23 Ocak 2005

Köpekler postacıları sevmez

Cumhuriyet 23.01.2005
STUTTGART
AHMET ARPAD


Postacıyı her insan sever. Çoğumuz yolunu gözler, getireceği mektupları bekler. Postacı gelir, kapımızı çalar. Kar kış, yağmur çamur demez, evimizin yolunu bulur. Biz postacıyı severiz.

Köpekler ise sevmez. Daha ayak sesini duyar duymaz başlar havlamaya. Her gün aynı saatte gelen bu adamı kollar, bahçe kapısında durup yaklaşmasını beklerler. Zavallının işi zordur. Köpeklerin çoğu iyi sözden, okşanmaktan anlamaz. Suratına havlar, her gün uğrayan adamı yaklaştırmak istemez. Ne de olsa evin ve bahçenin korunması onun sorumluluğu altındadır! Koyu giyimli, omzunda kocaman çanta, hızlı hızlı yürüyen bu adam köpek için bir “düşman” sayılır.

Köpekler için önemli olan karşısındakinin yüzü değil, o insandan yayılan kokudur. Postacı her gün gelse de, sayısız eve girip çıktığı için vücudundan her gün değişik kokular gelir köpeğin burnuna. İşte bu da sevimli hayvanı rahatsız eder, karşısında her gün bir başka insan var sanır. Avrupa’da köpek sevgisinin sonsuz olduğu ülkelerin başında Almanya geliyor. Bu sevginin “ceremesi”ni de postacılar çekmekte. Doksanlı yıllarda ülkede her yıl üç bin postacının köpekler tarafından ortaya çıkınca posta idaresi önlemler almaya başladı.

Bu önlemlerin başında da postacıları köpeklere karşı eğitmek var! Eğitim sırasında onlara şunlar öğretiliyor: Postacı üzerine gelen hayvana bağırıp çağırmamalı, dik dik yüzüne bakmamalı, bakışlarını kaçırmalı, ani hareketler yapmamalı, korktuğunu belli etmemeli, sakin olmalı, ona arkasını dönmemeli. Çok tehlikeli köpeklere karşı postacılar artık sprey taşıyor ceplerinde, az tehlikeliler için de kuru mama. Kimi kentte de posta idareleri elemanlarına listeler dağıtıyor, hangi sokakta, hangi evde köpek var, önceden bilsinler diye!

Alman Posta Genel Müdürlüğü’nün kısa süre önce yaptığı açıklamaya göre bütün bu önlemlere karşın yine de postacılar köpekler tarafından ısırılmaya devam ediyor. 2004’de ellerinden, kollarından, bacaklarından ısırılan postacı sayısı 2500! Sorun kalıcı gibi. Kediyle köpek arasındaki anlaşmazlığa da çözüm bulunamıyor...

www.ahmet-arpad.de

2 Ocak 2005

Papazla politikacıyı kızdırmayın!

Cumhuriyet 02.01.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Beyazlar içinde. Şişman yüzünde tatlı bir gülümseme. Tepeden vuran ışıkta sanki bir melek. Ancak melek için çok şişman, kanatları da yok! Mainz Katedrali'nin bütün sıraları insan dolu. Duası bittikten sonra konuşmasına geçiyor. Anlatıyor, an latıyor. Dert yanıyor. Ülkede artan işsizlik kilisenin de gelirini azaltıyor. Biliyor kiliselerin giderek daha çok boş kaldığını, ülkede her yıl daha az Hıristiyanın dünyaya geldiğini. Şikâyet ediyor, ''Çocuk doğurun'' diyor. Sütunlar arasına yerleştirilmiş kocaman televizyon kameraları üzerine dikilmiş. O, kilisenin en yüksek yerinde, locasında. ''Koyunları'' 4-5 metre aşağıda, ayaklarının altında. Projektörler onu aydınlatırken insanlar katedralin karanlığında başlarını kaldırmış, yukarıdaki ''çobana'' kulak kesilmişler... İşadamlarından politikacılara herkes kardinal Karl Lehmann 'ın peşinde. Nereye gitse ''krallar'' gibi karşılanıyor. Biraz kurnaz, biraz kendini beğenmiş. Tipik bir Katolik din adamı, kendini başkalarından üstün görmeye alışmış. Medyatik de. Televizyon, radyo, basın ona ilgi gösteriyor. Açıklamalarını yayımlamayacak ''yiğit'' gazeteci daha çıkmadı. Lehmann ve takımının toplumda etkisi azalsa da politika ve medya onları el üstünde tutmaya devam ediyor. Bugün Almanya'da kiliseyi ve başındaki din adamlarını eleştirecek bir gazeteci daha doğmadı! Onlarsa, özellikle Katolik kilisesi, her şeyi eleştirmekte özgür. Kimse buna karşı çıkamaz, ağzını açıp soru bile soramaz. Kardinal Karl Lehmann İstanbul'a yaptığı bir gezinin ardından Stuttgart gazetesinde çıkan açıklamasında, şu sıralar moda olduğu gibi Fener Rum Patriği'ne ''ekümenik'' demiş, sözde Ermeni soykırımına el atmış ve son 10 yılda baskılar sonucu sayısız Hıristiyanın Türkiye'den kaçtığını iddia etmişti. Bu sözlerin ardından yazılı sorularımızaysa birkaç kez anımsatmamıza karşın tam iki buçuk aydır tek yanıt vermek lütfunda bulunmadı! Diyanet İşleri Başkanlığı 20-24 Eylül'deki 3. Din Şûrası'nda 17 Aralık öncesi aldığı çeşitli kararlardan birinde (Madde 6) şöyle diyordu: ''Diyanet, kişilerin maddi, manevi ve psikolojik zaaflarından yararlanarak onlara başka bir din, mezhep veya inancın empoze edilmesi yönündeki faaliyetleri tasvip etmez.''
 
Bavyera Eyaleti İçişleri Bakanı Katolik Beckstein son yıllarda Müslümanlarla, Türklerle ve yabancıların uyumuyla ilgili bir şey oldu mu hemen ''uzman'' diye kameraların karşısına çıkarılıyor. Diyanet'in misyonerliği dolaylı eleştirdiği 6. madde hoşuna gitmemiş olacak ki derhal sert bir televizyon açıklaması yaptı ve şöyle dedi: ''Bu madde Almanya'daki din özgürlüğüne aykırıdır. Diyanet Almanya'daki Müslümanların dinlerini değiştirmesini önlenmek istemektedir.''
 
