8 Ekim 2006

Boş ver dünyayı, keyfine bak!

Cumhuriyet 08.10.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Hoplayıp zıplıyorlar. Eller havada. Dans ediyorlar, masaların üzerinde. Şarkılar bağıra çağıra. Kimse yerinde duramıyor. Kadını erkeği, yaşlısı genci. Sahnede yirmi kişilik orkestra bütün gücüyle üflüyor trompetlere. Şarkıcı kadın gırtlağını yırtıyor. Günümüzün tanınmış bütün şarkıları, ünlü panayır melodileri. Dans edenler hep bir ağızdan katılıyor sahnedeki hoplayan zıplayan güzel sarışına. Garsonlar zor yetiştiriyor masalara bira. Litrelik kadehler havalarda. Sahneden az ötede başka bir masa. Orada da insanlar coşkuyla ayağa fırlamış. Japonlar.. ellerinde fotoğraf makineleri danslara uymaya, şarkılara eşlik etmeye çalıyorlar. Onların da masaları dizi dizi bira kadehi dolu. Ülkelerinde yapamadıklarını burada yapıyorlar gibi. Yan masadan sokulan yaşlıca kadın Japonlardan birini yakaladığı gibi hızlı bir dansa başlıyor. Döne döne. Ötekiler çevrelerini sarıyor. Flaşlar patlıyor. Dev çadır ayakta, oturan çok az. Kırmızı tişörtlü, mavi blucinli on sarışın İngiliz güzeli de. Başlarında gri keçeden sivri şapkalar. Onlar Japonlardan daha neşeli, daha oynak, daha kıvrak. Kimi çapkın Alman genci çoktan sokulmuş adanın güzellerine... Stuttgart'ta bira bayramı sürüp gidiyor. Münih'teki şenlikten sonra Avrupa'daki en büyük bira bayramı. Tam bir panayır havasında. Kral I. Wilhelm 'in 28 Eylül 1818'deki 36. doğum günü nedeniyle başlayan bu şenlik sürekli büyüyerek günümüze gelmiş. Hep aynı alanda yapılıyor. Neckar ırmağının kıyısındaki büyük çayırlıkta. Kral bundan 188 yıl önceki doğum günü eğlentisine 30 bin insanı davet etmiş. Orkestralar, şarkıcılar, hokkabazlar, dönme dolaplar, atlıkarıncalar, komedyenler de çağırmış. Çadırlar kurdurtmuş, her gelene kızartılmış tavuk, kadeh kadeh bira sunmuş. Orkestra ara veriyor. Dans edenler yerlerine oturuyor. Soğuk biralarına uzanıyorlar. Şakalaşıp konuşmaya başlıyorlar. Biz de karşımızdaki yaşlı çiftle az önce kadeh tokuşturmuştuk. Neşesi yerinde adam konuşmaya başlıyor. Anlatıyor, anlatıyor. Her yıl gelirlermiş Stuttgart'a bira bayramı haftalarında. Güney Afrika'da yaşayan bir Alman. Yetmiş beş yaşına basmış geçenlerde. Karaormanlar doğumlu. Soyadı da Türk! ''Bizim yaşadığımız kasabada adı Türk olan çok aile var'' diyor. ''Fakat Türk filan değiliz, dedelerimiz arasında da yok.'' Soyağacı iki yüz yıl geriye gidiyormuş. Daha eskisi bilinmiyor. Müzik yine başlıyor. Saçları kızıla boyalı eşi ayağa fırlıyor. Tek başına dans ediyor. Dışarıda güneş batmak üzere. Yazdan kalma bir gün. İnsanlar akın akın geliyor akşam yemeğine panayıra. Rengârenk ışıklar yanmış. Dönme dolaplar, atlıkarıncalar, salıncaklar, çarpışan otomobiller çocukluğumu anımsatıyor. Onlar hep var, aradan bu kadar yıl geçse de. Panayırlar ne kadar büyürse büyüsün, zamana ayak uyduruyor, ne kadar modernleşirse modernleşsin dönme dolaplar hep dönüyor, çarpışan otomobiller hep çarpışıyor... Tombalacıların, baloncuların önü kalabalık. Kıyıntı büfelerinin önünde kuyruklar. İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Stuttgart bira bayramına bu yıl 3.5 milyon insan bekleniyor. Ülkede işsizlik almış başını yürümüş, geçim zorlaşmış, para kıtlaşmış, bir gün için de olsa bu sorunlar insanların umurunda değil. Her şeyi unutmak için akıyorlar panayır yerine. Boş veriyorlar dünyaya! Çıkışa doğru yürüyoruz. Renkli giysiler içinde bir adam saksofon çalıyor, nostaljik melodiler. Omzuna oturmuş alacalı bulacalı bir papağan, sabırla onu dinliyor.
 
www.ahmet-arpad.de

6 Ağustos 2006

Aşırı dinciler ve uyuşturucu

Cumhuriyet 06.08.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Aşırı dinciler, dini bütünler uyuşturucu kullanır mı? Pek bilinmez. Kullansalar bile onlardan olmayanlar gibi pek ortaya çıkmaz, Tanrı korkusuyla gizlenir. Sır aile içinde kalır, en yakınları bile bilmez. Beş vakit namazında bir ailede çocuğun, damadın uyuşturucu kullandığı duyulursa ''rezil olur'' ana baba. Kimseden yardım istemezler, fakat tek başlarına da bu bağımlılığa engel olamazlar. Uyuşturucunun dini imanı yok, her ülkede, herkese bulaşabilir. Vaziyetin durumu Almanya'da da aynı. Zengininden fakirine, gencinden yaşlısına, yabancı işçiden banka müdürüne 2 milyonun üzerinde insan sürekli esrar kullanıyor. Eroin gibi sert uyuşturucu kullananlar da 150 bin civarında. Ülkede her yıl 40 bin alkol bağımlısı yaşamını yitiriyor, 2 binin üzerinde insan da uyuşturucu kurbanı oluyor. Stuttgart'a gelince.. yarım milyonluk nüfusunun üçte biri yabancı olan kentte 3 bin sert uyuşturucu bağımlısı var. Bunların yüzde otuzundan fazlası da yabancı kökenli. 

