2 Nisan 2016

Ahmet Arpad'ın "Transit" çevirisi

Çevirmenler Meslek Birliği (Çevbir), 2 Nisan 2016

Ahmet Arpad ile Nazi döneminden bir kaçış ve sürgün öyküsü olan "Transit" kitabının çevirisi üzerine konuştuk.

Damla Göl: Roman çevirmenin de tarihi bir kitabı çevirmenin de kendine has zorlukları var. Peki ikisini harmanlayan bu kitapta ne gibi biçimsel zorluklar vardı?

Ahmet Arpad: Anna Seghers'in "Transit" romanını, yazarın daha önce çevirmiş olduğum "Güven" ve "Karar" romanlarında olduğu gibi ilgiyle çevirdim. Gerek yazarın anlatımı, gerekse romanına konu ettiği 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan gerçekler yabancım olmadığı için herhangi bir zorluk çekmedim.

Damla Göl: "Mutlaka çevirmem gerek" deyip yayınevine önerdiğiniz kitaplar oldu mu? Size gelen kitap tekliflerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ahmet Arpad: Alman dili edebiyatından dilimize kazandırdığım ellinin üzerinde yapıtın çoğu tarafımdan yayınevlerine önerilmiş kitaplardır. Tabii bana gelen öneriler de oluyor. Aralarında bir seçim yaparken bunların toplumsal, insancıl ve savaş karşıtı yapıtlar olmasını yeğliyorum. Çevirilerimin içinde polisiye ve aşk romanları yoktur!

Damla Göl: Çeviri süreçlerinizi nasıl geçirirsiniz, bu süreçte muhakkak yaptığınız şeyler, ritüelleriniz var mı?

Ahmet Arpad: Sözleşmeyi imzalamadan önce kendime bir program yaparım ve çeviriyi teslim edeceğim süreci belirlerim. Çeviri süreci tabii öncelikle yapıtın konusuna ve yazarının anlatımına bağlıdır. Bundan yola çıkarak her gün ortalama kaç sayfa yapabileceğime karar veririm. Hiçbir gün öngördüğüm sayfa sayısından fazlasını çevirmem. Çeviri bittikten sonra da birkaç günlük bir 'bekleme' süreci gelir. Çevirinin tesliminden önceki son okuması bir veya iki hafta alabilir... 'Acele işe şeytan karışır' atasözü çeviri için de geçerlidir!

http://www.kitapyurdu.com/kitap/transit/386204.html


1 Nisan 2016

Mavi gözlü, sarışın

Toplum Gazetesi, Nisan 2016
AHMET ARPAD

Resmi açıklamalara inanmak gerekirse 2050 yılına gelindiğinde Almanya'da 25 milyon daha az "safkan" Alman yaşayacak. Yaşam koşulları son 15 yılda zorlaşan ülkede insanların giderek evlenmekten ve çocuk doğurmaktan kaçınması Almanya'yı yönetenleri korkutuyor. Bu "ürkütücü" nüfus gerilemesini nasıl önleyeceklerini bilmiyorlar. Bundan 80-90 yıl önce de yönetenlerin benzeri bir sorunu vardı! Birinci Dünya Savaşı'nın ardından ve yaşam koşullarının zorlaştığı 1920'li yıllarda Almanya'da nüfus büyük bir hızla azalmaya başlamıştı. 1933'te başa geçen nasyonal sosyalistler safkan Alman ırkının geleceğini güvenceye almak için doğum oranının bir an önce artması gerektiğini kafalarına koymuştu. Bu nedenle de Hitler ‘in sağ kollarından Heinrich Himmler, emri altındaki SS'lere 1935 yılında "Lebensborn yurtlarını" kurdurtmuştu. Evlilik dışı ilişkiler sonucu hamile kalanların kürtaj yapması da yasaklanınca kadınlar çocuklarını artık Lebensborn'larda dünyaya getirmeye başlamıştı. Ancak doğumun ardından annelerinin elinden alınan çocukların yetiştirilmeleri devlet sorumluluğu altına girmişti.

Savaşın başlamasıyla Himmler, işgal edilen ülkelerde görev yapan tüm SS'lerle yüksek rütbeli polislere yolladığı bir emirle onlardan, "sınır ötesi görevlerinde geleceğin Alman neslini unutmamalarını" talep etmişti. SS subaylarının yabancı kadınlarla yapacağı evliliklerden veya evlilik dışı ilişkilerden dünyaya gelecek çocuklar devlet güvencesi altındaydı. "Ülkenin parlak geleceği için safkan, güzel ve sağlıklı bir üstün Alman ırkı yetiştirmekti Nazilerin kafasından geçen" diye yazıyor Dorothe Schmitz-Köster, "Alman Anneler Hazır mısınız?" adlı kitabının önsözünde. Himmler politik amaçlı bu emriyle yakışıklı SS subaylarını zinaya teşvik ederken evlilik dışı ilişkileri de yasallaştırmıştı. Özellikle Norveç, Belçika ve Fransa'da da bu amaçla 13 Lebensborn yurdu açılmıştı.

