![]() | ||||
| Avrupa Gün, 29.10.2012 |
29 Ekim 2012
27 Ekim 2012
Augenblicke
Ahmet Arpad fotografiert Menschen, die er auf seinen vielen Reisen im Osten der Türkei getroffen hat. Jedes Bild erzählt eine kleine Geschichte.
![]() |
| Wochenendbeilage der Stuttgarter Zeitung vom 27.10.2012 |
21 Ekim 2012
Karaormanlar’ın doğasından Zürih’in bankalarına
Cumhuriyet 21.10.2012
STUTTGARTAHMET ARPAD
Karlsruhe’den Konstanz gölüne giden tren saat tam 08.09’da hareket etti. Baden-Baden ve Offenburg’dan sonra bütün yol Karaormanlar’dan geçiyor. Yamaçlar yemyeşil, üzerlerinde koyunlar, inekler, tepeler silme kayın, meşe ve çamın çeşidiyle dolu. Ağustos ayındaki birkaç günlük aşırı sıcağın dışında tümü serin geçti diyebileceğimiz bir yazın ardından bu güzel yörede güz kendini gösteriyor. Yağışlı son haftaların ardından dere yatakları dolu. Sular köpüre köpüre akıyor, kimi yerde küçük çağlayanlar oluşuyor. Bir buçuk saatlik yolculuğun ardından indiğimiz Triberg dar bir vadinin yamaçlarına kurulmuş, şifalı suları ve guguklu duvar saatleri ile ünlenmiş bir kasaba. 1730 yılında Schönwaldlı saatçi Franz Ketterer’in buluşu olan bu tahta saatler bir Karaormanlar simgesi. Birçok yabancı için hâlâ guguklu veya kuşlu saat demek Almanya, Karaormanlar demek! El işçiliği bu güzel saatler ülkenin geleneği. Triberg’den yola çıkarak Güney Karaormanlar’ı iki günde geçmek ve güzel Titisee’ye ulaşmak amacımız. Oradan da karayolundan Konstanz Gölü’ne ve daha ötesindeki Zürih’e! Göz alabildiğine çayırlar, yeşil çam ormanları, sarının her renginin yavaş yavaş görülmeye başladığı kayınlar, meşeler bize gün boyunca eşlik ediyor. Ötelerde, uzaklarda bir yerde, koyu mavi, kara doruklar, güneyin en yüksek dağı, 1500 metrelik kayak merkezi Feldberg. Yamaçların bitiminde, aşağıda vadilerde, çayırların ortasında kocaman Karaorman çiftlik evleri. Ancak bu güzelliklerin bir de çirkin yanı var. Kimi yerde hastalıklı ağaçlar göze batıyor. Doğaseverlerin 80’li yıllardan bu yana sürekli toplumun dikkatini çektiği bu ürkütücü gerçek, her türlü önleme karşın önü bir türlü alınamayan büyük sorun. Özellikle iğne yapraklı ağaçlarda zararın ürpertici ölçüye vardığını yürüyüş sırasında görüyoruz. Yükseldikçe dalları cılızlaşmış ağaçlar artıyor. Güneş ışınlarının burada daha güçlü olması, topraktan az su almaları, kış aylarında yükseklere sisin ve bulutların daha fazla inmesi, ağaç ölümünde önemli nedenler. Akşamüstü Furtwangen’in az ötesindeki bir pansiyonda konaklamaya karar veriyoruz. Odamıza hemen çıkmıyoruz. Ayakkabılarımızı çeşmenin yanına bırakıp, terastaki tahta masalara kuruluyoruz. Az sonra garson kız beyaz şarapları getiriyor. Ötelerde, mavi, kara dorukların ardında güneş batmaya hazırlanıyor. Kişi böylesine doğa dolu bir günün ardından Türkiye’nin doğasını düşlemeden edemiyor. Gökova’yı, Yatağan’ı, Aliağa’yı, Bergama’yı İzmit Körfezi’ni, Çamlıhemşin’in Fırtına Vadisi’ni... Düşlüyoruz, doğayı yitirmemek için insanların kafa yapısının değişeceği günleri de! Konstanz Gölü’nde sabah sisi. Arabalı vapurlar, küçük beyaz gemiler iki kıyı arasında gidip geliyor, peşlerinde besili martılar. Az sonra bindiğimiz tren bizi Zürih’e götürüyor. Arazi gölden hemen sonra hafif hafif yükseliyor. Yine çayırlar, yine inekler. Winterthur’dan sonra ötelerde dağlar beliriyor, Alplerin dorukları. Ve bankalar ve bankerleriyle Zürih! Kasalarına kara para kaçıranların onlarca yıl servetler doldurduğu ünlü kent. Resmi verilere göre vergi kaçıran varlıklı 100 bin Alman, İsviçre bankalarındaki sırdaş hesaplara 23 milyar Avro para taşımış. 2007 yılında kara para sorununun ilk üzerine gidildiğinde 330 bankaya sahip küçücük Alpler ülkesinde sırdaş hesaplarda 1.4 trilyon Avro yattığı ortaya çıkmıştı. Credit Suisse’in bir belgesine göre de bu paranın yüzde sekseni vergi kaçıranlara aitti. Sadece bir yıllık faizi yaklaşık 80 milyar Avro! O günlerde Türkiye’den de yurtdışına toplam 100 milyar dolar kara para çıktığı söylenmişti. Bankalarında yatan yabancı paralar İsviçre’nin tek “hammaddesi”... Son birkaç yıldır bazı Zürih bankalarındaki “köstebekler”in ortaya “gizli listeler” atması üzerine gözü korkan varlıklı Almanlar kendilerini ihbar etmeye başladı. İsviçre bankalarının “altın devri” yavaş yavaş geride kalıyor gibi. Birleşmiş bir Avrupa’da artık böyle yaşamaya devam edilemeyeceğini acaba günün birinde kabullenecekler mi?
www.ahmet-arpad.de
7 Ekim 2012
'Bizdeki aydın sınıfını gördükçe öfkeleniyorum...'