Uyuşturucu kullananlarla ilgilenen, onlara yardım elini uzatan özel bir kuruluş var. Faruk Özkan ''Release'' in bir elemanı. Onun görev alanına ''bizimkiler'' giriyor. ''Sokaklarda, alanlarda ve yeraltı geçitlerinde karşılaşıyorum onlarla'' diyor Faruk. Bu insanlarla doğrudan ilişki kuruyor. ''Streetworker'' diyorlar onun yaptığı bu işe. Türk bağımlının güvenini kazandıktan sonra onu uyuşturucunun zararları üzerine bilgilendiriyor, psikososyal alanda eşlik ediyor, terapi ve tedavisinde destek veriyor. Ailesi ile tanışıp, bağlantı kurabilmesi tedaviyi kolaylaştırıyor. Yıllardır Türk derneklerinde, çağırırlarsa camilerde uyuşturucu seminerleri de veriyor. Almanya'nın 1990'lı yıllardan bu yana geçirdiği toplumsal değişim ülkede sorunları arttırdı, insanların yaşamını giderek zorlaştırdı. Eğitim geriledi, işsizlik hızla arttı, bireyin geliri azaldı, fakirlik doruğa fırladı. Sorunların ortasında kalan insanların geleceğe güveni azaldı. Almanya bir ''deprem'' geçirdi, sarsıldı ve bu sarsıntıdan bir türlü kurtulamadı. Böyle bir ortamda uyumu giderek zorlaşan yabancılar da sorunların altında ezilmekte. İki kültür arasında kalan göçmen çocukları, özellikle bura doğumlu gençlerimiz, geleceklerinden ümitsiz. Liseye devam edenler parmakla gösteriliyor. Yüzde 22'si hiçbir okuldan diploma alamıyor, yüzde 33'ü mesleki eğitim yapamıyor. Ana babaları gibi onların da çoğu iş bulamıyor. Özellikle ergenlik çağında ailesinin tutucu baskısından kurtulamayan, daha 18'ine gelmeden kendini kötü yolda buluyor. Çete kuruyor, kaba kuvvete başvuruyor. İstatistiklere göre en çok suç işleyen yabancılar arasında bizimkiler geliyor. Burada doğmuş üçüncü nesil gençlerimiz giderek daha çok uyuşturucu bağımlısı da oluyor.

Eroin-kokain- esrar-extacy batağına saplanmış Türk gençlerini kurtarmak amacıyla yaptığı çalışmalarını arttıran ''Release'' ve Faruk Özkan oluşturdukları, Robert Bosch Vakfı ile Narkotik Büro tarafından da desteklenen yepyeni bir projeyi şu sıralar yaşama geçirmek üzereler. ''Dernekler ve camiler aracılığı ile gençleri ve ailelerini aydınlatmak istiyoruz'' diyor Faruk ve devam ediyor: ''Ben geçmişte aşırı dincilerin camilerinde bile uyuşturucu seminerleri vermiştim. Toplantılardan sonra kimse yanıma sokulmazdı. Fakat birkaç gün sonra telefonla arayıp, 'Aman bey, ne olur oğlumu kurtar' diye yalvaranlar az değildi!'' Kısa süre öncesine kadar camiler şöyle reklam yapardı: ''Çocuğun Alman toplumunun kötü alışkanlıklarına kapılmasın istiyorsan bize yolla.'' Sosyal pedagog Faruk Özkan, ''Şu sıralar ise uyuşturucu seminerlerime derneklerden çok bu camilerden istek geliyor'' diye konuşuyor. Gerçeği kabullenen cami hocaları da artık, ''Çevremizde uyuşturucu bağımlısı gençler var'' diye itiraf etmekte. Release derneğinin elemanları, uyuşturucu esiri gençlerimizi aydınlatmak, onları bu bataktan kurtarmak için Diyanet'in, Süleymancıların, Milli Görüşçülerin camilerine gidecek, Fethullahçıların okuluna da...
 
www.ahmet-arpad.de

18 Temmuz 2006

Yol Göründü mü Birilerine?

Cumhuriyet 18.07.2006
Ahmet ARPAD

İnsanımız, Ankara'ya yolladığı vekilinden çoğu zaman pek memnun kalmadı. Politikanın içinden gelen ''çekirdekten politikacı'' ender görüldü Ankara'nın koltuklarında. Ağa oğlundan mühendisine, takunyalısından tüccarına girdi çıktı Meclis'e. Sendikacı, gazeteci, eğitimci, diplomat ise pek temsil edemedi toplumu. Bencil olmayanı, ödün vermeyen halkçısı, açık sözlüsü, dürüstü, yetenekli aydını hep parmakla gösterildi. İnsanına dönük politika yapmasını bilmeyen, beceremeyen, fakat Meclis koridorlarını dolduran ''yeteneksizler'' in girişimleri hep toplumdan uzak, toplumdan kopuk oldu. Bilinçsiz yığınları besleyen parlak sözlerinin içi de boş, yavan kaldı! Yaptıkları, söyledikleri demokrasi adına yutturmacayı geçmedi. Halktan kopmuş bu kişilerin biri gitti, öteki geldi. Gelen gideni arattı. Tümü de, gözünü budaktan sakınmayanların tehlikeli oyununu oynadı! Türkiye'de onlarca yıldır bölücülük görevi üstlenmiş ''misyoner'' kişiler olduğu bilinen bir gerçek. Bu insanların 12 Eylül'den günümüze daha sık ''göreve getirildiği'' de sır değil. Görünmeyen birileri onları hep oradan buraya piyon taşları örneği sürüp durdu. Bu zavallı kuklaların ipleri her zamanki gibi başkalarının elinde oldu.
 
Bu ''gelenek'' henüz başımızda bulunan, belki de günleri artık sayılı ''dinci'' hükümetle de değişmedi. 3 Kasım 2002'den bu yana ardı ardına yaşadıklarımız kişiyi ürkütüyor, düşünenin tüylerini ürpertiyor. Son seçilenler, toplumun altında ezildiği sorunlara el atacaklarına, çok büyük bir hata yaptılar, kendi ideolojileri peşinde koşar adım gittiler. Girişimleri ile toplumu bir iç gerilimin eşiğine getirdiler. Başbakanı, ''Türkiye modern bir İslam devletidir'' diyen bu ülkede, İslami hareketin devlet yönetimini ele geçirmesi gerektiğine inanmış bir kişi Başbakanlık Müsteşarı! Bütün dünya ülkelerinde çekimser olan Meclis Başkanı bizde iktidar partisinin reklamcısı! Tarikat vakıfları ile iç içe, laik cumhuriyet ile kavgalı, iç gerilimi sürekli arttıran, bildiğini okuyan bir iktidar hâlâ başımızda. Sıkıntılı, çelişkili bir süzgeçten geçen Türkiye, toplum sorumluluğunu kavramamış ya da kavramak istemeyen bu insanlarla bir yere varılmayacağını sonunda anlıyor gibi. Seçmen tabanının sadece yüzde 25'inin oyu ile Meclis koltuklarının yüzde 66'sına kaykılanlar ülkeye huzur, çoğunluğa refah getirmedi. Gerektiğinde ulusal çıkarlarımızı koruyacağına da toplumu bir türlü inandıramadı. Gün geçtikçe, sadece kendilerini seçmiş olan belli bir azınlığın çıkarlarını gözetmek için iktidara gelmiş oldukları iyice ortaya çıktı!
 
