30 Ocak 2007

Arpad Bir İstanbul Yazarıydı...

Cumhuriyet 30.01.2007
EVET / HAYIR
OKTAY AKBAL

Böyle bir kızgın adam yok; ne basınımızda, ne de edebiyatımızda!.. Haksızlığa, çirkinliğe, basitliğe, görgüsüzlüğe, yanlışlığa karşı hemen direncini, karşıtlığını belirten yok!..
Korkular mı, endişeler mi, ekmek kavgası mı bunca insanı sessizce olup bitenlere seyrici kılıyor! Kimse "Hayır bu kadarı da olmaz" diye sesini yükseltmiyor. Biliyorlar ki bağıranı, haksız da olsa, sustururlar!
Burhan Arpad, bir kızgın adamdı. Güzeli, doğruyu severdi, arardı. Yaşam boyu sürdürdü bu kızgın adamlığını... Gazete yazıları, hatta gazeteye ulaştırdığı haberler, tiyatro alanında, sinema alanında ters tutumları acımasızca eleştirmeleri!..
Yıllarca Vatan'da, daha sonra uzun süre Cumhuriyet 'te bu sütunda birlikte olduk. Haftada bir yazıyordu son yıllarında. Bir İstanbul yazarıydı. 1940'ta çıkan ilk kitabı "Oyun 6 Tablo" dan başlayarak hep İstanbul'u yazdı. Öyle romantik, duygusal, kolaylıklara sapmadan, açık açık yazdı bu kentin insanlarını, sıkıntılarını... Ayrıca günden güne kalabalıklaşan, gecekondulaşan bir İstanbul'un bu gidişle hangi bataklığa dönüşeceğini!..
***
"Taşı Toprağı Altın" (Günizi Yayınları) şu günlerde yeni baskısıyla karşıma çıkınca, bütün bu eski zaman parçaları bir bir dirildi. Arpad'ın kişiliği, özelliği, savaşçı niteliği, her türlü güçlüğe karşı direnişi, ardı ardına yapıtları...
Bu kitabın ilk baskısı için o günlerde Vatan 'da şunları yazmışım:
"Arpad'ın insanları küçük serüvenler, küçük düşler besler. Geçinmek ve yaşamak başlıca kaygılarıdır, bunu nice zorluklar, nice çarpışmalarla sağlayabiliyorlar. Büyük kentte hayat pahalılığı devinin ezdiği küçük kişiler..."
Ahmed Arpad babasının yıllardır ortalıkta görülmeyen kitaplarını bir bir okurun önüne çıkarıyor. Nedense yazarlarımızı kolaylıkla unutuyoruz. Biri çıkacak da, o yitirilmiş değeri ortaya çıkaracak!.. Günübirlik yaşanıyor artık edebiyatta!.. Kalıcı bir güç taşımayan eserler ve yazarlar silinip gider, ama uzun yıllar gerisinde kalmış bir yapıt, bir yazar er geç değerini duyurur.
***
"Taşı Toprağı Altın"ın yeni baskısına bir önsöz yazan Hıfzı Topuz, toplumdaki değerbilmezliğimizi eleştirerek diyor ki:
"Nerede Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN Kulüp, Yunus Nadi, Sedat Simavi, Orhan Kemal, Sait Faik ödülleri! Hiç değilse Esentepe'de oturduğu sokağa onun adını verebilirdik. Burhan'ın değerini bilemedik, hakkını veremedik. Çok yazık..." 

7 Ocak 2007

Genç bir kadın; evli, güzel ve entelektüel

Cumhuriyet 07.01.2007
STUTTGART
AHMET ARPAD

Onun uğruna her şeyini feda etmeye hazır; kariyerini, dostlarını, anne babasını, hatta evliliğini. Kendinden çok daha yaşlı bir erkekle inanılmaz, coşku dolu bir maceraya atılıyor. Tutkulu, şehvetli ve yaralayıcı bir macera... Genç kadın oltanın ucunda bir balık, tüm yaşamını kadınlarla geçirmiş adam ise boğazına kadar tok, üstelik annesinin de eski âşığı... Oturuyor kocaman bir koltukta. Rahatsız bir hali var. Tedirgin gibi. Bakışları yerde. Arada sırada başını kaldırıp, salonda oturanlara bakıyor. Gözlerinde çekingenlik. Bakışlarında melankoli. Saçları omuzlarına dökülüyor. Uzun boylu, ince yapılı güzel bir kadın. Anlatıyor kısaca yaşamından, romanlarından uzun uzun söz ediyor. Kimi zaman gülümserken gözlerinde yaramaz bir kızın cilvesi. Sonra en son kitabından bölümler okuyor. İbranice. Canlanıyor. İri gözlerine ateş geliyor. Yanındaki koltukta oturan, kitabının Almancasını okumaya başlayan genç kadına bakıyor. "Aşk Hayatım" ve "Kadın ve Kocası" romanlarının yaratıcısı Zeruya Şalev İsrail'in genç nesil yazarlarından. Son yıllarda ülkesinin en çok satan yazarı. Şu güne kadar yazmış olduğu her üç roman da sadece İsrail'de değil, çevrildiği bütün ülkelerde bestseller oldu. Türkiye'de de sayısız baskı yaptı Şalev kitapları. Birbirinin devamı gibi okunan bu romanlarının konusu hep İsrail'de geçiyor. Toplum yaşamının daha çok tutucu olduğu ülkesinde aşk ve aile, erkek ve kadın ilişkilerini çok modern bir görüş açısıyla ele alıyor. Her üç romanında da akıcı ve çekici bir anlatımla okuru kendisine bağlamasını biliyor.
 
Okuma akşamından önce kaldığı otelin lobisinde sohbet ederken, "Üçlü dizi artık sona erdi" diyor. "Şu sıralar yazmakta olduğum yeni romanımla yeni denizlere açılıyorum. Konular değişiyor, stilim, anlatımım ise kalacak, onları değiştiremem." Konusu nedir bu yeni romanın? Hafif gülümsüyor. "Korkmayın, bilimkurgu değil. Toplumsal da değil, savaştan da söz etmiyorum. Yaşadığım ülkede ölüm yaşamdan hep daha güçlü oldu. Biz yeni nesil edebiyatçılar artık savaşlardan bıktık. İnsanlar arası ilişkiler daha önemli bizler için." Sonra birden susuyor. Bakışlarına yine hüzün geliyor. Kadın ve Kocası'ndan söz açıyorum. Bu romanı ülkesinin edebiyatında birkaç yıl içinde klasikler listesine girmiş. Yine gülümsüyor, gözlerinde şikâyet var. "Biliyor musunuz" diyor, "on binlerce korsan baskısını yaptılar..." Okurları daha çok kadınlar. Onların iş, aile ve toplum sorunları Şalev'in romanları! Kitabının Türkçesini imzalatıyorum. Sonra birlikte okuma yapacağı ve otelin hemen yanı başındaki Stuttgart Edebiyat Evi'ne geçiyoruz. Salon ağzına kadar dolu. Rahat üç yüz izleyici var. Çok azı erkek... Zeruya Şalev romanlarında başından geçenleri anlatıyor çoğunlukla, yaşanmış gerçekleri. Doğrudan ve romantik. Düşler dünyasının kadını. Duygu dolu cümleler arasına espri dolu komik cümleler yerleştirmesini çok iyi başarıyor. Okuru gülümsetiyor. İster aile içi sorunlardan, ister kötü antisemitist birinden söz etsin, yerine göre alaycı anlatımını başarıyla kullanıyor. Tam bir Yahudi mizahı yapıyor. Zeruya Şalev'de hüzünlenirken gülümsüyorsunuz. Romanlarının kahramanı kadınlar gibi karmakarışık duygulara kapılıyorsunuz.
 
