29 Mart 2015

"Ne zaman evleneceksin?"

Cumhuriyet, 29.03.2015
BASEL
AHMET ARPAD


Karşımda duruyor 300 milyon dolar! Ona bana bakıyor, ben ona bakıyorum! Elimi uzatsam dokunacağım. Okşayacağım onu. Fakat yanına yaklaşılmıyor. Benden başka onlarca insan hayranlık dolu bakışlarla seyrediyor. O bize hem çok yakın, hem de çok uzak! Kısa süre sonra daha da uzaklaşacak, terk edecek bizleri. Gidecek çok uzaklara. Arap emirlerinin malı olacak! İnsanların karşısından ayrılamadığı şey bir tablo! Bir Paul Gauguin. Daha doğrusu onun en değerli eseri "Ne zaman evleneceksin?". Yakında Arabistan yarımadasında, Katar'ın saray duvarları ardında gözlerden uzaklaşacak. Tahitili iki güzele 300 milyon dolar ödeyen Katarlı emirlerin daha önce Paul Cézanne'ın "İskambil Oynayanlar"ını ve Avrupalı ressamların başka yapıtlarını da çok yüksek fiyatlara satın aldığı anlatılıyor. Gauguin'i Arap yarımadasına satan, yaşamını az ötedeki Basel'de sürdüren Staechlin ailesi. Daha doğrusu The Rudolf Staechelin Family Foundation. Staechlin ailesinin dededen kalma ve uzun yıllardır Basel Sanat Müzesi'nde sergilenen çok değerli koleksiyonunda Van Gogh, Picasso ve Pissaro'nun da yapıtları yer alıyor. Ancak 1946'da Basel'de vefat eden Rudolf Staechlin'in çocukları ve torunları 1960'lı yıllardan başlayarak empresyonist ve post-empresyonist yapıtlardan oluşan koleksiyonundan bazı tabloları elden çıkarmıştır. "Ne zaman evleneceksin?"i satma nedenleri sorulan Staechlin: "Şu sıralar piyasa çok hareketli" diyor. "On yıl sonra ne olacağını kim biliyor? Geçen yıl bize yapılan öneri çok iyi idi." Dedesinden kalan koleksiyonun ailesi için hep "bir yatırım ve yaşam güvencesi" olduğunu da itiraf ediyor. Şu sıralar salonlarını elli Gauguin yapıtının doldurduğu Fondation Beyeler, sanat koleksiyoncuları Hildy ve Ernst Beyeler'in 1982 yılında kurdukları bir aile vakfı. Gezdiğimiz Gauguin sergisinin hazırlığı tam altı yıl sürmüş. Beyeler için eşsiz bir üstün başarı, Avrupa çapında heyecan verici bir sanat olayı! Rusya'dan Amerika'ya tam on üç ülkeden ödünç alınarak Basel-Riehen'e getirilen elli Gauguin yapıtının toplam piyasaya değerinin iki milyar Avro olduğu söyleniyor!

Avrupa'da çok inişli çıkışlı bir yaşam sürdüren Gauguin düşlediği üne bir türlü kavuşamaz. Yalnızlaşır, intihara kalkışır. İşte bu süreçte Güney Pasifik bölgesinin en büyük adası, Fransız Polinezyası'ndaki Tahiti'ye yerleşir. Eşsiz, bakir bir doğanın ortasında, uygarlığın henüz kirletmediği bir dünyada sadece sanatla yaşamak ister. Kendine çok değişik bir biçem geliştirir, eserleri canlanır, renklenir. Onlarda doğa, mistizm, erotizm, düş ve gerçek, neşe ve hüzün bir arada yaşar. Duyumsallık dolu ünlü kadın tabloları cennet köşe Tahiti'de oluşur. Ancak Gauguin zamanla Tahiti'de de mutlu olamayacağını anlar. Fransa'nın sömürgeciliği ve misyonerlik el değmemiş bu toprakları da değiştirmeye başlamıştır. Aradığı gerçek cennetin sadece düşlerinde olduğunu kavrar! Tutku ve serüven dolu bir yaşama, fakir ve hasta 54 yaşında veda ettiğinde, yitirilmiş o cennette yarattığı yapıtlara günün birinde milyarlar ödeneceğini nereden bilecekti? Fondation Beyeler'in girişinde insanlar bekleşiyor. Kuyruk, parkın yollarına taşmış! Az öteden kalkan 6 numaralı tramvaya binip Basel'in tarihi sokaklarını şöyle bir gezmeye gitmeli... Hava ilkyaz kokuyor.

www.ahmet-arpad.de

1 Mart 2015

Önce ağaçlar ölüyor, sonra da insanlar!

CUMHURİYET, 1 Mart 2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


"Yeşil ile bezenmiş bir çevreden özgür düşünce doğar" sözlerini Başbakan Erdoğan 2013'de söylemişti. Çok doğru! Başka bir gerçeğe de şu sıralar AKP'li İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı Web sitesinde dikkati çekiyor: "Kirli hava tabakası canlı hayatı olumsuz yönde etkilemektedir. İstanbul nüfusunun hızlı artışı ve kalitesiz yakıt kullanımı nedeniyle 1985 yılından sonra hava kirliliği yaşanır olmaya başlanmıştır. 1990'lı yıllardan sonra tehdit edici boyutlara ulaşmıştır..." İstanbul gazeteleri bu ölümcül tehlikeye daha 20 yıl önce dikkati çekmiş, o günlerde: "İstanbul'da yaşamak ömrü 4 yıl kısaltıyor" diye başlık atmışlar! Yeşile zarar veren karbondioksit, azot monoksit, yeraltı sularına karışan nitratlar ve tarlalardaki çeşitli asitler kanser hastalığının baş nedenlerinden biri.

Ağaçlar olmadan insan yaşayamaz. Çünkü ağaçlar insanın neden olduğu hava kirliliğinin yüzde 50'sini temizler. Uzmanların açıklamalarına göre bir hektar ladin ormanı yılda 32 ton, bir hektar kayın ormanı yılda 68 ton, bir hektar çam ormanı da 30-40 ton karbondioksit yüklü havayı emiyor. Sadece bir kayın ağacı saatte 1,5 kilogram oksijen üretiyor. Ağaç yaşlandıkça insanlara yararı artıyor. Örneğin 100 yaşındaki, 35 metre boyundaki bir kayın yılda 2,5 ton karbondioksot filtre edebiliyor. Bu nedenle endüstri ülkelerinin büyük kentlerinde yeşil alanlar çok önemlidir. 500 bin nüfuslu Stuttgart'ın merkezinin yüzde yirmisi yeşil alanla kaplı. Altı kilometrekarelik kent parkının yolları ve çayırları her mevsim insan dolu. Avrupa'nın en büyük parklarına sahip Viyana'da kişi başına 25 metrekare yeşil alan düşerken, her gün 4 milyon aracın yollarını aşındırdığı dev kent İstanbul'da bu alan bir metrekarenin altında. Sağlıklı bir yaşam için ise en az on metrekare gerekiyor! 30 Eylül 2010 günü Stuttgart'ta kent merkezindeki 25 tarihi ağacın kesilmesini engellemek isteyen kadınlı erkekli, genç, yaşlı binlerce kişiye gaz ve tazyikli su sıkan, onları sert coplarla döven polis, altısı ağır olmak üzere dört yüz kişinin yaralanmasına neden olmuştu. Bu olay beş ay sonraki seçimlerde eyalet başbakanının başını yemiş, açılan ve uzun süren davalar sonucu emniyet müdürüyle beş polis de değişik cezalara çarptırılmıştı!

