sola borç takar ve okuldan kaydı silinir... 1906’da yazdığı “Gençlik Bunalımları” (“Unterm Rad”, Türkçesi: Ahmet Arpad) adlı romanında çok zor geçen o gençlik yıllarını anlatır. Az sonra karşımda duruyor! Nagold ırmağının üzerindeki köprüde. Bronzdan Hesse, ince, uzun boylu, elinde şapkası, gelip geçeni pek umursamıyor, gözlerini ötelere dikmiş, yeşil yamaçlara, ırmağın sularına... Haylazlık ve avarelikle geçen gençlik yıllarında bu köprüde saatlerce durur, suların akışını seyrederdi. Ördeklerin yüzüşünü, balık tutanları... Kimi zaman o da atardı oltasını sulara. Genç Hesse burada zaman öldürürken yaşıtları ya okula gider ya da çıraklık yapıp bir meslek öğrenirdi. Kent insanlarının gözünde Johannes ile Marie Hesse’nin oğulları Hermann tembelin tekiydi, ondan adam olmaz, derdi Calw insanları. Çok sonraları o günlerden söz açıldığında, çocukluğumda pek sevilmezdim, diye konuşurdu. O yılların deneyimlerini hiç unutmamıştı. Dünyaca ünlendiğinde çoktan İsviçre’ye yerleşmişti Hermann Hesse. Tessin yöresinde, Montagnola’daki villası bir yamaca kuruluydu. Pencerelerinden, terasından öteler, çok uzaklar, ona ilham veren, ona romanlar, öyküler yazdıran, ekspresyonist, rengârenk ve özgürlük dolu tablolar yaptıran yamaçlar, tepeler görünürdü. “Casa Hesse”nin aşağı bahçe kapısında, ziyaretçi kabul edilmez, tabelası vardı. Yıllar öncesinin haylaz ve tembel delikanlısı, artık milyonların okuduğu dünyaca ünlü bir yazardı. Yağmur durup güneş çıkınca café’ler kaldırıma iskemle atmış. Bir mola verip susuzluk gideriyorum. Elden geçmiş, restore olmuş, bakımlı tarihi yapılar alanı çevreliyor. Az ötede doğduğu ev, birkaç adım ilerde müzesi. Ziyaretçileri, dünyanın dört bir köşesinden gelen Hesse tutkunları! El yazısı müsvetteler, özel eşyaları, ilk kitapları vitrinlerde, boy boy fotoğraflar duvarlarda. 1933’ten başlayarak Almanya’dan kaçıp İsviçre’ye sığınan birçok dostuna yardımı esirgememişti. Aralarında Thomas Mann da vardı. Çoğu kez elinde ne varsa onlara harcamış, başka ülkelere sığınmalarına destek olmuştu. Savaş yıllarında Almanya’da eserleri yasaklanıp paralar suyunu çekmeye başlayınca kendini iyice tabloya vermiş, kazandıklarını da dostlarına harcamıştı. Bundan tam altı yıl önce, Hermann Hesse’nin doğumunun 125. ve ölümünün 40. yılında tanımıştım yaşlı kadını. Doksanına merdiven dayamıştı. Ağır ağır yükselen bir yokuşun sonunda, kocaman bahçe içindeki, babadan kalma iki katlı, sekiz odalı villada tek başına yaşıyordu. Duvarları Hermann Hesse tabloları ile süslü, kocaman pencerelerinden Calw’ın yemyeşil yamaçlarının göründüğü salonda bir köşede duran eski piyanonun başına geçip, Bach’tan bir sonat çalmıştı. Geçenlerde telefon edip, yine bir uğradım. Aynı villada kızıyla kalıyordu şimdi. Doksan üçüne basmıştı ve hâlâ çok dinçti. Bütün ömrü Calw’de geçmişti. Hermann Hesse’nin annesi Marie Hesse, yaşlı kadının dedesinin kız kardeşiydi.
 
