21 Mart 2010

'Savaşı önlemek istemiştim'

Cumhuriyet 21.03.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Münih'in tarihi birahanesi Hofbraeuhaus'un salonları öğle saatlerinde yine dolu. Az ötede küçük bir turist grubu oturmuş, önlerinde beyaz sosisler, bira kadehleri. Aralarında İngilizce konuşuyorlar. Rehberleri Münih'ten, biradan ve Hitler'den söz ediyor. Kulak kabartıyorum. "Münih, Nasyonal Sosyalistlerin merkezi, bu birahane de toplantı yerleriydi" diyor. Viyana'da başarılı olamayan Hitler 1913'te Münih'e yerleşir. Kısa süre sonra kendini aşırı sağcı grupların arasında bulur. Gönüllü olarak gittiği Birinci Dünya Savaşı'nın ardından yine Münih'e döner. Şubat 1920'de Hitler'in de üye olduğu Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi NSDAP kurulur. Sık sık Hofbraeuhaus Birahanesi'nde bir araya gelirler. 8 Kasım 1923'te orada aldıkları bir kararın ardından darbe girişimini denerler, ancak başarılı olamazlar. Hitler ve yandaşları tutuklanır. Ülkenin güvenliğini tehlikeye soktukları için Leipzig'deki Devlet Mahkemesi'ne çıkarılmaları gerekmektedir. Suçlarının cezası idamdır. Fakat Bavyera Adalet Bakanı Franz Gürtner, yasaları çiğneyerek davanın Münih'te görülmesini sağlar. Çünkü Hitler'e darbe girişiminde destek verenler Bavyera'da politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir. Nasyonal Sosyalist ideolojiye olan yakınlığı bilinen baş yargıç Neithardt'ın kararı 5 yıl hapis olur. Ancak Hitler Landsberg cezaevindeki özel hücresinde sadece 9 ay yatar, "Kavgam"ı yazar ve çıkar çıkmaz da aşırı sağcı NSDAP'yi yeniden kurar. 27 Şubat 1925'teki kuruluş toplantısı yine Hofbraeuhaus Birahanesi'nin salonlarında yapılır. Türkiye'de Atatürk'ün Cumhuriyeti gerçekleştirdiği günlerde, Almanya'da Hitler Nazi ideolojisinin temellerini atmıştır! Birkaç ay içinde 27 bin kişi NSDAP'ye üye olur. Aradan geçen beş yılda parti büyük bir patlama yapar, 1930 yılında 400 bin Alman Hitler partisine üyedir. Ortam artık hazırdır. 1923'te darbeyle ele geçirmediği ülke yönetimine aradan on yıl sonra seçimle el koyar! Naziler, faşist iktidarların tümünün yaptığı gibi korkutma, sindirme ve hile yollarına başvururlar. Kısa zamanda hem yürütme, hem de yasama gücü Hitler'in eline geçer. İşte o yıllarda Georg Elser ortaya çıkar. Özgürlük düşkünü gençten bir marangozdur. Nazilerin felaket getireceğine inanmıştır. 1938 güzünde üst düzey Nazilerin öldürülmesi gerektiğine karar verir. Hitler Münih birahanesinde 1923 darbesinin 15. yılını kutlarken davetliler arasına Elser de karışmasını becerir. Suikast girişimi kafasına iyice yerleşmiştir. İleri aylarda geceleri sık sık birahaneye saklanır, planlar çizer. Saatli bomba yapacaktır. Hitler'in 8 Kasım 1939 akşamı yine birahaneye geleceğini biliyordur. Konuşacağı kürsünün hemen yanındaki sütunun içine üç gece önceden yerleştirdiği saatli bombaları 8 Kasım saat 21.20'ye ayarlamıştır. Hitler, yardımcısı Rudolf Hess'in ardından kürsüye gelir ve o gece Berlin'e dönmeye karar verdiği için de kısa konuşur. Aynı saatlerde Elser, Konstanz'dadır. Führer saat 21.10'da kürsüden iner, bomba on dakika sonra patlar. Sekiz kişi ölür, altmış da yaralı vardır. Elser, o gece yarısı İsviçre'ye geçerken üzerinde birahanenin bir kartpostalıyla salonun planları bulunduğu için tutuklanır. İşkencenin ardından suçunu itiraf eder. Atıldığı Dachau toplama kampında savaşın son haftalarında kurşuna dizilir. Cesedi üzerindeki giysiyle yakılır. "Ben savaşı önlemek istemiştim," diyen Elser'in bugün mezarı yoktur... 

Rehber ayağa kalkıyor. "Şimdi Nazi döneminden kalmış olan ve günümüzde Müzik ve Tiyatro Yüksekokulu'nu barındıran yapıyı ziyaret edeceğiz" diyor. Turistler adamın peşinden dışarı çıkıyor. Bizi de içinde kralların, kont ve konteslerin 400 yıl boyunca yaşadığı, Rönesans, Barok ve Rokoko salonlarıyla görkemli bir yapı olan Residenz bekliyor. Hocaefendi'nin yandaşları bugün orada bir sempozyum düzenliyor da... Hitler'in 1924 yılında Leipzig Devlet Mahkemesi'nde yargılanmasını önleyenler 60 milyon insanın ölümünden sorumludur. 

www.ahmet-arpad.de

28 Şubat 2010

Hafta sonuna sıkışan evlilikler

Cumhuriyet 28.02.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Saat 14.34. Paris'ten gelen Le Train à grande vitesse (TGV) Karlsruhe istasyonuna on dakika geç girdi. Kapılar açıldı. Yolcular indi. Peronda bekleşenler çabuk çabuk bindi, kapılar hemen kapandı ve TGV saat 14.35'te yine hareket etti. Daha yerimize bile oturmamıştık. Paris'ten gelip, Stuttgart'a giden hızlı tren Karlsruhe'de bir dakika bile beklememişti. Fransızların bu lüks treni iki kent arasını 3 saat 30 dakikada alıyor. İlk kez 2008'de gerçekleşen bu bağlantı sayesinde Stuttgart'tan Paris'e uçmaya gerek yok artık. Çünkü TGV de uçuyor! Hızı saatte 320 kilometreye varan TGV ile Seine kıyıları, Eyfel Kulesi şimdi daha yakın. TGV Paris ile Stuttgart arasında sadece iki kez duruyor. Fransa'da Strasbourg'da, sınırı geçince de Karlsruhe'de. İki dakika sonra kent gözden kayboluyor. Hafif bir uğultu. TGV Stuttgart yönünde karların arasına dalıyor.
 
Yanımda oturan gençten adamın bavulu filan yok. Sadece bir sırt çantası. Heyecanlı gibi. Elindeki derginin sayfalarını okumadan şöyle bir karıştırıyor. Karşımızdaki ışıklı tabela, trenin saatte 235 km. ile gittiğini gösteriyor. Genç huzursuz. Az sonra yanımıza gelen kondüktöre biletini gösterirken soruyor: "Acaba Stuttgart'a zamanında varacak mıyız?" TGV'nin Stuttgart istasyonuna girişi saat 15.04'te. Biletini kontrol eden memur, Fransız aksanıyla Almanca yanıt veriyor: "Sanırım rötar 4 dakikaya düşecek. Varış saatimiz 15.08 olabilir." Bu yanıt yanımdakini pek memnun etmemiş gibi. "Fakat benim saat 15.12 Münih trenine aktarma yapmam gerekiyor..." Fransız memur parmağının ucuyla kasketini şöyle bir geri itip: "Merak etmeyin, yetişirsiniz" derken nazikçe gülümsüyor. "Münih treni 15. perondan kalkıyor, biraz koşmanız gerekebilir..." Ve uzattığım bileti zımbalayıp, yoluna devam ediyor.
 