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu bir süre önce sunduğu yazılı soru önergesinde, 3. Boğaz Köprüsü uğruna 2 milyon 700 bin ağacın kesilmesiyle doğanın ve insan sağlığının olumsuz etkileneceğinden, hava kirliliğinin toplu ölümlere neden olabileceğinden söz etti. Son iki yılda İstanbul'a oksijen pompalayan ormanlara kıyıldı, yeni bir Boğaz köprüsü uğruna milyonlarca ağaç kesildi. Bu öyle bir kıyım ki uzaydan bile görünüyor! Cumhurbaşkanlığı konutu için de Atatürk Orman Çiftliği'nin yüzde 40'ı (900 hektar) yok edildi. Tanrıkulu sormaya devam ediyor: "Ağaçların kesilmesi İstanbul'da hangi hastalıkların artmasına neden olacaktır? İstanbul'da yılda kaç kişi hava kirliliğinden hayatını kaybediyor?" Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Recep Akdur da hava kirliliğinin toplu ölümlere yol açabilecek ciddiyette olduğunu belirtiyor. "1990'lı yıllardan sonra hava kirliliği tehdit edici boyutlara ulaşmıştır..." diyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise, dünyanın en büyük kentlerinden birine oksijen pompalayan ormanlarda üç milyona yakın ağacın kesilmesine nedense ses çıkarmıyor! Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) güncel açıklaması tüyler ürpertici: Avrupa'nın büyük kentlerinde yaşayan insanların yüzde doksanı zehirli hava çekiyor ciğerlerine! WHO'ya göre 2010 yılında tam 230 bin insanın ölümüne hava kirliliği neden olmuş. İki yıl sonra bu rakkam 280 bine çıkmış! ‘European Study of Cohorts for Air Pollution Effects'in (ESCAPE) bir araştırması da, ciğer kanseriyle kalp yetmezliğinin ana nedeninin hava kirliliği olduğunu kanıtlıyor. Yeşil hızla betonlaşıyor! Önce ağaçlar ölüyor, sonra da insanlar...


www.ahmet-arpad.de

23 Şubat 2015

Kitabın yaşı sonsuzdur

ZAMAN Gazetesi, 23 Şubat 2015

Nazilerin acımasız baskısından kaçarak Brezilya'ya yerleşen ünlü yazar Stefan Zweig, tam 73 yıl önce bugün, 23 Şubat 1942'de Petropolis'teki evinde ikinci eşi Lotte ile yaşamına son vermişti. 20. yüzyılın en duyarlı, en üretken yazarlarından biri olan denemeci, öykücü, biyografi yazarı Stefan Zweig'ı ölüm yıldönümünde kendi kaleminden çıkmış; düşüncenin, kitabın ölmezliği üstüne cümleleriyle anıyoruz.

Tekniğin gelişmesiyle nasıl tekerlek lokomotifin altında onu raylarda ilerletiyorsa, otomobili yollarda sürüyorsa, uçağı hareket ettirerek pervanesini döndürüyorsa, yazı da rulodan kitaba, tek tek kâğıtlardan bir araya getirilmiş yüzlerce kâğıda geçerek yaptığı gelişmeyle bireyin kendi içine kapanık düşünce ve görüşlerini artık geniş bir çevreye yaymasını sağlamıştır. Kitaplar sayesinde birey düşünceleriyle tek başlarına yaşamaktan kurtulmuş, kendini yeryüzünde olup bitenin, insanlığın düşünce ve duygularının ortasında bulmuştur. Günümüzde tüm düşün hareketlerinin temeli kitaplardır. Materyalizmden daha yüce olan ve adına kültür dediğimiz yaşam şeklinin kitaplar olmadan gerçekleşmesi mümkün değildir. Kitapların, insan ruhunu özgürleştiren, hatta bir yerde dünyayı yaratan gücünün özel yaşamımızdaki etkileri sonsuzdur; ancak biz çoğu kez bunun farkında değilizdir. Kitaplar günlük yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır, onun varlığına teşekkür borçlu olmamız gerekir.

O, günlük yaşamımızın önemli bir parçasıdır. Yirminci yüzyılda kitabın mucizevi varlığı olmadan ruh dünyamızın ayakta durması mümkün değil. Kitapları okurken tanımadığımız insanların iç dünyalarını yaşamıyor, onların gözleriyle bakmıyor ve onların beyinleri ile düşünmüyor muyuz? Kitaplar aracılığı ile öğrendiklerim, yaşamımı bilgisizliğin sıkıcı darlığından kurtarıp özgürleştirmiş, ben küçük adama, değerler, coşku ve deneyimler kazandırmıştı. Çocuk ruhum macera kitaplarıyla etkilenmişti, bana yabancı ve vahşi gelen bir dünya, burjuva evimizin duvarlarını kırıp içeri girmişti, ben de onların dışına çıkmıştım. Yaşamı boyunca tek bir kitap bile okumuş olsa, yazılmış, basılmış olanların, sözlerin, düşünceler aracılığı ile sonsuzluğa ulaştırılmasının değerini kavramış olan her insan, günümüzde çok kişinin, hatta en akıllı geçinenlerin bile korkusu karşısında biraz da acıyarak gülümser.

KİTAPLARIN MİSYONU
Artık kitapların sonu geldi, şimdi tekniğin sözü geçerli, diye yakınanlar var. Onlara göre gramofon, sinema makinesi ve radyo sözlerle düşünceleri çok rahat, daha akıllıca nakleden buluşlar. Yok etmeye başladıkları kitapların kültür tarihi misyonları çok yakında geçmiş olacak... Çok dar görüşler, kısa ömürlü düşünceler bunlar! Kitapların bin yıllık etkisini yok edecek üstün nitelikli bir şeyi teknik bugüne dek bulamamıştır. Basılı kâğıtların oluşturduğu küçük deste kalıcılığını her zaman kanıtlamıştır. Şimdiye kadar hiçbir ışık kaynağı incecik bir kitapçığın aydınlatmasına ulaşamamış, hiçbir suni enerji insan ruhunu dolduran basılı kelimelerin gücüne erişmemiştir. Kitabın yaşı sonsuzdur, o yok edilemez, değiştirilemez. İnsan kendini kitaplara ne kadar çok verirse, onlara ne kadar içten bağlanırsa, yaşamı da o kadar yakından tanır. Çünkü dünyasını sadece kendi gözleriyle görmez, kitaplardaki sayısız başka gözlerin de yardımıyla onu çok yakından tanır ve sever.


