4 Temmuz 2010

Göçmen çocuklarına onlar sahip çıktı

Cumhuriyet, 04.07.2010

STUTTGART
AHMET ARPAD
 
İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) verilerine göre harcamalarının sadece yüzde 10’unu eğitime ayıran Almanya, Batı ülkeleri arasında sonlarda! Almanya Öğretmenler Birliği dikkati çekiyor: "Ülkeye 16 bin öğretmen daha gerekli... Öğretmen açığı son 30 yılın en doruk noktasında." Almanya’da eğitimsizlik bütün eyaletlere yayılıyor, zenginle yoksul arasındaki mesafe her geçen yıl daha çok büyüyor. Bu olumsuz gelişmelerden en büyük zararı, aralarında bizim insanlarımızın da bulunduğu, fakirleşen sınıfın çocuk ve gençleri görüyor.
 
İşte bu durumdan Alman yasalarındaki boşlukları iyi bilen, çoğu öğrenci, akademisyen, işadamı olan "Hocaefendiciler" yararlandı. Bundan on beş yıl önce bu ülkenin üzerine serpiştirdikleri tohumlar artık yeşerdi. Alman okullarında başarısız olan Türk çocuklarını kısa sürede kendilerine çektiler, toplumun itelediği bu göçmen çocuklarına sahip çıktılar! Her renkten politikacıyı "zararsız Müslüman" ve "girişken genç işadamları" olduklarına inandırdılar. Böylece emin adımlarla ilerlediler, bugünkü güçlü konumlarına ulaştılar. Tabii onları eleştirenler de olmadı değil. Kimi kentlerdeki belediyelerin ve politikacıların dikkatini çekmeye çalışan Türkler yıllardır boşuna uğraşıyor gibi. Karşı çıkanlara, sanki suçmuş gibi, "Onlar laik Türkler, Atatürkçüler" deyip, özellikle Almanların gözlerini korkuttular. Yetkililere göre bu genç işadamlarının kafasında buradaki Türk çocuklarına iyi bir eğitim vermekten başka düşünceleri yok! "Siz Fethullahçısınız" demeye kalkışanı dava açmakla korkutup sindirdiler. Alman gazeteciler bile yıllardır üzerlerine gitmeye cesaret edemiyor. Bazılarını arada sırada Türkiye gezilerine davet edip yumuşatıyorlar.
 
Hocaefendicilere göre, Almanya çapında açtıkları dershane ve liselere yaptıkları milyonlarca Avro’luk yatırımın kaynağı son 15 yılda kurdukları küçük şirketlermiş! İnanmak zor. Stuttgart Belediyesi yabancılar ve uyum sorumlusunun bir zamanlar gazetelere yaptığı, "Gülen’e yakın olduklarını biliyoruz, yurtdışından destek geldiğini de tahmin ediyoruz, ancak kanıtlayamıyoruz" açıklaması resmi makamların ne kadar aciz olduğunu gösteriyor. İnatla, "Niçin Fethullahçı değiliz diyorsunuz" diye sorana hep, "Gülen adından rahatsız oluyoruz, çünkü o siyaset yapıyor" yanıtını verdiler.
 
Ancak son bir iki yıldır nasıl olduysa Gülen hareketinin başındakiler ve okulları kuran genç işadamları birden dönüverdiler. "Biz Gülen hareketinden değiliz, fakat onun kitaplarını okuyoruz" demeye başladılar; "düşünce ve görüşleri hoşumuza gidiyor". Çoğu genç üniversite öğrencisiyle iş hayatına yeni atılmış akademisyenlerin kurduğu küçük dernekler artık görkemli salonlarda görkemli Gülen sempozyumları düzenliyor. On binlerce Avro’yu bu uğurda hiç çekinmeden harcıyorlar. Kendilerine yakın buldukları, desteklerinden emin oldukları Alman din adamlarını, politikacıları ve gazetecileri, gerekirse yurtdışından getirtip, bu toplantılarda konuşturuyorlar. Gülen’i öven sözler havalarda uçuşuyor. Ancak aynı Gülenciler, karşıtlarıyla açık oturumlarda tartışmaktan nedense kaçınıyorlar, yapılan katılma önerilerini hep reddediyorlar! Kısacası, bir bildikleri olmalı ki, şeffaflıktan hâlâ çekiniyorlar. Sürekli diyalogdan söz edenler son aylarda yazılı sorularımızı, "Siz Gülen Hoca hakkında olumsuz yazıyorsunuz" deyip yanıtlamıyorlar.
 
Hocaefendicilerin paralı okullarında Türk öğrencilerin oranı yüzde 80’i buluyor... Filologlar federasyonunun, "Uyumun başarılı olması için sınıflarda yabancı öğrenci oranı yüzde yirmiyi geçmemeli" demesi hiçbir işe yaramıyor. Çünkü çoğu politikacı ve yerel yöneticinin kafası neler döndüğünü pek almıyor! Tek rahatsız olanlar, kent belediyelerindeki uyum sorumluları. Fakat onların da elinden bir şey gelmiyor. Başbakan Erdoğan’ın, Gülencilerin atılım yaptığı son yıllarda iki kez "Almanya’da Türk liseleri açılsın" isteğinde bulunması acaba bir rastlantı mı? Yeşiller Partisi’nden Berlin eyalet milletvekili Özcan Mutlu, Erdoğan’ın bu ısrarlı çıkışından şüphe duyanlardan. 
"Almanya’da Türk okullarını Gülen tarikatı üyeleri kuruyor, sadece Berlin’de üç okulları var" diyen Mutlu bu isteğe olumsuz bakıyor. Marburg Philipps Üniversitesi’nden Türkolog Profesör Ursula Spuler-Stegemann da Başbakan Erdoğan’ın bu çıkışına ve Gülenci okullara şüpheyle bakanlardan. Yabancıların çoğunlukta olduğu Berlin-Neukölln Belediyesi’nin başkanı Heinz Buschkowsky de, "Erdoğan’ın amacı burada nasyonalist Türkler yaratmak mı" diye soruyor.
 
İşte içinde bulunduğumuz bu aşamada Almanya’daki, yıllardır böylesine yaşamsal konuda sesi pek çıkmayan Türk toplumuna, onu temsil eden kuruluşlarla derneklere ve sivil toplum örgütlerine çok önemli görevler düşüyor...
 
www.ahmet-arpad.de

13 Haziran 2010

Büyüklerin düşler dünyası

Cumhuriyet 13.06.2010

STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Bir yılan örneği kıvrılıyor uzun tren. Vagonları kıpkırmızı. Şatoların ve üzüm bağlarının arasından süzülüyor, dağların içindeki tünellere girip çıkıyor, nehir kıyılarından geçiyor, köprüleri aşıyor. Romantik tarihi kentler geride kalıyor. Son istasyona varıyor. Duruyor. Hiç kimse inmiyor. Çünkü bu trenin yolcuları cansız! Plastikten onlar. Burası bambaşka bir dünya, içinden minyatür trenlerin geçtiği büyüklerin "düşler dünyası"... Evler, saraylar, şatolar, kiliseler, hayvan sürüleri, otomobiller, kamyonlar, tramvaylar, ellerinde bavulları istasyonlarda bekleşen yolcular... Karlı yamaçlara tırmanan teleferikler, doruklardan aşağı süzülen kayakçılar... Aralarından geçen yolcu trenleri, yük trenleri, her ülkeden upuzun trenler. Buharlısı, elektriklisi, dizeli sayısız lokomotif, boy boy, renk renk yüzlerce vagon, bin metrenin üzerinde ray ve düzinelerle tren dizisi.
 
Salonda pek kadın yok. Gezinenler orta yaşın üzerinde babalarla küçük oğulları. Almanların bu tür oyuncak trenlere merakı sonsuz. Evinin bir odasını trenlerine ayıramayan çatı arasına ya da bodruma el koyuyor. Küçük lokomotiflerin, uzun vagon dizilerinin, ormanların, dağlarla tepelerin oluşturduğu "düşler dünyası"nda yaşayanlar çocuklar değil yetişkinler, yaşını başını almış insanlar. Küçük memurundan banka müdürüne, lise öğretmeninden başhekime, mühendisten yargıca her meslekten insan minyatür trenlerle kendi dünyasını kuruyor. Çocukluğunda salonda halının üzerine kurduğu birkaç metre ray, bir lokomotif ve iki-üç vagonla o dünyaya bir giren büyüdükçe bu hevesi uğruna hiçbir giderden kaçınmıyor. Alman minyatür tren meraklıları her yıl milyonlarca Avro'yu bu uğurda çekinmeden harcıyor.
 
