18 Şubat 2007

Uygarlıkların doğduğu topraklar

Cumhuriyet 18.02.2007
AHMET ARPAD
STUTTGART

Karlsruhe'de çok önemli bir sergi açıldı 20 Ocak'ta. Şanlıurfa yakınlarındaki Göbeklitepe'de 1995'ten bu yana çalışmalarını sürdüren Alman Arkeoloji Enstitüsü arkeologlarının gün yüzüne çıkardığı yapıtlar, insanlığın en eski anıtları!
 
"12 bin yıl önce Anadolu'da ­ İnsanlığın en eski anıtları" gerçekten olağanüstü bir sergi. İnsanlığın o günlerde tarihinin en önemli adımını atmış olduğunu gözler önüne seriyor. Bundan 12 bin yıl önce bu yörede yaşayan Neolitik çağ insanları göçebeliği bırakıp köyler kurmuş, yerleşmişler. Avcılıktan çiftçiliğe ve hayvancılığa geçerek de insanlık tarihinde bir dönüm noktasını gerçekleştirmişler, kısacası bir devrim yaratmışlar. Toplum yaşamındaki bu önemli değişim olmadan günümüzdeki yaşam gerçekleşemezdi. İşte Göbeklitepe'de bulunanlar bu devrimsel değişimin kanıtlarıdır. Anadolu'da mağara yaşamını bırakarak tarıma başlayan o insanlar insanlık tarihinde bir dönüm noktası gerekleştirmişlerdi. Göbeklitepe kazıları Anadolu'daki en eski anıtsal kült yapılarını, insanlığın ilk büyük yerleşimlerini, tapınağını, hayvanların evcilleştirilmesi ile tarımın başlangıcını belgeliyor. Hatuşa ve Troia'nın ardından, gerek Göbeklitepe, gerekse Çatalhöyük ve Nevali Çori'de bulunanlar, dünyanın en eski yerleşimlerinin Anadolu topraklarında olduğunu kanıtlamıştır. Avrupalı artık şunu da kabullenmektedir: İleri uygarlığın çıkış noktası yüzyıllardır sanıldığı gibi eski Yunan değil, şimdi üzerinde yaşadığımız Anadolu'dur.
 
12 bin yıl önce yerleşik olmuş insanların Göbeklitepe'de inşa ettiği tapınağın beş metreye varan T biçimindeki, üzerinde tilki, yılan, akbaba ve akrep gibi çeşitli hayvan figürleri olan dikilitaşların kopyaları da Karlsruhe'de sunulan önemli eserlerden. Sergideki buluntular çağ insanlarının nasıl yaşamış olduğunu gözler önüne seriyor. Yerleşim, gıda, ticaret, avcılık, tarım, hayvancılık, din ve el sanatlarından örneklerle Göbeklitepe resmin taşa ilk kazındığı yer, dünyanın ilk tapınağının bulunduğu yerleşim, Adem ile Havva'nın cennetten atıldıktan sonra görüştükleri ilk mekân! Şanlıurfa yakınlarındaki Örencik köyünün Göbeklitepe'sinde 80 bin metrekarelik alanda yer üstüne çıkarılanlar yerleşik bilgileri altüst edici buluntular... Alman arkeologların Göbeklitepe'den daha çok beklentileri var. Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler ile Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 'in himayesinde Karlsruhe Sarayı'nda açılan sergiye Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç "işi çıktığı" için katılıp öngörülen konuşmasını yapmadı. Çoğunluğu Türkiye müzelerinden getirilmiş 450 eser, Göbeklitepe, Nevali Çori, Çatalhöyük, Hacılar, Çayönü ve Köşk kazılarında bulunmuş yapıtlar. Göbeklitepe yapılarının günümüze dek özelliklerini yitirmeden kalmalarının nedeni, o çağ insanlarının anıtların üzerini kapatarak yöreyi terk etmiş olmaları.
 
Karlsruhe'de su şıralar bir başka ilginç sergi daha kapılarını açtı ziyaretçilere. 10. yüzyıldan günümüze İslam seramikleri. Göbeklitepe sergisi gibi bu sergiyi de düzenleyen Baden Eyalet Müzesi yetkilileri, tanıtımda, "Eski Mısır, Babil ve Pers toprak sanatlarından etkilenmiş olan Ortadoğu seramikleri, sonraki yüzyıllarda Avrupa'da fayans ve seramik sanatının gelişmesinde büyük rol oynamıştır" diyor.
 
www.ahmet-arpad.de

9 Şubat 2007

Kurtulmaya Çabalarken Daha Çok Batıyorlar

Cumhuriyet 09.02.2007
ARADA BİR
AHMET ARPAD
Türkiye'de demokrasi Demokrat Parti'den bu yana sık sık askıya alınmıştır. Hele 12 Eylül cuntacılarının ardından çok şeyden vazgeçmek zorunda bırakıldı insanımız. Sadece demokrasiden mi? Sosyal haklarından da, insan haklarından da. Hiçbiri doğru dürüst geri dönemedi. Yok olan sendikalaşma da giderek iyice tabana vurdu. Bıkkın insanlar toplumu 12 Eylül'den bu yana sürekli büyüdü. Gün geçtikçe esnekleşen demokrasi günümüzde artık yolunmuş tavuğu andırıyor! Şu sıralar Meclis'e çöreklenmiş AKP iktidarının da ülke çoğunluğuna olumlu hiçbir şey getirmediği tartışılmaz bir gerçek. Dış güçlere borçlu ve de gebe bir yönetim Türkiye'nin başında hep olmuştur. Ancak dini vitrine çıkarıp, onu tepe tepe kullanan bu defaki gibisi hiç görülmemişti! Milleti ümmet, vatandaşı kul yapmak isteyenlerin başbakanı uluorta, "Türkiye modern bir İslam devletidir" diyebiliyor. Görevi gereği çekimser olması şart Meclis Başkanı ikide bir söyledikleri ile sanki iktidar partisinin reklamcılığını yapıyor. Demokrasinin işlediği ülkelerde böyleleri çoktan görevden alınırdı.

Türkiye Menderes' ten bu yana kötü politikacı çok gördü. Politikanın içinden gelen, "çekirdekten politikacı" ender çıktı. Bencil olmayanı, ödün vermeyen halkçısı, dürüstü, yetenekli aydını hep parmakla gösterildi. İnsanına dönük politika yapmasını bilmeyen, beceremeyen, girişimleri toplumdan uzak, toplumdan kopuklar ise doldurdu Meclis koridorlarını! Yine de şimdikiler gibisi hiç gelmemişti başımıza. Girişimleri ile, hele son bir yıl içinde yaptıklarıyla toplumu bir iç gerilimin eşiğine getirdiler. Sürekli gündemi saptırarak, tartışma ortamı yaratarak, kimi yerde tozu dumana katarak kamuoyunu sarsmaya hâlâ devam ediyorlar. Sadece Meclis'teki milletvekilleri azar yemiyor, yargı üyeleri, rektörler, işçiler, köylüler, köşe yazarları da "saldırı" dan payını alıyor! Ülke insanını karşısına almış "yöneticiler" artık köşeye sıkıştıklarının farkındalar. Ancak onlar şu sıra kellelerini kurtarmak isterken, hata üzerine hata yapmaya, çevrelerine kin kusmaya, kabadayılığa, önüne geleni kışkırtmaya devam ediyorlar. Teksaslı "kovboy"un Irak'ta nasıl bir batağa saplandığı, kurtulmaya çabalarken nasıl daha çok dibe gittiği, kendini politikacı sanan herkese örnek olmalı! Bizimkilere olmuyor galiba?
 