Osmanlı'nın son yıllarında da yığınlar, yönetenlerden kopmuş, daha doğrusu koparılmıştı. O günlerde Ortadoğu'ya yerleşmek istiyordu emperyalizm, bugün de. Eski oyun, bilinen tablolarla elli yıl boyunca sahnelendi durdu. Sonra, 21. yüzyıla girildiğinde Türkiye'nin yazgısına egemen para babaları bir başka yolu denedi. Ülkeyi tümüyle teslim etmeye hazır bekleyen başka maşalar buldular. Düşünen insanımız bu kez, ''Ilımlı İslam'' yutturmacası altında şeriatın sinsi sinsi gelmesinden şüphelenmeye başladı. Sonra zaman geldi, bu şüphe korkuya dönüştü. 2006 yılında yaşadıklarımız ise, kimi şüphelerin artık gerçekleşme aşamasında olduğunu iyice kanıtlıyor. Ancak halkın gücü gerçekten politikaya yansımadığı sürece Türkiye bu maşalardan, kuklalardan, yalakalardan, onları seçmemiş olan çoğunluğu çıkarlarının uğruna parmaklarının ucunda oynatan ''sözüm ona dini bütünler'' den yine de kurtulamayacak. Ülke insanını çoktan karşısına almış olan ''yöneticiler'' in ise şu sıralar kellelerini kurtarmak için çevrelerine kin kusmaktan, önüne geleni kışkırtmaktan başka bir şey yaptıkları yok.
 
Çünkü ideolojik ve kişisel çıkarları uğruna cumhuriyetin temellerini kemiren bu kişiler artık çırpınmaya başladı. Ülke değil, şimdi onlar ''ölüm döşeği'' nde. Her yolu denediler, başaramadıklarının farkındalar. Karşılarında uyanmış bir taban bulmaktan korktukları için de son güçleri ile sağa sola sürekli saldırıyorlar. Yargı üyelerinden rektörlere, işçiden, köylüden köşe yazarlarına... Gelişmiş Batı ülkelerinin hiçbirinde görülmeyen, benzeri olmayan bir ''yöntem'' ! Çekerler yakında iflas bayrağını! Türkiye artık bir yol ayrımında. İnsanımız 1923 Devrimi'ne dört elle ve bilinçle sarıldığı anda ülke kendini bataklıktan çıkarıp kurtaracak, bir değişme sürecine girecektir. Birilerinin suyu kaynadı gibi...

9 Temmuz 2006

Boyunları bükük dinliyorlar

Cumhuriyet 09.07.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Küçük çocuk annesinin kucağında, başını omzuna dayamış, elleriyle kulaklarını tıkamış. Yüzü buruşuk, neredeyse ağlayacak. Top sesleriyle güvercinler uçuşuyor. Kadınlı erkekli koro siyahlar giyinmiş, ilahiler okuyor. Sesleri giderek yükseliyor. Küçük çocuk annesinin kulağına bir şeyler fısıldıyor. Kadının suratı ekşiyor. Koro susuyor, dualar başlıyor. Yüksekçe bir sahnede duran başrahip ve yardımcıları yumuşak, hafif ağlamaklı, hüzünlü İsa' dan, Meryem' den söz ediyor... Münih'in güneyindeki Bad Tölz'de saat sabahın sekizi. İsar nehri kıyısındaki bu tarihi ve şirin kentin sokakları insan dolu. Katoliklerin yortusu. Mukaddes ekmeğin İsa'nın vücuduyla özümleşmesini kutluyorlar. Altın sarısı bir çadırın altında yaşlı başrahip binlerce insana günün önlemini anlatıyor. Çevre köy ve kasabalardan Bad Tölz'e gelmiş yöresel, tarihi, dini giysili gruplar ona kulak kesilmiş. Kısa deri pantolonlu, keçe şapkalı erkekler, rengârenk elbiseleri yere kadar uzanan köylü kadınlar ellerini önlerine kavuşturmuş, başları eğik, boyunları bükük baş rahibi dinliyor. Sonra birden yine toplar atılıyor, Bad Tölz'ün tüm kilise çanları çalıyor. Güvercinler ürkek yükseliyor çatılardan. Küçük çocuğun gözlerinden yaşlar boşanıyor. Annesi kucağındaki oğluna daha çok sarılıyor. Rahipler dualar mırıldanarak okunmuş kutsal ekmekten lokmalar dağıtıyor bekleşenlere. Korodan ilahiler yükseliyor. İnsanlar şöyle bir kımıldanıyor ve ağır ağır yürümeye başlıyor. En önde başrahip, rahipler, arkalarında yöresel politikacılar, değişik üniformalı, tarihi giysili erkekler, kadınlar ve 'bayramlıkları' nı giymiş halk... Annesi küçük oğlunu yere bırakıyor, elinden tutup, evinin yolunda uzaklaşıyor. Binlerce insanın oluşturduğu dini alay gittikçe uzuyor, uzuyor. Boyu sonsuz bir yılan örneği kıvrıla kıvrıla yürüyor Bad Tölz'ün dar, tarihi sokaklarında. Rahipler dualar mırıldanıyor, peşlerinden gelen binler duaları tekrarlıyor, kaldırımlarda bekleşenler alay geçerken haç çıkarıp, duaya katılıyor. Dini tören yavaş yavaş sonuna yaklaşıyor. En önden yürüyen bayraklılar İsar köprüsüne varıyor. Ak saçlı başrahip yorgun ayaklarını sürüyor. Aşağıda nehir kıyısında insanlar güneşleniyor bikinili. Kimi üstsüz. Başörtülü iki kadın uzun eteklerini toplamış, çocukları peşlerinde güle oynaya yürüyorlar serin sularda ...
 