www.ahmet-arpad.de

27 Temmuz 2008

'Eski toplar' yine görevde

Cumhuriyet 27.07.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART

Batı Alman kapitalizmi 1990 yılında ayak bastığı “Köylüler ve İşçiler Ülkesi”nde aradan geçen 18 yılda büyük adımlarla ilerlemiş. İki Almanya’nın birleşmesinin ardından üçüncü kez geldiğim Dresden’in her köşesinde, bir zamanlar “öcü” dedikleri kapitalizmin taze izlerini görmemek mümkün değil. 1990’dan bu yana hükümetlerin kendi insanının boğazından keserek, eski Doğu Almanya’nın kalkınmasına yaptığı yatırımlar, resmi verilere göre tam 1200 milyar Avro’yu bulmuş! Elbe Nehri kıyısının düzlüklerine ve yamaçlarına yayılı Dresden bir villalar kenti. Kocaman bahçeler, yeşil korular ortasında yüzlerce yıllık saraylar, saraycıklar, şatolar, konaklar. Hepsi de birbirinden güzel ve zevkli bu yapılar, Dresden’in zamanında ne denli zengin insanlar kenti olduğunun belirtisi. Savaş sonrası Ulbricht ve Honecker’in yardakçılarının keyif sürdüğü bahçeler içindeki villalar 1990’dan bu yana eski sahiplerine ya da mirasçılarına geri verildi. Batıdan gelenlerin de satın aldığı, çoğu Jugendstil (Arnuvo) yapılar zevkle restore edilmiş.
 
Her zaman Doğu Almanya’nın en güzel kenti kabul edilen Dresden, yeniden inşası tam on yıl süren görkemli Kadınlar Kilisesi’nin de kapılarını ziyaretçilere açmasıyla yine eski çehresine kavuşmuş. 13 Şubat 1945 günü kenti yerle bir eden İngiliz hava bombardımanında yıkılan ve 50 yıl boyunca kalıntılarına hiç kimsenin el sürmediği Kadınlar Kilisesi’nin taşları bilgisayar aracılığıyla yeniden birleştirilmiş. Bu çok hırslı çalışma Almanya’ya tam 150 milyon Avro’ya mal olmuş. Dresden’in simge yapılarından biri de “Yenice Tütün Fabrikası”. 19. yüzyılda Osmanlı’dan ve Mısır’dan tütün satın alıp işleyen bir aile şirketi, fabrika binasını tek minareli, kubbeli, dış duvarları fayans kaplı bir cami şeklinde inşa etmiş. 1990’lı yıllarda çok başarılı bir restorasyon geçiren güzel yapı, bürolar, apartman daireleri, sanat galerisi, konferans ve toplantı salonları ile bodrumunda bir diskoteği barındırıyor. Dresdenli Müslümanların bu diskoteği yasaklatma çabaları boşa çıktı...
 
16. yüzyıldan günümüze, soğuk savaş yılları dışında, Dresden hep zengin bir kent. Yöredeki gümüş madenleri ve nehir ticareti, geçmiş yüzyıllarda bolluğun kaynağı olmuş.
 
İtalya âşığı Kral II. August’un Dresden’i 17. yüzyılda Venedik’e benzetmek istemesi, kente bugünkü tarihi yapıları kazandırmış, Dresden’i Avrupa’nın en güzel ve çekici kentlerinden biri yapmış. Kendinden sonra tahta çıkan oğlu da günümüzde kenti süsleyen barok binaları İtalyan mimarlara inşa ettirmiş, içlerini yine o ülkeden getirttiği sanatçılara döşetmiş. Floransa’yı andırması nedeniyle Dresden’e “Elbe kıyısındaki Floransa” da deniyor. Şimdi kent halkının referandumla nehir üzerine modern bir köprü yapılmasına karar vermesi üzerine UNESCO “Dünya Kültür Mirası” unvanını 2009’da geri almaya hazırlanıyor.
 