Yarım yüzyıldır uğraşıyor birileri ülkemizle. Türkiye'de onlarca yıldır bölücülük görevi üstlenmiş "misyoner" kişiler olduğu bilinen bir gerçek. Bunların özellikle 12 Eylül'den günümüze daha sık "göreve getirildiği" de sır değil. Görünmeyen birileri başa getirdiği "politikacıları" hep oradan buraya piyon taşları örneği sürüp durdu. 2002'de olduğu gibi, kurulur kurulmaz seçim kazanan parti hiç görülmedi Türkiye'de! Çimentosu çok güçlü ki Atatürk 'ün cumhuriyetini, bir türlü yıkamadılar bizi! Türk insanının dinamizmi sağlam, birlikte yaşama kararlılığı sonsuz. Bu nedenle gelecek seçimlerde mutlaka bir aydınlar ittifakı gerekli! Ortak güçler doğru yönlendirilmeli. Çıkar mı dersiniz, yepyeni bir lider seçimler öncesindeki şu süreçte? Niçin gerçekleşmesin bu düş, belki de yakındaki cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen ardından? İçine düştüğümüz anafordan kurtulmak için yaratıcı toplumsal dinamik kendini göstermeli. İnsanımız 1923 Devrimi'ne dört elle ve bilinçle sarıldığı anda ülke kendini bataklıktan çıkarıp kurtaracak, olumlu bir değişme sürecine girecektir. Türkiye'nin kaderini belirleyecek sonbahar seçimlerine ülkenin demokratları, gerçek aydınları, gerçek laikleri, yepyeni, çoğunluğun sevdiği ve saydığı ortak bir liderle gitmeli, yönetime mutlaka "el koymalı" ... Topluma huzur, bireylere refah getirmeyen, tepemize çöreklenmiş politikacıların ne işi var Türkiye'de? İnsanımıza yararlı olmayan bu insanların arkasında güçlü bir dış destek filan mı var ki, bir türlü kurtulmadık onlardan!

4 Şubat 2007

Hitler'in peşinde Volga kıyılarına

Cumhuriyet 04.02.2007
AHMET ARPAD
STUTTGART

"Versay Antlaşması ülkemiz için yüz karası! Seksen milyon insana dar geliyor ülke, doğuda yeterince toprak var, gidelim, alalım o toprakları! Yerleşsin genç çiftçiler oralara... Gözün alabildiğine verimli topraklar. Ay çiçeği tarlaları dolu Ukrayna!" Bu gibi sözlerle kandırmışlardı insanları. Yitirilen Birinci Dünya Savaşı, Fransa'nın Ruhr havzasını işgali, Versay Antlaşması, işsizlik, değer yitiren para, fakirleşen toplum... Hepsinin de suçlusu komünistler, sosyal demokratlar, Yahudiler, yabancıların Alman kültürüne zararlı etkileri, antifaşist yazarlar... Tümünün altında ezilen Germen insanı ve onun değerleri. Ülkenin bu sorunlarına, akıllı bir iç ve dış politika, zeki yöneticiler, ileriyi gören politikacılarla çıkar yol bulunabilirdi. Fakat hiçbir zaman savaşla... 1940 Mart'ında doğu cephesine sevk emrim çıktığında 29 yaşındaydım. Bir tank birliğinde yazıcı er olarak yolladılar beni. Savaşta ilk aylarımı güney Çekoslovakya'da geçirdim. Ardından Polonya'ya girdik ve ben 1945'te Hitler orduları teslim bayrağını çekene dek bir oraya, bir buraya yollandım durdum. Tüm Doğu Avrupa toprakları, Rusya cepheleri, ta Volga kıyıları. Hep savaşanların peşi sıra gittim. Ve 1945'te peşimizde bizi kovalayan Ruslar, yine döndüm Almanya'ya.
 
1933'ten öncesini yaşamamışlar Almanya'nın başına bir Hitler'in niçin geçmiş olduğunu, bu adamın niçin başka ülkelere saldırdığını kolay anlayamaz. Bunun nedenleri sadece yitirilmiş bir dünya savaşı, Versay Antlaşması'nın getirdikleri, ya da toplumun büyük kesimlerinin çökmüş bir imparatorluğa duyduğu özlem değildi. Büyük ekonomik kriz, milyonlarca işsiz, paranın değer yitirmesi, insanların hızla fakirleşmesi toplumda radikal görüşlerin önünü açmıştı. Özellikle 1930'lu yılların başlarında Alman insanı ülkeye komünizmin gelmesinden her geçen gün daha çok korkmaya başlamıştı. Almanya'da korkunun sürekli arttığı böyle bir ortamda ülkeye artık huzur getirecek, insanları komünizm tehlikesinden koruyacak "güçlü bir yönetici" özlemi de giderek daha çok artıyordu.
 
... Şimdi, 96 yaşıma bastığım bugün, villamın terasında oturmuş kış güneşinde ışıldayan Ren nehrini seyrediyor, anılarımda onlarca yıl öncesine dönüyorum. Hele son zamanlarda nedense daha sık gençliğimi, askerlik yıllarımı, çoğu artık bu dünyadan göçmüş arkadaşlarımı anımsıyor, cepheden sağ döndüğüm ve bu yaşıma ulaştığım için dua ediyorum. Özlenen "kurtarıcı" 1933'ün Ocak ayında Almanya'nın başına geçti. İlk yıllarda onu coşkuyla kucaklayanlardan biri de bendim. Ancak kısa süre sonra coşkum sönüvermişti. Çoğu yaşıtım, kimi zorla, kimi isteyerek partiye yazılırken ya da Nazi hücum kıtası SA'ya alınırken ben her ikisinden de uzak durmuştum. Bir süre direnmiştim. Şimdi o günlere döndüğümde 1930'lu yılların ortasında Hitler'e olan coşkumun nedenlerini daha iyi kavrıyorum. O günlerde Hitler bizler için yüzyılın dâhisi; batağa saplanmış, son günlerini yaşayan Almanya için büyük "kurtarıcı" idi! Savaşta yaşananların ardından onun için, "İnsanlık tarihinin gelmiş geçmiş en müthiş katiliydi!" demek çok kolay. İlk yıllarında ondan "harikalar" beklemiş biz genç insanları bugün suçlamak bence çok yanlış.
 
... 1941'de Doğu Avrupa topraklarında ilerliyoruz. Görev yaptığım tank birliği Doğu Prusya'yı ele geçiren ilk kuvvetlerden biri. Komutanlarımız sürekli, "Biz bu savaşı Rus insanına karşı yapmıyoruz" diyor. Bolşeviklere karşı savaşıyor Alman orduları! Biz saldırmasaydık, sınırda bekleyen Kızıl Ordu önce Almanya'yı, ardından da tüm Avrupa'yı ele geçirecek! Ne derece doğru bilemiyorum anlattıkları. Fakat çoğumuz inanıyoruz komutanlarımıza. Birlikler Rusya içlerine ilerledikçe savaşın bütün dehşetini daha iyi görüyorum. Havaya uçmuş, parçalanmış Rus tankları, top arabaları, kamyon ve cipleri. Geçtiğimiz her yerde yakılıp yıkılmış köyler, kasabalar, kentler... 1941 Temmuzu'nun ilk günlerinde Verenov'da beklemedeyiz. Radyoda Hitler, "Rus cephesinde zor günler geride kaldı" diye bağırıyor. Geçtiğimiz her yerde Rus insanı askerlerimizi sevinçle karşılıyor. Çoğunun gözünde biz Almanlar kurtarıcıyız! Sonra Rus kışını yaşıyoruz. Metrelerce karın altında yollar, tarlalar, evler, ırmaklar buz. 1942'in ilk günlerinde hava biraz yumuşuyor. Smolensk yönünde ilerliyor birlikler. Düşman ağır silahlar ve paraşütlerle Yarzeva-Smolensk yolunu kontrol ediyor. Dört yandan sarıyorlar bizi. Üç tank birliği çember içinde. 121 ve 594 numaralı bölükler yardıma geliyor. Kayıplar büyük. Aradan yıllar geçiyor. Ben, yazıcı er Erwin , bir oraya, bir buraya yollanıyorum. Sonra Hitler orduları çekilmeye başlıyor. Dönüş yolundasın, diyorum kendi kendime. Yine Polonya, yine Doğu Almanya, peşimizde hep Ruslar. Bir gün, savaş bitti, diyorlar. Ruslardan kurtulup Amerikalılara esir düşüyorum. 3 ay sonra özgürlüğüme kavuşuyor ve 5 yıl sonra 31 Temmuz 1945 akşamı Ren Nehri'nin yamacındaki evimin kapısından içeri giriyorum. Şimdi aynı evin büyük terasında oturmuş, 96. doğum günümde dostlarımla sohbet ediyorum. Kışın ortasında yazdan kalma bir gün...
 
www.ahmet-arpad.de

30 Ocak 2007

Arpad Bir İstanbul Yazarıydı...