Avrupa'nın en büyük ve en eski oyuncak trenler yapımcısı Maerklin, Stuttgart'a yarım saat uzaktaki Göppingen'de. 1859'da kurulan, ilk yıllarda oyuncaklarla buharlı minyatür makineler yapan fabrikanın müzesini her ay on binler ziyaret ediyor. 2009 yılında ziyaretçi sayısı iki yüz bini aşmış. 2007 ve 2008 yıllarında kriz geçiren Maerklin geçen yıl kendini toparladı, cirosunu 110 milyon Avro'ya çıkardı. 2010 Nürnberg oyuncak fuarında sunduğu iki yüze yakın yeni modelle tam bir sürpriz yaptı. Tüm lokomotiflerde artık en modern dijital teknik uygulanıyor. Maerklin'in 1935'te sadece 300 adet imal etmiş olduğu ünlü İsviçre lokomotifi "Timsah" günümüzde açık arttırmalarda bir otomobil fiyatına alıcı buluyor. Bundan beş yıl önce Maerklin müzesinden bir gece yarısı çok değerli lokomotiflerle oyuncaklar çalınmıştı. Kuruluş 200 bin Avro ödül koydu. Hırsızlar bir Doğu Avrupa ülkesinde yakayı ele verdi, milyonlar değerindeki oyuncaklar da yine müzeye geri döndü. Babalarla oğullarının 19. yüzyıldan bu yana severek birlikte oynadığı tek oyuncak minyatür trenler. Ve bu böyle kalacağa da benziyor. Boş zamanlarını buharlı ve elektrikli lokomotiflerin çektiği trenlerin dünyasında geçiriyor bu "çocuklar".
 
www.ahmet-arpad.de

12 Haziran 2010

Burhan Arpad'ı Anımsamak

Cumhuriyet, 12.06.2010 
Turgay Olcayto
 
Gerçek değerlerin yerine sahtelerinin konulduğu günümüzde Burhan Arpad adını bilen, onun engin kültüründen haberdar olanların  sayıca azlığını yadırgamıyorum. Giderek içine çekildiğimiz sen-ben kavgası, bireyci ve ben merkezci tutum siyasetten toplumun tüm katmanlarına yayılmışsa  bundan yazar, çizer, aydın kesimlerini ayrı tutabilmenin de olanağı kalmamış demektir. 19 Mayıs 2010 gazeteciliğin hemen her dalında kalem oynatmış usta  yazar ve çevirmen Burhan Arpad'ın 100. doğum günüydü. Adına bir anma düzenlense de, ülkenin her gün değişen iç siyaset ağırlıklı gündemleri arasında  kültür insanlarımıza yazılı ya da görsel basının ilgi göstermemesini de doğal karşılar olduk. Anamal düzeninde medyanın toplumu aydınlatmak ,bilgilendirmek,kültür değerlerini öne çıkarmak gibi bir kaygısı neden olsun ki. Şimdilerde medyanın işlevi  önce bağlı bulundukları sermayeye,sonra da siyasetin güç odaklarına şirin görünmek. Popüler kültürle de toplumu uyutmak. Haklarını yemeyelim. Bu alanda çok başarılılar...  

5 Haziran Dünya Çevre günüydü. Çevre bilincine, çağdaş kentleşmeye değin pek çok yazıya imza koymuş Burhan Arpad'ı böyle bir günde anmanın sırasıdır diye düşündüm. İstanbul'da doğal ve tarihi güzelliklerin, kültür yaşamının giderek yok edildiğini daha 70’li yıllarda fark etmişti Arpad. Gazete yazılarında yetkilileri uyarır, batının kentsel çalışmalarından örnekler verirdi.Ne yazık ki ne yetkililer,ne de çevre bilincine yabancılaştırılmış toplumumuzun bireyleri onun uyarılarına kulak verdi.Ve sonunda çarpık kentleşmenin karmaşasının yaşandığı ,rant paylaşımının egemen olduğu,yeşilin betona kurban edildiği günümüze gelindi. 1986 tarihli “Küçüksuyu “anlattığı bir yazısını şu tümceyle noktalar Arpad : Yeşili ve doğa güzelliğini umursamayan toplumlarda her şeyin başı paradır. “

TRT’de çalıştığım yıllardı. Burhan Arpad'ı tanıma mutluluğunu yaşadım. Bir program için gelmişti. İnsanı rahatlatan gülümseyen bakışları kazınmış belleğime. Alçak gönüllülüğü ve kısa tümcelerle sizi içine çekiveren konuşma biçemi de. Dimitir Dimov'un May yayınlarından  çıkan “Tütün “ kitabını Arpad'ın çevirisinden  okumuştum. O dönemlerde en sevdiğim kitaplarım arasındaydı. Kitabı çıkardım. Gülümsedi ve adıma imzaladı. Tarih 12 / 8/ 1981. Sonraları daha yakından izledim Arpad'ı. Öykülerini,tiyatro yazılarını,tiyatro eleştirilerini  ama ille de onun beğenisinin izlerini taşıyan yazarlardan yaptığı çevirileri okudum keyifle.Çağdaş Alman ve Avusturya yazınını tanıma olanağı buldum.Stefan Zweig'ı da Arpad sayesinde ekledim sevdiğim yazarlar arasına.Selim İlerinin de vurguladığı gibi Türk okuru Stefan Zweig'ı  tanımak açısından Burhan Arpad'a her zaman gönül borcu duyacaktır.

Köşe yazıları, sonraki kuşağın gazetecilerine örnek olarak gösterilebilir. Duru bir türkçeyle, anlatmak istediği konuyu söz kalabalığına boğmaksızın, hemen hep ayrı ölçüde kısa yazabilmek her babayiğitin harcı olmasa gerek.

Toplumcu bir yazardır Arpad. Öykülerinde sıradan insanlar, ağırlıkla emek insanlarını işler.Onun yazdığı dönemlerde solcu olmak,emekten yana yazılar yazmak kolay değildir.Ne yazık günümüzde de bu anlayış sürüyor...”Bir İstanbul Var İdi “ adıyla (Doğan yayıncılık)   kitaplaştırılan gazete yazılarından biri “4 Aralık 1945 başlığını taşır. Bu yazısında Arpad, İkinci Dünya Savaşı bitimi Türkiye'sini anlatır. Yöneticilerin dış dünyaya karşı Türkiye'nin demokrat bir ülke olduğu görünümünü oluşturmak istediklerini  ama öte yandan Tan matbaasına, Berrak yayınevine , Salah Birsel ve İhsan Devrim'le kendisinin kurdukları ABC'nin yayınladıklarına bile tahammül edemediklerini vurgular. Hükümetin kışkırttığı gençlerin ve kimi sağ görüşlü grupların önce Cağaloğlu yokuşunda Sertellerin Tan matbaasını ve ardından ABC yayınevini yerle bir  ettiklerini ardından aynı saldırgan grubun Beyoğlu'na da geçerek Cami Başkurt'un Fransızca “La Turqui “ gazetesini ve Berrak Yayınevini de tahrip ettiklerini,okura  kısa fakat çarpıcı tümcelerle anlatır. Yazı, Sıkıyönetim komutanlığınca kapatılan sol partilerden, hapse tıkılan şair yazar ve aydınlara, Kore macerasından 6/7 Eylüle dek değinmelerle devam eder. Sonuçta yazısını şu tümcelerle bağlar Burhan Arpad :

Ve 1945 daha korkunç boyutlarla sürer gider. Bu karanlık çizgiler kötümserliğe yol açmasın. Cahit Saffet Irgat ne diyor?

    Değer mi deme,bu çektiğimiz.
    Böyle yaşamanın da kahrı çekilir.
    Güzel günler uğruna,böyle yaşamanın da ...