Cumhuriyet 07.10.2012
STUTTGARTAHMET ARPAD
9 Kasım 1918’de Almanya’ya parlamenter demokrasi gelir. 9 Kasım 1923’te Hitler Münih’te başarısız bir darbe girişiminde bulunur. 9 Kasım 1938 gecesi Almanya’da Naziler binlerce Yahudi işyerini yağmalar, 270 sinagogu ateşe verir, Yahudileri öldürür. 9 Kasım 1989’da Berlin’deki duvar yıkılır. Görüldüğü gibi 9 Kasım Almanya’nın yazgısıdır!
“Bizdeki aydın sınıfını gördükçe öfkeleniyorum, fakat yapacak bir şey yok, çünkü onlar gerekli; böyle olmasaydı köklerini çoktan kazırdık!” Hitler 10 Kasım 1938 günü Münih’te yaptığı bir konuşmada böyle söylemişti. İki yıl sonra onunla bir röportaj yapan Hermann Rauschning’e söyledikleri de düşündürücüdür: “Ben akılcı eğitim istemiyorum. Niyetim bilimle ülkemin gençliğini yok etmek değil.” Hitler ülkeyi “teslim aldığı” 1933’ten başlayarak komünistleri, aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri, bilim adamlarını ve yazarları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başlamıştı. Özellikle 1933 yılının Mart ve Haziran aylarında çıkarılan “halkı ve ülkeyi korumak” amaçlı yasalarla öncelikle basın kontrol altına alınmıştı. Hitler’e göre, basının toplumu yönlendirme ve etkileme gücü büyüktür, o geçici değil, sürekli kullanılmalıdır! Bu amaca ulaşmak için yayın organları “eşitlenirken”, daha doğrusu bütün basın organları birbirine uydurulurken, basın özgürlüğüne de büyük bir darbe indirilmişti. Bu girişimlerin hemen ardından, 1934 yılının ilk günlerinde yürürlüğe giren “yazıişleri müdürleri”yasasıyla da gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratılmıştı. Gazetelerde yazıişleri müdürü görevini üstlenecek kişilerin mutlaka “saf kan Alman” ve politik açıdan “çok güvenilir” elemanlar olması koşulu getirildi. Bu süreçte parti kendi adamlarını sorumlu görevlere yerleştirdi. Yeni yasayla Ocak 1934’ten başlayarak birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi.
Nasyonal sosyalistler böylece ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında tüm medyayı çıkarlarına uygun yönlendirmeyi başarmışlardı. Bütün gazeteler hükümetin düzenlediği basın toplantılarına muhabir yollamak zorundaydı. Neyin nasıl yazılacağına da, Hitler’in hemen 1933’ün ilk haftalarında kurduğu ve başına da Goebbels’i geçirdiği ‘propaganda bakanlığı’ karar verecekti. Basından pek karşı tepki gelmedi. Tepki gösterenler de işten atıldı, Almanya’dan kovuldu ya da öldürüldü. Bazıları kendiliklerinden başka ülkelere iltica ederken, birçoğu da toplama kamplarına sürüldü. Bunlardan biri de Münih yakınlarındaki, hemen Mart 1933’te kurulan ve nasyonal sosyalist ideoloji karşıtı gazetecilerin yanı sıra sendikacılarla aydınların da atıldığı Dachau kampıydı. Her türlü nümayiş ve protesto da acımasızca eziliyor, insanlar içeri alınıyordu. Basının devlet tarafından “denetlenmeye” başlanmasının tek amacı Alman halkını nasyonal sosyalist ideolojiye uygun olarak etkilemenin en kolay yol olmasıydı. Seslerini çıkarmak yürekliliğini gösteremeyen gazete sahipleri 1933 yılının Haziranı’nda kurulan medya kontrol meslek birliğinin başına Max Amann adında bir Nazi’nin geçmesine de göz yumdular. Hitler’in 44. doğum günü olan 20 Nisan’da ünlü çizer Emil Stumpp’un yaptığı Führer karikatürünü birinci sayfadan yayımlayan ünlü Dortmund gazetesine hemen ertesi gün el konuldu, mal varlığı ve sermayesi partiye aktarıldı. Çizer Stumpp’un da Almanya’da çalışması yasaklandı.
1935’ten sonra da “yönetenleri küstüren” veya “basının şerefini lekeleyen” herhangi bir haber veren gazeteler meslek birliğinden çıkarıldı. Hitler’in nasyonal sosyalist devleti böylece birkaç yıl içinde medyayı sadece kontrol etmeyi başarmamış, ne türlü yayın yapacağına da karar vermekle onu bütünüyle ele geçirmişti. Aynı süreçte tabii Yahudi azınlığın tüm yayın organlarına da el kondu. Yayınevleri kamulaştırılırken, karşı çıkabilecekleri düşünülenler başkalarına satmak zorunda bırakıldı. Ülkede gücünü pekiştirmekte olan Hitler’in NSDAP partisi zamanla basını amaçlarına uygun yönlendirmeyi başarmıştı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels’in tek amacı ilk günden başlayarak tüm basını, radyoları ve her türlü yayın organının düşünce ve görüşlerini baştan sonra denetlemekti. Goebbels, “Ben bakan olarak gazeteleri yasaklayamam” diyordu. “Fakat hükümet basınla baş etmek zorunda kalırsa gereken tüm yöntemleri mutlaka bulacaktır! Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır. Biz ona elimizi uzatacağız ve onun da uzattığımız bu eli kayıtsız şartsız tutmasını bekliyoruz...” Nasyonal sosyalist parti çıkardığı yasalarla, “yönetenlerin korkulu düşü” olan medyayı kendi politik çıkarları doğrultusunda standartlaştırmıştı!