Kardinal Lehmann, Alman Katolik Kilisesi'nin en ''yüce'' adamı. Katolik Beckstein da eyalet içişleri bakanları arasından en ''yüce'' si! Yazar-çizerler, sakın onları kızdırmaya kalkışmayın...

2 Aralık 2004

Gazeteci-yazar Arpad anılıyor

Cumhuriyet 02.12.2004
ÖLÜMÜNÜN 10. YILI

Haber Merkezi - 3 Aralık 1994'te yitirdiğimiz gazeteci-yazar Burhan Arpad ölümünün 10. yılında anılıyor.
Öykülerini, Türk tiyatro hayatını yansıtan yazılarını ve gezi izlenimlerini on kitapta toplayan Arpad, gazetecilik mesleğine 1936'da Vakit gazetesinde başladı. Sırasıyla Uyanış ve Kurun dergilerinde, İleri, İstikbal, Tan, Cumhuriyet, Memleket, Hürriyet, Vatan ve Cumhuriyet gazetelerinde çalışan Arpad, özellikle öykülerinde toplumcu ve gerçekçi akımdan hiç sapmadı.
 
1943'ten başlayarak Alman dili edebiyatlarından yaptığı 40'ın üzerinde çeviriyle Eric Maria Remargue, Stefan Zweig, Thomas Mann, Anna Seghers, Ingeborg Bachmann, Joseph Roth, Ö don von Horvath gibi ünlü 20. yüzyıl yazarlarını Türk okuruna tanıtan Arpad'ın dilimize kazandırdığı tüm yapıtların ortak özelliği insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışsever olmasıydı.
 
Yaşamının tümünü İstanbul'da geçiren Arpad, gazetemizdeki ''Hesaplaşma'' köşesinde (1979-1991) her biri öykü tadındaki yazılarıyla İstanbul'un değişik sorunlarına da eğildi. 84 yaşında aramızdan ayrılan Arpad, çok sayıda ödü l ve madalyanın da sahibiydi.

Gönlünce yaşayabilmek

Turgay Olcayto 

Kendisinden önce kısa ve özlü köşe yazıları, çeviri kitapları ile tanımıştım Burhan Arpad’ı. Dimıtır Dimov’dan türkçeye kazandırdığı “Tütün”, Stefan Zweig’tan çevirdiği “Amok Koşucusu”, “Yıldızın Parladığı Anlar” ve “Fouche” gibi önemli yapıtları yutarcasına okuduğumuz gençlik dönemleriydi. Sonraları Burhan Arpad’la tanışma onuruna da erdim. İmzaladığı “Tütün” kitabının sararmış sayfalarıyla eskimeye yüz tutmuş iki cildini kitaplığımda özenle koruyorum. 3 Aralık 1991’de ayrılmış aramızdan. Kültür dünyamızdan sessizce kayıveren nice şair, yazar ve düşün adamımız gibi. Kültürün popülize edildiği ortamlarda kenti, ülkesi ve insanı için savaşım veren o güzel insanlardan söz edilemiyor artık.

Muhabirlikle başlayan, röportajlar ve köşe yazıları ile süren gazetecilik yaşamı belki de Burhan Arpad’ın başarılı bir yazar olmasının da kaynağını oluşturdu. Çevirdiği romanları rastgele seçmediğini anlatır bir yazısında: “Çevireceğim yazarla kendi yazar ve düşünce dünyam arasında yakınlıklar, yakınlaşmalar ve benimsemeler aradım” der. Bu özelliğini hep korudu. Arpad bir İstanbul tutkunuydu. Kentin dokusunu bozanlara karşı amansız bir mücadele verir, yazılarında çokluk, yitirilen ve bir daha eski kimliğini bulamayacağına inandığı İstanbul’una yazıklanırdı. “..İstanbul ilkyazlarının en güzeli Boğaziçi’nde yaşanırdı. Ancak o ilkyazların yaşandığı korular, koylar, yamaçlar hoyratça yok edildi. Bu yeryüzü cenneti, yüksek mimarlar, kent planlamacıları ve belediyeciler eliyle kemirildi.” 

Burhan Arpad gibi bir ömrü İstanbul’da sürenler için; günümüzün betona kesmiş, trafik kargaşası ve ses kirliliğinin doruğa ulaştığı caddelerinde asık yüzlü mutsuz insanların koşuşturduğu, çarpık yapılaşmanın kentin dört bir yanını sardığı bir megapol’de kendini yabancı duyumsamak olağan değil mi? 

Garip bir rastlantı ile üç haftadır birbiri ardı sıra yiten kültür adamlarımızdan söz açıyorum. Baydur’dan, Teber’den, Arpad’dan. Sayıları giderek azalan seçkin kültür, bilim, düşün insanlarımızdan. İnsanlık için daha iyi bir yaşam, temiz bir doğa, gelecek kuşaklar için yaşanısı kentler için savaşım veren güzel insanlardı onlar. Biliyorum onlarsız hep bir eksik kalacağız. Ülkenin aydınlanmaya çok ama çok gereksinmesi bulunan gençleri de...

Son sözü yine Burhan Arpad’a bırakalım:
“Zaman geçiyor.. Kişiler ve kişilerin ölümlü yanlarıyla. Ne var ki, arkada bir şeyler kalıyor. İzler... Arkada bırakılmış yılları bir arada düşündükçe, hüzün ile sevinç karışımı bir şey anımsıyor muyuz? Arkada bıraktığımız yıllarla hesaplaşınca, ağır basan sevindiriyor mu, üzüyor mu? Önemli olan bu. Pablo Neruda’nın sözlerini kullanarak: ‘Gönlümce yaşadım’ diyebilirim her şeye karşın.”

Bu hesaplaşmayı hepimizin kendimizle yapması gerekmiyor mu sizce?

Bir İstanbul Var idi: Yazan: Burhan Arpad. Yayına hazırlayan: Ahmet Arpad.
Doğan Kitap Yayınları, 211 syf.
gazetebizim@tgc.org.tr.
(02/12/2004)

24 Eylül 2003

"Junge Musliminnen erwarten mehr Respekt"

Stuttgarter Nachrichten, 24.09.2003

Rolle der Frauen in der deutschen, islamischen Gesellschaft / Von Ahmet Arpad
 
Stuttgart - Auf der Internetseite des Verfassungsschutzamtes Baden-Württemberg stand im Juli 2001 unter dem Titel "Kopftuch - mehr als religiöse Bekleidung" zu lesen: "In ihrem Sprachrohr ,Milli Gazete" vom 31. Mai 2001 lädt die IGMG (Milli Görüs) zu einer Konferenz ein, auf der die Probleme der kopftuchtragenden Mädchen in Schule und Ausbildung thematisiert werden sollen. Gleichzeitig wird darauf hingewiesen, dass das Kopftuch noch eine weitere Aufgabe habe, nämlich die Verbreitung des Islam. Noch deutlicher wird ein Kolumnist der ,Milli Gazete". Er sieht die islamische Bekleidung als Symbol, das der Welt eine neue politische Sichtweise gebe: ,Diese Bekleidung weist unser politisches Symbol auf"."
 