Son yıllarda gittiğim her yerde yazarların, düşünürlerin, şairlerin ve filozofların vatanı Almanya'nın, topluma zorla kabul ettirilen "nasyonal sosyalist felsefe" sonucu insancıl yaşama inanan birçok ülkeden nasıl uzaklaşmaya başladığını üzülerek hissettim. Benim gibi, yaşamak zorunda kaldıkları olaylar nedeniyle istemeye istemeye vatanlarından uzaklaşanların şimdi en önemli görevi, her şeyden nefret etmek yerine, sanki hiçbir şey olmamış gibi özenle ve sevgiyle, ısrarla kitap yazmaya devam etmektir. Bizler için üzerinde hâlâ durduğumuz toprak, düşüncelerimizle ve duygularımızla bağlı olduğumuz, hiç kimsenin çekip elimizden alamayacağı Alman dilidir! Ve şimdi her zamankinden daha güçlü olmalı, daha yoğun çaba göstermeliyiz. İnsanlık tarihinde dönüp geriye baktığımızda yazarların toplumlarını gururlandıran, onurlandıran ünlü eserlerini sürgünde yazmış olduklarını görürüz.

Yurtlarından uzaklaşmak zorunda kalan yazarlar için yaşam koşullarının güçleştiğini kabul etmek zorundayız. Başka bir dilin konuşulduğu yabancı bir topluma alışmak, yıllar boyu onu içine almış olan okur çevresinden uzaklaşmak ve bambaşka bir ortamda yepyeni sorunlarla bocalaşmak eskisi gibi verimli olmak isteyen yazarın karşısına çıkan en büyük engellerdir. Ancak o, işte şimdi başarılı olmak zorundayım, diyebildiği ve de buna inandığı sürece tüm engelleri aşabilir. O, yazarlık yaşamı boyunca inandığı yasaların peşinden gitmek zorundadır.

KİTAPLAR YAKILIP YOK EDİLEMEZ
Ben hep şuna inandım: Tüm düşünsel değerler arada sırada baskı altına alınır. Ancak onları değil parçalamak, değiştirmek bile mümkün değildir. Düşün, yaratıcılık ve kitap asbest gibidir; onlar yakılıp yok edilemezler. Belki düşünsel değerlerin geçici bir süre için çevrelerine yayılmaları ve etkili olmaları engellenebilir. Ancak onlar belli bir süre için etkilerini yitirseler de, günü geldiğinde tekrar canlandıklarında vurucu güçleri eskisinden de daha sonsuz olur. Kitapların yasaklanması, düşüncelerin takip edilmesi bize nasıl da gerekli olduklarını kanıtlar, içsel gücümüzü daha da güçlendirir. Bir kelimede veya bir eserde yerini almış her türlü düşünce sonsuza dek yitirilmez, korunur...

*Derleyen ve çeviren: AHMET ARPAD
(Metin Türkçede ilk kez yayımlanıyor)

8 Şubat 2015

Almanya’nın Türk polisleri

Cumhuriyet 08.02.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


Almanya’da eyalet emniyet teşkilatları polis kadrosunu güçlendirmek amacıyla 1990’lı yıllardan başlayarak yabancı kökenli polis memurlar almaya başlamıştı. Bunların çoğunluğu Türk’lerdi. Uzun yıllardır tanıdığım Kölnlü bir Alman polis o günlerde kendilerine kurslarda Türkçe öğretildiğini ve bu nedenle vatandaşlarımızın yoğun yaşadığı semtlerde dilimizi bilmelerinin çok yararlı olduğunu anlatmıştı! Tanış mesleğinde çok ilerledi, bugün eyaletlerden birinde İçişleri Bakanlığı’nda görevli, Türkçesi hâlâ iyi, mutfağımızın hayranı, yaptığı Çerkes tavuğu, tarama, yaprak dolma çok leziz! Alman eyaletlerinde özellikle son üç yıldır daha çok yabancı kökenli kadın ve erkekler polis kadrolarına alınmaya başlandı. Almanya’da polis olmak için Alman pasaportu taşımaya gerek yok. Baden-Württemberg örneğinden yola çıkarsak Alman olmayan 200 polis eyalet emniyet teşkilatında görev yapıyor. Bunlardan başka tabii Alman vatandaşı olan, ancak sayıları istatistiklerde yer almayan yabancı kökenliler de var. Yapılan açıklamalara göre eyalet emniyet  teşkilatındaki  yabancıların yüzde sekseni Türk. 2012 yılında görevli tüm polislerin yüzde on altısı yabancı kökenliyken bu oran 2013’de yüzde yirmi ikiyi bulmuş.

Her eyalette amaç aynı. Yaklaşık 200 milletten insanın yaşadığı toplumda onların kültürlerini, dillerini, inançlarını, kafa yapılarını, örf ve adetlerini yakından tanıyan bu elemanlar polisin görevi oldukça kolaylaştırıyor. “Günlük çalışmamızda yabancılarla polis arasıdaki bariyerleri böylece daha rahat kaldırabiliyoruz” diyor eyalet emniyet teşkilatı sözcüsü yolladığı yazılı yanıtta. “İnsanlar bizi daha iyi anlıyor, sorunlar daha çabuk açıklığa kavuşturuluyor.” Özellikle Türklerin yoğun yaşadığı semtlerde görev yapan Türk kökenli polisler aracılığı ile bazı vatandaşlarımızın Alman polisine olan önyargısı kalkıyor. Toplumda sorunlarla yetişen çoğu gencimiz olay çıkardığında gelen polisin adının ‘Ahmet’ veya ‘Sibel’ olduğunu görünce rahatlıyor, sorun çok daha çabuk çözülüyor. Eyalet polis teşkilatı sözcüsü: “Bazı polisiye olaylarda soruşturma aşamasında işimizi kolaylaştırdıkları için onlar bize çok yararlı” diyor. Türklerin yoğun yaşadığı semtlerde çıkan olaylara yolladıklarında da aynı dili konuştukları için kısa sürede güven oluşuyor, sorunlar karakola gitmeden ortadan kalkıyor. Uzun yıllardır görev yapan Türk kökenli polislerden, teşkilata yeni yabancı eleman alınırken yapılan ön görüşmelerde, derneklerde ve camilerde düzenlenen bilgilendirme toplantılarında da yararlanılıyor.

Paris ve Belçika’daki olayların ardından tüm Almanya’da emniyet teşkilatlarının kadroları hemen genişletildi. Ülkede polis sayısı artıyor. Eyalet hükümetleri alelacele karar verdi, Anayasayı Koruma Teşkilatı’na da Arapça bilen elemanlar alınacak. Bu yenilikler (!) sonucu tabii yabancı kökenli, özellikle de Türkiyeli polislerin sayısında artma olacağı kesin. Yapılan resmi açıklamalara göre amaç, genç insanları, hangi kökenden olursa olsun, ülkenin ortak toplumsal geleceği için kazanabilmek! Bu nedenle Baden Württemberg Eyaleti’nde Uyum Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı 2013 yılından bu yana ortak bir çalışma içinde. Uyum Bakanı Bilkay Öney: “Polise alınacak yabancı kökenli gençlerle eyaletimizde emniyet teşkilatı güçlendirilecektir” diyor. Almanya’da artık polis de kültürlerarası bir toplumun aynası olmak zorunda. “İnsanına yakın bir polis kültürel çeşitliliği kabullenmelidir” sözleri de İçişleri Bakanı Reinhold Gall’ın. “Bu nedenle gittikçe daha çok yabancı kökenli insanımızı teşkilata alacağız.”