Naziler savaş yıllarında tüm ülkede gazetelerin yüzde 36’sını kontrol ediyordu. Tirajı yüksek bu yayın organları halkın yüzde 82’si tarafından okunmaktaydı! Ellerine geçirdikleri yayınevleri arasında ünlü Ullstein da vardı. Kitap ve gazete Hitler’in korkulu düşü idi. Hitler Almanya’sında bireye yapılan baskı 10 Mayıs 1933’te kitapların yakılmasıyla başlamıştı. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig ateşi boylamıştı! İnsanların okumaması, düşünmemesi demekti. Führer, gazete ve kitabın silahtan daha güçlü olduğunu çabuk kavramış, basın özgürlüğüne son vererek de tüm demokratik ve liberal güçleri susturmayı başarmıştı!..
www.ahmet-arpad.de
16 Eylül 2012
Hitler’i kimler finanse etti?
Cumhuriyet 16.09.2012
AHMET ARPAD
Adolf Hitler ve yandaşları 8 Kasım 1923’te Bavyera’da bir darbe girişiminde bulunurlar. “Geçici Alman Ulusal Hükümeti”ni ilan eden darbeciler ertesi gün silahlanıp Feldherrenhalle’ye yürürler. Çıkan çatışmada Hitler ve adamları 4 polisi öldürür. İhtilal girişimi başarılı olmaz, darbeciler tutuklanır. Darbe girişimi ile devletin güvenliğini tehlikeye sokmuşlardır. Bu suçun cezası idamdır. Ancak Hitler sadece 5 yıl hapis cezasına çarptırılır. Çünkü onu destekleyenler, başta eyalet Adalet Bakanı Franz Gürtner olmak üzere politikaya damgalarını vurmuş kişilerdir.
Hitler, Landsberg hapishanesinde 9 ay kaldıktan sonra serbest bırakılır. 1933’te Almanya’ya el koyan Hitler ile yardakçılarının palazlanması ve 13 yıl ayakta kalması, Alman endüstrisinin “babaları” sayesinde mümkün olmuştu. Onlarsız Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası’nın orduları, Flick, Krupp, Thyssen ve şürekası olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı. Onlar sayesinde Nazi Almanyası 1942-1944 arasında silah gücünü üçe katlamıştır. Adolf Hitler’e verilen büyük parasal destek daha 1920’li yıllarda Bavyera’da başlar. Oradan diğer Alman kentlerine, Avusturya’ya ve İsviçre’ye de sıçrar. Avrupa’ya kaçmış bazı varlıklı Rus asilleri “Bolşevik düşmanı” Hitler’e destek verirken Yahudileri sevmediği bilinen Henry Ford da Hitler’in partisi NSDAP’ye bağışta bulunur! Aynı dönemde Mussolini yönetimindeki İtalyan faşistlerinin bile İsviçre bankaları kanalıyla milyonlarca markı Führer’e yollamış olduğu biliniyor. Hitler hapiste olduğu günlerde de para aramayı sürdürür. O günlerde desteğini kazandıkları arasında besteci Richard Wagner’in oğlu ile eşi de vardır. Bu iki ünlü özellikle Atlantik ötesinde başarılı olurlar! Hitler’le Henry Ford’un felsefeleri ve düşünceleri birbirine çok benziyordu, demiştir ilerde Winifred Wagner. “Bir görüşmemizde Almanya’yı Yahudilerden temizlemek isteyen Hitler gibi birine destek vermeye hazır olduğunu söylemişti...” Evet, o dönemlerde herkes çıkarları karşılığında Nazileri desteklemişti! İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin yanında oldukları için Nürnberg mahkemesinin suçlu gördüğü endüstri patronları günlerini bir zamanlar Hitler’in kaldığı Landsberg hapishanesinde geçirirler. Yeni Almanya için ortak planlarını orada yaparlar. 40 milyona yakın insanın ölümünden, Hitler’e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur. 1945’ten sonra İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya’ya, Sovyetler’e karşı “kale” görevini verirler. Ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi gerekmektedir. Hitler’e hizmet vermiş olan Alman endüstrisinin patronları hâlâ hayattadır. Komünistlerden nefret eden, solcuları sevmeyen, ataerkil düzenin temsilcileri, despot ruhlu, politik görüşleri en sağda, NSDAP üyesi bu insanlar ülkeye yine gerekli oldukları için hapisten çıkarılıp aklanırlar. Dizginler yine Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen’in elindedir. Batı Almanya’nın ilk başbakanı Konrad Adenauer’in dediği gibi, temiz suyun olmadığı yerde kirli su dökülemezdi! Bugün yabancı düşmanı Nazilerin Almanya’da etkin olması insanı, “Acaba bu gibilerin kökleri niçin bir türlü kurutulamıyor?” diye düşündürüyor.
www.ahmet-arpad.de
2 Eylül 2012
Ormandaki yaşlı adamın özgür yaşamı!
