STUTTGART
2 Ocak 2005
Papazla politikacıyı kızdırmayın!
STUTTGART
2 Aralık 2004
Gazeteci-yazar Arpad anılıyor
Haber Merkezi - 3 Aralık 1994'te yitirdiğimiz gazeteci-yazar Burhan Arpad ölümünün 10. yılında anılıyor.
Öykülerini, Türk tiyatro hayatını yansıtan yazılarını ve gezi izlenimlerini on kitapta toplayan Arpad, gazetecilik mesleğine 1936'da Vakit gazetesinde başladı. Sırasıyla Uyanış ve Kurun dergilerinde, İleri, İstikbal, Tan, Cumhuriyet, Memleket, Hürriyet, Vatan ve Cumhuriyet gazetelerinde çalışan Arpad, özellikle öykülerinde toplumcu ve gerçekçi akımdan hiç sapmadı.
1943'ten başlayarak Alman dili edebiyatlarından yaptığı 40'ın üzerinde çeviriyle Eric Maria Remargue, Stefan Zweig, Thomas Mann, Anna Seghers, Ingeborg Bachmann, Joseph Roth, Ö don von Horvath gibi ünlü 20. yüzyıl yazarlarını Türk okuruna tanıtan Arpad'ın dilimize kazandırdığı tüm yapıtların ortak özelliği insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışsever olmasıydı.
Yaşamının tümünü İstanbul'da geçiren Arpad, gazetemizdeki ''Hesaplaşma'' köşesinde (1979-1991) her biri öykü tadındaki yazılarıyla İstanbul'un değişik sorunlarına da eğildi. 84 yaşında aramızdan ayrılan Arpad, çok sayıda ödü l ve madalyanın da sahibiydi.
Gönlünce yaşayabilmek
Doğan Kitap Yayınları, 211 syf.
(02/12/2004)
24 Eylül 2003
"Junge Musliminnen erwarten mehr Respekt"
21 Mayıs 2003
Seçimleri rastgele değildi
Hayri Erdoğan Burhan Arpad; öykü, roman, tiyatro ve gezi yazıları, çeviri gibi pek çok dalda verdiği ürünlerle kültür dünyamıza büyük katkılar sunmuş bir yazar ve çevirmenimiz. 93. doğum gününde, oğlu, yazar ve çevirmen Ahmet Arpad’la, Burhan Arpad üzerine söyleştik.
Babanız, değişik alanlarda eserler vermiş üretken bir yazı işçisi. Hangi işi onu daha çok heyecanlandırırdı; öykü, roman, tiyatro yazıları, çeviri..?
Sanırım hepsi. Çünkü, öykü ve roman yazarken de, tiyatro üzerine yazılar hazırlarken de heyecanı hep aynı idi. Kafası hep yepyeni konularla doluydu. Gazeteye köşe yazısını kaleme alırken de, roman çevirirken de hep heyecan doluydu. Sanırım bu böyle olmasaydı, yaşamı boyunca çok değişik alanlarda bu kadar verimli ve başarılı olamazdı. 1940’lı yıllarda yayımladığı ‘İnanç’ dergisi için anılarında şöyle der: “Hümanist fikirleri yaymak amacıyla çıkarıyorduk.” Burhan Arpad 1940’lı yılların toplumcu gerçekçi kuşağından bir yazardı.
Burhan Arpad’ı çeviriye iten etkenler hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Bu etkenlerin başında, batı edebiyat dünyasının değerli yazarlarını Türk okuruna tanıtmak gelmiştir. Sanırım yaptığı sayısız çeviriyle de bu amacına ulaştı. Özellikle Alman dili edebiyatının 20. yüzyılda çıkarmış olduğu ünlü yazarları, okurumuz daha çok Burhan Arpad çevirileri ile tanımış ve sevmiştir.
Edebiyat okurları pek çok ünlü yazarın dünyasına Burhan Arpad’ın titiz ve başarılı çevirileri aracılığı ile girdi. Çevirdiği yazar ve konuları nasıl seçerdi?