Aşkın Bingöl 1995’de Baden Württemberg eyaletinde emniyet teşilatına alınan ilk Türk kökenli polislerden. Mesleğinde hızlı adımlarla ilerleyen Bingöl zamanla narkotik büroda başkomiser olur. 2012 yılında Alman Polis Akademesi'ndeki yüksek lisans öğrenimini 120 kişi arasında birinci olarak bitirir ve Stuttgart yakınlarındaki Reutlingen kentinde emniyet müdür yardımcısı olarak göreve getirilir. Yabancı kökenli birisinin çaba gösterdi mi Almanya’da istediği her yere gelebileceğini kanıtlamış olan 39 yaşındaki Aşkın Bingöl şimdi Stuttgart’taki Eyalet İçişleri Bakanlığı’nda emniyet müdürü görevinde. Söylediğine göre Almanya’da bu göreve getirilmiş Türk kökenli başka polis yok. Sohbetimizin sonunda: “Bir demokrat olarak polis mesleğinin topluma bir hizmet olduğuna inanıyorum” diyor.

www.ahmet-arpad.de

18 Ocak 2015

Karlı ormanlar ve şarap keyfi...

CUMHURIYET, 18.01.15
STUTTGART
AHMET ARPAD

Ormanlar, evler, göz alabildiğine tarlalar. Yamaçlarda ağaçlar arasında hafif sis. Bembeyaz her yer. Kar doğanın üzerini örtmüş. Kış geri geldi Stuttgart yöresine. Kent merkezinden bindiğimiz banliyö treni bizi Rems vadisine götürüyor. Çok hızlı yol alıyoruz. İçinden geçtiğimiz uzun vadiler elma ağaçlarıyla, yamaçlar üzüm bağlarıyla, küçük köyler şirin lokantaları ve şaraphaneleriyle ünlü. Özellikle hafta sonlarında kent insanları Kernen, Romelshausen, Stetten, Schnait, Endersbach ve Beutelsbach'ın lokantalarına yörenin leziz yemeklerinin, beyaz, kırmızı, kalitelinin kalitelisi Riesling ve Trollinger şaraplarının zevkine varmaya geliyor.

Yarım saatlik bir yolculuğun ardından küçük bir tren istasyonunda iniyoruz. Bizi uzaktan gören tanışımız el sallıyor. Hava burada Stuttgart'tan daha da soğuk. Ağızlardan çıkan dumanlarda güneşin ışıltısı var. Köyün eski yapılarla çevrili alanında yürüyoruz. Karla kaplı dar sokaklarından geçiyoruz. Bir kaç kediden başka tek canlı yok ortalıkta. "Hirsch" adlı lokanta yer ayırtılmış. Bizi orada başka tanışlar da bekliyor. Az sonra kapısından içeri adımımızı attığımız lokanta bambaşka bir dünya. İçerisi sıcak ve ağzına kadar dolu. Büyük pencerelerden giren güneş aydınlatıyor tahta masaları, tahta kaplama duvarları, keyifli insanları. Kış aylarında yaptığı değişik av eti yemekleriyle ünlü bu lokantaya müşteriler uzaklardan geliyor. Tanışlar köşedeki yuvarlak masanın çevresine oturmuşlar. Bizi görür görmez el sallıyor, hep bir ağızdan: "Hoş geldiniz!" diye sesleniyorlar. Hemen şaraplar ısmarlanıyor, ardından da yemekler. "Siz de mi geyik eti yiyeceksiniz?" diye soruyor garson kız. Başımı, evet, anlamında sallıyorum. Büyük kupalarda şaraplar çabuk geliyor. Meşe fıçılarda yıllarca bekletilmiş şaraplar. Bir kaç yudumdan sonra masada sohbet hemen koyulaşıyor. Aldinger, Schnaitmann, Kuhnle, Ellwanger yörenin tarihi şaraphaneleri. Almanya'da her yıl kişi başına 20 litre şarap içiliyor. Topraklarında dünyanın en büyük medeniyetlerinin kurulmuş olduğu Anadolu'da, belgelere göre M.Ö. 10 bin yılında Çatalhöyük'de insanlar şarap içiyormuş. Bunu bir içki kültürü yapanlar M.Ö. 2 bin yılında Hititler olmuş. İviriz'de bulunan dev Hitit kabartmasında, bir elinde üzüm salkımı, diğer elinde buğday başağı tutan Dionysos mutlu! Hititler hem şarap içmişler, hem de tam 1500 yıl boyunca Küçük Asya'dan Mısır'a tüm bölgeye hükmetmişler! Şarap tanrısı Dionysos'un anavatanı topraklarda şimdi her yıl kişi başına 1 litre şarap içiliyormuş...

Ismarladığımız yemekler peşpeşe masaya geliyor. Garson kızlar dolu mu dolu büyük tabakları zor taşıyor. Karaca ve geyik, yanında brokoli, ince ince kesilmiş ev işi hamur haşlama, ağızda dağılıyor. Çekilmiş kişniş, kırmızı şarap, ardıç dutu, horozmantarından yapılmış sosu da enfes! Bazı tanışlar dana rostoyu daha leziz buluyor. Önce hafif haşlanmış, sonra tavada kızartılmış. Ünlü bir yöre yemeği. Yanında halka halka patatesler.  Masadakilerin çoğu üstlük olarak siyah erik kompostosuyla ceviz dondurmasını yeğliyor... Hiç de fena değil! "Hirsch", Rems vadisindeki en eski lokanta. 1803'den bu yana aynı aile çalıştırıyor. 1610 yılında inşa edilmiş şirin yarı kâgir yapının içindeki her eşyanın bir öyküsü var. İki saat sonra tanışlara veda edip çıkıyoruz. Bu güneşli kış gününde biraz yürümeli, kalorileri yakmalı, karlı ormanlarında geyiklerin, karacaların gezindiği Rems vadisinde...

www.ahmet-arpad.de

4 Ocak 2015

'Bırakın Yaşasınlar'

Cumhuriyet, 04.01.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


"Almanlar Türklere adaletli davranmalıdır. Almanların Türklere yaptığı korkunç ve fanatik bir yabancı düşmanlığıdır. Hatta faşizm ve ırkçılıktır..." Ocak 2009'da yitirdiğimiz ünlü yazar Johannes Mario Simmel bu sözleri 1983 yılında söylemişti. Bundan tam 32 yıl önce! Eserleri 35 ülkede 70 milyon satan, tümü de filme çekilen Avusturyalı yazarın uyarıları çoktan kulak ardı edilmiş gibi. Aradan geçen yıllarda yabancı düşmanlığı azalacağına arttı, hele son yılda gemi azıya aldı! NPD, NSU, HoGeSa, Pegida... Aşırı sağcılar Almanya'da gittikçe daha çok saldırgan olurken, politikacılar karşılarında yetersiz kalmayı sürdürüyor. Ülkede aşırı sağcılık, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık bugüne dek doğu Almanya kaynaklıydı ve onlarca yıl Nasyonal Sosyalist'lerin (NPD) tekelindeydi! Politikacılar arada sırada bu konuyla ilgileniyor, NPD'yi yasaklamaya çalışıyor, ancak başaramıyordu. Daha 2001'de Avrupa Komisyonu: "Ülkedeki yabancı düşmanlığı, ırkçılık, antisemitist düşünce ve hoşgörmezlik önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" sözleriyle Almanya'nın dikkatini çekmişti. Ancak o günlerdeki sosyal demokrat İçişleri Bakanı Otto Schilly'nin: "En iyi uyum asimilasyondur" açıklaması bütün ümitleri suya düşürmüştü.