Cumhuriyet 30.01.2007
EVET / HAYIR
OKTAY AKBAL

Böyle bir kızgın adam yok; ne basınımızda, ne de edebiyatımızda!.. Haksızlığa, çirkinliğe, basitliğe, görgüsüzlüğe, yanlışlığa karşı hemen direncini, karşıtlığını belirten yok!..
Korkular mı, endişeler mi, ekmek kavgası mı bunca insanı sessizce olup bitenlere seyrici kılıyor! Kimse "Hayır bu kadarı da olmaz" diye sesini yükseltmiyor. Biliyorlar ki bağıranı, haksız da olsa, sustururlar!
Burhan Arpad, bir kızgın adamdı. Güzeli, doğruyu severdi, arardı. Yaşam boyu sürdürdü bu kızgın adamlığını... Gazete yazıları, hatta gazeteye ulaştırdığı haberler, tiyatro alanında, sinema alanında ters tutumları acımasızca eleştirmeleri!..
Yıllarca Vatan'da, daha sonra uzun süre Cumhuriyet 'te bu sütunda birlikte olduk. Haftada bir yazıyordu son yıllarında. Bir İstanbul yazarıydı. 1940'ta çıkan ilk kitabı "Oyun 6 Tablo" dan başlayarak hep İstanbul'u yazdı. Öyle romantik, duygusal, kolaylıklara sapmadan, açık açık yazdı bu kentin insanlarını, sıkıntılarını... Ayrıca günden güne kalabalıklaşan, gecekondulaşan bir İstanbul'un bu gidişle hangi bataklığa dönüşeceğini!..
***
"Taşı Toprağı Altın" (Günizi Yayınları) şu günlerde yeni baskısıyla karşıma çıkınca, bütün bu eski zaman parçaları bir bir dirildi. Arpad'ın kişiliği, özelliği, savaşçı niteliği, her türlü güçlüğe karşı direnişi, ardı ardına yapıtları...
Bu kitabın ilk baskısı için o günlerde Vatan 'da şunları yazmışım:
"Arpad'ın insanları küçük serüvenler, küçük düşler besler. Geçinmek ve yaşamak başlıca kaygılarıdır, bunu nice zorluklar, nice çarpışmalarla sağlayabiliyorlar. Büyük kentte hayat pahalılığı devinin ezdiği küçük kişiler..."
Ahmed Arpad babasının yıllardır ortalıkta görülmeyen kitaplarını bir bir okurun önüne çıkarıyor. Nedense yazarlarımızı kolaylıkla unutuyoruz. Biri çıkacak da, o yitirilmiş değeri ortaya çıkaracak!.. Günübirlik yaşanıyor artık edebiyatta!.. Kalıcı bir güç taşımayan eserler ve yazarlar silinip gider, ama uzun yıllar gerisinde kalmış bir yapıt, bir yazar er geç değerini duyurur.
***
"Taşı Toprağı Altın"ın yeni baskısına bir önsöz yazan Hıfzı Topuz, toplumdaki değerbilmezliğimizi eleştirerek diyor ki:
"Nerede Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN Kulüp, Yunus Nadi, Sedat Simavi, Orhan Kemal, Sait Faik ödülleri! Hiç değilse Esentepe'de oturduğu sokağa onun adını verebilirdik. Burhan'ın değerini bilemedik, hakkını veremedik. Çok yazık..." 

7 Ocak 2007

Genç bir kadın; evli, güzel ve entelektüel

Cumhuriyet 07.01.2007
STUTTGART
AHMET ARPAD

Onun uğruna her şeyini feda etmeye hazır; kariyerini, dostlarını, anne babasını, hatta evliliğini. Kendinden çok daha yaşlı bir erkekle inanılmaz, coşku dolu bir maceraya atılıyor. Tutkulu, şehvetli ve yaralayıcı bir macera... Genç kadın oltanın ucunda bir balık, tüm yaşamını kadınlarla geçirmiş adam ise boğazına kadar tok, üstelik annesinin de eski âşığı... Oturuyor kocaman bir koltukta. Rahatsız bir hali var. Tedirgin gibi. Bakışları yerde. Arada sırada başını kaldırıp, salonda oturanlara bakıyor. Gözlerinde çekingenlik. Bakışlarında melankoli. Saçları omuzlarına dökülüyor. Uzun boylu, ince yapılı güzel bir kadın. Anlatıyor kısaca yaşamından, romanlarından uzun uzun söz ediyor. Kimi zaman gülümserken gözlerinde yaramaz bir kızın cilvesi. Sonra en son kitabından bölümler okuyor. İbranice. Canlanıyor. İri gözlerine ateş geliyor. Yanındaki koltukta oturan, kitabının Almancasını okumaya başlayan genç kadına bakıyor. "Aşk Hayatım" ve "Kadın ve Kocası" romanlarının yaratıcısı Zeruya Şalev İsrail'in genç nesil yazarlarından. Son yıllarda ülkesinin en çok satan yazarı. Şu güne kadar yazmış olduğu her üç roman da sadece İsrail'de değil, çevrildiği bütün ülkelerde bestseller oldu. Türkiye'de de sayısız baskı yaptı Şalev kitapları. Birbirinin devamı gibi okunan bu romanlarının konusu hep İsrail'de geçiyor. Toplum yaşamının daha çok tutucu olduğu ülkesinde aşk ve aile, erkek ve kadın ilişkilerini çok modern bir görüş açısıyla ele alıyor. Her üç romanında da akıcı ve çekici bir anlatımla okuru kendisine bağlamasını biliyor.
 
Okuma akşamından önce kaldığı otelin lobisinde sohbet ederken, "Üçlü dizi artık sona erdi" diyor. "Şu sıralar yazmakta olduğum yeni romanımla yeni denizlere açılıyorum. Konular değişiyor, stilim, anlatımım ise kalacak, onları değiştiremem." Konusu nedir bu yeni romanın? Hafif gülümsüyor. "Korkmayın, bilimkurgu değil. Toplumsal da değil, savaştan da söz etmiyorum. Yaşadığım ülkede ölüm yaşamdan hep daha güçlü oldu. Biz yeni nesil edebiyatçılar artık savaşlardan bıktık. İnsanlar arası ilişkiler daha önemli bizler için." Sonra birden susuyor. Bakışlarına yine hüzün geliyor. Kadın ve Kocası'ndan söz açıyorum. Bu romanı ülkesinin edebiyatında birkaç yıl içinde klasikler listesine girmiş. Yine gülümsüyor, gözlerinde şikâyet var. "Biliyor musunuz" diyor, "on binlerce korsan baskısını yaptılar..." Okurları daha çok kadınlar. Onların iş, aile ve toplum sorunları Şalev'in romanları! Kitabının Türkçesini imzalatıyorum. Sonra birlikte okuma yapacağı ve otelin hemen yanı başındaki Stuttgart Edebiyat Evi'ne geçiyoruz. Salon ağzına kadar dolu. Rahat üç yüz izleyici var. Çok azı erkek... Zeruya Şalev romanlarında başından geçenleri anlatıyor çoğunlukla, yaşanmış gerçekleri. Doğrudan ve romantik. Düşler dünyasının kadını. Duygu dolu cümleler arasına espri dolu komik cümleler yerleştirmesini çok iyi başarıyor. Okuru gülümsetiyor. İster aile içi sorunlardan, ister kötü antisemitist birinden söz etsin, yerine göre alaycı anlatımını başarıyla kullanıyor. Tam bir Yahudi mizahı yapıyor. Zeruya Şalev'de hüzünlenirken gülümsüyorsunuz. Romanlarının kahramanı kadınlar gibi karmakarışık duygulara kapılıyorsunuz.
 