Cumhuriyet 02.09.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD
Herr Jaeger ile arada sırada karşılarız. Geçenlerde de otobüs durağında oturuyordu. Yanında bir sürü poşet. İçleri dolu. “Hayrola alışverişten mi?” diye soruyorum. “Evet” der gibi başını sallıyor. Jaeger pek konuşkan biri değildir. “Size yardım edeyim.” Poşetlerine uzanıyorum. Yine yanıt vermiyor, sadece gülümsüyor. Az sonra o önde, ben peşinde “evine” doğru yürüyoruz. Karşımızdaki ormanda yaşıyor. 1970’li yılların sonunda çalıştığı kömür deposu kapanınca işsiz kalan, ardından da eşinden boşanan Jaeger sokağa düşmüş! Son otuz yıldır tüm yaşamını ağaçlar arasına kurduğu derme çatma, çadır-baraka karışımı “ev”de geçiriyor. Ona hiç kimse karışamıyor. Ne çevre villalarda yaşayanlar, ne de ormanda devriye gezen polisler. Tahta, karton ve çadır bezinden oluşturduğu “ev”inden vazgeçirtmek için çok uğraştılar. Herr Jaeger dayattı. “Gel, seni bir yurda yatıralım” dediler. İnatla hep karşı çıktı. Baktılar ki olmayacak, ona yardıma karar verdiler. Hali vakti yerinde, iyi yürekli komşular Jaeger’e yiyecek taşımaya, eline birkaç kuruş tutuşturmaya başladı. Devletin verdiği sosyal yardım parasını da, kente inmediği zamanlar, ormandaki barınağına her ay polis getiriyor. Geçen kışın çok soğuk günlerinde belediyenin sosyal hizmet görevlileri her gün ona uğradı, gereksinimlerini karşıladı. Herr Jaeger bir zamanlar yerel bir TV istasyonunun kameralarına “evinin kapıları”nı açıp, ünlendi de!
Avrupa’nın en büyük ve en güçlü ülkesi Almanya’da 700 bin evsiz barksız insan yaşamakta. Kent belediyeleri büyük bir çoğunluğuna hiç olmazsa geceleri başlarını sokacak yer gösteriyor. Yine de 30 bin insan yaşamını tam anlamıyla sokakta geçiriyor. Kar, buz ve yağmurda ormanlar, parklar, köprü altları, kapı içleri, aralıklar, alt geçitler, metro istasyonları onların barınakları. Bir zamanlar iş güç, ev bark, çoluk çocuk sahibi bu insanlar şimdi yalnız. Devletin desteği ölmemelerini sağlıyor... Alman İş Kurumu’nun en son açıklamalarına göre ülkede 3 milyon kişi işsiz. Bundan öteye, artık kimsenin iş vermediği 50 yaşın üzerinde, ümidini iyice yitirmiş 4.5 milyon insan daha var. Ellerine geçen düşük sosyal yardım ile fakirlik sınırında, gelecekleri belirsiz bir yaşam sürdürüyorlar. Devlet toplam 7.5 milyon insanına iş bulamıyor. Resmi verilere göre toplam nüfusun yüzde 16’sı (13 milyon insan) “fakir” kabul ediliyor. Fakirlikten etkilenen çocuk sayısı 2.5 milyon! İlginç bir başka açıklama da, ülkede 4.5 milyon kişinin okuma yazma bilmediği... Az sonra Herr Jaeger’in “evi”ne varıyoruz. Kedisi bizi karşılıyor. Yaşlı adamın ayaklarına sürünüyor. Bana ise pek iltifat etmiyor! “Matilde bak geldim, sana yemekler getirdim” diyor Herr Jaeger. Kedi anlamış gibi topraklara yatıp, şöyle bir geriniyor. “Şu sıralar yağsız şeyler veriyorum, biraz şişman da...” Fakat görünümü sağlıklı Matilde’nin. “O benden genç” derken hafiften gülümsüyor yaşlı adam. Evet, kedi 15 yaşında. Otuz yıldır karşımızdaki ormanda yaşayan Herr Jaeger de 83... Her ikisi de özgür yaşamı seviyor!
www.ahmet-arpad.de
19 Ağustos 2012
‘Hermann Hesse hep genç...’
Cumhuriyet 19.08.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD
Yaşlı mı yaşlı kadın, peşinde yaşlı oğlu, en arkada da ben tarihi Calw mezarlığının kapısından içeri giriyoruz. Küçük adımlarla yürüyor, bir süre sonra duruyor. Eliyle upuzun duvardaki bronz tabelaları gösteriyor. Friedrich ve Emma Gundert, Hermann ve Julie Gundert ve Marie Hesse-Gundert... Çok yaşlı kadının akrabaları! Hermann Hesse’nin 1902’de ölen annesi Marie Hesse, dedesiyle eşi ve annesinin dedesiyle eşi. Hesse’nin annesi, yaşlı mı yaşlı kadının dedesi Friedrich Gundert’in kız kardeşi oluyor! 1916’da vefat eden baba Johannes Hesse’nin mezarı ise Stuttgart’ın banliyösü Korntal’da. Yaşlı kadın az önce Karaormanlar kasabası şirin Calw’a tepeden bakan, pencerelerinden yeşil yamaçların göründüğü iki katlı villasının salonunda oturmuş çaylarımızı içerken anlatmıştı gençliğini, çok eskileri... Hermann Hesse’yi, Güney İsviçre’nin Tessin yöresindeki villasında tanımıştı. 1930’lu yıllardan başlayarak Montagnola’nın bir yamacındaki o eve sık sık gitmişti annesiyle. Aşağı bahçe kapısında yazardı, ziyaretçi kabul edilmez, diye. “Annem çalışma odasının kapısını açtığında Hermann Amca ayakta karşılardı bizi, kolları iki yana açık. Ben deneyimsiz bir genç kız, o ise dünyaca ünlü bir yazar... Kimi zaman, annemin hediyesi olan bir Bach plağını pikaba koyar, bakışlarını karşı yamaçlara dikerdi. O yıllarda resim yapmaya da başlamıştı.” Çay içilen salona girmeden önceki geniş holün duvarlarını bu Hesse tablolarından bazıları süslüyor. Hepsi de ekspresyonist, rengârenk ve özgürlük dolu tablolar. “1933’ten başlayarak Almanya’dan kaçan birçok dostuna yardımı esirgememişti. Çoğu kez elinde ne varsa onlara harcamış, başka ülkelere sığınmalarına destek olmuştu. Savaş yıllarında Almanya’da eserleri yasaklanıp, paralar suyunu çekmeye başlayınca kendini iyice tabloya vermiş, kazandıklarını da dostlarına harcamıştı. Bizlere yolladığı, Nazi sansüründen geçmiş mektupların ardı arkası hiç kesilmemişti.”