Adamın sözleri yanımdaki yolcuyu pek rahatlatmışa benzemiyor. "Bu ne biçim iş!" diye kendi kendine homurdanıyor. Dayanamıyorum, ona dönüp konuşuyorum: "Bakarsınız Münih treni de rötarlıdır." Gençten adamın gözlerinde hüzün var. "Fakat ya tam zamanında kalkarsa," diye mırıldanıyor. "Kaçırmam hiç de iyi olmaz... Saat 15.12 trenine mutlaka yetişmeliyim." Ben sormadan anlatıyor. "Eşim evde bekliyor. Akşama tiyatroya gideceğiz. Bugün evliliğimizin birinci yıldönümü!" Münih'te yaşıyorlar. Fakat onun işi Karlsruhe'de. Pazartesiden cumaya. Hafta sonlarını ise Münih'te eşinin yanında geçiriyor. "Ne yapacaksınız, bu zamanda nerede iş bulursanız, orada çalışmak zorundasınız" diyor. Adam haklı. İşin azaldığı son yıllarda çoğu insan çalışmak uğruna evini terk edip, başka kentlere gidiyor, aileler bölünüyor, babalar çocuklarını, eşlerini haftanın iki günü görüyor. Bunun yanı sıra ekmek parası için her gün köy ve kasabalardan yakındaki büyük kentlere akın eden on binlerce çalışan da var. Yedi-sekiz saatlik iş uğruna sabahın köründe yola çıkan bu insanlar akşamın karanlığında evlerine dönüyor. Ekonomik krizin artmasıyla Almanya küçük bir iç göç yaşıyor şu sıralar. "Günde iki kez telefonlaşıyoruz" diyor yanımdaki gençten adam. Sonra birden gülümsüyor. "Üniversite yıllarından tanıdığım bir arkadaşım var. Evli. Münih'te ev aldılar. Fakat arkadaşım Hannover'de, karısı da Viyana'da çalışıyor. Cuma akşamı uçağa atladıkları gibi Münih'teki evlerinde buluşuyorlar. Pazartesi sabahı da ilk uçakla yine ters yönlere gidiyorlar. Biri Viyana'ya, öteki de Hannover'e…" Bakışları hız tabelasında. TGV saatte 255 yapıyor. "Demek ki, beterin beteri varmış" diyorum. "Siz yatıp kalkıp, şükredin halinize!" Adam sesini çıkarmıyor. 
 
www.ahmet-arpad.de

25 Şubat 2010

'Bizler artık her yerde vatansız olacağız'

Cumhuriyet, 25.02.2010
Stefan Zweig'in son yılları

Stefan Zweig insan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig'ı 23 Şubat 1942'de ölüme sürüklemişti.
Ahmet ARPAD
 
Stefan Zweig'ın 20. yüzyıl savaş karşıtı yazarları arasında çok önemli bir yeri var. Her şeye hümanizmin penceresinden bakan Zweig'ın şu sözleri önemli: 'Savaşlardan nefret ederim. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez.' Sorunlarla dolu bir yüzyılın iyi yürekli bu aydın yazarı şunu da der: 'Aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır...'
 
Dünya politika olayları 1933 yılında Almanya'da Nazilerin işbaşına gelmesiyle karıştı. Millet meclisi ateşe verildi, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürüldü. Yakın dostu Joseph Roth, Nazilerin yönetime el koyduğu 1933 yılında Zweig'a yolladığı bir mektupta şöyle diyordu: 'Çok büyük bir felakete sürüklediğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak. Olup bitenler bizleri yeni bir savaşa sürükleyecek. Barbarlar yönetimi ele geçirdi. Artık yaşamın üç paralık bile değeri kalmadı. Yanlış düşlere kapılmayın.' 
 
O günlerde Zweig kötülüğün kapıya dayandığına bir türlü inanmak istemiyordu. Birkaç ay sonra kitapları yakıldı, İnsel Yayınevi eserlerini artık basamayacağını bildirdi, dostları Almanya'yı terk etmeye başladı. Stefan Zweig adı 'safkan olmayanlar' listesine girdi. Mutluluklarla ve başarılarla dolu yaşamı böylece sona erdi. 1934 Şubatı'nda Gestapo, Salzburg'daki evine baskın yapıp silah aradı. Onu sosyal demokratları desteklemekle suçlamaları üzerine ani bir karar verdi ve Salzburg'u terk etti. Daha sonra 'Dünün Dünyası'nda yazacağı gibi o günlerde 'üçüncü bir yaşama' başladı. Bu artık bir mülteci yaşamıydı. Birinci yaşamı 1914'te Dünya Savaşı'nın başlamasıyla son bulmuştu, ikincisine de 1934'te Naziler son vermişti. 
 
1934-1936 arasında Fransa'da, İsviçre'de ve Birleşik Amerika'da söyleşiler ve edebiyat konferansları için bir süre dolaştı. Sonunda kesin kararını verdi ve Salzburg'daki evini büsbütün bıraktı. Eşyaların bir kısmını, Londra'da tuttuğu küçük bir apartmana taşıttı. Fakat yerleştiği İngiltere'de de kendini rahat hissetmedi. Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler'in güçlenmesi Zweig'ı daha çok bunalımlara soktu. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği 'kültür Avrupası' düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştı. Brezilya'da toplanan Milletlerarası PEN Club kongresi nedeniyle, 1936 yılında Güney Amerika'yı ilk kez gördü. Rio'ya ayak bastıktan sonra karısına yazdığı bir mektupta: 'Aklımdan, hayalimden geçiremeyeceğim bir yaşamın en güzelini yaşıyorum' diyordu. 
 
'BİTKİLER GİBİ İNSANLAR DA KÖKSÜZ YAŞAYAMAZ'
 
Uzun Amerika ve Brezilya yolculukları yaptığı 1935 ve 1936 yılları Zweig'ın ruhsal durumunu bir süre için de olsa düzeltir. Ancak Avrupa'daki gelişmeler onu yine depresyonlara düşürür. 1937'de Salzburg'daki villasını Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kalır. Bir yıl sonra eşi Friderike'den boşanır. Aynı günlerde çok sevdiği yaşlı annesi Viyana'da ölür. Elli yaşından sonra gittikçe artan tedirginlikleri artık daha da bunaltıcı olmaya başlar. Hitler'in 13 Mart 1938 günü Viyana'ya girmesi ve Avusturya'nın dünya politikasından silinivermesiyle en son gücünü de yitirir. Stefan Zweig artık bir 'vatansız kişi'dir. Bundan böyle İngilizlerin vermiş olduğu bir belgeyle yetinecektir. Bu durum ona pek dokunur. 
 
Zweig, yarım yüzyıl boyunca kendini bir dünya yurttaşı olarak yetiştirdiği kanısındaydı. Fakat elli sekiz yaşında haymatlos olması ona pek ağır gelmişti. 'Yurtsuzluğun bir karış topraktan daha önemli kayıplara yol açtığını' anlamıştı; 'bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamazdı.' Zweig'ı bunaltıp tedirginleştiren olaylar giderek artıyordu. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını yitirmişti. Ünlü şair ve yazar yakın dostları, vatanlarından uzak bir hastane köşesinde, ya da bir otel odasında ölüyor, canlarına kıyıyordu. Tüm Avrupa Nazilerin elindeydi. Zweig yorgun ve bezgindi. O günlerde dostu Felix Braun'a yolladığı bir mektupta şöyle dedi: 'Artık Alman dilinde yazamayacağız, çünkü basmayacaklar.' 
 
