Doğan HIZLAN
Hürriyet, 06.01.2009
POPÜLER romanlarıyla 80 milyondan fazla okura ulaşan Johannes Mario Simmel, Türkiye’de çok satanlar arasında yer almıştır. 7 Nisan 1924’te Viyana’da doğdu, 1 Ocak 2009’da İsviçre’de öldü. Otuzu aşkın kitabı bizde yayınlandı.
Birçok kitabını dilimize çeviren Ahmet Arpad, Simmel’in 12 Eylül’den sonra, kitaplarının Türkiye’de yayınlanmasına neden müsaade etmediğini bana gönderdiği e-postada şöyle açıklıyor:
"Türkiye’de 12 Eylül ihtilalinin peşinden gelen ’düşünceyi kısıtlama’ dönemi, solcu düşünürlerin, yazar ve gazetecilerin tutuklanması, ömrü boyunca düşünce özgürlüğü ve haksızlığa karşı savaşmış Mario Simmel’e eserlerinin Türkiye’de basılmasına izin vermeme kararını aldırtmıştı.
Ta ki 2008 yılına geldiğinde uzun görüşmeler sonucu onu bu yirmi yıllık inadından vazgeçirebilene kadar.
Mario Simmel’i 35 yıl boyunca tanımış olduğum için kendimi mutlu hissediyorum. O yaşam görüşlerimi etkilemiş bir insandır."
Mario Simmel’in Bırakın Yaşasınlar romanı (*), Ahmet Arpad’ın çevirisiyle yirmi beş yıl sonra yeniden yayınlandı. Hafta sonu yıllar öncesinin değişmeyen lezzetiyle okudum.
Bir serüven, aşk romanı içinde, nasıl ırkçılığa, Nazizm’e karşı olduğunu, Türklere yapılan haksızlığı nasıl kınadığını bir kez daha gördüm.
Türkleri ve Türk çocuklarını över bu kitabında, kahramanlardan biri, "Bu kışkırtıcılığa bir son verin! Türkleri rahatsız etmeyin" der.
Ölümünden dört ay önceye kadar Simmel’le görüşen Arpad, onun önemli sözlerinden bir seçmeyi de bana gönderdi.
Sanırım bu sözler onun siyasal tavrını yeterince açıklıyor:
Bir kitap kolay okunuyorsa yazılması mutlaka zor olmuştur.
Almanya’da çoğu kişinin sağ gözü hep kör olmuştur.
Nasyonal sosyalizm, yaşamım boyunca benim için travma idi.
Naziler ve Neo-Naziler gözümde hep bir veba hastalığı idi.
İnsanın yaşamındaki tek günahı, cesaretini yitirmesidir.
Yaşamın anlamı, her insanın görevini yerine getirmesidir.
Dünyada bir insan başka bir insanı mutlu yapabilseydi bütün dünya mutlu olurdu.
Yazar olarak bu dünyayı değiştiremezsiniz, fakat kimi kötülüğe engel olabilirsiniz.
Son yıllarda geriye dönüp baktıkça kendimi Don Kişot’a benzettiğim anlar çoktur.
Mario Simmel’in benim yayıncılık mesleğimde de önemli bir yeri vardır. Onun kitapları, "Doğan Hızlan başkanlığında bir kurul tarafından seçildi" tanıtımıyla benim hazırladığım dizide çıkmıştır, Altın Kitaplar Yayınevi’nde. Bu diziyi de bana kurduran rahmetli dostum Dr. Turhan Bozkurt’tur.
Simmel’in kitap adlarının da bir özelliği vardır; şairlerden alınmış dizeler, ya da başka yazarlardan satırlardır.
* * *
SIMMEL’in yeniden okunacağı kanısındayım.
(*) "Bırakın Yaşasınlar", Mario Simmel, Türkçesi: Ahmet Arpad, Everest Yayınları, Eylül 2008.
6 Ocak 2009
21 Aralık 2008
Düşle gerçek karışımı bir kent
Cumhuriyet 21.12.2008
SALZBURG
AHMET ARPAD
19. yüzyılın ünlü gezgini Alexander
von Humboldt'a göre, Napoli ve İstanbul'un yanı sıra Salzburg dünyanın
en güzel üç kentinden biridir. Ortaçağla günümüz bağdaşıyor Salzach Irmağı
kıyısındaki bu kentte. Doğanın güzelliği ile sanat eserleri, dik, kayalıklı
yamaçlarla yeşil düzlükler bir arada uzanıyor. Alpler'in en son eteklerine
sıkışmış ovada bazen yeşil, bazen sarı gri, fakat hep köpüklü ve çağıltılı
akan Salzach'ın kıyılarında yükselen kubbelere gün batışının kızıllığı
vuruyor. Akşamın loşluğunda renk değiştiriyor üzerlerine hafif kar düşmüş
küf yeşili kubbeler, kıpkırmızı kiremitli sivri damlar. Irmağın kıyısındaki
dizi dizi kestane ağaçlarının altına gizlenmiş kanepelerde oturanlar karşılarındaki
kentle sahne karışımı bu çarpıcı görüntüye dalıyor. Tarihi yapılar arasındaki
daracık ortaçağ sokakları önce karanlığa bürünüyor, sonra ışıl ışıl aydınlanıyor
fenerlerle. Kent yavaş yavaş boşalıyor. Salzburg'a günübirlik gelmiş turistler
otobüslerine binip gitmiş. Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden,
pastanelerden ışık sızıyor. Tarihi binaların altındaki dar pasajların birbirine
bağladığı sokaklar ıssız. Kürklü, lodenli çiftler koşar adım tiyatroya,
operete, konsere gidiyor. Parlak tuvaletli bayanlar, smokinli beyler operanın
kapısında taksilerden iniyor. Cafè Tomaselli'de, Cafè Bazar'da, Schatz'da,
Demel'de, Fürst'te müşteriler azalmış. Beyaz önlüklü şirin kızlar keyifle
masaları siliyor, iskemleleri topluyor. Otel Sacher'in terasından karşılar
büyülü. Birkaç yıl önce kapanan tarihi Cafè Winkler'in üzerindeki kocaman
projektörler Hohensalzburg Kalesi'ni ışığa boğuyor. Salzach Irmağı'nın
karanlık suları iki kıyının ışıltıları altında pırıl pırıl. Üçüncü yüzyıldan
kalma dehliz gömütlüklerin az ötesindeki St. Peter mahzeninde kırmızı şarap
yudumlayanlar derin sohbetlere dalmış. Büyük kilise alanı soğuk. Buz gibi
bir rüzgâr çıplak taşları yalıyor. Yüksek sütunlar önünde zenginler kadeh
kaldırıp, kahkahalar atıyor. Jedermann yalancı dostlarıyla eğleniyor. Birdenbire
göğün karanlığından bir ses adını haykırıyor, onu çağırıyor. Herkes kaçışıyor.