Almanya-Türkiye futbol maçının ardından “hiç akıllanmayanlar”, kent merkezinde Türk dükkânlarını yakıp yıkmıştı. Saksonya eyaletinin başkenti Dresden, yabancı düşmanlığının kalelerinden biri. Batıdan gelen tüm desteğe, sayısız yeniliğe ve refaha karşın yabancı düşmanı tohumlar doğuda yeşermeye devam ediyor, köklerini kurutmak çok zor. Burada çoğu insan hâlâ Ulbricht-Honecker yıllarının özlemini çekiyor. Kısa süre önce açıklanan bir araştırmayla bir kamuoyu yoklaması ilginç ve de şaşırtıcı oldu. Avrupa Komisyonu’nun 27 ülkede yaptığı araştırmaya göre Avrupa’da geleceğe kötümser bakan toplumların başını yüzde altmış sekiz ile Almanlar çekiyor! Sosyal Demokratlar’ın (SPD) politik vakfı Friedrich Ebert’in kamuoyu yoklaması daha da şaşırtıcı. Tüm Almanların yüzde 30’u demokrasinin sorunları çözeceğine artık inanmıyor. Doğu Almanya’da bu oran daha da yüksek. Orada insanların yüzde 50’si şu sıra demokrasinin toplum sorunlarını çözmeye yeterli olmadığı inancında. Belki de bu nedenle “eski toplar” yine çok önemli görevlere getiriliyor! Özellikle batı partileri Hıristiyan Demokratlar (CDU) ile Hür Demokratlar (FDP) kadrolarını bu “eski” rejim yandaşları ile doldurmuş. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ni yönetenlerin partisi Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) 1990’a kadar uzaktan kumanda ettiği ve çoğunlukla bilim adamlarının, ğretmenlerin, akademisyenlerin üye olduğu küçük partilerde görev yapmışlar, şimdi tüm Doğu Almanya’da yine önemli görevlerde. Politikayı onlar etkiliyor, toplum yaşamını dolayısıyla da olsa onlar yönlendiriyor. Bir zamanların inançlı genç komünisti, Doğu Almanya eğitimli papaz kızı Merkel bugün kapitalist Almanya’nın başbakanı olursa, yandaşları ülkenin doğusunda niçin doruğa oturmasın!
 
Bütün bu konuları, bundan 15 yıl önce Stuttgart’tan Dresden’e “göç etmiş” ve Eyalet İçişleri Bakanlığı’nda görevli bir Alman dostun eski çiftlik evinden villaya dönüştürmüş olduğu, kocaman bahçesinden dere geçen “malikânesi”nin geniş terasında tartışıyoruz. O, batıdan gelen bana pek hak vermiyor. Masada rakı, tarama, kavun, beyaz peynir... Evin kedisi yavrularıyla ayaklarımızın dibinde oynaşıyor.

6 Temmuz 2008

AB bulunmaz Hint kumaşı mı?

Cumhuriyet 06.07.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART

Avrupa Birliği’nin (AB) sadece Ankara için değil, Brüksel için de bir serüven olduğu 2005’te Fransa ile Hollanda halklarının Avrupa Anayasası’na karşı çıkmasının ardından şimdi de İrlanda halkının Lizbon Anlaşması’nı reddetmesi ile bir kez daha gözler önüne serildi. “Yeşil adalılar”ın sadece yüzde 45’inin sandığa gitmesi de AB’ye olan ilgisizliğin başka bir kanıtı. Bu sonuç başta Almanya ve Fransa olmak üzere kimi “eski” üyeyi tabii ki öfkelendirdi. Kuruluşun tepeden inme aldığı kararlarla birlik olmaktan ve halklarından giderek uzaklaştığını nedense görmezden geliyorlar. AB’nin son 30-40 yılda halklarının birliğine yönelik hiçbir şey yapmamış olduğunu görmemek için üst düzey politikacı ya da yazar-çizer olmaya gerek yok. Bu dev organizasyon kurulduğundan bu yana bir arpa boyu yol alamadığı gibi, 2000’li yıllara girildiğinde de çok gerekli olan reformları bir türlü gerçekleştiremedi. Bunun baş nedenlerinden biri, AB’nin uzun yıllar lokomotifliğini yapmış Almanya’nın, özellikle iç sorunları nedeniyle güç yitirmiş olması. Batısının doğusu ile birleşmesi ülkeye hiç yaramadı. Rusya ile Amerika’nın aralarında anlaşarak “onay verdikleri” bu birleşme Almanya’nın yanı sıra AB’nin de zayıflamasına neden oldu.
 
