8 Haziran 2008

Kutup ayısının dayanılmaz çekiciliği

Cumhuriyet 08.06.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART

Hava sıcak mı sıcak. Bunaltıcı bir gün Stuttgart’ta. “Çöl sıcakları” diyor televizyonlar. Hayvanat bahçesinin ağaçlıklı yolları insan dolu. Penguenlerin, fok balıklarının, gorillerin, orangutanların yanından geçiyorlar çoluk çocuk, yaşlı genç. Koşar adım. Sonra filler, zürafalar, su aygırları, panterler, anka kuşları, alpakalar... Herkes tek bir hedefe koşuyormuş gibi! Yükselen yol giderek dikleşiyor. Bebek arabalarını iten annelerde takat kalmamış, daha fazla yürüyemeyen çocuklar kucak istiyor. Teller arkasındaki hayvanlar telaş içinde önlerinden geçen bu insanlara bakıyor şaşkın şaşkın!
 
Az sonra yol düzleşiyor. Yaşlılar banklara ilişmiş, terlerini siliyor. Gençler çimenlere uzanmış boyalı sularını içip ferahlıyor. Stuttgart’ta hava 35 derece, rutubet yüzde seksen, bunaltıcı mı bunaltıcı. Küçük kutup ayısı ise buz gibi sularda çok genç yaşamının tadını çıkarıyor. Berlin’deki Knut’tan, Nürnberg’deki Flocke’den sonra Almanya’nın en ünlü kutup ayısı Wilbaer! Henüz altı aylık ve diğer ikisinden daha mutlu. Çünkü o anasının kuzusu! Knut ile Flocke, anneleri reddettiği için bakıcılar elinde biberonla büyüdü. Stuttgart’ın ünlü ve tarihi hayvanat bahçesi Wilhelma’da dünyaya gelen Wilbaer ise ana sütü emiyor, ana terbiyesi alıyor. Birkaç hafta içinde on binlerin sevgilisi oldu. Şu sıralar her gün annesi Corinna ile oynuyor, peşinden koşuyor, peşinden koşturtuyor, buz gibi sulara karın üstü atlayıp köpekleme yüzüyor!
 
Berlin ve Nürnberg hayvanat bahçelerindeki yavru kutup ayılarının anneleri tarafından reddedilmesi üzerine biberonla büyütülmelerine tepki gösteren hayvan hakları savunucuları “İnsanlara bağımlı yaşayacağına öldürülsün” önerisini getirmişti. Kuzey Kutbu’nda buzların erimesiyle bu hayvanların yaşam alanları daralıyor, türlerinin hızla tükenmesinden korkuluyor. Hayvanseverlerin başlattığı “Knut öldürülmesin” kampanyasıyla küçücük kutup ayısı birden tüm dünyada ünlendi. Geçenlerde 1 yaşına basan ve 120 kiloya erişen Knut’u görmek isteyenler, hâlâ uzun kuyruklar oluşturuyor. Doğumundan günümüze yaşamını anlatan bir filmi çekilen, Vanity Fair dergisine kapak olan, Bonn’daki Uluslararası Çevre Koruma Konferansı’nın maskotluğuna seçilen medyatik Knut sayesinde Berlin Hayvanat Bahçesi ziyaretçi sayısını defalarca katlarken hisse senetleri de değer kazandı. Aynı şey Nürnberg ve Stuttgart için de geçerli.
 
Stuttgartlı Wilbaer’in “dayanılmaz çekiciliği” ise mümkün olduğu kadar doğal ortamda yetişmesi. Doğumu ve yaşamının ilk üç ayı herkesten gizli tutulan yavrunun bakıcı kucağında değil “ana sevgisi” ile büyüdüğü davranışlarından belli. İnsanlar bu ana-oğlu seyretmeye doyamıyor. Hayvanat bahçesi görevlileri “Lütfen ilerleyin” demese, saatlerce ayrılmayacaklar karşılarından.
 
www.ahmet-arpad.de

25 Mayıs 2008

Hitler de bir Loto meraklısıydı

Cumhuriyet 25.05.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART
 
Kazanmadığı zaman çok öfkelenir, sağa sola bağırır, Loto idaresini suçlar, devletin insanlarını dolandırdığını söyleyip dururdu. Viyana'da yoksulluk içinde geçirdiği gençlik yıllarında hep düşlerinde yaşar, rahat ve varlıklı bir yaşamın özlemini çekerdi. Sokaklarda dolaşırken dükkânların önünde durur, Loto'dan kazanacağı parayla evine hangi mobilyaları alacağını, pencerelerine hangi kumaştan nasıl perdeler takacağını gözünün önüne getirirdi. Paraya konunca özgür bir yaşam sürecek, kendini sanata verecek, genç sanatçıları da destekleyecekti... Ne kadar üzücü, bu kişinin Viyana yıllarında Loto'dan zengin olamaması! Belki Adolf Hitler o zaman özgür ve eli açık bir ressam olarak tarihe geçerdi!
 
Almanlar 2007 yılında tam 7.46 milyar Avro'yu Loto'ya yatırmış. Bu şans oyunundan sadece geçen yıl 122 kişi Avro milyoneri olmuş. Ülkede insanların geliri azaldıkça, zenginle fakir arasındaki uçurum derinleştikçe, Toto ve Loto gibi oyunlarda şanslarını deneyenlerin sayısı da artıyor. Eyaletler Loto gelirlerinin büyük bir bölümünü spora, sanata, kültüre, çevre korumaya ve tarihi eserlerin bakımına destek veren projelere harcıyor. Örneğin Baden-Württemberg Loto İdaresi'nin son yıllardaki desteği ile Karlsruhe Devlet Sanat Müzesi bir Edouard Manet tablosunun sahibi olmuş. Freiburg Barok Orkestrası, Loto paraları olmasa ayakta duramaz, Stuttgart Filarmoni Orkestrası da...
 
Papa XII. Clemens'in 1731 yılında yaktığı yeşil ışık, Avrupa'da şans oyunlarının başlangıcı olarak kabul edilir. Almanya'da ilk Sayısal Loto 1735'te Bavyera'da başlar. Hamburg'da 1797'de düzenlenen bir piyangoda en büyük ikramiye, Silezya'da muazzam bir çiftliktir. Onu kazanmak isteyenler arasında Johann Wolfgangvon Goethe de vardır. Çekilişten önce Friedrich Schiller ve Dük Carl August'a yolladığı mektuplarda Silezya'nın güzel doğasında geçirmeyi düşlediği mutlu yıllardan söz eder. Fakat gerek tek başına gerekse yakın dostlarıyla bir sürü bilet almasına karşın hiçbir şey kazanamaz ve üzüntüsünü “Hazine Avcısı” adlı baladında dile getirir.
 