www.ahmet-arpad.de

25 Haziran 2006

Ve her şeye tepeden bakıyor kilise

Cumhuriyet 25.06.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Dar, uzun bir cadde. Arnavutkaldırımı döşeli. Eski ortaçağ evleri bir kolyenin incileri gibi dizilmiş iki yanına. İkişer üçer katlı. Tahta, balçık, tuğla, taş karışımı bir işçilik var bu rengârenk yapılarda. Hepsi elden geçmiş, bakımlı. Kırmızı kiremit kaplı damları dik. Sanki bir minyatür kentin oyuncağı andıran evleri! Otel ufacık, dar, odaları küçük, pencereleri minnacık, tavanlar alçak mı alçak. Her yan tahta kaplı, orta yerdeki yüksek yatak kocaman, yastıkları, yorganı kuştüyü. Üçüncü katın penceresinden görünen, dar, uzun cadde kasabanın merkezi. Araç trafiğine kapalı. Evlerde pek oturan yok. Bürolar, butikler, lokantalar, küçük barlar, pastaneler, çiçekçiler, kafeler, butik pansiyonlar... Her yana iskemleler atılmış, masalar hazırlanmış, keyifli insanlar beyaz şemsiyelerin altına kurulmuş. Garson kızlar koşuşturuyor. Salata dolu tabaklar, güzelin güzeli pastalar, rengârenk dondurmalar, köpüklü biralar, kadehlerde buz gibi şaraplar... Günlerden cumartesi. Az ötede, evlerden büyükçe, tarihi belediye binası. Önünde dört köşe bir alancık. Ortasında suları fışkıran, ortası havuzlu bir çeşme. Çevresinde oturanlar, çene çalıp, gülenler, güneşin iliklerini ısıttığı mutlu insanlar, yaşlısı genci... Pazaryeri bu şirin alan cumartesileri. Tezgâhlarını kurmuş yöre köylüleri alacakaranlıkta. Getirmişler pazara tarlaları, bahçeleri o hafta ne vermişse. Salatalar, elmalar, patates ve soğanlar yığın yığın, öbek öbek. Kuşkonmaz tezgâhlarında kuyruğa girmiş bu leziz sebzenin tadını bilenler. Ne de olsa mevsimi şu sıralar. Alanın üç bir yanı yine tarihi evlerle kaplı. Tümü de elden geçmiş, bakımlı. Pencereler, kapıları, panjurları tahta oyma, üstün bir işçilik. Üç kattan yükseği yok. Daha ortaçağda dikkat etmişler demek kentlerde düzene... Alanın bir köşesinde yan yana çiçekçi tezgâhları. Rengârenk her şey. İnsanından sebzesine, çiçeğinden tarihi yapısına. Güneş iyice yükseliyor, öğle yaklaşıyor. Otelin önünde kadınlı erkekli şık insanlar söyleşip gülüşüyor. Ellerde şampanya kadehleri, kırmızı beyaz şaraplar, köpüklü fıçı biraları. Bir şey kutluyorlar gibi. Uzun beyaz önlüklü garsonlar gümüş tepsilerde siyah havyarlı, füme balıklı, İsviçre peynirli küçük ekmek dilimleri taşıyor dışarı. Pazaryerinde alışverişi bitirenler İtalyan'a uğruyor, espresso, capucino içmek, leziz dondurmalardan tatmak, eve gitmeden önce tanışlarla biraz çene çalmak, günün keyfini çıkarmak için... Alandan kiliseye uzanan yolda çalgıcılar. Trompet, kontrbas, saksofon. Çaldıkları havalar oynak. Başlarında kapkara koca şapkalar. Sakallar uzamış. Şakalaşıyorlar yanlarından geçenlerle, durup dinleyenlerle, yere açtıkları örtücüğe para atanlarla. Doğu Avrupalılar galiba. Sanki bir yerden gözüm ısırıyor. Prag'da, IV. Charles Köprüsü'nde görmüş olmayayım kısa süre önce! Kim bilir? Yol yokuşlaşıyor. Yükseliyor kiliseye doğru. Aşağıda küçük ırmak pırıl pırıl, su dolu. Üzerinde bembeyaz bir gezinti gemisi. Sonra sağda bir sokak. Daracık, küçük. Adı çok ilginç: ''Türk Sokağı'' ... Ne işi var burada? 1494'te Besigheim'a bir Osmanlı Türkü'nün yerleştiği biliniyor. İtalya'dan gelmiş olabilir. Hıristiyanlığı kabul ediyor ve kayıtlara adı Hans Türk olarak geçiyor! Az sonra karşımızda, tepemizde, her şeye yukardan bakan kilise. Devasa. İnsanların üzerine üzerine geliyor. En büyük o! Ondan yücesi yok. Bastırıyor kasabayı, altında eziyor yemyeşil doğayı, yaşam dolu evleri, mutlu ve özgür yaşamı özleyen bireyleri...
 
www.ahmet-arpad.de

11 Haziran 2006

Efsane otomobiller

Cumhuriyet 11.06.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Beton dans ediyor. Hareketli, kayıyor, koşuyor sonsuzluğa. Dev bir yapı, dinamik, yüce bir heykel. Heyecan verici bir şey. Şekiller, motifler, renkler birbirine karışıyor, iç içe geçiyor. Kavisler, sarmallar. Elli metre yüksekliğindeki yapıd a yuvarlak olmayan tek şey, metal, ultramodern, kurşuni oval kabinlerin asılı olduğu düz duvarlar. Dünyada başka örnekleri yok, ilk kez yapılmışlar. Yükseliyorlar üç bir yandan hızla göğe ve asansörden başka her şeyi andırıyor. Bu devasa yapı bir ''savaş gemisi'' ; hayır, bir ''uzay gemisi'', insanın üzerine üzerine geliyor... Kırmızısı var, siyahı, yeşili var, sarısı, beyazı da yok değil. Hepsi birbirinden ilginç, çekici, kendine âşık edici. Tümü de yaşlı, 1890-1910 arası doğmuşlar. Paha biçilemez değerlerine. İnsanoğlunun ilk otomobilleri onlar. 3-5 beygir gücünde, en hızlısı saatte 30 kilometre hıza ulaşıyor. Mercedes-Benz ya da uluslararası adıyla DaimlerChrysler, Stuttgart'taki eski otomobiller müzesini yeniledi. Daha doğrusu, merkez binanın hemen yanı başına, bir tepeciğe, 150 milyon Avro harcama yaparak yepyeni bir müze kondurdu. 16 bin 500 metrekarelik alanda, 160 tarihi araç sergileniyor. Otomobilinden kamyonuna, otobüsünden yarış arabasına, kral kayıklarından traktörlere... Geleneksel ve modern, geçmiş ve gelecek, bu modernin moderni yapıda bir araya gelmiş. ''Bu müze kuruluşun geleceğine yapılmış çok önemli bir yatırımdır'' sözleriyle açılışı yaptı şirket genel müdürü, 1953 İstanbul doğumlu Dr. Tezsche , bine yakın davetlinin huzurunda. Gerçekten de bu dünya kuruluşunun, şu sıralar bir yandan 8 bin insanı, eline yüksek tazminat vererek kapı önüne koyarken öte yandan 150 milyon Avro'yu dünyanın en büyük otomobil müzesi kabul edilen bu çılgın yapıya harcaması insana tuhaf gelebilir. Ancak daha şimdiden, otomobil tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen çifte sarmal müze yapısı, kuruluşun geleceğine yapılmış, uzun vadeli bir yatırım. Sadece Mercedes mi? Hayır, az ötedeki, Stuttgartlı diğer ünlü otomobil yapımcısı Porsche de müzesini büyütüyor, yeniliyor. Açılışı 2007'de. Üçüncü ünlü, BMW, Münih'e yepyeni bir müze konduruyor şu sıralar. Hepsinin ortak amacı, otomobil tarihinin geçmişi ile geleceği arasında bir köprü oluşturmak. Mercedes bir efsane! 19. yüzyılın sonlarında yaşamını Fransa'nın Nice kıyılarında geçiren Viyanalı zengin işadamı ve otomobil tutkunu Emil Jellinek , Daimler'in 1900'de piyasaya çıkardığı yeni modelin 35 beygirlik gücüne o kadar hayran kalır ki hemen 36 adet birden ısmarlar. Ancak bir koşulu vardır: Daimler bu modele 10 yaşındaki kızı Mercedes'in adını verecek ve Orta Avrupa satışlarını Jellinek üstlenecektir. Daimler hemen kabullenir ve Mercedes adı 1902'de tescil edilir. Emil Jellinek servetine servet katar, girdiği her yarışı da kazanır. Şimdi yeni müzede sergilenen bu ilk araç, Mercedes hayranlarını, kuruluşun ilginç geçmişine götürüyor.
 