Aynı yıl davetli olarak gittiği Birleşik Amerika'nın on beş kentinde konferanslar verir, sayısız radyo ve gazete onunla röportaj yapar, basın toplantılarına katılır. O sıralar Nazi ordularının Prag'a girdiğini öğrenir. Hemen İngiltere'ye dönüp 'uyuşturucum' dediği çalışmalara daha çok verir kendini. Ancak Londra'nın banliyösü Bath'ta geçirdiği aylarda daha çok kötümserleşir, depresyonları artar. Yakın dostu Lavinia Mazucchetti'ye 1939 Temmuzu'nda yazdığı mektupta: 'Ben bu dünyada ikinci bir savaş daha yaşamak istemiyorum' der. Kendinden 27 yaş küçük sekreteri, Yahudi asıllı Lotte Altmann ile 6 Eylül'de evlenir. Alman orduları beş gün önce Polonya'yı işgal edince Zweig'ın korktuğu İkinci Dünya Savaşı artık başlar. Nazilerin 1940 Haziranı'nda Fransa'yı ele geçirmesi üzerine Felix Braun'a şöyle yazar: 'Kendimi evimde hissettiğim Fransa da gitti. Bir zamanların Avrupası'ndan kalan en son ülkenin de yok olmasıyla ben artık bir evsiz barksızım" 
 
Ondan sonraki aylar ve yıllar Stefan ve Lotte Zweig için bir kaçıştır, yorgun ve canı sıkkındır. O günlerde Fransa'yı terk edip, Los Angeles'e sığınmış olan Franz ve Alma Werfel'e yolladığı mektuptaki satırları çok kötümserdir: 'Evim nerede bilemiyorum. Belki de ben şu satırları yazarken İngiltere'deki her şeyim yakılıp yıkıldı, kül oldu' Tekrar oralara dönebilecek miyim, dönmek isteyecek miyim? Denizaşırı ülkelerdeki bu zorunlu tatilim sonsuza dek sürecek mi? Her gün açıp kapattığımız birkaç bavul, tuhaf duygular, inanılmaz bir boşluk... Yoksa bu yaşam yepyeni bir özgürlük mü? Bereket versin kâğıt ve mürekkep henüz bulunuyor. Şu sıralar yaşamımı yaşayacağıma kâğıtlara karalıyorum onu...' 
 
'BİZLER YARIN DA BİR HİÇ OLACAĞIZ'
 
Klaus Mann o günlerde New York'ta Beşinci Cadde'de karşısına çıkan Zweig'ı görünce irkilir. İlerde O Bir Ümitsizdi adlı kitabında şöyle yazar: 'Görünümü çok kötümserdi. Bakışları boş ve tasa doluydu. Anılarımdaki hep keyifli o insan yok olup gitmişti. Tıraş olmamıştı, bakımsız biri görünümündeydi" O aylarda Zweig'ı görenler karşılarında yıkılmış, canından bezmiş bir insan buluyordu. Tek tesellisi, üzerinde çalıştığı Amerigo Vespucci biyografisi ile Dünün Dünyası (Türkçesi: Burhan Arpad) anılarıydı. 26 Mayıs 1940 tarihinde günlüğüne şu notu düşer: 'En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması" Aynı günlerde yakın dostlarından Carl Zuckmayer ile yaptığı bir sohbette söyledikleri de kötümserliğinin ne kadar ilerlemiş olduğunun kanıtıydı: 'Bizlerin sevmiş olduğu dünya kesinlikle bir daha geri gelmeyecek. Oluşacak yeni dünyada da artık sözümüz geçmeyecek. Söylediklerimizi hiç kimse anlamayacak. Bizler artık bütün ülkelerde vatansız olacağız. Biz bugün bir hiçiz, yarın da bir hiç olacağız"
 
1941 yılının Ağustosunda bindikleri SS Uruguay transatlantiği Stefan ile Lotte Zweig'ı Brezilya'ya götürür. Rio de Janeiro yakınlarında, yazlık kent Petropolis'te bahçeli küçük bir ev kiralarlar. Ev üç odalıdır. Zweig'ın en çok hoşuna giden geniş terasıdır. Petropolis'i, Habsburglar Avusturyası'nın ünlü kaplıcası Bad Ischl'e benzetir. Eve yerleştikleri 17 Eylül 1941 günü, eski karısı Friderike'ye yazdığı bir mektupta şöyle der: 'Burada Avrupa'yı unutabilirsem, evimi, kitaplarımı ve her şeyimi yitirdiğimi aklımdan çıkarabilirsem, 'ün' ve 'başarı'ya boş verebilirsem, Avrupa'da insanlar açlık ve yoksulluk içinde kıvranırken, ben bu Tanrı bağışı ülkede yaşayabilmek iznine kavuştuğumdan ötürü mutlu olurdum. Fakat Avrupa'dan gelen haberler pek korkunç' Önümüzdeki aylarda otobiyografimi iyice bir gözden geçirip, çalışmalarımı daha da yoğunlaştıracağım. Şimdiye kadar bir kenarda unuttuğum bir noveli de ele alacağım.' 
 
Petropolis yükseğe kurulmuştur, havası Rio'ya oranla oldukça temizdir ve herkesten uzaklaşmak isteyenler için ideal küçük bir kenttir. İlk eşi Friderike'nin ağabeyi ve karısı Rio'da yaşamalarına karşın Zweig onları pek aramaz. Çok az tanışı vardır. Kimi gün, evinin az ötesinde yaşayan Gabriela Misstral -1945'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış olan Arjantinli kadın şair- ile görüşür. Rio'daki yayıncısı Abrahao Koogan ile de arada sırada haberleşir. Bir yandan otobiyografisine son şeklini verir, bir yandan da 'Satranç' öyküsünü hazırlar. Goethe, Shakespeare ve Homeros'u okuyor, Avrupa'da kalmış yazar ve sanatçı dostları, yakın tanışlarına Güney Amerika devletlerinden birine giriş vizesi sağlamak için büyük çaba gösteriyor, yeni eserler tasarlıyor, Montaigne ve Balzac üzerine denemelerini bitirmeye çalışıyordu. İkinci eşi Lotte onun mutlu olması, başını dinleyip gönlünce yaşayabilmesi ve çalışabilmesi için elinden geleni yapıyordu. Fakat: 'Hitler adını taşıyan bu bir tek insanın cinayetleriyle yıllardır yüz binlerce ve milyonlarca insanın hayatını mahvettiğini düşünmek korkunç şey'di.
 
Petropolis, Zweig'ların yaşamındaki son duraktır! Anıları olarak kabul edilen 'Dünün Dünyası'nda şikâyet eder: 'Yahudileri ülkelerinden sürdüler, onlara başka topraklar vermediler, onları hep suçladılar. Kaçış yolunda birbirlerine baktılar, niçin ben, niçin sen, niçin hepimiz, diye sordular. Hiçbiri yanıt veremedi. Sık sık görüştüğüm, zamanımızın en zeki insanlarından biri sayılan Freud bile günümüzde olup biten bu saçmalıklara bir anlam verememiş, bir çıkış yolu bulamamıştı.' 
1941 Ekimi'nde Friderike'ye yolladığı mektupta: 'Kafamdan bir Avusturya romanı geçiriyorum' der. 'Ancak daha önce son on yılın gazetelerini bulup, bir daha okumalıyım. Bu belgelere belki New York'ta ulaşabilirim. Fakat yakın gelecekte buradan hiçbir yere kıpırdayamam. Vatanıma, evime, yayıncılarıma da gidemem. Artık onların hiçbiri yok" 
 
Melankolik yazar vatan özlemi çekmektedir. Kafasından geçirdiği o romanla düşünsel geçmişine dönmeyi düşler. 28 Kasım'da altmış yaşına basar ve kendini yüz yaşında hisseder. Çok uzaklardaki Friderike'ye şöyle yazar: 'Şu anda düşünüyorum, keşke benim de bir çocuğum olsaydı. Sen mutlusun, kızların yanı başında.' Franz Werfel'e yolladığı son mektupların birinde ise çok daha kötümserdi: 'Dünyamızın yıkımı bütün hızıyla sürüp gidiyor. Savaşın bombalarıyla çöken her evle ben de çöküyorum.' Bu hümanist insan için savaş bir dünya cehennemiydi. 
 