Son yıllarda kimi haftalar oluyor ki, Sayısal Loto büyük paralar devrediyor. Beş, on, on beş milyon Avro birikiyor. Büyük şans arkası arkasına hiç kimseye vurmayınca bu rakam bazen otuz, kırk milyon Avro'ya tırmanıyor ve tüm Almanya çılgına dönüyor! Ömründe Loto oynamamışlar bayilerin önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Alman Loto'sunda ilk büyük ikramiyeyi 1 Haziran 1958 çekilişinde 500 bin mark ile bir Freiburglu kazanmış. Loto'nun elli yıllık tarihinde çok ilginç rakamlar da çekilmiş. Örneğin 23 Ocak 1988'de 24, 25, 26, 30, 31, 32 çekildiğinde bu rakamları tam 222 kişinin oynadığı ortaya çıkmış. Zavallılar adam başına sadece 43 bin Avro kazanmış! 18 Haziran 1977 çekilişi de bugün bile anılarda. Tam 25 kişi altı rakamı doğru işaretlemişti, çünkü aynı rakamlar bir hafta önce komşu Hollanda'da çıkmıştı. Her hafta milyonların umudu milyonlarda. Ve umut, sadece fakirin ekmeği değil!
 
www.ahmet-arpad.de

11 Mayıs 2008

'İsviçre'de çok Alman var'

Cumhuriyet 11.05.2008
AHMET ARPAD
ZÜRİH
 
Almanya-İsviçre sınırındaki Schaffhausen'de oturuyor dostumuz. Eski bankerlerden, on yıl önce emekli oldu. Arada sırada Zürih'e giderken şöyle bir uğruyor, kahvesini içip sohbet ediyoruz. Bizim Stuttgart'ı iyi tanır. Ne de olsa 1990'lı yıllara kadar iş gereği sık sık gelmişti. Türkiye'nin doğusunu da iyi bilir, birlikte kimi gezilere çıkmıştık. Geçenlerde yine bir uğradık ona. Oturduk Ren Şelalesi manzaralı büyük terasına, eşinin yaptığı kahveleri içip çene çaldık. Ancak bu kez hemen kalkamadık, sohbetimiz uzadı. Geç kaldık Zürih yakınlarındaki randevumuza. Horgen'deki tanışların akşam yemeğine zor yetiştik. Havadan sudan derken, futbola, oradan Avrupa Şampiyonası'na ardından da politikaya geçtik. Yaşlı dost bir an: "İsviçre'de çok Alman var" diye konuyu değiştirince, dikkat kesildim. Son zamanlarda kulağıma bu konuyla ilgili kimi açıklamalar gelmişti. Bir de onun ağzından dinleyeyim dedim. "Son on yılda İsviçre'de yaşayıp çalışan Almanların sayısı ikiye katlandı, şu anda tam iki yüz bin Alman burada!"
 
Bir an şaşırmadım değil. Hemen bir hesap: Yedi buçuk milyonluk İsviçre'de iki yüz bin Alman! Almanya'daki Türklerin oranına eşit. Yüzde üç! Dostun anlattığına göre tabii bu ortak yaşam pek sorunsuz değilmiş. "Daha ne kadar Alman gelecek?" diye homurdanmaya başlamış bile sağ eğilimli İsviçreliler. Ancak uzmanlar, "İsviçre ekonomisine katkıları büyük" diye itiraf ediyor. Sadece doktorlar, mimarlar, otel elemanları yeğlemiyor güney komşuyu. Kilise adamından medya mensubuna hemen hemen her meslek dalında Alman "işçiler" var İsviçre'de. Özellikle 2006-2007 yıllarında patlama yapmış güneye göç. Bu iki yüz bin sürekli İsviçre'de yaşayan Almanın yanı sıra günübirlik sınırı geçip burada çalışan ve akşama yine evine dönen on binlerce Almanı da unutmamak gerek. Sohbet uzuyor, fakat daha bir saatlik yolumuz var, Horgen yamaçlarındaki dostlar yemeğe bekliyor. Veda edip gaza basıyoruz.
 
Peynir fondülü akşam yemeğinden sonra büyük terastaki hasır koltuklara kurulup şarabımızı yudumlarken, dostlara niçin geç kaldığımızı anlatıyorum. Konuya onlar da meraklı. Laf lafı açıyor. "Üst sokaktaki eve bundan altı ay kadar önce bir Alman aile taşındı" diyor tanışın eşi gülümseyerek. "Ne var bunda" diye soruyorum. "Bunda bir şey yok da... Henüz tek bir komşuyla konuşmadılar..." oluyor kadının yanıtı. "Konuşmadılarsa ne olmuş?" diyorum. Gülümseme sırası şimdi bende. "Bizim de Stuttgart'ta, otuz yılda en çok otuz kez selamlaşıp konuştuğumuz çok Alman komşumuz var".
 
Günlük yaşamlarında "adalar" oluşturmak Almanların özelliğidir. Kocası söze karışıyor: "Fakat buradaki Almanlar çalışkan, disiplinli, verilen işi de zamanında bitiriyorlar". "Onların işi gücü çalışmak, biraz da dostluklar kursalar ya! Kahveler nasıl olsun?" Kadın mutfağa gidiyor. Sanırım iki toplum arasında pek fark yok. İsviçre'ye para kazanmaya gelen Almanlar da İsviçrelilerin onlara davranışından pek memnun değil. Bence birbirlerine çok benzedikleri için çekememezlik karşılıklı. Her iki toplumun insanı da biz Türklere göre "bencil" sayılır. Onlarda önce iş ve para geliyor, gerçek dostluk ve yaşam coşkusu ise sonlarda... Akşamın bu saatinde nasıl da Beylerbeyi tepelerinden görünen Boğaziçi'ni andırıyor ışıl ışıl Zürih Gölü.
 
www.ahmet-arpad.de

13 Nisan 2008

Bir İstanbul Var İdi...