www.ahmet-arpad.de

21 Mayıs 2006

Ahmak ıslatan ve turistler

Cumhuriyet 21.05.2006
AHMET ARPAD
PRAG

Yaşlı adam koşuyor. Çok yavaş. Buna koşmaktan çok hızlı yürümek denir. Yetmişinde olmalı, belki de seksenine yaklaşmış. Yaşına göre dinç sayılır, çabuk çabuk atıyor adımlarını. Ayağında beyaz bir şort. Rengi solmuş, tenine yapışmış mavi atletin sırt numarası 187. Bomboş caddede tek başına. Az arkadan bir cankurtaran geliyor, ağır ağır. Yaşlı adam yürüyor, başı dik, gözleri ilerde. Yol kenarındaki insanlar alkış tutuyor ona. Yağmur çiseliyor inceden. Hava bir açıyor, bir kapatıyor. Tam bir nisan havası. Kent yine de turist kaynıyor. Cafe Slavia'dan az önce çıkmış, IV. Charles Köprüsü'ne yürüyorduk. Prag'da bugün yarı maraton var. Az önce yanımızdan geçen adam sonuncu olacak. Cankurtaran peşinde uzaklaşıyor. Polisler caddeyi trafiğe açıyor. Köprü her zamanki gibi dolu. Az önceki ahmak ıslatan hiç kimseyi kaçırmamış. İnsanlar akın akın. Turistler... Köprüde Praglı yürümüyor. Kentliler, kartpostal, resim, fotoğraf ve biblo satan satıcı, her çeşit müzik aletini çalan müzisyen, kuklacı, karşısına aldığı insanların resimlerini çizen ressam. Tezgâhlarda eski Prag. Küçük tablolarda, kartpostallarda, siyah-beyaz fotoğraflarda nostalji. Dar, loş sokaklar, kara yüzlü binalar, heykeller, karlar altında IV. Charles Köprüsü. Ancak komünizm yıllarının bu romantizmi, ülkenin Batı'ya açılmasıyla yok olup gitmiş. Yaşlı Praglılara bakılırsa, genç nesiller gülmesini unutmuş. Düşünce özgürlüğüne kavuşan toplum şimdi günlük yaşam savaşı veriyor. 8 ayda yaptığım 3 Prag ziyaretinde bu kanıya ben de vardım. Lokanta mutfaklarından Çek yemekleri çıkmış, İtalyan, Fransız, Çin yemekleri girmiş. Dönerciler kimi köşe başlarını kapmış. Çek mutfağını bulmak artık öyle kolay değil. U Kalicha'da ''Aslan Asker Şvayk'' ı anıyorsunuz, Vlatava Nehri'nde bir adacığın üzerindeki Ostroff'ta Çek değil, Fransız, Alman, İtalyan şaraplarını tadıyor, Petrin Tepesi'ndeki Nebozizek'ten kenti seyrediyorsunuz... Ve ahmak ıslatan yine başlıyor. Prag ilkyazında kimsenin umursadığı yok. Sadece kartpostalcılarla ressamlar naylonları atıyor tezgâhlarının üzerine. Caz ve folklor müziği yapanlar ise coşkuyla devam ediyor. Kara saçlı, hafif kambur adam bütün gücüyle üfürüyor zurnasına. Genç turistler hoplayıp zıplıyor. Köprünün altından akıyor Vlatava köpüre köpüre. Yağmur çiseliyor. Köprüden çıkıp Josefov'a yollanıyoruz. Arnavut kaldırım taşları, çiseleyen yağmurun ıslaklığında ışıldayan dar sokaklardan hızla geçiyoruz. Yahudi mahallesine girip Paris caddesine çıkıyoruz. Ahmak ıslatan devam ediyor. Prag'ın ünlü saatinin önünde nefesliyoruz. Saat 5 olmak üzere, iğne atsan yere düşmez. Az sonra Wenzel Alanı'ndaki Hotel Europe'un kapısından içeri girerken yağmur duruveriyor. Piyanist Viyana ezgileri çalıyor. Becherovka'ları bir dikişte içiveriyoruz. 13 bitkiden yapılan bu sert içki ne de leziz!
 
www.ahmet-arpad.de

23 Nisan 2006

Mozart'a kimse dokunamaz!