www.ahmet-arpad.de

1 Ocak 2007

Yitirilmiş 1940 kuşağı ve Burhan Arpad

İspanya iç savaşına ve Nazilere karşı çıkmış, sosyal gerçekçi akımın öncüsü olmuş bir edebiyatçılar kuşağından gelir Burhan Arpad. Bireysel içedönük bunalımları işleyen genç kuşaklar arasında o çevreyi arayan Arpad 1940 kuşağından ayakta kalabilmeği başarabilmiş bir kaç edebiyatçıdan biridir. Siyasal baskının bu kuşak üzerindeki yoğunluğu, dağılışlarının ilk aşaması olur. Topluluk bölününce, kendi kabuğuna çekilen bireylerden bazıları yön değiştirir. Yeni eğilimlere katılmakla güçlerini bu yolda sürdürebileceklerini sanırlar. Edebiyat alanına, gerçekdışı anlayışlarla donatılarak itilen kişiler kendi aralarında gruplaşarak kuşaklar arası birleşmeyi keserler. Yön değiştirenler sotada kalır, olumlu yolda yürümekte direnenler toplu bir güç olmak niteliğini yitirirler ve böylece sosyal gerçekçi akımı sürdüren kuşaktan ses gelmez olur.
1940 kuşağı öylesine parçalanır ki, tek kalan yazarlardan hiç biri edebiyatın üzerine çöken karanlığa başkaldıramaz. Burhan Arpad’ın da öykücülüğünü ve yazarlığını sürdürmesi ”Hak belleği yolda tek başına gideceksin” ilkesi uyarınca olmuştur. Arpad daha 1940’larda sevilen ve beğenilen öykücülerimizden biridir. İlk kitabı olan ”Şehir – 9 Tablo” çok övülmüştü. Onun hep izlediği gerçekçi yolun, edebiyatımızın iki büyük ustası Sabahattin Ali ile Sait Faik Abasıyanık arasındaki yörünge üzerine oturduğu açıktır. Arpad yazılarında da bu yolu izler ve toplumsal olayların en karmaşık biçimlerinin büyük kentte toplandığını her zaman aynı dikkatle göz önünde tutar. 
İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’ya yayıldığı, psikozunun da savaş dışında kalan ülkemizi sardığı dönemde Burhan Arpad dar gelirli küçük bir memurdu. ”Bilmem kaç lira, kaç kuruş”un hesabını yapa yapa aylar, yıllar geçirdi. Fakat bir süre sonra özel girişimi dar gelirliliğe yeğ tuttu. ABC Kitabevi işine katıldı. O günden sonra da yaşını hep kalemiyle sağladı. 
Arpad’ın yazarlığı iş edinmesi, onu öyküden başka türlerle de ilgilenmeye zorladı. Tiyatro eleştirileri, çeviriler ve başka çalışmalar çoğu zamanını dolduruyordu. Savaş psikozunun kent üzerindeki ağırlığı da günden güne yoğunlaşıyor, yoksulluk ve salgınlar kenti kasıp kavuruyordu. Öte yandan vurguncu, istifçi, karaborsacı ve hacı ağalarla benzenmiş bir çıkarlar zümresi, yoksullaşan halkın gözü önünde har vurup, harman savuruyor, mihvercilerin zaferi için beş vakit dua ediyordu.
Sosyal gerçekçilik akımının öncüsü bir genç yazarlar topluluğu, resim, şiir, öykü ve yazılarıyla bu Nazilerden yana vurguncuları ele aldıkça yönetici çevrelerin hışmına uğramakta, resimleri, şiirleri, kitapları ve dergileri toplatılarak sürülmekte, ya da hapislere atılmaktaydı. Devlet mekanizmasının A’dan Z’ye bozuk olduğunu açıklayan başbakan Refik Saydam’ın ölümünden sonra evinde istiflenmiş pek çok erzak ve top top İngiliz kumaşı bulundu. 
Burhan Arpad, bu dönemde edebiyatta sosyal gerçekçiler arasında yerini almıştı. ”Dolayısıyla” adlı kitabında topladığı öyküleri bu yıllarda yazmıştır. ”Sinema salonlarından gazete ve duvar ilanlarına kadar bir büyük kenti” anlatan öykülerinin başlıca niteliği, birbiriyle hiç bağdaşmayan karşıtlıkların kent yaşamına ne ölçüde egemen olduğunu yansıtmaktadır. O yılların önemli tanıklarından biri olan Oktay Akbal ilerde Vatan gazetesinde şunları yazmıştır: 
”Arpad’ın insanları küçük serüvenler, küçük düşler besler. Geçinmek ve yaşamak başlıca kaygılarıdır. Fakat bunu nice zorluklar, nice çarpışmalarla sağlayabiliyorlar... Büyük kentte hayat pahalılığı devinin ezdiği küçük kişiler... Arpad’ın tekniği bu öykülerin yazıldıkları yıllara göre ilerdeydi...” 
Burhan Arpad o dönemde belge toplayan bir araştırmacı, bir sosyolog, ya da bir röportajcı gibi çalışmıştır. ”Cinayeti Yazıyor”, ”Burun ve Eller”, ”İlanlardaki Şehir” ilk bakışta insanı yanılgıya düşüren bir izlenime götürür. Edebiyattan arıtılmış kuru bir saptama sanılabilir bu öyküler. Oysa anlatımın hareketliliği, canlılığı yanında güçlü bir içermeyi de kapsarlar. Öyküleri okuduktan sonra belleğimizde bir röportajın verilerini aşan bir şeyler kalır. Bu kalanlar, öykünün ilk anda anlaşılmaya, fakat zamanla algılanan sosyal içeriğidir. 
Arpad’ın öyküde denediği bu teknik çaba, yeni bir atılım olarak belirir ve onu Sabahattin Ali ile Sait Faik Abasıyanık gibi iki büyük ustanın arası bir alana oturtur. Fakat yine de zaman zaman öykülerinde duyarlılık yoğunlaşıverir. Ve yazar kendini bundan kurtaramaz. Kurtarması da gerekmez. 
Burhan Arpad’ın öyküleri burada anımsatmaya çalıştığım iki kitapla bitmiyor. ”Şehir-9 Tablo” ile ”Dolayısıyla”nın ardından yayınlanan ”Taşı Toprağı Altın”da daha yakın bir dönemin öykülerini toplar. Bu arada yazarın değişik türler üzerine yaptığı çalışmalardan belki de en olumlu sonucu vereni, biyografik bir öyküdür: ”Komik Naşit Naşit Beyin Hikayesi”. 
Çok beğenilen bu kitap üzerine Tahir Alangu Vatan gazetesinde şunları yazar: ”Konuyu yaşamöyküsel türde ele alan Burhan Arpad’ın, başkalarının pek beceremeyeceği bir işi başardığını söylemeliyim...” Sosyal gerçekçi akımın öncü yazarlarından Samim Kocagöz de Yeditepe dergisinde Arpad’ın bu eseri üzerine şunları yazar: ”Bu yolda çalışması hem bir boşluğu doldurmakta, hem de öykücü kişiliğinden gelen yeteneğini büsbütün ortaya koymaktadır,” diyerek Arpad’ın biyografik öykücülüğünü övmekte, onun bu türde çalışmalarının devamını istemekte idi. Her şeye karşın biyografik öykü türünde ”Komik Naşit Beyin Hikayesi” tek eser olarak kalmıştır. 
Yine de Burhan Arpad’ın bu türe yakın çalışmaları da olmadı değil. ”Perde Arkası”, ”Oyun-6 Tablo”, ”Operet-8 Tablo” kitaplarında da hep kuliste geçenlerin öyküleştirilmiş anıları yer almaktadır. Tulûat, operet ve öncü tiyatronun bir arada yaşadığı sanat ortamının kendine özgü yaşamını Arpad çok canlı tablolar halinde anlatır. Bu arada kişilere değinen ve anlatımlarında röportaj-öykü denebilecek bir anlatım şekline yönelir. 
Burhan Arpad bir yandan öykücülüğünü bu tür çalışmalarla gerçekleştirirken, öte yandan gezi edebiyatı türünde de yoğun bir çalışma sonucu özlü eserler vermiştir. ”Tuna’dan Kuzeye Avrupa”, ”Uçuş Günlüğü”, ”Gezi Günlüğü”,”Avusturya Günlüğü”... Bu arada gazetecilik, sinemayla yakın ilgiler, seyrek de olsa küçük öyküler, makaleler ve çeviriler. 
Yazarlığı iş edinip de yaşamını kalemine dayayan kişilerde bir düzey tutturamayış belirir zamanla. ”Yazar kanıksamış” denir, yorulmuş, ya da tükenmiş denir. Arpad bu genellemenin dışında kalan çok az imzadan biridir. Altı, yedi yıl sürekli olarak Vatan gazetesinde köşe yazısı yazmıştır. Gazetecilikte, yazarlıkta en ince işlerden biridir köşe yazarlığı. Bugüne dek günlük basında pek çok köşe yazarı görülmüştür, ancak iyi köşe yazarlarımızın sayısı yine de bir elin parmakları sayısını geçmemiştir. Çünkü onun işi, uzun süreli yorum ve yargılar getirmek değildir. Köşe yazısının etkileme süresi 24 saati pek geçmez. Bu nedenle köşe yazarı üstün bir anlatım gücüne sahip olmalıdır. Burhan Arpad yerini dolduran bir köşe yazarıydı. Hatta bazı eleştirmenlere bakılırsa onun yazarlığında en ileri aşama bu alanda belirmiştir. 
Arpad öykü yazmanın dışında öykücülüğünü geliştirecek başka edebiyat çabalarından da geri kalmamıştır. Gezi günlüklerinin ve tiyatro kitaplarının ötesinde çevirmen olarak da öne çıkmaktadır Burhan Arpad. Onun gerçekten titiz bir çevirmen olarak da oldukça geniş bir ünü vardır. Nedir onu usta bir çevirmen yapan? Israrlı ve titiz çabası mı? Bana kalırsa Arpad’ın çevirdiği yazarlarda belli bir nitelik aramasıdır onu ustalaştıran. Gözünün tutmadığı yazarları çevirmekten hep kaçınmıştır, yoksulluk bahasına da olsa. Remarque, Zweig, Habeck, Dimov, Segers’i onun Türkçe’siyle okumak istiyor okurlar...
Burhan Arpad’ın öykücülükten başka dallardaki çabalarını böylece özetledikten sonra yeninden öykülerine dönelim. 
”Taşı Toprağı Altın” adlı kitapta topladığı öyküler de daha öncekilerden pek ayrıcalı değildir. Yine büyük kentin yaşamını yansıtan tablolar karşısındayız. ”Bir Boğaz Sabahı”nda balıkçı Halil’in sessiz sedasız ölümünden, bir tokatla silkinip gerçekleri kavrayıveren işçi Enver’e kadar bir takım insanlarla başka bir takım insanlar karşı karşıyadır. Sadece insanlar mı? İnsanların değerleme yargıları köpekleri bile ikiye ayırmıştı. Yazar, bir mayıs sabahı öldürülen bir sokak köpeğini güçlü bir duyarlıkla anlatırken bu ayrışımı da belirtiyor: 
”Ürkek bakışlı sokak köpeğinin bir çöp arabasında götürüldüğü günün akşam gazetelerinde korkunç haberler vardı. Köyleri bombalayan uçaklar, karısını bıçaklayan kocalar, yavrusunu boğazlayan analar, sevgilisini doğrayan delikanlılarla ilgili sayfalar dolusu haber ve fotoğraflar. İnsanları ısırmasın diye öldürülmüş bir sokak köpeğinden ise söz açan tek satır yoktu. Boyunları tasmalı ve zincirle bağlı köpekler, bahçelerde ve evciklerinde tutsak, fakat mutlu, tuhaf sesler çıkarıyordu...”
Bu öykünün konusu, Ömer Seyfeddin ile Reşat Nuri’ye yabancı değildir. Ne var ki onlar öyküyü daha bir başka bitirirler, böyle bir sonuca varmayacak şekilde kurarlar öyküyü. Olayların kavranmasında beliren bu ayrılık, sosyal gerçekçi akımı benimseyen kuşakla daha öncekiler arasında en büyük uçurumu oluşturmuştur. Dahası var, eskiler politik mücadele konularını edebiyatın dışında tutarlardı çoğu zaman. Sakıncalı bulurlardı politik sorunlara eğilmeği. Bir de politik mücadelenin dışında durdukları için bu konulara yabancıydılar. Sabahattin Ali’dir siyasal polisin odasını okurlara ilk gösteren. Bu bir rastlantı değildi. Politik evrimin gelişmeleri o yılların insanlarının günlük yaşamını etkilemeğe başlamıştı. Sabahattin Ali bu konuyu öykü türünde ilk ele alandır. Şiirde ondan daha önce, politik mücadelenin geleneği kurulmuştu. 
Hapishane yaşamının edebiyatımıza girişi değil, emekçi ve emekçiden yana olanlarla siyasi polis arasında olup bitenlerdir. Toplumda tabandan gelen tarihsel gelişmeyle, bu gelişmeyi önlemeye çalışan güçlerin karşılıklı tutum ve davranışlarıdır. Burhan Arpad da ”Bayram Sabahı” adlı öyküsünde bu konuyu işlemiştir. Çok partili demokrasi düzenine ilk geçildiği günlerde, emekçilerden yana kurulan bir partiye katılan bir işçinin sorguya çekilme olayını anlatır bu öyküsünde Arpad: 
"Kara suratlı herifin sırıtarak yapıştırdığı tokadın acısını da, daha sonraki sayısız tokadı da duymadı bile. Sadece hayatta ilk dayağı burada yediğini düşündü. Hem de evlenip, çoluk çocuğa karıştıktan sonra. Suçu olmayan kişiye dayak atılabileceğini aklı almıyordu... Gece ve karanlık, yüz on basamaklı çatı katında, fareli bodrumda kalmıştı. Karşı tepeleri aşan güneş, Haliç kıyılarına gündüzü, emek karşılığı mutlulukları ve bol ışıklar getiriyordu... Güçlü tornacı kolları sapsağlamdı. Fakat iç dünyası her yanından daha da sağlamdı...” 
Arpad, ”Taşı Toprağı Altın”daki öykülerinde sadece bir gözlemci değildir. O aynı zamanda olaylara katılarak onların nedenlerini açıklamakta, kahramanlarını bu sorunlar üzerinde düşündürmektedir. Artık Arpad, hareketleri, olayları saptamakta yetinmiyor, bunların insanlar üzerindeki etkilerini de inceliyor ve çoğu zaman bu algılanmış, bilinçlenmiş insanları öykülerinde canlandırıyor. 
Bu gelişme aşamasında – bunda yazarlığın çeşitli türlerinde çaba harcamış olmasının payını da söylemeliyim – önce bir öykü olarak düşündüğünü, fakat sonradan romana çevirdiği ”Alnımdaki Bıçak Yarası”nda önemli bir sorunu işlemektedir. Örgütlenmiş fuhuş mekanizması bütün ayrıntılarıyla bu kitabına konu olmuştur. 
Burhan Arpad’ın edebiyatımızın ”kızgın adam”larından biri sayılması, sosyal gerçekçi akımı besleyen 1940 ortamının şimdilerde var olmayışıdır. Bu ortamı yaratan toplulukların nasıl dağıtıldığını biliyoruz. Ancak 27 Mayıs’ın ardından bu koşullar değişmiş, sosyal gerçekçi akımı güçlendirmeye elverişli bir ortam hazırlanmıştı. Bireysel başkaldırı, ya da romantik devrimcilik doğrultusunda bir başka kıpırdanış genç yazarları kendi çevresinde toplamıştı. Yeni anayasanın getirdiklerinden bu çevre yararlanmıştı. Ancak sosyal gerçekçi akımı edebiyat alanına yanaştırmayanlar basın-yayın araç ve örgütlerine egemen olmuştur. Ve 1940 kuşağından hayatta kalanlar da teker teker ”kızgın adam” haline gelmiştir... 
Burhan Arpad’ın öykücü kişiliği üzerine bu yazımı kaleme alırken 30 yıllık dostluğun etkisi altında nesnelliğimi koruyamayacağımı biliyordum. Fakat başka türlü de yazamazdım bu yazıyı. Bir eleştiri değildir bu yaptığım iş. 30 yıllık dostluğun türlü ortak yaşantılarını, türlü anılarını bir kenara iteyim, yeterince nesnel olmaya çalışayım... Şunun şurasında Arpad’ın öykücü kişiliğini belirten bir sunu yazmışım... Ve bu olanaktan yararlanarak kuşağımızın çilesini açıklamışım, hepsi bu kadar...
Fahir Onger 