Cumhuriyet 13.04.2008
EVET / HAYIR
OKTAY AKBAL

"İstanbul'da bir Boğaziçi vardı. Küçüksu Çayırı ve Göksu Deresi vardı. Kalamış Koyu ve Moda Burnu vardı. Taksim Cumhuriyet Alanı vardı. Görkemli mermer havuzu ve ulu çınarlı kahveleriyle Beyazıt Alanı vardı. Ve Çamlıca Tepesi vardı ."
Bir masal anlatılıyor gibi, bir güzel geçmiş zaman masalını dinliyoruz gibi!..
"Şimdi bunlar belki sadece birer semt ve mahalle adı olarak var. En azından otuz yıldır çıkar ve görgüsüzlük saldırısıyla kemirilmesine rağmen, İstanbul öylesine görkemli ve güzel ki.. yine de yok edilemedi."
Sevgili dostum Burhan Arpad' ın İstanbul yazılarını okurken dalıp gittim... Bir üzüntü, bir acınma, bir öfke, bir utanç duyarak...
"Bir İstanbul Var İdi "..
İyi ki bir Burhan Arpad var idi, iyi ki öykücülüğüyle, gazetecilik ustalığıyla, derin duyarlığıyla dergilerde, gazetelerde, kitaplarda yaşattı İstanbul'u, olanca güzelliğiyle, benzersizliğiyle tanıttı bizlere de, gelecek kuşaklara da..
***
Değerli yazar Ahmet Arpad, babasının kitaplarını bir bir yeniden ortaya çıkarmalı, çıkarıyor da... Çünkü bunlar bir başkasının yazamayacağı belgesel anılar... Güzellik düşmanı ellere kalmış bir İstanbul'da yaşıyoruz, İstanbul'u bilmeden, tanımadan, en önemlisi de sevmeden!..
Arpad'ın bu derleme kitabında neler yok ki.. semtler, mahalleler, insanlar, tiyatro, sanat, edebiyat, tarih... O güzelim Boğaz vapurları; Şehzadebaşı, Beyoğlu, Sirkeci'nin eski sinemaları; Naşit' ler, Hazım' lar, Şemran Hanım' lar, Behzat Butak' lar, Tepebaşı Tiyatroları, Muhsin Bey, Muammer, Beyoğlu'nun sanat dünyası...
***
Bir eski masal dedim ya! Eskitilmiş, bile bile çirkinleştirilmiş bir kentin şimdiki durumunu anlatmak bile can sıkıcı!.. Hele, benim gibi İstanbul'u, Şehzadebaşı'ndan, Milli, Hilal, Ferah, Turan sinemalarından, Florya, Caddebostan plajlarından bile tanıyan bir İstanbul çocuğu için...
Burhan Arpad'la uzun yıllar gazete sütunlarında birlikte çalıştık, yazdık...
Eş duygular, düşünceler, umutlar ya da umutsuzluklarla, ama her zaman iyiyi, güzeli, doğruyu okurlarımıza sunarak... Şimdilerde Burhan Arpad gibi biri yok! Yazdığını yazdı, söylediğini söyledi, uğraştı didindi...
***
İnsanlar gider. Kentler kalır. Batı ülkelerinde bir Paris'tir, bir Londra'dır, bir Viyana'dır bütün eski güzelliklerine yenilerini ekleyerek yaşayan..
1832'de İstanbul'a gelen Fransız şairi Lamartine 'in övgülü satırlarını size sunarak, bitireyim.
"Gökyüzü ile toprağın, denizle insanın birlikte çalışarak böylesine eşsiz güzel bir peyzaj ortaya koyabileceklerini hayal bile etmezdim. Her bakışta görünüm değişiyor, her değişiklik başka bir güzellik sunuyor ."
"Bir İstanbul Var İdi ". Ama çok yazık ki, bir Burhan Arpad daha yok!..

6 Nisan 2008

Çocukların ne günahı var!?

Cumhuriyet 06.04.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART
 
Toplumsal sorunları büyük bir hızla artan Almanya'da milli gelirin yüzde ellisine nüfusun yüzde onu sahip! Endüstri ülkeleri arasında Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada. Yoksul aile çocuğu sorunlu yetişiyor, sağlıksız büyüyor, okulda başarılı olamıyor, sorun dolu kötü bir gelecek onu bekliyor. Sabahları kahvaltı etmeden evinden çıkıyor, annesi yanına bir dilim ekmek bile veremiyor. Bundan bir süre önce Stuttgart'ta okul müdürleri eyalet eğitim bakanlığına ve kent belediyesine karşı 'ayaklandılar'. Fakir çocukların çoğunlukta olduğu okullarda öğle yemeği verilmesini talep ettiler. "Gittikçe daha çok karnı aç öğrenci derslere giriyor" diyen müdürlerin tepkisi başarıya ulaştı, yeni ders yılının başlamasıyla 80 okulda dar gelirli ve fakir aile çocukları sadece bir Avro karşılığında öğle yemeği yiyebilecekler. Mercedes'in, Porsche'nin, Bosch'un doğum yeri Stuttgart, Almanya'nın "yaşanmaya değer varlıklı kentleri" listesinde birinci sırada. Giderek daha çok modern bina yapılırken, dev bir fuar alanı kurulurken, yeni yeni yollar, tüneller açılırken, kent istasyonunun yeraltına indirilmesine, demiryolu güzergâhının toptan değiştirilmesine, tepeleri delerek kent havaalanına daha hızlı bir trenle bağlanmasına 10 milyar Avro'dan fazla harcanırken Stuttgart'ın okullarında çocuklar karnı aç derslere giriyor. Sorunun üzerine giden eğitimciler başarılı oldu. Ancak onlar da biliyor ki, bu girişimleri fakirliğin çözümü değil. Ve bu fakirlik tüm Almanya için geçerli. Gittikçe artıyor, hem de çok hızlı bir şekilde. Zenginle fakir arasındaki uçurum gittikçe derinleşiyor, ülkede resmi verilere göre 6 milyon çocuk fakir ailelerde yaşıyor. Toplumdaki zengin-fakir ayrımı eğitimde de kendini gösteriyor. Her çocuk istediği okula gidemiyor, zengin öğrenci fakir öğrenciden uzak duruyor. Fakir insan yalnız bırakılıyor, toplumdan koparılıyor. Almanya'da açlık sınırında yaşayan anneler çocuklarını öldürüyor. 2007 yılında tam 22 bebek ve küçük çocuk doğar doğmaz ya da daha beş yaşına gelmeden yaşama veda etti. Bu cinayetleri, çoğu kez tek başına kalmış, çalışmayan, doğumdan sonra hızla artan sorunların altından kalkamayan, çevresinin ilgilenmediği genç anneler işliyor. Akrabalar, komşular, okul, gençlik daireleri yavaş yavaş gelen bu faciaları nedense fark edemiyor. Çocukları koruyan yasalar yetersiz, reformlar gerekli. Ancak çoğu kez fakirlikten kaynaklanan bu gibi trajedileri, çıkarılacak yeni yasalar da pek önleyemez. Nedenler daha derinlerde yatıyor. Ve olan çocuklara oluyor!
 
www.ahmet-arpad.de

4 Nisan 2008

AB bulunmaz Hint kumaşı mı?