Ein weiteres Zitat: "Nach herrschendem Verfassungsverständnis ist es generell zulässig, dass Schüler und Schülerinnen als Ausdruck ihrer Religion Kleidungsstücke tragen, die einen besonderen Bezug zu ihrer Religion aufweisen . . . Ein Verbot des Tragens eines Kopftuches - unabhängig vom Alter der Schülerin - wäre daher im Zweifel rechtswidrig und kann somit nicht erlassen werden . . ." So antwortete das Ministerium für Kultus, Jugend und Sport Baden-Württemberg am 4. Januar 2002 auf eine Anfrage zum Thema "Tragen eines Kopftuches durch muslimische Schülerinnen". Was ein Verbot des Tragens eines Kopftuches durch muslimische Schülerinnen in deutschen Schulen angeht, sind den Kultusministern die Hände gebunden. Dafür sorgt das Grundgesetz. Absatz I umfasst die Glaubens-, Gewissens- und Bekenntnisfreiheit und Absatz II die ungestörte Religionsausübung. Auch religiöse Bekleidungsvorschriften fallen in den Schutzbereich des Artikels 4. Das Grundgesetz gibt Islamisten alle Freiheiten, ihre Töchter in der deutschen Gesellschaft nach den Regeln der Scharia zu erziehen und als Mittel zum Zweck einzusetzen, indem sie sie spätestens in der 5. Klasse mit Kopftuch in die Schule schicken.
 
In dem Buch "Spagat mit Kopftuch" schreibt der türkische Politikwissenschaftler Mehmet Özdemir: "Die Türken versuchen, sich in der deutschen Gesellschaftsstruktur, die sehr oft in einem krassen Gegensatz zu den ethischen Vorstellungen des Islam und der türkischen Kultur steht, zurechtzufinden. Viele türkische Familien haben große Schwierigkeiten, sich an die deutsche Lebensweise zu gewöhnen." Folge: Es bilden sich ethnische Inseln, die Schutz bieten. Auf diesem Nährboden haben sich Fundamentalisten verschiedenster islamischer Sekten niedergelassen. Ihre Vereine sind inzwischen die Einzigen, die sich um die in Gettos lebenden Türken kümmern, Sozialdienste leisten und im Bildungsbereich aktiv sind. Viele Kommunen unterstützen diese finanziell großzügig.
 
Die islamischen Organisationen in Deutschland betrachten Europa als Gebiet des Islam und meinen, dass für die Menschen "islamisierte" Räume geschaffen werden sollten. Eine wachsende Zahl junger Musliminnen ist nicht mehr bereit, in einer nur geduldeten Randexistenz zu leben. Sie verlangen Zugang zu den Kernbereichen und Funktionssystemen der Gesellschaft. Sie erwarten Respekt für ihre religiösen Überzeugungen. Islamische Organisationen übernehmen die Rolle politischer Lobbyisten für "religiöse Identität". Gerade Milli Görüs interessiert sich für die in Deutschland geborenen und aufwachsenden Jugendlichen. Im islamischen Wohnheim oder Internat werden die Grundlagen eines religiös begründeten Ideologiemixes gelegt. Mancher junger Muslim erhält an den Hochschulen und Universitäten durch islamistische Studentengruppen den letzten Schliff.
 
Um die Belange und Interessen der muslimischen Frauen und Mädchen in den Gettos kümmern sich die Frauengruppen islamischer Verbände. Hier ist das "Zentrum für islamische Forschung und Frauenförderung" von Sabiha El-Zayat, geborene Erbakan, vor allem aber die Arbeit der "Deutschsprachigen Islamischen Frauen" (DIF) in Köln hervorzuheben. Die DIF-Vorsitzende Emine Erbakan, die Schwägerin des Islamistenführers und früheren türkischen Ministerpräsidenten Necmettin Erbakan, brachte vor einigen Jahren ein Buch mit dem Titel "SchleierHaft" heraus. Darin zeigt sie muslimischen Frauen Wege, wie die nicht muslimischen Deutschen mit ihren eigenen gesetzlichen Bestimmungen zu schlagen sind. Zu diesem Buch schreibt Ursula Spuler-Stegemann, Professorin an der Philipps-Universität Marburg für Religionsgeschichte, in ihrem Buch "Muslime in Deutschland": "In diesem Buch wimmelt es von Attacken gegen alles, was die DIF-Frauen als Unterdrückung ihrer Rechte auf Religionsfreiheit und freie Meinungsäußerung ansehen."
 
Ahmet Arpad ist türkischer Journalist. Er lebt seit vielen Jahren in Stuttgart.

21 Mayıs 2003

Seçimleri rastgele değildi

Evrensel Gazetesi 21.05.2003

Hayri Erdoğan  Burhan Arpad; öykü, roman, tiyatro ve gezi yazıları, çeviri gibi pek çok dalda verdiği ürünlerle kültür dünyamıza büyük katkılar sunmuş bir yazar ve çevirmenimiz. 93. doğum gününde, oğlu, yazar ve çevirmen Ahmet Arpad’la, Burhan Arpad üzerine söyleştik.

Babanız, değişik alanlarda eserler vermiş üretken bir yazı işçisi. Hangi işi onu daha çok heyecanlandırırdı; öykü, roman, tiyatro yazıları, çeviri..?
Sanırım hepsi. Çünkü, öykü ve roman yazarken de, tiyatro üzerine yazılar hazırlarken de heyecanı hep aynı idi. Kafası hep yepyeni konularla doluydu. Gazeteye köşe yazısını kaleme alırken de, roman çevirirken de hep heyecan doluydu. Sanırım bu böyle olmasaydı, yaşamı boyunca çok değişik alanlarda bu kadar verimli ve başarılı olamazdı. 1940’lı yıllarda yayımladığı ‘İnanç’ dergisi için anılarında şöyle der: “Hümanist fikirleri yaymak amacıyla çıkarıyorduk.” Burhan Arpad 1940’lı yılların toplumcu gerçekçi kuşağından bir yazardı.