Avrupalı politikacılar bundan yarım yüzyıl önce yola çıktıklarında önce Amerika ve Rusya’ya, sonraki yıllarda da Çin ve Japonya’ya karşı ekonomik ve askeri bir güç oluşturmak, barış içinde yaşamak istiyorlardı. Şimdi ise Amerika kimseyi dinlemeden yoluna devam ediyor. Önce Doğu Almanya’yı Batı Almanya’ya geri veren, ardından da diğer Demirperde ülkelerini AB’ye “kakalayan” Rusya da kendi bildiğini okuyor. 2.4 milyarlık Hindistan’la Çin’in attığı adımlar giderek büyüyor, hızlanıyor. Dünya sahnesine yeni yeni küresel oyuncular çıkıyor. Uluslararası sorunların çözülmesinde Avrupalılar sus pus. Amerikan emperyalizmi Irak’ta “at koştururken” kimi Avrupa ülkesinin komşumuzda kan akmasına destek vermesi de AB’nin ne kadar zayıf olduğunun en büyük kanıtı.
 
Bir türlü halklarının yararına bir birlik olamayan Avrupa bu gidişle büyük ekonomik ve sosyal dönüşümleri başaramayacak gibi. “Küresel güç” düşünden de yavaş yavaş vazgeçmek zorunda kalacak. Birlik üyeleri 21. yüzyıl dünya gerçeklerine karşın birbirleriyle anlaşmaktan hâlâ çok uzaklar. AB ülkelerinde birçok karar halka sorulmadan alınıyor. Üyeler arasındaki kültürel farklılıklar da, hiçbir zaman çözümlenmeyecek, sürekli zorluklar yaratacak kalıcı bir sorun. Unutmayalım, kültür birliği olmayan ülkelerin uzun süre yaşamadığı, dağıldığı bilinen bir gerçek. Şu günlerde AB çok önemli ve de tehlikeli bir gelişimin eşiğinde. Almanya ile Fransa arasında kimi sorunlar yaşanıyor. “Sevgili Nicolas” ile “Chère Angela”nın arasına kara kedi girmiş gibi. Sarkozy kendi başına bir şeyler yapmaya başladı. Kafasından bir “Akdeniz Birliği” geçiriyor. Bu da tabii Berlin’in hiç hoşuna gitmiyor. Almanya, AB aracılığı ile Doğu Avrupa’ya açılırken Fransa da Akdeniz ülkeleri ile ortak bir girişime imza atıp Avrupa’nın güneyine ağırlığını koymayı düşlüyor. Korkusu, Almanya’nın birliğe üye olmalarına büyük destek verdiği eski Demirperde ülkelerinde söz sahibi olup güçlenmesi. AB içinde bir karşı denge oluşturmak isteyen Fransa, Avrupa Merkez Bankası’nın denetlenmesini de üstlenmek istiyor. Paris’e sert çıkış yapan Angela Merkel, AB’nin bölünebileceğine dikkati çekti. Sarkozy’nin “Güney Avrupa” düşü gerçekleştiğinde Almanya’nın da bir “Doğu Avrupa Birliği” kurabileceğini açıkladı. Şu sıralar anlaşmışlar gibi bir hava esiyor. Bakalım gelişmeler neler gösterecek? Almanya Fransa’nın “Akdeniz projesi”ne göz yumabilir, Fransa da Almanya’nın Doğu Avrupa’da etkili olmasına. Bakarsınız AB’yi çıkarları doğrultusunda bölüşürler!
 