Cumhuriyet HAFTA, 04.04.2008

AHMET ARPAD
 
Türkiye'deki kimi Avrupa Birliği yandaşları şu sıralar pek ümitsiz. Nedeni de boyalı basın yazarcıklarının suçladığı "AB projesine karşı çıkan ulusalcılar" değil. AKP hükümetinin yakın geçmişteki girişimleri ile başbakanımızın Almanya'daki son çıkışları, 22 Temmuz 2007 seçiminde ona destek veren Avrupalıların gözünü korkutmuş gibi. Erdoğan ise hâlâ AB özlemini çeken bir politikacı havasında. Bu kuruluşun tepeden inme aldığı kararlarla birlik olmaktan ve insanlarından giderek uzaklaştığını bilmemesi şaşırtıcı. Avrupa Birliği'nin son otuz-kırk yılda insanlarının birliğine yönelik hiç bir şey yapmamış olduğunu görmemek için üst düzey politikacı, ya da yazar-çizer olmaya gerek yok. Bu dev organizasyon kurulduğundan bu yana bir arpa boyu yol alamadığı gibi, iki binli yıllara girildiğinde de çok gerekli olan reformları bir türlü gerçekleştiremedi. Bunun baş nedenlerinden biri, AB'nin uzun yıllar lokomotifliğini yapmış Almanya'nın, özellikle iç sorunları nedeniyle güç yitirmiş olması. Batısının doğusu ile birleşmesi ülkeye hiç yaramadı. Rusya ile Amerika'nın aralarında anlaşarak 'onay verdikleri' bu birleşme Almanya'nın yanı sıra AB'nin de zayıflamasına neden oldu. 

Avrupalı politikacılar bundan yarım yüzyıl önce yola çıktıklarında önce Amerika ve Rusya'ya, sonraki yıllarda da Çin ve Japonya'ya karşı ekonomik ve askeri bir güç oluşturmak, barış içinde yaşamak istiyorlardı. Şimdi ise Amerika kimseyi dinlemeden yoluna devam ediyor. Önce Doğu Almanya'yı Batı Almanya'ya geri veren, ardından da diğer Demirperde ülkelerini AB'ye 'kakalayan' Putin'li Rusya da kendi bildiğini okuyor. 2,4 milyarlık Hindistan'la Çin'in attığı adımlar giderek büyüyor, hızlanıyor. Dünya sahnesine yeni yeni küresel oyuncular çıkıyor. Uluslararası sorunların çözülmesinde Avrupalılar sus pus. Amerikan emperyalizmi Irak'ta 'at koştururken' kimi Avrupa ülkesinin komşumuzda kan akmasına destek vermesi de AB'nin ne kadar zayıf olduğunun en büyük kanıtı. Bir türlü insanlarının yararına bir birlik olamayan Avrupa bu gidişle büyük ekonomik ve sosyal dönüşümleri başaramayacak gibi. Küresel güç düşünden de yavaş yavaş vazgeçmek zorunda kalacak. Birlik üyeleri 21. yüzyıl dünya gerçeklerine karşın birbirleriyle anlaşmaktan hâlâ çok uzaklar. AB ülkelerinde bir çok karar halka sorulmadan alınıyor. Üyeler arasındaki kültürel farklılıklar da, hiçbir zaman çözümlenmeyecek, sürekli zorluklar yaratacak kalıcı bir sorun. Unutmayalım, kültür birliği olmayan ülkelerin uzun süre yaşamadığı, dağıldığı bilinen bir gerçek. 
 
"Sevgili Nicolas" ile "Chère Angela"

Şu günlerde Avrupa Birliği çok önemli ve de tehlikeli bir gelişimin eşiğinde. Almanya ile Fransa arasında kimi sorunlar yaşanıyor. "Sevgili Nicolas" ile "Chère Angela"nın arasına kara kedi girmiş gibi. 26 şubatta yapılması öngörülmüş olan Alman-Fransız Ekonomi Bakanları buluşması bir gün kala aniden iptal edildi. Sarkozy ile Merkel 3 martta Bavyera'da bir araya gelecekti. Bu doruk tâ 9 hazirana ertelendi. Çiçeği burnunda koca Sarkozy kendi başına bir şeyler yapmağa başladı. Kafasından bir "Akdeniz Birliği" geçiriyor. Bu da tabii Berlin'in hiç hoşuna gitmiyor. Almanya Avrupa Birliği aracılığı ile Doğu Avrupa'ya açılırken, Fransa da Akdeniz ülkeleri ile ortak bir girişime imza atıp, Avrupa'nın güneyine ağırlığını koymayı düşlüyor. Korkusu, Almanya'nın birliğe üye olmalarına büyük destek verdiği eski demirperde ülkelerinde söz sahibi olup, güçlenmesi. AB içinde bir karşı denge oluşturmak isteyen Fransa Avrupa Merkez Bankası'nın denetlenmesini de üstlenmek istiyor. Paris'e sert çıkış yapan Angela Merkel, Avrupa Birliği'nin bölünebileceğine dikkati çekti. Sarkozy'nin "Güney Avrupa" düşü gerçekleştiğinde Almanya'nın da bir "Doğu Avrupa Birliği" kurabileceğini açıkladı. Şu sıralar anlaşmışlar gibi bir hava esiyor. Bakalım gelişmeler neler gösterecek? Almanya Fransa'nın ‘Akdeniz projesi'ne göz yumabilir, Fransa'da Almanya'nın doğu Avrupa'da etkili olmasına. Bakarsınız içi güçlü AB'yi çıkarları doğrultusunda bölüşür! Görüldüğü gibi Avrupa Birliği, temeli atılmış, duvarları çıkılmış, fakat bir türlü bitirilmemiş çok katlı bir yapı. İnsana İstanbul'un varoşlarındaki yarım kalmış, yıllardır içi boş bırakılmış binaları anımsatıyor. Böyle yapılarda oturulmaz! Bizim AB hayranları ise birilerine sürekli yaranarak kişisel ve ideolojik çıkarları uğruna dört takla atmaya devam ediyor, AB'yi öve öve bitiremiyor. Sanki Avrupa Birliği bulunmaz Hint kumaşı!