Türkçe’ye kazandırdığı yazarların ortak bir özelliği vardı: Tümü de insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışseverdi. Çevireceği romanları rastgele değil, hep bu açıdan değerlendirirdi. Sevgili yazarları Zweig, Remarque ve Seghers’in de gerçekten ortak özellikleri savaş karşıtı, toplumcu ve insancıl olmalarıdır. Bir yazısında: “İnsanlarımızın bu ustaları tanımalarını, onları benimsemelerini hep istemişimdir,” der. Sanırım Burhan Arpad çevirilerinin yıllardır aralıksız yayımlanması, bu isteğinin yerine geldiğini gösterir.
Burhan Arpad’ın nasıl bir çalışma yöntemi ve düzeni vardı. Belleğinizde kalan izlenimler...
En önemli özelliklerinden biri çok titiz olmasıydı. Gerek gazeteye köşe yazısını hazırlarken, gerekse çeviri yaparken tam anlamıyla ‘kılı kırk yarardı’. Çok disiplinli çalışırdı. İyice araştırır, üstünkörü yazı kaleme almazdı, yazdıklarının tersini kanıtlamak mümkün değildi. Çeviri yaparken de aynı yöntemi uygulardı. Önce yazarını seçerdi. Çevireceği kitabı birkaç kez okur, notlar alır, gerekirse yurtdışında araştırırdı. Çeviri sırasında da oldukça sık sözlük kullanırdı. Yazarlık ve gazetecilikten gelmiş olması sanırım başarılı çeviriler yaratmasında önemli bir rol oynamıştır.
Yaptığı yoğun işin karşılığını alabildi mi, mesleğinden dolayı yakındığı olur muydu? Yazdıkları ve çevirdiklerinden dolayı karşılaştığı sorunlar, sıkıntılar oldu mu?
Türkiye’de yaşamını kalemiyle kazanmak zorunda kalan her insan gibi Burhan Arpad da, tabii zor bir yaşam geçirmiş sayılır. Çünkü kafasından geçenleri yazdıkları, okurlarına verdikleri ile mutlu olmuştur. Bu nedenle mesleğinden dolayı hiç yakınmamıştır. Hepimizin de bildiği gibi 1940’lı yıllardan başlayarak, düşünür, Türkiye’de hep bir baskı altında yaşamıştır. Ancak Burhan Arpad, 80. doğum günü nedeniyle yapılan bir söyleşide de belirttiği gibi “gönlünce yaşamıştır”. Ne olursa olsun, gerçekçi anlayışı bütün çalışmalarına yansıtabilmiştir. Ödünsüz bir yazar olmasına rağmen, iyi araştırdığı için yazdıkları nedeniyle hiç bir zaman başı derde girmemiştir.
Görüyoruz, babanızın izinden gidiyorsunuz. Siz de gazete yazarlığı yapıyorsunuz ve herhalde sizin uğraşılarınız içinde de ilk sırayı çeviri alıyor? Babanız sizin çevirmenliği seçmenizden hoşnut muydu?
Alman Filolojisi’ne gittiğim 1960’lı yıllardan başlayarak, ben de bir yan uğraşı olarak Almanca’dan dilimize çeviriler yapmaktayım. Babam Burhan Arpad beni bu konuda desteklerdi. Çünkü ben de onun gibi, eserini Türkçe’ye kazandırdığım yazarla aynı çizgide olmayı yeğliyorum.
19 Mayıs 2003
Çizgisinden hiç sapmadı
4 Aralık 1994'te aramızdan ayrılan Burhan Arpad inançlarından asla taviz vermedi. Yazdıklarında da çevirdiği kitaplarda da toplumcu gerçekçi çizgiden hiç sapmadı. Toplum olaylarını edebiyat yoluyla değerlendirmeyi önemsedi. Yaşamını yazarak kazandı. Antifaşist toplumcu yazarların yapıtlarını dilimize kazandırdı.