17 Aralık 2006

Stefan Zweig, insancıl yazar

Cumhuriyet 17.12.2006
AHMET ARPAD
SALZBURG

Tanrılar, melekler, beyaz bulutlar... Piyanoda Chopin müziği, Barcarolle... Duvarlar bembeyaz, yüksek mi yüksek. Küf rengi perdeler ipek, tavandan aşağı, uzun mu uzun. Piyanonun tuşlarına dokunan parmaklar ince, narin. Chopin'in melodileri ruhu dolduran, tanrılar insanlara tepeden bakan... "İnsancıldı, dostluk eli uzatırdı herkese, karşılık beklemeden. Gösterişi sevmezdi, insanları sevmek yaşam koşuluydu Stefan Zweig için... Toplumları birbirine yaklaştırmak bir misyondu onun gözünde..." Kocaman, ağır mı ağır, pırıl pırıl, kristal avizeler asılı duruyor havada. Yükselen loş ışık aydınlatıyor melekleri, tanrıları, çıplak kadınları. "Kültürlerin birleştiği bir Avrupa... Hümanizm, güzel sanatlar, edebiyat, bir araya gelen sanatçılar, müzisyenler, edebiyatçılar... Avrupa insanlarını kültür aracılığı ile birleştiren, güçlendiren o insanlar..." Stefan Zweig'ın düşleri.
 