Yaşlı kadının anlattığına göre Hesse, en çok ablası Adele ile mektuplaşır, onunla sık sık dertleşirdi. Hesse’nin ablasına: “Annemizin sonsuz beğenisi ve çocuklarına olan sevgisiyle babamızın duygusal ahlak değerleridir bizleri bugünlere taşıyan” diye yazdığı mektubu, Korntal’da kız kardeşi Marulla ile yaşayan teyzesi Adele’nin ölümünden az önceki bir ziyaretlerinde onlara okumuş olduğunu bugünkü gibi anımsıyor. “Hesse o mektubunda, ‘Annemle babamın evinde birçok dünyanın ışığı bir araya gelmişti’ diyordu. Adele Teyze, kardeşi Hermann’ın ünlü olmasıyla övünürken, Marulla bundan rahatsız olurdu.”
Yaşlı kadın Bach hayranı dedesinin verdiği ev konserlerini çok iyi anımsıyor. Müziğe olan ilgisinin belki de o yıllardan kalma olduğunu söylüyor. Genç kızlığında konservatuvarda piyano öğrenmiş, konserlere katılmış, sayısız öğrenciye ders vermişti. Birkaç gün sonra Calw kilisesinde düzenlenen Bruckner senfonileri konserine katılacağı için şu sıralar piyanosunun başından ayrılmıyor. “Bu hafta her gün provamız var” diyor. Hermann Hesse’yle anne tarafından akraba olan yaşlı kadın 97 yaşında... Calw’den geçen Nagold ırmağının üzerindeki köprüde bronzdan Hesse, uzun boylu, elinde şapkası, gelip geçeni pek umursamıyor, gözlerini ötelere dikmiş, yeşil yamaçlara, ırmağın sularına... Haylazlık, avare gençlik yıllarında burada saatlerce durur, suların akışını seyrederdi, ördeklerin yüzüşünü, balık tutanları da... Kimi zaman o da atardı oltasını sulara. Küçük Hermann bu köprüde zaman öldürürken yaşıtları ya okula gider ya da çıraklık yapıp, bir meslek öğrenirdi. Kent insanlarının gözünde Johannes ile Marie Hesse’nin oğulları tembelin tekiydi, bir şey olacağı yoktu. Fakat o delikanlılık yıllarının deneyimlerini de hiç unutmamıştı. “İnsan olgunlaşırken gençleşir de” der Hesse. Eserlerinin ortak bir yanı vardır. Tümü de günümüz yaşam sorunlarını çözümlemede bireye gerekli olan yepyeni, geleceğe dönük sonsuz coşku ve tutkunun derin izlerini taşır. İnsanoğlunun, başka kültürlere saygı göstererek barış içinde yaşayabileceğini kanıtlar. Erich Maria Remarque, Stefan Zweig ve Heinrich Mann’la beraber savaş karşıtı Alman dili edebiyatı yazarları arasında çok önemli bir yeri olan Hermann Hesse’ye göre hasta ve haksızlık dolu bir dünyada yaşıyoruz. “Sevgi ve kardeşlik duygularının yokluğudur dünyamızı hasta eden.” 9 Ağustos 1962 günü yaşama veda eden Hesse’nin bize yol gösteren eserleri ve düşünceleri hâlâ güncel!
www.ahmet-arpad.de
AHMET ARPAD
Yaşlı mı yaşlı kadın, peşinde yaşlı oğlu, en arkada da ben tarihi Calw mezarlığının kapısından içeri giriyoruz. Küçük adımlarla yürüyor, bir süre sonra duruyor. Eliyle upuzun duvardaki bronz tabelaları gösteriyor. Friedrich ve Emma Gundert, Hermann ve Julie Gundert ve Marie Hesse-Gundert... Çok yaşlı kadının akrabaları! Hermann Hesse’nin 1902’de ölen annesi Marie Hesse, dedesiyle eşi ve annesinin dedesiyle eşi. Hesse’nin annesi, yaşlı mı yaşlı kadının dedesi Friedrich Gundert’in kız kardeşi oluyor! 1916’da vefat eden baba Johannes Hesse’nin mezarı ise Stuttgart’ın banliyösü Korntal’da. Yaşlı kadın az önce Karaormanlar kasabası şirin Calw’a tepeden bakan, pencerelerinden yeşil yamaçların göründüğü iki katlı villasının salonunda oturmuş çaylarımızı içerken anlatmıştı gençliğini, çok eskileri... Hermann Hesse’yi, Güney İsviçre’nin Tessin yöresindeki villasında tanımıştı. 1930’lu yıllardan başlayarak Montagnola’nın bir yamacındaki o eve sık sık gitmişti annesiyle. Aşağı bahçe kapısında yazardı, ziyaretçi kabul edilmez, diye. “Annem çalışma odasının kapısını açtığında Hermann Amca ayakta karşılardı bizi, kolları iki yana açık. Ben deneyimsiz bir genç kız, o ise dünyaca ünlü bir yazar... Kimi zaman, annemin hediyesi olan bir Bach plağını pikaba koyar, bakışlarını karşı yamaçlara dikerdi. O yıllarda resim yapmaya da başlamıştı.” Çay içilen salona girmeden önceki geniş holün duvarlarını bu Hesse tablolarından bazıları süslüyor. Hepsi de ekspresyonist, rengârenk ve özgürlük dolu tablolar. “1933’ten başlayarak Almanya’dan kaçan birçok dostuna yardımı esirgememişti. Çoğu kez elinde ne varsa onlara harcamış, başka ülkelere sığınmalarına destek olmuştu. Savaş yıllarında Almanya’da eserleri yasaklanıp, paralar suyunu çekmeye başlayınca kendini iyice tabloya vermiş, kazandıklarını da dostlarına harcamıştı. Bizlere yolladığı, Nazi sansüründen geçmiş mektupların ardı arkası hiç kesilmemişti.”