1945'e kadar Almanya'daki yurtlarda "safkan üstün ırk" ideolojisine uygun 8 bin çocuk dünyaya gelmişti. Norveç'te babası SS subayı olan çocukların sayısı 12 bin idi. Himmler'in bu ülkeyi çok önemsemesinin ve adamlarına "Çok sayıda Norveçli kadınla ilişkiye girin" diye emir vermesinin nedeni, Norveçlilerin "güzel ırk" Vikinglerin torunu olduğuna inanmasıydı. İlerleyen savaş yıllarında Himmler'den gelen bir emirle askerler Polonya, Fransa ve Yugoslavya'da Alman'a benzeyen küçük çocukları kaçırmaya başlamıştı. Almanya'ya getirilen ve çocuksuz Nazi ailelere evlatlık verilen bu çocukların sayısı belli değil. Nazilerin düşündeki Alman'a uyması için en önemli ölçütlerden biri kafatasıydı. Alnı ile başının arkası arasındaki mesafe ne kadar uzun olursa çocuk o kadar çok "gerçek" Almandı!

Bundan bir kaç yıl önce Nazi dönemi üzerine araştırmalar yapan soybilimci Hans-Peter Wessel kendisiyle yaptığım bir görüşmede: "Almanya'da kafatası ölçmek Nazilerden önce başlamıştı" demişti. "Teyzem İrma 1924'te ortaokuldayken müdür yardımcısı Dietrich Klagges bütün çocukların kafatasını ölçmüş. Nasyonal sosyalist ideolojiyi Almanya'ya Hitler getirmemiştir. Sonraki yıllarda Braunschweig eyaleti içişleri bakanı olan Klagges, Avusturyalı Hitler'in 25 Şubat 1932'de Alman pasaportu alabilmesinde de büyük rol oynamıştır." Savaş yıllarında Danimarka'da 6 bin, Belçika'da 40 bin, Hollanda'da 50 bin kadın, Alman babadan çocuk doğurmuştu. Fransa'da ise tarihçi Fabrice Virgil‘in yeni bir araştırmasına göre SS subayları geride 200 bin çocuk bırakmıştı. Uzmanlar günümüzde 1 milyon Fransızın babasının ve dedesinin Nazi askeri olduğunu iddia ediyor! SS arşivlerine göre Rusya'da da "birkaç yüz bin çocuk" Alman babadan. Savaş bitiminde Lebensborn yurtları, buradaki anasız babasız çocuklar ortada kalmasın diye kapatılmamıştı. Çocuk sağlığı uzmanı Profesör Hellbrügge , Münih yakınlarındaki Steinhöring yurdunu gezdiğinde burada sadece sarışın, mavi gözlü ve güzel çocuklarla karşılaşmıştı. Ancak hepsi dalgın, suskun, içine kapanıktı. Hellbrügge 20 yıl geçtikten sonra o çocukları tekrar bulmuştu. Çok az "Lebensborn" çocuğu ilkokulu bitirebilmişti. Sarışın güzel çocukların zekâsı en alt düzeydeydi. Sinir sistemleri bozuk, seks yaşamları sıfır, suç işlemeye çok yatkın insanlar bulmuştu Hellbrügge. Nazilerin "safkan üstün ırk" düşü çok şükür gerçekleşmedi!

16 Mart 2016

Eine Jugend zwischen zwei Welten

Schwäbisches Tagblatt, 16.03.2016

Edzard Reuter und Ahmet Arpad sprachen im Hirsch über ihre besondere Beziehung zur Türkei. Was bedeutet Heimat für Menschen, die geflohen sind? Und wie kann die Integration von Zuwanderern gelingen? Darüber diskutierte der ehemalige Vorstandschef der Daimler-Benz AG Edzard Reuter am Montag mit dem Journalisten und Übersetzer Ahmet Arpad.