İyilik melekleri Jedermann'ı kucaklayıp göklere götürüyor. Orgun kulakları
çınlatan sesiyle güvercinler uçuşuyor... Salzburg, sokaklarıyla, kiliseleriyle,
saraycıkları, villa ve yüzlerce yıllık sayısız yapısıyla bir sahne kent.
Burada düşle gerçek birbirine karışıyor.
www.ahmet-arpad.de
7 Aralık 2008
‘Dostluk eli uzatırdı herkese’
Cumhuriyet 07.12.2008
SALZBURG
AHMET ARPAD
AHMET ARPAD
Bu ev artık Stefan Zweig’ın! Yaşamı
boyunca Avrupa ruhunu, toplumların uzlaşmasını düşlemiş olan bu ünlü Avusturyalıya
Salzburg’un geç de olsa verdiği bir armağan! 1934’te Nazi baskısına dayanamayıp
ailesini, evini, kentini terk eden Zweig’ı Salzburg aradan tam 74 yıl geçtikten
sonra algılıyor. Salzach Irmağı kıyısına yayılmış tarihi kente tepeden
bakan Edmunsburg’daki üç katlı şık 17. yüzyıl barok villa buram buram Zweig
kokuyor! Burası artık edebiyatla bilimin buluştuğu bir yer. Zweig’ın yaşamı
sayısız arşivden bulunup çıkarılmış fotoğraflarla ve belgeyle anlatılıyor.
Kütüphane odasının raflarını dünyanın dört bir köşesinden gelmiş yüzlerce
Zweig çevirisi dolduruyor. Yazı masası ile uzun yolculuklarda yanından
hiç ayırmadığı daktilo da bir köşede yerini almış. Enternasyonal Stefan
Zweig Cemiyeti Başkanı Dr. Holl, Salzburg’daki bu güzel yapının artık Avrupa
edebiyatı ve sanat tarihi üzerine düzenlenecek bilimsel toplantılara, konuşmalara,
konferanslara ve okumalara açık olacağını söyledi. Zweig üzerine araştırma
yapanlar da burada her şeyi bulacak. Çeşitli ülkelerden edebiyatçıların
ortak projelerine destek vereceklerini, salonlarını ve arşivlerini onlara
açacaklarını da sözlerine ekledi.
Bundan doksan yıl önce kültür aracılığıyla
Avrupa’yı birleştirmeyi kafasından geçiren Stefan Zweig’ın düşünü hep canlı
tutmak, Salzburglular için artık bir “Avrupa projesi”. İki savaş arasında
bütün usta eserlerini yarattığı Salzburg, onun gözünde “Avrupa’nın kalbi”
idi. Salzach Irmağı’nın bir kıyısında, tepede, Kapuzinerberg’de, ömrünün
en önemli yıllarını geçirmiş olduğu bahçeli büyük villa, öteki kıyısında,
tepede, Mönchsberg’de şimdi onun adını taşıyan, günümüz insanlarına onu
anımsatan başka bir villa. Geride bıraktığı sayısız eserle bizlere hep
örnek olmuş ve olmaya devam eden bir insan. Yirminci yüzyılın iki dünya
savaşını yaşamış bu büyük yazarı, kendi güçlerine inanmış insanların dünyayı
savaşlardan arındıracağı inancını taşıyordu. “Savaşlarla savaşmalıyız!”
diyen Stefan Zweig geride bıraktığımız yüzyılın en hümanist edebiyatçısı
idi.
Avrupa’nın çeşitli kentlerinden Stefan
Zweig Center’in açılışına gelmiş insanlar, ünlü yazarı andı. Konuşmacılar
yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarını anlattı:
“Kültürlerin birleştiği bir Avrupa... Hümanizm, güzel sanatlar, edebiyat,
bir araya gelen sanatçılar, müzisyenler, edebiyatçılar... Avrupa insanlarını
kültür aracılığıyla birleştiren, güçlendiren insanlar...” Stefan Zweig’ın
düşleriydi. Avrupalı Zweig bir Avusturyalı idi. O, Avrupalı bir modern
dünya vatandaşıydı. Politikacılara karşı eserleriyle düşün savaşı vermiş,
kitapları yakılmış gerçek bir aydındı! Kültür aracılığı ile daha iyi bir
dünyayı yaratacağına inanmış tam bir düşünürdü. İnsancıldı, savaş karşıtıydı.
Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü.
Bu uğurda savaşım verdi ömrü boyunca.
Zweig lirik anlatımı ve yalın diliyle
okuru kendine bağlar. Yaşamöyküsü olarak kabul edilen “Dünün Dünyası” (Türkçesi:
Burhan Arpad) eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar
için umut ışığıdır: “Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak
aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış
olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır.”
Piyanoda Chopin müziği, Barcarolle...
Duvarlar bembeyaz, yüksek mi yüksek. Piyanonun tuşlarına dokunan parmaklar
ince, narin. İnsan ruhunu dolduran Chopin melodileri... Konuşmacı sözlerini
bitiriyor: “İnsancıldı, dostluk eli uzatırdı herkese, karşılık beklemeden.
Gösterişi sevmezdi, insanları sevmek yaşam koşuluydu Stefan Zweig için...
Toplumları birbirine yaklaştırmak bir misyondu onun gözünde...”
www.ahmet-arpad.de
9 Kasım 2008
'Demokrasi çözüme yeterli değil'
Cumhuriyet 09.11.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü
(OECD) kısa süre önce Almanya'da zenginle fakirin arasındaki uçurumun giderek
derinleştiğini, ülkedeki insanların hızla -Türkiye'den bile daha çabuk-
fakirleştiğini belgeleriyle sundu. OECD'nin bir başka raporuna göre de
Almanya'nın eğitim sistemi sınıfta kaldı. Akademisyenlerin ve mühendislerin
azaldığı ülkede tam 16 bin yeni öğretmene gereksinim var. Küresel mali
kriz sonucu sarsılan ekonomisini korumak isteyen Federal Almanya bankacılık
sektörünün çökmemesi için 480 milyar Avro'luk bir paketi hazırda tutuyor.