Burhan Arpad’ı çeviriye iten etkenler hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Bu etkenlerin başında, batı edebiyat dünyasının değerli yazarlarını Türk okuruna tanıtmak gelmiştir. Sanırım yaptığı sayısız çeviriyle de bu amacına ulaştı. Özellikle Alman dili edebiyatının 20. yüzyılda çıkarmış olduğu ünlü yazarları, okurumuz daha çok Burhan Arpad çevirileri ile tanımış ve sevmiştir.

Edebiyat okurları pek çok ünlü yazarın dünyasına Burhan Arpad’ın titiz ve başarılı çevirileri aracılığı ile girdi. Çevirdiği yazar ve konuları nasıl seçerdi?
Türkçe’ye kazandırdığı yazarların ortak bir özelliği vardı: Tümü de insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışseverdi. Çevireceği romanları rastgele değil, hep bu açıdan değerlendirirdi. Sevgili yazarları Zweig, Remarque ve Seghers’in de gerçekten ortak özellikleri savaş karşıtı, toplumcu ve insancıl olmalarıdır. Bir yazısında: “İnsanlarımızın bu ustaları tanımalarını, onları benimsemelerini hep istemişimdir,” der. Sanırım Burhan Arpad çevirilerinin yıllardır aralıksız yayımlanması, bu isteğinin yerine geldiğini gösterir.

Burhan Arpad’ın nasıl bir çalışma yöntemi ve düzeni vardı. Belleğinizde kalan izlenimler...
En önemli özelliklerinden biri çok titiz olmasıydı. Gerek gazeteye köşe yazısını hazırlarken, gerekse çeviri yaparken tam anlamıyla ‘kılı kırk yarardı’. Çok disiplinli çalışırdı. İyice araştırır, üstünkörü yazı kaleme almazdı, yazdıklarının tersini kanıtlamak mümkün değildi. Çeviri yaparken de aynı yöntemi uygulardı. Önce yazarını seçerdi. Çevireceği kitabı birkaç kez okur, notlar alır, gerekirse yurtdışında araştırırdı. Çeviri sırasında da oldukça sık sözlük kullanırdı. Yazarlık ve gazetecilikten gelmiş olması sanırım başarılı çeviriler yaratmasında önemli bir rol oynamıştır.

Yaptığı yoğun işin karşılığını alabildi mi, mesleğinden dolayı yakındığı olur muydu? Yazdıkları ve çevirdiklerinden dolayı karşılaştığı sorunlar, sıkıntılar oldu mu?
Türkiye’de yaşamını kalemiyle kazanmak zorunda kalan her insan gibi Burhan Arpad da, tabii zor bir yaşam geçirmiş sayılır. Çünkü kafasından geçenleri yazdıkları, okurlarına verdikleri ile mutlu olmuştur. Bu nedenle mesleğinden dolayı hiç yakınmamıştır. Hepimizin de bildiği gibi 1940’lı yıllardan başlayarak, düşünür, Türkiye’de hep bir baskı altında yaşamıştır. Ancak Burhan Arpad, 80. doğum günü nedeniyle yapılan bir söyleşide de belirttiği gibi “gönlünce yaşamıştır”. Ne olursa olsun, gerçekçi anlayışı bütün çalışmalarına yansıtabilmiştir. Ödünsüz bir yazar olmasına rağmen, iyi araştırdığı için yazdıkları nedeniyle hiç bir zaman başı derde girmemiştir.

Görüyoruz, babanızın izinden gidiyorsunuz. Siz de gazete yazarlığı yapıyorsunuz ve herhalde sizin uğraşılarınız içinde de ilk sırayı çeviri alıyor? Babanız sizin çevirmenliği seçmenizden hoşnut muydu?
Alman Filolojisi’ne gittiğim 1960’lı yıllardan başlayarak, ben de bir yan uğraşı olarak Almanca’dan dilimize çeviriler yapmaktayım. Babam Burhan Arpad beni bu konuda desteklerdi. Çünkü ben de onun gibi, eserini Türkçe’ye kazandırdığım yazarla aynı çizgide olmayı yeğliyorum. 

19 Mayıs 2003

Çizgisinden hiç sapmadı

Cumhuriyet, 19.05.2003
Toplumcu gerçekçilikten ödün vermeyen Burhan Arpad yaşamını yazarak kazanıyordu 

4 Aralık 1994'te aramızdan ayrılan Burhan Arpad inançlarından asla taviz vermedi. Yazdıklarında da çevirdiği kitaplarda da toplumcu gerçekçi çizgiden hiç sapmadı. Toplum olaylarını edebiyat yoluyla değerlendirmeyi önemsedi. Yaşamını yazarak kazandı. Antifaşist toplumcu yazarların yapıtlarını dilimize kazandırdı. 
SENNUR SEZER 
 