Philipp Koebnik


Tübingen. Wohl vor allem wegen ihm waren am Montag knapp 100 Interessierte in die Begegnungsstätte Hirsch gekommen: Edzard Reuter, ehemaliger  Vorstandsvorsitzender der Daimler-Benz AG und Bestseller-Autor. "Es ist sehr schön, nach 55 Jahren wieder einmal in Tübingen zu sein", freute er sich.
Edzard Reuter wurde 1928 als zweiter Sohn von Ernst Reuter, dem ehemaligen Regierenden Bürgermeister Westberlins, geboren. Vor den Nazis floh der sozialdemokratische Vater mit der Familie 1935 in die Türkei. "Es war eine Flucht, aber ganz anders als das, was die Menschen durchmachen, die heute in Europa Schutz suchen", sagte Reuter. Die Familie fuhr "hochbequem mit dem Orientexpress" nach Istanbul. "Für mich als Kind war das ein Abenteuer, ständig unbekannte Städte zu sehen und die wechselnden Passagiere zu beobachten", erinnerte sich der 88-Jährige.
Die Familie ging nach Ankara, wo Reuter aufwuchs. Schon nach wenigen Tagen habe er Kontakt zu anderen Kindern gefunden. "Wir haben uns mit Händen und Füßen verständigt." Er gewann schnell Freunde, spielte mit den anderen Jungen Fußball. Und schnell lernte er auch die Sprache. "Ich fühlte mich unter meinen Freunden zu Hause, das war meine Welt." Mit 18 Jahren ging er zurück nach Deutschland, wo er Mathematik und Physik studierte. Im Jahr 1946 trat er der SPD bei. Seit 1964 arbeitete er bei Daimler, von 1987 bis 1995 war er Vorstandschef der Daimler-Benz AG. Die Türkei blieb dabei immer seine "zweite Heimat", wie er sagt. "Nicht auf abstrakte Weise - ich fühle mich den türkischen Menschen verbunden." Vor allem die Gastfreundschaft hat ihn nachhaltig beeindruckt.
Der 1942 geborene Arpad wuchs in Istanbul auf, wo er ein deutsches Gymnasium besuchte. Sein Vater hatte als junger Mann seine Liebe zur deutschen Sprache entdeckt, die er an die Kinder weitergeben wollte. "Ich habe schon früh die deutsche Kultur und Mentalität kennengelernt, vor allem über meine Lehrer."
Mit 26 Jahren ging er in die Bundesrepublik, um eine Ausbildung zum Hotelfachmann zu machen. Bald jedoch fing er an, als Journalist für verschiedene - vor allem türkische - Zeitungen zu arbeiten und zu fotografieren. Außerdem hat er sich einen Namen als Übersetzer gemacht. Mehr als 50 deutschsprachige Bücher übertrug Arpad ins Türkische, darunter Werke von Stefan Zweig und Heinrich Böll. Für ihn sind die Türkei und Deutschland gleichermaßen Heimat. Mehrere Monate im Jahr verbringt er in dem Land am Bosporus.
Als Reuter 1946 in Deutschland ankam, sah er die vielen Flüchtlinge aus dem ehemaligen deutschen Osten. Sie hausten unter unwürdigen Bedingungen in Massenunterkünften - willkommen waren sie nicht. "Mir wurde klar, wie wunderbar Menschen miteinander teilen können, wie hässlich sie sich aber auch benehmen können."

Flüchtlinge sind keine anonyme Masse

Mit Blick auf die aktuelle Fluchtbewegung nach Europa und die Situation an der mazedonischen Grenze sagte Reuter, es werde oft vergessen, "dass es sich um Menschen handelt, nicht um eine anonyme Masse". Auf den Einzelnen und seine Geschichte einzugehen sei jedoch notwendig - und möglich.
Arpad und Reuter lernten sich 1996 kennen. Beide wollten etwas tun, um das Zusammenleben von Deutschen und Türken zu verbessern. Sie waren 1999 Mitbegründer des Stuttgarter Forums für deutsch-türkische Kulturbegegnung, das heute über 400 Mitglieder zählt.
Beide kritisierten eine gewisse "Gutgläubigkeit" unter den Politikern und den Kirchen, was den Umgang mit türkisch-muslimischen Organisationen angeht. Bei der Suche nach Gesprächspartnern dürfe man nicht unkritisch sein. Von der islamistisch orientierten Gülen-Bewegung beispielsweise müsse man sich distanzieren. Einig waren sie sich darin, dass Integration keine Einbahnstraße sei. Damit sie gelingt, müssten "beide Seiten" aufgeschlossen sein und ihren Beitrag leisten.

13 Mart 2016

'Kaldırımını süpürmek zorundasın!’

TOPLUM, Mart 2016

Bundan çok yıllar önce Stuttgart’a yerleştiğimde ilk öğrendiğim ilginç şeylerden biri kira sözleşmesinde yazan "merdivenlerin ve kaldırımın temiz tutulmasından kiracı sorumludur" maddesiydi. Sırası gelen kiracı eline süpürgesini alıp ortak merdivenleri, binanın önündeki kaldırımı tüm hafta boyunca temiz tutmak zorunda. Yaz, kış demeden. Karlı buzlu günlerde sabahın köründe, gerekiyorsa kahvaltıdan önce, yayalar ayakları kayıp düşmeden, kaldırım tertemiz olmalı. Kiracı, eğer oturduğu binanın iç avlusu varsa, orasını da süpürüp temizlemek zorunda. Sözleşmesindeki sorumluluğunu bir süre yerine getirmedi mi ev sahibi onu evden atabiliyor. Çok daireli apartmanlarda bu görevi üstlenen, çoğunlukla yabancıların kurduğu 'temizlik şirketleri’ var. Her şey Württemberg dükü Eberhard Ludwig’in 12 Ocak 1714 tarihli 'temizlik’ genelgesiyle başlamış! Dükün amacı insanlarını düzene ve temizliğe alıştırmakmış. Fransa’nın Güney Almanya sınırındaki Elsas ve Lothringen bölgesi 1871 ile 1918 tarihleri arasında Alman topraklarına katılınca temizlik genelgesi yöre halkına da uygulanmak istenmiş. Fakat Alman yöneticiler bunu Fransız halka bir türlü kabul ettirememiş!