www.ahmet-arpad.de

1 Ocak 2007

Yitirilmiş 1940 kuşağı ve Burhan Arpad

İspanya iç savaşına ve Nazilere karşı çıkmış, sosyal gerçekçi akımın öncüsü olmuş bir edebiyatçılar kuşağından gelir Burhan Arpad. Bireysel içedönük bunalımları işleyen genç kuşaklar arasında o çevreyi arayan Arpad 1940 kuşağından ayakta kalabilmeği başarabilmiş bir kaç edebiyatçıdan biridir. Siyasal baskının bu kuşak üzerindeki yoğunluğu, dağılışlarının ilk aşaması olur. Topluluk bölününce, kendi kabuğuna çekilen bireylerden bazıları yön değiştirir. Yeni eğilimlere katılmakla güçlerini bu yolda sürdürebileceklerini sanırlar. Edebiyat alanına, gerçekdışı anlayışlarla donatılarak itilen kişiler kendi aralarında gruplaşarak kuşaklar arası birleşmeyi keserler. Yön değiştirenler sotada kalır, olumlu yolda yürümekte direnenler toplu bir güç olmak niteliğini yitirirler ve böylece sosyal gerçekçi akımı sürdüren kuşaktan ses gelmez olur.
1940 kuşağı öylesine parçalanır ki, tek kalan yazarlardan hiç biri edebiyatın üzerine çöken karanlığa başkaldıramaz. Burhan Arpad’ın da öykücülüğünü ve yazarlığını sürdürmesi ”Hak belleği yolda tek başına gideceksin” ilkesi uyarınca olmuştur. Arpad daha 1940’larda sevilen ve beğenilen öykücülerimizden biridir. İlk kitabı olan ”Şehir – 9 Tablo” çok övülmüştü. Onun hep izlediği gerçekçi yolun, edebiyatımızın iki büyük ustası Sabahattin Ali ile Sait Faik Abasıyanık arasındaki yörünge üzerine oturduğu açıktır. Arpad yazılarında da bu yolu izler ve toplumsal olayların en karmaşık biçimlerinin büyük kentte toplandığını her zaman aynı dikkatle göz önünde tutar. 
İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’ya yayıldığı, psikozunun da savaş dışında kalan ülkemizi sardığı dönemde Burhan Arpad dar gelirli küçük bir memurdu. ”Bilmem kaç lira, kaç kuruş”un hesabını yapa yapa aylar, yıllar geçirdi. Fakat bir süre sonra özel girişimi dar gelirliliğe yeğ tuttu. ABC Kitabevi işine katıldı. O günden sonra da yaşını hep kalemiyle sağladı. 
Arpad’ın yazarlığı iş edinmesi, onu öyküden başka türlerle de ilgilenmeye zorladı. Tiyatro eleştirileri, çeviriler ve başka çalışmalar çoğu zamanını dolduruyordu. Savaş psikozunun kent üzerindeki ağırlığı da günden güne yoğunlaşıyor, yoksulluk ve salgınlar kenti kasıp kavuruyordu. Öte yandan vurguncu, istifçi, karaborsacı ve hacı ağalarla benzenmiş bir çıkarlar zümresi, yoksullaşan halkın gözü önünde har vurup, harman savuruyor, mihvercilerin zaferi için beş vakit dua ediyordu.
Sosyal gerçekçilik akımının öncüsü bir genç yazarlar topluluğu, resim, şiir, öykü ve yazılarıyla bu Nazilerden yana vurguncuları ele aldıkça yönetici çevrelerin hışmına uğramakta, resimleri, şiirleri, kitapları ve dergileri toplatılarak sürülmekte, ya da hapislere atılmaktaydı. Devlet mekanizmasının A’dan Z’ye bozuk olduğunu açıklayan başbakan Refik Saydam’ın ölümünden sonra evinde istiflenmiş pek çok erzak ve top top İngiliz kumaşı bulundu. 
Burhan Arpad, bu dönemde edebiyatta sosyal gerçekçiler arasında yerini almıştı. ”Dolayısıyla” adlı kitabında topladığı öyküleri bu yıllarda yazmıştır. ”Sinema salonlarından gazete ve duvar ilanlarına kadar bir büyük kenti” anlatan öykülerinin başlıca niteliği, birbiriyle hiç bağdaşmayan karşıtlıkların kent yaşamına ne ölçüde egemen olduğunu yansıtmaktadır. O yılların önemli tanıklarından biri olan Oktay Akbal ilerde Vatan gazetesinde şunları yazmıştır: 
”Arpad’ın insanları küçük serüvenler, küçük düşler besler. Geçinmek ve yaşamak başlıca kaygılarıdır. Fakat bunu nice zorluklar, nice çarpışmalarla sağlayabiliyorlar... Büyük kentte hayat pahalılığı devinin ezdiği küçük kişiler... Arpad’ın tekniği bu öykülerin yazıldıkları yıllara göre ilerdeydi...” 
Burhan Arpad o dönemde belge toplayan bir araştırmacı, bir sosyolog, ya da bir röportajcı gibi çalışmıştır. ”Cinayeti Yazıyor”, ”Burun ve Eller”, ”İlanlardaki Şehir” ilk bakışta insanı yanılgıya düşüren bir izlenime götürür. Edebiyattan arıtılmış kuru bir saptama sanılabilir bu öyküler. Oysa anlatımın hareketliliği, canlılığı yanında güçlü bir içermeyi de kapsarlar. Öyküleri okuduktan sonra belleğimizde bir röportajın verilerini aşan bir şeyler kalır. Bu kalanlar, öykünün ilk anda anlaşılmaya, fakat zamanla algılanan sosyal içeriğidir. 
Arpad’ın öyküde denediği bu teknik çaba, yeni bir atılım olarak belirir ve onu Sabahattin Ali ile Sait Faik Abasıyanık gibi iki büyük ustanın arası bir alana oturtur. Fakat yine de zaman zaman öykülerinde duyarlılık yoğunlaşıverir. Ve yazar kendini bundan kurtaramaz. Kurtarması da gerekmez. 
Burhan Arpad’ın öyküleri burada anımsatmaya çalıştığım iki kitapla bitmiyor. ”Şehir-9 Tablo” ile ”Dolayısıyla”nın ardından yayınlanan ”Taşı Toprağı Altın”da daha yakın bir dönemin öykülerini toplar. Bu arada yazarın değişik türler üzerine yaptığı çalışmalardan belki de en olumlu sonucu vereni, biyografik bir öyküdür: ”Komik Naşit Naşit Beyin Hikayesi”. 
Çok beğenilen bu kitap üzerine Tahir Alangu Vatan gazetesinde şunları yazar: ”Konuyu yaşamöyküsel türde ele alan Burhan Arpad’ın, başkalarının pek beceremeyeceği bir işi başardığını söylemeliyim...” Sosyal gerçekçi akımın öncü yazarlarından Samim Kocagöz de Yeditepe dergisinde Arpad’ın bu eseri üzerine şunları yazar: ”Bu yolda çalışması hem bir boşluğu doldurmakta, hem de öykücü kişiliğinden gelen yeteneğini büsbütün ortaya koymaktadır,” diyerek Arpad’ın biyografik öykücülüğünü övmekte, onun bu türde çalışmalarının devamını istemekte idi. Her şeye karşın biyografik öykü türünde ”Komik Naşit Beyin Hikayesi” tek eser olarak kalmıştır. 
Yine de Burhan Arpad’ın bu türe yakın çalışmaları da olmadı değil. ”Perde Arkası”, ”Oyun-6 Tablo”, ”Operet-8 Tablo” kitaplarında da hep kuliste geçenlerin öyküleştirilmiş anıları yer almaktadır. Tulûat, operet ve öncü tiyatronun bir arada yaşadığı sanat ortamının kendine özgü yaşamını Arpad çok canlı tablolar halinde anlatır. Bu arada kişilere değinen ve anlatımlarında röportaj-öykü denebilecek bir anlatım şekline yönelir. 
Burhan Arpad bir yandan öykücülüğünü bu tür çalışmalarla gerçekleştirirken, öte yandan gezi edebiyatı türünde de yoğun bir çalışma sonucu özlü eserler vermiştir. ”Tuna’dan Kuzeye Avrupa”, ”Uçuş Günlüğü”, ”Gezi Günlüğü”,”Avusturya Günlüğü”... Bu arada gazetecilik, sinemayla yakın ilgiler, seyrek de olsa küçük öyküler, makaleler ve çeviriler. 
Yazarlığı iş edinip de yaşamını kalemine dayayan kişilerde bir düzey tutturamayış belirir zamanla. ”Yazar kanıksamış” denir, yorulmuş, ya da tükenmiş denir. Arpad bu genellemenin dışında kalan çok az imzadan biridir. Altı, yedi yıl sürekli olarak Vatan gazetesinde köşe yazısı yazmıştır. Gazetecilikte, yazarlıkta en ince işlerden biridir köşe yazarlığı. Bugüne dek günlük basında pek çok köşe yazarı görülmüştür, ancak iyi köşe yazarlarımızın sayısı yine de bir elin parmakları sayısını geçmemiştir. Çünkü onun işi, uzun süreli yorum ve yargılar getirmek değildir. Köşe yazısının etkileme süresi 24 saati pek geçmez. Bu nedenle köşe yazarı üstün bir anlatım gücüne sahip olmalıdır. Burhan Arpad yerini dolduran bir köşe yazarıydı. Hatta bazı eleştirmenlere bakılırsa onun yazarlığında en ileri aşama bu alanda belirmiştir. 
Arpad öykü yazmanın dışında öykücülüğünü geliştirecek başka edebiyat çabalarından da geri kalmamıştır. Gezi günlüklerinin ve tiyatro kitaplarının ötesinde çevirmen olarak da öne çıkmaktadır Burhan Arpad. Onun gerçekten titiz bir çevirmen olarak da oldukça geniş bir ünü vardır. Nedir onu usta bir çevirmen yapan? Israrlı ve titiz çabası mı? Bana kalırsa Arpad’ın çevirdiği yazarlarda belli bir nitelik aramasıdır onu ustalaştıran. Gözünün tutmadığı yazarları çevirmekten hep kaçınmıştır, yoksulluk bahasına da olsa. Remarque, Zweig, Habeck, Dimov, Segers’i onun Türkçe’siyle okumak istiyor okurlar...
Burhan Arpad’ın öykücülükten başka dallardaki çabalarını böylece özetledikten sonra yeninden öykülerine dönelim. 
”Taşı Toprağı Altın” adlı kitapta topladığı öyküler de daha öncekilerden pek ayrıcalı değildir. Yine büyük kentin yaşamını yansıtan tablolar karşısındayız. ”Bir Boğaz Sabahı”nda balıkçı Halil’in sessiz sedasız ölümünden, bir tokatla silkinip gerçekleri kavrayıveren işçi Enver’e kadar bir takım insanlarla başka bir takım insanlar karşı karşıyadır. Sadece insanlar mı? İnsanların değerleme yargıları köpekleri bile ikiye ayırmıştı. Yazar, bir mayıs sabahı öldürülen bir sokak köpeğini güçlü bir duyarlıkla anlatırken bu ayrışımı da belirtiyor: 
”Ürkek bakışlı sokak köpeğinin bir çöp arabasında götürüldüğü günün akşam gazetelerinde korkunç haberler vardı. Köyleri bombalayan uçaklar, karısını bıçaklayan kocalar, yavrusunu boğazlayan analar, sevgilisini doğrayan delikanlılarla ilgili sayfalar dolusu haber ve fotoğraflar. İnsanları ısırmasın diye öldürülmüş bir sokak köpeğinden ise söz açan tek satır yoktu. Boyunları tasmalı ve zincirle bağlı köpekler, bahçelerde ve evciklerinde tutsak, fakat mutlu, tuhaf sesler çıkarıyordu...”
Bu öykünün konusu, Ömer Seyfeddin ile Reşat Nuri’ye yabancı değildir. Ne var ki onlar öyküyü daha bir başka bitirirler, böyle bir sonuca varmayacak şekilde kurarlar öyküyü. Olayların kavranmasında beliren bu ayrılık, sosyal gerçekçi akımı benimseyen kuşakla daha öncekiler arasında en büyük uçurumu oluşturmuştur. Dahası var, eskiler politik mücadele konularını edebiyatın dışında tutarlardı çoğu zaman. Sakıncalı bulurlardı politik sorunlara eğilmeği. Bir de politik mücadelenin dışında durdukları için bu konulara yabancıydılar. Sabahattin Ali’dir siyasal polisin odasını okurlara ilk gösteren. Bu bir rastlantı değildi. Politik evrimin gelişmeleri o yılların insanlarının günlük yaşamını etkilemeğe başlamıştı. Sabahattin Ali bu konuyu öykü türünde ilk ele alandır. Şiirde ondan daha önce, politik mücadelenin geleneği kurulmuştu. 
Hapishane yaşamının edebiyatımıza girişi değil, emekçi ve emekçiden yana olanlarla siyasi polis arasında olup bitenlerdir. Toplumda tabandan gelen tarihsel gelişmeyle, bu gelişmeyi önlemeye çalışan güçlerin karşılıklı tutum ve davranışlarıdır. Burhan Arpad da ”Bayram Sabahı” adlı öyküsünde bu konuyu işlemiştir. Çok partili demokrasi düzenine ilk geçildiği günlerde, emekçilerden yana kurulan bir partiye katılan bir işçinin sorguya çekilme olayını anlatır bu öyküsünde Arpad: 
"Kara suratlı herifin sırıtarak yapıştırdığı tokadın acısını da, daha sonraki sayısız tokadı da duymadı bile. Sadece hayatta ilk dayağı burada yediğini düşündü. Hem de evlenip, çoluk çocuğa karıştıktan sonra. Suçu olmayan kişiye dayak atılabileceğini aklı almıyordu... Gece ve karanlık, yüz on basamaklı çatı katında, fareli bodrumda kalmıştı. Karşı tepeleri aşan güneş, Haliç kıyılarına gündüzü, emek karşılığı mutlulukları ve bol ışıklar getiriyordu... Güçlü tornacı kolları sapsağlamdı. Fakat iç dünyası her yanından daha da sağlamdı...” 
Arpad, ”Taşı Toprağı Altın”daki öykülerinde sadece bir gözlemci değildir. O aynı zamanda olaylara katılarak onların nedenlerini açıklamakta, kahramanlarını bu sorunlar üzerinde düşündürmektedir. Artık Arpad, hareketleri, olayları saptamakta yetinmiyor, bunların insanlar üzerindeki etkilerini de inceliyor ve çoğu zaman bu algılanmış, bilinçlenmiş insanları öykülerinde canlandırıyor. 
Bu gelişme aşamasında – bunda yazarlığın çeşitli türlerinde çaba harcamış olmasının payını da söylemeliyim – önce bir öykü olarak düşündüğünü, fakat sonradan romana çevirdiği ”Alnımdaki Bıçak Yarası”nda önemli bir sorunu işlemektedir. Örgütlenmiş fuhuş mekanizması bütün ayrıntılarıyla bu kitabına konu olmuştur. 
Burhan Arpad’ın edebiyatımızın ”kızgın adam”larından biri sayılması, sosyal gerçekçi akımı besleyen 1940 ortamının şimdilerde var olmayışıdır. Bu ortamı yaratan toplulukların nasıl dağıtıldığını biliyoruz. Ancak 27 Mayıs’ın ardından bu koşullar değişmiş, sosyal gerçekçi akımı güçlendirmeye elverişli bir ortam hazırlanmıştı. Bireysel başkaldırı, ya da romantik devrimcilik doğrultusunda bir başka kıpırdanış genç yazarları kendi çevresinde toplamıştı. Yeni anayasanın getirdiklerinden bu çevre yararlanmıştı. Ancak sosyal gerçekçi akımı edebiyat alanına yanaştırmayanlar basın-yayın araç ve örgütlerine egemen olmuştur. Ve 1940 kuşağından hayatta kalanlar da teker teker ”kızgın adam” haline gelmiştir... 
Burhan Arpad’ın öykücü kişiliği üzerine bu yazımı kaleme alırken 30 yıllık dostluğun etkisi altında nesnelliğimi koruyamayacağımı biliyordum. Fakat başka türlü de yazamazdım bu yazıyı. Bir eleştiri değildir bu yaptığım iş. 30 yıllık dostluğun türlü ortak yaşantılarını, türlü anılarını bir kenara iteyim, yeterince nesnel olmaya çalışayım... Şunun şurasında Arpad’ın öykücü kişiliğini belirten bir sunu yazmışım... Ve bu olanaktan yararlanarak kuşağımızın çilesini açıklamışım, hepsi bu kadar...
Fahir Onger 