Yaşlı kadının anlattığına göre Hesse, en çok ablası Adele ile mektuplaşır, onunla sık sık dertleşirdi. Hesse’nin ablasına: “Annemizin sonsuz beğenisi ve çocuklarına olan sevgisiyle babamızın duygusal ahlak değerleridir bizleri bugünlere taşıyan” diye yazdığı mektubu, Korntal’da kız kardeşi Marulla ile yaşayan teyzesi Adele’nin ölümünden az önceki bir ziyaretlerinde onlara okumuş olduğunu bugünkü gibi anımsıyor. “Hesse o mektubunda, ‘Annemle babamın evinde birçok dünyanın ışığı bir araya gelmişti’ diyordu. Adele Teyze, kardeşi Hermann’ın ünlü olmasıyla övünürken, Marulla bundan rahatsız olurdu.”
Yaşlı kadın Bach hayranı dedesinin verdiği ev konserlerini çok iyi anımsıyor. Müziğe olan ilgisinin belki de o yıllardan kalma olduğunu söylüyor. Genç kızlığında konservatuvarda piyano öğrenmiş, konserlere katılmış, sayısız öğrenciye ders vermişti. Birkaç gün sonra Calw kilisesinde düzenlenen Bruckner senfonileri konserine katılacağı için şu sıralar piyanosunun başından ayrılmıyor. “Bu hafta her gün provamız var” diyor. Hermann Hesse’yle anne tarafından akraba olan yaşlı kadın 97 yaşında... Calw’den geçen Nagold ırmağının üzerindeki köprüde bronzdan Hesse, uzun boylu, elinde şapkası, gelip geçeni pek umursamıyor, gözlerini ötelere dikmiş, yeşil yamaçlara, ırmağın sularına... Haylazlık, avare gençlik yıllarında burada saatlerce durur, suların akışını seyrederdi, ördeklerin yüzüşünü, balık tutanları da... Kimi zaman o da atardı oltasını sulara. Küçük Hermann bu köprüde zaman öldürürken yaşıtları ya okula gider ya da çıraklık yapıp, bir meslek öğrenirdi. Kent insanlarının gözünde Johannes ile Marie Hesse’nin oğulları tembelin tekiydi, bir şey olacağı yoktu. Fakat o delikanlılık yıllarının deneyimlerini de hiç unutmamıştı. “İnsan olgunlaşırken gençleşir de” der Hesse. Eserlerinin ortak bir yanı vardır. Tümü de günümüz yaşam sorunlarını çözümlemede bireye gerekli olan yepyeni, geleceğe dönük sonsuz coşku ve tutkunun derin izlerini taşır. İnsanoğlunun, başka kültürlere saygı göstererek barış içinde yaşayabileceğini kanıtlar. Erich Maria Remarque, Stefan Zweig ve Heinrich Mann’la beraber savaş karşıtı Alman dili edebiyatı yazarları arasında çok önemli bir yeri olan Hermann Hesse’ye göre hasta ve haksızlık dolu bir dünyada yaşıyoruz. “Sevgi ve kardeşlik duygularının yokluğudur dünyamızı hasta eden.” 9 Ağustos 1962 günü yaşama veda eden Hesse’nin bize yol gösteren eserleri ve düşünceleri hâlâ güncel!
www.ahmet-arpad.de
29 Temmuz 2012
Onun Franz Joseph hayranlığı sonsuz
Cumhuriyet 29.07.2012
VİYANA
AHMET ARPAD
Balkonun büyük pencerelerinden vuran güneşin yakıcı ışığı ile uyandı. Saat on ikiyi geçmişti. Dışarıda güzel bir gün onu bekliyordu. Hemen kalkmadı. Düşüncelere daldı... Birkaç gün sonra Londra'nın güneyindeki güzel Bath kentinde yaşayan babası ziyaretine gelecekti. Yaşlı adam 1937'de ülkesini terk etmeye zorlanan anne ve babasıyla İngiltere'ye sığındığında 10 yaşındaydı. Orada yetişmiş, evlenip çoluk sahibi olmuştu. Yatağında keyif çatan adam İngiltere'de yaşayan ve yıllardır görmediği kız kardeşini de bir an düşündü. Anna, İngiltere'de kalırken o genç yaşında babasının doğmuş olduğu topraklara gelmiş, Viyana'ya yerleşmişti. Yataktan çıktı. Mutfağa gitti, kahve makinesinin düğmesine bastı. Ardından banyoya geçip soğuk bir duş aldı, kendine geldi. Az sonra Spittelberg semtindeki çatı katının geniş balkonunda oturmuş, Viyana ayaklarının altında güzel bir kahvaltı yapıyordu. Kentin bu tarihi semtinde yirmi yıldır yaşıyordu ve buradan ayrılmayı aklından geçirmiyordu. Osmanlı orduları 1683'teki İkinci Viyana kuşatmasında buralara kadar sokulmuş, fakat yine de kenti almayı başaramamış. Çok uzun yıllar varlıksız insanların yaşadığı, bundan 20-30 yıl öncesine kadar sokak kadınları ile ucuz barların doldurduğu sokaklarda bugün kibar insanlar dolaşıyor, küçük sanat galerileriyle, ilginç lokantalar semti süslüyor. Akşamüstüne doğru evden çıktı. Yokuş aşağı inip sanat müzesinin büyük avlusundan geçti, Ring Caddesi'ne çıktı. Tarihi ıhlamur ağaçlarının altında ağır ağır yürüdü. Yüzlerce ıhlamur çiçek açmıştı, geniş bulvar ne de güzel kokuyordu. Ring'de gezinen bazı yabancılar bu ağaçları çınar ağacı sanıyordu!