Berlin hükümeti 1990'dan bu yana her yıl "devlet yardımı" adı altında ortalama
160 milyar Avro ile ülkesinin "fakir" doğusunu destekliyor. Yine de işsizlik
doğuda yüzde 20'nin altına düşmüyor. İnsanlarının yüzde 68'i geleceğe kötümser
bakıyor, yüzde 50'si de şu sıra demokrasinin toplum sorunlarını çözmeye
yeterli olmadığı inancında! Almanya'nın batısında artık demokrasiye inanmayanların
oranı yüzde 30. Doğu Almanya kentleri yabancı düşmanlığının kaleleri de
oldu. Batı'dan gelen tüm desteğe, sayısız yeniliğe ve refaha karşın yabancı
düşmanı tohumlar doğuda yeşermeye devam ediyor, köklerini kurutmak çok
zor. Neo Naziler artık Hitler reklamı yapmıyor. Onlar şimdi: "Eski Doğu
Almanya daha iyi bir Almanya idi" sözleriyle oy topluyor. Çoğu insan hâlâ
Ulbricht-Honecker yıllarının özlemini çekiyor. O günler artık nostalji,
daha doğrusu ostalji, bir Doğu Almanya özlemi! Çoğu insan kendini yalnız,
tek başına bırakılmış hissediyor. Vatansız, topraklarından sürülmüş, ülkesi
elinden alınmış... "Batı Almanya Doğu Almanya'ya el koydu", diyenler giderek
artıyor. Günümüzde Honecker yönetimini eleştiren neredeyse "vatan haini"
damgasını yiyor! Eskinin özlemini çekenler Doğu Almanya'nın kötü yanları
karşısında gözlerini, kulaklarını kapatıyor, komünist rejimde yaşananları
umursamıyor. İki ülke arasına çekilmiş "utanç" duvarını, batmış ekonomiyi,
250 bin politik tutukluyu, düşünme özgürlüğü elinden alınmış o toplumu...
"1989'da ideallerimiz elimizden alındı", diyenler giderek artıyor. Ülkenin
doğusunda oy avcılığına çıkmış batı partileri Hıristiyan Demokratlar ile
Hür Demokratlar kadrolarını eski rejim yandaşları ile doldurmuş. Sosyalist
Birlik Partisi'nin 1990'a kadar uzaktan kumanda ettiği ve çoğunlukla bilim
adamlarının, öğretmenlerin, akademisyenlerin üye olduğu küçük partilerde
görev yapmışlar, şimdi tüm Doğu Almanya'da yine önemli görevlerde. Politikayı
onlar etkiliyor, toplum yaşamını dolayısıyla da olsa onlar yönlendiriyor.
Milli Halk Ordusu'nun kalıntısı subaylar, generaller, görevi yurtiçinde,
dışında istihbarat toplamak olan devlet bakanlığının (Stasi) adamları bugün
otobüsçülük, emlakçilik ve doktorluk yapıyor, otel işletiyor, avukat bürosu
açmış, Gazprom'da görevli, koruma polisliği yapanlar da var. Stasi-Connection
eski Doğu Almanya'da hâlâ yaşıyor. ...
Günümüz Almanya'sında kimi yaşamsal
sorunların kaynağını geçmişte aramak hiç de yanlış olmaz. İkinci Dünya
Savaşı'nı kazanmış olan "Dörtler", 15 Mayıs 1955'te Viyana'da imzalanan
Devlet Antlaşması ile Avusturya'yı egemen, bağımsız ve demokratik bir devlet
olarak tanımış, işgal ettikleri ülke topraklarından çekilmişlerdi. Benzeri
bir anlaşmayı, savaşın üzerinden 60 küsur yıl geçmesine karşın, Almanya
ile hiç imzalamadılar. İmzalamadıkları gibi, savaş sonrasında anayasasını
da "dikte" ettiler. Bu nedenle topraklarında 70 bin Amerikan ve 25 bin
İngiliz askerinin konuşlandığı, yüze yakın nükleer başlıklı füzenin depolandığı
Almanya hâlâ yasal olarak egemen bir ülke değil, o bir Amerikan "kolonisi"!
www.ahmet-arpad.de
19 Ekim 2008
İnek pazarı ve Viyana opereti...
Cumhuriyet 19.10.2008
AHMET ARPAD
ZÜRİH
İnekler sürü sürü. Yüzlerce. Tümü
de aynı renk. Kahverenginin değişik tonlarında. Yaş gruplarına ayrılmışlar,
yan yana, sıra sıra öyle duruyorlar. Çoğu sakin, arada sırada biri canı
sıkkın esniyor, bir başkası sesini yükseltiyor. Heyecanlı insanlar inekler
arasında acele acele koşuşturuyor. Yanında durdukları ineğin sağına soluna
bakıyorlar, şöyle bir okşuyorlar başını, boynunu, göbeğini. Dokunuyorlar
memelerine. Süt dolu memeler çok önemli. Zürih Gölü'nün yamaçlarında inek
pazarı var. O gün 2008 güzeli (!) seçilecek. Görücüye çıkmış inekler 1
ile 6 yaş arasında. Yarışmaya 300 kadar sağmal inek gelmiş. Bir dizi sığır
da var. Onlar damızlık, sadece öyle gelmişler, gösteriş için. Az ötede,
yamacın üstünde kocaman beyaz çadırda köylüler kafayı bulmuş. Dışarıda
inekler güzellik yarışması heyecanı yaşarken, sahipleri müzik eşliğinde
bira kadehlerini ardı ardına tokuşturup, boşaltıyorlar...
... 1815 yılında Avusturya başkenti.
Dokuz ay süren Viyana Kongresi'ne gelen binlerce delege politika yapmaktan
çok eğleniyor, keyif sürüyor, kısacası günü gün ediyor. Aşk meşk, alavere
dalavere, dostluk, kıskançlık. Tümü var Johann Strauss'un "Viyana Kanı"
operetinde. Büyük ustanın 1899'da ölümünden birkaç ay sonra ilk kez sahnelenen
bu oyunda Strauss'un ünlü melodi ve şarkıları toplanmış.