17 Aralık 2006

Stefan Zweig, insancıl yazar

Cumhuriyet 17.12.2006
AHMET ARPAD
SALZBURG

Tanrılar, melekler, beyaz bulutlar... Piyanoda Chopin müziği, Barcarolle... Duvarlar bembeyaz, yüksek mi yüksek. Küf rengi perdeler ipek, tavandan aşağı, uzun mu uzun. Piyanonun tuşlarına dokunan parmaklar ince, narin. Chopin'in melodileri ruhu dolduran, tanrılar insanlara tepeden bakan... "İnsancıldı, dostluk eli uzatırdı herkese, karşılık beklemeden. Gösterişi sevmezdi, insanları sevmek yaşam koşuluydu Stefan Zweig için... Toplumları birbirine yaklaştırmak bir misyondu onun gözünde..." Kocaman, ağır mı ağır, pırıl pırıl, kristal avizeler asılı duruyor havada. Yükselen loş ışık aydınlatıyor melekleri, tanrıları, çıplak kadınları. "Kültürlerin birleştiği bir Avrupa... Hümanizm, güzel sanatlar, edebiyat, bir araya gelen sanatçılar, müzisyenler, edebiyatçılar... Avrupa insanlarını kültür aracılığı ile birleştiren, güçlendiren o insanlar..." Stefan Zweig'ın düşleri.
 