Yüce katedralin çanları çalıyor, karanlıkta yayılıyor tarihi alanlarda, yankılanıyor tepelerde, kayalıklarda, iniyor Salzach kıyısındaki şirin kentin üzerine. Tahta kapılar kara, kanatları geniş. Duvarlarda adam boyu şömineler. Kocaman, yüksek pencerelerden dev salona giriyor çan sesleri... Avrupalı bir Avusturyalı. Avrupalı bir modern dünya vatandaşı. İki dünya savaşı yaşamış, politikacılara karşı eserleriyle düşün savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydın! Kültür aracılığı ile daha iyi bir dünyayı yaratacağına inanmış tam bir düşünür. "İnsancıldı, savaş karşıtıydı. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Zweig'ın 70-80 yıl önceki düşü gerçekleşecek mi, kültür Avrupası bir araya gelecek mi? Hayır..." Mozart müziği, Adagio H-Moll, piyanonun tuşlarında kayan parmaklar. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor, şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna. Salzburg'da, piskoposların yüzlerce yıl yaşamış olduğu, sarayı andıran dev yapının tarihi salonlarında Rönesans, barok ve kasisizm bir arada. Avrupa'nın çeşitli kentlerinden gelmiş yüzlerce insan Stefan Zweig'ı anıyor 125. doğum gününde. Konuşmacılar yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarını anlatıyor. Duygulu ve hüzünlü. Stefan Zweig'a göre ancak kültür birliğinin gerçekleşmesiyle Avrupa insanları ortak bir kimliğe kavuşabilirdi. Bu uğurda savaşım verdi ömrü boyunca. Eserlerinde hep doğruya inanır, savaşlardan nefret eder Zweig. Lirik anlatımı ve yalın diliyle okuru kendine bağlar. Hayat hikâyesi olan "Dünün Dünyası" (Türkçesi: Burhan Arpad ) eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır."
 
Katedral alanından ırmağa uzanan loş ve dar sokakların arnavutkaldırımı taşlarında ayak sesleri... Kürk mantolarına, lodenlerine bürünmüş insanlar evlerine, otellerine dönüyor. Mozart'ın, Zweig'ın, Bernhard' ın, Handke 'nin kentinde gece olmuş. Aydınlık vitrinler rengârenk, pırıl pırıl, ışıl ışıl.
 
www.ahmet-arpad.de

8 Aralık 2006

Çarpık Yapılaşma ve Deprem

Cumhuriyet 08.12.2006
Ahmet ARPAD
 
Bundan birkaç yıl önce Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan deprem riski raporunda, İstanbul'da meydana gelebilecek büyük bir depremde 55 bin kişinin hayatını yitireceği açıklanıyordu. Yine o günlerde Dünya Bankası, sunulacak kapsamlı bir deprem projesine 500 milyon dolar vermeye hazır olduğunu belirtiyordu.
 
Ancak ne o yıllarda bir proje hazırlandı ne de Marmara depreminin ardından yedi yıl sonra bugün Dünya Bankası'na sunulacak bir proje var ortada.

Ranta dayalı zenginleşme
 
Her yanı denizlerle çevrili 2500 yıllık metropolün son altmış yılı kentçilik ve toplumbilim açısından sağlıksız bir büyüme gösterir. İstanbul bütün deprem tehlikesine karşın hâlâ bir kaçak yapı cenneti. Çarpık kentleşmenin en 'güzel' örnekleri burada görülür. Menderes 'le başlatılan 'ranta dayalı zenginleşme', toplumu ve ekonomiyi allak-bullak ederek Özal döneminin 'devlet destekli yağma' sında doruk noktasına ulaşmıştır. Yeditepe kentin yüzlerce tepesini ele geçirenler başlarını sokacak bir dam altı ile yetinmediler. Hazine arazileri üzerine kaçak yaptıkları gecekondularına oy karşılığı tapu aldılar. Böylece yasadışı eylemlerine devleti de ortak ettiler. Zamanla gecekondular apartmana çevrilirken, depremler kentinin taşı toprağı, kayan yamaçları betonla kaplandı.
 
Anadolu'nun "İstanbul'a hücum" u, sömürü ve çıkarcılığı da beraberinde getirdi. Elli küsur yıl önce başlatılan bu sağlıksız sınıf tırmanmasının önü hiç alınmadı. Yüzkarası bir şehircilik, kültür mirasını ve doğayı yok eden bir yapılaşma kaçınılmaz oldu.
 
Zamanla 1947'nin Yedikule tipi gecekonduları ortadan silindi. Son on yılın gecekonduları (!) su havzalarına, orman kenarlarına kondurulan villalar, 5-10 holding ağasının Büyükdere Caddesi'nin sağına, soluna diktiği 'plazalar', 'cityler', 'centerler', 'residence'lar'... Gökdelenlerin modern şehircilikte çağdaş bir adım olduğu yalanına biz İstanbullulara inandırmak isteyen para babaları, yetkililer, uzmanlar... Bu kentin birinci derece deprem bölgesinde yer aldığını bilen mimar ve mühendisler... Çarpık yapılaşmaya yine de göz yummaya devam eden kent planlamacıları, 'dinibütün' belediyeciler, 'referansı İslam' politikacılar...
 
1999 depreminin ardından bir sürü uzman ortaya çıkmıştı. Sayısız konferans vermişler, sempozyumlar yapmışlar, konuşmuşlar, tartışmışlardı: "İstanbul ve yakın civarı için sismik tehlike, bölgenin depremselliği, depremlere dayanıklı yapı tasarımı ve inşaatı, depremler sırasında olabilecek hasarların azaltılması için alınması gereken önlemler, depreme hazırlık, kamuoyunu bilgilendirmek, falan-filan, fasa fiso..." Sonra ne oldu? Her zamanki gibi lafla peynir gemileri yürütüldü!
İstanbul'da 325 yılından bu yana büyüklükleri 8 ile 9 arasında değişen tam on üç büyük deprem olmuştur.
 
Yıllar arkada kaldıkça da depremler arası süre kısalmıştır. Yeterli derecede gerçekçi ve güvenli bir çözüm bulabilecek jeoloji, jeofizik, inşaat mühendisleri, mimarlar, kent ve bölge planlama dallarında deprem konusunda uzmanlaşmış yürekli araştırmacıların ortak çalışması o kadar zor mu? Dünya Bankası'na sunacakları kapsamlı bir deprem projesi hazırlamaları mümkün değil mi? Değil. Çünkü kültür toplumlarında benzeri görülmeyen bir sömürü sonucu binlerce yıllık kültür kenti İstanbul'u sadece elli yılda yok edenler, bu gibi çalışmalara izin vermez! İnşaat Mühendileri Odası geçenlerde açıkladı: "İstanbul'daki yapıların yüzde 90'ının yapı kullanma izni yok!" İnşaat sektöründe daha fazla rant, depremlerde daha fazla ölüm demek! Doymak bilmez bir açlıkla "Yağma Hasan'ın böreği" ne hücum edenler, İstanbul'umuzu bir güzel midelerine indirmeye devam ediyor.
Büyük yıkım olur
 
Oysa bu kent ve yakın çevresindeki nüfus yoğunluğu, yapı stoku, fabrika ve sanayi kuruluşlarının sayıları ve onların Türkiye ekonomisindeki payı düşünülürse, ortak bir deprem projesinin önemi ve ivediliği su götürmez bir gerçek. Bilmiyor mu sorumlular, İstanbul'da meydana gelecek 7'den büyük bir depremin Türkiye'nin dengelerini bozabileceğini? Elli bin insanın ölümünün, yüz milyar dolara varacak ekonomik kaybın bir daha altından kalkamaz bu ülke.
 