Karısı, sevgilisi ve metresi arasında
gidip gelen, maceradan maceraya koşuşturan Kont Zedlau, kongreye katılan
küçük bir ülkenin diplomatı. Ancak kendini Kazanova sanan yakışıklı kont,
önce karısının, ardından da başbakanının Viyana'ya gelmesiyle ne yapacağını
şaşırır. İki ayağı bir pabuca girer, eli ayağı birbirine dolaşır. Bir kadından
ötekine koşarken işler iyice karışır. Paçasını kurtarmak için metresini
başbakana eşi diye tanıtır. "Viyana Kanı" ünlü şarkıları, hareketli dansları
ve Viyana ezgileri ile seyirciyi peşinden sürükleyen tam bir Strauss opereti.
Özlem, yaşam sevinci ve Viyana coşkusu oyuna baştan sona damgasını vuruyor.
Şarap, kadın ve şarkı! Strauss'un
çeşitli operetlerinde kullandığı bütün dans türleri bu operette var. Özellikle
üçüncü perde vals, polka, mazurka, kadril danslarıyla izleyiciyi keyiflendirip,
iyice coşturuyor. Rengârenk kostümler, dans eden neşeli insanlar, kahkahalar.....
Zürih Gölü'nün öteki yakasında, Rapperswil
yakınlarında, aynı günün akşamı. Sabah inek pazarı, öğleden sonra gemiyle
göl gezintisi, akşama Viyana opereti. Keyfimiz yerinde!
www.ahmet-arpad.de
5 Ekim 2008
Katedralde düğün ve Mavi Atlı’lar
Cumhuriyet 05.10.2008
AHMET ARPAD
MÜNİH
MÜNİH
Carl Orff müziği pencerelerden dışarı
taşıyor. Evin önünden geçerken merakla durup insanın ruhunu dolduran melodiye
kulak kabartıyoruz. Sonra yine ağır ağır tepeye doğru yolumuza devam ediyoruz.
Uzun yokuşun sonunda Meryemana Katedrali tüm görkemiyle karşımızda göğe
yükseliyor. Kocaman kapıyı açıp içeri adım atıyoruz. Burada da müzik. Orgdan
Mozart melodileri duyuluyor, kubbelerde Mozart’tan bir arya yankılanıyor.
Katedralde düğün var. Az sonra org susuyor, soprano aryasını bitiriyor.
Beyazlar içindeki yaşlı papaz duasına başlıyor. Düğün erkânı ayağa kalkıp
hep bir ağızdan ona eşlik ediyor. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor,
şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna. Yüksek pencerelerden
giren güneş ışınları barok ve rokoko dev yapıyı aydınlatıyor, kubbelerdeki,
duvarlardaki melekleri, çıplak kadınları, aşağıdaki insanlara tepeden bakan
İsa’yı...
Az sonra yine Carl Orff Müzesi’nin
önünden geçerek göle doğru iniyoruz. Carmina Burana’nın yaratıcısı, büyük
besteci daha 17 yaşına geldiğinde bir opera ve pek çok şarkı bestelemişti.
Çocukluğunda sık sık geldiği şirin Ammer gölü kıyısındaki Diessen’e 1955
yılında yerleşir. Evinin pencerelerinden gölün karşı kıyısında, Andechs
yamaçlarındaki dev manastır görünür. Ammer gölü bugün rüzgârlı, dalgalı
da. Yelkenliler, motorlar, gezi gemileri yine de gidip geliyor, martılar
uçuşuyor, kazlar, ördekler ise kıyıya çıkmış, ağaç altlarına sığınmış.
Yolumuz güneye, Alp eteklerine doğru uzanıyor. Berrak havada dorukları
hafif beyaz dağlar ne kadar da yakın. Tarihi evleri ve sokakları ile ünlü
Weilheim’da bir yemek molası verip, Staffel gölü kıyısındaki Murnau’ya
ulaşıyoruz. Şirin kentte önemli bir sergi var. Dışavurumcu sanatçılar Wassily
Kandinsky ve Gabriele Münter 1908’de Murnau’da bir ev satın alıp, doğasına
hayran oldukları yöreye yerleşirler. Kısa süre sonra Marianne von Werefkin,
Aleksey Javlenski, Franz Marc, August Macke de onlara katılır ve 1911’de
“Mavi Atlı” grubunun temeli atılır. Şimdi 2008’de, Kandinsky ile Münter’in,
Staffel gölü kıyısına yerleşmelerinin 100. yılında tarihi sarayda Alman
dışavurumculuğunun ünlü ressamlarının eserleri sergileniyor. Aynı yapının
üst katında, yine yıllarını burada geçirmiş, Macar-Avusturyalı yazar Ödön
von Horváth sürekli bir sergiyle anılıyor. 1924’ten, Hitler Almanyası’ndan
kaçtığı 1935 yılına kadar yaşadığı Murnau’da değerli eserler verir. Ünlü
romanı “Allahsız Gençlik” (Türkçesi: Burhan Arpad) 1938’de Nazilerce yasaklanır.
Akşama doğru ovaya sis iniyor. Gölün
suları durgun, kıyılarında yüksek otlar, sazlıklar. Geniş çayırlar yamaçlarda
yükseliyor, Alplerin eteğinde küçük köyler, çiftlikler, korular, az ötede
başka göller. Bizim yolumuz Starnberg’e, göl kıyısındaki şirin Seeshaupt’a.
Batmaya hazırlanan güneş odanın kocaman pencerelerinden içeri giriyor.
Balkondaki rahat koltuklara kurulup, aşağıdaki iskeleye yanaşan son gemiyi
seyrediyoruz. Anılarda o gün yaşadıklarımız...
www.ahmet-arpad.de
31 Ağustos 2008
Hesse'nin doğduğu topraklarda
Cumhuriyet 31.08.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART
Tarihi mezarlığın kapısından içeri
girince sağda, upuzun, yüksek duvardaki bronz tabelalar hemen dikkati çekiyor.
Bir sürü isim, ölüm tarihleri en az yüz yıllık. Aradıklarım biraz ilerde.
Friedrich ve Emma Gundert. Hermann ve Julie Gundert. Ve Marie Hesse. Hermann’ın
annesi... Bir süre öyle duruyorum. Calw’ın tarihi mezarlığı eski ağaçlarla
dolu. Karşılar da yemyeşil. İki yamacın arasına, Nagold ırmağının kıyısına
kurulu küçük kasaba Stuttgart’a yarım saat ötede, Karaormanlar’a açılan
kapı... Teinach ve Liebenzell kaplıcaları yol üstünde. Sonra ağır ağır
mezarlık çıkışına doğru ilerliyorum. Karşı kaldırıma geçip, ırmak kıyısında
yürüyorum. Nagold bugün çok hızlı akıyor. Son günlerin yağmuru suları yükseltmiş.