Yüce katedralin çanları çalıyor, karanlıkta yayılıyor tarihi alanlarda, yankılanıyor tepelerde, kayalıklarda, iniyor Salzach kıyısındaki şirin kentin üzerine. Tahta kapılar kara, kanatları geniş. Duvarlarda adam boyu şömineler. Kocaman, yüksek pencerelerden dev salona giriyor çan sesleri... Avrupalı bir Avusturyalı. Avrupalı bir modern dünya vatandaşı. İki dünya savaşı yaşamış, politikacılara karşı eserleriyle düşün savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydın! Kültür aracılığı ile daha iyi bir dünyayı yaratacağına inanmış tam bir düşünür. "İnsancıldı, savaş karşıtıydı. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Zweig'ın 70-80 yıl önceki düşü gerçekleşecek mi, kültür Avrupası bir araya gelecek mi? Hayır..." Mozart müziği, Adagio H-Moll, piyanonun tuşlarında kayan parmaklar. Melekler, tanrılar, çıplak kadınlar uçuşuyor, şaha kalkmış atlar yükseliyor gökyüzünün sonsuzluğuna. Salzburg'da, piskoposların yüzlerce yıl yaşamış olduğu, sarayı andıran dev yapının tarihi salonlarında Rönesans, barok ve kasisizm bir arada. Avrupa'nın çeşitli kentlerinden gelmiş yüzlerce insan Stefan Zweig'ı anıyor 125. doğum gününde. Konuşmacılar yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarını anlatıyor. Duygulu ve hüzünlü. Stefan Zweig'a göre ancak kültür birliğinin gerçekleşmesiyle Avrupa insanları ortak bir kimliğe kavuşabilirdi. Bu uğurda savaşım verdi ömrü boyunca. Eserlerinde hep doğruya inanır, savaşlardan nefret eder Zweig. Lirik anlatımı ve yalın diliyle okuru kendine bağlar. Hayat hikâyesi olan "Dünün Dünyası" (Türkçesi: Burhan Arpad ) eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır."
 
Katedral alanından ırmağa uzanan loş ve dar sokakların arnavutkaldırımı taşlarında ayak sesleri... Kürk mantolarına, lodenlerine bürünmüş insanlar evlerine, otellerine dönüyor. Mozart'ın, Zweig'ın, Bernhard' ın, Handke 'nin kentinde gece olmuş. Aydınlık vitrinler rengârenk, pırıl pırıl, ışıl ışıl.
 
www.ahmet-arpad.de

8 Aralık 2006

Çarpık Yapılaşma ve Deprem

Cumhuriyet 08.12.2006
Ahmet ARPAD
 
Bundan birkaç yıl önce Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan deprem riski raporunda, İstanbul'da meydana gelebilecek büyük bir depremde 55 bin kişinin hayatını yitireceği açıklanıyordu. Yine o günlerde Dünya Bankası, sunulacak kapsamlı bir deprem projesine 500 milyon dolar vermeye hazır olduğunu belirtiyordu.
 
Ancak ne o yıllarda bir proje hazırlandı ne de Marmara depreminin ardından yedi yıl sonra bugün Dünya Bankası'na sunulacak bir proje var ortada.

Ranta dayalı zenginleşme
 
Her yanı denizlerle çevrili 2500 yıllık metropolün son altmış yılı kentçilik ve toplumbilim açısından sağlıksız bir büyüme gösterir. İstanbul bütün deprem tehlikesine karşın hâlâ bir kaçak yapı cenneti. Çarpık kentleşmenin en 'güzel' örnekleri burada görülür. Menderes 'le başlatılan 'ranta dayalı zenginleşme', toplumu ve ekonomiyi allak-bullak ederek Özal döneminin 'devlet destekli yağma' sında doruk noktasına ulaşmıştır. Yeditepe kentin yüzlerce tepesini ele geçirenler başlarını sokacak bir dam altı ile yetinmediler. Hazine arazileri üzerine kaçak yaptıkları gecekondularına oy karşılığı tapu aldılar. Böylece yasadışı eylemlerine devleti de ortak ettiler. Zamanla gecekondular apartmana çevrilirken, depremler kentinin taşı toprağı, kayan yamaçları betonla kaplandı.
 
Anadolu'nun "İstanbul'a hücum" u, sömürü ve çıkarcılığı da beraberinde getirdi. Elli küsur yıl önce başlatılan bu sağlıksız sınıf tırmanmasının önü hiç alınmadı. Yüzkarası bir şehircilik, kültür mirasını ve doğayı yok eden bir yapılaşma kaçınılmaz oldu.
 
Zamanla 1947'nin Yedikule tipi gecekonduları ortadan silindi. Son on yılın gecekonduları (!) su havzalarına, orman kenarlarına kondurulan villalar, 5-10 holding ağasının Büyükdere Caddesi'nin sağına, soluna diktiği 'plazalar', 'cityler', 'centerler', 'residence'lar'... Gökdelenlerin modern şehircilikte çağdaş bir adım olduğu yalanına biz İstanbullulara inandırmak isteyen para babaları, yetkililer, uzmanlar... Bu kentin birinci derece deprem bölgesinde yer aldığını bilen mimar ve mühendisler... Çarpık yapılaşmaya yine de göz yummaya devam eden kent planlamacıları, 'dinibütün' belediyeciler, 'referansı İslam' politikacılar...
 
1999 depreminin ardından bir sürü uzman ortaya çıkmıştı. Sayısız konferans vermişler, sempozyumlar yapmışlar, konuşmuşlar, tartışmışlardı: "İstanbul ve yakın civarı için sismik tehlike, bölgenin depremselliği, depremlere dayanıklı yapı tasarımı ve inşaatı, depremler sırasında olabilecek hasarların azaltılması için alınması gereken önlemler, depreme hazırlık, kamuoyunu bilgilendirmek, falan-filan, fasa fiso..." Sonra ne oldu? Her zamanki gibi lafla peynir gemileri yürütüldü!
İstanbul'da 325 yılından bu yana büyüklükleri 8 ile 9 arasında değişen tam on üç büyük deprem olmuştur.
 
Yıllar arkada kaldıkça da depremler arası süre kısalmıştır. Yeterli derecede gerçekçi ve güvenli bir çözüm bulabilecek jeoloji, jeofizik, inşaat mühendisleri, mimarlar, kent ve bölge planlama dallarında deprem konusunda uzmanlaşmış yürekli araştırmacıların ortak çalışması o kadar zor mu? Dünya Bankası'na sunacakları kapsamlı bir deprem projesi hazırlamaları mümkün değil mi? Değil. Çünkü kültür toplumlarında benzeri görülmeyen bir sömürü sonucu binlerce yıllık kültür kenti İstanbul'u sadece elli yılda yok edenler, bu gibi çalışmalara izin vermez! İnşaat Mühendileri Odası geçenlerde açıkladı: "İstanbul'daki yapıların yüzde 90'ının yapı kullanma izni yok!" İnşaat sektöründe daha fazla rant, depremlerde daha fazla ölüm demek! Doymak bilmez bir açlıkla "Yağma Hasan'ın böreği" ne hücum edenler, İstanbul'umuzu bir güzel midelerine indirmeye devam ediyor.
Büyük yıkım olur
 
Oysa bu kent ve yakın çevresindeki nüfus yoğunluğu, yapı stoku, fabrika ve sanayi kuruluşlarının sayıları ve onların Türkiye ekonomisindeki payı düşünülürse, ortak bir deprem projesinin önemi ve ivediliği su götürmez bir gerçek. Bilmiyor mu sorumlular, İstanbul'da meydana gelecek 7'den büyük bir depremin Türkiye'nin dengelerini bozabileceğini? Elli bin insanın ölümünün, yüz milyar dolara varacak ekonomik kaybın bir daha altından kalkamaz bu ülke.
 
İstanbullu depremi bekliyor, eli böğründe...