AHMET ARPAD
Balkonun büyük pencerelerinden vuran güneşin yakıcı ışığı ile uyandı. Saat on ikiyi geçmişti. Dışarıda güzel bir gün onu bekliyordu. Hemen kalkmadı. Düşüncelere daldı... Birkaç gün sonra Londra'nın güneyindeki güzel Bath kentinde yaşayan babası ziyaretine gelecekti. Yaşlı adam 1937'de ülkesini terk etmeye zorlanan anne ve babasıyla İngiltere'ye sığındığında 10 yaşındaydı. Orada yetişmiş, evlenip çoluk sahibi olmuştu. Yatağında keyif çatan adam İngiltere'de yaşayan ve yıllardır görmediği kız kardeşini de bir an düşündü. Anna, İngiltere'de kalırken o genç yaşında babasının doğmuş olduğu topraklara gelmiş, Viyana'ya yerleşmişti. Yataktan çıktı. Mutfağa gitti, kahve makinesinin düğmesine bastı. Ardından banyoya geçip soğuk bir duş aldı, kendine geldi. Az sonra Spittelberg semtindeki çatı katının geniş balkonunda oturmuş, Viyana ayaklarının altında güzel bir kahvaltı yapıyordu. Kentin bu tarihi semtinde yirmi yıldır yaşıyordu ve buradan ayrılmayı aklından geçirmiyordu. Osmanlı orduları 1683'teki İkinci Viyana kuşatmasında buralara kadar sokulmuş, fakat yine de kenti almayı başaramamış. Çok uzun yıllar varlıksız insanların yaşadığı, bundan 20-30 yıl öncesine kadar sokak kadınları ile ucuz barların doldurduğu sokaklarda bugün kibar insanlar dolaşıyor, küçük sanat galerileriyle, ilginç lokantalar semti süslüyor. Akşamüstüne doğru evden çıktı. Yokuş aşağı inip sanat müzesinin büyük avlusundan geçti, Ring Caddesi'ne çıktı. Tarihi ıhlamur ağaçlarının altında ağır ağır yürüdü. Yüzlerce ıhlamur çiçek açmıştı, geniş bulvar ne de güzel kokuyordu. Ring'de gezinen bazı yabancılar bu ağaçları çınar ağacı sanıyordu!
Gülümseyip yoluna devam etti. Kahramanlar Alanı'nı geçti. Hofburg Sarayı'nın önünde günün bu saatinde hâlâ binlerce turist vardı. Saat altıda işe başlayacağı için her zamanki gibi tanışlarıyla çene çalacağı Cafè Hawelka'ya bir uğrayacaktı. Geçen aralık ayında 100 yaşında vefat etmiş olan Bohemyalı kunduracı oğlu Leopold Hawelka ile eşi Josefine'yi çok iyi tanırdı. Dorotheer sokağında yetmiş yıl boyunca sahibi olduğu, savaşın ardından Viyana'nın çok sevilen bir edebiyatçılar, ressamlar ve gençler kahvehanesi kabul edilen Hawelka'yı artık oğlu Günter işletiyor.
İngiltere'de yaşadığı delikanlılık yıllarında dedesinden dinlemişti. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde sürekli gelişen kente çoğu el sanatçısı ve tüccar olan Slavlar, Macarlar ile İtalyanlar, Polonyalılar ve Yahudiler akın etmişti. Bu insanlar kökenlerini hiç unutmamıştı. Dedesi çocukluğunda onların Viyana sokaklarında ulusal giysileriyle özgürce dolaştığını söylerdi. Varlıklı aileler evlerinde Bohemyalı hizmetçiler, Macar aşçılar ve Çek çocuk bakıcıları çalıştırırmış. Dedesinin, "Yaşlı Kayzer Franz Joseph'in Viyanası'nda yabancı unsurların bir araya gelip ortak bir kültür oluşturması için yeterince ‘bereketli toprak' vardı" dediğini de anımsadı Hawelka'nın kapısından içeri girerken. Az sonra her zamanki masasında oturmuş, 60 yıldır hiç değişmemiş eşyalara bakıp, acı kahvesini yudumlarken yine geçmişe gitti, monarşi yıllarını gözünün önüne getirdi. Dedesinin, "Viyana'da kişi bütün dünyanın havasını ciğerlerine çektiği duygusuna kapılır, belli bir dilin, ırkın, ulusun ve idealin baskısında olmadığını hisseder, özgürlüğünü yaşardı" sözlerini düşündü. Onun söylediğine göre insanlar dünün Viyanası'nda hüzünlü anları küçük bir şakayla hemen unutuverirdi.
Peki ya bugün? Viyana'ya yirmi yaşında gelmişti. Kent ve insanları son otuz yılda çok değişmişti. Fakat hiç değişmeyen bir şey vardı. Viyana yaşamı! Buradaki yaşam değil Avrupa'nın, Avusturya'nın bile başka bir kentinde yoktur. Viyanalı için opera, operet ve müzik hâlâ günlük politika kadar önemlidir. Belki de müziğe, tiyatroya, sanata olan bu ilgi Habsburg'ların politik alanda başarılar elde etmesini çok kez engellemişti? Saat altıya geliyordu. Şef garsonluk yaptığı ünlü lokanta pek uzakta değildi. Graben'de yürüdü. Köşeyi döndü. Lokantanın kapısından içeri girdi. Lokantanın barı eve gitmeden önce birer kadeh atıp sohbet eden sosyete beyleri ve hanımlarıyla doluydu. Hemen odasına geçti, üstünü değiştirdi. Bordo renk uzun ceketiyle, siyah pantolonunu, yeşil ipekten yeleğini giydi. Gür bıyıklarına karışan uzun favorilerini de bir güzel taradı. Aynaya göz attı. Gülümsedi. Şimdi nasıl da Kayzer Franz Josef'i andırıyordu! Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na 68 yıl boyunca hükmetmiş bu Kayzer'e olan hayranlığı sonsuzdu...