2011 yılında bir rastlantı sonucu, Doğu Almanya kökenli Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü NSU'nun 2000-2010 yılları arasında, sekizi Türk on kişiyi öldürdüğü ortaya çıkmıştı. Meclis Araştırma Komisyonu Mayıs 2013'te yayınladığı raporla özellikle Doğu Almanya'daki emniyet ve istihbarat kuruluşlarının bilerek veya bilmeyerek olup biteni görmezden geldiğine dikkati çekti. Mayıs 2013'te Münih'te başlayan ve bugünlerde sonuçlaması beklenen NSU davasında şimdiye dek, geride kalan 173 celseye karşın, doğru dürüst bir adım atılamadı! Mağdur avukatları NSU olayında "kurumsal ırkçılık" yapıldığını ve sorumluların yıllarca yanlış izlerin peşinden gitmiş olduğunu ileri sürüyor. Şimşek ailesinin avukatı, Stuttgartlı Jens Rabe: "Bunda soruşturma makamlarının yabancı kökenlilere karşı olan önyargısı kanımca önemli bir rol oynadı" diyor. Son açıklamalara göre dava bir yıl daha sürecek!

İşte bütün bu gelişmelerin ardından ülkede gittikçe daha çok tutucu görüşlü insanla aşırı sağcının sokağa dökülmesine, kol kola girip İslam, yabancı ve sığınmacılar karşıtı mitingler yapmasına şaşmamak gerek. Toplumsal sorunların sürekli arttığı, günlük yaşamın zorlaştığı ülkede insanlar yalnızlaştı, "adalarda" yaşamaya başladı. Almanlar kendilerinin ve ülkenin geleceğinden korkuyor. Yabancı kökenlilerin, hele Müslümanların ülkeyi 'ele geçireceğine' inanmaya başlayanlar az değil! "Batı'nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar" adı altında son aylarda sokağa dökülmeye başlayan on binler, aşırı sağcıların güçlendiğinin kanıtı. Aralık ayında açıklanan bir araştırmaya göre insanların yüzde kırk üçü, "Müslümanların sürekli arttığı ülkemde kendimi yabancı hissetmeye başladım" görüşünde! Yirmi bin yabancı karşıtının protesto gösterileri yaptığı günlerde Saksonya Eyaleti İçişleri Bakanı Markus Ulbig: "Afrika ve Balkan ülkelerinden gelen sığınmacıları red edeceğiz" diyerek sağcı popülizmi anımsatan bu sözlerle yangına körükle gitti. Alman Federal Polis Teşkilatı'nın en son basın açıklamasına göre aşırı sağcılar 2014 yılında sığınmacı yurtlarına doksan saldırı düzenlemiş! Bu rakkam 2012 ve 2013'deki toplam saldırıların üzerinde! Yazar Simmel'in "Bırakın Yaşasınlar" romanındaki ümitleri gerçekleşmedi...

Son aylarda aşırı sağcı ve tutucu görüşlü on binlerin ülkenin bir çok kentinde yürüyüşler yapması üzerine medya konuya eğildi, kilise papazından cumhurbaşkanına, yerel politikacıdan parti başkanına herkes açıklama yaptı. Aylardır susmayı yeğleyen başbakan Angela Merkel sonunda yılbaşı akşamı yaptığı televizyon konuşmasında bu konuya da değindi. Ancak 'masaya yumruk vuracağına', hükümetin ne gibi somut önlemler alacağını açıklayacağına, vatandaşlarına 'aşırı sağcıların peşinden gitmeyin' dedi! Başbakan Helmut Kohl da işine gelmeyen konulara kıyısından köşesinden dokunmayı, çözüm yerine suskunluğu yeğlerdi. Onun "wait and see" taktiğini, yanında yetişmiş olan Merkel de uyguluyor gibi! Resmi açıklamalara göre 2014 yılında Almanya'da bütün partiler (CDU 7200, SPD 12100) üye yitirmiş. Sağcı popülist parti AfD ise 6000 yeni üye kazanmış!

www.ahmet-arpad.de

28 Aralık 2014

Hitler bir megalomandı

Cumhuriyet, 28.12.2014
SALZBURG
AHMET ARPAD


Megaloman kime denir? Kendini herkesten üstün gören ve hep ön plana çıkmak isteyen kişiye! Bu insanın temelinde çok güçlü ve bastırılmış bir aşağılık kompleksi vardır. İnsanlık tarihinin gelmiş gelmiş en büyük megalomanlarından biri de Adolf Hitler'di. Savaş sonrası Führer'in bu hastalığı üzerine kafa yoran sayısız psikiyatrist onun iki ruhlu bir insan olduğu üzerinde birleşir. Çift kişilikli oluşu onu yakın çevresi için zaman zaman anlaşılmaz yapardı. Davranışları çoğu kez esrarengizdi. Gözlerini boyadığı insanları peşine takmasını başaran bu megalomanın başlattığı savaş sadece altı yıl içinde 60 milyon insanın yaşamını yitirmesine neden olmuştur! On yıllık yönetimi sırasında hep daha büyüğün peşinden koşan Hitler'in düşlerinden biri de, yüz binleri ve kendinden sonrakileri etkileyecek dev mimarlık eserleri yaratmaktı! Mimarlarının önüne koyduğu planların çoğu gerçekdışıydı. Onunla anlaşamamış tek mimar Stuttgartlı Paul Bonatz'dı. Münih'e Hitler'in istediği dev tren istasyonunu yapmaya karşı çıktığı için Almanya'yı terk etmek zorunda kalan Bonatz savaş ve savaş sonrası yıllarını Ankara ve İstanbul'da geçirir. Anıtkabir jürisinin başkanlığını yapar, Türkiye'de bir çok öğrenci yetiştirir. Hitler'in dev yapılarına günümüzde Berlin'de, Nürnberg'de, Münih'te, Regensburg'da hâlâ rastanıyor.

En son Salzburg ziyaretimizin ardından yakın Berchtesgaden'de yaşayan eski tanış bir aileyi ziyaret etmeden Stuttgart'a dönmek olmazdı. Havanın soğuk, fakat güneşli olmasından yararlanarak onlarla birlikte Obersalzberg tepesine çıktık. Almanya-Avusturya sınırında, iki bin metreye yaklaşan bu tepenin 1933'den bu yana kötü bir ünü var. Ülkede yönetimi ele alan Hitler kısa süre içinde Obersalzberg'deki tüm yapıları ele geçirir. Mülkünü satmak istemeyenleri "toplama kamplarına gönderirim" tehdidi ile inatlarından vazgeçirtir. Kendine "halkın başbakanı" dedirten Hitler Almanya'yı ve savaşı çoğu kez, bu tepeye oturttuğu dev merkezden yönetmiş, ülkelerarası politikacılarla, diplomatlarla görüşmelerini burada yapmıştır. Obersalzberg malikanesinin altına açırttığı beş kilometrelik gizli tünellerin bazılarını bugün ziyaret etmek mümkün. Amerikalılar 25 Nisan 1945'de sadece bu dev yapıyı bombalamadılar, Nazi subaylarıyla muhafızların konakladığı tüm binaları da yok ettiler. Bir kaç duvarı bırakılan Hitler karargahının yakınına 2005 yılında Bavyera Eyalet Hükümeti 50 milyon Euro harcayarak dev bir otel kondurttu.