20 Mart 2008

Papa'ya Komplo

Cumhuriyet KITAP, 20.03.2008
Ahmet ARPAD
 
Kısa süre önce, tetikçi Mehmet Ali Ağcanın Papa II. Jean Paul'e suikastını ele alan "Papa' ya Komplo" adlı kitabı Türkiye'de piyasaya çıkan Alman kadın araştırmacı gazeteci Valeska von Roques ile bir söyleşide bir araya geldik. Görüşmemiz daha çok bu suikastın, daha doğrusu komplonun perde arkasında olup bitenler üzerine gelişti. Ünlü Alman haftalık dergisi "Der Spiegel"in çeyrek yüzyıla yakın İtalya muhabirliğini yapmış olan, Hamburg ve Roma'da yaşayan von Roques, Vatikan'da 4 Mayıs1998 gecesi işlenmiş ve bugüne kadar da nedeni ortaya çıkarılamayan üçlü bir cinayet üzerine kaleme aldığı "Vatikan'da Cinayet" adlı çok satan kitabın da yazarı. Valeska von Roques, "Papa'ya Komplo" kitabında okura sunduğu bilgilerle cinayet girişiminin Soğuk Savaş yıllarının kirli bir operasyonu olduğunu, geri planda ABD ile Vatikan içindeki bazı güçlerin olduğunu kanıtlamak istiyor. Bu ortak girişimin nedeni, Vatikan'da birbirine rakip ve Ruhban sınıfı üyelerinden oluşmuş Faenza klanı ile Opus Dei arasında amansız mücadele idi. Polonyalı bir Papa'yı Vatikanın başında görmek istemeyen Faenza klanı daha çok Masonları andırıyordu. Papa'ya destek veren karşı grup Opus Dei ise oldukça köktenci bir Hıristiyanlığı yeğliyordu. Aynı dönemde Amerika'daki bazı aşırı tutucu ve Sovyet Rusya karşıtı güçlerin çıkarlarıyla Vatikanlı Ruhban sınıfı üyelerinin çıkarları birbiriyle çok uyuşuyordu. Burada yazar şuna dikkati çekiyor: "Biliyoruz ki 1980'li yıllara girildiğinde dünyada uluslararası bir yumuşama süreci başlamıştı. Ancak Amerika'daki bazı güçler Batı ile Doğu arasındaki bu yumuşamanın çıkarlarına hiç uymadığını sezerler. Vatikan içindeki II. Jean Paul karşıtları da "komünist" Papa'dan kurtulmak istemektedir. Gerçekten de ABD'li güçler Doğu Avrupalı Papa'nın Polonya ile Sovyet Rusya'nın arasını düzelteceğinden, dolayısıyla tüm Avrupa'ya huzur geleceğinden çekiniyordu. Yazara göre Vatikan'ın hırs dolu piskoposları ile kapitalizmin kirli çıkarları birleşince o dönemde Batı'nın çevirmiş olduğu dolaplardan en çirkini gerçekleşir. Papa II. Jean Paul'ü öldürme girişimi Batılı güçlerin Soğuk Savaş'ta uyguladığı "covert operation"ların en korkusuzca olanıydı. 
 
TÜRK GLADYOSUNUN ROLÜ

Kitabın yazarı Valeska von Roques'a göre o yılların Soğuk Savaş ortamında Papa suikastı çok kirli bir oyundu. Suikast suçu Sovyetler Birliği'ne yıkılarak bu ülkenin uygar dünya dışında kalması amaçlanıyordu. "KGB ve Bulgaristan tezi işte bu nedenle ortaya atılmıştır", diye konuşuyor yazar. "Bu oyunda bir CIA adamı olan Paul Henze ile kadın gazeteci Claire Sterling çok önemli iki rolü üstlenmişlerdi." Papa suikastında 'Bulgar parmağı' tezinin sahibi tabii gazeteci Sterling değildi. Geri planda ipleri tutan CIA, adamı Henze aracılığı ile bu 'görevi' Sterling'e verir ve kamuoyunu inandırıcı bir dosya hazırlaması istenir. Araştırmaları sonucu ortaya atılan 'KGB+Bulgar tezi'nin uydurma olduğunu kitabında kesinlikle ve inandırıcı bir şekilde kanıtlayan Valeska von Roques, ABD Başkanı Ronald Reagan'ın Soğuk Savaş strateji uzmanı Michael Leeden'in de tezin fikir babalarından biri olduğunu ortaya çıkarmış. Amaç, o dönemde Sovyetler Birliği'nin "Kötülüğün İmparatorluğu" olduğunu dünya kamuoyuna inandırmaktır. Önüne konulan verileri bir papağan örneği sorgulama aşamasında ve yargıç karşısında tekrarlayan M. Ali Ağca suçsuz Bulgarların tutuklanmasına ve uzun yıllar hapis yatmasına neden olur. Kitapta anlatılanlara göre 1983 yılındaki ikinci davayı izleyen Uğur Mumcu yanındaki İtalyan kadın meslektaşına: "Adam çok akıllı, çıkarlarını korumasını da çok iyi biliyor," der. "Ne söylemesi gerektiğinin de bilincinde..." Aynı davada tanık olarak dinlenen Abdullah Çatlı da: "Eğer bu mahkemede Ağca'nın 'Bulgar tezi'nin doğru olduğunu açıklarsak Almanya bize 200.000 dolar verecek, himayesi altına da alacaktı," diye konuşur. Kitabın yazarı Valeska von Roques iki yılı aşkın çalışmaları sırasında İtalya ve Vatikan'dan başka Türkiye'den Amerika Birleşik Devletleri'ne birçok ülkede araştırmalar yapmış. "Papa'ya Komplo" kitabıyla perde arkasındakilerin kimler ve amaçlarının ne olduğunu ortaya çıkarmayı başarmış. İtalyan gizli servisi Sismi'nin bir ajanının verdiği bilgiye göre, suikastta iki Amerikalı keskin nişancı da görevlendirilmiş. Bu kişilerin görevi, Ağca silahını kaldırdığı anda öldürücü atışı yapmaktı. Ancak son dakikada bu plandan vazgeçilmiş ve keskin nişancılar aynı gün apar topar Amerika'ya dönmüş. O yıllarda görev yapmış bir başka Sismi elemanı da yazarın dikkatini şuna çeker. Fotoğraflarda da görüldüğü gibi Ağca kurşun sıkarken tabancasını 4-5 metre ötedeki Papa'nın başına değil de, aşağı doğru tutmaktadır. Bu iki olay Papa'nın öldürülmesinden vazgeçilmiş olduğunu, sadece yaralanmasının amaçlandığını kanıtlar. Valeska von Roques'un sayısız tanığa ve zengin belgelere dayanarak kaleme aldığı   "Papa'a Komplo" da anlatılanlar ülkemizi de yakından ilgilendiriyor. Abdi İpekçi cinayeti ile adını ilk kez duyuran Ağca'nın nasıl biri olduğunu yakından izliyor, Türk gladyosunun aktörlerinin Batılı gizli servis örgütlerince nasıl korunduğunu da görüyorsunuz. Kitabında Oral Çelik'e de değinen yazar: "Onun anlattıklarıyla İtalyan yargıç Rosario Priore'nin soruşturmaları sonu ortaya çıkardıkları örtüşüyor", diyor. "Bu nedenle suikastta önemli bir rol oynamış olan Çelik'in açıklamaları çok ilginç kaynak olarak kabul edilmelidir." Akıcı bir anlatım ve değişik bir kurgu "Papa'ya Komplo" kitabına bir gerilim romanı akıcılığını veriyor.
 