1 Mayıs 2003
Burhan Arpad'ı tanımak
Dostum sevgili Burhan Arpad yoğun yazın çalışmalarının yanında, bir ekolojist olarak, yaşamının tümünü geçirdiği İstanbul’un çevresel sorunlarını, Cumhuriyet gazetesindeki ‘’Hesaplaşma’’ adını verdiği köşesinde irdelemiştir. Öykü tadındaki bu yazılarında (1979-1991) İstanbul’un hem coğrafyasını ele almış, hem de sosyal yaşamını, sanatsal etkinliklerini ve ünlü sanatçılarını anlatmıştır. Bu yazılarının derlendiği ‘’Bir İstanbul Var İdi...’’ (Doğan Kitapçılık, 2000) kitabını salık veririm.
23 Aralık 2000
Können radikale Muslime Religionsgemeinschaft sein?
Die Islamisten-Organisation Milli Görüs wirkt der Integration türkischer Mitbürger entgegen / Von Ahmet Arpad
Stuttgart/Köln - Von dem Urteil des Bundesverfassungsgerichts, das im Fall der Zeugen Jehovas die Voraussetzungen für die Anerkennung als religiöse Gemeinschaft neu definierte, könnten auch islamische Gruppierungen in Deutschland profitieren. Würde auch die islamistische Milli Görüs als Religionsgemeinschaft anerkannt?
Vor der Europazentrale in Köln wehen die Milli-Görüs-Fahnen - ein grünes Quadrat auf weißem Grund zeigt Europa und den Kaukasus, von einem Halbmond umfasst. Denkt die Islamische Gemeinschaft Nationale Sicht (Milli Görüs) auch politisch in Richtung Pantürkismus und -islamismus?
Auch in Köln ist der Hauptsitz des Verbands Islamischer Kulturzentren (VIKZ). Man residiert in einem etwa 2000 Quadratmeter großen Komplex. Außer den Verwaltungs- und Schulungsräumen gibt es auch ein Internat mit 80 Schlafplätzen und eine große Moschee. Das geräumige Büro des Generalsekretärs Erol Pürlü darf man nur in Socken betreten wie in einer Moschee. Auf Stuttgart-Heslach angesprochen, sagt Pürlü: „So viel Probleme wie die Stuttgarter uns bereiten, haben wir in keiner anderen Stadt Deutschlands.“
In derEuropazentrale von Milli Görüs ist von der Verwaltung bis zum Immobilien-Marketing alles untergebracht, was eine „weltumspannende“ Organisation braucht. Im Buchladen werden neben religiösen auch neue politische Publikationen der antisemitischen Harun-Yahya-Bewegung angeboten. Die Zentrale soll bald umziehen. Nach Kerpen. Die Organisation expandiert. Ein neun Hektar großer Bauplatz soll für zehn Millionen gekauft sein.
Die Islamische Gemeinschaft Milli Görüs (IGMG) wurde 1972 auf Anweisung des türkischen Islamistenführers Necmettin Erbakan gegründet. Das türkische Parteiengesetz verbietet den politischen Parteien jedoch Auslandsorganisationen. Anfang der 70er Jahre veröffentlichte Erbakan ein Buch mit dem Titel „Milli Görüs“, in dem er seine Strategie zur Errichtung einer islamischen Republik in der Türkei erklärt. Erbakan bestimmt seit fast 30 Jahren die Politik der Milli Görüs in Deutschland. Die Organisation zählt zu den finanziellen Trägern seiner Partei in der Türkei. Mit 60 bis 70 Millionen Mark soll sie 1995 Erbakans Wahlkampf in der Türkei „unterstützt“ und ihm damit den Wahlsieg ermöglicht haben.
„Die Islamische Gemeinschaft Milli Görüs setzt sich für die Abschaffung der laizistischen Staatsordnung in der Türkei ein und strebt in Westeuropa gesellschaftliche Verhältnisse an, die u.a. die Durchsetzung des islamischen Strafrechts nach den Vorschriften der Scharia ermöglichen soll. Der Verein wirkt so der gesellschaftlichen Integration der hier lebenden türkischen Muslime entgegen“, antwortete die Bundesregierung am 9.Mai 2000 auf die Anfrage der PDS-Fraktion über den Einfluss fundamentalistischer Organisationen (Drucksache 14/3290).