Burhan Arpad 93 yıl önce Mudanya'da doğmuş. Onu ilk kez Vatan 'da fıkra yazdığı yıllarda tanımış olmalıyım, sonra galiba Varlık 'ta daha yakın bir tanışıklık başladı. 
Onu hep gözlerinde alaycı ışıklar yanan, hafif iğneli bir üslupla konuşan ciddi bir insan olarak anımsıyorum. Tek cümleyle tanımlasam ''inançlarından taviz vermeyen'' diye anlatabilirim onu. Bu tanımlamanın nedeni neydi diye düşündüğümde, birden çok neden çıkıyor karşıma. Bunlardan en önemlisi yazdıklarında da, çevirdiği kitaplarda da toplumcu gerçekçi çizgiden hiç sapmaması belki. 
Hayatını yazarak kazanmak zorundaydı. Gezi notlarından öykülere, romandan tiyatro eleştirilerine çeşitli türlerde yazmasının, çeviriler yapmasının bezginliği hiç sezilmedi okurlarınca. Bezginlik duymadı belli ki. Sürekli yazanların kendini yinelemesine de ben rastlamadım bugüne dek okuduklarımda. Oktay Akbal onun öykülerini tanımlarken ''dümdüz bir anlatımla lirizm yapma olanağını gerçekleştirmek istediğinin; öykülerinde şehrin hareketine, kalabalığına karışıp okura yakın kahramanlar yarattığının; toplumcu gerçekçi akımdan hiç sapmadığının'' altını çizer. 
'Dediğim dedik' üç yazar 
Burhan Arpad'ın yaşıtı arkadaşlarından biri İhsan Devrim 'dir. Hani şu 'Süper Baba' ve 'Baba Evi' dizilerinin ihtiyar aktörü. Pek az kişi bilir onun yazar olduğunu, 1943'te Salah Birsel ve Burhan Arpad'la birlikte ABC Kitabevi'ni kurduğunu. Yayınevinin yürümemesinin nedeni üçünün de ''dediğinden caymaz, dediğim dedik'' kişiler oluşudur galiba. Bence bu uyuşmazlıkta birbirine benzerliğin, alaycılığın da payı vardır. Bence biri konuşmalı Devrim'le, döneminin yazarlık anlayışını irdeletmeli. 
Burhan Arpad'ın 1940'ta yayımladığı ilk öykü kitabının adı 'Şehir 9 Tablo' ydu. Bunu 'Dolayısıyla' (1955), 'Son Perde' (1961), 'Taşı Toprağı Altın' (1966), 'Yeditepe Olayları' (1974) izledi. 
Tiyatro yazıları: 'Perde Arkası' (1959), 'İlk Gece' (1962) ve 'Direklerarası' dır (1974). Tiyatro öyküleri 'Operet 8 Tablo' (1964), 'Oyun 6 Tablo' (1966) adlarını taşır. Gezi notları da yazmış olan Arpad'ın 'Gezi Günlüğü' 1962 yılı Türk Dil Kurumu Ödülü almıştır. 
Burhan Arpad'ın en önemli etkinliklerinden biri antifaşist toplumcu yazarların yapıtlarını dilimize kazandırmasıdır. Remarque, Zweig, Thomas Mann 'la başlayıp uzayan bu listede yer alan kitaplardan Anna Seghers 'in 'Ölüler Genç Kalır' ı , Dimitır Dimov 'un 'Tütün' ü, Kamen Kalçev 'in 'Proleter Devrimci Dimitrov' u şu günlerde yeniden gündemde. (Son basımları Evrensel Basım Yayın). 
Özü sözü birdi 
Burhan Arpad 4 Aralık 1994'te aramızdan ayrıldı. ''Toplum olaylarını edebiyat yoluyla değerlendirmeyi'' önemseyen, bunun için çevirilerinde ve yazdıklarında biyografilere özel bir yer ayıran Burhan Arpad'ın da yaşam öyküsü yazılmalı elbet. Bunu yazmak isteyenler için malzeme de az değil. 
Basılan anıları ( 'Hesaplaşma' , 1977 - 'Yok Edilen İstanbul' - 1983), Mehmet Seyda 'nın yazdıkları (Edebiyat Dostları, 1970) da var. Özü sözü bir 93 yaşında bir yazarla tanışmak istiyorsanız siz de okuyun bu kitapları.

1 Mayıs 2003

Burhan Arpad'ı tanımak

Mücap Ofluoğlu

Burhan Arpad, kendi kendini yetiştirmiş gerçek bir aydındır. Kırk yılı bulan sevgi ve dostluk süzgecinden geçmiş bir tanıklıkla anlatmak isterim Burhan Arpad’ı. O, 1936 yılında Vakit gazetesinde başlayan basın emekçiliğinde olsun, tiyatro yazıları ve eleştirilerinde olsun, toplumcu ve gerçekçi öykülerinde olsun, doğru bildiği yolda ödün vermeden yürümüş bir hümanizm savaşçısıdır.

Gazetecilik-yazarlık çizgisinde hep iyiye, estetiğe önem veren bir titizlik içinde kendini yönlendirmesi yapıtlarına evrensel bir nitelik kazandırmıştır.

Sevdiği sanatçılarla, bu kişiler daha çok tiyatro ve operet sanatçılarıdır, yaptığı söyleşileri içeren bu kitap Türk Tiyatrosu üzerine çok değişik bir belgedir. Burhan Arpad, özellikle Direklerarası üzerine kaleme aldığı anı-öykü karışımı yazılarıyla, kapanan bir dönemde bu İstanbul semtinin portresini başarıyla vermiştir. Bu kitapta sözünü ettiği tiyatro insanları Türk Tiyatrosu’na renk ve anlam katmış unutulmaz sanatçılardır.

Burhan Arpad, tiyatro sanatçılarının çok önem verdiği bir eleştirmen idi. Onun hep severek okuduğum tiyatro eleştiri yazılarının bir çoğunu kesip saklamışımdır. Arşivimdeki iki yazıdan burada alıntı yapmak istiyorum.

17 Aralık 1961 tarihli Vatan gazetesindeki yazısında, Jean Paul Sartre’ın İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oynadığımız  ‘’Sinekler’’ adlı eserinden söz eder. Burhan Arpad şöyle diyor: ‘’Paris’te Nazi çizmelerinin kaz adımlarıyla yürüdüğü yıllarda insanoğlunun gerektiğinde Tanrılardan üstün olabildiğini anlatmak amacını güden, tiyatrodan çok felsefeye yatkın bir oyun. Özeti, Tanrılaşan bütün diktatörleri tek bir insanın bile yıkabileceğini göstermek. Oynanması, tiyatro sanatında iyice pişmiş güçlü sanatçılar gerektiriyor. ‘Sinekler’, sahne sanatçısının değerini ölçmek için çetin bir deneme.’’ Tiyatro sanatçılığının, yetenek ve kültürün yanı sıra uzun bir çıraklık, bir işçilik gerektirdiğinden söz eden Arpad şöyle devam ediyor: ‘’Rol alan sanatçılardan üçü, Avni Dilligil, Mücap Ofluoğlu, Samiye Hün hemen öne fırlıyor...Ofluoğlu’nun kötü kral Aigisthos rolünde Zeus’la konuşma sahnesi, hele ölümündeki ustalığı da övülecek güzellikte. Ofluoğlu, Türk sahnelerinde anımsadığım ‘oyuncu ölümleri’ nin en inandırıcısını veriyor...’’

Küçük Sahne’de oyunlar sunan Ferhan Şensoy’un ‘Ortaoyuncular’ ı topluluğu Nisan 1981’de Küçük Sahne’nin otuzuncu yılını kutlamıştı. Bu kutlamaya Suzan Uztan’la ben de bir oyunla çağrılmıştık. Sevgili Burhan Arpad, Cumhuriyet’teki ‘’Hesaplaşma’’ köşesinde, çağdaş Rus yazarı Arbuzov’un  aynı günlerde Devlet Tiyatrosu’nda da sahnelenen ‘’Eski Moda Komedya’’ adlı oyunumuz için şunları yazmıştı: ‘’Bir duygu komedisiydi, iyi sunuluyordu. İstanbul sahnelerine bunca yıl emek vermiş Suzan Uztan ve Mücap Ofluoğlu, sulandırılmaya çok yatkın, küçük bir sürçmeyle tökezleyecek, dış yanıyla kolay görünen bu çok zor türün üstesinden gelmeyi başardılar...’’

Bu arada sevgili Burhan Arpad’ın yakından tanıdığı bazı ustalarımızı da anımsamak isterim...