Burhan Arpad yapıtlarını okumanın tam sırası dostlar. Bir inanç insanının kendisine yönelik tüm engellere karşın hiç yakınmadan nasıl çalışıp üretebildiğini, çelebi görünümünün altındaki yiğit duruşu, hakça bir düzen için çırpınan savaşçı  kocaman yüreği anlayabilmek adına yapılmalı bu. Arpad'ı genç kuşaklara tanıtmak üretken, titiz, bir yazın emekçisi için bizlere düşen bir ödev diye düşünüyorum.

21 Mayıs 2010

Burhan Arpad'lı Yıllar...

Cumhuriyet 21.05.2010
ODAK NOKTASI
AHMET CEMAL

Bu satırları yazdığım 19 Mayıs Çarşamba, gazeteci, yazar ve çevirmen Burhan Arpad'ın doğumunun 100. doğum yıldönümüne rastlıyor. 17 Mayıs Pazartesi günü, Arpad'ı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin salonunda düzenlenen bir toplantıda, Cemiyet Başkanı Sayın Orhan Erinç'le birlikte, bir izleyici topluluğunun katılımıyla andık.
 
Bir hafta kadar önce, toplantının ayrıntılarını görüşmek üzere, Cumhuriyet'te sevgili İbrahim Yıldız'ın odasında bir araya geldiğimizde, Orhan Erinç söze: "O kadar çok yanı vardı ki!" diyerek başlamıştı. Evet, tuhaftır; kimi zaman bir insanın aslında ne kadar çok yönlü olduğunu, o yaşarken, pek fark edemeyiz. Daha doğrusu, her birimiz o insanın ancak bizi ilgilendiren yanları üzerinde odaklanırız. Bir hayat, çoğu zaman ancak günü gelip noktalandıktan sonra genel bir değerlendirmenin konusu olabiliyor.
 
Benim Burhan Arpad'la tanışmam yetmişli yılların başına, İstanbul'daki Avusturya Kültür Ataşeliği'nde çalıştığım döneme rastlar. O sıralarda henüz çevirmen değildim; sadece çok hevesli bir çevirmen adayıydım. Bir gün Kültür Ataşesi Prof. Hans E. Kasper'i ziyaret eden Burhan Arpad, onun yanından çıktıktan sonra bana geldi ve Altın Kitaplar Yayınevi için oğlu Ahmet Arpad'la birlikte "Sosyal Gerçekçilik Açısından Alman Edebiyatı" başlıklı bir seçki hazırladığını, bu seçkide yer alacak bazı metinleri benim çevirmemi istediğini söyledi. Bana gelmesi, sanırım sevgili Doğan Hızlan'ın yönlendirmesiyle olmuştu. Önerdiği metinler Schiller ve Goethe'ye ait olduğundan, biraz ürktüm. Ancak Burhan Arpad, o sonraki yıllarda sıkça karşılaşacağım sevecenliği ile karşılaşabileceğim güçlüklerde bana memnuniyetle yardım edeceğini söyledi.
 
Çevirmen Ahmet Cemal, ilk kez o kitapla birlikte ortaya çıktı. Ve Burhan Arpad, benim çeviri alanındaki ilk hocam oldu. Onun bu hocalığından, engin hoşgörüsüne sığınarak, sonraki yıllarda da hep yararlandım. Ne zaman başım sıkışsa, özellikle akşam saatlerinde, evine telefon ederek bir şeyler danışmaktan ve sormaktan hiç çekinmedim. Beni yönlendirmeleri sırasındaki titizliği ve araştırmacı yanı, sonradan hep onun örnek aldığım nitelikleri oldu.
 
Fakat onu örnek alışım, bu kadarla sınırlı kalmadı. Zamanla Burhan Arpad'ın çevireceği yazarları hangi ölçütlere göre seçtiğine dikkat etmek de benim için önem kazanmaya başladı. Stefan Zweig, Anna Seghers, Thomas Mann, Erich Maria Remarque, Joseph Roth, Fritz Habeck ve diğerleri; bunların tümü, edebiyat açısından taşıdıkları değerin yanı sıra, hümanist ve toplumcu dünya görüşleri nedeniyle de sivrilmiş yazarlardı. Bu olgu, karşımıza dünya edebiyatından çevireceği yazarları seçerken, içinde yaşadığı kendi kültür iklimine nelerin getirilmesinin yararlı olacağı sorusuyla da sürekli hesaplaşan bir çevirmen ve düşünür kimliğini çıkarıyordu. Sonraki yıllarda bu kimliği, kendi çeviri uğraşım bağlamında elimden geldiğince örnek almaya çalıştım.
 
Burhan Arpad, çalışma ile yaşamayı ve yaşananlar ile hesaplaşmayı bütünüyle özdeşleştirmeyi başarabilmiş ender aydınlarımızdandı. Sanki dünyaya hep çalışmak için gelmiş dev bir karıncaydı. Daha çevirmenlikte emeklemeye başladığım yıllarda böyle bir hocaya kavuşabilmiş olduğum için mutluyum.
 
Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

19 Mayıs 2010

Burhan Arpad 100 Yaşında

Cumhuriyet 19.05.2010
ÇED KÖŞESİ
OKTAY EKİNCİ


Bugün yedi düvelin çullandığı güzel vatanımızda özgürlüğümüzü kazanmamızın "ilk adım" günü...

91 yıl önce Samsun'da başlayan yürüyüşün dünyayı hayretler içersinde bırakan kahramanlıkla ulusumuza armağan ettiği bağımsız ve laik Cumhuriyet, sadece bizim değil, insanlık tarihinin de yüz akıdır.

O efsanevi vatanseverliğin destanlaşmış onur savaşını kuşaktan kuşağa en yüce gurur kaynağımız yapan Mustafa Kemal Atatürk ve tüm ulu büyüklerimizi bir kez daha kutsuyor, kucaklıyoruz...

Yurtsever 'kentsever'

Yine bugün, aynı vatanseverliği aynı onurla yaşayarak, bizlere "yurtsever kentsever"liği öğreten; Cumhuriyet gazetesinin kente ve çevreye "Kuvayi Milliye ruhuyla" sahip çıkması geleneğinin korkusuz kalemi Burhan Arpad'ın da 100. doğum günü...

19 Mayıs 1910'da Mudanya'da doğduğunda, ülkesini karanlıklardan kurtaracak o "kutsal isyan"ın 10 yıl sonra aynı gün başlayacağını elbette bilmiyordu...

3 Aralık 1994'te İstanbul'da yaşama veda ettiğinde, ülkeyi yeniden karanlığa sürüklemek isteyenlerin sadece laik Cumhuriyete değil, kentlerimize, doğal ve kültürel değerlerimize, yaşam kaynaklarımıza da "aynı hırs"la saldırmalarının "rastlantı olmadığı"nı bilen ve sorgulayan gazetecimiz olarak basın tarihimize geçiyordu...

Arpad'ın gazetemizdeki "Hesaplaşma" köşesi yağmacıların, neden hep "gericilik"le sarmaş dolaş olduklarının eşsiz belgeselidir. Bugün Cumhuriyetin kazanımlarını yok etmeye "reform" diyenlerin, aynı zamanda kıyılardan sitlere tüm güzelliklerimizi pazarlama yasalarına da imza atmalarındaki "koşut"luğu merak edenler, yaşadığımız sürecin "80 sonrası"nda hazırlanan "altyapı"sını gazetemiz arşivindeki 'Hesaplaşma'lardan izleyebilirler...

Dahası, yine şu anayasa değişikliği için "12 Eylül artık yargılanacak" diyenlerin, aynı 12 Eylül'ün talan yasalarından tam 30 yıldır nasıl bir iştahla yararlandıklarını; faşizmin yağma düzenlemelerini kaldırmak yerine nasıl genişleterek uyguladıklarını, Arpad'ın kitaplarından öğrenebilirler...

Aydınlanma emektarı

Gözü pek yazarımız "çevirmen" olarak da aydınlanma yürüyüşümüze eşsiz katkılarda bulunmuştur.

Dünya edebiyatının ünlü isimlerini okuduysanız; örneğin Erich Maria Remarque'un "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" ve "Dönüş Yolu"yla… ya da Stefan Zweig, Anna Seghers, Joseph Roth, Odon von Horvath, Thomas Mann, Ingeborg Bachmann, Fritz Habeck, Ignazio Silone, William Saroyan, Henry Wallace, Şalom Aljehem, Dimitir Dimov, Haşek, Silanpaa ve Istrati'nin eserleriyle tanıştıysanız, tüm bu büyük isimlerle "Türkçe" kurduğunuz beraberlikleri Burhan Arpad'a borçlusunuz.