İstanbullu depremi bekliyor, eli böğründe...

3 Aralık 2006

İşsizlik ve yabancı düşmanlığı

Cumhuriyet 03.12.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Ne zaman geçersem geçeyim Schloss alanından, görüyorum onu. Sabah akşam. Hava ister güneşli, ister yağmurlu olsun, oturuyor kestane ağacının altındaki tahta sırada. İriyarı, omuzları biraz çökmüş. Saçları kısa. Üzerindeki aşınmış deri ceket kara. Yaşı derseniz, kırkın üzerinde. Elli de olabilir. Şarap şişesi yanı başında. Kurt köpeği ayaklarının dibine uzanmış. Gelen geçen arada sırada para atıyor önündeki şapkaya. Uwe eski bir neonazi! Almanya'da yedi milyon insan işsiz güçsüz. Bunlardan dört buçuğu işsizlik parası alıyor. Geri kalan iki buçuğuna da para veriyor devlet baba, ölmeyecek kadar! Uwe onlardan biri. Yedi milyon çalışmayandan belki yüzde onu bir yıl içinde kendine yeni bir iş buluyor. Geri kalanı iş bekliyor, kimi zaman yıllarca. Resmi verilere göre Almanya'da iki buçuk milyon çocuk da fakirlik sınırının altında yaşamakta. Alman UNICEF'i kısa süre önce yaptığı çağrıda hükümetten bu soruna ivedi bir çıkar yol bulmasını istedi: "İyi beslenemeyen fakir aile çocukları sağlıksız büyüyor, okulda zorlanıyor, cep harçlığı alamadığı için belli bir yaştan sonra kötü yola sapıyor, suç işliyor..." Bugünün sorunlu çocukları ilerde bu toplumu oluşturacak insanlar! Artık ülkede yaşamasının zor olduğuna inanmış, geleceği gurbette arayan Almanların sayısı giderek artıyor. En son açıklamalara göre her yıl Almanya'yı 150 bin insan terk ediyor! Bu rekor sayıya doktorlar, mühendisler, akademisyenler, çiftçiler dahil. Çoğu tüm ailesiyle, çoluk çocuk gidiyor gurbet ellere. Amerika'ya, İskandinavya'ya, Avustralya'ya... Almanya'dan sadece işgücü değil, kapital de kaçıyor. "Günümüzde doruk noktasına ulaşan aşırı sağcı ve antisemitist olaylar neredeyse 1933 sonrasını andırmaya başladı" diye konuştu Almanya Yahudileri Merkez Konseyi başkanı Charlotte Knobloch, geçen ay Doğu Almanya'da aşırı sağcıların sokak ortasında Anne Frank 'ın kitabını yakmasının ardından. Federal İçişleri Bakanı yeni açıkladı: 2006'nın ilk sekiz ayında aşırı sağcılar 8 bin suç işlemiş. Geçen yıla oranla yüzde yirmilik bir artış bu! Geleceğe olan ümitlerini giderek yitiren insanların oluşturduğu alt tabaka hızla büyüyor. Bu ortamda aşırı sağcıların, neonazilerin attığı tohumlar çok kolay yetişiyor. Ülkenin doğusunda Mecklenburg ve Saksonya seçimlerinde oy oranlarını artıran Almanya Nasyonalist Partisi'nden (NPD) yine korkmaya başladı politikacılar. 2003'te yasaklamak istemişlerdi bu partiyi, ancak Anayasa Mahkemesi izin vermemişti. Şimdiki hükümet yeniden denemeye kararlı. Ancak 6 binin üzerinde üyesi olan NPD'yi kapatmakla ülkede yabancı düşmanlığının ve neonazilerin önüne geçileceğini sanmak bir yerde politik saflık! Önemli olan 7.5 milyon yabancının yaşadığı Almanya'da toplum bilincini değiştirmek, insanlara iş vererek ülkeyi yaşanılır yapmak... Zor bir çıkar yol! Almanya'nın giderek artan sorunları çok karmaşık. İç içe geçmiş. Tam bir arapsaçı. Birkaç yıl önce Avrupa Komisyonu'nun İnsan Hakları Raporu mide bulandırmıştı. Raporda "Ülkedeki yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve antisemitist düşünce önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" deniliyordu. Nasyonalist Parti'yi sonunda yasaklasalar da, dazlakları içeri tıksalar da bu işin sonu gelmez. Geri planda ipleri ellerinde tutan takım elbiseli, sinekkaydı tıraşlı, kravatlı, Mercedes'li Neonazileri değil sorgulamak, yanlarına bile sokulamazlar. Savaş sonrası Almanya'sında üst düzey görevlere gelmesini becermiş böylelerine ülkede hiç kimse dokunamıyor...
www.ahmet-arpad.de

30 Kasım 2006

'Savaşa karşı savaşmalıyız'

Cumhuriyet Kitap 30.11.2006
 
20. yüzyılın en insancıl yazarı Stefan Zweig 125 yaşında ama hep güncel
Stefan Zweig'ın hayat hikâyesi olan "Dünün Dünyası" eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır." Stefan Zweig ve eşi Charlotte Altmann iki yıl sonra, 1942 yılının 22 Şubat günü intihar ederler. Dünyadaki bunca acının ardından artık sabahı bekleyecek gücü kalmamıştı... İnsancıl ve savaş karşıtıydı Stefan Zweig. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. "Savaşlardan nefret ederim," derdi. "Savaşlar yüz binlerce çocuğu öksüz bırakır. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez.
 
Ahmet ARPAD
 
Sanatla, mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği o günler ne zengin, ne renkliydi!" diye anlatır Stefan Zweig, ölümünden kısa süre önce yazdığı en ünlü eseri Dünün Dünyası'nda (Türkçesi: Burhan Arpad) 1920'li, 1930'lu Salzburg yıllarını. "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp, damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o yıllarda. Fakat sonra hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın (!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik..."1881 yılının 28 Kasım günü Viyana'da doğdu. Yahudi asıllı babası, Avusturya'nın Moravia eyaletinden Viyana'ya yerleşmiş bir tekstil fabrikatörü idi. Ağabeyi, fabrikayı ilerde devralmak için babasının yanında yetiştirilirken onu Viyana üniversitesine yolladılar, felsefe okusun, aileden daha "kültürlü" biri çıksın diye. Üniversite yılları genç Stefan Zweig için özgürlük yılları oldu. Berlin'de kaldı bir süre, tam bir başıboşluk içinde yaşadı. Kimi gün sabahlara kadar lokalleri dolaştı, sanat ve edebiyat çevreleriyle ilişkiler kurdu. Sonra Belçika'ya geçti, o günler Avrupa'sının en ilginç şairlerinden Emil Verhaeren'le tanıştı. İlerki yıllarda bu Belçikalı şairin eserlerini Almancaya çevirdi. 1904 yılında üniversiteyi "Herr Doktor" unvanı ile bitirdi. Daha liseye gittiği günlerde Viyana kahvelerinin sanat ve kültür havasını içine çekmiş, kentin ünlü edebiyatçılarıyla yakınlık kurmuştu. Stefan Zweig ilk şiir ve nuvellerini yazdı. Babasının varlıklı olması onu geçim sıkıntılarından uzak tutuyordu. 1907'de ailesinin yanında ayrıldı ve Viyana'nın III. bölgesinde kendine bir kat kiraladı. İkinci şiir kitabı "İlk Çelenkler" ona Bauernfeld Ödülü'nü getirdi. İnsanları ve dünyasını yakından tanımak istiyordu. Sık sık komşu ülkeler gidiyor, Viyana'ya seyrek uğruyordu.
 