Erbakans Neffe, Mehmet Sabri Erbakan, hat in der islamistischen Bewegung die Zügel seit Jahren sicher in der Hand. „Der Onkel aus der Türkei“ tritt oft bei Veranstaltungen in Deutschland als „Stargast“ auf. Im April 1998 war von ihm vor einem Milli-Görüs-Publikum zu hören: „Die Regierenden sind nicht die Führer, sondern die Zionisten. Sie haben die Macht in unserem Land... Wir sind der Ansicht, die Juden haben die Häuser von Türken in Deutschland angesteckt, um Deutschland zu schaden.“
Vor diesem Hintergrund ist es nicht verwunderlich, dass kürzlich in Berlin bei einer von der radikal-islamischen, antijüdischen Hamas-Bewegung organisierten Demonstration junge Milli-Görüs-Funktionäre in vorderster Front marschierten. Auch der Auftritt der antisemitischen Harun-Yahya-Bewegung (alias Adnan Hodscha) in der Esslinger Milli Görüs Fatih Camisi darf da nicht mehr wundern.
„Wer sich der Jugend annimmt, der wird in Zukunft der Herr sein“, lautet ein Milli-Görüs-Spruch. Nach Erkenntnissen der Bundesregierung verfügt die Organisation über mehrere Erziehungs- und Bildungszentren. „Sie erzieht derzeit in der Bundesrepublik Deutschland in den in 350 Moscheen untergebrachten Kinder-Clubs mehr als 3000 Kinder im Alter von vier bis zwölf Jahren“, teilte die Bundesregierung auf die PDS-Anfrage am 9. Mai 2000 mit.
Ist Milli Görüs eine religiöse Organisation? „Hier geht es nicht um den Islam, sondern darum, Einfluss zu gewinnen und sich zu bereichern“, sagt ein Aussteiger. „Wer gegen die Führung der Organisation ist, wird als Feind des Islam denunziert.“ Die Rücklagen der drei Millionen Türken im Ausland schätzt man auf über 300 Milliarden Dollar - ob als Bankeinlagen oder im Sparstrumpf. An diesem „Goldschatz der Gastarbeiter“ sind viele interessiert. In erster Linie die rund 50 in Deutschland operierenden religiös orientierten Holdings. Diese Mischkonzerne bieten den Sparern an, für ihr Geld Anteile am Unternehmen zu erwerben, sich also an Gewinn und Verlust zu beteiligen.
Auch die Milli Görüs hatte jahrelang über ihre Holdinggesellschaft Anteile anderer Unternehmen vermittelt und verkauft. Das inzwischen in Konkurs gegangene Unternehmen wurde von einer anderen islamischen Holding aufgekauft, die nach der Übernahme die vierte Jahreshauptversammlung der Milli-Görüs-Bewegung in Amsterdam im Juni 1998 mit rund 1,3 Millionen Mark sponserte. Daraufhin stellte die Milli Görüs ihre Moscheen in Deutschland der Firma als „Geldsammelstelle“ für ihre Finanzdienstleistungen zur Verfügung. In den 90er Jahren entstand in der Türkei der neue islamische Wirtschaftssektor. Die Geschäftsleute des „Grünen Kapitals“ gründeten ihren eigenen Unternehmerverband Müsiad. Ihr Chef Erol Yasar musste allerdings nach einigen Jahren den Vorsitz abgeben, da gegen ihn Anklage erhoben wurde. „Wir müssen noch mehr arbeiten und noch reicher werden, um stärker als die Heiden zu werden“, erklärte er auf einer Konferenz in Istanbul. „Die Schätze Allahs müssen aus ihren Händen genommen werden...“ Die türkisch-muslimischen Unternehmer in Deutschland sind in Müsiad-Berlin, eine Außenstelle, organisiert. Milli Görüs will sie dominieren. Sie wird von dem früheren Milli-Görüs-Mitglied Ali Uzun geleitet.