Saraydaki süpürgeler
Ağaçların ardında, ötelerde, Tuna nehri karlar altındaki geniş vadide ağır ağır süzülüyor. Tepede, sırtını kara çamların örttüğü yamaca dayamış barok Mochental sarayı yükseliyor. Yüzyıllar boyu Zwiefalten manastırındaki piskoposların dinlenceye gelmiş olduğu saray 1985’den bu yana güzel bir kilisenin yanısıra büyük sanat galerisiyle, Almanya’nın tek süpürge müzesini de barındırıyor. Karlsruheli galerist Schrade sarayın büyük salonlarında sürekli düzenlediği sergilerde postmodernizminden günümüze, tablolardan heykellere, çok değişik sanat yapıtlarına yer veriyor. Saray kilisesi de caz konserlerine ve kitap okuma akşamlarına açık. Alt katın bütün salonlarını kaplayan süpürge müzesi görülmeye değer.  Ewald Karl Schrade 1970’li yılların sonunda çok ilgisini çeken bir süpürgeyi satın alıp evine götürürken günün birinde müze kuracağını aklının köşesinden bile geçirmemiş. Aradan geçen yıllarda dünyanın dört bir yanından dostları süpürge yollamış, kendi satın almış, böylece sayıları yüzleri geçmiş. Sağda süpürge, solda süpürge, duvarlarda süpürge, yerlerde süpürge. Ne de çok çeşidi varmış! Sapları kayın ağacından ve bambudan, hindistan cevizi ve hurma ağacı kabuğundan, fil kuyruğu ve samur derisinden, Kenya maymununun kuyruğundan... Süpürge otu yerine tavus kuşu ve deve kuşu tüyleri, kaz kanatları kullanılmış. İçlerinde bazıları var, sapları gümüş kaplama. Onlara aşık olmamak elde değil. Temizlik insanoğluna her çağda gerekli. Firavunlar süpürgeye meraklıymış, Çin İmparatorluğu'nun insanları, Sezar'ın Roması da. Süpürge, yaşamımızda vazgeçemeyeceğimiz dostlarımızdan biri.

Dışarda kış güneşinin son ışınları. Karın örttüğü doğa yavaş yavaş bambaşka renklere bürünüyor, kararıyor, uykuya hazırlanıyor. Sarayın büyük avlusunda iki tavus kuşu duruyor. Kanatlarını açmışlar, rengârenk kuyruklarını kaldırmışlar. Sanki büyülenmişler.

24 Şubat 2016

Friderike'ye Mektuplar

Radikal Kitap, 24 Şubat 2016
Selim İleri

İlkgençliğimde okuduğum incecik bir kitaptı Friderike'ye Mektuplar, Kemal Demirel'in Yankı Yayınları'ndan. Stefan Zweig ilk eşi Frederike'ye yazmış, o mektuplardan seçmeler. Bize eşsiz Zweig'ı kazandıran Burhan Arpad mı çevirmişti? Ödünç vermiştim, bir daha geri gelmedi kitap.

Şimdiyse Stefan Zweig-Frederike Zweig Mektuplaşmalar'ını okuyorum (Ayrıntı Yayınları). 1912'den 1942'ye mektuplaşmayı değerli Ahmet Arpad dilimize kazandırmış. Nefis bir sunuş yazısı, son söz ise Ahmet Cemal'in.

Otuz yılın mektuplaşması roman esintileriyle başlıyor, Zweig'ın o unutulmaz veda mektubuyla sona eriyor. O veda mektubu, ilk okuduğum günden bu yana beni kahreder. Mektuplaşmayı okurken hep Argos'taki Stefan Zweig bölümünü hatırladım, Ahmet Cemal gerçekleştirmişti, Argos'taki en acı özel bölümlerden biriydi.

Ahmet Arpad sunuşta bugünden bakıyor Stefan Zweig'a, çağımızın, günümüzün karanlığından ve Satranç yazarının daha Birinci Dünya Savaşı'ndan başlayarak, yeryüzünün nereye sürükleneceğini saptamış olduğunu vurgulayarak:

"1914'te başlayan I. Dünya Savaşı yıllarında Viyana'daki Savaş Arşivi'nde göreve alınır. Genç yazar ilk yıllarda savaşa coşkuyla bakar, fakat kısa süre sonra hatasını kavrar. Savaş karşıtı ve barışsever Zweig, I. Dünya Savaşı yıllarında doğar." O Zweig artık intiharına kadar barış için mücadele edecektir.

Yine Ahmet Arpad'dan öğrendim: Joseph Roth yazmış Zweig'a Nazilerin korkunç döneminde: "Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak."

Günlüğe düşülmüş bir not, Zweig'tan, Arpad'ın bilgilendirmesiyle: "En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması." Daha hüzünlüsü: "Bizler her yerde vatansız olacağız. Biz bugün bir hiçiz, yarın da bir hiç olacağız." Bu son cümle gerçekten çok düşündürücü. Edebiyatın silahıyla savaşların gözü kara silahları arasındaki müthiş ayrımı derinden duyumsuyorsunuz.

Mektuplaşma çekingen sevgilerle başlıyor; sonraki yıllarda evlilik, iki uygar insanın dostça ayrılması –şüphesiz o ayrılık sebebi de derinden yaralayıcı- birbirlerini hiç yitirmemeleri, yıkımdan ibaret sona usul usul, göz göre göre sürükleniş...