Cumhuriyet 23.04.2006
AHMET ARPAD
SALZBURG

Duruyor öyle. Omuzlarını hafif çekmiş, üşürmüş gibi bir hali var. Karlar üzerinde buz tutmuş. Üç metreye yakın boyu. Her görenin hoşuna gitmiyor, çoğu kişi onu böyle görünce öfkeleniyor. En çok da bu kentte yaşayan insanlar! Salzburg'un dar sokaklarından birinde yanınızdan geçene sorun: ''Markus Lüppertz'in Mozart heykeline nereden gidilir?'' diye. Adamın hemen suratı asılır. ''Dehşet bir şey, görmenize hiç gerek yok!'' der öfkeyle. Bir başkasının yanıtı da, ''Rezalet, tam bir küstahlık!'' olur. Bu modern bronz heykeli kentin tam göbeğine değil, kıyı köşe bir yere, Ursulinen Alanı'na koymuşlar. Bana kalırsa, Herbert von Karajan adını taşıyan ve otomobil parkını andıran alandan daha iyi bir yerde duruyor Salzburg'un bu ünlü çocuğu. Güzel biri değildi Mozart . Gözleri hafif patlak, çifte gerdanlı, cildi çiçek bozuğu, sürekli bir yerden bir yere huzursuzca koşuşturan, kimi zaman hoppa, kimi zaman duygulu yaşam sürdüren, yaşadığı sürece çevresinin pek anlamadığı içine kapanık biriydi... 35 yıl, 10 ay ve 9 gün süren kısa yaşamının ardından kavramıştı insanlar Mozart'ın yarattığı müziğin dünyayı değiştirecek güçte olduğunu. Yaşamının üçte biri yollarda geçmişti. 10 yıl, 2 ay ve 8 gün kentten kente, konserden konsere gidip durmuştu. Salzburglu'nun pek beğenmediği o heykel, bence yaşamı yarım kalmış, düşünceleri karmakarışık, alıngan, fakat güçlü bu insanı çok iyi anlatıyor. Bütün Avusturya, Mozart'ın 250. yaşını kutluyor. En çok da Salzburg! Yılbaşından bu yana turistler akmaya başlamış Salzach Nehri ile kayalık tepeler arasına kurulu bu güzel kente. Euro City Mozart ekspresine binip gelenler var, Wolfgang Amadeus Mozart Havaalanı'na inenler de var. Amadeus Oteli'ni yeğleyenler çoğunlukla Amerikalılar. Bizler de karlar içindeki Bad Tölz, Tegernsee ve Bechtesgaden'i arkada bırakıp, sınırın öte yanındaki bu kente günübirliğine yine bir uğrayalım demiştik. Nereye bakarsanız karşınızda hep o! Bira kadeh ve bardaklarında, ''Mozart- for-Men'' tıraş losyonlarında, tişörtlerde, poşetlerde, çantalarda, yuvarlak çikolatalarda, pastalarda, kemanı andıran özel yapım sosislerde, sayısız şarapta, birada, sert içkide, yemek tabaklarında... Her yerde o gülümsüyor! Bütün dükkânlar, lokantalar, barlar, kafelerde o karşılıyor sizi! Salzburg bu yıl tam bir kültür turizmi yaşıyor. Operalar, konser ve sergi salonları, tiyatrolar, kiliseler, alanlar, galeriler Mozart'la içli-dışlı... Kimler gelmiyor bu kente! Dünyaca ünlü, aklınıza gelen kim varsa Salzburg'da bu yıl. Mozarteum'da 5 Haziran saat 11'de Fazıl Say da Mozart sevenlerin karşısına çıkıyor. Kentin sokak ve alanlarını kocaman topları andıran, rengârenk yuvarlaklar doldurmuş. Mozart çikolatalarını anımsatan 80 adet top, 105 metre çapında. Bu sanat eserleri için sponsorların cebinden tam 700 bin Avro çıkmış! 17 Nisan'a kadar Salzburg'da, ardından da yıl sonuna dek Viyana'dan Stuttgart'a birçok Avrupa kentinde. Buraya kadar gelip de karşı kıyıya geçmemek, Kapuzinerberg'in yamaçlarına tırmanmamak olur mu? Mozart 18. yüzyılın ünlü Salzburglusu! 20. yüzyılın ünlüsü de tabii ki Stefan Zweig! Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında eşi Friderike ile geçirdiği yıllardır Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandıran. En güzel eserlerini, kente ve Salzach'a yukarıdan bakan o iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş bu villada yazmıştır. Az sonra yine aşağıda Linzer Sokağı'ndayız. Gabler birahanesinin penceresinde komponist Ferruccio Busoni' nin sözleri: ''Mozart çok şey anlatır, fakat hiçbiri fazla değildir!'' Mönchberg'in eteğindeki St. Peter Mezarlığı'nı da mutlaka görmek gerekir. Sanatçı ve bilim adamlarının mezar taşları bugün karlar altında. Mozart'ın kız kardeşi Nanerl, Haydn' ın küçük kardeşi Michael, Salzburg Katedrali'nin mimarı Solari bu çok romantik ve tarihi mezarlıkta. Salzburg 2006'da Mozart'la yatıp, Mozart'la kalkıyor. Kentli onu çok seviyor, kimseyi ona dokundurmuyor. Çünkü o, insanları birbirine bağlıyor. Sevilmez mi Mozart?
 
www.ahmet-arpad.de

2 Nisan 2006

Hitler’in kara tarikatı ve yitirilmiş gençlik

Cumhuriyet 02.04.2006
AHMET ARPAD
MÜNİH

Bad Tölz’e uzanan yol karlı. Yaşlı kadın başı önünde, bastonu elinde, karlara bata çıka yürüyor. Otobüsü kaçırmıştı. Bu havada bir sonrakini beklemeye hiç de niyetli değildi. Kafasında bin bir düşünce. Anılarında geçmişi yaşıyor. Yüzü dert ve hüzün dolu. Ötelerde Bad Tölz. İsar nehri kıyısındaki tarihi yapılar. Yol az sonra yokuş aşağı inmeye başlıyor. Sağa doğru bir viraj yapıyor. Karşıda kocaman bir yapı. Yaşlı kadın duruyor, gözlerini kapatıyor. Anılarında geçmiş... 
 
... “SS-Junker Okulu”nun kapısında nişanlısını bekliyor. Genç adam az sonra hafta sonu iznine çıkacak. Birlikte Bad Tölz’e inecekler, gezip tozacaklar, yemek yiyecekler. Nişanlısı yirmi yaşında. Uzun boylu, geniş omuzlu. Sarışın ve mavi gözlü. Görür görmez aşık olmuştu ona. Geçen yazdı. Çalıştığı çiftlikteki kızlarla bir pazar günü Bad Tölz’e dansa inmişlerdi. Büyük bahçede izne çıkmış genç askeri öğrenciler de vardı. Biri ötekinden yakışıklıydı. Sonra anlatmıştı diğer kızlar SS-Junker Okulu’na güzel olmayan gençlerin alınmadığını. Hepsi de sarışın, mavi gözlü ve çakı gibi olmalıydı. Berlin’den gelmişti kız bir yıl önce Bavyera’nın doğası eşsiz bu yöresine. Dağlar, tepeler,çayırlar... Çiftlikte çalışmaya yollamışlardı dört yıllığına. Almanya’nın tüm yörelerinden gelmiş genç ve güzel kızlar çevredeki köylülerin yanında tarlalarda, bahçelerde, ahırlarda canı gönülden çalışıyordu. Ülkelerinin kalkınması hepsinin ülküsü idi... Annesi üniversite öğretim görevlisi, profesör babası uçak mühendisi idi. Führer’e ve onun Almanya’yı güçlendireceğine olan inançları sonsuzdu. Nişanlısına aşık olduğunda on yedi yaşındaydı. Genç adam son haftalarda sık sık evlenmekten söz edip duruyordu. “Senden güzelini nereden bulacağım,” diye iltifatlar yapıyordu. Nişanlısının büyük çiftlik sahibi ana babası da: “Sizler birbirine yakışan çok güzel insanlarsınız,” diyordu. “Mutlaka evlenmeli, ülkemize güzel çocuklar armağan etmelisiniz!”.
 