Az ötede, uçurumun bağrına sipsivri saplanan bir kayanın üzerinde ilginç yapı var. Hitler'in çayevi! Diktatör büyük salonunda veya terasında Eva'sıyla keyif çatıp çayını yudumlar, ötelerdeki Salzburg'u ve ufuktaki karlı dorukları seyrederken kafasından yeni 'kötülükler' geçiriyordu. Burası Alpler'de bir 'kartal yuvası'. Rayh bakanı Martin Bormann düşsel bu yapıyı Führer'e 50. doğumgünü hediyesi olarak sadece 13 ayda zirveye kondurtmuştur. Yaklaşık 150 metrelik bir kayanın sivri tepesinde. Ulaşmak için önce kayalara oyulmuş, tarihi abajurlarla aydınlatılmış 124 metrelik bir tünelde ilerliyorsunuz. Sonra, içini kocaman bir avizenin ve şamdanların pırıl pırıl aydınlattığı, her yanı pirinç levhalarla kaplı kırk yedi kişilik asansörle kayaların içinde yine 124 metre yükseliyorsunuz, sadece 41 saniyede. İnanılmaz bir manzara ayaklarınızın altında. Dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, kayaların derinliğinde Königsee'nin yemyeşil suları, üzerinde gemicikler, göle akan pırıl pırıl dereler.

Stefan Zweig "Dünün Dünyası"nda Salzburg yıllarını anlatırken şöyle söz eder: "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o günlerde. Fakat sonra hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın (!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik..."

www.ahmet-arpad.de

14 Aralık 2014

Düşle gerçek karışımı bir kent Salzburg

CUMHURIYET, 14.12.2014
SALZBURG
AHMET ARPAD

Ahmet Arpad, Salzburg Yahudi cemaati başkanı 101 yaşındaki Marko Feingold ile sohbet ediyor.
Ahmet Arpad, Salzburg Yahudi cemaati başkanı
101 yaşındaki Marko Feingold ile sohbet ediyor.
Salzach ırmağına uzanan loş ve dar sokakların arnavutkaldırımı taşlarında ayak sesleri... Kürk mantolarına, lodenlerine bürünmüş insanlar lokantalara, tiyatrolara gidiyor. Parlak tuvaletli bayanlar, smokinli beyler operanın önünde taksilerden iniyor. Mozart'ın, Zweig'ın, Bernhard' ın, Handke'nin kentinde akşam olmuş. Noel öncesi Salzburg ışıl ışıl, rengârenk. Alanlar, tarihi yapıların altındaki geçitler, dar sokaklar katedral alanı ve çevresinde kurulmuş Noel pazarı, buz patinaj sahası insan dolu. Az önce kent kütüphanesindeki bir okumadan çıkmıştık. Salonda boş yer yoktu. Stefan Zweig'ın 133. doğum gününde tiyatro sanatçısı Dorit Ehlers yazarın ünlü yapıtı "Yıldızın Parladığı Anlar" kitabından 'Okyanusu Aşan İlk Söz' minyatürünü okumuştu. "Bireylerin yaşamında ve tarihin akışında yüz yılları belirleyecek bir kararın tek bir güne, tek bir saate, tek bir ana sıkıştırıldığı çok trajik ve yazgıyı belirleyen anlara çok ender rastlanır. Geçmişin karanlığına ışık tuttukları için 'yıldızın parladığı anlar' dediğim, değişik yüz yıllardan ve bölgelerden anlardan bazılarını bu kitabımda anımsatmaya çalışıyorum..." diyen Stefan Zweig'ın Salzburg, Kapuziner yokuşu 5 numaradaki villasında geçirdiği yaklaşık yirmi yıl onu edebiyatta doruğa tırmandıran çok verimli yıllardır. 

Bu akşam bir toplantıdan diğerine gidiyoruz. Zweig'ın ölümünün üzerinden 72 yıl geçtikten sonra Salzburg'daki 'sevgili' villası hâlâ müze olamadı. Büyük çabalar sonucu ancak 2008 yılında bir Stefan Zweig Merkezi açılabildi. Yirmi yıl önce adı bir okula verilecekti, ancak o günlerde bakanlık "İntihar etmiş birinin adını bir okula veremeyiz" diye karşı çıkmıştı. 2014 yılına gelindiğinde ise Salzburg Pedagoji Akademisi'nin adına yazarın 133. doğum gününde büyük bir törenle Stefan Zweig adı eklendi. Konuşmacılar yazarın önünde saygıyla eğildiler: O insanlığın birliğini arzulayan kozmopolit bir insandı. Yapıtlarında hep insancıl bir hoşgörü düşüncesinden yola çıkan Zweig'ın gözünde toplumlar arası barışa erişmek için eğitim en temel koşuldu. Misyonu Avrupalı sanatçılarla edebiyatçıları ortak barış uğruna bir araya getirmekti. Kendini hep bir Avrupa ve dünya vatandaşı kabul etti, nasyonal sosyalizmle yürekten savaştı, barış uğruna kendinden çok şey verdi. Akademi rektörü Windischbauer Zweig'ın bu düşüncelerinin sürekli yaşamasını kendilerine görev edindiklerini açıkladı. Konuşmacılardan Stefan Zweig Centre müdürü Dr. Renoldner de toplantı sonrası sohbetimizde Carl Zuckmayer'in Zweig üzerine söylediklerini anımsattı: "Zweig dostça bağlandığı bir insanı ömrü boyu kardeş kabul ederdi. Gerçek bir dostluluk onun için mutlulukların en yücesiydi... Zweig adının mutlaka Salzburg'da bir alana veya caddeye verilmesi gerek!" Konuşmacılardan biri de Lotte Zweig'ın yeğeni, Londra'da yaşayan 86 yaşındaki Eva Albermann'dı. Avusturya'dan, New York'a, Brezilya'ya Zweig'la ilgili bir çok toplantıya çağırılıyor! O akşam tanıştığım bir başka ilginç insan da Salzburg Yahudi cemaati başkanı 101 yaşındaki Marko Feingold oldu. Toplantının ardından sohbet ettiğim Feingold yaşamının 6 yılını Ausschwitz ve Buchenwald toplama kamplarında geçirdiğini anlattı. 1945'den bu yana da Salzburg'da, dinç mi dinç, her yere gidiyor, konuşmalar yapıyor... O akşam hiç oturmadı.
Tarihi yapılar arasındaki daracık ortaçağ sokaklarını aydınlatıyor fenerler. Yüce katedralin çanları çalıyor, karanlıkta yayılıyor alanlarda, tepelerde, kayalıklarda yankılanıyor. Otele dönerken önünden geçtiğimiz kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden, ışık süzüyor... Cafè Tomaselli'de, Schatz'da, Fürst'te Cafè Bazar'da, müşteriler azalmış. Otel Sacher'in terasından karşılar büyülü. Salzburg kalesi ışıl ışıl. "İnsanların, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini yaşamım boyunca hedefledim" diyen Zweig'ın düşle gerçek karışımı kentinde gece olmaya hazırlanıyor.