"Papa'ya Komplo" / Valeska von Roques/
Çeviren: Ahmet Arpad/ Yordam Kitap/ Ocak 2008/ 224 s.

28 Şubat 2008

Politikacılar ve skandallar

Cumhuriyet 28.02.2008

Bonn'daki "1945'ten Sonra Skandallar" sergisi, bir dönemin panoraması gibi
Bonn Tarih Müzesi'ndeki sergi, Almanya'da 2. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanan skandalların üstünün zamanla nasıl örtüldüğünü gözler önüne seriyor.
 
AHMET ARPAD
 
1950 yapımı filmin adı "Günahkâr" . Rejisörü ünlü Willi Forst . Bir sokak kadını rolünde oynayan Hildegard Knef 'in çok kısa da olsa çıplak görünmesi, önce sevgilisinin, ardından da kendisinin intiharı, savaş sonrası Almanya'sında büyük bir skandala neden olmuştu.
Katolik ve Protestan kiliselerinin büyük tepkisi üzerine politikacılar araya girmiş ve filmi yasaklamaya çalışmışlardı. Ancak bunu başaramamışlar ve "Günahkâr" aylarca kapalı gişe oynamış, rejisörüyle artistleri de büyük üne kavuşmuştu.
 
1950'li yılların "ahlak düşkünü" Almanya'sını sarsan ikinci skandalını, politikacılarla zengin endüstri patronlarının yataklarından çıkmayan, Frankfurtlu sokak kadını Rosemarie Nitribitt cinayeti yaratmıştı. Savaş sonrasının bu en büyük toplum skandalına neden olan Nitribitt, 1957 yılında öldürüldüğünde 24 yaşında, çok zengin ve çok ünlüydü. "Sevgilileri" arasında yeni Almanya'nın ünlü patronları Harald Quandt , Krupp ailesinden Harald von Bohlen ve Gunter Sachs da vardı. Banka hesabı çok şişkin, altında o yılların en şık ve en pahalı otomobili kırmızı Mercedes 190 SL ve Frankfurt'un en güzel yerinde büyük bir apartman katına sahip olan Nitribitt'in katili hiçbir zaman bulunamadı. Not defterindeki isimler, adresler ve telefon numaraları da hiç açıklanmadı. Ölüm nedeni hep bir sır kaldı.
 
Uçak alımında oyunlar
 
1961 yılında Batı Almanya, ABD uçak fabrikası Lockheed'den tam 916 adet F-104 Starfighter savaş uçağı almaya karar verir. Adenauer hükümetinin Savunma Bakanı Franz Josef Strauss 'tur. O yıllarda Lockheed, İtalya, Hollanda, Japonya'ya da aynı uçaklardan satar. Son ana kadar Fransız Mirage uçaklarının alınmasını isteyen bakan S trauss, bir Amerika ziyaretinin ardından fikrini değiştirir. Starfighter'ların Alman ya'ya tesliminden kısa süre sonra Der Spiegel dergisinde yayımlanan bir makalede, Lockheed fabrikasının lobicisi Ernest Hauser , Savunma Bakanı Strauss ve partisi CSU'ya şirketin 10 milyon dolar "bağış" yapmış olduğ unu açıklar. 1962 yılına gelindiğinde Der Spiegel'de çıkan bir makalede, Alman ordusunun savunma gücünün çok yetersiz olduğu iddia edilir. Bakanlık, ülke sırlarını açıkladığı iddasıyla dergi aleyhine dava açar. Bakan Strauss'un isteği üzerine başsavcı Spiegel'de arama yaptırır, kaynaklarını açıklamayan gazeteci Ahlers ile genel yayın müdürü Augstein tutuklanır. Adenauer hükümetinin basın özgürlüğüne darbe indirdiğini söyleyen beş bakan istifa eder. Savunma Bakanı Strauss da görevinden ayrılır.
 
Batı Almanya 1981 yılında yine çok büyük bir politika skandalı ile sarsılır. Ülkenin en büyük endüstri kuruluş larınd an Flick Holding'in, 1975'te Deutsche Bank hisse senetlerinin satışından elde ettiği 2 milyar markı yeni bir yatırımda kullanmak ve vergisini vermemek için bütün partilere 260 milyon mark bağışta bulunduğu ortaya çıkar. Bağıştan yararlananlar arasında sağcı ve solcu partilerden öteye bazı büyük sendikalar da vardır. Der Spiegel "bağışların" İsviçre'de aklandığını tespit eder. Suçlanan şirket yöneticileri ve parti "babaları" ufak cezalarla kurtulurlar. Başbakan Kohl de "hiçbir şey anımsamadığını" söyler.
 