1973’ten bu yana AB’den tam 41 milyar Avro destek alan İrlanda’dan onay gelmemesi üzerine, “Çekirdek Avrupa’ya dönelim” diyenlerin sesi yine yükselmeye başladı. Görüldüğü gibi AB, temeli atılmış, duvarları çıkılmış, fakat bir türlü bitirilmemiş çok katlı bir yapı. İnsana İstanbul’un varoşlarındaki yarım kalmış, yıllardır içi boş bırakılmış binaları anımsatıyor. Böyle yapılarda oturulmaz!
 
Bizim AB hayranları ise birilerine sürekli yaranarak kişisel, politik, dinsel ve ideolojik çıkarları uğruna dört takla atmaya devam ediyor. Ne de olsa şu sıralar laikleri ve Türk yargısını hiç çekinmeden eleştiren AB, onlar için son şans. Denize düşmüşler, yılana sarılıyorlar. Kendilerine destek veren AB’yi öve öve bitiremiyorlar. Sanki AB bulunmaz Hint kumaşı!
 
www.ahmet-arpad.de

5 Temmuz 2008

Naziler hâlâ orduyla içli dışlı

Cumhuriyet 05.07.2008

Alman medya haberlerine göre aşırı sağcılar askeri derneklerde aktif olarak çalışıyor
Aralarında 31 general ile 100 albayın da olduğu bu subaylar, şimdiki Alman ordusunun temelini oluşturmuştu. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin Batılı müttefikleri ve dönemin Başbakanı Konrad Adenauer ise Alman ordusunun kısa sürede 500 bin askere başka türlü ulaşamayacağını düşünerek bazı Nazi subaylarını aklama yoluna gitmişlerdi.
 
AHMET ARPAD
 
1950’li yıllarda Almanya’nın eski faşist lideri Adolf Hitler’in generallerine kurdurulan Federal Almanya Cumhuriyeti ordusunda Yahudi karşıtı, yabancı düşmanı, Neo-nazi eğilimli askerlerin olduğu bilinirken, şimdi de aşırı sağcıların ordu mensuplarına yıllardır seminerler vermekte olduğu ortaya çıktı.
 
Alman Silahlı Kuvvetler Mensupları Birliği bu ülkede askerliği kendine meslek seçenlerin üye olduğu bir kurum. Gerek ordu içinde, gerekse politik partiler arasında çok önemli bir konumu olan bu muvazzaf subaylar kuruluşu sadece Alman askerlerinin çıkarlarını kollamıyor, AB ordularındaki askerlerin üst kuruluşu Euromil kapsamında 24 ülkedeki benzeri kurumlarla da kapsamlı bir ortak çalışma içinde.
 
Başka önemli bir kurum da Almanya İhtiyat Birlikleri üst kuruluşu. Tam 130 bin üyesi var; geliri, aidat dışında hükümetin her yıl verdiği 14 milyon Avro’dan oluşuyor. O da yurt dışındaki benzeri kuruluşlarla ortak çalışmalara önem veriyor.
 
HANNES KNOCH’UN MARİFETLERİ
 
Kısa süre önce Alman televizyonu ikinci kanalı ZDF’nin Frontal 21 adlı programı çok çarpıcı bir gerçeği ortaya çıkardı. Sözü geçen askeri kuruluşlara Neo-nazilerin sızmış olduğunu ve yıllardır önemli çalışmalarda bulunduklarını kanıtlayan bu yayının ardından muhalefet, hükümeti topa tuttu. Frontal 21’in ortaya serdiği gerçekler çok düşündürücü.
 
Hannes Knoch, 2000 yılında yasaklanan bir Neo-nazi kuruluşu olan, Avrupa’dan başka Amerika ve İngiltere’de de çok etkin olduğu bilinen, Almanya’da şu sıralar “Division 28” adı altında yeniden yaşama geçirilen “Blood & Honour”ın (Kan ve Namus) önemli bir üyesi.
 
Knoch aynı zamanda Münster kentinde, ceketten çizmeye kadar askeri giyim eşyası satan bir dükkânın da sahibi. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, aşırı sağcıların katıldığı askeri talimler de düzenliyor. On parmağında on marifet (!) Hannes Knoch yıllardır Alman İhtiyat Birlikleri üst kuruluşunun da üyesi. Çeşitli uğraşılarından zaman bulduğunda bu kuruluşun üyelerine uygulamalı kurs ve seminerler veriyor. Knoch’un repertuvarında ateşli silahlarla keskin nişan, komando eğitiminin incelikleri, bıçakla teke tek savaş, binalara ve hareket halindeki araçlara saldırı var.
Frontal 21 programında bu gerçeklerin ortaya çıkması üzerine üst kuruluşun başkanı Ernst Beck hemen bir açıklama yaptı: “Bütün bunları daha yeni öğreniyoruz, gereken yapılacaktır.” Askeri uzmanlara göre böylesine “becerikli” bir aşırı sağcının dernek üyelerini “eğitmesi” çok tehlikeli bir girişim. Bu seminer ve kurslarda Hannes Knoch’un ihtiyat birlikleri üyelerine neler anlattığı, radikal sağın propagandasını yapıp yapmadığı bilinmiyor
 
NPD LİDERİ DE ASKERİ DERNEKTE
 
Aynı televizyon programında Alman Silahlı Kuvvetler Mensupları Birliği’ne de aşırı sağcıların sızmış olduğu kanıtlarıyla yayınlandı.
 
Örneğin yıllardır bir türlü yasaklanamayan aşırı sağcı Nasyonal Demokrat Parti’nin (NPD) Yahudi ve yabancılar karşıtı sözleriyle “ünlenmiş” Başkanı Udo Voigt’un uzun yıllardır bu birliğe üye olduğu ve bunun hiç kimseyi rahatsız etmediği de ortaya çıktı.
 
Muhalefetteki Yeşiller Partisi’nin, “Bu bir skandal! Anayasayı Koruma Teşkilatı uyuyor mu?” tepkisi pek bir işe yarayacağa benzemiyor. Çünkü bu iki derneğin aşırı sağcı üyelerini kapının önüne koymasının büyük tepki alabileceğinden korkuluyor. Böylece Neo-naziler, karşı çıktıkları hukuk devletinin koruyucu kanatları altında savaşımlarına devam edecekler gibi...
 
Alman ordusuna aşırı sağcıların sızdığı, Nasyonalizm ve yabancı düşmanlığı tohumlarının çoktan yeşermiş olduğu daha 2004 yılında yayınlanan kapsamlı bir raporla kanıtlanmıştı. Alman ordusu mensuplarının her yıl 200 kadar “aşırı sağcı ve yabancı düşmanı” olaya neden olduğunu açıklayan rapora göre, kışla duvarlarına kışkırtıcı parolalar yazmaktan Hitler’i öven sözlere kadar çok çeşitli suç, Neo-nazi kafa yapılı askerlerin başının altından çıkıyor.
 
1950’LERDEN BERİ
 
Ancak günümüzde Alman ordusunda olup biten bu tür “tuhaflıkların” nedenini 1950’li yıllarda aramak doğru olur. 2. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Federal Almanya Cumhuriyeti’nde 1951 yılında oluşturulan “sınır koruma birliklerine”, Batılı müttefiklerin de onayı ve göz yummasıyla Hitler ordusunda görev yapmış subaylar alınmıştı. Üst düzey görevlere getirilen bu Nazi subaylar tüm birliklerin yüzde 62’sini oluşturmuştu. 1956 yılında yeni ordu kurulurken Hitler’in emrinde çarpışmış 600 kadar üst rütbeli subay da devralınmıştı.
 
Aralarında 31 general ile 100 albayın da olduğu bu subaylar, şimdiki Alman ordusunun temelini oluşturmuştu. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin Batılı müttefikleri ve dönemin Başbakanı Konrad Adenauer ise Alman ordusunun kısa sürede 500 bin askere başka türlü ulaşamayacağını düşünerek bazı Nazi subaylarını aklama yoluna gitmişlerdi.