www.ahmet-arpad.de

16 Kasım 2014

'Size çocuk gibi sarılıyorlar'

CUMHURİYET, 16 Kasım 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD


Tüm Almanya'daki 740 bin öğretmenden sadece yüzde biri yabancı kökenli. Okul yönetimde ise hemen hemen yoklar! 1959 Bandırma doğumlu Ümit Arabacı Baden-Württemberg Eyaleti'ndeki Türk kökenli ilk okul müdürü! 1991-2006 arası öğretmenlik yaptıktan sonra önce müdür yardımcılığına, oradan da iki yıl önce Astrid-Lindgren İlkokulu'nda müdürlüğüne yükselen Ümit Bey'le çalışma odasında hoş bir sohbet ettik. Ren ve Neckar nehirlerinin birleştiği 290 bin nüfuslu Mannheim Almanya'nın en büyük iç limanı. 177 değişik ülkeden insanlara kapılarını açan endüstri kenti Mannheim'da 30 bin Türk yaşıyor. Çoğu okulda yabancı kökenli öğrencilerin sayısı Alman öğrencilerin çok ötesinde. Ümit Bey'in müdürlüğünü yaptığı okulda da koridorlarda, bahçede koşuşturan 180 çocuğun yüzde sekseni yabancı kökenli. Ümit Arabacı: "Bu yabancıların da yarısı Türk kökenli" diyor. "Çocuklarımızın başkalığı, açıksözlülüğü ve hoşgörüyü çok genç yaşta öğrenmeleri için en güzel ortam böyle bir okul". 2012'de onu bu göreve getiren makam aradan iki yıl geçtikten sonra  "Ümit Bey'le en doğru seçimi yaptığımızı anladık" diye konuşuyor. "O kültürler arasında bir köprü, yabancı çocuklara bir örnek".

Almanya'da sadece Türkiye kökenli küçük çocuklar ilgi beklemiyor, elli küsur yıl önce bu ülkeye adım atmış şimdinin çok yaşlıları da. Çoğunun doğdukları topraklarla hiç bağlantısı kalmamış. Yaşamlarının son dlimini Almanya'da geçirmek zorundalar. Belli bir yaştan sonra da bakımları gerekiyor. Eşleri, çocukları çok zor durumlara düşüyor. Resmi verilere göre Almanya'da bakıma muhtaç yaklaşık 450 bin yaşlı Türk'ün 25 bininin sürekli bakıma gereksinimi var. Mannheim'da okul müdürü Ümit Arabacı'nın ardından Uyum ve Dinlerarası Diyalog Enstitüsü Müdürü Talat Kamran'la da buluştuk. Konumuz bakımı gereken yaşlılar, ağırlıklı olarak da tabii Türkler. Ağır hasta veya demans olmuş birinin evde bakılması olanakdışı. Yaşlı eşinin bu zor görevin altından kalkamadığı durumlarda onun bir hastaneye veya bakımevine gitmesi zorunlu.  İşte bu aşamada son yıllarda "islami manevi bakım" sorunu da ortaya çıktı. Talat Kamran, Hıristiyan toplumunda kilisenin de desteği ile manevi rehberliğin alışmış bir görev olduğunu söylüyor. Mannheim ve çevresindeki 17 hastanede şu anda 20 Müslüman manevi rehber görev yapmakta. Resmi verilere göre Baden-Württemberg’de 170 Müslüman manevi rehbere gereksinim var. Kamran, Müslüman manevi rehber ve Türk hastabakıcılar yetiştirmekte çok geç kalındığı görüşünde. Uyum ve Dinlerarası Diyalog Enstitüsü'nün hedefi üç yıl içerisinde bu açığı kapatmak. Müslümanların kültürünü, dini duyarlılığını, yeme-içme hassasiyetini, ölüm kültürünü, temizlik duyarlığını diğer elemanlardan daha iyi bilen bu görevliler haftada bir-iki gün gönüllü çalışıyor. Manevi rehberler ölüm döşeğindeki hastalar için Kuran-ı Kerim okuyor, Kelime-i Şahadet getirmesine yardımcı oluyor.


Müslüman manevi rehberler iki kültür arasında köprü olan insanlar. Onlar herkesin yapamayacağı zor bir işi severek yerine getiriyorlar. Altı ile sekiz ay ay süren eğitimlerine Bilkay Öney'in Uyum Bakanlığı ile Robert Bosch Vakfı destek veriyor. Kısa süre önce göreve başlayan bir Türk bayanın sözleri göğüs kabartıcı: "Bu iş para için yapılmaz. Kalbiniz ve elleriniz bir çalışacak. Yeri geldiğinde size çocuk gibi sarılıyorlar... Ölümle iç içesiniz... Sağlam bir psikoloji gerekiyor."

www.ahmet-arpad.de

3 Kasım 2014

İnsanları sevmek yaşam koşuluydu

KİTAP ZAMANI, 3 Kasım 2014
AHMET ARPAD

Bir modern dünya vatandaşı... İki dünya savaşı yaşamış, politikacılara karşı eserleriyle düşünce savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydın... Kültür aracılığıyla daha iyi bir dünya kurulacağına inanmış bir düşünür... Savaş karşıtı bir yazar... Stefan Zweig.


Çevirmen gözüyle


Toplumları birbirine yaklaştırmak bir misyondu onun gözünde… Kültürlerin birleştiği bir Avrupa... Hümanizm, güzel sanatlar, edebiyat, bir araya gelen sanatçılar, müzisyenler, edebiyatçılar... Avrupa insanlarını kültür aracılığı ile birleştiren, güçlendiren o insanlar... İşte Stefan Zweig'ın düşleri! İnsancıldı, dostluk eli uzatırdı herkese, karşılık beklemeden. Gösterişi sevmezdi, insanları sevmek Stefan Zweig için yaşam koşuluydu...

Avrupalı bir Avusturyalı. Avrupalı bir modern dünya vatandaşı. İki dünya savaşı yaşamış, politikacılara karşı eserleriyle düşün savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydın! Kültür aracılığı ile daha iyi bir dünyayı yaratacağına inanmış tam bir düşünür. Savaş karşıtıydı. İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Bu uğurda savaşım verdi ömrü boyunca. Eserlerinde hep doğruya inanır, savaşlardan nefret eder Zweig. Lirik anlatımı ve yalın diliyle okuru kendine bağlar. Hayat hikâyesi olan "Dünün Dünyası" (Türkçesi: Burhan Arpad ) eserinin son satırları, geride kalanlar ve yarınları yaşayacaklar için umut ışığıdır: "Her gölge sonunda yine de ışığın çocuğudur. Ancak aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır."