Die Investitionen religiös orientierter Unternehmer erfolgen dort, wo der Ausländeranteil besonders hoch ist. „Vor allem auf das Getto hat Milli Görüs Einfluss“, meint der Kölner Journalist und Milli-Görüs-Kenner Ahmet Senyurt. „Wer diesen Einfluss hat, den umwerben die Politiker.“ Dass man aber damit nicht nur die Bildung von Gettos beschleunigt, sondern auch den Nährboden für islamistische Organisationen und Vereinigungen erzeugt, wird von deutschen Politikern leichtfertig übersehen.
In Köln-Nippes, unweit von der Milli-Görüs-Zentrale, oder in Mülheim kann man das hautnah erleben. An der Keuppstraße in Mülheim reiht sich ein türkisches Geschäft an das andere. „Hier ist alles fest in Milli-Görüs-Hand“, sagen die türkischen Bewohner des Kölner Vororts. Manch einer der hier gebliebenen 19 Prozent Deutschen verdiene sein Brot beim türkischen Arbeitgeber.Das Landesamt für Verfassungsschutz Baden-Württemberg teilte am 14. November 2000 mit: „Auch wenn sich die Islamische Gemeinschaft Milli Görüs nach außen gern verfassungstreu und staatstragend gibt, so wird gerade unter dem Deckmantel der Diskussion um Toleranz gegenüber dem Islam in Deutschland extremistisches, sogar antisemitisches Gedankengut verbreitet.“ Nach dem Urteil des Bundesverfassungsgerichts dürfte Milli Görüs keine Chance haben, als Religionsgemeinschaft anerkannt zu werden.
Der Journalist Ahmet Arpad lebt seit vielen Jahren in Stuttgart und schreibt unter anderem für die Zeitung „Cumhuriyet“.
23 Temmuz 2000
Fethullahçılardan Almanlara ödül
Cumhuriyet, 23.07.2000
Süleyman Demirel alırsa, Bülent Ecevit alırsa, Profesör Yaşar Nuri Öztürk bile almaktan kaçınmazsa Baden-Württemberg eyaleti yabancılar sorumlusu Andreas Knapp, Stuttgart kenti yabancılar sorumlusu İsabel Lavadinho , Stuttgart Kepler Lisesi Müdürü Rupert Kern niçin almasın?
Verilen ne? 'Hoşgörü Ödülü' değil. 'Eğitim ve Diyalog Ödülü' ... Veren mi? Fethullah 'ın Almanya'daki sayısız dershanesinden biri. Üç yıl önce açtıkları 'Stuttgart şubesi' kent eğitim müdürünün desteğinde. Müdür bey, 'Türk çocuklarının eğitim sorunu' konulu konferanslara konuşmacı diye peşine Fethullah okulunun yöneticisini takıp gidiyor. Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) ağırlıklı kent belediye meclisinin gelecek bütçe görüşmelerinde bu okula parasal desteği kabullenmesi bekleniyor. Ne de olsa, Türkten başka Alman ve diğer yabancı öğrencilerin de eğitimine katkıda bulunuyorlar! Türkiye'nin "yurtdışında olumlu tanıtımına olan çabalarını" da tabii göz ardı edemeyiz!
Ödül töreninde bir konuşma yapan, Stuttgart Yabancılar Sorumlu Bayan Belediye Başkanı Gabriele Müller T., Fethullahçı "Eğitim Merkezi" ne övgüler yağdırdı, yaşama geçirdikleri eğitim projelerinden memnun olduklarını söyledi. Ne de olsa okulun iki yöneticisi kent yabancılar meclisinde de üye! "Hep birlikte onları alkışlayalım" dedi. Mutlu 'müminler' gülümsüyordu.
Bundan birkaç hafta önce Milli Görüş'ün Köln futbol stadında yaptığı dev toplantıda konuşan, Hıristiyan Demokrat Parti Milletvekili Ursula Heinen , "Almanya'daki Türklerin bu en büyük kültür şenliğine katıldığım için çok mutluyum" derken yanında duran Necmettin Erbakan 'ın ağzı kulaklarına varıyordu. O da mutluydu! Milli Görüş propagandası için İskandinav ülkeleri turunda bulunan Şevki Yılmaz ise ne yazık ki şeref tribününde "hocası" nın yanındaki yerini alamamıştı.