Serüven bilindiğinde, kederi çok daha yoğunlaşan bir mektuplaşma. Dünün Dünyası'nı iç sızıyla okumuştum. Bu mektuplaşma o iç sızısını pekiştirdikçe pekiştiriyor.

7 Şubat 2016

Üyemiz Ahmet Arpad ile Neruda ve Goethe çevirilerini konuştuk



07 Şubat 2016 
Çevirmenler Meslek Birliği (ÇEVBİR)

*Pablo Neruda – Yaşadığımı İtiraf Ediyorum
Damla Göl: Bir çevirinin çevirisini yapma kararını nasıl verdiniz? Temel aldığınız Almanca çeviri ile İspanyolca aslı arasında herhangi bir karşılaştırma, inceleme veya araştırma yapma şansınız oldu mu?
Ahmet Arpad: 1973 yılında ölen Pablo Neruda'nın anıları ilk kez 1974 yılında İspanya'da yayınlandı. Aynı yıl Almanca'ya çevrilip basıldı. Kitabın yayıncısı Luchterhand büyük bir yayınevi, çevirmeni Curt Mayer-Clason da çok ünlü bir çevirmen olduğu için Altın Kitaplar'ın isteği üzerine Almanca'dan severek ve merakla çevirdim. Bu çok ilginç kitap 1975 yılının Mayıs ayında Türk okuruna sunuldu. O günden bugüne toplam 9 baskı yaptı.
Damla Göl: Bu sonraki baskılarda herhangi bir gözden geçirme veya düzenleme yaptınız mı peki?
Ahmet Arpad: Çeviri her yeni baskıda tabii yayıncı tarafından gözden geçiriliyor, takıldıkları yerler oldu mu bana soruluyor. Bu yöntem her çeviride geçerli!
http://www.idefix.com/kitap/yasadigimi-itiraf-ediyorum-pablo-neruda/tanim.asp?sid=PZ0UGIC1A3S4PWHKYOC2
 

*Goethe – Genç Werther’in Acıları
Damla Göl: Ayrıntı Yayınları için Genç Werther’in Acıları’nı çevirdiniz. Kitap bir okur için pek çok sorgulamayı ve yürek sancılarını beraberinde getiriyor. Peki, Goethe’nin yazdıklarıyla derinlemesine uğraşan bir çevirmen bu metinle nasıl ilişki kurar?
Ahmet Arpad: Genç Werther'in Acıları Goethe'nin 1774 yılında yazmış olduğu bir gençlik yapıtı, dili ve anlatımı tabii 18. yüzyıl Almancası. Tanımayan Alman okuru yok! Almanya'da hemen hemen bütün liselerde 11. sınıftan sonra ders programında! Ben ilgiyle çevirdim...
Damla Göl: Mesela ben de bir okur olarak hüzünlendim ve sevindim Werther ile birlikte. Bir çevirmen neler hisseder metinle cebelleşirken?
Ahmet Arpad: Her yapıt çevirmeni etkiler. Böyle olmazsa iyi çeviri olmaz. Tabii bu etkileme okurdakinin aynısı olmayabilir. İlgi, etkileme ve sevdirme çeviriyi kolaylaştırır!
http://www.idefix.com/kitap/genc-wertherin-acilari-johann-wolfgang-von-goethe/tanim.asp?sid=FXD6YP2YWW8W45IEBKKG

16 Aralık 2015

Ahmet Arpad'dan üç yeni çeviri: Stefan Zweig ve Goethe

Turkish PEN Centre, 16.12.2015


Mektuplaşmalar 1912-1942
Stefan Zweig – Friderike Zweig

Avrupa'nın en ünlü yazarlarından Stefan Zweig; gerçek bir kültür insanı, hümanist. Genelde sanat özelde edebiyat olmazsa olmazları arasında. Hassas bir maneviyat, sevgiyle yüklü bir bakış, hakkaniyet gözeten bir akıl Zweig'ın varlığını tanımlayan unsurlar olarak değerlendirilebilir. Zweig açısından sanatçı üretmek, daha sıkı çalışmak zorundadır. Zaman kısıtlıdır. Bir ömre sığdırılabilir olanlarla sığdırılamayacak olanlar arasındaki gerilim Zweig'ı da etkisi altına almıştır. Ama Zweig şahsında zamanı kısıtlayan bir başka odak daha vardır: Dönemin siyasal gelişmeleri. Nazilerin iktidara gelmesi Zweig'ı yerinden yurdundan eder, bir daha geri dönmemek üzere ülkesini terk eder. Mektupları bu terk etme sürecinin sancılarını ele verir, umudun parça parça azalmasını, kültüre duyulan inancın içeriden ve dışarıdan yıkılmasını, bir yazarın koyulaşan hayal kırıklıklarını, sonu intihara uzanan bir hayatın dökümünü yansıtır. Eve dönüş imkânsız hale gelince kıyıcı huzursuzluklar baş gösterir, "onurlu" olmak hiç olmadığı kadar önem kazanır:
Ancak şimdi içinde yaşadığımız huzursuz günler daha sürecek gibi. Ben de davranışlarımı değiştireceğim. Evimde arama yapıldığı için o günlerde Salzburg'u terk etmiştim, onurlu olduğum için de oraya yine dönmeyeceğim...
Zweig'ın mektupları sanatçının hayatındaki sevinç parıltılarını olduğu kadar acılarını ve kırılma noktalarını da okurla buluşturan kuvvetli metinler.
Ayrıntı Yayınları