ZWEİG ÖZGÜRLÜĞÜNE DÜŞKÜNDÜ
Stefan Zweig insan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig'ı 23 Şubat 1942'de ölüme sürüklemişti.  Stefan Zweig'ın 20. yüzyıl savaş karşıtı yazarları arasında çok önemli bir yeri vardır. Her şeye hümanizmin penceresinden bakan Zweig'ın şu sözleri önemlidir: "Savaşlardan nefret ederim. Kaba kuvvet insanların iç dünyasına hiçbir zaman huzur getirmez… Aydınlıkla karanlığı, savaşla barışı, yükselişle alçalışı yakından tanımış olan kişi, hayatı gerçekten yaşamış sayılır..."

1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle Almanya karıştı. Millet meclisi ateşe verildi, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürüldü. Yakın dostu Joseph Roth o günlerde Zweig'a yolladığı bir mektupta şöyle diyordu: "Çok büyük bir felakete sürüklediğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak. Olup bitenler bizleri yeni bir savaşa sürükleyecek…" Fakat o günlerde Zweig kötülüğün kapıya dayandığına bir türlü inanmak istemiyordu. Birkaç ay sonra kitapları yakıldı, İnsel Yayınevi eserlerini artık basamayacağını bildirdi, dostları Almanya'dan kaçtı. Stefan Zweig’ın mutluluklarla ve başarılarla dolu yaşamı yavaş yavaş sona ermeye başladı. Nazilerin onu sosyal demokratları desteklemekle suçlamaları üzerine ani bir kararla Salzburg'u terk etti, İngiltere’ye yerleşti. Ancak burada da kendini rahat hissetmedi. Hitler'in güçlenmesi Zweig'ı daha çok bunalımlara soktu. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği 'kültür Avrupası' düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştı.

VATANSIZ KİŞİ STEFAN ZWEİG
Avrupa'daki gelişmeler onu yeni depresyonlara düşürür. 1937'de Salzburg'daki villasını Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kalır. Bir yıl sonra eşi Friderike'den boşanır. Hitler'in 13 Mart 1938 günü Viyana'ya girmesi ve Avusturya'nın dünya politikasından silinivermesiyle en son gücünü de yitirir. Stefan Zweig artık bir 'vatansız kişi'dir. Elli sekiz yaşında ‘haymatlos‘ olması ona pek ağır gelir. "Bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamaz," diyen Zweig'ı bunaltıp tedirginleştiren olaylar giderek artıyordu. Alman dilinin konuşulduğu ülkelerdeki okurlarını yitirmişti. Tüm Avrupa Nazilerin elindeydi. Zweig yorgun ve bezgindi. O günlerde dostu Felix Braun'a şöyle yazar: "Artık Alman dilinde yazamayacağız, çünkü basmayacaklar." Zweig bu dünyada ikinci bir savaş daha yaşamak istemiyordu. O günlerde Franz ve Alma Werfel'e yolladığı mektupta da çok kötümserdir: "Evim nerede bilemiyorum… Her gün açıp kapattığımız birkaç bavul, tuhaf duygular, inanılmaz bir boşluk... Bereket versin kâğıt ve mürekkep henüz bulunuyor..."

'BİZLER YARIN DA BİR HİÇ OLACAĞIZ'
Tek tesellisi, üzerinde çalıştığı Amerigo Vespucci biyografisi ile anıları Dünün Dünyası’ydı. 26 Mayıs 1940 tarihinde günlüğüne şu notu düşer: "'En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması". Sevmiş olduğu dünyasının kesinlikle bir daha geri gelmeyeceğini anlamıştı. "Oluşacak yeni dünyada da artık sözümüz geçmeyecek…Bizler her yerde vatansız olacağız. Biz bugün bir hiçiz, yarın da bir hiç olacağız". 1941 yılının Ağustosunda bindikleri SS Uruguay transatlantiği Zweig‘la ikinci eşi Lotte‘yi Brezilya'ya götürür. Rio de Janeiro yakınlarında, yazlık kent Petropolis'te bahçeli küçük bir ev kiralarlar. Ev üç odalıdır. Petropolis'i, Habsburglar Avusturyası'nın ünlü kaplıcası Bad Ischl'e benzetir. Orada Avrupa'yı unutmak ister. Fakat oradan gelen korkunç haberlerle bunu başaramaz, huzura Brezilya’da da kavuşamaz. Bir yandan otobiyografisine son şeklini verir, bir yandan da 'Satranç' öyküsünü hazırlar. Montaigne ve Balzac üzerine denemelerini bitirmeye çalışır. Ancak düşünceleri hep Avrupa’dadır. Petropolis, Zweig'ların yaşamındaki son duraktır! 1941 Ekiminde ilk eşi Friderike'ye yolladığı mektupta yakın gelecekte hiçbir yere gidemeyeceğini yazar. Zweig için artık ne vatanı, ne evi, ne de kitaplarını basacak yayıncıları vardır! Altmış yaşında kendini yüz yaşında hisseder.

RUHSAL ÇÖKÜNTÜ VE SON
Stefan Zweig 21 Şubat 1942 akşamı, Brezilya'da kendisi gibi mülteci yaşamı sürdüren Yahudi asıllı yazar Ernst Feder ile bir parti satranç oynar. Onunla vatanı Avusturya'dan söz ederken çok kötümserdir. Zweig ertesi gün masasının başına geçip el yazısıyla bazı mektuplar kaleme alır. İlk eşi Friderike'ye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli mektupta şöyle yazar: "Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim… Senin ise iyi günleri göreceğine eminim. Melankoli yüklü yaşamımla daha uzun süre beklemediğim için beni haksız bulmayacağına inanıyorum. Sana bu satırları son saatlerimde yazıyorum. Kararımı verdiğim andan sonra kendimi nasıl da rahat hissettiğimi bilemezsin... Sevgiler ve dostlukla... Hep yürekli ol! Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan."

1881 yılında Viyana'nın ünlü Schottenring Caddesi'ndeki tarihi ve gösterişli bir yapıda başlamış olan yaşam 23 Şubat 1942 tarihinde Brezilya'nın küçük dağ kenti Petropolis'in Rua Gonçalves Dias 34 adresindeki bahçeli bir evde son bulur. Bir kaç gün sonra Nazi yanlısı Salzburg eyalet gazetesindeki haberde: "Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi..." satırları yer alır. Ölümünün üzerinden 72 yıl geçtikten sonra Salzburg’daki ‘sevgili’ evi hâlâ bir müze olamadı. Büyük çabalar sonucu ancak 2010 yılında bir Stefan Zweig Centre açılabildi. Yirmi yıl önce adı bir okula verilecekti. Ancak o günlerde bakanlık "İntihar etmiş birinin adını bir okula veremeyiz” diye karşı çıkmıştı. 2014 yılına gelindiğinde ise Salzburg Pedagoji Akademisi’nin adı yazarın 133. doğum gününde yapılacak bir törenle Stefan Zweig Akademisi olarak değiştirilecek...

Stefan Zweig savaştan kurtulmak için kaçtığı denizaşırı ülke Brezilya'da savaşın kurbanı olmuştu. Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. "İnsanların, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini yaşamım boyunca hep hedefledim" diyen "Yıldızın Parladığı Anlar"ın yazarı Stefan Zweig huzursuz başlayan 21. yüzyılda düşünceleriyle bize her zamankinden daha çok gerekli.