Arpad edebiyat yaşamına 1936'da Servet-i Fünun dergisinde başlamış, Hürriyet, Memleket ve Vatan'da muhabirlik yapmıştı. Özellikle ilerleyen yaşlarında "genç"lerin yurt ve çevre bilinciyle yetişmelerine öncülük eden "Alnımdaki Bıçak Yarası" (1968), "Hesaplaşma" (1976), "Direklerarası" (1983), "Yok Edilen İstanbul" (1983) ile ölümünden sonra yayımlanan "Bir İstanbul Var İdi" (2000) kitaplarını bugünün kent ve ülke yöneticilerine "ders" olarak okutabilsek...

Büyük üstadımız, yine bugünlerde "1 Mayıs Meydanı" özlemleriyle gündeme gelen Taksim'in asıl adının "Cumhuriyet Meydanı" olduğunu da "Yok Edilen İstanbul" adlı kitabında şöyle anımsatıyordu:

"Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk anıtı Taksim'de yapılmış, çevresinde küçük, ama derli toplu bir alan oluşmuştur. 'Taksim Cumhuriyet Anıtı ve Alanı' İstanbul'da Türkiye Cumhuriyeti'nin sembolüdür..."

Emeğin ve alınterinin de yılmaz savunucusu olan "Cumhuriyet devrimcisi" yazarımız Arpad'ı, 100. doğum yıldönümünde saygıyla anıyoruz... 

16 Mayıs 2010

Varoluşun dayanılmaz hafifliği

Cumhuriyet 16.05.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Oturmuş göl kenarındaki tahta iskeleye, sallandırmış çıplak ayaklarını sulara, anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyor. Çevre çok sessiz, doğa uzun süren kış uykusundan yeni yeni uyanıyor. Göl kıyısındaki, dalları sulara değen ağaçlar yeşermiş, ıslak çimenleri rengârenk çiçekler bürümüş. Tahta sıralardan birine oturuyoruz. Adam bizi görmüyor, kendinden geçmiş gibi. Mırıldandığı şeyler yabancı bir dilde. Bir yandan da hafifçe sallanıyor. Gölün durgun sularına kuşlar inip kalkıyor, güzel renkli ördekler, peşlerinde yavruları bembeyaz kuğular kıyı yakınında yiyecek bir şeyler arıyor. Adam susuyor. Şimdi hiç kıpırdamıyor. Az sonra ayağa kalkıyor ve bizi görüyor. Gülümseyerek yanımıza sokuluyor, karşımızdaki boş sıraya oturuyor. Biz sormadan konuşuyor: "Ne güzel bir gün, ne güzel bir doğa!" Sesi çok usul, şarkı söyler gibi. Giysileri bembeyaz. Gülümsemeye devam ediyor. Yanımdaki tanış, kim bu tuhaf adam, der gibi bana bakıyor.
 
"İnsan yüreği hep buradaki çiçekler gibi açmalı..." Başını çevirip doğaya bakıyor, ayağa kalkıyor, dans eder gibi kendi etrafında dönüyor. Biz hâlâ suskunuz. "Gülümse ve sev... Sevmeye hep devam et..." Yine kendi dünyasına dalmış gibi. "Sen sevdikçe seni seven de olacaktır..." Çimenlere doğru yürüyüp menekşeler topluyor, kollarını havaya kaldırıyor, bale yapar gibi birkaç adım atıyor, dönüyor. Dudaklarında hep bir gülümseme. Gidip kıyıdaki sazların arasında oturuyor, gözleri kapalı güneşe bakıyor. "Gel, kalkalım" diyor tanışım. "Yolumuza devam edelim." Stuttgart'ın kuzeyindeki ormanlarda uzun bir yürüyüşteyiz. Trenle Murrhardt'a gelmiştik, orman yollarından Schwaebisch Hall'e gitmekti amacımız. Yöre her mevsimde güzel. İlkyazın bu ılık günlerinde, böyle bir doğada insan kendine geliyor, canlanıyor. Irmaklar, dereler, göl ve gölcükler, yeşil yamaçlar ve çayırlar, korular, ormanlar... Kızıl çamlar, ladin ağaçları, kayınlar, akça ağaçları, dişbudaklar, gürgen ağaçları... Az sonra ağaçlar bitiyor, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlarda uzanıyor yol. İkimiz de konuşmuyoruz. Buralar büyük kent insanının nefes alabildiği bir yöre, doğanın ciğeri. Yüzlerce kilometrelik yürüyüş ve bisiklet yollarıyla, balık avlanan, kürek çekilen, yüzülen küçük gölleriyle, yöresel yemek ve şarapların sunulduğu lokanta ve şaraphaneleriyle bir doğa cenneti. Uzaktan Rosengarten görünüyor. Tanışım, sanki aklımdan geçeni okumuş gibi: "Burada mola verelim" diye konuşuyor. Ne de olsa öğleyi bulmuştuk. "Köy girişinde küçük bir lokanta vardır. Bugün açıksa ne iyi olurdu."
 
Az sonra dışarı atılmış tahta masalarda, yanında patates salatası, içi ıspanak dolu Alman mantısı yiyip, yörenin şaraplarını yudumlarken keyifler yerindeydi. "Adamcağız meditasyon yapıyordu, rahatsız ettik" diye konuştu tanış. Anlamamış gibi suratına bakınca da devam etti. "Kim bilir hangi gurunun müridi?" Ben hâlâ, ne demek istiyorsun, diye ona bakıyor olacaktım ki konuşmasını sürdürüyor: "Belki de Bhagwan'ındır? Bizim enişte de 80'li yıllarda mistisizme meraklanmış, hatta taa Poona'lara gitmiş, gurunun yanında iki ay kalmış." Kadehimdeki son şarabı yudumlayıp, soruyorum: "Hindistan'a mı gitmiş?" Garson kadına işaret ediyorum. "Evet, onun müridi olmuş" diyor tanış. "O yıllarda Amerika'dan, Japonya'dan, Avrupa'dan genç yaşlı, ünlü ünsüz ona gider, gerçek benliğine kavuşmayı düşlerdi." Garson kadın ikinci kadeh şarapları getiriyor. Bu kadarı yeterdi, yoksa hedefe varamazdık bugün. Tanış devam ediyor: "Bhagwan, sonra ona Osho adını da verdiler ya, çevre etkisiyle sahte bir benlik oluştuğunu savlardı. Gelecek yüzyılda meditasyon dinsiz Batı zenginlerinin yeni dini olacaktır, sözü de onundur." Mistisizm üzerine bir şeyler daha söylüyor, ama benim bakışlarım ışıl ışıl doğanın güzelliğinde. Bana ne onun anlattıklarından! Anımsıyorum, Bhagwan için, modern zamanın en sahte ve zengin gurusu, diyenler de olmamış mıydı o yıllarda? Susuyorum. Gözlerimi hafif kısıyorum. Ötelerde, yamaçlar ardında hedefimiz tarihi kent Schwaebish Hall. Daha ötelerde, kuzeyde, Main nehri ve daha çok ormanlar, akarsular, göller, yüzlerce kilometre yürüyüş yolları...
 