Durup, köpük köpük akan ırmağı seyrediyorum. Anılarımda Hermann Hesse var
o gün. Annesi Marie çok yanlı, hareketli ve üstün yetenekli bir kadındı.
Ana babasının misyonerlik yaptığı güney Hindistan’da 1842 yılında doğmuştu.
1874’te evlendiği Johannes Hesse ikinci kocasıydı. Ona iki kız, bir de
erkek çocuk doğurmuştu. 1877 yılında Calw’da dünyaya gelen oğulları Hermann
sorunlu çıkmıştı. İlkokuldan sonra Latince öğrenen Hermann, 15 yaşında
Maulbronn manastırına yollanır. Fakat aradan birkaç ay geçmeden oradan
kaçar, Stetten sinir kliniğinde üç ay yatar, Stuttgart’ta liseye kaydı
yaptırılır, krizler yeniden başlar, okul yerine şaraphaneleri yeğler, ne
olduğu bilinmeyen insanlarla dostluklar kurar, sağa sola borç takar ve
okuldan kaydı silinir... 1906’da yazdığı “Gençlik Bunalımları” (“Unterm
Rad”, Türkçesi: Ahmet Arpad) adlı romanında çok zor geçen o gençlik yıllarını
anlatır. Az sonra karşımda duruyor! Nagold ırmağının üzerindeki köprüde.
Bronzdan Hesse, ince, uzun boylu, elinde şapkası, gelip geçeni pek umursamıyor,
gözlerini ötelere dikmiş, yeşil yamaçlara, ırmağın sularına... Haylazlık
ve avarelikle geçen gençlik yıllarında bu köprüde saatlerce durur, suların
akışını seyrederdi. Ördeklerin yüzüşünü, balık tutanları... Kimi zaman
o da atardı oltasını sulara. Genç Hesse burada zaman öldürürken yaşıtları
ya okula gider ya da çıraklık yapıp bir meslek öğrenirdi. Kent insanlarının
gözünde Johannes ile Marie Hesse’nin oğulları Hermann tembelin tekiydi,
ondan adam olmaz, derdi Calw insanları. Çok sonraları o günlerden söz açıldığında,
çocukluğumda pek sevilmezdim, diye konuşurdu. O yılların deneyimlerini
hiç unutmamıştı. Dünyaca ünlendiğinde çoktan İsviçre’ye yerleşmişti Hermann
Hesse. Tessin yöresinde, Montagnola’daki villası bir yamaca kuruluydu.
Pencerelerinden, terasından öteler, çok uzaklar, ona ilham veren, ona romanlar,
öyküler yazdıran, ekspresyonist, rengârenk ve özgürlük dolu tablolar yaptıran
yamaçlar, tepeler görünürdü. “Casa Hesse”nin aşağı bahçe kapısında, ziyaretçi
kabul edilmez, tabelası vardı. Yıllar öncesinin haylaz ve tembel delikanlısı,
artık milyonların okuduğu dünyaca ünlü bir yazardı. Yağmur durup güneş
çıkınca café’ler kaldırıma iskemle atmış. Bir mola verip susuzluk gideriyorum.
Elden geçmiş, restore olmuş, bakımlı tarihi yapılar alanı çevreliyor. Az
ötede doğduğu ev, birkaç adım ilerde müzesi. Ziyaretçileri, dünyanın dört
bir köşesinden gelen Hesse tutkunları! El yazısı müsvetteler, özel eşyaları,
ilk kitapları vitrinlerde, boy boy fotoğraflar duvarlarda. 1933’ten başlayarak
Almanya’dan kaçıp İsviçre’ye sığınan birçok dostuna yardımı esirgememişti.
Aralarında Thomas Mann da vardı. Çoğu kez elinde ne varsa onlara harcamış,
başka ülkelere sığınmalarına destek olmuştu. Savaş yıllarında Almanya’da
eserleri yasaklanıp paralar suyunu çekmeye başlayınca kendini iyice tabloya
vermiş, kazandıklarını da dostlarına harcamıştı. Bundan tam altı yıl önce,
Hermann Hesse’nin doğumunun 125. ve ölümünün 40. yılında tanımıştım yaşlı
kadını. Doksanına merdiven dayamıştı. Ağır ağır yükselen bir yokuşun sonunda,
kocaman bahçe içindeki, babadan kalma iki katlı, sekiz odalı villada tek
başına yaşıyordu. Duvarları Hermann Hesse tabloları ile süslü, kocaman
pencerelerinden Calw’ın yemyeşil yamaçlarının göründüğü salonda bir köşede
duran eski piyanonun başına geçip, Bach’tan bir sonat çalmıştı. Geçenlerde
telefon edip, yine bir uğradım. Aynı villada kızıyla kalıyordu şimdi. Doksan
üçüne basmıştı ve hâlâ çok dinçti. Bütün ömrü Calw’de geçmişti. Hermann
Hesse’nin annesi Marie Hesse, yaşlı kadının dedesinin kız kardeşiydi.
www.ahmet-arpad.de
27 Temmuz 2008
'Eski toplar' yine görevde
Cumhuriyet 27.07.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART
STUTTGART
Batı Alman kapitalizmi 1990 yılında
ayak bastığı “Köylüler ve İşçiler Ülkesi”nde aradan geçen 18 yılda büyük
adımlarla ilerlemiş. İki Almanya’nın birleşmesinin ardından üçüncü kez
geldiğim Dresden’in her köşesinde, bir zamanlar “öcü” dedikleri kapitalizmin
taze izlerini görmemek mümkün değil. 1990’dan bu yana hükümetlerin kendi
insanının boğazından keserek, eski Doğu Almanya’nın kalkınmasına yaptığı
yatırımlar, resmi verilere göre tam 1200 milyar Avro’yu bulmuş! Elbe Nehri
kıyısının düzlüklerine ve yamaçlarına yayılı Dresden bir villalar kenti.