İlk büyük tiyatro sanatçımız Ahmet Fehim Bey (1856-1930) yirmi yaşındayken Güllü Agop’ın yönetimindeki Gedikpaşa tiyatrosunda sahneye çıkmıştır. Tiyatroya girdiğinin altıncı ayında Fasulyacıyan kumpanyası ile Bursa’ya gitmiştir, burada perde açtıkları ilk gece, Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa ‘Meraki’ ve ‘Zor Nikah’ oyunlarını izler. Tiyatroya çok meraklı, Moliere’in oyunlarını Türkçe’ye kazandıran Paşa ertesi gün kumpanya müdürünü çağırtıp: ‘’Burada kalınız, size bir tiyatro yaptırayım,’’ der. Tiyatro binası her şeyi ile iki ay içinde ortaya çıkar. Ahmet Fehim Bey’in ünü kısa sürede artar, çevresine yetenekli gençleri toplar. Raşit Rıza, İ. Galip Arcan gibi büyük oyuncular onu yanında yetişmiştir. Ahmet Fehim Bey Darülbedayi’nin ilk yıllarında öğretmenlik yapmış, Moliere üzerine sahne dersleri vermiştir.

Behzad Hâki Butak 1907’de Burhanettin (Tepsi) kumpanyasında sahneye adımını atar. Arkadaşlarının daha genç yaşta ona ‘baba’ dedikleri Behzad 1957’de İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda aziz dostu, büyük oyuncu Raşit Rıza ile birlikte 50. sanat yılını kutlar. Komedi oyunları dalında ünlenmiş Darülbedayi ve İstanbul Şehir Tiyatrosu sanatçısı Vasfi Rıza Zobu tiyatroya 1918’de başlamış. O da 50. sanat yılını 1968’de İstanbul’da kutlamıştır.

Çağdaş ölçülerde bir tiyatroya kavuşmamızın öncülüğünü yapmış, tiyatromuzu kurumlaştırmış büyük ustamız Muhsin Ertuğrul, 1909’da Burhanettin (Tepsi) Bey’in topluluğunda tiyatroya başladığında henüz on yedi yaşındaydı. Bir çok yeniliği ve ilki Türk tiyatrosuna getiren Ertuğrul 1949 yılında Devlet Tiyatrosu’nun ilk genel müdürü de olmuştur. 1969 yılında İstanbul tiyatrolarının elbirliği ile düzenledikleri bir törenle 60. sanat yılını kutlamıştır.

Bedia Muvahhit, Neyyire Neyir ile birlikte rol aldığı ‘Ateşten Gömlek’ (1922) filminden sonra 1923’de Darülbedayi’de tiyatro sanatçısı olarak çalışmaya başlamıştır. 1973’de İstanbul Açıkhava Tiyatrosu’nda Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün katkılarıyla kutlanan 50. sanat yılı gecesinin sunuculuğunu üstlenmekle gurur duyduğumu belirtmek isterim.

Başta ilk kadın tiyatro sanatçımız Afife Jale olmak üzere Neyyire Neyir’i, Şaziye Moral’ı, Necla Sertel’i ve bugün aramızdan ayrılmış emektar kadın sanatçılarımızla, uzun yıllar tiyatromuza değerli sanatçı kişilikleriyle katkıda bulunmuş, onlarca yıl beraber olduğum, aynı sahneyi, aynı kulisi paylaştığım, adını sayamayacağım kadar çok tüm tiyatro sanatçımızı saygıyla, özlemle anıyorum...

Dostum sevgili Burhan Arpad yoğun yazın çalışmalarının yanında, bir ekolojist olarak, yaşamının tümünü geçirdiği İstanbul’un çevresel sorunlarını, Cumhuriyet gazetesindeki ‘’Hesaplaşma’’ adını verdiği köşesinde irdelemiştir. Öykü tadındaki bu yazılarında (1979-1991) İstanbul’un hem coğrafyasını ele almış, hem de sosyal yaşamını, sanatsal etkinliklerini ve ünlü sanatçılarını anlatmıştır. Bu yazılarının derlendiği ‘’Bir İstanbul Var İdi...’’ (Doğan Kitapçılık, 2000) kitabını salık veririm.

23 Aralık 2000

Können radikale Muslime Religionsgemeinschaft sein?

Stuttgarter Nachrichten, 23.12.2000 

Die Islamisten-Organisation Milli Görüs wirkt der Integration türkischer Mitbürger entgegen / Von Ahmet Arpad
 
Stuttgart/Köln - Von dem Urteil des Bundesverfassungsgerichts, das im Fall der Zeugen Jehovas die Voraussetzungen für die Anerkennung als religiöse Gemeinschaft neu definierte, könnten auch islamische Gruppierungen in Deutschland profitieren. Würde auch die islamistische Milli Görüs als Religionsgemeinschaft anerkannt?
 
Vor der Europazentrale in Köln wehen die Milli-Görüs-Fahnen - ein grünes Quadrat auf weißem Grund zeigt Europa und den Kaukasus, von einem Halbmond umfasst. Denkt die Islamische Gemeinschaft Nationale Sicht (Milli Görüs) auch politisch in Richtung Pantürkismus und -islamismus?
 
Auch in Köln ist der Hauptsitz des Verbands Islamischer Kulturzentren (VIKZ). Man residiert in einem etwa 2000 Quadratmeter großen Komplex. Außer den Verwaltungs- und Schulungsräumen gibt es auch ein Internat mit 80 Schlafplätzen und eine große Moschee. Das geräumige Büro des Generalsekretärs Erol Pürlü darf man nur in Socken betreten wie in einer Moschee. Auf Stuttgart-Heslach angesprochen, sagt Pürlü: „So viel Probleme wie die Stuttgarter uns bereiten, haben wir in keiner anderen Stadt Deutschlands.“
 
In derEuropazentrale von Milli Görüs ist von der Verwaltung bis zum Immobilien-Marketing alles untergebracht, was eine „weltumspannende“ Organisation braucht. Im Buchladen werden neben religiösen auch neue politische Publikationen der antisemitischen Harun-Yahya-Bewegung angeboten. Die Zentrale soll bald umziehen. Nach Kerpen. Die Organisation expandiert. Ein neun Hektar großer Bauplatz soll für zehn Millionen gekauft sein.
 