www.ahmet-arpad.de

18 Nisan 2010

İsviçre'ye sadece işgücü kaçmıyor

Cumhuriyet 18.04.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Yedi buçuk milyonluk İsviçre'de iki yüz binin üzerinde Alman var. Sadece doktorlar, mimarlar, otel elemanları yeğlemiyor güney komşuyu. Kilise adamından medya mensubuna hemen hemen her meslek dalında Alman "işçiler" İsviçre'de ekmek parası peşinde! Özellikle işsizliğin arttığı son üç yılda patlama yapmış güney komşuya göç. İsviçre'de sürekli yaşayan iki yüz bin Almanın yanı sıra günübirlik sınırı geçip, burada çalışan ve akşama yine evine dönen on binlerce Almanı da unutmamak gerek. İsviçre'deki ırkçıların gündeminde çoktandır sadece minareler yok. Almanlar da ilgilerini çekmeye başladı! İki komşu ülke arasında bir süredir gerilim yaşanıyordu. Son aylarda buna bir de "kara para" gerilimi eklendi! İsviçre'nin vergi kaçıranlar için bir cennet olduğu sır değil. Bu dünyanın parababaları, uyuşturucu ve silah kaçakçıları, fakirin fakiri Afrika ülkelerinin Avrupa, Amerika destekli milyarder kralları, cumhurbaşkanları, başbakanları paralarını hep sırdaş hesaplara yatırdılar. Hitler'den kaçan Alman komünistleri ile 25 bin Yahudiyi sınır kapılarından geri çevirmiş olan İsviçre'nin, Nazilerin el koyduğu tonlarca Yahudi altınını kasalarında ta 1990'lı yıllara kadar gizlediğini de unutmamak gerek. Son haftalarda ortaya atılan verilere göre vergi kaçıran varlıklı 100 bin Almanın İsviçre bankalarındaki sırdaş hesaplarında 23 milyar Avro parası yatıyor. İsviçreli ünlü bilim insanı, politikacı ve kitap yazarı Jean Ziegler'e göre bankalar oligarşisi ülke politikasını çoktan ele almış. "İsviçre insanı bankalarının arkasındadır" diyor Ziegler. "Ona göre banka hesaplarının gizliliği neredeyse insan haklarına eşit bir özgürlüktür! Ülkemde 21. yüzyılda çoğu gerçek hâlâ dışlanmaya devam ediyor." Ziegler için bankalarda yatan yabancı para ülkenin tek hammaddesi! "Fakat altın devir çoktan geride kaldı" diye konuşuyor ünlü bilim insanı. "Birleşmiş bir Avrupa'da böyle yaşamaya devam edilemeyeceğini İsviçreli kabullenmek zorunda." 
 
Binlerce Alman zengininin gizli hesaplarını kopyalayan kim oldukları bilinmeyen kişiler, ellerindeki CD'leri Alman hükümetine, Bavyera, Kuzey Ren Vestfalya ve Baden-Württemberg eyaletlerine milyonlarca Avro karşılığı satmayı önerdiler. Aradan bir ay geçtikten sonra da yakalanıp, büyük cezalar alacağından korkan tam altı bin kişinin kendisini ihbar ettiği şu günlerde ortaya çıktı. Ödedikleri vergi kişi başına ortalama 100 bin Avro! Kaba bir hesaba göre bu kişilerin İsviçre'deki hesaplarında en az yarım milyon Avro kara para yatıyor olmalı! Kendini ihbar eden zenginler arasında serbest meslek sahipleri çoğunlukta. İçlerinde bir mali müşavir, devletten işsizlik parası alan bir zenginle, İsviçre'ye 600 bin Avro kaçırdığı ortaya çıkan Katolik bir papaz da var! Frankfurt yöresinde, yanında avukatı maliyeye giden biri 40 milyon Avro vergi borcunu hemen ödemek istediğini söylemiş. Bu kişinin İsviçre'deki hesabında tahminen yarım milyar Avro yattığı sanılıyor. Eyalet maliyelerine kendilerini ihbar edenler arasında varlıklı emeklilerin sayısı da az değil. Hessen eyaletinde, cebinde 40 bin Avro maliyenin kapısını çalan çok yaşlı biri, para dolu zarfı memurun masasına bırakmış... 
 
Tam 330 bankaya sahip küçücük Alpler ülkesinde sırdaş hesaplarda yatan paranın 1.4 trilyon Avro olduğu söyleniyor. Credit Suisse'in bir belgesine göre de bu paranın yüzde sekseni vergi kaçıranlara ait. Sadece bir yıllık faizi yaklaşık 80 milyar Avro. Uzmanlar sonbaharda İsviçre'den yeni CD'ler geleceğini tahmin etmekte. Türkiye'den de yurtdışına toplam 100 milyar dolar para kaçırıldığı söylenmekte. Ankara'daki hükümetler yürekli olsaydı, özellikle İsviçre bankalarından bu vatandaşların isimlerini çoktan isterdi. Acaba İsviçre'de bizim para babalarının hesaplarını CD'ye kopyalayan kişiler de var mı? Böyle olsa hükümet o CD'leri almak yürekliliğini gösterir mi dersiniz? Sanmıyorum...
 
www.ahmet-arpad.de 

21 Mart 2010

'Savaşı önlemek istemiştim'

Cumhuriyet 21.03.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Münih'in tarihi birahanesi Hofbraeuhaus'un salonları öğle saatlerinde yine dolu. Az ötede küçük bir turist grubu oturmuş, önlerinde beyaz sosisler, bira kadehleri. Aralarında İngilizce konuşuyorlar. Rehberleri Münih'ten, biradan ve Hitler'den söz ediyor. Kulak kabartıyorum. "Münih, Nasyonal Sosyalistlerin merkezi, bu birahane de toplantı yerleriydi" diyor. Viyana'da başarılı olamayan Hitler 1913'te Münih'e yerleşir. Kısa süre sonra kendini aşırı sağcı grupların arasında bulur. Gönüllü olarak gittiği Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yine Münih'e döner. Şubat 1920'de Hitler'in de üye olduğu Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi NSDAP kurulur. Sık sık Hofbraeuhaus Birahanesi'nde bir araya gelirler. 8 Kasım 1923'te orada aldıkları bir kararın ardından darbe girişimini denerler, ancak başarılı olamazlar. Hitler ve yandaşları tutuklanır. Ülkenin güvenliğini tehlikeye soktukları için Leipzig'deki Devlet Mahkemesi'ne çıkarılmaları gerekmektedir. Suçlarının cezası idamdır. Fakat Bavyera Adalet Bakanı Franz Gürtner, yasaları çiğneyerek davanın Münih'te görülmesini sağlar. Çünkü Hitler'e darbe girişiminde destek verenler Bavyera'da politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Nasyonal Sosyalist ideolojiye olan yakınlığı bilinen baş yargıç Neithardt'ın kararı 5 yıl hapis olur. Ancak Hitler Landsberg cezaevindeki özel hücresinde sadece 9 ay yatar, "Kavgam"ı yazar ve çıkar çıkmaz da aşırı sağcı NSDAP'yi yeniden kurar. 27 Şubat 1925'teki kuruluş toplantısı yine Hofbraeuhaus Birahanesi'nin salonlarında yapılır. Türkiye'de Atatürk'ün Cumhuriyeti gerçekleştirdiği günlerde, Almanya'da Hitler Nazi ideolojisinin temellerini atmıştır! Birkaç ay içinde 27 bin kişi NSDAP'ye üye olur. Aradan geçen beş yılda parti büyük bir patlama yapar, 1930 yılında 400 bin Alman Hitler partisine üyedir. Ortam artık hazırdır. 1923'te darbeyle ele geçirmediği ülke yönetimine aradan on yıl sonra seçimle el koyar! Naziler, faşist iktidarların tümünün yaptığı gibi korkutma, sindirme ve hile yollarına başvururlar. Kısa zamanda hem yürütme, hem de yasama gücü Hitler'in eline geçer. İşte o yıllarda Georg Elser ortaya çıkar. Özgürlük düşkünü gençten bir marangozdur. Nazilerin felaket getireceğine inanmıştır. 1938 güzünde üst düzey Nazilerin öldürülmesi gerektiğine karar verir. Hitler Münih birahanesinde 1923 darbesinin 15. yılını kutlarken davetliler arasına Elser de karışmasını becerir. Suikast girişimi kafasına iyice yerleşmiştir. İleri aylarda geceleri sık sık birahaneye saklanır, planlar çizer. Saatli bomba yapacaktır. Hitler'in 8 Kasım 1939 akşamı yine birahaneye geleceğini biliyordur. Konuşacağı kürsünün hemen yanındaki sütunun içine üç gece önceden yerleştirdiği saatli bombaları 8 Kasım saat 21.20'ye ayarlamıştır. Hitler, yardımcısı Rudolf Hess'in ardından kürsüye gelir ve o gece Berlin'e dönmeye karar verdiği için de kısa konuşur. Aynı saatlerde Elser, Konstanz'dadır. Führer saat 21.10'da kürsüden iner, bomba on dakika sonra patlar. Sekiz kişi ölür, altmış da yaralı vardır. Elser, o gece yarısı İsviçre'ye geçerken üzerinde birahanenin bir kartpostalıyla salonun planları bulunduğu için tutuklanır. İşkencenin ardından suçunu itiraf eder. Atıldığı Dachau toplama kampında savaşın son haftalarında kurşuna dizilir. Cesedi üzerindeki giysiyle yakılır. "Ben savaşı önlemek istemiştim," diyen Elser'in bugün mezarı yoktur... 