DOSTLARLA MEKTUPLAŞMALAR (Stefan Zweig)
Mektupları okuyacak zamanınız ve keyfiniz var mı şu sıralar? Olacağını umarım.
Stefan Zweig, kişilikleri birbirinden çok farklı Rilke, Schnitzler, Bahr, Freud, Gorki ve Hesse gibi ünlü isimlerle uzun yıllar mektuplaşmış, onlarla yakın dostluklar sürdürmüştür.
Rainer Maria Rilke ile nazik ve gerçekçi görüş alışverişlerinde bulunmuş, Arthur Schnitzler ile dostça bir baba oğul ilişkisi kurmuş, aralarındaki tüm karşıtlıklara ve eleştirilere karşın Hermann Bahr ona hep yakın bir meslektaşı gözüyle bakmıştır. Kendisinden yirmi beş yaş büyük Sigmund Freud'a hayranlık besleyen Zweig'ın, Maksim Gorki'yle 1923-1936 yılları arasında süren mektuplaşmaları çok ilginçtir. Bunlar büyük sosyalist bir gerçekçi ile yürekli ve antifaşist bir hümanistin birbirlerine  yazdıkları belgesel yanı yüksek mektuplardır.
Tekin Yayınevi


Genç Werther'in Acıları (Johann Wolfgang von Goethe)
İnsanı hayata bağlayan sayısız yol vardır. Aşk da bu yollardan biri, belki de en güzeli. Ama güzel olduğu kadar tehlikelidir de aşk! Mantığın ve aklın ötesindedir çünkü: İçeride, diplerde gerçekleşen bir patlama, kendini aşıp yıkma, sevilen kişide birleşme, erime, hatta kaybolma arzusudur. Her aşk kavuşma arzusunun etrafında döner. Kavuşmak imkânsız bir hal aldığında, infilak etmeyi de göze alır. Goethe'nin Genç Werther'in Acıları, kavuşamamanın yarattığı sarsıntıları işleyen kusursuz bir aşk anlatısı. Aşka tutulmuş insanın neredeyse bütün halleri berrak bir dille, derinlere inen bir bakışla resmediliyor, "şüphe" bile: Hayır, kendi kendimi aldatmıyorum ben! Kara gözlerinin bana olan ilgisini okuyorum, yazgımı da. Evet, hissediyorum; çünkü duygularıma inanıyorum, acaba yüksek sesle söyleyebilir miyim?Yüksek sesle söylenemediğinde, şüpheyi hakikat katına yükselten, inancı paramparça eden aşk... Werther'in körpe aşkı... Sadece kendi toprağında kalan, ama kök salamayan, genişleyemeyen ve tam da bu nedenle yüzünü hayattan ölüme dönen tutkulu aşk...
Ayrıntı Yayınları

7 Aralık 2015

Gözleriniz o kadar güzellik dolu ki...

KİTAP ZAMANI, 7 Aralık 2015
ALİ ÇOLAK

Ahmet Arpad çevirisiyle Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan Mektuplaşmalar 1912-1942 Stefan Zweig ile eşi Friderike Zweig'ın otuz yıl boyunca birbirine yazdıkları mektuplardan yapılmış bir seçki. Kitapta kronolojik sırayla yer alan mektuplar ikilinin tanışma, dostluk ve evlilik yıllarıyla Zweig'ın Brezilya'da intiharına kadar geçen hayatına ait pek çok ayrıntıyı ortaya seriyor.

Friderike von Winternitz, 25 Temmuz 1912 sabahı Viyana'dan kalkıp yaz dinlencesi yaptığı kasabaya dönerken, yol boyunca Emile Verhaeren'in Yaşama Övgüler'ini okumamış olsaydı, belki de ne Stefan Zweig ile tanışıp uzun boylu bir aşk yaşadıktan sonra evlenecek ne de biz, şimdi elimizdeki otuz yılın mektuplarından oluşan kitabı okuma imkânı bulacaktık. Hayatın böyle güzel tesadüfleri vardır. Pek mutlu olmadığı anlaşılan bir evliliği yürüten iki küçük kız annesi Friderike, önceki akşam Viyana'da Zweig'ın dostlarıyla oturduğu bir mekânda, onu uzaktan hayranlıkla izlemiş (bu Zweig'ı ikinci görüşüdür), sabah yol boyunca yazarın çevirdiği Verhaeren şiirlerini okurken ışıltılı heyecanlara kapılmıştı: "Ötelerde tarlalar güneşin altında ne kadar neşeliydi! İşte o anda size selam dolu bu satırları yazmamın çok doğal olacağı aklıma geliverdi."

Bu ilk mektup, ilk temas, biraz çekingen, zarif ve muhatabını ziyadesiyle önemseyen bir üsluba sahiptir. "Niçin Viyana'dasınız?" diye sorar Friderike: "Bana kalsaydı mümkün olduğu kadar az yaşardım o büyük kentte. Buralar o kadar güzel ki. İnanıyorum sizin de hoşunuza gider bu yöre."