Kocaman bahçeler, yeşil korular ortasında yüzlerce yıllık saraylar, saraycıklar,
şatolar, konaklar. Hepsi de birbirinden güzel ve zevkli bu yapılar, Dresden’in
zamanında ne denli zengin insanlar kenti olduğunun belirtisi. Savaş sonrası
Ulbricht ve Honecker’in yardakçılarının keyif sürdüğü bahçeler içindeki
villalar 1990’dan bu yana eski sahiplerine ya da mirasçılarına geri verildi.
Batıdan gelenlerin de satın aldığı, çoğu Jugendstil (Arnuvo) yapılar zevkle
restore edilmiş.
Her zaman Doğu Almanya’nın en güzel
kenti kabul edilen Dresden, yeniden inşası tam on yıl süren görkemli Kadınlar
Kilisesi’nin de kapılarını ziyaretçilere açmasıyla yine eski çehresine
kavuşmuş. 13 Şubat 1945 günü kenti yerle bir eden İngiliz hava bombardımanında
yıkılan ve 50 yıl boyunca kalıntılarına hiç kimsenin el sürmediği Kadınlar
Kilisesi’nin taşları bilgisayar aracılığıyla yeniden birleştirilmiş. Bu
çok hırslı çalışma Almanya’ya tam 150 milyon Avro’ya mal olmuş. Dresden’in
simge yapılarından biri de “Yenice Tütün Fabrikası”. 19. yüzyılda Osmanlı’dan
ve Mısır’dan tütün satın alıp işleyen bir aile şirketi, fabrika binasını
tek minareli, kubbeli, dış duvarları fayans kaplı bir cami şeklinde inşa
etmiş. 1990’lı yıllarda çok başarılı bir restorasyon geçiren güzel yapı,
bürolar, apartman daireleri, sanat galerisi, konferans ve toplantı salonları
ile bodrumunda bir diskoteği barındırıyor. Dresdenli Müslümanların bu diskoteği
yasaklatma çabaları boşa çıktı...
16. yüzyıldan günümüze, soğuk savaş
yılları dışında, Dresden hep zengin bir kent. Yöredeki gümüş madenleri
ve nehir ticareti, geçmiş yüzyıllarda bolluğun kaynağı olmuş.
İtalya âşığı Kral II. August’un Dresden’i
17. yüzyılda Venedik’e benzetmek istemesi, kente bugünkü tarihi yapıları
kazandırmış, Dresden’i Avrupa’nın en güzel ve çekici kentlerinden biri
yapmış. Kendinden sonra tahta çıkan oğlu da günümüzde kenti süsleyen barok
binaları İtalyan mimarlara inşa ettirmiş, içlerini yine o ülkeden getirttiği
sanatçılara döşetmiş. Floransa’yı andırması nedeniyle Dresden’e “Elbe kıyısındaki
Floransa” da deniyor. Şimdi kent halkının referandumla nehir üzerine modern
bir köprü yapılmasına karar vermesi üzerine UNESCO “Dünya Kültür Mirası”
unvanını 2009’da geri almaya hazırlanıyor.
Almanya-Türkiye futbol maçının ardından
“hiç akıllanmayanlar”, kent merkezinde Türk dükkânlarını yakıp yıkmıştı.
Saksonya eyaletinin başkenti Dresden, yabancı düşmanlığının kalelerinden
biri. Batıdan gelen tüm desteğe, sayısız yeniliğe ve refaha karşın yabancı
düşmanı tohumlar doğuda yeşermeye devam ediyor, köklerini kurutmak çok
zor. Burada çoğu insan hâlâ Ulbricht-Honecker yıllarının özlemini çekiyor.
Kısa süre önce açıklanan bir araştırmayla bir kamuoyu yoklaması ilginç
ve de şaşırtıcı oldu. Avrupa Komisyonu’nun 27 ülkede yaptığı araştırmaya
göre Avrupa’da geleceğe kötümser bakan toplumların başını yüzde altmış
sekiz ile Almanlar çekiyor! Sosyal Demokratlar’ın (SPD) politik vakfı Friedrich
Ebert’in kamuoyu yoklaması daha da şaşırtıcı. Tüm Almanların yüzde 30’u
demokrasinin sorunları çözeceğine artık inanmıyor. Doğu Almanya’da bu oran
daha da yüksek. Orada insanların yüzde 50’si şu sıra demokrasinin toplum
sorunlarını çözmeye yeterli olmadığı inancında. Belki de bu nedenle “eski
toplar” yine çok önemli görevlere getiriliyor! Özellikle batı partileri
Hıristiyan Demokratlar (CDU) ile Hür Demokratlar (FDP) kadrolarını bu “eski”
rejim yandaşları ile doldurmuş. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ni yönetenlerin
partisi Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) 1990’a kadar uzaktan kumanda
ettiği ve çoğunlukla bilim adamlarının, ğretmenlerin, akademisyenlerin
üye olduğu küçük partilerde görev yapmışlar, şimdi tüm Doğu Almanya’da
yine önemli görevlerde. Politikayı onlar etkiliyor, toplum yaşamını dolayısıyla
da olsa onlar yönlendiriyor. Bir zamanların inançlı genç komünisti, Doğu
Almanya eğitimli papaz kızı Merkel bugün kapitalist Almanya’nın başbakanı
olursa, yandaşları ülkenin doğusunda niçin doruğa oturmasın!
Bütün bu konuları, bundan 15 yıl
önce Stuttgart’tan Dresden’e “göç etmiş” ve Eyalet İçişleri Bakanlığı’nda
görevli bir Alman dostun eski çiftlik evinden villaya dönüştürmüş olduğu,
kocaman bahçesinden dere geçen “malikânesi”nin geniş terasında tartışıyoruz.
O, batıdan gelen bana pek hak vermiyor. Masada rakı, tarama, kavun, beyaz
peynir... Evin kedisi yavrularıyla ayaklarımızın dibinde oynaşıyor.
6 Temmuz 2008
AB bulunmaz Hint kumaşı mı?
Cumhuriyet 06.07.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART
STUTTGART
Avrupa Birliği’nin (AB) sadece Ankara
için değil, Brüksel için de bir serüven olduğu 2005’te Fransa ile Hollanda
halklarının Avrupa Anayasası’na karşı çıkmasının ardından şimdi de İrlanda
halkının Lizbon Anlaşması’nı reddetmesi ile bir kez daha gözler önüne serildi.
“Yeşil adalılar”ın sadece yüzde 45’inin sandığa gitmesi de AB’ye olan ilgisizliğin
başka bir kanıtı. Bu sonuç başta Almanya ve Fransa olmak üzere kimi “eski”
üyeyi tabii ki öfkelendirdi. Kuruluşun tepeden inme aldığı kararlarla birlik
olmaktan ve halklarından giderek uzaklaştığını nedense görmezden geliyorlar.