Rehber ayağa kalkıyor. "Şimdi Nazi döneminden kalmış olan ve günümüzde Müzik ve Tiyatro Yüksekokulu'nu barındıran yapıyı ziyaret edeceğiz" diyor. Turistler adamın peşinden dışarı çıkıyor. Bizi de içinde kralların, kont ve konteslerin 400 yıl boyunca yaşadığı, Rönesans, Barok ve Rokoko salonlarıyla görkemli bir yapı olan Residenz bekliyor. Hocaefendi'nin yandaşları bugün orada bir sempozyum düzenliyor da... Hitler'in 1924 yılında Leipzig Devlet Mahkemesi'nde yargılanmasını önleyenler 60 milyon insanın ölümünden sorumludur. 

www.ahmet-arpad.de

28 Şubat 2010

Hafta sonuna sıkışan evlilikler

Cumhuriyet 28.02.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Saat 14.34. Paris'ten gelen Le Train à grande vitesse (TGV) Karlsruhe istasyonuna on dakika geç girdi. Kapılar açıldı. Yolcular indi. Peronda bekleşenler çabuk çabuk bindi, kapılar hemen kapandı ve TGV saat 14.35'te yine hareket etti. Daha yerimize bile oturmamıştık. Paris'ten gelip, Stuttgart'a giden hızlı tren Karlsruhe'de bir dakika bile beklememişti. Fransızların bu lüks treni iki kent arasını 3 saat 30 dakikada alıyor. İlk kez 2008'de gerçekleşen bu bağlantı sayesinde Stuttgart'tan Paris'e uçmaya gerek yok artık. Çünkü TGV de uçuyor! Hızı saatte 320 kilometreye varan TGV ile Seine kıyıları, Eyfel Kulesi şimdi daha yakın. TGV Paris ile Stuttgart arasında sadece iki kez duruyor. Fransa'da Strasbourg'da, sınırı geçince de Karlsruhe'de. İki dakika sonra kent gözden kayboluyor. Hafif bir uğultu. TGV Stuttgart yönünde karların arasına dalıyor.
 
Yanımda oturan gençten adamın bavulu filan yok. Sadece bir sırt çantası. Heyecanlı gibi. Elindeki derginin sayfalarını okumadan şöyle bir karıştırıyor. Karşımızdaki ışıklı tabela, trenin saatte 235 km. ile gittiğini gösteriyor. Genç huzursuz. Az sonra yanımıza gelen kondüktöre biletini gösterirken soruyor: "Acaba Stuttgart'a zamanında varacak mıyız?" TGV'nin Stuttgart istasyonuna girişi saat 15.04'te. Biletini kontrol eden memur, Fransız aksanıyla Almanca yanıt veriyor: "Sanırım rötar 4 dakikaya düşecek. Varış saatimiz 15.08 olabilir." Bu yanıt yanımdakini pek memnun etmemiş gibi. "Fakat benim saat 15.12 Münih trenine aktarma yapmam gerekiyor..." Fransız memur parmağının ucuyla kasketini şöyle bir geri itip: "Merak etmeyin, yetişirsiniz" derken nazikçe gülümsüyor. "Münih treni 15. perondan kalkıyor, biraz koşmanız gerekebilir..." Ve uzattığım bileti zımbalayıp, yoluna devam ediyor.
 
Adamın sözleri yanımdaki yolcuyu pek rahatlatmışa benzemiyor. "Bu ne biçim iş!" diye kendi kendine homurdanıyor. Dayanamıyorum, ona dönüp konuşuyorum: "Bakarsınız Münih treni de rötarlıdır." Gençten adamın gözlerinde hüzün var. "Fakat ya tam zamanında kalkarsa," diye mırıldanıyor. "Kaçırmam hiç de iyi olmaz... Saat 15.12 trenine mutlaka yetişmeliyim." Ben sormadan anlatıyor. "Eşim evde bekliyor. Akşama tiyatroya gideceğiz. Bugün evliliğimizin birinci yıldönümü!" Münih'te yaşıyorlar. Fakat onun işi Karlsruhe'de. Pazartesiden cumaya. Hafta sonlarını ise Münih'te eşinin yanında geçiriyor. "Ne yapacaksınız, bu zamanda nerede iş bulursanız, orada çalışmak zorundasınız" diyor. Adam haklı. İşin azaldığı son yıllarda çoğu insan çalışmak uğruna evini terk edip, başka kentlere gidiyor, aileler bölünüyor, babalar çocuklarını, eşlerini haftanın iki günü görüyor. Bunun yanı sıra ekmek parası için her gün köy ve kasabalardan yakındaki büyük kentlere akın eden on binlerce çalışan da var. Yedi-sekiz saatlik iş uğruna sabahın köründe yola çıkan bu insanlar akşamın karanlığında evlerine dönüyor. Ekonomik krizin artmasıyla Almanya küçük bir iç göç yaşıyor şu sıralar. "Günde iki kez telefonlaşıyoruz" diyor yanımdaki gençten adam. Sonra birden gülümsüyor. "Üniversite yıllarından tanıdığım bir arkadaşım var. Evli. Münih'te ev aldılar. Fakat arkadaşım Hannover'de, karısı da Viyana'da çalışıyor. Cuma akşamı uçağa atladıkları gibi Münih'teki evlerinde buluşuyorlar. Pazartesi sabahı da ilk uçakla yine ters yönlere gidiyorlar. Biri Viyana'ya, öteki de Hannover'e…" Bakışları hız tabelasında. TGV saatte 255 yapıyor. "Demek ki, beterin beteri varmış" diyorum. "Siz yatıp kalkıp, şükredin halinize!" Adam sesini çıkarmıyor. 
 
www.ahmet-arpad.de

25 Şubat 2010

'Bizler artık her yerde vatansız olacağız'

Cumhuriyet, 25.02.2010
Stefan Zweig'in son yılları

Stefan Zweig insan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig'ı 23 Şubat 1942'de ölüme sürüklemişti.
Ahmet ARPAD
 
Stefan Zweig'ın 20. yüzyıl savaş karşıtı yazarları arasında çok önemli bir yeri var. Her şeye hümanizmin penceresinden bakan Zweig'ın şu sözleri önemli: 'Savaşlardan nefret ederim. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez.' Sorunlarla dolu bir yüzyılın iyi yürekli bu aydın yazarı şunu da der: 'Aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır...'
 
Dünya politika olayları 1933 yılında Almanya'da Nazilerin işbaşına gelmesiyle karıştı. Millet meclisi ateşe verildi, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürüldü. Yakın dostu Joseph Roth, Nazilerin yönetime el koyduğu 1933 yılında Zweig'a yolladığı bir mektupta şöyle diyordu: 'Çok büyük bir felakete sürüklediğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak. Olup bitenler bizleri yeni bir savaşa sürükleyecek. Barbarlar yönetimi ele geçirdi. Artık yaşamın üç paralık bile değeri kalmadı. Yanlış düşlere kapılmayın.' 
 
O günlerde Zweig kötülüğün kapıya dayandığına bir türlü inanmak istemiyordu. Birkaç ay sonra kitapları yakıldı, İnsel Yayınevi eserlerini artık basamayacağını bildirdi, dostları Almanya'yı terk etmeye başladı. Stefan Zweig adı 'safkan olmayanlar' listesine girdi. Mutluluklarla ve başarılarla dolu yaşamı böylece sona erdi. 1934 Şubatı'nda Gestapo, Salzburg'daki evine baskın yapıp silah aradı. Onu sosyal demokratları desteklemekle suçlamaları üzerine ani bir karar verdi ve Salzburg'u terk etti. Daha sonra 'Dünün Dünyası'nda yazacağı gibi o günlerde 'üçüncü bir yaşama' başladı. Bu artık bir mülteci yaşamıydı. Birinci yaşamı 1914'te Dünya Savaşı'nın başlamasıyla son bulmuştu, ikincisine de 1934'te Naziler son vermişti. 
 