1983 yılında Stern dergisi "Hitler'in Anıları"nı 9.3 milyon marka satın alır! Bu savaş sonrası Almanya'sında bir sansasyondur. Satanlara göre savaş bitiminden az önce Doğu Alman topraklarında, Börnersdorf yakınlarına düşmüş olan bir nakliye uçağında bulunmuştur. Stern bu "anıları" büyük bir coşkuyla yayımlamaya başlar ve aradan on beş gün geçmeden sahte oldukları ortaya çıkar.
 
Stuttgartlı ressam Kujau 'nun elinden çıkmış olan 59 ciltlik "Hitler'in Anıla rı" nı Stern, eski Nazilerin aracılığı ile almıştır. Almanya'nın ünlü haftalık dergisi rezil olur. 1987 yılında Schleswig-Holstein seçimlerini mutlaka kazanmak isteyen eyalet başbakanı Uwe Barschel, rakibi sosyal demokrat Björn Engholm 'u, basın danışmanı yaptığı gazeteci Pfeiffer 'in hazırladığı dalaverelerle ağır ithamlar altında bırakır.
 
Olaya el atan Der Spiegel bu skandalı ortaya çıkarır. İstifa eden Barschel, Kiel'den ayrılır ve dokuz gün sonra Cenevre'nin göl manzaralı çok ünlü Beau Rivarge Oteli'nin 317 numaralı odasında, içi su dolu banyoda, giysileri üzerinde ölü bulunur. Otopside midesinde sekiz ilaçlık bir "kokteyl" tespit edilir. Barschel'in öldürülmüş ol duğu ileri sürülür. İsrail'in Kuzey Almanya'daki gizli bir silah ticaretini engellediği için, MOSSAD'ın intikamı, denir. Kiel'deki tersane HDW'nin Güney Afrika'dan aldığı denizaltı siparişi gerçekleşmeyince, aracılık ettiği ve rüşvet aldığı için öldürüldüğü iddiası da ortaya atılır. Cenevre'de kaldığı günlerde silah kaçakçılarının bir toplantısına Barschel'in de katılmış olduğu söylenir. Alman Haberalma Servisi BND'nin bir adamının onunla aynı otelde kalmış olduğu da ortaya çıkar. Bir CIA ajanının Barschel'i öldürmüş olduğunu açıklayan Afrikalı silah taciri Dirk Stoffberg , kısa süre sonra ölü bulunur. Barschel olayı gizemini günümüzde de koruyor .
 
Sorumlular hep kurtuldu
 
Bütün bu skandallar ve de daha çoğu 24 Mart 2008 tarihine kadar Bonn Tarih Müzesi'ndeki "1945'ten Sonra Almanya'da Skandallar" adlı bir sergide belgeleriyle izlenebiliyor. Savaş sonrası demokrasiye kavuşan Batı Almanya'da çıkarlarını her şeyden üstün tutan kimi üst düzey "gözü açık" politikacının neden olduğu skandalları, olayın üzerine giden özgür basın ortaya çıkarmıştı. Ancak serginin belki de en ilginç yanı, zamanla her olayın üstünün örtüldüğü, neden olan politikacı ve endüstri patronlarının da burnunun bile kanamadığı acı gerçeğini gözler önüne sermesi...

17 Şubat 2008

Çakırkeyf insanlar coşkulu

Cumhuriyet 17.02.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART

Bir şaraphaneden sokağın taşlarına vuran ışıkta iki kara kedi oturuyor. İçeri girmek için fırsat kolluyorlar. Hava soğuk. Birden kırbaç sesleri, eski evlerin duvarlarında yankılar. Kediler kaçışıyor, karanlıkta kayboluyorlar. Şaraphaneden insanlar sokağa dökülüyor. Rengârenk giysili kadınlar, erkekler. Kahkahalar atıyorlar. Bağrışıyorlar. Ellerindeki uzun deri kırbaçları havada şaklatan gençler sokağa giriyor. Çığlıklar atarak. Şarap kadehleri elden ele dolaşıyor. Çakırkeyf insanlar coşkulu. Yaşlı bir kadın toprak sürahide daha çok şarap getiriyor. Hep birlikte içiyorlar. Kırbaç şaklatanlar sokağın karanlığında uzaklaşıyor. Dar sokaklar karanlık. Bomboş. Cumbalı evlerin küçük pencerelerinde tek tük ışık. Perdeler ardında insanlar uyanıyor. Birkaç sokak ötede başka bir şaraphanenin önü de kalabalık. İçeriden müzik sesi duyuluyor, neşeli insanların şarkıları. Kırbaçlıların geldiğini görenler el sallıyor, bağrışıyor. İçeride ayakta duracak yer yok. İnsanların yüzleri boyalı. Beyaz, kırmızı, turuncu. Giysileri de renkli. Müzisyenler masalara çıkmış. Genci yaşlısı insanlar hopluyor zıplıyor, şarap sürahileri elden ele dolaşıyor. Bunalan kendini dışarı atıyor.
 
Kentin ıssız sokaklarında yürümek güzel. Havada kar kokusu var. Sabah olmak üzere. Ötelerden yine müzik sesleri. Gittikçe yaklaşıyor. Ve kadınlı erkekli büyük bir orkestra köşeyi dönüyor. Rengârenk giysili bu insanlar da coşku dolu. Az sonra güneşin ilk ışınlarıyla bütün kent ayaklanacak! Rottweilin tarihi sokaklarında kırbaç ve müzik sesleri...
 
Yolun iki yanı insan dolu, dizi dizi. Cumbalı evlerin pencereleri de. Salkım saçak... Herkes bekleşiyor. Tarihi taş kulenin kocaman saati sekize geliyor. Heyecan doruk noktasında. İnsanlar konuşmuyor. Sadece küçük çocuklar heyecanla sağa sola koşuşuyor. Birden çan sesleri tüm kenti dolduruyor. Rottweil'da güneş doğuyor. Taş kulenin altındaki büyük kemerin kara kapıları ağır ağır açılıyor. Trompetler, borazanlar ve davulların çaldığı Faşing marşı duyuluyor. Gergin bekleşen insanlar artık kendilerini tutamıyor. Hep birden bağrışıyorlar, haykırıyorlar, zıplıyorlar... Kimileri yola fırlıyor, dans ediyor. Kemerin loşluğunda ortaçağ süvarileri görünüyor. Arkalarında rengârenk giysileri ile müzisyenler, uzun kırbaçlarını havada şaklatanlar...
 