Dini bütünlerimize destek verenler 'kervanı' na, Almanya Büyük Millet Meclisi Başkanı Wolfgang Thierse de (SPD) katıldı. Milli Görüş ile Nurcuların elindeki İslam Konseyi'nin 5 Temmuz'da Berlin'de düzenlediği 'İslam ve Batı' konulu konferansın açılış konuşmasında "İslamdan korkmayalım" dedi, övgüler yağdırdı. Alman hükümeti resmi açıklamalarında Milli Görüş için "Türkiye'de laik sistemi kaldırmaya ve şeriatı getirmeye çaba gösteren, ülkemizde de Türklerin topluma uyumunu istemeyen radikal bir kuruluş" derken Almanya'nın 'ikinci adamı' Thierse, Milli Görüş'ün yönlendirdiği toplantıya katılımı ile ona destek verdiğini açıkça gösterdi. Konuşmacılardan biri de, Öcalan 'ı Suriye'de ziyaret ettiği için Türkiye'ye girişi bir süre yasaklanan, "Milli Görüş radikal değil" diyen, Almanya Dışişleri Bakanlığı destekli Hamburg Şark Enstitüsü Başkanı Udo Steinbach idi...
Stuttgart Kepler Lisesi Müdürü Kern, mezun bazı Türk öğrencilerin Fethullahçı "Eğitim Merkezi" nde ders verdiğini söylüyor. Ödüle layık görülen müdür, geçen yıl öğrencilerinden topladığı üç bin marklık 'deprem yardımı' nı Yalova'ya bir okulun yeniden yapımına gönderdiğini de anlatıyor. Ancak bu okulun adını nedense bilmiyor. Bağış için aracılık eden Fethullahçı yöneticiler de okulun adını veremiyor. Yalova'dan da biri gelmiş 'ödül' almaya. Ona soruyorum. Adam birden kabarıyor: "Size ne?" diyor. "Söylemek zorunda değilim" diye başından savuyor. Kısacası okulun adını kimse 'bilmiyor' . Ne bağışı toplayan, ne aracılık eden ne de bağışı alan...
Tam, "Acaba adı kimde saklı?" diye düşünmeye başlarken şeytan dürtüyor: "Alman öğrencilerin cep harçlıklarından yaptığı bağış sakın Yalova'da bazı karanlık kanallara aktarılmış olmasın?" diyor. Gerçekten de Yalova'daki araştırma, şeytanı haklı çıkarıyor. Okulun adı, Özel Yüce Bilgili Lisesi. Yönetici Şener Bey: "Bize öyle bir bağış gelmedi" diyor. Müdür Şakir Öztürk 'e zor da olsa cepten ulaşıyoruz. "Niçin bu konuyla ilgileniyorsunuz? Yazacak başka şey yok mu?" diye öfkeleniyor ve telefonu suratımıza kapatıyor.
Fethullahçı olduğu bilinen, eski din dersi öğretmeni Şakir Bey, bu kentte şeriatın temellerini atan kişi olarak tanınıyor... Almanya'daki çocuklarımızın eğitimi gerçekten bir sorun. Bu önemli görevi en can-ı gönülden üstlenenler de Süleymancılar, Fethullahçılar ve Milli Görüş. Din-politika-ticaret ekseninde 'at oynatanların' sahip olduğu bine yakın okul, kurs, dershane, eğitim merkezi, yaz okulu tüm Almanya'yı 'paylaşmış'. Zamanı gelince en seçkinlerini saflarına alacakları on binlerce çocuk yetiştiriyorlar. Yaptıklarına, "Türk çocuklarının eğitimi" kılıfını da geçirdiler mi, işleri tıkırında. Alman 'işbirlikçileri' nin desteği garanti olduktan sonra, no problem!
Ödüllerini onlara vermeyecekler de kime verecekler? Herhalde bizim gibilerine değil...
5 Nisan 2000
Viele Islam-Gruppen reden mit gespaltener Zunge
Fundamentalisten unterlaufen die Integration von türkischen Jugendlichen in Deutschland / Von Ahmet Arpad
Stuttgart - "Die Moschee, ein Symbol des deutsch-türkischen Zusammenlebens" - eine absurde Vorstellung. Wer damit "hausieren" geht, sich für immer neue Moscheen stark macht, ist naiv. Die Praxis und die Erfahrung, sei es in Berlin, Duisburg, Köln oder Stuttgart, belehrt uns eines Besseren.