1934-1936 arasında Fransa'da, İsviçre'de ve Birleşik Amerika'da söyleşiler ve edebiyat konferansları için bir süre dolaştı. Sonunda kesin kararını verdi ve Salzburg'daki evini büsbütün bıraktı. Eşyaların bir kısmını, Londra'da tuttuğu küçük bir apartmana taşıttı. Fakat yerleştiği İngiltere'de de kendini rahat hissetmedi. Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler'in güçlenmesi Zweig'ı daha çok bunalımlara soktu. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği 'kültür Avrupası' düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştı. Brezilya'da toplanan Milletlerarası PEN Club kongresi nedeniyle, 1936 yılında Güney Amerika'yı ilk kez gördü. Rio'ya ayak bastıktan sonra karısına yazdığı bir mektupta: 'Aklımdan, hayalimden geçiremeyeceğim bir yaşamın en güzelini yaşıyorum' diyordu. 
 
'BİTKİLER GİBİ İNSANLAR DA KÖKSÜZ YAŞAYAMAZ'
 
Uzun Amerika ve Brezilya yolculukları yaptığı 1935 ve 1936 yılları Zweig'ın ruhsal durumunu bir süre için de olsa düzeltir. Ancak Avrupa'daki gelişmeler onu yine depresyonlara düşürür. 1937'de Salzburg'daki villasını Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kalır. Bir yıl sonra eşi Friderike'den boşanır. Aynı günlerde çok sevdiği yaşlı annesi Viyana'da ölür. Elli yaşından sonra gittikçe artan tedirginlikleri artık daha da bunaltıcı olmaya başlar. Hitler'in 13 Mart 1938 günü Viyana'ya girmesi ve Avusturya'nın dünya politikasından silinivermesiyle en son gücünü de yitirir. Stefan Zweig artık bir 'vatansız kişi'dir. Bundan böyle İngilizlerin vermiş olduğu bir belgeyle yetinecektir. Bu durum ona pek dokunur. 
 
Zweig, yarım yüzyıl boyunca kendini bir dünya yurttaşı olarak yetiştirdiği kanısındaydı. Fakat elli sekiz yaşında haymatlos olması ona pek ağır gelmişti. 'Yurtsuzluğun bir karış topraktan daha önemli kayıplara yol açtığını' anlamıştı; 'bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamazdı.' Zweig'ı bunaltıp tedirginleştiren olaylar giderek artıyordu. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını yitirmişti. Ünlü şair ve yazar yakın dostları, vatanlarından uzak bir hastane köşesinde, ya da bir otel odasında ölüyor, canlarına kıyıyordu. Tüm Avrupa Nazilerin elindeydi. Zweig yorgun ve bezgindi. O günlerde dostu Felix Braun'a yolladığı bir mektupta şöyle dedi: 'Artık Alman dilinde yazamayacağız, çünkü basmayacaklar.' 
 
Aynı yıl davetli olarak gittiği Birleşik Amerika'nın on beş kentinde konferanslar verir, sayısız radyo ve gazete onunla röportaj yapar, basın toplantılarına katılır. O sıralar Nazi ordularının Prag'a girdiğini öğrenir. Hemen İngiltere'ye dönüp 'uyuşturucum' dediği çalışmalara daha çok verir kendini. Ancak Londra'nın banliyösü Bath'ta geçirdiği aylarda daha çok kötümserleşir, depresyonları artar. Yakın dostu Lavinia Mazucchetti'ye 1939 Temmuzu'nda yazdığı mektupta: 'Ben bu dünyada ikinci bir savaş daha yaşamak istemiyorum' der. Kendinden 27 yaş küçük sekreteri, Yahudi asıllı Lotte Altmann ile 6 Eylül'de evlenir. Alman orduları beş gün önce Polonya'yı işgal edince Zweig'ın korktuğu İkinci Dünya Savaşı artık başlar. Nazilerin 1940 Haziranı'nda Fransa'yı ele geçirmesi üzerine Felix Braun'a şöyle yazar: 'Kendimi evimde hissettiğim Fransa da gitti. Bir zamanların Avrupası'ndan kalan en son ülkenin de yok olmasıyla ben artık bir evsiz barksızım" 
 
Ondan sonraki aylar ve yıllar Stefan ve Lotte Zweig için bir kaçıştır, yorgun ve canı sıkkındır. O günlerde Fransa'yı terk edip, Los Angeles'e sığınmış olan Franz ve Alma Werfel'e yolladığı mektuptaki satırları çok kötümserdir: 'Evim nerede bilemiyorum. Belki de ben şu satırları yazarken İngiltere'deki her şeyim yakılıp yıkıldı, kül oldu' Tekrar oralara dönebilecek miyim, dönmek isteyecek miyim? Denizaşırı ülkelerdeki bu zorunlu tatilim sonsuza dek sürecek mi? Her gün açıp kapattığımız birkaç bavul, tuhaf duygular, inanılmaz bir boşluk... Yoksa bu yaşam yepyeni bir özgürlük mü? Bereket versin kâğıt ve mürekkep henüz bulunuyor. Şu sıralar yaşamımı yaşayacağıma kâğıtlara karalıyorum onu...' 
 
'BİZLER YARIN DA BİR HİÇ OLACAĞIZ'
 
Klaus Mann o günlerde New York'ta Beşinci Cadde'de karşısına çıkan Zweig'ı görünce irkilir. İlerde O Bir Ümitsizdi adlı kitabında şöyle yazar: 'Görünümü çok kötümserdi. Bakışları boş ve tasa doluydu. Anılarımdaki hep keyifli o insan yok olup gitmişti. Tıraş olmamıştı, bakımsız biri görünümündeydi" O aylarda Zweig'ı görenler karşılarında yıkılmış, canından bezmiş bir insan buluyordu. Tek tesellisi, üzerinde çalıştığı Amerigo Vespucci biyografisi ile Dünün Dünyası (Türkçesi: Burhan Arpad) anılarıydı. 26 Mayıs 1940 tarihinde günlüğüne şu notu düşer: 'En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması" Aynı günlerde yakın dostlarından Carl Zuckmayer ile yaptığı bir sohbette söyledikleri de kötümserliğinin ne kadar ilerlemiş olduğunun kanıtıydı: 'Bizlerin sevmiş olduğu dünya kesinlikle bir daha geri gelmeyecek. Oluşacak yeni dünyada da artık sözümüz geçmeyecek. Söylediklerimizi hiç kimse anlamayacak. Bizler artık bütün ülkelerde vatansız olacağız. Biz bugün bir hiçiz, yarın da bir hiç olacağız"
 
1941 yılının Ağustosunda bindikleri SS Uruguay transatlantiği Stefan ile Lotte Zweig'ı Brezilya'ya götürür. Rio de Janeiro yakınlarında, yazlık kent Petropolis'te bahçeli küçük bir ev kiralarlar. Ev üç odalıdır. Zweig'ın en çok hoşuna giden geniş terasıdır. Petropolis'i, Habsburglar Avusturyası'nın ünlü kaplıcası Bad Ischl'e benzetir. Eve yerleştikleri 17 Eylül 1941 günü, eski karısı Friderike'ye yazdığı bir mektupta şöyle der: 'Burada Avrupa'yı unutabilirsem, evimi, kitaplarımı ve her şeyimi yitirdiğimi aklımdan çıkarabilirsem, 'ün' ve 'başarı'ya boş verebilirsem, Avrupa'da insanlar açlık ve yoksulluk içinde kıvranırken, ben bu Tanrı bağışı ülkede yaşayabilmek iznine kavuştuğumdan ötürü mutlu olurdum. Fakat Avrupa'dan gelen haberler pek korkunç' Önümüzdeki aylarda otobiyografimi iyice bir gözden geçirip, çalışmalarımı daha da yoğunlaştıracağım. Şimdiye kadar bir kenarda unuttuğum bir noveli de ele alacağım.' 
 