"AYDINLAR ARALARINDA ANLAŞMALI"
 
1910'da Hindistan'a kadar uzanan bir gemi yolculuğu yaptı. 1912'de Amerika'ya uzandı, aylarca kaldı. Ardından Londra ve Paris'te haftalar, aylar geçirdi. Romain Rolland ve Rodin'le yakın dostluklar kurdu. Paris'in kıyı bucağında kültür ve sanat miraslarını aradı. "O günlerde caddelerde ne çok dolaştım, ne çok şey gördüm ve içim içime sığmayarak ne çok araştırdım!" der Zweig. İç dünyasına yeni anlamlar katan ünlü Fransız düşünürü Romain Rolland ile tanışmasını şöyle anlatır: "Aklımdan kolay kolay çıkmayan ışıklı mavi gözlerini ilk görüşümdü... Gördüğüm insan gözlerinin en ışıltılı ve dost bakışlı olanı bu gözler, konuşma sırasında duygunun derinliklerinden yükselen bir renk ve ateşle doluyor, üzülünce de loşlaşıp gölgeleniyordu...1914 baharında yine Fransa'daydı ve dünyadaki gelişmeler ona tedirginlik veriyordu. Büyük bir çöküntünün yaklaştığını sezmekteydi. Stefan Zweig aşırı duygulu idi. Başkalarının dikkatini çekmeyen olaylara, ayrıntılara kafa yoruyordu. Savaş yıllarında Zweig ve Rolland birbirleriyle sık sık mektuplaştılar. Aralarındaki yazışmalar tam yirmi beş yıl aralıksız sürdü. Birinci Dünya savaşı yıllarında giderek bilinçlendi. "Sonsuz kurbanlarla bir zafer kazanılsa da, savaşa karşı savaşmak gerekir," düşüncesi kafasında oluştu. Savaşlar gereksizdi. O yıllarda Jeremias'ı ele alan bir tiyatro oyunu yazdı. 1917 yılında çıkan bu eseri ona nedense kuşku veriyor, onu kaygılandırıyordu. Fakat kitap beklenin üzerinde ilgi uyandırdı. İlk baskısı hemen yirmi bin sattı. Almanlar eserini savaş sonrasında mutlaka sahnelemek istiyordu. Sonunda Zürich Tiyatrosu ile anlaştı. Bir süre bu kentte kaldı. James Joyce, Jouvet ve Franz Masarel'le tanışması Zürich'de yaşadığı aylarda oldu. Sonra savaş bitti ve Stefan Zweig Avusturya'ya döndü. Salzburg'a yerleşti. Savaş yıllarında Kapuziner tepesinde satın almış olduğu büyük bahçeli evine yerleşti. Mozart'ın doğum yeri olan yeşiller içindeki bu kentte rahat edeceğine inanıyordu. Dünya savaşının yıkıcılığını, korkunçluğunu yakından görmüştü. İnsanların kurtuluşu, mutluluğa kavuşması için ortak Avrupa kültürünün kurtarılması gerekliydi. Zweig'a göre liberal toplum düzeni toparlanmalı, insanlar yanlışlardan dönmeli ve böylece daha iyi yarınlara ulaşmalıydı. Bunun için de en başta Avrupa aydınları ve sanatçıları aralarında anlaşmalı, işbirliği yapmalıydı. Ona göre ülkelerde generaller sadece taş anıtlar olarak akıllarda kaldığı gün insanlar özgür ve mutlu olacaktı. Stefan Zweig Avrupa'nın her yanındaki sanatçı ve yazar dostlarıyla yazıştı, onları sık sık ziyaret etti, evinde konuk etti, konferanslara gitti.
 
POLİTİKACILARA KARŞI DÜŞÜN SAVAŞI
 
Bir yandan politik davranışlarıyla politikacılara karşı düşün savaşı veriyor, bir yandan da yeni eserler yaratıyordu. Yirminci yüzyıl nuvel edebiyatına damgasını vurduğu "Amok Koşucusu" eserini o günlerde yazdı. Toplu şiirlerini yayımladı, "İfritle Savaşı" adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. "Korku" adlı nuveli de o yıllarda basıldı. Stefan Zweig eserleri artık büyük ilgi görüyor, yeni baskıları yapılıyordu. 1920 yılında evlendi. Eşi Friderike de yazardı. Stefan Zweig'la evlenmek için ilk kocasından ayrılmıştı. Evin onarımından sekreterliğe kadar birçok işin üstesinden geliyordu. Stefan Zweig da özgürce yaşamasına devam ediyor, sık sık yolculuklara çıkıyordu. Gittiği her yerden Friderike'ye mektuplar yolluyordu. Eşi de ona uzun uzun yanıtlar veriyordu. Yazarın altmış bir yıllık yaşamında 1924-1933 arasının çok özel ve olağanüstü bir yanı vardır. Zweig'ın ünü o yıllarda dünyanın dört bucağına yayılmakta, öyküleri, biyografileri, denemeleri, romanları sadece Amerika ve Avrupa'da değil Asya'da da büyük ilgi görmektedir. Yazarın çıktığı yolculuklar artar, her ülkede dostlar edinir. Avrupa kültürü yoluyla daha iyi bir dünya amacını gerçekleştireceğine inanmaktadır. Elli yaşına bastığı 1931'de: "Bundan sonra tek satır bile yazmasam, kitaplarımın geliri bana yeter," diye düşünür. Fakat yine de tedirgindir. Çünkü mutluluklar ve başarılarla dolu yaşamı yine de bir gün sona erebilirdi. Gerçekten de 1933'te Almanya'da Nazilerin işbaşına gelmesiyle bütün düşleri karmakarışık oluverdi. İnsanlar kamplara atılırken, sokaklarda yığın yığın kitaplar yakıldı. Yakılan kitaplar arasında onun da eserleri vardı. Stefan Zweig'ın adı "safkan olmayan insanlar" listesinde yer aldı, eserleri yasaklandı. Mutluluklar ve başarılarla dolu hayatı sona erdi. Tedirginlikleri giderek artıyordu. Anadiliyle eserler vermek olanağının azalmakta olduğunun farkındaydı. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını zamanla yitireceğini de biliyordu. 1934'te Gestapo'nun villayı basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmekten başka çıkar yol bulmadı. Güney Fransa'da, İsviçre'de, Amerika'da konferanslara ve edebiyat söyleşilerine katıldı. Bir süre için İngiltere'ye yerleşti. Ancak kendini burada da rahat hissetmedi. 1938 yılında eşi Friderike'den boşandı. 13 Mart 1938'de Hitler'in Viyana'ya girmesiyle anavatanı Avusturya politika haritasından silindi. Yarım yüzyıl boyunca kendini bir dünya yurttaşı sayan Stefan Zweig artık "vatansız kişi"ydi. O, Avrupası'nı yitirmişti. Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler'in güçlenmesi Stefan Zweig'ı daha çok bunalımlara sokar. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği "kültür Avrupası" düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştır. 1940'ta İngiliz vatandaşı olur ve ikinci eşi Charlotte Altmann ile Brezilya'nın Petropolis kentine yerleşir.Fakat orada da mutluluğa erişemez. Yorgun ve bezgindir. 17 Eylül 1941'de ilk eşi Friderike'ye şu satırları yazar: "Burada Avrupa'yı unutabilirsem, evimi, kitaplarımı ve her şeyimi yitirdiğimi aklımdan çıkarabilirsem, üne ve başarıya boş verebilirsem, Avrupa'da insanlar açlık ve yoksulluk içinde kıvranırken bu Tanrı bağışı ülkede yaşayabilmek iznine kavuştuğumdan ötürü mutlu olurdum... Fakat Avrupa'dan gelen haberler pek korkunç. Dünyanın bugüne değin görmediği dehşetler dolu bir kış olacak. Burada geçireceğim aylarda otobiyografimi bir gözden geçireceğim..."
 