Bir ay sonra Brezilya, ABD'nin politik baskısıyla Almanya'yı resmen düşman ilan eder. Ülkede Almanca ve İtalyancanın konuşulması, bu dillerde yazılmış kitapların okunması yasaklanır. Almanya 1942 yılının şubatı'nda Brezilya şileplerini batırır. 16 Şubat 1942 günü Lotte ve Stefan Zweig karnavala katılmak için Rio'ya iner, kentte gezinir, Yahudi lokantasında akşam yemeği yer. Hatta Zweig cebinden çıkardığı bir Brezilya purosunu keyifle tellendirir. Fakat ertesi sabah uyandığında İngiliz filosunun Singapur'da batırıldığını öğrenir ve yeniden depresyona girer. Yayıncısı Koogan'ın tüm ricalarına karşın aynı gün Petropolis'e döner. İki gün sonra yine Rio'ya iner ve mühürlemiş olduğu birkaç zarfı yayınevinin kasasına bırakır. Yayıncısı Koogan, Zweig'ın vefatından sonra açtığı bu zarflarda değişik müsveddeler, iki Rembrandt gravürü, bazı mücevherler, Mozart'ın 'Menekşe' adlı bestesinin partisyonunu, vasiyetnamesini ve 18 Şubat 1942 tarihini taşıyan bir de mektup bulur. Stefan Zweig bu mektubunda dünyaya veda etmeye kesinlikle karar verdiğini yazmaktadır. 
21 Şubat 1942 günü öğleye doğru Petropolis postanesinden New York'ta değişik adreslere üç zarf yollar. İçlerinde edebiyatının kalıtı sayılan Satranç Hikâyesi'nin (Türkçesi: Burhan Arpad) müsveddeleri vardır. Zarflardan birini New York'taki yayıncı Berman Fischer'e, diğerini Rio'daki yayıncısı Koogan'a, üçüncüsünü ise Arjantinli bir kitapevine yollamıştır. Zarflar radyoların Stefan Zweig'ın ölüm haberini verdiği gün alıcılarının eline geçer. Ölümünden önce kaleme aldığı en son eseri sayılan Satranç Hikâyesi 7 Aralık 1942 tarihinde Almanca olarak ilk kez Arjantin'de yayımlanmıştır. 
 
BASKILAR ALTINDA RUHSAL ÇÖKÜNTÜ
 
Stefan Zweig 21 Şubat gününün akşamı, Brezilya'da kendisi gibi mülteci yaşamı sürdüren Yahudi asıllı yazar Ernst Feder ile bir parti satranç oynar. Onunla vatanı Avusturya'dan söz ederken çok kötümserdir. Feder ve eşi Zweig'ı gören son insanlardır. Lotte ertesi gün her zamanki gibi çarşıya iner, alışveriş yapar. Zweig ise masanın başına geçip, el yazısı ile bazı mektuplar kaleme alır. İlk eşi Friderike'ye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli mektupta şöyle yazar: 'Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim... Petropolis çok hoşuma gidiyordu. Fakat çalışmalarım için gerekli olan kitaplar yanımda değildi. Önceleri pek yatıştırıcı gelmiş olan yalnızlık da zamanla bunaltmaya başlamıştı ve sonuçlanmayacakmış gibi sürüp giden ve doruk noktasına henüz varmamış bir savaş. Bütün bunlara dayanacak güç yoktu bende. Senin iyi günleri göreceğine eminim. Melankoli yüklü yaşamımla daha uzun süre beklemediğim için beni haksız bulmayacağına inanıyorum. Sana bu satırları son saatlerimde yazıyorum. Kararımı verdiğim andan sonra kendimi nasıl da rahat hissettiğimi bilemezsin... Sevgiler ve dostlukla... Hep yürekli ol! Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan.' 
 
23 Şubat günü öğleye doğru eve gelen hizmetçi kadın yatak odasından hırıltılar duyar. Kocasının hemen haber verdiği doktor Zweig çiftini yataklarında cansız bulur. Stefan Zweig giyimlidir, kravat takmıştır. Yanına uzanmış olan Lotte kocasına sarılmıştır. Doktorun ölüm kâğıdına yazdığına göre Lotte ve Stefan Zweig zehirli bir madde içerek -'ingestao de substancia toxica, suicidio'- 23 Şubat 1942 Pazartesi günü yaşamlarına son vermişlerdi. Brezilya hükümetinin kararıyla ertesi gün resmi bir cenaze töreni yapılır. Lotte ve Stefan Zweig Petropolis'teki Katolik mezarlığında Yahudi dini kurallarına uygun gömülür. 
 
1881 yılında Viyana'nın ünlü Schottenring Caddesi'ndeki tarihi ve gösterişli bir yapıda başlamış olan yaşam 1942 yılında Brezilya'nın küçük dağ kenti Petropolis'in Rua Gonçalves Dias 34 adresindeki bahçeli bir evde son bulmuştu. 'Onun gibi dünyaca ünlü ve çok yetenekli bir insanın günümüzün dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajik' diye yazar dostu Thomas Mann. Aynı günlerde Nazi yanlısı Salzburg eyalet gazetesindeki haberde ise: 'Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi...' satırları yer alıyordu. Stefan Zweig, savaştan kurtulmak için kaçtığı denizaşırı ülke Brezilya'da savaşın kurbanı olmuştu.
 
Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı 23 Şubat 1942'deki ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. 'İnsanların, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini yaşamım boyunca hep hedefledim' diyen Stefan Zweig huzursuz başlayan 21. yüzyılda düşünceleriyle her zamankinden daha çok geçerli.

31 Ocak 2010

Kilise niçin siyasal İslamın dostu?