Es ist verständlich, wenn ausländische Menschen aus nachbarschaftlichen Gründen zusammenziehen. So bilden sich ethnische Gemeinden, Inseln, die Schutz bieten. Doch Gettos treten auch einen Teufelskreis von Diskriminierungen los. Auf diesem Nährboden haben sich Fundamentalisten verschiedenster islamischer Sekten niedergelassen. Ihre Vereine sind inzwischen die Einzigen, die sich um die in Gettos lebenden Türken kümmern, Sozialdienste leisten und im Bildungsbereich aktiv sind. Vielerorts werden sie sogar von den Kommunen für ihre Dienste mit Beträgen in sechsstelliger Höhe unterstützt.
Für die Stadtoberen sind die Menschen bei ihnen "in guten Händen". Die Mutter lernt Deutsch, die Tochter bekommt Hausaufgabenhilfe. Bei der Firma der Organisation findet der lange arbeitslose Vater wieder Arbeit, der Sohn nach der Hauptschule eine Lehrstelle. Alle sind glücklich. Am glücklichsten aber sind die Fundamentalisten.
Den deutschen Verfassungsschützern zufolge spielen sie allerdings eine Doppelrolle. Einerseits präsentieren sie sich in der Öffentlichkeit als unpolitische Vertreter des Islam, andererseits aber betreiben sie vor allem in den Gettos Eigenpropaganda. Die Frage bleibt: Mit welchem Ziel? Studien wie die neue Arbeit von Rainhard Hocker, Jugendliche in islamischen Organisationen, zeigen, dass sich der wachsende Einfluss bestimmter Organisationen vor allem auf türkische Jugendliche auswirkt. Die Fundamentalisten haben ihre Chance erkannt. Dieses vernachlässigte gesellschaftliche Feld in den Gettos bearbeiten sie gezielt. Inzwischen gibt es in Deutschland fast die gleichen Verhältnisse wie in den Gettos der 12-Millionen-Metropole Istanbul. Dort kümmern sich die Vertreter des politischen Islam um die, die der Staat vernachlässigt. Sie streben durch aktive Tätigkeiten gesellschaftliche und politische Veränderung an.
Für die islamischen Organisationen in Deutschland haben die Muslime hier ihr zuhause und müssen nach den Regeln der Scharia leben können. Sie betrachten Europa als Gebiet des Islam und meinen, dass für die Menschen islamisierte Räume geschaffen werden sollten - ob für eine Schulklasse oder ein ganzes Stadtviertel. In Deutschland bekennen sich die Islamisten nach außen zum Grundgesetz. Nach innen aber gilt das Gesetz der Scharia. Nicht selten ziehen Spitzenfunktionäre die Mehrehe vor. Sind solche Dialogpartner glaubwürdig?
Die islamischen Organisationen repräsentieren zwar laut Verfassungsschutz nur zehn Prozent der türkischen Bevölkerung - Tendenz steigend - , dürfen aber in Deutschland die meisten Moscheen und "islamischen Kulturzentren" errichten. Sie vertreten verschiedenste islamische Sekten und sind untereinander oft zerstritten. Sie haben allerdings ein gemeinsames Ziel: die Islamisierung in Deutschland, um die Errichtung einer islamischen Staatsordnung in der Türkei zu erreichen.
Die streng hierarchisch gegliederte Organisation der Süleymanci mit rund 20000 Mitgliedern unterhält eigenen Angaben zufolge 320 "islamische Kulturzentren". Hier werden 60000, vor allem türkische Knaben und Mädchen, nach der Lehre des Süleyman Efendi erzogen. Jahr für Jahr werden junge Menschen als Elite-Muslime in die deutsche Gesellschaft entlassen - mit deutschem Pass und Süleymanci-Identität.