"SAVAŞLARDAN NEFRET EDERİM"
 
Stefan Zweig'ın hayat hikâyesi olan "Dünün Dünyası" eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır." Stefan Zweig ve eşi Charlotte Altmann iki yıl sonra, 1942 yılının 22 Şubat günü intihar ederler. Dünyadaki bunca acının ardından artık sabahı bekleyecek gücü kalmamıştı... "Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi..." diye oldukça üst perdeden yazar o günlerde Salzburg Eyalet Gazetesi. İnsancıl ve savaş karşıtıydı Stefan Zweig. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. "Savaşlardan nefret ederim," der Stefan Zweig. "Savaşlar yüz binlerce çocuğu öksüz bırakır. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez." Stefan Zweig, Freud psikoanalizini uyguladığı öykülerinde olay ve kişi davranışlarını, kişilerin düşün dünyalarını, en önemsiz sayılabilecek ayrıntılara kadar işlerken yalın bir lirizm, vurucu bir gerilim sağlamayı ustalıkla başarır. Öykülerinde uyguladığı tahlilci anlatım üslubunun doruğuna bazı romanlarında da varmıştır. Anlattıkları çoğu kez onun psikolojik-edebi deneyimleri, kişi olarak yaşadıklarıdır. Kimi eserinde karşımıza çıkan alışılmamış kişilikteki insanlar ise yazarın gözüpek heveslerini kamçılayarak onu yaratıcılığa sürükleyen karakterlerdir. Stefan Zweig eserlerinde bir şeye hep sadık kalır: Doğruya ve insancıllığa dikkatimizi çeker, karşıtlar arasında aracı rolünü üstlenir. Okurunu inandırıcı gücüne, anlatımı ve diliyle ulaşır.Büstü Salzburg'da, Kapuziner manastırının önünde düşünceli düşünceli karşıdaki villasına bakıyor. Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. 

26 Kasım 2006

Marc Chagall ve kumarbazlar

Cumhuriyet 26.11.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Hokkabazlar, sihirbazlar, hoplayıp zıplayanlar, çılgınca dans edenler, ip cambazları, müzisyenler, havalarda uçuşan insanlar... Her şey hareketli. Her şey alacalı bulacalı, gökkuşağının renklerinde. Rus ve Yahudi insanları. Anatevka'nın, Damdaki Kemancı'nın tipleri. Çoğu coşkulu, bazıları hüzünlü. Göğe yükselen hayvanlar, inekler, atlar, keçiler, tersine dönmüş evler, kiliseler, melekler, kuleler, kubbeler... Kırmızının, yeşilin, mavinin değişik renkleri. Ötelerde bir katedral, beyaz. Kubbeleri mavi. Yakında, tepenin ucunda, tahtadan kocaman bir ev. Masmavi. Chagall mavisi!
"Yahudi olmasaydım sanatçı olamazdım" sözleri 1887 Rusya doğumlu ressam Chagall'in. Vârislerinin, dostlarının, Rus müze ve galerilerinin ödünç verdiği, çoğu Avrupa'da ilk kez sergilenen yüzün üzerinde eseri ekim sonuna kadar Baden-Baden'deydi. Sadece Almanya'nın çeşitli kentlerinden değil, Fransa ve İsviçre'den de iki yüz bine yakın Chagall hayranı Oos Irmağı kıyısındaki modern Burda Müzesi'ne akın etti, parkın yollarında uzun kuyruklar oluşturdu.
 
Kimler gelmemiş Karaormanlar'ın bu şirin, şifalı suları ve tarihi kumarhanesi ile ünlü küçük kentine! Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Turgenyev ... Rusların Baden-Baden sevgisi Çar Aleksander 'ın 1793'te bu yöreli Luise ile evlenmesiyle başlamış ve aralıksız sürmüş. Yeşillerin ortasında köşkler, villalar satın almışlar. Almanlar şifalı banyolardan çıkmazken onlar kumarhaneden, lokantalardan, şaraphanelerden çıkmamışlar. Bugün de değişen pek bir şey yok. Hatta Gorbaçov 'dan bu yana Rusların Baden-Baden "istilası" artmış. Yeni zenginler sadece Karlsbad ve Viyana'nın, St. Moritz ve Davos'un, Nice ve Cannes'ın villalarıyla otellerini kapatmamışlar. Baden-Baden'in yamaçlarını dolduran çoğu tarihi villa da son yıllarda giderek daha çok el değiştirmekte, Almanlardan Ruslara geçmekte. Birkaç yıl önce Gürcistan'da görevinden geri çekilmek zorunda bırakılan Şevardnadze bile doksanlı yılların başında Baden-Baden'de bir villa alıvermiş kendine!
 
Pırıl pırıl bir Jaguar giriyor otoparka. Zürih plakalı. Şık ve pahalı otomobiller dizi dizi ağaçlar altında. Stuttgart'tan, Basel'den, Strasbourg'dan gelmişler. Jaguar'dan inen, daracık, kısa mı kısa mini etekli iki sarışın, kırıta kırıta yürüyor iriyarı adamın peşinden. Başlarında kocaman şapkalar. Kumarhanenin kapısı kalabalık. Saat gecenin on biri. Baden-Baden'de kumar zamanı! Karaormanlar'ın bu şirin kenti, parası olanlar için yaşamaya değer bir yöre. Büyük bahçeler içinde villalar, yamaçlarda çamlar altında tarihi evler. Sahipleri buralı değil. Onlar Hamburglu, Düsseldorflu, Moskovalı, Riyadlı... Ortasından Oos Irmağı'nın geçtiği, tarihi ağaçlı kocaman parkların kente yayıldığı Baden-Baden money-maker'ların buluşma yeri. 1858 yılında açılmış olan hipodromu, tarihi kumarhanesi ve eski Roma'yı anımsatan kaplıcaları ile... Zengini, orta hallisi, fakiri, akşamları büyük parkın yanı başındaki kumarhanenin kırmızı salonlarını dolduruyor. Baden-Baden'de 1748'den bu yana kumar oynanıyor. Fransız Edouard Bénezet 1848'de bugünkü kumarhane salonlarını devralıp Parisli mimarlara restore ettiriyor. On yıl sonra hipodromun işletmesini de üstleniyor.
 
Suları şifalı, dükkânları pahalı mı pahalı, kumarhanesi sabaha kadar açık Baden-Baden'de akan paranın kaynağını soran yok. Kırmızı salonlarda yeşil çuha kaplı rulet masalarının çevresinde toplanmış insanlar, cüzdanı şişkin efendilerle, üzeri mücevherden geçilmeyen hanımlar kurulmuş koltuklara. Çoğu buranın müdavimi. Hep aynı masada oturuyor, hep aynı sisteme göre oynuyorlar. Kazansalar da, kaybetseler de kılları kıpırdamıyor. Buz gibi suratlarındaki ifade hiç değişmiyor. Sadece arada sırada yanlarına gelen krupiyeye bir şeyler fısıldıyorlar. Arkalarında ayakta duranlar, masadan masaya gezenler "ikinci sınıf oyuncular" ! Onlar şanslarını aynı anda birkaç rulette arayanlar. Genelde ceplerindeki paranın nereden ve nasıl geldiğini bilmeyen genç insanlar, Rus yeni zenginleri. Büyük oynuyorlar. Geçen yıl Baden-Baden'de 300 bin insan kumar oynamış. Bunlardan 70 bini yabancı pasaportlu. Milyarlar yatırılıyor Almanya'da şans oyunlarına. İnsanlar fakirleştikçe kumar oynayanların sayısı artıyor. Son verilere göre 180 bin insan kumar bağımlısı! Bunlardan 70 bini poker hastası. 35 milyar Avro yatırıyor Almanlar kumar oyunlarına her yıl. Loto, toto, kazı-kazan, milli piyango, at yarışları, rulet masaları, bakara... Genci yaşlısı, zengini fakiri bu bağımlılıktan vazgeçemiyor. Almanya'da 80 kumarhane kapılarını açıyor onlara her akşam. İnternette online kumarhaneler de var. Yıllık kazançları 200 milyon Avro... Ünlü yazar Mario Simmel , Güney Fransa'da yaşadığı yıllarda tanışmış Saint Paul de Vence'teki evinde Chagall ile. "Birkaç kez görüşmüştük" diyor Simmel, "mükemmel bir insandı" . Şimdi Zürih yakınlarındaki evinin duvarlarını kimi orijinal Chagall'ler süslüyor. "28 Mart 1985'te son tablosunu bitirmiş ve iskemlesine yığılıp ölmüştü. Eserini imzalamaya ömrü yetmemişti." Gökten inen bir melek ve cenneti özleyen Chagall'i gösteren bu eserin bir taş baskısı Mario Simmel'in çalışma odasında asılı. Marc Chagall'in, döneminin tüm karmaşasına karşın yaşam sevincini yitirmediğini çizgilerindeki şiirsel anlatımda görürsünüz. "Onun stili kendine özgüdür, öyle kolay kolay her sanat akımına uymaz" diyor Baden-Baden sergisinin küratörü Jean-Louis Prat . Belki o kadar çok sevilmesinin nedeni de bu! Bizlere geride bıraktığı rengârenk, canlı ve coşku dolu o düşsel dünya...
 