Die Islamische Gemeinschaft Milli Görüs (IGMG) wurde 1972 auf Anweisung des türkischen Islamistenführers Necmettin Erbakan gegründet. Das türkische Parteiengesetz verbietet den politischen Parteien jedoch Auslandsorganisationen. Anfang der 70er Jahre veröffentlichte Erbakan ein Buch mit dem Titel „Milli Görüs“, in dem er seine Strategie zur Errichtung einer islamischen Republik in der Türkei erklärt. Erbakan bestimmt seit fast 30 Jahren die Politik der Milli Görüs in Deutschland. Die Organisation zählt zu den finanziellen Trägern seiner Partei in der Türkei. Mit 60 bis 70 Millionen Mark soll sie 1995 Erbakans Wahlkampf in der Türkei „unterstützt“ und ihm damit den Wahlsieg ermöglicht haben.
 
„Die Islamische Gemeinschaft Milli Görüs setzt sich für die Abschaffung der laizistischen Staatsordnung in der Türkei ein und strebt in Westeuropa gesellschaftliche Verhältnisse an, die u.a. die Durchsetzung des islamischen Strafrechts nach den Vorschriften der Scharia ermöglichen soll. Der Verein wirkt so der gesellschaftlichen Integration der hier lebenden türkischen Muslime entgegen“, antwortete die Bundesregierung am 9.Mai 2000 auf die Anfrage der PDS-Fraktion über den Einfluss fundamentalistischer Organisationen (Drucksache 14/3290).
 
Erbakans Neffe, Mehmet Sabri Erbakan, hat in der islamistischen Bewegung die Zügel seit Jahren sicher in der Hand. „Der Onkel aus der Türkei“ tritt oft bei Veranstaltungen in Deutschland als „Stargast“ auf. Im April 1998 war von ihm vor einem Milli-Görüs-Publikum zu hören: „Die Regierenden sind nicht die Führer, sondern die Zionisten. Sie haben die Macht in unserem Land... Wir sind der Ansicht, die Juden haben die Häuser von Türken in Deutschland angesteckt, um Deutschland zu schaden.“
 
Vor diesem Hintergrund ist es nicht verwunderlich, dass kürzlich in Berlin bei einer von der radikal-islamischen, antijüdischen Hamas-Bewegung organisierten Demonstration junge Milli-Görüs-Funktionäre in vorderster Front marschierten. Auch der Auftritt der antisemitischen Harun-Yahya-Bewegung (alias Adnan Hodscha) in der Esslinger Milli Görüs Fatih Camisi darf da nicht mehr wundern.
 
„Wer sich der Jugend annimmt, der wird in Zukunft der Herr sein“, lautet ein Milli-Görüs-Spruch. Nach Erkenntnissen der Bundesregierung verfügt die Organisation über mehrere Erziehungs- und Bildungszentren. „Sie erzieht derzeit in der Bundesrepublik Deutschland in den in 350 Moscheen untergebrachten Kinder-Clubs mehr als 3000 Kinder im Alter von vier bis zwölf Jahren“, teilte die Bundesregierung auf die PDS-Anfrage am 9. Mai 2000 mit.
 
Ist Milli Görüs eine religiöse Organisation? „Hier geht es nicht um den Islam, sondern darum, Einfluss zu gewinnen und sich zu bereichern“, sagt ein Aussteiger. „Wer gegen die Führung der Organisation ist, wird als Feind des Islam denunziert.“ Die Rücklagen der drei Millionen Türken im Ausland schätzt man auf über 300 Milliarden Dollar - ob als Bankeinlagen oder im Sparstrumpf. An diesem „Goldschatz der Gastarbeiter“ sind viele interessiert. In erster Linie die rund 50 in Deutschland operierenden religiös orientierten Holdings. Diese Mischkonzerne bieten den Sparern an, für ihr Geld Anteile am Unternehmen zu erwerben, sich also an Gewinn und Verlust zu beteiligen.
 
Auch die Milli Görüs hatte jahrelang über ihre Holdinggesellschaft Anteile anderer Unternehmen vermittelt und verkauft. Das inzwischen in Konkurs gegangene Unternehmen wurde von einer anderen islamischen Holding aufgekauft, die nach der Übernahme die vierte Jahreshauptversammlung der Milli-Görüs-Bewegung in Amsterdam im Juni 1998 mit rund 1,3 Millionen Mark sponserte. Daraufhin stellte die Milli Görüs ihre Moscheen in Deutschland der Firma als „Geldsammelstelle“ für ihre Finanzdienstleistungen zur Verfügung. In den 90er Jahren entstand in der Türkei der neue islamische Wirtschaftssektor. Die Geschäftsleute des „Grünen Kapitals“ gründeten ihren eigenen Unternehmerverband Müsiad. Ihr Chef Erol Yasar musste allerdings nach einigen Jahren den Vorsitz abgeben, da gegen ihn Anklage erhoben wurde. „Wir müssen noch mehr arbeiten und noch reicher werden, um stärker als die Heiden zu werden“, erklärte er auf einer Konferenz in Istanbul. „Die Schätze Allahs müssen aus ihren Händen genommen werden...“ Die türkisch-muslimischen Unternehmer in Deutschland sind in Müsiad-Berlin, eine Außenstelle, organisiert. Milli Görüs will sie dominieren. Sie wird von dem früheren Milli-Görüs-Mitglied Ali Uzun geleitet.
 
Die Investitionen religiös orientierter Unternehmer erfolgen dort, wo der Ausländeranteil besonders hoch ist. „Vor allem auf das Getto hat Milli Görüs Einfluss“, meint der Kölner Journalist und Milli-Görüs-Kenner Ahmet Senyurt. „Wer diesen Einfluss hat, den umwerben die Politiker.“ Dass man aber damit nicht nur die Bildung von Gettos beschleunigt, sondern auch den Nährboden für islamistische Organisationen und Vereinigungen erzeugt, wird von deutschen Politikern leichtfertig übersehen.
 
In Köln-Nippes, unweit von der Milli-Görüs-Zentrale, oder in Mülheim kann man das hautnah erleben. An der Keuppstraße in Mülheim reiht sich ein türkisches Geschäft an das andere. „Hier ist alles fest in Milli-Görüs-Hand“, sagen die türkischen Bewohner des Kölner Vororts. Manch einer der hier gebliebenen 19 Prozent Deutschen verdiene sein Brot beim türkischen Arbeitgeber.Das Landesamt für Verfassungsschutz Baden-Württemberg teilte am 14. November 2000 mit: „Auch wenn sich die Islamische Gemeinschaft Milli Görüs nach außen gern verfassungstreu und staatstragend gibt, so wird gerade unter dem Deckmantel der Diskussion um Toleranz gegenüber dem Islam in Deutschland extremistisches, sogar antisemitisches Gedankengut verbreitet.“ Nach dem Urteil des Bundesverfassungsgerichts dürfte Milli Görüs keine Chance haben, als Religionsgemeinschaft anerkannt zu werden.
 