... Yaşlı kadın gözlerini açıyor. Anılarından bugüne dönüyor. Sonra yoluna devam ediyor. Tren istasyonunun önünden geçip, kilise alanına sapıyor. Kocasının ölümünün 50. yılıydı bugün. Yakında, Tegernsee gölü kıyısında, şirin Bad Wiessee’de bir yaşlılar yurdunda kalıyordu. Otuz altı yaşında ölen kocasının ardından iki kızını tek başına büyütmüş, onları evlendirmiş, torun sahibi olmuş, kendisi ise bir daha hiç evlenmemişti... 

... Nişandan bir kaç ay sonra okulu bitiren kocasını hemen Berlin’e yollamışlardı. Kayınbabası artık çok mutluydu. “Bu vatana değerli bir evlat yetiştirmişim ben,” diye konuşup duruyordu. Altı ay sonra Berlin’den yazmıştı kocası: “Ben artık bir SS subayı oldum, hepiniz gurur duyun benimle!” Genç kadın sevinsin mi, üzülsün müydü? 
 
... Kilisenin hemen yanındaki Gasthof Zantl’ın kapısından içeri girdi. Cam kenarında bir masada oturuyordu Else. Kocasının kız kardeşi hâlâ Bad Tölz’de yaşamaktaydı. Yetmiş beş yaşında güzelliğini yitirmemiş, dinç görünümlü bir kadındı. Masaya sokulan yengesini gurur dolu, sert bakışlarla süzdü. Birlikte yemek yiyecekler, ölüm gününde kocasını anacaklar, şerefine kadeh kaldıracaklardı... 
 
... Genç adamın ilk görevi doğu cephesinde olmuştu. Aylarca haber alamamıştı ondan. Kaynanası arada sırada: “Polonya’da sanırım,” derken gülümsüyor. “O ve arkadaşları en önde çarpışıyor bu vatan için”. Çalıştığı çiftlikte diğer kızlar ona hem acıyor, hem de kocası SS subayı olduğu için onunla gurur duyuyordu. Ancak çiftçinin büyük oğlu son zamanlarda bir tuhaf bakmaya başlamıştı. Sonunda günün birinde yanına sokulmuştu: “Kocanın ne yaptığından haberin var mı senin?” Sesi oldukça sert çıkmıştı. “O görevi gereği insan öldürüyor. Kimseye acımıyor senin kocan.” Şaşırmış, dili tutulmuştu. “SS’ler ölüme gider, onlar asker değil, savaşçıdır. Gözleri ölümden başka bir şey görmez!” Adam bir şeyler daha söylemişti. Kulakları duymuyordu genç kadının. “Hitler’in kara tarikatı... Nasyonal-sosyalist ırk düşüncesine inanan ölüm robotları...” 
 
... “Yaşasaydı şimdi 86 yaşında olacaktı,” diye konuştu. Görümcesi bir tuhaf baktı suratına. “Onun gibi cepheden cepheye yollanan birinin daha önce ölmediğine şükredelim,” diye mırıldandı. Polonya’dan dönüşünde evlenmişlerdi. Eşi sekiz ay sonra cepheden geldiğinde genç kadın hamileydi. Genç adam bu kez çok yorgun, suskun ve keyifsizdi. Yıllar sonra yaptıklarından pişmanlık duyduğunu anlatmıştı: “Bizler gençliğini yitirmiş insanlarız...” Savaşın son yıllarına doğru partiye üye olmadı diye Naziler babasını da bir kenara atmışlardı. Adamcağız zamanla içine kapanmış, zayıflayıp erimişti. 1944’ün Kasımında tank birliği ile Finlandiya’ya yollanan kocası kısa süre sonra karnından ağır yaralı geri gelmişti. Fakat biraz iyileşir iyileşmez bu kez de İtalya’da bulmuştu kendini. Savaşın son haftalarında orada esir düşmüştü. Almanya artık doğudan ve batıdan sarılıyordu. Ruslar Berlin’e girmeden az önce babası ile annesi kıyısında yaşadıkları Müggelsee gölüne açılmışlar ve intihar etmişlerdi. Bir hafta sonra da kocasının Bad Tölz’deki ana ve babası samanlıkta asılı bulunmuştu. Bavyera’ya giren Amerikalılara teslim olmak istememişlerdi. Kocasına gelince, o son yıllarını sürekli hastanelerde geçirmişti. Finlandiya cephesinde yediği Rus kurşunundan zedelenen bağırsakları bir türlü iyileşmek bilmemişti. Ağrıları giderek arttığından morfin vermeye başlamışlardı. Günün birinde odasında ölü bulunduğunda otuz altı yaşındaydı. Yaşamına kendi eliyle son vermişti....
 
...Yaşlı kadın nefes almak istiyordu. Masadan kalktı. Görümcesini şöyle bir selamlayıp, dışarı çıktı. Karlar içindeki ana caddede nehre doğru yürüdü. Az sonra İsar üzerindeki köprüde durmuş, köpüre köpüre akan azgın suları seyrediyordu.

www.ahmet-arpad.de

16 Mart 2006

Immer mehr junge Türken setzen auf die arrangierte Ehe

Stuttgarter Nachrichten, 16. März 2006

Gescheiterte Integration und neue Parallelgesellschaft heizen Heiratsmarkt mit Frauen aus der Heimat an / Von Ahmet Arpad
 
Stuttgart - „Die Unterscheidung zwischen Ehen, die unter Zwang zu Stande kommen, und lediglich 'arrangierten Ehen'“, bei denen beide Brautleute der elterlichen Wahl in freier Entscheidung zustimmen, ist schwierig“, schrieb der frühere Bundesinnenminister Otto Schily im Januar 2005.
In seinem Buch „Spagat mit Kopftuch“ äußerte der türkische Politikwissenschaftler Mehmet Özdemir: „Die Türken versuchen, sich in der deutschen Gesellschaftsstruktur, die sehr oft in einem krassen Gegensatz zu den ethischen Vorstellungen des Islam und der türkischen Kultur steht, zurechtzufinden. Viele türkische Familien haben große Schwierigkeiten, sich an die deutsche Lebensweise zu gewöhnen. Folge: Sie schließen sich in eigenen Stadtteilen zusammen, in denen sie gettoartig, vielfach unter schlechten Wohnraumverhältnissen, leben.“
 
Türkische Familien in Deutschland werden immer religiöser, ziehen sich in die Parallelgesellschaft zurück, organisieren sich in immer größer werdenden islamischen Vereinen und Verbänden, die immer öfter von Politik und Kirche unterstützt werden. Es bilden sich ethnische Gemeindeinseln, die Schutz bieten. Doch Gettos treten einen Teufelskreis von Diskriminierungen los. Auf diesem Nährboden haben sich Fundamentalisten verschiedener islamischer Sekten niedergelassen. Ihre Vereine sind die einzigen, die Sozialdienste anbieten und im Bildungsbereich aktiv sind. Vielerorts werden sie von den Kommunen mit Beiträgen in sechsstelliger Höhe unterstützt.
 
Seit etwa zehn Jahren gibt es zudem genügend Zeichen, dass es eine verstärkte Tendenz vor allem türkischer Muslime gibt, ihre Religion auch nach außen zu leben. Fundamentalisten haben ihre Chance erkannt. Der wachsende Einfluss dieser Organisationen wirkt sich vor allem auf türkische Mädchen und Jungen aus. Denn für die bundesweiten „Zentren“ der islamischen Vereine und Verbände geht es vorrangig um Jugendarbeit. Die Moschee spielt nur eine Nebenrolle. Jungen und vor allem Mädchen sollen islamische Werte vermittelt werden. Sozialarbeiter, die mit ausländischen Jugendlichen arbeiten, stellen einen Rückzug in die Familie und nationale Gruppen fest. Islamische Organisationen übernehmen in immer stärkerem Maß die Rolle politischer Lobbyisten für „religiöse Identität“.
 
Eine jahrelang falsch verstandene Liberalität und Toleranz führte dazu, dass seitens der Islamisten - denen es nicht um religiöse Überzeugung, sondern um Durchsetzung politischer Ziele geht - weiter gehende Forderungen erhoben werden. Viele islamistisch erzogene Migranten und Migrantinnen wollen mit der deutschen Gesellschaft in der Regel nichts zu tun haben. Sie sprechen meist kein Deutsch. Die Lebensweise der Deutschen wird vor allem von den überzeugt religiösen Musliminnen verachtet. Die offene Gesellschaft scheint für sie keine Alternative. Sie wenden sich den Traditionen zu. Umgekehrt verliert die deutsche Gesellschaft den Zugang zu diesen Migranten. Der Islam ist und bleibt ihre Heimat - in der Fremde eher noch mehr, als es in der Türkei der Fall gewesen ist.
 
Aber auch immer mehr Familien, die nicht nach den Regeln des Islam, sondern nach den Traditionen und der Religion ihrer Heimat leben, betrachten den Alltag in deutschen Großstädten als gefährliches Pflaster und befürchten, vor allem ihre Töchter könnten ihrem Einfluss entgleiten. Dann wird oft, wenn die Zeit reif ist, an eine arrangierte Ehe gedacht. Sie gilt bei vielen türkischen und arabischen Eltern als traditionelles Muster der Familienbildung und soll eine gute Versorgung der Töchter sichern. Die meisten Familien, die sich in die Parallelgesellschaft zurückgezogen haben, verheiraten ihre Kinder mit Kindern, die aus ihrer Region in der Heimat stammen. So wird gewährleistet, dass die Tradition, die Normen und Werte des Herkunftslandes erhalten bleiben. Unter den Türken betrifft das vor allem die Kurden, die alevitischen oder arabischen Stämme an der Grenze zu Syrien.
 
Es geht um das Wagnis, von einer Welt in die andere zu wechseln. Das ist auch ein persönliches Problem. Nach Jahren der Einbettung in die Familie sind die jungen Menschen plötzlich auf sich gestellt. Das Ausbrechen aus dem gewohnten Kreis ist gerade für junge Frauen kein leichter Schritt. Sie sind auf ein Leben außerhalb der Familie meistens wenig vorbereitet. So machen ihnen das Auf-sich-allein-gestellt-Sein und die Trennung vom alten Umfeld große Sorgen. Kritiker solcher Ehen behaupten, eine arrangierte Ehe sei zwar keine Zwangsehe, aber die Grenze sei nicht immer ganz klar - vor allem, wenn die zu Gehorsam und Scham erzogenen Töchter kein klares Nein herausbringen. Betroffene Mädchen und junge Frauen, die ständig im Konflikt zwischen den Wert- und Normvorstellungen des Elternhauses und des deutschen Umfelds stehen, seien oft bereit, viele Freiheitseinschränkungen und Verbote hinzunehmen.
 
Die gescheiterte Integration und die dadurch entstandene Parallelgesellschaft sind auch Gründe dafür, warum immer mehr unverheiratete türkische Männer eine arrangierte Ehe mit Frauen aus ihrer Heimat vorziehen. Ein anderer Grund ist, dass in Deutschland auf 100 unverheiratete türkische Männer nur 48 unverheiratete türkische Frauen entfallen.
 
Der Erziehungswissenschaftler Ali Uçar, der seit Jahren türkische Migrantenfamilien in Deutschland beobachtet, geht davon aus, dass die Zahl der Zwangsheiraten und arrangierten Ehen in der dritten Generation auf Grund unzureichender Integrationsmaßnahmen weiter zunimmt.
 
Wenn über die Situation türkischstämmiger Frauen berichtet wird, stehen fast immer Probleme oder Schreckensmeldungen über Gewalt, Unterdrückung und Zwang im Vordergrund. Dabei weist die mehr als 40-jährige Geschichte der türkischen Frau-en in Europa auch zahlreiche Erfolge auf. So gibt es inzwischen in Europa sehr viele türkischstämmige Politikerinnen, Unternehmerinnen und Schauspielerinnen. Viele dieser Frauen verfügen über eine gute Schul- und Berufsausbildung. Dieser Erfolg wird häufig übersehen.
 
Der Frauenanteil in der türkischen Bevölkerung liegt derzeit bei 48 Prozent. Heute sind sie in allen Lebensbereichen aktiv. Sie treten als Künstlerinnen und Politikerinnen, Ärztinnen und Anwältinnen, Angestellte und Lehrerinnen auf. 22 Prozent aller türkischen Selbstständigen sind mittlerweile Frauen. Vor allem in der dritten Generation steigt der Anteil der Abiturienten sowie der Universitätsabsolventen kontinuierlich, derzeit sind 39 Prozent aller türkischen Studierenden Frauen.
 
Der Journalist Ahmet Arpad lebt seit vielen Jahren in Stuttgart und schreibt unter anderem für die Tageszeitung „Cumhuriyet“.