Sonra da maskeli, renkli uzun giysili insanlar kara kapıda görünüyor, hoplaya zıplaya. Gülen, ağlayan, şaşkın, öfkeli, kötü bakışlı maskeler tahtadan oyma. Değişik. Giysiler gibi. Somurtkan, dişlerini gösterip sırıtan, ağızlarını kocaman açan korkutucu suratlar erkek maskeleri. Gülen, yumuşak hatlı olanlar kadın maskeleri. Afacan, yaramaz, kimi yılışık maskelerin ardında çocuklar... Giysiler gibi maskeler de çok eski, tarihi. Yenilerini yapan ustalar artık ender Karaormanlar'da. Çıngırak ve zil sesleri müziğe karışıyor. Yürüyüşü bırakıp, yol kenarında duran insanlara koşan, onları ellerindeki uzun sopalarla dürtükleyen, kulaklarına bir şeyler mırıldanıp, acayip kahkahalar atanlar oluyor. Sonra hoplayarak, zıplayarak yine uzaklaşıyorlar. Tuhaf yaratıklar bunlar. Komik ve hüzünlü, çekingen ve korkutucu maskelerin ardında kimler gizli? İnsanlar onlara gülüyor ve onlardan çekiniyor...
 
Önümüzde duran, olup biteni sessizce seyreden yaşlı adamın yüzü kireç rengi. Yanındaki yaşlı eşi de hüzünlü gibi, neredeyse gözlerinden yaşlar akacak. Tek sevinen, ellerinden tuttukları küçük kız. Başını uzatıp, geçenlere bakıyor. Bıraksalar fırlayıp maskelilerin arasına karışacak. Rottweilin ana caddesinde duygular doruk noktasında. "Çılgınlık günleri" nde kent insanlarının içinden neler geçtiğini anlamak pek kolay değil. Sevinç ve hüzün, özlem ve sonsuzluk duyguları... "Bu kara kapıdan geçip, kendini kentin sokaklarına bıraktın mı bambaşka bir insan oluverirsin" diyor yaşlı adam, elinden tuttuğu küçük kıza eğilip. Sanki bütün vücudu bir an için titriyor. Eski Faşing marşları duyuluyor. Büyük bir orkestra görünüyor. Üzerlerinde ortaçağ giysileri. Rottweil'da Faşing sokak eğlencesi, halk sevinçli. Kışı kovalıyorlar, ilkyazı karşılıyorlar. Bu sevinç bazen gürültülü, bazen anlaşılmaz...
 
Güney Almanya'da bir Faşing daha geride kaldı.
 
www.ahmet-arpad.de

6 Ocak 2008

Niçin öldürüyorlar çocuklarını?

Cumhuriyet 06.01.2008
AHMET ARPAD
STUTTGART

Almanya'da anneler çocuklarını öldürüyor. 2007 yılında tam 22 bebek ve küçük çocuk doğar doğmaz ya da daha beş yaşına gelmeden yaşama veda etti. Çoğu kez tek başına veya erkek arkadaşı ile yaşayan, çalışmayan, doğumdan sonra hızla artan sorunların altından kalkamayan, çevresinin yalnız bıraktığı genç anneler bu cinayetleri işleyen. Ülkenin doğusunda ve de batısında öldürdüler yeni doğmuş bebeklerini. Boğazladılar, bıçakladılar, pencereden attılar, aç bıraktılar. Ne akrabalar, ne komşular, ne okul ne de gençlik daireleri yavaş yavaş gelen bu faciaları fark edebildi. Kısa süre önce bir anne 5 çocuğunu birden öldürdü. Alman toplumu şaşkın. Yönetenler çaresiz. Bayan Merkel hüzünlü. Çocukları koruyan yasaların reformunu isteyenler seslerini yükseltiyor. Ancak bu gibi trajedileri, çıkarılacak yeni yeni yasaların önlemesini beklemek biraz saflık olacak. Bu anneler yalnız bırakıldıkları, çaresiz kaldıkları, hasta ve beş parasız oldukları için işliyor bu cinayetleri. Çıkarılacak yeni çocuk yasaları göstermelik kalacak. Almanya'da her yıl 120 bin kadın kürtaj oluyor. Kilise kürtajı "cinayet" olarak nitelendiriyor.
 
Batısının doğusu ile birleşmesinden bu yana Almanya'nın toplumsal sorunları büyük bir hızla arttı. Ülkede milli gelirin yüzde ellisine nüfusun yüzde onu sahip! Zenginle fakir arasındaki uçurumun gittikçe derinleştiğini yönetenler de artık kabulleniyor. Resmi verilere göre Almanya'da 6 milyon çocuk fakir ailelerde yaşıyor. Bu sayı son on yılda ikiye katlanmış! Endüstri ülkeleri arasında Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada. Altı milyon fakir aile çocuğu sorunlu yetişiyor, yetersiz gıda alması nedeniyle sağlıksız büyüyor, okulda başarılı olamadığı için de kötü bir geleceğe bakıyor. Fakir ana babalarla çocukları toplumdan dışlanıyor.
 
"Winner-Looser" kültürünün her geçen gün daha çok ağırlık kazandığı Almanya'da günlük yaşam sorunlarının altından kalkamayan sadece yetişkinler değil. Bu toplumun geleceği olan çocuklar da giderek daha genç yaşta "kötü yola" düşüyor. On iki, on üç yaşında sigaraya, içkiye başlayanların, kaba kuvvete başvuranların, polisiye olaylara karışanların sayısı her geçen yıl hızla artıyor, çoğu eyalette ikiye katlanıyor. İşsiz, eğitimsiz yabancı gençler daha kolay kendini bu batağın içinde buluyor. 2007 sonunda açıklanan başka bir rapora göre nüfusun yüzde otuz dördünün her gün beş bardak alkol aldığı Almanya Avrupa'da "içki lideri." Sert içkiyi yeğleyenlerin oranı son üç yılda yüzde on artmış. Her yıl 23 bin insan alkol nedeniyle yaşamını yitiriyor. İçki bağımlılığının Alman ekonomisine bir yılda verdiği maddi zarar da 20 milyar Avro.
 
www.ahmet-arpad.de