Das Programm des Verbands Islamischer Kulturzentren (VIKZ), der im Stuttgarter Stadtteil Heslach eine Moschee und ein islamisches Zentrum samt Wohnungen und Schülerwohnheim errichten will, sieht vor, die Islamisierung in Deutschland durch Ausweitung von Koranschulen und Bildungseinrichtungen zu erreichen. Diese Meinung vertritt auch der Kulturanthropologe Werner Schiffauer in seinem neuen Buch "Die Gottesmänner".
Der Süleymanci-Orden, zu dem der VIKZ gehört, ist ein Abkömmling der im 14. Jahrhundert gegründeten Naksibendi-Sekte. Gebetet wird nur hinter einem Vorbeter, gegessen wird nur das von eigenen Metzgern geschächtete Fleisch. Der Gründer des Ordens, Süleyman Hilmi Tunahan, ist für sie: "Unser Größter, unser Heiliger." Über ihre Lerninhalte weiß man wenig. Es gibt keine Publikationen, die Aufschluss über ihre Glaubensrichtung geben. Ihre Zeitschrift "Anadolu" mussten die Süleymanci nach antichristlichen und antijüdischen Attacken 1980 einstellen. Sie verstehen sich als die wichtigsten Bewahrer des Islam und glauben, dass nur 300000 Muslime, allesamt Süleymanci, auserwählt seien, ins Paradies zu gelangen.
Was der VIKZ in Heslach genau vorhat, weiß man nicht. Sowohl beim ersten großen Treffen im Rathaus als auch am runden Tisch vor kurzem, gingen seine Vertreter mit Informationen sparsam um. Ihr Konzept haben sie bis heute nicht eindeutig dargelegt. Auch das Süleymanci-Internat in der Mannheimer Pettenkoferstraße mit Klassenräumen für rund 200 Jugendliche ist ein Buch mit Siegeln.
Die bundesweiten "Kulturzentren" dienen neben religiösen Zwecken vor allem der Jugendarbeit. Die Moschee spielt nur eine Nebenrolle. Auch in Stuttgart geht es vorrangig um Jugendarbeit. Nach eigener Angabe sollen jungen Leuten islamische Werte vermittelt werden. Die Süleymanci aus Köln arbeiten in Heslach mit den Nurcu aus Stuttgart zusammen. Ihr hiesiger Partner ist die Religionsgemeinschaft des Islam von der Gemeinschaft Jama’at un Nur, diese wiederum ist ein wichtiges Mitglied im Islamrat.
Die Süleymanci dagegen sind im Zentralrat der Muslime (ZMD) vertreten. Der Generalsekretär des ZMD ist gleichzeitig Generalsekretär des VIKZ. Der Zentralrat, der angeblich von Saudi-Arabien aus über die Islamische Weltliga finanziert werden soll (siehe "Moslemische Revue" 4/94, S. 278), pflegt sehr gute Kontakte zum Islamrat. Beide möchten als Körperschaft des öffentlichen Rechts anerkannt werden und auch den muslimischen Kindern in den deutschen Schulen Religionsunterricht erteilen. Die Milli Görüs dominiert den Islamrat und ist laut diverser Gerichtsbeschlüsse und Verfassungsschutzberichte aller Bundesländer "eine Organisation, die eine radikal-muslimische Geistesrichtung vertritt". Die Verhältnisse sind verstrickt.
Moscheen und Gebetshäuser gibt es in Stuttgart mehr als genug. Sie werden schlecht besucht. Voll sind die Moscheen nur an bestimmten Tagen des Jahres. Selbst freitags sind sie nicht ausgelastet. Bekanntlich muss im Islam der Gläubige zum Beten nicht unbedingt in die Moschee gehen. Er darf überall beten. Zu fast jeder Moschee wird seit kurzem auch ein "islamisches Bildungs- und Kulturzentrum" gebaut. Hier sollen die Erwachsenen von morgen nach den Lehren der "Großen vier - Süleyman Efendi, Said-i Nursi, Fetullah Gülen oder Necmettin Erbakan - gebildet werden.
Unsere Gesellschaft aber braucht europäisch denkende, tolerante und offene Menschen. Deutsche, Türken, Deutschtürken.