3 Aralık 2006

İşsizlik ve yabancı düşmanlığı

Cumhuriyet 03.12.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Ne zaman geçersem geçeyim Schloss alanından, görüyorum onu. Sabah akşam. Hava ister güneşli, ister yağmurlu olsun, oturuyor kestane ağacının altındaki tahta sırada. İriyarı, omuzları biraz çökmüş. Saçları kısa. Üzerindeki aşınmış deri ceket kara. Yaşı derseniz, kırkın üzerinde. Elli de olabilir. Şarap şişesi yanı başında. Kurt köpeği ayaklarının dibine uzanmış. Gelen geçen arada sırada para atıyor önündeki şapkaya. Uwe eski bir neonazi! Almanya'da yedi milyon insan işsiz güçsüz. Bunlardan dört buçuğu işsizlik parası alıyor. Geri kalan iki buçuğuna da para veriyor devlet baba, ölmeyecek kadar! Uwe onlardan biri. Yedi milyon çalışmayandan belki yüzde onu bir yıl içinde kendine yeni bir iş buluyor. Geri kalanı iş bekliyor, kimi zaman yıllarca. Resmi verilere göre Almanya'da iki buçuk milyon çocuk da fakirlik sınırının altında yaşamakta. Alman UNICEF'i kısa süre önce yaptığı çağrıda hükümetten bu soruna ivedi bir çıkar yol bulmasını istedi: "İyi beslenemeyen fakir aile çocukları sağlıksız büyüyor, okulda zorlanıyor, cep harçlığı alamadığı için belli bir yaştan sonra kötü yola sapıyor, suç işliyor..." Bugünün sorunlu çocukları ilerde bu toplumu oluşturacak insanlar! Artık ülkede yaşamasının zor olduğuna inanmış, geleceği gurbette arayan Almanların sayısı giderek artıyor. En son açıklamalara göre her yıl Almanya'yı 150 bin insan terk ediyor! Bu rekor sayıya doktorlar, mühendisler, akademisyenler, çiftçiler dahil. Çoğu tüm ailesiyle, çoluk çocuk gidiyor gurbet ellere. Amerika'ya, İskandinavya'ya, Avustralya'ya... Almanya'dan sadece işgücü değil, kapital de kaçıyor. "Günümüzde doruk noktasına ulaşan aşırı sağcı ve antisemitist olaylar neredeyse 1933 sonrasını andırmaya başladı" diye konuştu Almanya Yahudileri Merkez Konseyi başkanı Charlotte Knobloch, geçen ay Doğu Almanya'da aşırı sağcıların sokak ortasında Anne Frank 'ın kitabını yakmasının ardından. Federal İçişleri Bakanı yeni açıkladı: 2006'nın ilk sekiz ayında aşırı sağcılar 8 bin suç işlemiş. Geçen yıla oranla yüzde yirmilik bir artış bu! Geleceğe olan ümitlerini giderek yitiren insanların oluşturduğu alt tabaka hızla büyüyor. Bu ortamda aşırı sağcıların, neonazilerin attığı tohumlar çok kolay yetişiyor. Ülkenin doğusunda Mecklenburg ve Saksonya seçimlerinde oy oranlarını artıran Almanya Nasyonalist Partisi'nden (NPD) yine korkmaya başladı politikacılar. 2003'te yasaklamak istemişlerdi bu partiyi, ancak Anayasa Mahkemesi izin vermemişti. Şimdiki hükümet yeniden denemeye kararlı. Ancak 6 binin üzerinde üyesi olan NPD'yi kapatmakla ülkede yabancı düşmanlığının ve neonazilerin önüne geçileceğini sanmak bir yerde politik saflık! Önemli olan 7.5 milyon yabancının yaşadığı Almanya'da toplum bilincini değiştirmek, insanlara iş vererek ülkeyi yaşanılır yapmak... Zor bir çıkar yol! Almanya'nın giderek artan sorunları çok karmaşık. İç içe geçmiş. Tam bir arapsaçı. Birkaç yıl önce Avrupa Komisyonu'nun İnsan Hakları Raporu mide bulandırmıştı. Raporda "Ülkedeki yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve antisemitist düşünce önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" deniliyordu. Nasyonalist Parti'yi sonunda yasaklasalar da, dazlakları içeri tıksalar da bu işin sonu gelmez. Geri planda ipleri ellerinde tutan takım elbiseli, sinekkaydı tıraşlı, kravatlı, Mercedes'li Neonazileri değil sorgulamak, yanlarına bile sokulamazlar. Savaş sonrası Almanya'sında üst düzey görevlere gelmesini becermiş böylelerine ülkede hiç kimse dokunamıyor...
www.ahmet-arpad.de

30 Kasım 2006

'Savaşa karşı savaşmalıyız'

Cumhuriyet Kitap 30.11.2006
 
20. yüzyılın en insancıl yazarı Stefan Zweig 125 yaşında ama hep güncel
Stefan Zweig'ın hayat hikâyesi olan "Dünün Dünyası" eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır." Stefan Zweig ve eşi Charlotte Altmann iki yıl sonra, 1942 yılının 22 Şubat günü intihar ederler. Dünyadaki bunca acının ardından artık sabahı bekleyecek gücü kalmamıştı... İnsancıl ve savaş karşıtıydı Stefan Zweig. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. "Savaşlardan nefret ederim," derdi. "Savaşlar yüz binlerce çocuğu öksüz bırakır. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez.
 
Ahmet ARPAD
 
Sanatla, mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği o günler ne zengin, ne renkliydi!" diye anlatır Stefan Zweig, ölümünden kısa süre önce yazdığı en ünlü eseri Dünün Dünyası'nda (Türkçesi: Burhan Arpad) 1920'li, 1930'lu Salzburg yıllarını. "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp, damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o yıllarda. Fakat sonra hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın (!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik..."1881 yılının 28 Kasım günü Viyana'da doğdu. Yahudi asıllı babası, Avusturya'nın Moravia eyaletinden Viyana'ya yerleşmiş bir tekstil fabrikatörü idi. Ağabeyi, fabrikayı ilerde devralmak için babasının yanında yetiştirilirken onu Viyana üniversitesine yolladılar, felsefe okusun, aileden daha "kültürlü" biri çıksın diye. Üniversite yılları genç Stefan Zweig için özgürlük yılları oldu. Berlin'de kaldı bir süre, tam bir başıboşluk içinde yaşadı. Kimi gün sabahlara kadar lokalleri dolaştı, sanat ve edebiyat çevreleriyle ilişkiler kurdu. Sonra Belçika'ya geçti, o günler Avrupa'sının en ilginç şairlerinden Emil Verhaeren'le tanıştı. İlerki yıllarda bu Belçikalı şairin eserlerini Almancaya çevirdi. 1904 yılında üniversiteyi "Herr Doktor" unvanı ile bitirdi. Daha liseye gittiği günlerde Viyana kahvelerinin sanat ve kültür havasını içine çekmiş, kentin ünlü edebiyatçılarıyla yakınlık kurmuştu. Stefan Zweig ilk şiir ve nuvellerini yazdı. Babasının varlıklı olması onu geçim sıkıntılarından uzak tutuyordu. 1907'de ailesinin yanında ayrıldı ve Viyana'nın III. bölgesinde kendine bir kat kiraladı. İkinci şiir kitabı "İlk Çelenkler" ona Bauernfeld Ödülü'nü getirdi. İnsanları ve dünyasını yakından tanımak istiyordu. Sık sık komşu ülkeler gidiyor, Viyana'ya seyrek uğruyordu.
 
"AYDINLAR ARALARINDA ANLAŞMALI"
 