Cumhuriyet 31.01.2010
AHMET ARPAD
 
Almanya'da siyasal İslamın en büyük dostlarından biri de kiliselerdir. Gerek Protestan, gerek Katolik kiliseleri 1960'ların ortalarından günümüze İslam konusuna özel bir ilgi göstermiş ve bu alanda hemen hemen ilk yayın ve inisiyatiflerin öncüsü olmuşlardır. Alman kiliselerinin devletle organik bir bağ içinde oldukları dikkate alındığında, kilisenin dinimize duyduğu "ilgi"nin resmi bir ilgi olduğu da söylenebilir. Nitekim kiliseler, devletin "uyum programı" çerçevesinde, daha 1970'li yılların başında Alman okullarındaki "Türk öğrencilere" İslam din dersi verilmesi yolunda taleplerde bulunmuşlardı. O tarihte Almanya'daki İslami kuruluşların henüz böyle bir talebi yoktu. Kiliselerin İslam uzmanları o tarihte İslam din dersinin gerekliliğini söyle açıklayacaklardı: "Yakın aşamada ülkelerine dönmesi beklenen Türklerin çocuklarına ülkelerine uyumda yardımcı olmak…"
 
Kiliseler bugün de yüksek sesle Alman okullarında İslam din dersi verilmesi için talepte bulunuyorlar. Ancak günümüzde geçmişe oranla önemli bir fark var. Şimdi kiliseler İslam din dersini "Türk çocukları" için değil, "Müslüman çocuklar için" istiyorlar. Çünkü Alman devletinin yeni uyum ajandasında Türk yok, "Müslüman" var. İkinci fark daha da ilgi çekici. Kiliselere göre İslam din dersi, "Müslüman öğrencilerin Almanya'ya uyumunu kolaylaştıracak!" "Uyum"la kastedilen, Almanya'daki Türklerin, Boşnakların, İranlıların ve az sayıda Arap kökenli insanın kendilerini günün birinde sadece "Müslüman" olarak görmeleri ve tanımlamaları. Almanya'da son yıllarda bir "Müslüman azınlık" yaratılmak isteniyor. Bu planın olmazsa olmaz kişileri arasında da papazlar ön sırada geliyor. Örneğin Alman Protestan Kilisesi'nin İslam uzmanlarından Heinrich Georg Rothe, "dinler arası diyalog" yaftası altında siyasal İslamın temsilcilerini sürekli sempozyumlara, konferanslara davet edip, onları ısrarla "Müslümanların temsilcisi" olarak pazarlıyor. Papaz Rothe'nin dini bütünlerle bu sıkı ilişkisi şu sıralar kendi kilise tabanını da oldukça rahatsız etmişe benziyor. Son zamanlarda kendi papazlarına "İslamcıların papazı" demeye başladılar. Bu kişinin son çabalarından biri de Stuttgart yakınlarındaki Geislingen kentinde, boş kaldığı için Protestan kilisenin satışa çıkardığı kocaman bir bina, papaz Rothe'nin de önerisi ile "bizimkiler"e satıldı. Alıcı Hocaefendiciler "burada üniversite öğrencileri kalacak, bir de çocuk yurdu açacağız" diyor. Tepeden tırnağa restore olacak binanın proje sorumluluğunu da yerel kilise meclisinin önemli üyesi olan bir mimara verdiler! Baden-Württemberg Eyaleti "İslam danışmanı" Michael Blume'nin de Protestan kilisesine: "Binayı onlara satmanızda hiçbir sakınca yok" dediği biliniyor. Bundan yedi yıl önce doktora tezinde, geçmişi Hizbut Tahrir'e uzanan, şeriatçı Explizit dergisi yazarı, çok mimli bir Türk'ü kaynak olarak göstermesine, düşüncelerine yer vermesine ve Anayasayı Koruma Örgütü'nün karşı çıkmasına rağmen Hıristiyan Demokrat Parti yöneticilerinin "Eyalet İslam danışmanı" görevine getirdikleri Blume arada sırada Zaman'a yazıyor, düzenledikleri sempozyumlara konuşmacı olarak katılıyor...
 
www.ahmet-arpad.de

24 Ocak 2010

Schiller'in kafatası kimde?

Cumhuriyet 24.01.2010
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Kocaman çınarların dalları karlar içinde. Hava soğuk mu soğuk. Dar yollar kar kaplı. Tarihi mezar taşları arasında gezinen birkaç yaşlı insan. Stuttgart'ın Fangelsbach mezarlığı bu sabah biraz ürpertici. Kilisenin yanından uzanan yolun sonunda bakımlı bir mezar. Onun da üzeri kar kaplı. Büyükçe taşında yazdığına göre en son gömü 1911 yılında yapılmış. Goethe ile birlikte Alman edebiyatında klasik dönemin en önemli temsilcisi sayılan Friedrich Schiller'in oğlu Ludwig, torunu Friedrich ve onun eşi Mathilde 1857'den günümüze burada yatıyor. Geçen yıl mezarları açıldı, kemikleri çıkarıldı, DNA analizinin ardından küçük bir törenle tekrar gömüldü. 1805 yılında Weimar'da ölen ve önce toplu bir mezara konan Schiller'in kemikleri anlatılanlara göre 1826 yılında prensler kabristanına taşınır. Fakat kısa süre sonra Weimar'da yatanın Schiller olmadığı iddiaları yükselmeye başlar. Ta ki 1959 yılında Gerassimov adlı bir Rus doktor kabristandaki kafatasıyla kemiklerin Schiller'e ait olduğuna karar verene kadar. Fakat beş yıl önce ünlü yazarın 200. ölüm yılında Alman televizyonu MDR aracılığı ile yeni ve çok kapsamlı bir araştırma başlatılır. İşte bu girişimler kapsamında Freiburg Üniversitesi Stuttgart'taki aile mezarında yatan oğlu ile torununun kemiklerini inceledi ve Weimar'daki kafatasının Alman edebiyatının bu ünlü yazarına ait olmadığı kesinlikle saptandı. Stuttgart-Marbach doğumlu Schiller'in 250. doğum yıldönümü törenleri nedeniyle konuşan Antropolog Ursula Wittwer, "On dokuzuncu yüzyılda ünlü kişilerin kafatasları meslektaşlarımın çok ilgisini çekerdi" dedi. Schiller'in kafatasının da o yıllarda çalınmış olduğu tahmin ediliyor!
 
Stuttgart'ın şirin Marbach kasabasında Schiller Milli Kütüphanesi iki yıllık restorenin ardından geçen kasımda kapılarını yeniden açtı. Alman edebiyatının çok zengin hazinesini barındıran eşsiz müzenin açılışında konuşan Cumhurbaşkanı Horst Köhler, "Marbach doğumlu Friedrich Schiller bir popstar idi!" dedi. Aydınlanma çağının en önemli bu düşünürünün idealizmi, bireyin ruhuna ve özgürlüğüne öncelik tanır. Heyecanlıdır, ateşlidir, amaçlarına ulaşmak için hep isteklidir. Okul yıllarından başlayarak kendini hep baskı altında hisseder, dük Karl Eugen döneminde yaşam onun için dayanılmaz olunca 1782'de Stuttgart'ı terk eder ve Weimar'a yerleşir. Goethe ile yakın dostluğu işte o yıllarda başlar. Wilhelm Meister romanını yazması için onu zorlar. Goethe de Schiller'i "Wallenstein" eserini yazması için yüreklendirir, hatta Weimar'da sahneye konduğunda oyunun rejisörlüğünü yapar. Schiller "Haydutlar"ın ilk baskısını kendi cebinden öder, borç parayla da bir edebiyat dergisi çıkarır. Ölümüne yakın son sözleri, "Artık her şeyi daha sade, daha berrak görüyorum..." olur. Schiller'in ardından "Varlığımın yarısını yitirdim," diyen Goethe için sahip olduğu en değerli hazine, aralarındaki yazışmalardır. Bir süre sonra bütün mektupları yayınlatır. 
 
Yeniden açılan Schiller Milli Kütüphanesi'nin arşivlerindeki Alman edebiyatının Goethe'den Kafka'ya on binlerce belgesine şu günlerde yenileri de eklendi. Fischer Yayınevi'nin ardından Suhrkamp ve İnsel Yayınevleri de çok değerli arşivlerini kütüphaneye verdiler. Hofmannstahl, Rilke, Zweig, Frisch, Enzesberger, Walser gibi 20. yüzyıl Alman dili edebiyatının yıldızlarının elinden geçen müsveddeler ve mektuplar şimdi Marbach'da herkese açık. 
 
www.ahmet-arpad.de

10 Ocak 2010

İnsanları sevmek yaşam koşuluydu

Cumhuriyet 10.01.2010
SALZBURG
AHMET ARPAD
 
Bu ev, yaşamı boyunca Avrupa ruhunu, toplumların uzlaşmasını düşlemiş olan Stefan Zweig'a Salzburg'un geç de olsa verdiği bir armağan! 1934'te Nazi baskısına dayanamayıp ailesini, yurdunu, kentini terk eden ünlü yazarı Salzburg aradan tam 74 yıl geçtikten sonra algıladı. Salzach ırmağı kıyısına yayılmış tarihi kente tepeden bakan Edmunsburg'daki şık 17. yüzyıl barok villa buram buram Zweig kokuyor! Burası artık edebiyatla bilimin buluştuğu bir yer. Zweig'ın yaşamı sayısız arşivden bulunup çıkarılmış fotoğraflarla ve belgeyle anlatılıyor. Kütüphane odasının raflarını dünyanın dört bir köşesinden gelmiş yüzlerce Zweig çevirisi dolduruyor. Yazı masası ile uzun yolculuklarda yanından hiç ayırmadığı daktilo da bir köşede yerini almış. Kütüphanesinde sohbet ettiğimiz Enternasyonal Stefan Zweig Cemiyeti Başkanı Dr. Holl, Salzburg'daki bu güzel yapının Avrupa edebiyatı ve sanat tarihi üzerine düzenlenen bilimsel toplantılara, konferanslara ve okumalara açık olduğunu söylüyor. Çeşitli ülkelerden edebiyatçıların ortak projelerine destek veriliyor. Zweig evinin müdürü Klemens Reinholdner de, "Yazar üzerine araştırma yapanlar arşivimizde her şeyi bulabiliyor" diyor. Sohbet koyulaşıyor. Az sonra Stefan Zweig Cemiyeti'nin ilk başkanlarından profesör Fitzbauer de aramıza katılıyor. El sıkışırken gülümseyerek konuşuyor: "Babanız Viyana'ya her gelişinde bana sorardı: Cemiyet Zweig'ın Salzburg'daki villasını niçin satın alıp müze yapmıyor?" Villaya kumaş tüccarı Gollhofer Nazilerin yardımı ile el koymuştu. Şu sıralar yaşlı oğlu oturuyor, erkek arkadaşıyla.
Yüce katedralin çanları çalıyor, yüksek pencerelerden salona giriyor sesleri... Villanın önündeki geniş terasa çıkıyoruz. Çan sesleri yayılıyor tarihi alanlara, yankılanıyor tepelerde, kayalıklarda, iniyor Salzach kıyısındaki kentin üzerine. Katedralin hemen yanı başında, piskoposların yüzlerce yıl yaşamış olduğu, sarayı andıran dev yapıda Rönesans, Barok ve Klasisizm bir arada. Az sonra büyük alandayız. Irmağa uzanan loş ve dar sokakların arnavutkaldırımı taşlarında ayak sesleri. Mozart'ın, Zweig'ın, Bernhard'ın, Handke'nin kentinde akşam oluyor. Vitrinler rengârenk, pırıl pırıl, ışıl ışıl. Bu kentte ortaçağla günümüz, doğanın güzelliği ile sanat eserleri bağdaşır. Salzach'ın kıyılarında yükselen kubbelere gün batışının kızıllığı vurmuş. Tarihi yapılar arasındaki daracık ortaçağ sokakları yavaş yavaş aydınlanıyor fenerlerle. 
 
Kültür aracılığıyla daha iyi bir dünyayı yaratacağına inanmış Zweig, politikacılara karşı eserleriyle savaş vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydındı! İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. İnsancıl ve savaş karşıtıydı. Ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. Huzursuz başlayan 21. yüzyılda düşünceleri her zamankinden daha çok geçerli. Zweig üzerine yaptığı çalışmalarla, kitaplarla ve belgesel filmlerle tanınan Salzburglu Gert Kerschbaumer Café Bazar'ın kapısını açıyor. Kocaman salonun masaları insan dolu. Hızla yanımıza gelen yaşlı garson; "Herr Doktor!" deyip hafifçe eğiliyor, köşedeki küçük masaya götürüyor bizi. Kerschbaumer gülümsüyor: "Her cumartesi hep aynı saatte geldiğimi bildiği için bu masayı bana ayırır." Bir zamanlar garson Fritz'in yedi numaralı masayı hep Stefan Zweig'a ayırdığı gibi.
 
www.ahmet-arpad.de

27 Aralık 2009

Gizemli sokaklar

Cumhuriyet Dergi 27.12.2009
VİYANA
AHMET ARPAD
 
Viyana'da akşamlarınızı operada, tiyatroda, operette, müzikalde geçirirsiniz. Sonra ara sokaklardaki şaraphanelerden birine uğrayıp, güzel şarabınızı yudumlarsınız. Gündüzleri ise kocaman parklarda, Osmanlı kuşatma yıllarından kalma daracık sokaklarda başıboş dolaşırsınız. Viyana insanı, Sultan Süleyman'ın askerlerinin çekilirken geride bıraktığı çuvallar dolusu kahvenin alışkanlığından kendini 300 küsur yıldır kurtaramamıştır. Keyfine ve rahatına düşkün Viyanalı saatlerini geçirir Demel, Gerstner, Sacher, Central, Landtmann, Mozart'ın salonlarında. Yazarlar, sanatçılar, aydınlar, işadamları sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, akşamüstü çaylarını oralarda alır. Çoğu Avusturyalı yazarın romanına konu olan tarihi kahvehanelerin rahat koltuklarında iş görüşmeleri, sanat tartışmaları yapılır, kitap okunur, mektup yazılır. Arthur Schnitzler, Franz Werfel, Sigmund Freud günlerinin önemli bölümünü kahvelerde yaşamıştır. Orta Avrupa kültürünün yetiştirdiği edebiyatçıların en ünlülerinden Stefan Zweig da bir Viyana çocuğudur. Gençliğinde her gün saatler geçirdiği, dostları ile söyleştiği kent kahvehaneleri onun için de bir "okul" olmuştur. 
 
Operası, tiyatrosu, operetleri, müzikalleri ile Viyana kültür solur. İnsanları günbegün kültür ile iç içe yaşar. Bu Tuna kentinin sokaklarını arşınlayan, mağazaların, yapıların, taşların, heykellerin, loş dar geçitlerin, parkların kültür soluduğunu sezer. Günün geç saatlerinde Tuna kanalından operaya yapacağınız gezinti sizi bambaşka bir dünyaya götürür. Akşamın loşluğunda tarih ve gizem dolu dar sokakların taşlarında ayak sesinizi duyarsınız. Dükkân kepenkleri kapanmıştır. Kapı içleri karanlıktır. Sokak lambalarının güçsüz ışığında yanınızdan geçen tek-tük insanla irkilirsiniz. 
 
Kapatın gözlerinizi bir an için, dönün savaş sonrasının Viyana'sına. Köşebaşlarında karaborsacılar, kaçakçılar, kalpazanlar duruyor. Palto yakaları kalkık, eller cepte, kasketler çarpık, ağızlarda sigara. Yağmur çiseliyor. Birden "Üçüncü Adam" hızla köşeyi dönüyor. Şapkasını yüzüne indirmiş. Koşar adım "Café Mozart"a giriyor. Canavar düdükleri. Polis otomobilleri çevreyi sarıyor. Baskın var...
 
Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden sıcak bir ışık sızıyor. Masalarda konuşan, gülen, şarabını yudumlayan, gazetesini okuyan insanlar. Kaertner Caddesi'ne yaklaştıkça sokaklar renkleniyor. Binalar bakımlı, vitrinler pahalı. Buralar ıssız ve loş değil. Az ötede opera ışıl ışıl. Hotel Sacher'in kapısında dizi dizi siyah otomobiller. Loden paltolu beyler, kürk mantolu hanımefendiler yanınızdan hızlı hızlı geçiyor. Az ötede, operanın yan karşısında Hotel Bristol. Viyana ve Mozart âşığı Nadir Nadi Bey'le eşinin bu Tuna kentine her gelişlerinde indikleri tarihi otel. Siz girin Hotel Sacher'den içeri, rahat koltuklara kurulup, ısmarlayın kendinize ünlü çikolatalı pastadan bir porsiyon. Az ötedeki masaya çöreklenmiş dört erkeğin gürültüsünü önemseyip, sakın keyfinizi kaçırmayın. Konuştukları dile bakılırsa Doğu Avrupalı işadamları olacaklar. Tabii Slovakya sınırının az ötesindeki Bratislava'da her türlü işi çevirip, Viyana ormanlarındaki, Grinzing ve Kahlenberg'deki ucuza kapattıkları tarihi villalar, köşkler ve saraycıklarda yaşayan Rus zenginleri de olabilir...
 
www.ahmet-arpad.de

11 Aralık 2009

Burhan Arpad, Avusturya Edebiyatı ve Bugün...

Cumhuriyet 11.12.2009
ODAK NOKTASI 
AHMET CEMAL 
 
Gazeteci, yazar, çevirmen, kültür insanı Burhan Arpad aramızdan ayrılalı on beş yıl olmuş... 
Benim gözümde Burhan Arpad, kuşağının başkaca bazı adlarıyla birlikte, bugünkü kuşaklara yeterince aktarmayı başaramadığımız kültür insanlarımızdandı. Aktarılamadı ya da aktarılması "yeğlenmedi", çünkü kuşağının bazı temsilcileri gibi, o da "gürültücü" olmayı bilinçli olarak seçmeyenlerdendi. Burhan Arpad, hemen hiç "ortalarda gözükmedi". Onun misyonu, her çağrıldığı yere gitmek değil, fakat köşesinde sessiz bir karınca gibi çalışmak, üretmek, üretmekti. Ne zaman evine telefon etsem ve telefonu muhterem eşi açsa, "Bir dakika, geliyor efendim!"in ardından, merdivenlerden inen terlik seslerini duyar; "İşte yine çalışmadan geliyor" derdim. 

Benim için hep bir köşeye çekilmişliğin, üretmek için dış dünya ile arasına bir perde çekmişliğin simgesi olarak kalan o terlik seslerinin içimde hep çalışma özlemi uyandırdığının bilincine çok sonra varacaktım. 

Burhan Arpad, üretimine hayatının sonuna kadar kendi türettiği bir ahlakı da egemen kılabilmiş ve bu ahlaktan -kimi zaman nice güçlükler pahasına da olsa- asla ödün vermemiş bir insandı. Almancadan çevirmeyi seçtiği Thomas Mann ve Stefan Zweig gibi yazarlar, evrensellikleri ve "dünya vatandaşlıkları" nedeniyle adeta Burhan Arpad'ın ülkemizin düşünce hayatı için öngördüğü birer örnek gibiydiler. 

Çevirmenliğinde ve kültüre bakışında Orta Avrupa, bu arada da özellikle Avusturya, Arpad için üretken zemin hazırlayıcı bir kozmopolitliğin (çokkültürlülüğün) ideal merkeziydi. Arpad'ın, ölümünden yıllar sonra "Son Avrupalı" diye nitelendirilmeye başlanan Stefan Zweig'ı onca sevmesinin nedenini de kanımca burada aramak gerekir. 

Burhan Arpad, özellikle yetmişli ve seksenli yıllarda, Avusturya edebiyatının ülkemizdeki elçiliğini yapma bağlamında, İstanbul'da uzun yıllar Avusturya Kültür Temsilcisi ve Kültür Ataşesi olarak görev yapan Prof. Hans E. Kasper'in şahsında çok değerli bir ‘müttefik' bulmuştu. Çünkü çokkültürlülüğün gerçek bayraktarlarından biri olan Prof. Kasper, burada görev yaptığı sürece o zamanlar Teşvikiye'de, Belveder Apt. 101/2 adresinde bulunan Avusturya Kültür Ofisi'ni iki kültürün gerçek anlamda buluştuğu bir mekâna dönüştürmeyi hep en önemli misyon saydı. Bu arada, Avusturya edebiyatından dilimize yapılan her çeviriyi her iki kültür iklimini yakından ilgilendiren ve etkileyen bir "kültür olayı" niteliğiyle çarpıcı kılmayı da çok iyi başardı. Burhan Arpad'ın, Zweig'dan yaptığı çevirilerle ilgili konferansları, Avusturya edebiyatından bütün çevirilerini bir araya getiren sergi, 1983'te, Kafka'nın 100. doğum yıldönümü nedeniyle düzenlenen zengin içerikli toplantılar ve sergiler, Elias Canetti'nin dilimize çevirdiğim "Körleşme" romanı yayımlandığında, yazara ve kitaba ait tanıtım konuşmasını yapması için Avusturya Edebiyat Derneği Başkanı, yazar ve eleştirmen Dr. Wolfgang Kraus'un İstanbul'a davet edilmesi, Prof. Kasper'in kültür politikasında edebiyata tanıdığı ağırlığın göstergeleridir.  

Ne var ki, Prof. Kasper'in ardından halefi Dr. Erwin Lucius'un da hız kesmeden sürdürdüğü bu edebiyat ilişkileri, son yıllarda epey tavsadı. Sezer Duru'nun çok değerli çabalarıyla, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından Avusturyalı Thomas Bernhard'ın çevrilmesi, gerçekten güç eserlerinin peşpeşe dilimize aktarılması, Robert Musil'in başyapıtı "Niteliksiz Adam"ın ikinci cildinin ilk baskısının ülkemizde çıktığı gün tükenmesi, Avusturya kültürünü ülkemizde temsil etmekle görevli makamları nedense pek ilgilendirmedi. Son olarak, 17 Kasım'da, hemen hiç boş yerin kalmadığı Yapı Kredi Sermet Çifter Salonu'nda düzenlenen "Niteliksiz Adam"a ait "Okuma Akşamı"nda da aynı ilgisizliğe tanık olunca, Bernhard'ın ve Musil'in "muhalif" yazarlar olmalarının bu ilgisizlikteki olası payını ister istemez düşündüm...

6 Aralık 2009

İsviçrelinin din korkusu

Cumhuriyet, Dergi 06.12.2009 
AHMET ARPAD
STUTTGART
 
İsviçre'de yapılan referandumda seçmenlerin yüzde 57'si minare yasağını destekledi. Aşırı sağcı ve göçmen karşıtlarının zaferi olarak değerlendirilen sonucu Alman politikacıları ve basını: "Büyük sürpriz, skandal, utanılacak bir durum" olarak yorumladı. İsviçre hükümeti ve parlamentosunun referandum öncesi: "Din özgürlüğüne aykırı," demesini tutucu İsviçre insanı umursamadı. Özellikle Alman İsviçresi'nde oylar aşırı sağcılara gitti! Bu Alpler ülkesinin yabancılarla arası tarih boyunca pek iyi olmamıştır. Yetmiş küsur yıl önce Hitler'den kaçan Alman komünistleri ile 25 bin Yahudiyi sınır kapılarından geri çevirmişti. Çoğunun yaşamı toplama kamplarının gaz odalarında son bulmuştu. Almanya'da ve işgal ettikleri ülkelerdeki Yahudilerin altınlarına el koyan Nazilerin tonlarca külçeyi İsviçre kasalarında gizlediklerini de unutmamak gerek. 
 
Liberal ve demokratik Almanya'ya gelince. "Ülkemizde din özgürlüğü vardır, onlara karışamayız" diyen her renkten politikacının son yirmi yılda açık seçik destek verdiği sayısız İslami dernek ve üst kuruluş istediği gibi at koşturuyor. Resmi verilere göre Almanya'da yaşayan Müslümanların en çok yüzde yirmisini temsil eden bu sözüm ona dinciler açtıkları camilerde, Kuran kurslarında yatılı okullarda her yıl on binlerce çocuğumuzu imam eğitiminden geçiriyor. Alman Anayasası'nın 4. ve 6 maddeleri yedi, sekiz yaşlarında kızların başörtüsü ile okula gitmesine olanak tanıyor. Afrika'nın, Asya'nın kimi ülkesinde gördüğümüz Türk liseleri son on yılda artık Almanya'da da birbiri ardına kuruluyor! Bu ülkede kiliseler kapanıyor, camiler açılıyor. Türk Kültür Enstitüleri ise bir türlü açılmıyor! 1970'ten bu yana irili ufaklı, üç bine yakın mescit ve cami inşa edildi, yüzlerce kilise kapandı. Örneğin Stuttgart'ta her 1000 Türk'e bir cami, her 3000 Alman'a bir kilise düşüyor. Siyasi partilerle Protestan ve Katolik kiliselerinin yıllar boyu verdiği destekle güçlenen İslamcı kuruluşlar işsiz insanlarımıza kucak açtı, onların Alman toplumundan iyice kopmasına neden oldu. Uyum karşıtı bu gelişmeler ülkede yabancı düşmanlığını körükleyen nedenlerden biri sayılır. 
 
İsviçre'deki referandumun hemen ardından Alman Hıristiyan Demokratları adına açıklama yapan milletvekili Wolfgang Bosbach: "Gittikçe daha çok insanımız aşırı İslamdan korkuyor, referandum yapılsa bizde de böyle bir sonuç çıkabilir," dedi. Önce tarikatçıların İslamını yıllarca destekle, onlara kucak aç, ardından da böyle konuş! Şaşırmamak gerek, ne de olsa politikacı...
 
Acaba şimdi İsviçre insanı, tarikatların Almanya'da yıllarca "din özgürlüğü" kisvesi altında nasıl at koşturduğunu gördü de, benzerinin ülkesinde de yaşanmasından, toplumun İslamlaşmasından korktuğu için mi böyle kullandı oyunu? Tabii İsviçre'de yabancı düşmanlığı tohumlarının daha çok yeşermesini isteyen aşırı sağcı girişimciler tutucu insanların bu korkusundan yararlanmış da olabilir! Özellikle Alman İsviçresi'nde zengin işadamlarının desteklediği, milyarder Christop Blocher'in yönlendirdiği İsviçre Halk Partisi (SVP) "minareye hayır" kampanyasına açıkça destek verdi. Unutmadan şunu da belirtmek gerek, İsviçre'deki referandum sonucunu şiddetle eleştiren Almanya camilere minare yapımına izin veriyor, fakat nedense "kısa yaparsan veririm" diyor. Böylece tuhaf görünümlü, gözü rahatsız eden orantısız yapılar ortaya çıkıyor.
 
www.ahmet-arpad.de

3 Aralık 2009

40 yıllık çeviri serüveni...

Cumhuriyet 03.12.2009
BURHAN ARPAD'I ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE OĞLU AHMET ARPAD ANLATIYOR
OSMAN ÇUTSAY 
 
FRANKFURT - Türk edebiyatına dışarıdan 'temiz hava' taşıyan bir kuşağın önde gelen adlarından Burhan Arpad, ölümünün 15. yıldönümünde anılıyor. Yazarımız Ahmet Cemal'in bir yazısında "Almancadan yapılan çeviriler bağlamında Burhan Arpad, hep önder, çilekeş ve nitelikten ödün tanımaz bir ad olarak kaldı. Stefan Zweig ve Thomas Mann kıratında yazarlardan yaptığı çeviriler bugün de basılmakta" sözleriyle tanımladığı Arpad'ın yaşamı ve çabasının sonuçlarını Stuttgart'ta yaşayan oğlu yazar ve çevirmen Ahmet Arpad yorumladı. 

- Burhan Arpad kendi özgün kitapları dışında, özellikle Alman edebiyatının başyapıtlarını Türkçeye kazandırmasıyla ünlüdür. Sizce Burhan Arpad'ın Türkçedeki çeviri edebiyatı içinde nasıl bir yeri var? 
- Burhan Arpad Alman edebiyatından yaptığı çevirilere 40'lı yılların başında Stefan Zweig'ın ünlü 'Yıldızın Parladığı Anlar' eseri ile başladı. Hasan Âli Yücel'in o yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak kurduğu ve dünya klasiklerini Türkçeye kazandırdığı Tercüme Bürosu'nun çalışmaları kapsamında Eschenbach'ın bazı eserlerini de çevirmişti. Zaten kurduğu Yokuş ve ABC yayınevlerinin yayın programı ağırlıklı çeviri edebiyatıdır. 50'li yıllarda mesleki ağırlığını gazeteciliğe ve köşe yazarlığına verse de, Stefan Zweig ve Erich Maria Remarque'ın sayısız ünlü eserini dilimize kazandırmaya devam etti. Türk okuru 20. yüzyıl Avrupası'nın insancıl ve savaş karşıtı bu yazarlarını onun sayesinde tanıdı. Çevirdiği kitaplar ölümünün ardından yayımlanmaya devam ettiğine göre sonraki kuşaklar tarafından da beğeniliyor demek. 

- Burhan Arpad, Alman edebiyatının Türk edebiyatı üzerindeki etkisini nasıl görüyordu? 
- Burhan Arpad Batı edebiyatının antifaşist ve toplumcu eserlerini Türk okurunun mutlaka tanıması gerektiğine inandığı için Zweig ve Remarque dışında Thomas Mann, Anna Seghers, Hans Behrend, Fritz Habeck, Dimov, Kalçef ve Silone gibi yazarları da dilimize kazandırmayı bir misyon kabul etmişti. Burhan Arpad'ın kırk yılı bulan çeviri çabaları bence şu sonucu vermiştir: Türk okuru Alman edebiyatının değerli eserlerini onun çevirileriyle tanımıştır. 

- Babanızın açtığı yolda yürüyorsunuz, roman ve öyküleriniz, gazete yazılarınız dışında, Almancadan Türkçeye çok sayıda kitap da çevirdiniz. Siz bugün geldiğimiz noktada, iki edebiyatın ilişkilerini nasıl görüyorsunuz? 
- Günümüzde modern Alman edebiyatından Türkçeye eskisine göre az çeviri yapılıyor. Çünkü Alman edebiyatı savaş yıllarında aldığı derin yarayı kapatamadı, toplum az önce sözünü ettiğimiz yazarlara eşit değerde yazarlar çıkaramadı. Bugün Alman yayınevleri modern yazarlarımız dışında Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Edip Adıvar, Sabahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık'a daha çok ilgi duyuyorsa iki edebiyat arasındaki ilişki ters yönde de başarılı olmaya başlamış demektir. Çağdaş Alman edebiyatı ile çağdaş Türk edebiyatının birbirlerini etkilediğini henüz söyleyemeyiz. Bu bence yeni başlamış bir süreç.