Der Journalist Ahmet Arpad lebt seit vielen Jahren in Stuttgart und schreibt unter anderem für die Zeitung „Cumhuriyet“.

23 Temmuz 2000

Fethullahçılardan Almanlara ödül

Cumhuriyet, 23.07.2000

Süleyman Demirel alırsa, Bülent Ecevit alırsa, Profesör Yaşar Nuri Öztürk bile almaktan kaçınmazsa Baden-Württemberg eyaleti yabancılar sorumlusu Andreas Knapp, Stuttgart kenti yabancılar sorumlusu İsabel Lavadinho , Stuttgart Kepler Lisesi Müdürü Rupert Kern niçin almasın?

Verilen ne? 'Hoşgörü Ödülü' değil. 'Eğitim ve Diyalog Ödülü' ... Veren mi? Fethullah 'ın Almanya'daki sayısız dershanesinden biri. Üç yıl önce açtıkları 'Stuttgart şubesi' kent eğitim müdürünün desteğinde. Müdür bey, 'Türk çocuklarının eğitim sorunu' konulu konferanslara konuşmacı diye peşine Fethullah okulunun yöneticisini takıp gidiyor. Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) ağırlıklı kent belediye meclisinin gelecek bütçe görüşmelerinde bu okula parasal desteği kabullenmesi bekleniyor. Ne de olsa, Türkten başka Alman ve diğer yabancı öğrencilerin de eğitimine katkıda bulunuyorlar! Türkiye'nin "yurtdışında olumlu tanıtımına olan çabalarını" da tabii göz ardı edemeyiz!

Ödül töreninde bir konuşma yapan, Stuttgart Yabancılar Sorumlu Bayan Belediye Başkanı Gabriele Müller T., Fethullahçı "Eğitim Merkezi" ne övgüler yağdırdı, yaşama geçirdikleri eğitim projelerinden memnun olduklarını söyledi. Ne de olsa okulun iki yöneticisi kent yabancılar meclisinde de üye! "Hep birlikte onları alkışlayalım" dedi. Mutlu 'müminler' gülümsüyordu.

Bundan birkaç hafta önce Milli Görüş'ün Köln futbol stadında yaptığı dev toplantıda konuşan, Hıristiyan Demokrat Parti Milletvekili Ursula Heinen , "Almanya'daki Türklerin bu en büyük kültür şenliğine katıldığım için çok mutluyum" derken yanında duran Necmettin Erbakan 'ın ağzı kulaklarına varıyordu. O da mutluydu! Milli Görüş propagandası için İskandinav ülkeleri turunda bulunan Şevki Yılmaz ise ne yazık ki şeref tribününde "hocası" nın yanındaki yerini alamamıştı.

Dini bütünlerimize destek verenler 'kervanı' na, Almanya Büyük Millet Meclisi Başkanı Wolfgang Thierse de (SPD) katıldı. Milli Görüş ile Nurcuların elindeki İslam Konseyi'nin 5 Temmuz'da Berlin'de düzenlediği 'İslam ve Batı' konulu konferansın açılış konuşmasında "İslamdan korkmayalım" dedi, övgüler yağdırdı. Alman hükümeti resmi açıklamalarında Milli Görüş için "Türkiye'de laik sistemi kaldırmaya ve şeriatı getirmeye çaba gösteren, ülkemizde de Türklerin topluma uyumunu istemeyen radikal bir kuruluş" derken Almanya'nın 'ikinci adamı' Thierse, Milli Görüş'ün yönlendirdiği toplantıya katılımı ile ona destek verdiğini açıkça gösterdi. Konuşmacılardan biri de, Öcalan 'ı Suriye'de ziyaret ettiği için Türkiye'ye girişi bir süre yasaklanan, "Milli Görüş radikal değil" diyen, Almanya Dışişleri Bakanlığı destekli Hamburg Şark Enstitüsü Başkanı Udo Steinbach idi...

Stuttgart Kepler Lisesi Müdürü Kern, mezun bazı Türk öğrencilerin Fethullahçı "Eğitim Merkezi" nde ders verdiğini söylüyor. Ödüle layık görülen müdür, geçen yıl öğrencilerinden topladığı üç bin marklık 'deprem yardımı' nı Yalova'ya bir okulun yeniden yapımına gönderdiğini de anlatıyor. Ancak bu okulun adını nedense bilmiyor. Bağış için aracılık eden Fethullahçı yöneticiler de okulun adını veremiyor. Yalova'dan da biri gelmiş 'ödül' almaya. Ona soruyorum. Adam birden kabarıyor: "Size ne?" diyor. "Söylemek zorunda değilim" diye başından savuyor. Kısacası okulun adını kimse 'bilmiyor' . Ne bağışı toplayan, ne aracılık eden ne de bağışı alan...

Tam, "Acaba adı kimde saklı?" diye düşünmeye başlarken şeytan dürtüyor: "Alman öğrencilerin cep harçlıklarından yaptığı bağış sakın Yalova'da bazı karanlık kanallara aktarılmış olmasın?" diyor. Gerçekten de Yalova'daki araştırma, şeytanı haklı çıkarıyor. Okulun adı, Özel Yüce Bilgili Lisesi. Yönetici Şener Bey: "Bize öyle bir bağış gelmedi" diyor. Müdür Şakir Öztürk 'e zor da olsa cepten ulaşıyoruz. "Niçin bu konuyla ilgileniyorsunuz? Yazacak başka şey yok mu?" diye öfkeleniyor ve telefonu suratımıza kapatıyor.

Fethullahçı olduğu bilinen, eski din dersi öğretmeni Şakir Bey, bu kentte şeriatın temellerini atan kişi olarak tanınıyor... Almanya'daki çocuklarımızın eğitimi gerçekten bir sorun. Bu önemli görevi en can-ı gönülden üstlenenler de Süleymancılar, Fethullahçılar ve Milli Görüş. Din-politika-ticaret ekseninde 'at oynatanların' sahip olduğu bine yakın okul, kurs, dershane, eğitim merkezi, yaz okulu tüm Almanya'yı 'paylaşmış'. Zamanı gelince en seçkinlerini saflarına alacakları on binlerce çocuk yetiştiriyorlar. Yaptıklarına, "Türk çocuklarının eğitimi" kılıfını da geçirdiler mi, işleri tıkırında. Alman 'işbirlikçileri' nin desteği garanti olduktan sonra, no problem!

Ödüllerini onlara vermeyecekler de kime verecekler? Herhalde bizim gibilerine değil...