1910'da Hindistan'a kadar uzanan bir gemi yolculuğu yaptı. 1912'de Amerika'ya uzandı, aylarca kaldı. Ardından Londra ve Paris'te haftalar, aylar geçirdi. Romain Rolland ve Rodin'le yakın dostluklar kurdu. Paris'in kıyı bucağında kültür ve sanat miraslarını aradı. "O günlerde caddelerde ne çok dolaştım, ne çok şey gördüm ve içim içime sığmayarak ne çok araştırdım!" der Zweig. İç dünyasına yeni anlamlar katan ünlü Fransız düşünürü Romain Rolland ile tanışmasını şöyle anlatır: "Aklımdan kolay kolay çıkmayan ışıklı mavi gözlerini ilk görüşümdü... Gördüğüm insan gözlerinin en ışıltılı ve dost bakışlı olanı bu gözler, konuşma sırasında duygunun derinliklerinden yükselen bir renk ve ateşle doluyor, üzülünce de loşlaşıp gölgeleniyordu...1914 baharında yine Fransa'daydı ve dünyadaki gelişmeler ona tedirginlik veriyordu. Büyük bir çöküntünün yaklaştığını sezmekteydi. Stefan Zweig aşırı duygulu idi. Başkalarının dikkatini çekmeyen olaylara, ayrıntılara kafa yoruyordu. Savaş yıllarında Zweig ve Rolland birbirleriyle sık sık mektuplaştılar. Aralarındaki yazışmalar tam yirmi beş yıl aralıksız sürdü. Birinci Dünya savaşı yıllarında giderek bilinçlendi. "Sonsuz kurbanlarla bir zafer kazanılsa da, savaşa karşı savaşmak gerekir," düşüncesi kafasında oluştu. Savaşlar gereksizdi. O yıllarda Jeremias'ı ele alan bir tiyatro oyunu yazdı. 1917 yılında çıkan bu eseri ona nedense kuşku veriyor, onu kaygılandırıyordu. Fakat kitap beklenin üzerinde ilgi uyandırdı. İlk baskısı hemen yirmi bin sattı. Almanlar eserini savaş sonrasında mutlaka sahnelemek istiyordu. Sonunda Zürich Tiyatrosu ile anlaştı. Bir süre bu kentte kaldı. James Joyce, Jouvet ve Franz Masarel'le tanışması Zürich'de yaşadığı aylarda oldu. Sonra savaş bitti ve Stefan Zweig Avusturya'ya döndü. Salzburg'a yerleşti. Savaş yıllarında Kapuziner tepesinde satın almış olduğu büyük bahçeli evine yerleşti. Mozart'ın doğum yeri olan yeşiller içindeki bu kentte rahat edeceğine inanıyordu. Dünya savaşının yıkıcılığını, korkunçluğunu yakından görmüştü. İnsanların kurtuluşu, mutluluğa kavuşması için ortak Avrupa kültürünün kurtarılması gerekliydi. Zweig'a göre liberal toplum düzeni toparlanmalı, insanlar yanlışlardan dönmeli ve böylece daha iyi yarınlara ulaşmalıydı. Bunun için de en başta Avrupa aydınları ve sanatçıları aralarında anlaşmalı, işbirliği yapmalıydı. Ona göre ülkelerde generaller sadece taş anıtlar olarak akıllarda kaldığı gün insanlar özgür ve mutlu olacaktı. Stefan Zweig Avrupa'nın her yanındaki sanatçı ve yazar dostlarıyla yazıştı, onları sık sık ziyaret etti, evinde konuk etti, konferanslara gitti.
 
POLİTİKACILARA KARŞI DÜŞÜN SAVAŞI
 
Bir yandan politik davranışlarıyla politikacılara karşı düşün savaşı veriyor, bir yandan da yeni eserler yaratıyordu. Yirminci yüzyıl nuvel edebiyatına damgasını vurduğu "Amok Koşucusu" eserini o günlerde yazdı. Toplu şiirlerini yayımladı, "İfritle Savaşı" adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. "Korku" adlı nuveli de o yıllarda basıldı. Stefan Zweig eserleri artık büyük ilgi görüyor, yeni baskıları yapılıyordu. 1920 yılında evlendi. Eşi Friderike de yazardı. Stefan Zweig'la evlenmek için ilk kocasından ayrılmıştı. Evin onarımından sekreterliğe kadar birçok işin üstesinden geliyordu. Stefan Zweig da özgürce yaşamasına devam ediyor, sık sık yolculuklara çıkıyordu. Gittiği her yerden Friderike'ye mektuplar yolluyordu. Eşi de ona uzun uzun yanıtlar veriyordu. Yazarın altmış bir yıllık yaşamında 1924-1933 arasının çok özel ve olağanüstü bir yanı vardır. Zweig'ın ünü o yıllarda dünyanın dört bucağına yayılmakta, öyküleri, biyografileri, denemeleri, romanları sadece Amerika ve Avrupa'da değil Asya'da da büyük ilgi görmektedir. Yazarın çıktığı yolculuklar artar, her ülkede dostlar edinir. Avrupa kültürü yoluyla daha iyi bir dünya amacını gerçekleştireceğine inanmaktadır. Elli yaşına bastığı 1931'de: "Bundan sonra tek satır bile yazmasam, kitaplarımın geliri bana yeter," diye düşünür. Fakat yine de tedirgindir. Çünkü mutluluklar ve başarılarla dolu yaşamı yine de bir gün sona erebilirdi. Gerçekten de 1933'te Almanya'da Nazilerin işbaşına gelmesiyle bütün düşleri karmakarışık oluverdi. İnsanlar kamplara atılırken, sokaklarda yığın yığın kitaplar yakıldı. Yakılan kitaplar arasında onun da eserleri vardı. Stefan Zweig'ın adı "safkan olmayan insanlar" listesinde yer aldı, eserleri yasaklandı. Mutluluklar ve başarılarla dolu hayatı sona erdi. Tedirginlikleri giderek artıyordu. Anadiliyle eserler vermek olanağının azalmakta olduğunun farkındaydı. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını zamanla yitireceğini de biliyordu. 1934'te Gestapo'nun villayı basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmekten başka çıkar yol bulmadı. Güney Fransa'da, İsviçre'de, Amerika'da konferanslara ve edebiyat söyleşilerine katıldı. Bir süre için İngiltere'ye yerleşti. Ancak kendini burada da rahat hissetmedi. 1938 yılında eşi Friderike'den boşandı. 13 Mart 1938'de Hitler'in Viyana'ya girmesiyle anavatanı Avusturya politika haritasından silindi. Yarım yüzyıl boyunca kendini bir dünya yurttaşı sayan Stefan Zweig artık "vatansız kişi"ydi. O, Avrupası'nı yitirmişti. Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler'in güçlenmesi Stefan Zweig'ı daha çok bunalımlara sokar. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği "kültür Avrupası" düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştır. 1940'ta İngiliz vatandaşı olur ve ikinci eşi Charlotte Altmann ile Brezilya'nın Petropolis kentine yerleşir.Fakat orada da mutluluğa erişemez. Yorgun ve bezgindir. 17 Eylül 1941'de ilk eşi Friderike'ye şu satırları yazar: "Burada Avrupa'yı unutabilirsem, evimi, kitaplarımı ve her şeyimi yitirdiğimi aklımdan çıkarabilirsem, üne ve başarıya boş verebilirsem, Avrupa'da insanlar açlık ve yoksulluk içinde kıvranırken bu Tanrı bağışı ülkede yaşayabilmek iznine kavuştuğumdan ötürü mutlu olurdum... Fakat Avrupa'dan gelen haberler pek korkunç. Dünyanın bugüne değin görmediği dehşetler dolu bir kış olacak. Burada geçireceğim aylarda otobiyografimi bir gözden geçireceğim..."
 
"SAVAŞLARDAN NEFRET EDERİM"
 
Stefan Zweig'ın hayat hikâyesi olan "Dünün Dünyası" eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır." Stefan Zweig ve eşi Charlotte Altmann iki yıl sonra, 1942 yılının 22 Şubat günü intihar ederler. Dünyadaki bunca acının ardından artık sabahı bekleyecek gücü kalmamıştı... "Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi..." diye oldukça üst perdeden yazar o günlerde Salzburg Eyalet Gazetesi. İnsancıl ve savaş karşıtıydı Stefan Zweig. Her şeye bu açıdan bakardı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. "Savaşlardan nefret ederim," der Stefan Zweig. "Savaşlar yüz binlerce çocuğu öksüz bırakır. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez." Stefan Zweig, Freud psikoanalizini uyguladığı öykülerinde olay ve kişi davranışlarını, kişilerin düşün dünyalarını, en önemsiz sayılabilecek ayrıntılara kadar işlerken yalın bir lirizm, vurucu bir gerilim sağlamayı ustalıkla başarır. Öykülerinde uyguladığı tahlilci anlatım üslubunun doruğuna bazı romanlarında da varmıştır. Anlattıkları çoğu kez onun psikolojik-edebi deneyimleri, kişi olarak yaşadıklarıdır. Kimi eserinde karşımıza çıkan alışılmamış kişilikteki insanlar ise yazarın gözüpek heveslerini kamçılayarak onu yaratıcılığa sürükleyen karakterlerdir. Stefan Zweig eserlerinde bir şeye hep sadık kalır: Doğruya ve insancıllığa dikkatimizi çeker, karşıtlar arasında aracı rolünü üstlenir. Okurunu inandırıcı gücüne, anlatımı ve diliyle ulaşır.Büstü Salzburg'da, Kapuziner manastırının önünde düşünceli düşünceli karşıdaki villasına bakıyor. Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini.