25 Ekim 2019

Almanya'da tarikatlar at koşturuyor

25 Ekim 2019 www.halkweb.eu
AHMET ARPAD

Çalışmalarını uzun yıllardır Stuttgart'ta sürdüren yazar ve çevirmen Ahmet Arpad, Federal Almanya'da güncelliğini hep koruyan dinci kuruluşlarla ilgili tehlikeye tekrar dikkat çekti. Arpad'ın değerlendirmesini sunuyoruz.


İslam Kültür Merkezleri Birliği (VİKZ) Almanya'da Süleymancılığı temsil eden bir çatı kuruluşu. Ülkenin birçok eyalet ve kentine yayılmışlar, 1975'den bu yana sayısız okul ve yurtlar açmışlar, camiler inşa etmişler. Bir süre önce merak edip kuruluş sözcüsü Erol Pürlü'ye sordum: "Almanya'da VİKZ'e bağlı kaç dernek var ve bu derneklerin yurtlarında kaç öğrenci ders görüyor?" Köln merkezli Süleymancı kuruluş üç aya yakın tek yanıt yollamadı. Bıkmayıp haftalarca ısrar edince de, Almanya'da geçerli Kişisel Verilerin Korunması Yasası'na göre bu soruya yanıt veremeyeceklerini belirttiler. Kişisel verilerin korunmasından sorumlu resmi makamlar ise yaptıkları yazılı karşı açıklamalarda VİKZ'nin bu savının doğru olmadığını, yürürlükteki yasanın sadece kişinin özel hayatını koruduğunu, bu nedenle de Köln'deki birlik merkezinin ülkedeki dernek sayısı ve yurtlarında kaç öğrenci kaldığı konusunda basına bilgi vermesi gerektiğini belirttiler. VİKZ'nin hukuk danışmanlarıysa resmi makamların bu açıklamasına karşın dirençlerini sürdürüyor. Süleymancılar gibi diyalogdan yana olduklarını her fırsatta tekrarlayan Almanyalı Gülenciler de yıllarca aynı politikayı sürdürmüşler, onları eleştiren gazetecilere en basit bilgileri bile vermemişlerdi!

Din özgürlüğü maskesi altında…
Berlin'deki Protestan kilisesine bağlı Dünya Görüşleri Merkezi (EZW) birkaç ay önce 'Almanya'daki İslam Birlikleri' üzerine çok güncel bir araştırma yayınladı (https://www.ezw-berlin.de/html/119.php). EZW'nin  uzmanı, ilahiyatçı Dr. Friedmann Eißler bu hassas konuları çok iyi biliyor.  2015 yılında hazırladığı kapsamlı bir "Gülen araştırması"yla da dikkatleri üzerine (https://ezw-berlin.de/downloads/ezw_texte_238_inhaltsverzeichnis.pdf) çekmişti. Dr. Eißler son çalışmasında Almanyalı Süleymancılara da yer ayırmış: "Din özgürlüğü maskesi altında çoğulcu toplumdan uzaklaşıyorlar." İlahiyatçı Dr. Eißler araştırmasında şu olaya da değiniyor: 2005 yılında mal varlıklarının kaynağını kanıtlayamadıkları ve vergi kaçırdıkları suçlamasıyla VİKZ yöneticileri hakkında soruşturma başlatılmıştı. Örgüt suçlamaları önce reddetmiş, ancak sonunda yüksek bir ek vergi ödemesi karşılığı davanın kapanmasını kabullenmişti.


Süleymancıların Stuttgart'a bağlı Leinfelden-Echterdingen kasabasında yapmayı planladıkları cami-okul-yurt projesini kaymakam Roland Klenk uzun süredir: "Ben uyuma karşı olan bir kuruluşun bu binayı yapmasına izin vermeyeceğim" sözleriyle reddediyor. Süleymancılar ise: "Çocuklarımızın eğitimi ve uyumu için camii" sloganıyla girişimlerini inatla sürdürüyor. Marburg Üniversitesi öğretim üyesi İslam Bilimci ve Türkolog Prof. Dr. Ursula Spuler-Stegemann daha 2004'de Hessen Eyaleti İçişleri Bakanlığı'nın isteği üzerine hazırladığı araştırmayla VİKZ'e dikkatleri çekmişti. Türkçeyi iyi konuşan, sayısız bilim kitabı ve araştırmasıyla tanınan Prof. Stegemann'a göre Almanyalı Süleymancılar tutucu bir dünya görüşüne sahip. VİKZ'nin isteği üzerine 2010 yılında Süleymancı yurtları üzerine bir araştırma yayınlayan Duisburg-Essen Üniversitesi'nden eğitimci ve göç uzmanı Prof. Ursula Boos-Nünning ise İslam Kültür Merkezleri Birliği (VİKZ) Almanya'da Süleymancılığı bambaşka bir sonuca varmıştı: "Bu yurtlara devam eden Türk çocukların beyni yıkanmıyor, onlar yaşama başarıyla atılıyorlar."

"Çocuklar aşırı tutucu bir yaşama alıştırılıyor"
Baden – Württemberg Eyalet Meclisi Liberal Parti milletvekili Nico Weinmann bir süre önce Stuttgarter Nachrichten Gazetesi'ne yaptığı açıklamayla eyalet hükümetinden VİKZ yurtlarında küçük öğrencilerin 'beyin yıkanması'nın bir an önce engellemesini talep etti. Hristiyan Demokratlar'ın uzmanlık konusu 'uyum' olan Dr. Bernhard Lasotta da son basın açıklamasında VİKZ'i suçladı: "Çocuklar ve gençler ortaçağ yaşamını andıran aşırı tutucu bir yaşama alıştırılıyor!" İçişleri Bakanı Thomas Strobl: "Koruyucu önlemlerle bunun önüne geçmeliyiz", dedi. Ancak Baden-Württemberg Eyaleti 2015 yılında: "Binlerce Müslüman'ın başarılı uyumundaki büyük çabaları" nedeniyle Türkiye kökenli Süleymancıların başkanı Yavuz Kazanç'ın yakasına eyaletin en büyük liyakat nişanını takmaktan kaçınmamıştı! Kısa süre önce de eyalet başbakanı, yıllardır Gülen okullarını destekleyen Yeşil Parti'li Kretschmann, VİKZ'i devlet okullarında verilecek İslam din dersini hazırlayacak vakıfta görevlendirdi. Bunun üzerine Diyanet'i Almanya'da temsil eden DİTİB vakıftan ayrıldığını açıkladı.

Gülen liselerine parasal destek
Almanya'da siyasal İslam büyüp gelişirken en büyük dostlarından biri de kiliseler olmuştu. Daha 1970'li yılların başında, "Türkiyeli Müslüman öğrencilerin Almanya'ya uyumunu kolaylaştıracak!" görüşünden yola çıkan kiliseler okullarda İslam din dersi projelerini desteklediler. "Ülkemizde din özgürlüğü vardır, onlara karışamayız" diyen her renkten politikacının onayladığı Türkiye kökenli sayısız İslami dernek ve üst kuruluş istediği gibi at koşturdu. Resmi verilere göre Almanya'daki Müslümanların en çok %20'sini temsil eden, ana merkezleri Türkiye'de olan bu tarikatçı dinciler açtıkları camilerde, Kuran kurslarında ve yatılı okullarda her yıl binlerce çocuğumuzu eğitimden (!) geçiriyor. 1970'ten bu yana üç bine yakın mescit ve cami inşa edildi. Özel okul kabul ettikleri için eyaletlerin parasal da desteklediği Fethullah Gülen liseleri 1997'den sonra neredeyse bütün Almanya'ya yayıldı.

Almanya Türkleri'nin %30'u yıllardır fakirlik sınırının altında yaşamaya çalışıyor. Güçlenen İslamcılar işsiz insanlarımıza hep kucak açtı ve böylece çoğunun Alman toplumundan kopmasına neden oldu! Uyum karşıtı bu gelişmeler ülkede yabancı düşmanlığını körükleyen önemli nedenlerden biri sayılır. Aşırı sağcıların güçlendiği ülkede günlük yaşamın sürekli ağırlaşan koşulları altında ezilen Türk ana babalar "eve nasıl ekmek getireceğim" diye çırpınırken, çocuklarının terbiyesine ve eğitimine pek zaman ayıramıyor. Bu insanlara sürekli "sen bizden birisin" hissini veren aşırı dinci gruplar çocukları ailelerinden ve toplumdan koparmayı başarıyor. Gülen liselerinin 'sponsorları' hâli vakti yerinde olmayan ailelerin çocuklarını destekliyor!

'Altın nesil' yetiştirenler
Son 2-3 yıldır İŞİD'in yanında çarpışmak uğruna Almanya'dan Suriye'ye giden kadınlı erkekli genç Müslümanlar günümüz Alman toplumu için büyük bir tehlike oluşturuyor! Bunların çoğunun kaçak tarikat cami ve yurtlarında beyinlerinin yıkanmış olduğu sonradan ortaya çıktı. Federal Anayasayı Koruma Örgütü binin üzerinde gencin (üçte biri kadın) Suriye'ye gittiğini, bunlardan 170'nin orada öldüğünü, dönenler arasında 800 'tehlikeli' İslamcının olduğunu 2018 yılında açıklamıştı. Kendilerini İŞİD'e kurban edenlerin (!) tümünün de Almanya'da radikalize olduğu kanıtlandı. Politikacılar yine de tarikatların çalışmalarını eleştirenleri hâlâ: "Yaptıkları 'din özgürlüğü' kapsamındadır, karışamayız" deyip susturuyorlar!

Almanya'daki çoğu Türkiye kökenli tarikat gökten zembille inmedi ki! Bugünü anlamak için geçmişi, 1980'li, 1990'lı yılları bilmek gerek! İlk adımları Milli Görüşçülerle Süleymancılar atmıştı. Bu tarikatlar geleceklerine yatırım  yaparken hep şu ortak noktada birleşmişti: En büyük hedef çocuk ve gençlerin eğitimidir! Yıllardır değişen bir şey yok. Başta Hocaefendi olmak üzere tümü 'Altın Nesil' yetiştirmeye devam ediyor!

13 Ekim 2019

Develeri görmeyeli çok olmuştu...

CUMHURİYET, 13 Ekim 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Hemen girişte sizi pembe flamingolar karşılıyor. Sakin sakin, çoğu tek bacağının üstünde öyle durmuşlar gelene geçene bakıyorlar. Az ötede bir insan kalabalığı. Büyük bir havuz. İçinde foklar yüzüyor. Hızlı hızlı, heyecanlı. Yemek saati yaklaşmış olacak! Gerçekten de birkaç dakika sonra elinde içi balık dolu kova bir adam geliyor. Bakıcılarını gören fokların heyecanı artıyor. Adam onları isimleriyle çağırıyor. İsmini duyan hızla geliyor, sudan fırlıyor, bakıcının elindeki balığı kaptığı gibi yine buz gibi sulara dalıyor. Sonra sıra diğerlerinde. Bu oyun bir süre böyle devam ediyor. Biz yolumuza devam ediyoruz.

Wilhelma büyük. 300 bin metrekareye yayılıyor. 1250 cinsten 11 bin hayvanı barındırıyor. Tarihi botanik bahçesinde ve geniş parklarında 7500 çeşit bitki var. Wilhelma 1846 yılında önce büyük bir botanik bahçesi olarak kurulmuş, 20 yıl sonra da hayvanat bahçesi eklenmiş. Bugün Berlin'den sonra Almanya'nın ikinci büyük hayvanat ve botanik bahçesi. 2018 yılında kapılarından içeri giren 1,7 milyon ziyaretçi Wilhelma için yeni bir rekor olmuş.

Çitalarla, antiloplar, zürafalar birbirine oldukça yakın. Hemen karşılarında fillerle suaygıları geziniyor. Geçen yıl Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ile ortak çalışmaya karar veren Wilhelma şu anda dişi filler Pama ile Zella'nın yaşadığı alan büyültülüp 2023 yılından sonra 14 Asya filine yer açmaya karar verdi. Yolunuza devap edip ceylanların önünden geçiyorsunuz ve yamaçtaki kayalıklara varıyorsunuz. Burada eskiden küçük maymunlar yaşardı. Geçen yıl 2 milyon yakına bir masrafla iyice elden geçirildi, Wilhelma'ya yeni gelen kar leoparları Kailash'la Ladakh buraya yerleşti. Geçen nisanda bu çiftin ikizleri dünyaya geldi. İki aydır her gün mağaralarını terk edip annelerinin gözü altında Moğolistan veya Çin'in 6 bin metrelik dağlarını anımsatmaya çalışan kayalıklarda hoplayıp zıplıyorlar. Resmi açıklamalara göre günümüzde dünyada 4 bin kar leopardı kalmış!

Goriller çimenlere uzanmış uyukluyor
Yolunuza devam ettiniz mi Wilhelma'nın bir başka doruk 'yerleşimi' olan, bonobalarla gorillerin keyif sürdüğü modern, tamamen camdan Maymunlar Evi'ne varıyorsunuz. Stuttgart'ın Wilhelma hayvanat bahçesi Avrupa'nın tek goril yetiştirme merkezi. Bonobolarla goriller 2300 metrekare büyüklüğünde alanda tabii birbirlerinden ayrı yaşıyorlar. Eskisinden çok daha büyük bir alana 2013 yılında 22 milyon Avro'ya inşa ediilen bu yepyeni yapıyla Wilhelma bir dönüm noktasına imza atmış. Maymunların geleceğe dönük yeni bahçeli 'villası' lüks, aydınlık ve de ferah. Burada yaşayan 25 goril ve 16 bonobo oturdukları, yattıkları veya oynaştıkları yerden dışardaki güzel doğayı seyrediyor, günün belli saatlerinde parkı andıran geniş bahçeye çıkıyorlar. 1500 metrekarelik dış yeşil alanda on beş metre yüksekliğindeki değişik ağaçlar, çimenler ve bir derecik onları bekliyor. Goriller tembel tembel çimenlere uzanmış uyuklarken ayrı bölümdeki bonobolar yükseklere tırmanıyor, insanın yüreğini ağzına getiren değişik jimnastik hareketleri yapıyor, metrelerce yukardaki hamaklara kurulup çevreyi seyrediyorlar.

Hayvanat bahçesinde kısa süre önce yapılan değişikliklerle bizonlar, yaban domuzları, Mezopotamya alageyikleri, Tibet öküzleri, eşekler ve develer bir araya getirilmiş. Hepsi de kendi halinde, sakin, kimseye zararı olmayan hayvanlar. İçlerinde beni en çok ilgilendirenler develer! Sadık ve alçak gönüllü, sıcak çöllerde güç koşullara karşın sabırlı, günlerce aç-susuz uzun yollar kateden deve kendine kötülük yapanı da hiç unutmaz. Almanya'nın kimi yörelerinde deve çiftlikleri var. Bunlardan biri de Stuttgart yakınlarındaki Nagold'da. Sütünden kremler, sabunlar, banyo losyonları yapıyorlar. Çiftlik sahibi: “Deve iyi niyetli gibi görünür, fakat istedi mi de kafasına eseni yapar," diyor. "O köpekten çok kediye benzer." Deve olmasaydı acaba Arap insanı ucsuz bucaksız çöllerde binlerce yıl ne yapardı? Türkiye'de 1935 yılında 120 bin deve varken, günümüzde bu sayı 1500'e düşmüş. Acaba ülkemizde develer niçin azaldı?
mail@ahmet-arpad.de

22 Eylül 2019

Çöpleriyle baş edemeyenler

Cumhuriyet, 22 Eylül 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Stuttgartlılar her hafta kapılarının önünü süpürmeye meraklıdır. Diyelim ki on daireli bir apartmanda oturuyorsunuz, on haftada bir cuma veya cumartesi günleri apartmanın önündeki kaldırımı temizlemek zorundasınız. Kiracının bu görevini (!) yerine getirmemesi kira sözleşmesinin iptaline neden olabilir! Stuttgart'ta ilçeler arasında bir 'temizlik yarışması' düzenleniyor! Her yıl martla ekim arasında anaokullarından liselere, genç-yaşlı gruplarından derneklere sayısız katılımcı önceden belirlenen haftalarda semtinin sokaklarını, meydanlarını ve parklarını temizlemeye çıkıyor. Böylece on binlerce ton çöp toplanıyor. En çok çöpü toplayan gruplar ödüllendiriliyor! Belediyenin bu girişimden amacı insanları daha çocuk yaşta çevre temizliğine alıştırmak.
 

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Siz Stuttgart'ın merkezini büyük bir etkinliğin ardından görün! Kentin göbeğindeki Schloss alanı, çevresindeki parklar, cadde ve sokaklarla gezi yolları binlerce insanın katılmış olduğu açık hava etkinliklerinin sabahında çöp dolu! Eğlenmişler, ancak yanlarında getirdikleri şişeleri, tabakları, kâğıtları, torbaları oturdukları yere öyle bırakıp gitmişler! Hele havai fişekli bir yılbaşı gecesinin ardından on binlerden geri kalan çöp kentin göbeğinde tepecikler oluşturuyor. Ancak diğer günlerde de kentin kalabalık köşelerinde sağ sol 'kullan ve at' karton ve plastik bardaklar, kâğıt mendiller, dondurma kapları, burger ve pizza kutuları dolu.
 

Federal Çevre Bakanlığı'nın açıklamalarına göre ülkede 2000 yılında kişi başına 458 kilo ev çöpü düşerken bu rakam 2017'de 565 kiloya çıkmış! Yine aynı bakanlığa göre saat başı 320 bin kâğıt bardak kullanılıyor. Bir yıl içinde 2,8 milyar! Otobüs, tramvay duraklarında sigara izmaritleri arasında yürüyorsunuz. Düzinelerle çöpçünün sabah erkenden temizlediği alan ve caddeler akşama doğru yine eski haline dönüyor!
 

Her yıl 300 milyon ton plastik
Kent kirliliği Berlin veya Frankfurt gibi büyük kentlerde daha da aşırı. Sadece kaldırımlar, sokak ve caddeler değil, herkesin kullandığı parklar ve yeşil alanlar da bir 'çöp kutusu'. İnsanlar tek kâğıt mendil ve karton bardak atsa yine de iyi, eski mobilyaları, otomobil lastiklerini kaldırıma veya ormanlara bırakanlar artık parmakla gösterilmiyor! Büyük kentlerde belediyeler bu sorumsuzluğun altından kalkamıyor.
 

Federal Almanya Çevre Bakanı Svenja Schulze şöyle diyor: "İnsanlık her yıl 300 milyon ton plastik üretiyor. Lego taşlarından yoğurt kabına, bahçe iskemlelerinden balıkçı ağlarına, bisiklet tekerleklerinden tuvalet kapaklarına, otomobil yedek parçalarından cep telefonlarına..." Bakana göre toplam çöp kamyonlara yüklense konvoy yeryüzünü üç kez dolanır.
 

Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ertuğrul Erdin'in evlerde oluşan tehlikeli çöpler üzerine yaptığı bir araştırma  (http://web.deu.edu.tr/erdin/pubs/doc132.htm) kanımca çok önemli bilgiler içeriyor! Hayatı Koruma Vakfı da geçen yıl yayımladığı "Akdeniz Plastik Raporu"nda Akdeniz'e en çok plastik atığın Türkiye'den karıştığını açıklamıştı. Günde 144 ton, ya da günde yaklaşık 6 kamyon plastik! Alman televizyonu ARD'nin İstanbul stüdyosunun geçen Mayıs'taki yayınında da başka bir gerçeği öğrenmiştik: "Almanya Federal İstatistik Dairesi'nin verilerine göre 2017 yılında Türkiye'ye Almanya'dan 18 bin ton plastik atık gelirken bu miktar 2018 yılında 50 bin tona ulaştı."
 

Stuttgart'ın çevresi ormanlarla, küçük göllerle kaplı. Buralardaki piknik alanlarında bütün gece bağıra çağıra eğlenen, dans eden kızlı erkekli gruplar da, çevrede yeterince büyük çöp kutusu olmasına karşın, arkalarında Almanların deyişiyle bir 'domuz ahırı' bırakıyor!  Stuttgart Belediyesi sözcüsü: "Ne yazık ki giderek daha çok insan çöpüne dikkat etmiyor", diyor. "Kentin belirli köşeleri sadece birkaç saat temiz kalıyor." Ona göre bu artık bir toplum sorunu oldu. Çoğu genç rahat ve sorumsuz yaşamak istiyor! Ye, iç ve at!            
 

mail@ahmet-arpad.de

7 Eylül 2019

Bulaşıkçılıktan patronluğa

CUMHURİYET, 7 Eylül 2019
STUTTGART –  AHMET ARPAD

    Carl Laemmle 1884 yılında Laupheim'daki babaevini terk ettiğinde on yedi yaşındaydı. Ufak tefek, bakışları cin gibi delikanlı yürekliydi. Tek amacı okyanus ötesine gitmek, orada başarıya ulaşmaktı. Genç Carl doğup büyüdüğü kasabayı terk ederken tek başına değildi. Hamburg'da 1858 yapımı “Neckar” göçmenler gemisine binerken arkadaşı Leopold Hirschgeld de onunla beraberdi. İki delikanlının ortak arkadaşları İsidor Nathan Landauer de bir yıl önce Amerika'ya ayak basmıştı. Laupheim'lı 'üçlüyü' bir yıl sonra Samuel Moritz Einstein takip etmişti. Dördü de yeni kıtadaki ilk yıllarını bulaşık yıkamakla, ayak işlerine koşmakla geçirmişlerdi!

    Stuttgart'a bir saat uzaktaki Laupheim o yıllarda Hristiyanlarla Yahudilerin 1730'dan bu yana huzur içinde ortak yaşam sürdürdüğü bir kasabaydı. Yahudiler iş sektöründe ve politikadaki girişimleriyle Laupheim'ın toplum yaşamında hep önemli rol oynamıştı. Endüstrileşmenin ilk adımlarının atıldığı 20. yüzyıl başında yeni dünyada şanslarını arayan yüzbinlerden dördü olan Laupeim'lı, hırslı ve çalışkan delikanlılar ceplerinde beş kuruşsuz yerleştikleri Amerika'da değişik dallarda başarıya ulaşmasını başarmıştır.

    Bir süre New York'ta her işi yapan Laemmle'nin ikinci durağı Şikago'dur. Ancak orada da çok kalmaz, Alman göçmenlerin çoğunlukta olduğu Oshkosh'a geçer ve bir tekstil fabrikasında iş bulur. Hırslı genç adam yenilikçi girişimleriyle birkaç yıl içinde fabrikanın müdürlüğüne yükselmeyi başarır. Carl Laemmle Amerika'da nasıl modern bir iş adamı olunacağını ve başarıda doruğa çıkabilmek için reklamın önemlini olduğunu çabuk kavrar. Aradan çok geçmeden de o güne dek kazandığı tüm servetini Şikago'da bir sinemaya yatırır, 1906'da bir film dağıtım şirketi kurar. 1908 yılına gelindiğinde bu şirket Amerika'nın en büyüğü olur. Carl Laemmle o yıllarda 50 sinema salonuna da sahiptir. Ufak tefek, kurnaz, cin gibi Laemmle 1910'da kurduğu Independent Motion Picture'la film yapımcılığında en büyük adımı atar. 1912 yılında bazı küçük filmcileri de şirketine katar, böylece Universal Motion Picture Manufacturing Company (bugünkü Universal Studios) ortaya çkar!

    Meraklı, gözüpek, hoşgörülü
    Carl Laemmle Amerikalıların 'bulaşıkçılıktan milyonerliğe' düşünü gerçekleştirmiştir. Dev Universal Studios'un kuruluşu aynı zamanda Hollywood'un da başlangıcıdır. 'Dracula', 'Phantom the opera', 'The Mummy' ve 'Frankenstein' klasikleri onun başarısıdır. Laemmle sadece 'Tom Amcanın Kulübesi'ni yapmaz, yeni ünlenmeye başlayan savaş karşıtı Alman yazar Erich Maria Remaque'ın ilk romanı 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'u da (Türkçesi: Burhan Arpad) beyazperdeye uyarlar. İki Oscar ödülü alan film o günlerde Almanya'da güç kazanmakta olan Nazileri de öfkelendirir. Remarque'ın romanı ateşlerde yanarken Laupheim'lı (“Küstah Yahudi sinemacı”) Laemmle'nin filmi Almanya'da yasaklanır.

    Meraklı, maceracı, araştırmacı, ileri görüşlü, hoşgörülü, güçten ve sorumluluk yüklenmekten kaçınmayan biri olması Almanyalı bu Yahudi'nin başarıya ulaşmasının baş nedenleriydi. Zenginliğini başkalarıyla paylaşmayı da severdi. Birinci Dünya Savaşı'nda fakirleşen Laupheim'ın insanlarına çok destek vermişti. 1930'lı yılların başında Almanya'da nasyonal sosyalistlerin güçlenmeye başlaması üzerine ülkedeki tanışlarının dikkatini onları bekleyen büyük tehlikeye çeker, 1933'den sonra da Laupheim'lı üç yüz Yahudi'nin Amerika'ya kaçmasını doğrudan destekler.

    Gözüpek ve başarılı Carl Laemmle'nin yaşamı ilginç bir filme konu olabilir! Küçük kent Laupheim 24 Eylül'de, ölümünün 80. yılında onu değişik etkinliklerle anmaya hazırlanıyor.
mail@ahmet-arpad.de

25 Ağustos 2019

'Öldürerek yaşamak'

Cumhuriyet, 25.08.2019
AHMET ARPAD Almanya (Stuttgart)
 
Stuttgart'taki Baden-Württemberg Eyaleti İçişleri Bakanlığı'nın, ABD'de bu ay başında yaşanan dehşet verici silahlı saldırıların ardından yaptığı açıklamaya göre, 2019 yılının ilk altı ayında eyalette kendini ani bir saldırıya karşı korumak isteyen 85 bin insan silah ruhsatı için müracaat etmiş. Bu sayı 2014 yılında 40 bindi! Korkutucu bir gelişme. İnsanlar devletin onu koruyacağına inanmıyor gibi.

Stuttgart'taki eyalet polis sendikası başkanı Oliver Malchow, bunun çok tehlikeli olduğunu söylüyor. Son yıllarda Almanya'da gittikçe daha çok aşırı sağcının da küçük çapta silahlara ilgi duyduğu biliniyor. Sol Parti milletvekillerinden Ulla Jepke, yabancıları pek sevmediği bilinen Almanya için Alternatif Partisi'nin günümüzde insanlarda korku yaratmayı başardığı kanısında. Yeşiller Partisi iç güvenlik sözcüsü İrene Mihalic'in görüşleri de şöyle: "Bireysel silahlanmanın artması güvenliği değil, uyuşmazlıkların kaba kuvvete dönüşme riskini artırır."

ABD dev silah deposu...


15 Aralık 1791'de ABD Anayasası'na konan ek bir maddeyle ülke vatandaşlarına silah bulundurma ve taşıma özgürlüğü tanınmıştı. Bu madde günümüzde hâlâ geçerli! Hiçbir başkan ona dokunamıyor... Okyanus ötesi ülkede her 100 kişiden 88.8'inde silah var. 100 kişi 120 silaha sahip! ABD'de 300 milyondan fazla silah mevcut. Dünyada sivillerin sahip olduğu silahların yüzde 42'si Amerikalıların elinde.
Nisan 2019'da ABD'nin en büyük silah lobisi olan ABD Ulusal Silah Birliği yıllık toplantısında ateşli bir konuşma yapan Donald Trump, katılımcılara bireysel silahlanma özgürlüğü için hep mücadele edeceği sözü vermişti. Başkana göre, günümüzde vatandaşlarının bu özgürlüğü bir kuşatma altındaydı!
 

ABD'de 2019 yılının ilk yedi ayında gerçekleşen 32 silahlı saldırıda üç yüzün üzerinde insan öldürüldü. Oslo'daki Barış Araştırmaları Enstititüsü'nün, uluslararası silah ticareti uzmanı Nicholas Marsh'ın araştırmasına dayanarak yaptığı açıklamaya göre, 2010 ile 2016 arasında Avrupalı silah şirketleri ABD silah pazarına yaptıkları satışlarını ikiye katlamış! Çok ölülü saldırılarda kullanılmış olan silahları Amerikalılara satan çoğunlukla Alman, İsviçre, Fransız, Avusturya ve İtalyan şirketleri! İsrailli gazeteci Shir Hever'le Alman gazeteci Wolfgang Landgraeber'in ("Öldürerek Yaşamak" kitabının yazarı) Şubat 2019'da açıkladığına göre, İsrail de otuz yıldır dünya silah pazarında çok başarılı ve şu sıralar ilk ona girmeyi başarmış!
 

Güney Baden-Württemberg'in şirin kenti Freiburg'da yaşayan öğretmen Jürgen Graesslin yıllar önce çevresine topladığı savaş karşıtlarıyla yaşama geçirdiği "Silah Ticaretini Durdurun" kampanyası kapsamında Almanya'nın büyük silah yapımcısı Heckler & Koch'la savaşıyor. Stuttgart'ın güneyindeki Oberndorf kasabası ve çevresinin en büyük işvereni olan kuruluşun son yıllarda Meksika'ya - bir bölümü izinsiz- toplam değeri 25 milyon Avro olan 10 bin adet G36 modeli tüfek ihraç ettiği ve bunlardan çoğunun ülkenin çatışma, şiddet yaşandığı bölgelerinde kullanıldığını Graesslin ortaya çıkarmıştı.
 

Eylül 2014'te Meksika mafyasının kaçırdığı 48 üniversite öğrencisi de Heckler & Koch'un "kaçak" tüfekleriyle öldürülmüş. Öğretmen Graesslin'in açtığı dava bu yıl şubat ayında sonuçlandı, Stuttgart Asliye Mahkemesi silah yapımcısına 3.7 milyon Avro para cezası verdi. Ancak şu sıralar Federal Mahkeme bu kararı yeniden görüşüyor.
Ülkemize gelince, Umut Vakfı'nın (www.umut.org.tr) açıklaması şöyle: "Yüzde 85'i ruhsatsız en az 25 milyon silah bulunan Türkiye'de şiddet vakaları son 4 yılda yüzde 69 arttı."
 

mail@ahmet-arpad.de

11 Ağustos 2019

Önce ağaçlar, sonra insanlar

CUMHURIYET, 11.08.2019 

30 Eylül 2010 günü Stuttgart'ta kent merkezindeki 25 tarihi ağacın kesilmesini engellemek isteyen kadınlı erkekli, genç, yaşlı binlerce kişiye gaz ve tazyikli su sıkan, onları coplarla döven polis, altısı ağır olmak üzere dört yüz kişinin yaralanmasına neden olmuştu. Bu olay beş ay sonraki seçimlerde eyalet başbakanının başını yemiş, açılan ve uzun süren davalar sonucu kent emniyet müdürüyle beş polis değişik cezalara çarptırılmış, ağır yaralılara da yüksek tazminatlar ödenmişti!


AHMET ARPAD Almanya (Stutgart)
600 bin nüfuslu Stuttgart'ın yüzde yirmisi yeşil alanla kaplı. Kent göbeğindeki parkın altı kilometrekarelik yolları ve çayırları her mevsim insan dolu. Bu sıcaklarda rahat bir nefes almak isteyenler kent merkezine 10 dakika ötedeki Killesberg tepesinin çimenlerini, açık yüzme havuzunu veya az ötede başlayan ormanın serin yollarını yeğliyor. Kısa süre önce orada ibret verici bir şey yaşandı! Stuttgart Belediyesi'nin bahçeler müdürlüğü elemanları ellerinde resmi izin olmadan Killesberg'de villara yakın bir yamaçtaki yedi ağacı "hastalıklı" deyip birkaç saat içinde kesiverdi. Çevrede oturanlar ayağa kalktı, olay gazetelere yansıdı, belediye özür diledi, sorumluları da ihtar etti. Şimdi yedi ağacın kesildiği yere ondört yeni ağaç dikildi..!

Bütün Avrupa'da olduğu gibi Stuttgart'ın yakınlardan başlayan Karaormanlar'da da yağmursuzluktan ve hava kirliliğinden ağaçlar ölüyor. Otomobil egzozlarının değiştirilmesi, yeni benzin türlerinin denenmesi, fabrika bacalarına özel filtreler takılması pek işe yaramıyor. Karaormanlar'da yapılan yürüyüşlerde ağaçların yaşam savaşını yakından görmek mümkün. Ağaçlara zarar veren kükürt dioksidi, azot oksidi, yeraltı sularındaki nitratlar ve sebze-meyvenin ekildiği topraklardaki çeşitli asitler kanser hastalığının da baş nedenlerinden biri. Amerikalı bilim yazarı Peter Brennan'ın, "The Ends of the World" adlı kitabında açıkladığına göre insanoğlu önümüzdeki 16 yıl içinde karbondioksit sorununu çözemezse dünyamız bu yüzyılın sonunda 4.5-5 derece ısınacak.

Ağaç olmadan insan yaşayamaz


Asya'nın en büyük ormanlarını barındıran Endonezya zengin ülkelerin çikolata, krem, çamaşır tozu gibi gereksinimlerini karşılayabilmek için gereken palm yağını kazanmak amacıyla ülkesinde her yıl 620 bin hektar ormanı yok ediyor. Dünyamızdaki tropik ormanların üçte ikisini bünyesinde barındıran Brezilya da Amazonlar bölgesinde yeni Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'nun da "desteği" ile "tarıma yer açıyoruz" diyerek her yıl yaklaşık 8 bin kilometrekare ormana kıyıyor! Fakat Endonezya ve Brezilya ormanları dünyamızın "yeşil ciğeri"...

Ağaç olmadan insan yaşayamaz, çünkü ağaç insanın neden olduğu hava kirliliğinin yüzde 50'sini temizler. Bir hektar ladin ormanı yılda 32 ton, bir hektar kayın ormanı yılda 68 ton, bir hektar çam ormanı da 30-40 ton karbondioksit yüklü havayı emiyor. Sadece bir kayın ağacı saatte 1.5 kilogram oksijen üretiyor. Ağaç yaşlandıkça insanlara yararı artıyor. Örneğin 100 yaşındaki, 35 metre yüksekliğindeki bir kayın yılda 2.5 ton karbondioksot filtre edebiliyor. Bu nedenle endüstri ülkelerinin büyük kentlerinde yeşil alanlar çok önemlidir. Avrupa'nın en büyük parklarına sahip, çevresi ormanlarla kaplı Viyana'da kişi başına 25 metrekare yeşil alan düşerken her gün 4 milyon aracın yollarını aşındırdığı dev kent İstanbul'da bu alan bir metrekarenin altında. Sağlıklı bir yaşam için ise en az on metrekare gerekiyor!

Kuzey Ormanları Savunması'nın (KOS) İstanbul 3. Havalimanı sahasında uydu görüntüleri üzerinden yaptığı analize göreyse inşaat nedeniyle tam 13 milyon ağaca kıyıldı. Son yıllardaki başka büyük "düş projeler" için de yarım milyonun üzerinde ağacın kesildiğini basından okumak mümkün. 2015'te web sitesinde: "Hava kirliliği tehdit edici" diyen dönemin İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı aradan birkaç yıl geçtikten sonra dünyanın en büyük kentlerinden birine oksijen pompalayan çevre ormanlarda milyonlarca ağacın kesilmesine nedense hiç ses çıkarmadı!


Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) güncel açıklaması tüyler ürpertici: Avrupa'nın büyük kentlerinde yaşayan insanların yüzde doksanı zehirli hava çekiyor ciğerlerine! WHO'ya göre 2016 yılında tam 7 milyon insanın (600 bini çocuk) erken ölümünün nedeni hava kirliliği. Sadece Brezilya'nın tropik ormanları her yıl "senin benim" neden olduğu 8 milyar ton karbondioksidin 2 milyar tonunu "depoluyor", bizi zehirlenip ölmekten kurtarıyor!

Hava Kirliliğinin etkilerine yönelik çaalışmalar yapan ESCAPE'in bir araştırması da, ciğer kanseriyle kalp yetmezliğinin ana nedeninin hava kirliliği olduğu görüşüne işaret ediyor. Bakalım 15 yaşındaki Greta Thunberg ve peşindeki öğrenciler çıkarcı politikacıların kafa yapısını değiştirebilecek mi? İsviçre'nin Bern Üniversitesi Temmuz sonunda uyardı: Küresel ısınma emsalsiz boyutta, son 2 bin yılın en hızlı seviyesinde. Önce ağaçlar ölüyor! Sonra da insanlar mı?

mail@ahmet-arpad.de

28 Temmuz 2019

Hem suçlu, hem güçlü

CUMHURİYET, 28 Temmuz 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Çoktandır bekliyordum, sonunda geçenlerde gerçekleşti. İki ev ötedeki komşum, yıllardır her Cumartesi lüks otomobilini garajından çıkarıp kaldırıma park ediyor ve bir saate yakın suyla, sabunla bir güzel yıkıyordu. Geçen hafta eve döndüğümde villasının önünde bir polis otomobili durduğunu gördüm. Yaşlı ve zengin adam polislerle tartışıyordu. Kapıyı açıp bahçeye girdim, durdum ve kulak kabarttım. Genç memurlar komşuma yaptığının yasa dışı olduğunu söylüyordu. Çünkü hem yayalara engel oluyordu, hem de şampuanlı pis suları kanalizasyona akıtıyordu. Polisler para cezasından söz edince yaşlı adam sesini yükseltti. Daha çok dinlemeyip içeri girdim. Kendini haklı görmekte inat ediyordu! Bakalım zengin komşum haftaya Cumartesi lüks otomobilini nerede yıkayacak?


Alman dilinde bir özdeyiş vardır: "Parası olan güçlüdür, güçlü olan haklıdır!" Bir süre önce benzeri başka bir olaya tanık olmuştum. Karşıdan karşıya geçmek üzere çizgili yaya geçidine doğru yürüyordum. Aynı anda spor giysili genç bir kız koşarak geçide geldi ve hiç durmadan caddeye atladı. Onu son anda fark eden küçük otomobil frene bastı. Hemen arkasındaki gösterişli SUV zar zor durdu, tamponlar neredeyse birbirine değdi. Zengin aracının (!) kapısı açıldı, iri yarı bir adam aşağı indi, hızla öndeki otomobile gitti ve el kol hareketleriyle bağırıp çağırdı. Söylediğine göre küçük aracın sahibi haksızdı! Bence ise haksız olan koşarak çizgili yaya geçidine atlayan kızla, dev aracını öndekine çok yakın süren SUV'inin şöförüydü. Küçük otomobilin penceresi açıldı, ufak tefek bir adam bir şeyler mırıldandı, iri yarı, şık giyimli  SUV sahibi ise avukat olduğunu söyleyip: "Siz görürsünüz" diye bağırdı ve dev aracına bindiği gibi hızla olay yerinden uzaklaştı...
 

Güçlünün kendini hep haklı sanmasını, aylar önce gazetelere yansıyan bir başka olay da kanıtlamıştı. Stuttgart'ın güzel Schloss alanındaki her yanı camdan kübik bina Sanat Müzesi. En üst katında masaları hep dolu bir lokanta var. Gazetede yazdığına göre eyaletin ünlü bir bakanı bir akşam yanında misafirleriyle içeri giriyor. Rezervasyonu yok. En önde manzaralı bir masa istiyor. Lokanta dolu. Şef garson arkalarda masa vermek zorunda kalıyor. Bakan bağırıp çağırarak lokantadan ayrılıyor.
 

Orta sınıf kayboluyor 
Alman toplumunda son yıllarda dikkati çeken bir gelişme yaşanıyor: Dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olan Almanya'da devletin kasasına giren vergiler rekor düzeydeyken fakirle zengin arasındaki makas gittikçe açılıyor. Orta sınıf kayboluyor, kendini seçkin sanan yeni zenginler artıyor. Toplumsal sorunların sürekli arttığı, günlük yaşamın zorlaştığı ülkede gittikçe daha çok insan artık yalnız, fakir, ümitsiz. Almanlar kendilerinin ve ülkenin geleceğinden korkuyor. Milli gelirin %50'sine nüfusun %10'nun sahip olduğu bilinen bir acı gerçek. Resmi verilere göre Almanya'da 6 milyon çocuk ve genç fakir ailelerde yaşıyor. Bu sayı son on yılda ikiye katlanmış! Ekonomisi güçlü Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada.

Darmstadt Üniversitesi'nden sosyoloji profesörü Michael Hartmann "Burnu Büyükler" adlı en son kitabında günümüz Almanyası'nda ekonomide, politikada ve üst düzey yönetimde yanlarına kimseyi sokturmayan yaklaşık 4 bin 'seçkin' olduğundan söz ediyor! "Bu kişiler bir yandan ülke toplum yaşamında etkili olurken, diğer yandan da insanlardan uzaklaşıyor, içlerine kapanıyor" diyor Prof. Hartmann. "Kendileri gibi olmayanlarla kesinlikle görüşmüyorlar." Onlar aldıkları kararların ve gerçekleştirdiklerinin kuruluşları, şirketleri ve partileri için doğru olduğuna yüzde yüz inanıyorlar. Kökenleri, yetişmeleri ve eğitimleri 'elit' olan bu insanlar toplumsal gerçekleri her zaman kavrayamıyor, çoğunluğun yaşamından gittikçe uzaklaşıyor! Kendi evrenlerinde yaşayan bu seçkinlere (!) günümüz Avrupası'nda sayıları hızla artan sağcı popülist partilerde de rastlanıyor...


mail@ahmet-arpad.de

14 Temmuz 2019

Yaşlı kadının Hesse anıları

CUMHURİYET, 14 Temmuz 2019

Hermann Hesse'nin annesi Marie Hesse, yaşlı kadının dedesinin kız kardeşiydi. 2002 yılında tanımıştım onu. Hesse'nin doğumunun 125. ve ölümünün 40. yılında Stuttgart'a yarım saat uzak, şirin Karaormanlar kasabası Calw'daki bir etkinlikte... O günlerde doksanına merdiven dayamıştı. Bir zamanlar Hesse'nin "Gençlik Bunalımları"nı (Unterm Rad) çevirmiş olduğumu duyunca tanışlığımız dostluğa dönmüştü. Calw'e çok yakın Bad Liebenzell kaplıcasına her gidişimde uğramadan edemiyordum. Çay-pasta eşliğinde yaptığımız sohbetler hep çok ilginçti, çünkü yaşlı kadının Hesse anıları inanılmazdı.
Marie-Luise Bodamer'in villasının duvarlarını küçük Hesse tabloları süslüyordu. Her ziyaretimde onlara uzun uzun bakmadan edemezdim. Ünlü yazar yaşamının son 43 yılını geçirdiği, kadının genç kızlığında sık sık ziyaret ettiği Montaglona'daki şirin villasının pencerelerinden görünen İtalyan İsviçresi'nin doğasını çizmiş... 


Calw'daki duvarları süsleyenler, "Hesse Amca"nın hediyesiydi! Yaşlı kadın yetenekli bir müzisyendi. Her perşembe evinde dostlarıyla oda müziği yapıyordu, pazartesi akşamları da Calw müzik okulunda başka bir orkestranın provasına katılıp keman çalıyordu. Anımsıyorum, 2012'de Hesse'nin ölümünün 50. yılı anma töreninde Calw kilisesindeki konserde yine piyanonun başına geçmişti.


Marie-Luise Bodamer iki yıl önce vefat etti. 102 yaşında. Kısa süre önce yine Bad Liebenzell kaplıcasındaydım. Bu kez onu yamaçtaki tarihi villasında değil, Calw mezarlığındaki aile kabristanında ziyaret ettim. Tarihi mezarlığın kapısından içeri girince sağda, upuzun, yüksek duvardaki bronz tabelalar hemen dikkati çekiyor. Bir sürü isim, ölüm tarihleri en az yüzyıllık. Friedrich ve Emma Gundert. Hermann ve Julie Gundert. Ve Marie Hesse. Hermann'ın annesi... Bir süre öyle duruyorum. Calw'ın tarihi mezarlığı eski ağaçlarla dolu. Karşılar da yemyeşil. 


Haylazlıkla geçen gençlik
Sonra ağır ağır mezarlık çıkışına doğru ilerliyorum. Karşı kaldırıma geçip, ırmak kıyısında yürüyorum. Nagold bugün çok hızlı akıyor. Durup, köpük köpük akan ırmağı seyrediyorum... Hermann Hesse az sonra karşımda duruyor! Nagold ırmağının üzerindeki taş köprüde. Bronzdan ince, uzun boylu, elinde şapkası, gelip geçeni pek umursamıyor, gözlerini ötelere dikmiş, yeşil yamaçlara, ırmağın sularına. Haylazlık ve avarelikle geçen gençlik yıllarında bu köprüde saatlerce durur, suların akışını seyrederdi. Ördeklerin yüzüşünü, balık tutanları... Kimi zaman o da atardı oltasını sulara. Genç Hesse burada zaman öldürürken yaşıtları ya okula gider ya da çıraklık yapıp bir meslek öğrenirdi. Kent insanlarının gözünde Johannes ile Marie Hesse'nin oğulları Hermann tembelin tekiydi, ondan adam olmaz, derdi Calw insanları. Çok sonraları o günlerden söz açıldığında, çocukluğumda pek sevilmezdim, diye konuşurdu. O yılların deneyimlerini hiç unutmamıştı. 


'Haksızlık dolu bir dünyada yaşıyoruz'
Dünyaca ünlendiğinde çoktan İsviçre'ye yerleşmişti Hermann Hesse. Tessin yöresinde, Montagnola'daki villası bir yamaca kuruluydu. Marie-Luise Bodamer anlamıştı: "Pencerelerinden, terasından öteler, çok uzaklar, ona ilham veren, ona romanlar, öyküler yazdıran, ekspresyonist, rengârenk ve özgürlük dolu tablolar yaptıran yamaçlar, tepeler görünürdü." Marie-Luise 1930'lu yıllardan başlayarak o villaya sık sık gitmişti annesiyle. Anlatmıştı: "Aşağı bahçe kapısında yazardı, ziyaretçi kabul edilmez, diye. Annem çalışma odasının kapısını açtığında Hermann Amca ayakta karşılardı bizi, kolları iki yana açık. Ben deneyimsiz bir genç kız, o ise dünyaca ünlü bir yazar... Kimi zaman, annemin hediyesi olan bir Bach plağını pikaba koyar, bakışlarını karşı yamaçlara dikerdi. Keyfi yerinde oldu mu kuyruklu piyanonun başına geçip Bach, Mozart, Chopin çalardı bizlere.


Yıllar öncesinin haylaz ve tembel delikanlısı, artık milyonların okuduğu dünyaca ünlü bir yazardı. 1933'ten başlayarak Almanya'dan kaçıp İsviçre'ye sığınan birçok dostuna yardımı esirgememişti. Aralarında Thomas Mann da vardı. Çoğu kez elinde ne varsa dostlarına harcamış, başka ülkelere sığınmalarına destek olmuştu. Naziler geldiğinde Almanya'da eserleri yasaklanıp parası suyunu çekmeye başlayınca kendini iyice tabloya vermiş, kazandıklarını da yine dostlarına harcamıştı. "Bizlere yolladığı, Nazi sansüründen geçmiş mektupların da ardı arkası hiç kesilmemişti."


Savaş karşıtı Alman dili edebiyatı yazarları arasında çok önemli bir yeri olan Hermann Hesse'ye göre hasta ve haksızlık dolu bir dünyada yaşıyoruz: "Sevgi ve kardeşlik duygularının yokluğudur dünyamızı hasta eden."
 

Marie-Luise Bodamer yaşasaydı 7 Ağustos'ta 104. yaşını kutlayacaktı!
 

mail@ahmet-arpad.de

9 Temmuz 2019

Çevirmen Ahmet Arpad: Yönetenler kitaptan her zaman ürkmüştür

gazeteDuvaR., 09.07.2019

Çevirmen, fotoğrafçı, gazeteci ve yazar Ahmet Arpad; Heinrich Böll, Gerhard Hauptmann, Hermann Hesse, Stefan Zweig, Anna Seghers, Pablo Neruda, Johannes M. Simmel, Thomas Bernhard ve Harry Mulisch'in çeşitli eserlerini dilimize kazandırdı. "Çevirmen, kültürler arasında bir köprüdür" diyen Arpad ile çevirmenliği, çeviriyi ve çevirmenlerin sorunlarını konuştuk.

Soner Sert

DUVAR – 60'lı yılların sonunda İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olup, Almanya'ya yerleşen ve başta Heinrich Böll, Gerhard Hauptmann, Hermann Hesse, Stefan Zweig, Anna Seghers, Pablo Neruda, Johannes M. Simmel, Thomas Bernhard ve Harry Mulisch olmak üzere pek çok yazarın kitaplarını Türkçeye çeviren Ahmet Arpad, aynı zamanda serbest gazeteci ve fotoğraf sanatçısı olarak yaşamını sürdürüyor.

Almancanın ünlü yazarlarını Türkçeye kazandırdığı için 2012 yılında, Almanya Federal Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Goethe Enstitüsü, Robert Bosch Vakfı ve S. Fischer Vakfı tarafından ortaklaşa verilen Tarabya Çeviri Ödülü'ne layık görülen, 2016 yılında İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Anna Seghers'in Transit adlı kitabını çevirmedeki başarısından dolayı Talât Sait Halman Çeviri Ödülü'nü kazanan Arpad ile çevirinin varoluşunu, biçimlenişini ve sorunlarını konuştuk.

Çeviri konusunda hemen herkesin bir fikri var. Siz, bir çevirmen olarak çeviriyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Çeviri aracılığı ile kültürler birbirine yaklaşır. Bu nedenle yabancı bir ülke yazarının yapıtını kendi ülkesinin insanlarına tanıtan çevirmen önemli bir görevi yerine getirir. O kültürler, ülkeler, toplumlar arasında bir "köprü"dür. Örneğin, çevirmenleri olmasaydı Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanabilir miydi?

Bir kültür aktarımı yolu olan çeviri, uyarlamaya ne derecede dâhil edilebilir? Kültür karşılıklarının bağlayıcı yönünü nasıl açıklarsınız?

Okurlar başka ülkelerin kültür ve insanlarını en güzel yabancı edebiyatlardan yapılan çevrilerden tanıyabilir. Karşılıklı kültür alışverişleri insanları birbirlerine yakınlaştırır, onları birleştirir, yerine göre de görüş ve düşün dünyalarını geliştirir, onlara yepyeni kapılar açar.

Editör-çevirmen ilişkisi nasıl yürüyor?

Uzun yıllardır çalıştığım değişik yayınevleriyle –birkaçı dışında – editör-çevirmen ilişkisi oldukça olumlu.

Sizin için bir metnin "çevrilebilir" olmasının gerekçesi nedir?

Bir yapıtın çevrilebilir olması yazarın anlatımının yanı sıra çevirmenin deneyimine de bağlıdır.

Ülke kurulduğu günden beri çevirmenin kontrol altında tutulmaya çalışılmasının, sıklıkla yargılanmasının sebebi ne sizce? Sistem, çevirmenden neden korkuyor?

Yönetenler kitaptan her zaman ürkmüştür. Buna her çağda ve her ülkede rastlanmıştır. Sorumluluğu tabii çevirmenden önce yayıncı üstlenir! Burada şunu da anımsatmak isterim: Hitler'in 1933'de başa geçer geçmez getirdiği en büyük 'değişimler'den biri 'ürktüğü' yazarların on binlerce kitabını alanlarda yaktırtmak olmuştur!

Geçmişe nazaran yayınevi sayısının artmasının çeviriye/çevirmene olan faydası ya da zararı nedir? Ek olarak, ekonomik dalgalanma çevirmeni ne oranda etkiliyor?

Ülkemizde değişik dönemlerde yaşanan tüm ekonomik sorunlara karşın yayınevi sayısının artması tabii ki çevirmenlerin çalışmalarını da olumlu etkilemiştir. Ancak yayınevlerinin yetenekli çevirmen bulmakta zorluk çektiğini de göz ardı etmemek gerekir.

Hukuki olarak bakıldığında çevirmenin en nesnel sorunları nelerdir? Hak ettiğiniz güvenceye kavuştuğunuzu düşünüyor musunuz?

Kanımca ülkemizde çevirmenler geçmişe göre daha güvenceli çalışmakta. Bunda örgütlenmiş olmalarının rolü de tabii ki büyük. Deneyimsiz kişilerce kurulan yayınevleri işleri kötüye gitmeye başlayınca ne yazık ki öncelikle çevirmene zorluk çıkarıyor.

"Şu çeviriyi bir de benden okusaydınız keşke…" diyebileceğiniz bir metin var mı?

Arada sırada böyle düşünmüyor değilim!


Kaynak: https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/07/09/cevirmen-ahmed-arpad-yonetenler-kitaptan-her-zaman-urkmustur/

23 Haziran 2019

Ku Klux Klan gizli örgütü

CUMHURİYET, 23 Haziran 2019
ALMANYA – STUTTGART
AHMET ARPAD

 

ABD tarihinin "kara lekesi", insanlık tarihinin gördüğü en gaddar nefret gruplarından biri kabul edilen Ku Klux Klan (KKK) bir sosyal kulüp olarak 1866 yılında Tennessee'de kuruldu. Sembolü yanan haç olan ırkçı, yabancı düşmanı, anti-semitik bu örgüt 20. yüzyılda Avrupa'ya da sıçradı. Özellikle ikinci dünya savaşının ardından güçlenen Ku Klux Klan European White Knights of the Burning Cross'un çatısı altında günümüzde Almanya, İsviçre, Avusturya, İsveç, Fransa, İngiltere ve İtalya'da etkin. Resmi olmayan açıklamalara göre ABD'de yaklaşık 10 bin insan Ku Klux Klan'a üye, yurtdışı bağlantıları çoğunlukla değişik ülkelerdeki sağcı kuruluşlarla. Örgütün Avrupa'daki 'şubeler'i Almanya konumlu European White Knights of the Burning Cross'a bağlı. Çoğunlukla Facebook üzerinden yandaşlarına ulaşan, örgütün reklamını yapan Ku Klux Klan üyeleri Cermen anavatanlarına, Nazi dönemindeki Alman ordusuna övgüler, günümüz düzenine nefret yağdırıyorlar. Avrupa Ku Klux Klan örgütleri kendilerini nasyonal sosyalist ülküye yakın görüyor. Hitler resimleriyle Gamalı Haç'lar İnternet sayfalarından hiç eksik olmuyor. İki binli yıllarda Almanya'da sekizi Türk olmak üzere 10 yabancıyı öldüren ve yıllarca ortaya çıkarılamayan (!) NSU Neo-Nazi örgütü tarafından Stuttgart yakınlarındaki Heilbronn'da öldürülen kadın polis Michèle Kiesewetter'in iki meslekdaşının yöredeki Ku Klux Klan'a üye olduğu ve 'gece törenleri'ne katıldığı soruşturmalar sırasında ortaya çıkarıldı. Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütünün Almanya'nın değişik yörelerindeki Ku Klux Klan gruplarıyla bağlantı içinde oldukları da bu soruşturmalarda kanıtlandı.

Sivri kukuletalılar örgütü
Daha geçen yıla kadar Alman İçişler Bakanlığı ülkede Ku Klux Klan ideolojinde kurulmuş dört örgütten yola çıkıyoru. Bir ihbar üzerine Stuttgart yakınlarında tutuklanan "ünlü" bir sağcının smartphone'nunda inanılmaz bilgilere ulaşıldı. Hemen ardından Almanya'nın sekiz eyaletinde "National Socialist Knights of the Ku-Klux-Klan Germany"nin şubelerine aynı anda polis baskıları düzenlendi, yüzün üzerinde – tabancadan kılıça – değişik silaha el konuldu, yaşları 17 ile 60 arasında kırk kişi, tümü de erkek, geçiçi olarak tutuklandı. Bu baskınların nedeni şiddet yanlısı, yabancı düşmanı örgüt üyelerinin Almanya'da eyleme geçeceğinden korkulmasıydı. Ku Klux Klan üyelerinin aralarında yaptıkları gizli törenler geceleri oluyor, katılımcılar kendilerini uzun beyaz cübbelere ve beyaz sivri kukuletalara gizliyorlar. Bütün gruplarda üyelerin mutlaka uyması gereken bazı kurallar var. Bunlardan biri, ağızlarından sır kaçırmamak için özel yaşamlarında az içki kullanacaklar. Diğeri de, hep cesur ve mücadeleye hazır olabilmek için düzenli ve sağlıklı bir yaşam sürdürecekler!
Almanya Ku Klax Klan'ın websitesinde şu sözler dikkati çekiyor: "Almanya örgütümüz Kuzey-Cermen kültürü ile Ku Klux Klan'ın dünya görüşünü bir araya getirmekte olup günümüzün kültürüne ve insanlarımızın gereksinimlerine uyuşum göstermektedir." Ku Klux Klan Cermen Şövalyeler Tarikatı açıkladığına göre Cermen kökenli Alman Hristiyanları'nın toplum ve kültür değerlerini korur ve teşvik eder. "Bu değerlerimizi teşvik etmekle atalarımızın mirasına saygı gösteriyor, onu hep canlı tutuyoruz.." 


mail@ahmet-arpad.de