Petropolis yükseğe kurulmuştur, havası Rio'ya oranla oldukça temizdir ve herkesten uzaklaşmak isteyenler için ideal küçük bir kenttir. İlk eşi Friderike'nin ağabeyi ve karısı Rio'da yaşamalarına karşın Zweig onları pek aramaz. Çok az tanışı vardır. Kimi gün, evinin az ötesinde yaşayan Gabriela Misstral -1945'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış olan Arjantinli kadın şair- ile görüşür. Rio'daki yayıncısı Abrahao Koogan ile de arada sırada haberleşir. Bir yandan otobiyografisine son şeklini verir, bir yandan da 'Satranç' öyküsünü hazırlar. Goethe, Shakespeare ve Homeros'u okuyor, Avrupa'da kalmış yazar ve sanatçı dostları, yakın tanışlarına Güney Amerika devletlerinden birine giriş vizesi sağlamak için büyük çaba gösteriyor, yeni eserler tasarlıyor, Montaigne ve Balzac üzerine denemelerini bitirmeye çalışıyordu. İkinci eşi Lotte onun mutlu olması, başını dinleyip gönlünce yaşayabilmesi ve çalışabilmesi için elinden geleni yapıyordu. Fakat: 'Hitler adını taşıyan bu bir tek insanın cinayetleriyle yıllardır yüz binlerce ve milyonlarca insanın hayatını mahvettiğini düşünmek korkunç şey'di.
 
Petropolis, Zweig'ların yaşamındaki son duraktır! Anıları olarak kabul edilen 'Dünün Dünyası'nda şikâyet eder: 'Yahudileri ülkelerinden sürdüler, onlara başka topraklar vermediler, onları hep suçladılar. Kaçış yolunda birbirlerine baktılar, niçin ben, niçin sen, niçin hepimiz, diye sordular. Hiçbiri yanıt veremedi. Sık sık görüştüğüm, zamanımızın en zeki insanlarından biri sayılan Freud bile günümüzde olup biten bu saçmalıklara bir anlam verememiş, bir çıkış yolu bulamamıştı.' 
1941 Ekimi'nde Friderike'ye yolladığı mektupta: 'Kafamdan bir Avusturya romanı geçiriyorum' der. 'Ancak daha önce son on yılın gazetelerini bulup, bir daha okumalıyım. Bu belgelere belki New York'ta ulaşabilirim. Fakat yakın gelecekte buradan hiçbir yere kıpırdayamam. Vatanıma, evime, yayıncılarıma da gidemem. Artık onların hiçbiri yok" 
 
Melankolik yazar vatan özlemi çekmektedir. Kafasından geçirdiği o romanla düşünsel geçmişine dönmeyi düşler. 28 Kasım'da altmış yaşına basar ve kendini yüz yaşında hisseder. Çok uzaklardaki Friderike'ye şöyle yazar: 'Şu anda düşünüyorum, keşke benim de bir çocuğum olsaydı. Sen mutlusun, kızların yanı başında.' Franz Werfel'e yolladığı son mektupların birinde ise çok daha kötümserdi: 'Dünyamızın yıkımı bütün hızıyla sürüp gidiyor. Savaşın bombalarıyla çöken her evle ben de çöküyorum.' Bu hümanist insan için savaş bir dünya cehennemiydi. 
 
Bir ay sonra Brezilya, ABD'nin politik baskısıyla Almanya'yı resmen düşman ilan eder. Ülkede Almanca ve İtalyancanın konuşulması, bu dillerde yazılmış kitapların okunması yasaklanır. Almanya 1942 yılının şubatı'nda Brezilya şileplerini batırır. 16 Şubat 1942 günü Lotte ve Stefan Zweig karnavala katılmak için Rio'ya iner, kentte gezinir, Yahudi lokantasında akşam yemeği yer. Hatta Zweig cebinden çıkardığı bir Brezilya purosunu keyifle tellendirir. Fakat ertesi sabah uyandığında İngiliz filosunun Singapur'da batırıldığını öğrenir ve yeniden depresyona girer. Yayıncısı Koogan'ın tüm ricalarına karşın aynı gün Petropolis'e döner. İki gün sonra yine Rio'ya iner ve mühürlemiş olduğu birkaç zarfı yayınevinin kasasına bırakır. Yayıncısı Koogan, Zweig'ın vefatından sonra açtığı bu zarflarda değişik müsveddeler, iki Rembrandt gravürü, bazı mücevherler, Mozart'ın 'Menekşe' adlı bestesinin partisyonunu, vasiyetnamesini ve 18 Şubat 1942 tarihini taşıyan bir de mektup bulur. Stefan Zweig bu mektubunda dünyaya veda etmeye kesinlikle karar verdiğini yazmaktadır. 
21 Şubat 1942 günü öğleye doğru Petropolis postanesinden New York'ta değişik adreslere üç zarf yollar. İçlerinde edebiyatının kalıtı sayılan Satranç Hikâyesi'nin (Türkçesi: Burhan Arpad) müsveddeleri vardır. Zarflardan birini New York'taki yayıncı Berman Fischer'e, diğerini Rio'daki yayıncısı Koogan'a, üçüncüsünü ise Arjantinli bir kitapevine yollamıştır. Zarflar radyoların Stefan Zweig'ın ölüm haberini verdiği gün alıcılarının eline geçer. Ölümünden önce kaleme aldığı en son eseri sayılan Satranç Hikâyesi 7 Aralık 1942 tarihinde Almanca olarak ilk kez Arjantin'de yayımlanmıştır. 
 
BASKILAR ALTINDA RUHSAL ÇÖKÜNTÜ
 
Stefan Zweig 21 Şubat gününün akşamı, Brezilya'da kendisi gibi mülteci yaşamı sürdüren Yahudi asıllı yazar Ernst Feder ile bir parti satranç oynar. Onunla vatanı Avusturya'dan söz ederken çok kötümserdir. Feder ve eşi Zweig'ı gören son insanlardır. Lotte ertesi gün her zamanki gibi çarşıya iner, alışveriş yapar. Zweig ise masanın başına geçip, el yazısı ile bazı mektuplar kaleme alır. İlk eşi Friderike'ye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli mektupta şöyle yazar: 'Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim... Petropolis çok hoşuma gidiyordu. Fakat çalışmalarım için gerekli olan kitaplar yanımda değildi. Önceleri pek yatıştırıcı gelmiş olan yalnızlık da zamanla bunaltmaya başlamıştı ve sonuçlanmayacakmış gibi sürüp giden ve doruk noktasına henüz varmamış bir savaş. Bütün bunlara dayanacak güç yoktu bende. Senin iyi günleri göreceğine eminim. Melankoli yüklü yaşamımla daha uzun süre beklemediğim için beni haksız bulmayacağına inanıyorum. Sana bu satırları son saatlerimde yazıyorum. Kararımı verdiğim andan sonra kendimi nasıl da rahat hissettiğimi bilemezsin... Sevgiler ve dostlukla... Hep yürekli ol! Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan.' 
 
23 Şubat günü öğleye doğru eve gelen hizmetçi kadın yatak odasından hırıltılar duyar. Kocasının hemen haber verdiği doktor Zweig çiftini yataklarında cansız bulur. Stefan Zweig giyimlidir, kravat takmıştır. Yanına uzanmış olan Lotte kocasına sarılmıştır. Doktorun ölüm kâğıdına yazdığına göre Lotte ve Stefan Zweig zehirli bir madde içerek -'ingestao de substancia toxica, suicidio'- 23 Şubat 1942 Pazartesi günü yaşamlarına son vermişlerdi. Brezilya hükümetinin kararıyla ertesi gün resmi bir cenaze töreni yapılır. Lotte ve Stefan Zweig Petropolis'teki Katolik mezarlığında Yahudi dini kurallarına uygun gömülür. 
 
1881 yılında Viyana'nın ünlü Schottenring Caddesi'ndeki tarihi ve gösterişli bir yapıda başlamış olan yaşam 1942 yılında Brezilya'nın küçük dağ kenti Petropolis'in Rua Gonçalves Dias 34 adresindeki bahçeli bir evde son bulmuştu. 'Onun gibi dünyaca ünlü ve çok yetenekli bir insanın günümüzün dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajik' diye yazar dostu Thomas Mann. Aynı günlerde Nazi yanlısı Salzburg eyalet gazetesindeki haberde ise: 'Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi...' satırları yer alıyordu. Stefan Zweig, savaştan kurtulmak için kaçtığı denizaşırı ülke Brezilya'da savaşın kurbanı olmuştu.
 
Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı 23 Şubat 1942'deki ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. 'İnsanların, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini yaşamım boyunca hep hedefledim' diyen Stefan Zweig huzursuz başlayan 21. yüzyılda düşünceleriyle her zamankinden daha çok geçerli.