www.ahmet-arpad.de
15 Temmuz 2012
Kara para aklama cenneti
Cumhuriyet 15.07.2012
STUTTGARTAHMET ARPAD
Stuttgart’tan tanıdığım, son yirmi yıldır Baden-Baden’de yaşayan Wolfgang ile arada sırada hâlâ görüşürüz. Bu kez buluşma yerimiz şifalı kaplıcaları, tarihi kumarhanesi, at yarışları, ender güzellikteki köşkleri, villaları, şık dükkânları, beş yıldızlı otelleri, parkları ve tiyatrosuyla ünlü Baden-Baden. Bu küçük Karaormanlar kenti için “Rusya dışındaki tek Rus kenti” diyenler var! Kimler gelmemiş, şifalı sularına, at yarışlarına ve ünlü kumarhanesine bu şirin kentin! Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Turgenyev... Rusların Baden-Baden sevgisi Çar Aleksander’in 1793’te bu yöreli Luise ile evlenmesiyle başlamış ve aralıksız sürmüş. Daha o yüzyılda yeşillerin ortasında köşkler, villalar satın almışlar. Bugün de değişen pek bir şey yok. Özelikle son yirmi yılda Rusya ve kimi eski Demir Perde ülkesinde mantar gibi biten yeni zenginler kazançlarını (!) yurtdışına taşırken Baden-Baden ve çevresine de büyük emlak yatırımları yapmışlar... Oos ırmağı kıyısındaki küçük kentin yamaçlarını dolduran çoğu tarihi villa çoktan el değiştirmiş, Almanlardan Ruslara geçmiş. Irmak kıyısında yürürken Wolfgang: “Rusların 2000’li yıllarda tam 32 tarihi villayı satın aldığı biliniyor” diyor. “Buna tabii sayısız lüks apartman katını da eklemek gerekir.”
Baden-Baden yakınlarındaki tarihi Rodeck Sarayı bundan birkaç yıl önce Ukraynalı milyoner Kozitzki’nin eline geçmiş. Bir gazeteye gururla anlattığına göre çocukluğunda ucuza aldığı çikletleri sokakta yaşıtlarına pahalıya satarak iş hayatına atılmış! Ukraynalı multimilyoner İgor Bakay ile evli kızı, eski Ukrayna güzellik kraliçesi Natalya da ünlü Gründig villasının sahibi. Baden-Baden’e tepeden bakan, kapısından herkesin içeri giremediği lüksün lüksü Bühlerhöhe saray-otelinin önemli ortaklarından biri yine Kozitzki’nin kızı Natalya! Ancak bu yatırımlara akan paranın babayla kızından değil, damat Bakay’dan geldiği fısıldanıyor. Der Spiegel dergisinin yazdığına göre 2000 yılına kadar Ukrayna devlet gaz şirketi Naftogaz’ın baş sorumlusu olan Bakay 2004’te Moskova’ya kaçarken yüklü bir serveti de beraberinde götürmüş. Der Spiegel’in haberinde şimdiki Başbakan Azarov’un şu açıklaması dikkati çekici: “Ben ona bütün evrakları yok etmesini söyledim... Kanımca 100 milyon doları cebine attı...” Şimdi bu paranın bir kısmı mutlaka Baden-Baden’deki saray ve villalarda yatıyor!
Alman televizyon kanalı ZDF’nin politik ve toplumsal olaylara eleştirisel bakan Frontal 21 adlı programı da bir süre önce yayımladığı “Baden-Baden’de Kara Para” çalışması ile bu küçük Karaormanlar kentinde uzun yıllardır dönen oyunlara el atmıştı. Buraya akan kara paranın kaynağı ile pek ilgilenen yok gibi. Frontal 21’e göre: “Yetkililer çok gevşek davranıyor... Sanki emlakçılar noterler ve bankalar el ele... Yerel politikacıların da sesi çıkmıyor!” Eğer gerçekse birileri en az 100 milyon doları bu küçük kentin emlaklarına yatırmış. Bugün Baden-Baden’de adım başında bir Rusa rastlamak çok olağan. Tarihi sokaklarda gezinirken, lokanlarda yemek yerken, café’lerde otururken, Friedrichsbad ve Caralla kaplıcalarının sağlıklı sularında keyiflenirken, kumarhanenin karşısındaki kuyumcu vitrinlerine ağzı açık bakarken, mağazalarında alışveriş yapmadan gezinirken hep onlar karşınıza çıkıyor... Oos kıyısındaki Karaormanlar kentine Rusya’dan sık sık ünlü opera ve bale sanatçıları da geliyor. Gösterileri hep kapalı gişe! Baden-Baden’e gelip de Alman medya patronu Burda’nın dev sanat galerisindeki birbirinden ilginç sergileri, Fabergé müzesindeki Çar III. Aleksander döneminden kalma altın, pırlanta ve elmasla süslü mücevher yumurtaları görmeden dönmek doğru olmaz.
Buradan Stuttgart’a ne götüreyim diye düşünürken, Wolfgang “İsviçre çikolatası götür!” deyiveriyor. “Ünlü Laederach kısa süre önce Baden-Baden şubesini açtı.” Bu öneriye karşı çıkılır mı? Az sonra kasada bir avuç praline 9 Avro öderken neredeyse utanıyorum. Önümdeki iki Rus sarışını onun yirmi katını kasaya bırakmıştı!
www.ahmet-arpad.de
9 Temmuz 2012
Der Spion, der das Geld liebte
Artikel in der Stuttgarter Zeitung vom 09.07.2012
http://www.ahmetarpad.de/pdf/stz120709.pdf
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