AB’nin son 30-40 yılda halklarının birliğine yönelik hiçbir şey yapmamış
olduğunu görmemek için üst düzey politikacı ya da yazar-çizer olmaya gerek
yok. Bu dev organizasyon kurulduğundan bu yana bir arpa boyu yol alamadığı
gibi, 2000’li yıllara girildiğinde de çok gerekli olan reformları bir türlü
gerçekleştiremedi. Bunun baş nedenlerinden biri, AB’nin uzun yıllar lokomotifliğini
yapmış Almanya’nın, özellikle iç sorunları nedeniyle güç yitirmiş olması.
Batısının doğusu ile birleşmesi ülkeye hiç yaramadı. Rusya ile Amerika’nın
aralarında anlaşarak “onay verdikleri” bu birleşme Almanya’nın yanı sıra
AB’nin de zayıflamasına neden oldu.
Avrupalı politikacılar bundan yarım
yüzyıl önce yola çıktıklarında önce Amerika ve Rusya’ya, sonraki yıllarda
da Çin ve Japonya’ya karşı ekonomik ve askeri bir güç oluşturmak, barış
içinde yaşamak istiyorlardı. Şimdi ise Amerika kimseyi dinlemeden yoluna
devam ediyor. Önce Doğu Almanya’yı Batı Almanya’ya geri veren, ardından
da diğer Demirperde ülkelerini AB’ye “kakalayan” Rusya da kendi bildiğini
okuyor. 2.4 milyarlık Hindistan’la Çin’in attığı adımlar giderek büyüyor,
hızlanıyor. Dünya sahnesine yeni yeni küresel oyuncular çıkıyor. Uluslararası
sorunların çözülmesinde Avrupalılar sus pus. Amerikan emperyalizmi Irak’ta
“at koştururken” kimi Avrupa ülkesinin komşumuzda kan akmasına destek vermesi
de AB’nin ne kadar zayıf olduğunun en büyük kanıtı.
Bir türlü halklarının yararına bir
birlik olamayan Avrupa bu gidişle büyük ekonomik ve sosyal dönüşümleri
başaramayacak gibi. “Küresel güç” düşünden de yavaş yavaş vazgeçmek zorunda
kalacak. Birlik üyeleri 21. yüzyıl dünya gerçeklerine karşın birbirleriyle
anlaşmaktan hâlâ çok uzaklar. AB ülkelerinde birçok karar halka sorulmadan
alınıyor. Üyeler arasındaki kültürel farklılıklar da, hiçbir zaman çözümlenmeyecek,
sürekli zorluklar yaratacak kalıcı bir sorun. Unutmayalım, kültür birliği
olmayan ülkelerin uzun süre yaşamadığı, dağıldığı bilinen bir gerçek. Şu
günlerde AB çok önemli ve de tehlikeli bir gelişimin eşiğinde. Almanya
ile Fransa arasında kimi sorunlar yaşanıyor. “Sevgili Nicolas” ile “Chère
Angela”nın arasına kara kedi girmiş gibi. Sarkozy kendi başına bir şeyler
yapmaya başladı. Kafasından bir “Akdeniz Birliği” geçiriyor. Bu da tabii
Berlin’in hiç hoşuna gitmiyor. Almanya, AB aracılığı ile Doğu Avrupa’ya
açılırken Fransa da Akdeniz ülkeleri ile ortak bir girişime imza atıp Avrupa’nın
güneyine ağırlığını koymayı düşlüyor. Korkusu, Almanya’nın birliğe üye
olmalarına büyük destek verdiği eski Demirperde ülkelerinde söz sahibi
olup güçlenmesi. AB içinde bir karşı denge oluşturmak isteyen Fransa, Avrupa
Merkez Bankası’nın denetlenmesini de üstlenmek istiyor. Paris’e sert çıkış
yapan Angela Merkel, AB’nin bölünebileceğine dikkati çekti. Sarkozy’nin
“Güney Avrupa” düşü gerçekleştiğinde Almanya’nın da bir “Doğu Avrupa Birliği”
kurabileceğini açıkladı. Şu sıralar anlaşmışlar gibi bir hava esiyor. Bakalım
gelişmeler neler gösterecek? Almanya Fransa’nın “Akdeniz projesi”ne göz
yumabilir, Fransa da Almanya’nın Doğu Avrupa’da etkili olmasına. Bakarsınız
AB’yi çıkarları doğrultusunda bölüşürler!
1973’ten bu yana AB’den tam 41 milyar
Avro destek alan İrlanda’dan onay gelmemesi üzerine, “Çekirdek Avrupa’ya
dönelim” diyenlerin sesi yine yükselmeye başladı. Görüldüğü gibi AB, temeli
atılmış, duvarları çıkılmış, fakat bir türlü bitirilmemiş çok katlı bir
yapı. İnsana İstanbul’un varoşlarındaki yarım kalmış, yıllardır içi boş
bırakılmış binaları anımsatıyor. Böyle yapılarda oturulmaz!
Bizim AB hayranları ise birilerine
sürekli yaranarak kişisel, politik, dinsel ve ideolojik çıkarları uğruna
dört takla atmaya devam ediyor. Ne de olsa şu sıralar laikleri ve Türk
yargısını hiç çekinmeden eleştiren AB, onlar için son şans. Denize düşmüşler,
yılana sarılıyorlar. Kendilerine destek veren AB’yi öve öve bitiremiyorlar.
Sanki AB bulunmaz Hint kumaşı!
www.ahmet-arpad.de
5 Temmuz 2008
Naziler hâlâ orduyla içli dışlı
Cumhuriyet 05.07.2008
Alman medya haberlerine göre aşırı
sağcılar askeri derneklerde aktif olarak çalışıyor
Aralarında 31 general ile 100
albayın da olduğu bu subaylar, şimdiki Alman ordusunun temelini oluşturmuştu.
Federal Almanya Cumhuriyeti’nin Batılı müttefikleri ve dönemin Başbakanı
Konrad Adenauer ise Alman ordusunun kısa sürede 500 bin askere başka türlü
ulaşamayacağını düşünerek bazı Nazi subaylarını aklama yoluna gitmişlerdi.
AHMET ARPAD
1950’li yıllarda Almanya’nın eski
faşist lideri Adolf Hitler’in generallerine kurdurulan Federal Almanya
Cumhuriyeti ordusunda Yahudi karşıtı, yabancı düşmanı, Neo-nazi eğilimli
askerlerin olduğu bilinirken, şimdi de aşırı sağcıların ordu mensuplarına
yıllardır seminerler vermekte olduğu ortaya çıktı.
Alman Silahlı Kuvvetler Mensupları
Birliği bu ülkede askerliği kendine meslek seçenlerin üye olduğu bir kurum.
Gerek ordu içinde, gerekse politik partiler arasında çok önemli bir konumu
olan bu muvazzaf subaylar kuruluşu sadece Alman askerlerinin çıkarlarını
kollamıyor, AB ordularındaki askerlerin üst kuruluşu Euromil kapsamında
24 ülkedeki benzeri kurumlarla da kapsamlı bir ortak çalışma içinde.
Başka önemli bir kurum da Almanya
İhtiyat Birlikleri üst kuruluşu. Tam 130 bin üyesi var; geliri, aidat dışında
hükümetin her yıl verdiği 14 milyon Avro’dan oluşuyor. O da yurt dışındaki
benzeri kuruluşlarla ortak çalışmalara önem veriyor.
HANNES KNOCH’UN MARİFETLERİ
Kısa süre önce Alman televizyonu
ikinci kanalı ZDF’nin Frontal 21 adlı programı çok çarpıcı bir gerçeği
ortaya çıkardı. Sözü geçen askeri kuruluşlara Neo-nazilerin sızmış olduğunu
ve yıllardır önemli çalışmalarda bulunduklarını kanıtlayan bu yayının ardından
muhalefet, hükümeti topa tuttu. Frontal 21’in ortaya serdiği gerçekler
çok düşündürücü.
Hannes Knoch, 2000 yılında yasaklanan
bir Neo-nazi kuruluşu olan, Avrupa’dan başka Amerika ve İngiltere’de de
çok etkin olduğu bilinen, Almanya’da şu sıralar “Division 28” adı altında
yeniden yaşama geçirilen “Blood & Honour”ın (Kan ve Namus) önemli bir
üyesi.
Knoch aynı zamanda Münster kentinde,
ceketten çizmeye kadar askeri giyim eşyası satan bir dükkânın da sahibi.
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, aşırı sağcıların katıldığı askeri talimler
de düzenliyor. On parmağında on marifet (!) Hannes Knoch yıllardır Alman
İhtiyat Birlikleri üst kuruluşunun da üyesi. Çeşitli uğraşılarından zaman
bulduğunda bu kuruluşun üyelerine uygulamalı kurs ve seminerler veriyor.
Knoch’un repertuvarında ateşli silahlarla keskin nişan, komando eğitiminin
incelikleri, bıçakla teke tek savaş, binalara ve hareket halindeki araçlara
saldırı var.
Frontal 21 programında bu gerçeklerin
ortaya çıkması üzerine üst kuruluşun başkanı Ernst Beck hemen bir açıklama
yaptı: “Bütün bunları daha yeni öğreniyoruz, gereken yapılacaktır.” Askeri
uzmanlara göre böylesine “becerikli” bir aşırı sağcının dernek üyelerini
“eğitmesi” çok tehlikeli bir girişim. Bu seminer ve kurslarda Hannes Knoch’un
ihtiyat birlikleri üyelerine neler anlattığı, radikal sağın propagandasını
yapıp yapmadığı bilinmiyor
NPD LİDERİ DE ASKERİ DERNEKTE
Aynı televizyon programında Alman
Silahlı Kuvvetler Mensupları Birliği’ne de aşırı sağcıların sızmış olduğu
kanıtlarıyla yayınlandı.
Örneğin yıllardır bir türlü yasaklanamayan
aşırı sağcı Nasyonal Demokrat Parti’nin (NPD) Yahudi ve yabancılar karşıtı
sözleriyle “ünlenmiş” Başkanı Udo Voigt’un uzun yıllardır bu birliğe üye
olduğu ve bunun hiç kimseyi rahatsız etmediği de ortaya çıktı.
Muhalefetteki Yeşiller Partisi’nin,
“Bu bir skandal! Anayasayı Koruma Teşkilatı uyuyor mu?” tepkisi pek bir
işe yarayacağa benzemiyor. Çünkü bu iki derneğin aşırı sağcı üyelerini
kapının önüne koymasının büyük tepki alabileceğinden korkuluyor. Böylece
Neo-naziler, karşı çıktıkları hukuk devletinin koruyucu kanatları altında
savaşımlarına devam edecekler gibi...
Alman ordusuna aşırı sağcıların sızdığı,
Nasyonalizm ve yabancı düşmanlığı tohumlarının çoktan yeşermiş olduğu daha
2004 yılında yayınlanan kapsamlı bir raporla kanıtlanmıştı. Alman ordusu
mensuplarının her yıl 200 kadar “aşırı sağcı ve yabancı düşmanı” olaya
neden olduğunu açıklayan rapora göre, kışla duvarlarına kışkırtıcı parolalar
yazmaktan Hitler’i öven sözlere kadar çok çeşitli suç, Neo-nazi kafa yapılı
askerlerin başının altından çıkıyor.
1950’LERDEN BERİ
Ancak günümüzde Alman ordusunda olup
biten bu tür “tuhaflıkların” nedenini 1950’li yıllarda aramak doğru olur.
2. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Federal Almanya Cumhuriyeti’nde 1951
yılında oluşturulan “sınır koruma birliklerine”, Batılı müttefiklerin de
onayı ve göz yummasıyla Hitler ordusunda görev yapmış subaylar alınmıştı.
Üst düzey görevlere getirilen bu Nazi subaylar tüm birliklerin yüzde 62’sini
oluşturmuştu. 1956 yılında yeni ordu kurulurken Hitler’in emrinde çarpışmış
600 kadar üst rütbeli subay da devralınmıştı.
Aralarında 31 general ile 100 albayın
da olduğu bu subaylar, şimdiki Alman ordusunun temelini oluşturmuştu. Federal
Almanya Cumhuriyeti’nin Batılı müttefikleri ve dönemin Başbakanı Konrad
Adenauer ise Alman ordusunun kısa sürede 500 bin askere başka türlü ulaşamayacağını
düşünerek bazı Nazi subaylarını aklama yoluna gitmişlerdi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)