30 Temmuz tarihli ikinci mektuptan anlıyoruz ki, Zweig ilkine cevap vermiş ve Friderike bundan sonsuz memnuniyet duymuştur. "Sizin iyi kişiliğinizi hissediyorum." der mektubun bir yerinde. Satırlarını, "Gözleriniz o kadar güzellik dolu ki… Siz her şeyi düşünce dolu bir parıltıyla izliyorsunuz. Karşınızda direnç gösterebileceğimi sanmıyorum." diye bitirir. Friderike, Zweig için her türlü fedakârlığı yapmaya, hayatını onun yoluna adamaya hazırdır; ona sonsuz hayranlık duymaktadır.

Stefan Zweig'ın o ilk yıllara ait mektupları kayıp olduğu için onun neler düşündüğünü, Friderike'ye nasıl mukabele ettiğini öğrenemiyoruz. (Kitapta Zweig'a ait ilk mektup 1917 yılına ait.) Fakat günlüklerindeki notlar, bu açığı biraz gideriyor. 23 Eylül 1912 günü şöyle yazmış: "Öğleden sonra bayan von Wi.'yi ziyaret ettim ve güzelce bir sohbet ettik. Gerçekten oldukça duygulu, o güne kadar rastlamadığım kadar ince ruhlu bir kadın... Hareketlerindeki mükemmel zariflik bana müzik gibi geliyor."

Mektuplaşmalar 1912-1942 / Stefan Zweig - Friderike Zweig, ikilinin otuz yıl boyunca birbirine yazdıkları mektuplardan bir seçki. Tanışma, dostluk ve evlilik yılları, ayrılık ve sonra Zweig'ın Brezilya'da intiharına kadar geçen zamanı kapsayan mektuplar, kronolojik sırayla dizilmiş. Friderike ile mektuplaşmalar, kişisel olan bağlamında bir aşkın ve evliliğin hazırlanışını, gerçekleşmesini ve sonrasını birinci elden anlatıyor. Yaklaşık 18 yıl Salzburg yakınlarındaki Kapuziner villasında geçen en verimli, mutlu yılları ve Stefan Zweig'ın ülke ülke, şehir şehir sürgünlüğünü… Fakat mektuplaşmalar, sadece bir aşkın ve evliliğin haberlerini; Zweig'ın kaygılarını, Friderike'nin mutsuz ilk evliliğini ve iki küçük kızını büyütmeyi nasıl başardığını söylemiyor bize. Otuz yılın edebi ve siyasi atmosferini neredeyse yıl yıl takip ediyoruz mektuplardan.

Kitabın "Sonsöz"ünü kaleme alan Ahmet Cemal haklı, "Stefan Zweig ile 'mektup' arasında bir ilişki kurmak istediğimizde ilk yapmamız gereken şu saptamada bulunmaktır: Stefan Zweig için mektup, başlı başına bir sanattır ya da daha doğru bir deyişle, bir edebiyat metni türünün adıdır." Diğer mektuplaşmalardan ve o benzersiz hikâyesi Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'ndan tanıyoruz; Zweig, dünya edebiyatının en iyi mektup yazarlarından biri.
Fakat Friderike'ye haksızlık mı edeceğiz? Hayır! Friderike her ne kadar gölgede kalmış olsa da kendini edebiyatta var etmek için ömür tüketmiş bir yazar ve mektupları Zweig ustaya mukabele etmekte hiç de başarısız değil. Ben, son yıllardaki bütün "mızmız"lığına, Zweig'ı bezdirecek kertedeki takıntılarına rağmen ve ustamın ruhunu sızlatma pahasına Friderike'nin tarafını tutuyor ve onun Zweig'ı şefkatle koruyup kollama çabasının önünde saygıyla eğiliyorum. Friderike, özverili, anaç ve müşfik bir kadındır ve mütemadiyen iyileştirici bir güce sahiptir. Hangimiz onun gibi birinden mektuplar almak istemez ve hangimiz böyle mektupların sahibine teslim olmazdık! Friderike'nin hatası, galiba Zweig'ın narin ruhunun yorulduğunu, özgür kalmak istediğini fark edememesi; büyük yazarın yaklaştığını hissettiği ölümden önce elindeki yapıtları can havliyle tamamlamak arzusunu doğru okuyamamasıydı.


Zweig, hep bir şeyleri yetiştirmek ister gibi aceleci yaşadı. Nazi'lerin Avrupa'yı kasıp kavurmasıyla hayatı sarsıldı. Evini basıp silah aradılar, eserleri yayıncı bulamadı. Viyana ve Salzburg cenneti cehenneme döndü onun için. Sürgünlük zamanları başladı. Paris, Münih, Frankfurt, Hamburg, Londra, New York ve Brezilya... Buluşmalar ve ayrılıklarla geçen 18 yıllık evlilik 1938'de bitti. Zweig 1939'da Londra'da sekreteri Lotte ile evlendi. Fakat Friderike mektuplaşmaları her şeye rağmen devam etti.