www.ahmet-arpad.de

1 Kasım 2006

Burhan Arpad: TAŞI TOPRAĞI ALTIN


Kitabın arka kapağından:
'Burhan Arpad öykülerinde kent yaşamlarından kesitler sunarken tabakaların çok sıcak ve insancıl serüvenlerini anlatır.1940 kuşağının ve Türk öykücülüğünde gerçekçiliğin ne olduğunu öğrenmek isteyenler Arpad'ı okumalıdır...'   Doğan Hızlan 
'Türk okuru, Stefan Zweig'ı tanımak açısından Burhan Arpad'a her zaman gönül borcu duyacaktır...'    Selim İleri 
'Burhan Arpad'ın öykülerinde kesin yargıdan, büyük sözlerden kaçınması yazdıklarının daha keyifle okunmasını sağlıyor...'     Melih Cevdet Anday 
'Öykü, çeviri ve yazıları ile elli yıldır Babıâli yokuşunu durmadan tırmanır Burhan Arpad...'     Uğur Mumcu 
'Burhan Arpad okumaya doyamadığım yazarlandandır.. Öyküleri kadar 'Yıldızların Parladığı Anlar' da hayatımda değişiklik yapan kitapların başında geliyorsa, nedeni yazarı Stefan Zweig değil, çevirmeni Burhan Arpad'tı...'    Hıncal Uluç 
'Bugün Burhan Arpad'ı kaç kişi tanır? Sanırım genş kuşaklar onu tanımaz... Yazar, çevirmen, gazeteci, tiyatro eleştirmeni olan Burhan Arpad 1940 kuşağının önemli öykücülerindendir...'    Hikmet Çetinkaya 
'Burhan Arpad benim kuşağımın daha da yakından tanıyıp sevdiği bir yazardı. Öyküleri, Türk tiyatro yaşamını yansıtan yazıları, gezi izlenimleri ve dünya edebiyatından yaptığı çevirileriyle... Yaşamının tümünü İstanbul'da geçirmiş, kentin sosyal değişimine, giderek yozlaşmasına tanık olmuş, sorunlarını da yakalamıştı...'    Server Tanilli 
Günizi Yayıncılık İstanbul
Kasım 2006

29 Ekim 2006

'Almanya'da eğitimin durumu utanç verici'

Cumhuriyet 29.10.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Geçenlerde Stuttgart gazetesinde bir manşet: ''Lübnan'a katkı Almanya'ya 190 milyon Avro'ya mal oluyor.'' Hemen yanı başındaki başka bir habere göre Baden-Württemberg Eyaleti Eğitim Bakanlığı bu ders yılında boşalan 570 öğretmen kadrosuna yeni atamalar yapmayarak 50 milyon Avro tasarruf ediyor. Aradan birkaç gün geçmeden Almanya Öğretmenler Birliği'nin panik yaratıcı açıklaması: ''Ülkede 16 bin öğretmen açığı var, okullarda her hafta 1 milyon saat ders boş geçiyor...'' Hemen ardından Cumhurbaşkanı Horst Köhler , Berlin'de çoğunlukla yabancı çocukların devam ettiği Kepler okulunda yaptığı konuşma ile politikacıları suçladı: ''Almanya'daki eğitim utanç verici... İnsanların yeterli eğitim almadığı ülkelerde demokrasi işlemez... Eğitim sistemimizin yetersiz olduğu Pisa araştırması ile kanıtlanmıştır. Devlet düzenimizin gelecekte de güçlü olması ancak eğitim sistemimizin düzelmesi ile mümkündür...'' Cumhurbaşkanı Köhler konuşmasını Kennedy 'nin, ''Dünyada eğitimden pahalı tek şey eğitimsizliktir!'' sözleri ile bitirdi. Eğitimsizlik bütün eyaletlere yayılırken öğretmen açığı son 30 yılın en doruk noktasında. Almanya'nın gelecekte de endüstri ülkesi olarak varlığı tehlikede. Zenginle yoksul arasındaki mesafenin giderek büyüdüğü ülkede en büyük zararı, aralarında bizim insanlarımızın da bulunduğu, fakirleşen sınıfın çocuk ve gençleri görüyor. 1990'lı yıllardan başlayarak eğitime de el atan bizim Nurcular, Nakşiler, Süleymancılar, Milli Görüşçüler ve de Hocaefendicilerin ise para sorunu yok. Alman yasalarındaki boşlukları çok iyi bildikleri gibi toplumdaki liberal düşünce yapısından yararlanmasını da hiç çaktırmadan iyi beceriyorlar. Başarılarının en önemli ''reçetesi'' her zamanki gibi takıyye. Hemen hemen her büyük kentte açtıkları, kimi yatılı dershanelerle işe başladılar. Burada son yılların en büyük "eğitim atılımı" nı Fethullahçılar yaptı. Önce Almanya'nın birçok kentine genç öğrenciler yolladılar. Genç nesil işadamlarına şirketler kurdurttular. Türklerin açtığı marketler, bina temizleme ve bakımı yapan şirketler, bilgisayar programcısı kuruluşlar çoğunlukla onların. Burada çıkan Zaman gazetesi ile ortak çalışmalara girdiler, desteğini aldılar. Doksanlı yılların ortalarında Türkiye'den gönderilen ve Gülen 'e yakın çekirdek kadrodan olduğu kanıtlanmış Halil Hoca 'nın yönetiminde dershaneler açtılar, göçmen çocuklarının eğitimine ''yatırım'' yaptılar. Çoğu burada yetişmiş, akıllı ve iyi giyimli üniversite öğrencileri bu dershaneleri yönetmeye başladı. Ardından sıra özel liselere geldi. Berlin ve Stuttgart'ta ''Gülen Liseleri'' iki yıldır çalışıyor. Sırada Mannheim, Paderborn, Köln, Nürtingen var... Alman okullarında başarısız olan Türk çocuklarını kendilerine çekmeye başladılar. Eğitimciler, ''Uyumun başarılı olması için sınıflarda yabancı öğrenci oranı yüzde yirmiyi geçmemeli'' derken Hocaefendicilerin paralı okullarında Türk öğrencilerin oranı yüzde 80'i buluyor... Bu dershane ve liselere yaptıkları milyonlarca Avro'luk yatırımın ''kaynağı'' kurdukları küçük şirketlermiş! İnanmak zor. Geçenlerde Hikmet Çetinkaya , ''Fethullahçılar kara para mı aklıyor'' diye sorarken haksız değildi. Stuttgart Belediyesi yabancılar ve uyum sorumlusunun gazetelere yaptığı, ''Gülen'e yakın olduklarını biliyoruz, yurtdışından destek geldiğini de tahmin ediyoruz, ancak kanıtlayamıyoruz'' açıklaması resmi makamların ne kadar âciz olduğunu gösteriyor. Ancak biraz inat ve dikkatle araştırdınız mı dershane ve okul kurucularının Gülen yandaşı olduğunu hemen kanıtlıyorsunuz. Fakat onlar yine de ''Hayır, Fethullahçı değiliz'' diye inat ediyorlar! Sanırım korkuyorlar, Alman resmi makamlarının, perde arkasında geçmişi ve amaçları bilinen ''dinci baron'' un olduğunu fark etmesinden. Çünkü okullara devlet parasal destek veriyor, kuruluşlarından üç yıl sonra. Bu nedenle de ne yapıp yapıp bugüne dek basın dahil herkesi susturmasını becerdiler. Onları övmek Türkiye'de olduğu gibi Almanya'da da serbest. İplerini pazara çıkarıp eleştirmek ise yasak! Gözdağı vermek için süründürürler sizi mahkeme mahkeme... Tam 10 bin Alman askeri yurtdışında görevde. Kongo'da, Kosova'da, Afganistan'da, Lübnan'da. Bugüne kadar ''delik'' bütçeden tam 2 milyar Avro harcama yapılmış! İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) verilerine göre harcamalarının sadece yüzde 10'unu eğitime ayıran Almanya, Batı ülkeleri arasında sonlarda! Eğitimde bir "fakirlik belgesi" bu!
 
www.ahmet-arpad.de