Zweig'ın dramını özetleyen cümle şuydu: "Bitkiler gibi insanlar da uzun süre köksüz yaşayamaz." Zamanının az kaldığını biliyordu ve yazmak istedikleri çoktu. Son zamanlarında Balzac biyografisini tamamlamak için çırpındı. Yazmadan geçirdiği zamanı yoktu neredeyse. Bu yüzden Frederike'nin sızlanmalarına duyarsız kalıyordu çoğu zaman. Mektupları da geçiştiriyordu. Gençliği bolluk içinde geçen Zweig, son yıllarında hep maddi tedirginlik yaşadı. Fakat Friderike'nin güven altında olmasını istiyor. Aklında sürekli yeni kitaplar, yeni basımlar, eksik makaleler… Ve Avrupa'nın her yanından gelen kâbus gibi haberler. Mütemadiyen bunalan ruhu ve ardı arkası kesilmeyen şikâyetler…
 

Mektuplaşmalar, Zweig'ın hayatının kırılma noktalarını ve tutkulu bir aşkın serüvenini ortaya koyuyor. Kitap bir roman olarak da okunabilir. Arka planda, birinci ve ikinci büyük savaşın, Avrupa'nın yıkılışının, kültür bunalımının ve 20. yüzyıl edebiyatının akıp gittiği bir aşk romanı. Ahmet Cemal'in demesiyle, muhtemelen edebiyata mektuplarla başlayan Zweig, dünyamızdaki bize kadar ulaşabilen son sözlerini yine bir mektupta söylüyordu. Hayatına kendi eliyle sor vermezden bir gün önce, 22 Şubat 1942'de Friderike'ye Brezilya Petropolis'ten yazdığı mektupta şöyle diyordu: "Bütün dostlarıma selamlar yolluyorum. Uzun gecenin sonunda doğacak şafağı görmelerini çok arzularım! Sabırsız ben, onlardan önce gidiyorum." 

MEKTUPLAŞMALAR 1912-1942, STEFAN ZWEIG-FRIDERIKE ZWEIG,
ÇEV.: AHMET ARPAD, AYRINTI YAYINLARI, 480 SAYFA, 2. Baskı

3 Aralık 2015

Çevirmenler Meslek Birliği

Üyemiz Ahmet Arpad, Stefan Zweig ve Friderike Zweig'ın mektuplaşmalarını Türkçeye çevirdi. Biz de kendisine bu çeviri sürecini sorduk.


Damla Göl: Stefan Zweig’in yapıtlarına, hayatına ve diline hâkim bir çevirmen olarak, onun bir kitabını daha Türkçeye kazandırmak sizin için ne ifade ediyor?

Ahmet Arpad: Ben, Zweig’ın öyküleri ve denemelerinin yanı sıra değişik mektuplaşmalarını da çevirdim. Zweig, tanıdıktan sonra mutlaka sevilmesi gereken bir yazar! Hümanist, savaş karşıtı ve barışçıl olduğunu hemen hemen bütün eserlerinde hissediyorsunuz. Okur ona tiryaki oluyor! Şimdiye dek 13 eserini Türkçeye kazandırmamın nedeni de bu...

Damla Göl: Mektupların ait olduğu dönemin bunalımı, savaşın huzursuzluğu ve Zweig’in kişisel çıkmazları üslup açısından bir sorun yarattı mı?

Ahmet Arpad: Eşi Friderike ile 1912-1942 yılları arasındaki mektuplaşmalar 20. yüzyılın en önemli döneminde olduğu için „tarihi“ değeri var. Sürekli yolculuklara çıkan Zweig eşine her yerden mektuplar yollamış. Sanatçılarla, politikacılarla bir arada olmuş, Avrupa’daki siyasi gelişmelere değinmiş. Nazi dönemini yaşamış ve vatanını terk etmek zorunda kalıp, bir mülteci yaşamı sürdürmüş. Ve son anına kadar Friderike’ye mektuplar yollamış! Stefan Zweig mektuplarında yaşadıklarını bütün iyi ve kötü yanlarıyla anlatırken gerçekçi kalmasını başarıyor. Bu nedenle bende hiçbir sorun yaratmadı. Mektupları derleyerek kitabı yayına hazırlayan Salzburglu Gert Kerschbaumer'i yakından tanıdığımdan takıldığım bazı yerlerde kendisiyle görüşerek düşüncesini aldım. 1920'den sonra Almanya'daki siyasi gelişmelerle Nazi dönemi üzerine de genel bilgiye sahip olduğum için bu konularda zorluk çekmedim.

Damla Göl: Almancaya özgü çetrefilli kelimeleri çözümlerken, sizin de kelime türetmek zorunda kaldığınız zamanlar oluyor mu?

Ahmet Arpad: Tabii bu her dilden yapılan çevirilerde yaşanan bir sorun. Ancak yazarı yakından tanıyorsanız, ne demek istediğini çabuk kavradığınız için pek sorun olmuyor.


Ayrıca Türkiye'deki Stefan Zweig çevirileriyle ilgili olarak "Stefan Zweig çevirilerinde rekor kırdık!" başlıklı haber okunabilir: http://www.zaman.com.tr/kultur_stefan-zweig-cevirilerinde-rekor-kirdik_2327308.html