21 Ağustos 2005

Anılarda 'Osman Bey'...

Cumhuriyet 21.08.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Dört yıl kadar önceydi, bir İstanbul-Stuttgart uçuşunda beraberdik. Yine Truva'dan dönüyordu, heyecanlıydı her zamanki gibi. Uçakta yan yana oturmuş, sadece kazılardan değil, havadan sudan da sohbet etmiştik. Kendisi gibi cana yakın eşi de y anındaydı. Uçaktan indikten sonra benimle pasaport kuyruğuna girmiş, sabırla beklemişti sırasının gelmesini. Çarşaflı, sıkmabaşlı, sakallı yolcular ise ''AB ülkesi vatandaşları'' girişinden çabucak çekip gidiyorlardı. Alman pasaportlu Manfred Korfmann Türk pasaportlularla aynı kuyrukta beklemişti. Alçakgönüllüydü, duyguluydu, sabırlıydı. Onun bu özellikleri ve insanımıza olan yakınlığı, Truva kazılarında yanında çalıştırdığı köylülerin daha ilk günden ona ''Osman Bey'' demesinin nedeniydi. Stuttgart'ta Edzard Reuter ve Manfred Rommel ile Türk-Alman Forumu'nu kurarken bizlere en büyük desteği veren, ilerde de danışma kurulu üyesi olarak her türlü yardımda bulunan yine o idi. 1988'de büyük bir özveri ile başlattığı Truva kazıları projesinin başarıya ulaşmasında, dünya çapında yankılar uyandırmasında yine büyük bir dostu, gençliğini Hitler'den kaçarak ülkemizde geçirmiş olan Reuter'in katkılarını da burada belirtmek gerek. O yıllarda Edzard Reuter'in yönettiği endüstri devi Mercedes Benz'in sürekli sponsorluğu olmasaydı bugün Truva hâlâ toprağın altındaydı. On üç yıllık kazıların ardından Korfmann'ın 2001 yılında Almanya'da düzenlediği ve ilkini Stuttgart'ta Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer' in açtığı üç büyük Truva sergisini tam 750 bin kişi gezmişti. Bu küçük, fakat çok önemli Küçük Asya kentinin sanıldığı gibi bir Yunan kolonisi değil, bir Hitit-Anadolu yerleşimi olduğunu kanıtlamıştı Korfmann. Yunanlıları kızdırdı. Truva'yı ömürlerinde tek kez görmüş, onun son yıllarda yeniden gezme önerisini ret etmiş kimi Alman ''uzman'' tarihçi ile başı derde girdi. Haklıydı, fakat yine de çok üzüldü. Çocuğunu elinden almak istemişti birileri. Sohbetlerimizi hep Türkçe yapardık, Truva'yı gezerken de, Stuttgart'ta ortak dostlarla beraber yemek yerken de. Geçen yıl Türk vatandaşı olmuştu sessiz sedasız. Berlin makamları Alman vatandaşlığını elinden almaya cesaret edememişti. 63 yaşında ayrıldı aramızdan. Daha çok verimli olacaktı. Uluslararası bir müzenin Truva'da açılması için çok uğraştı. Tüm eserlerin günün birinde yine kaçırıldığı topraklara geri dönüp, o müzede sergilenmesini düşlüyordu. Ülkemiz Manfred Osman Korfmann'a çok şey borçlu...
 
www.ahmet-arpad.de

11 Ağustos 2005

Ekran Bağımlısı İnsanımız

Cumhuriyet 11.08.2005
Ahmet ARPAD
 
Ekran. Sabah akşam ekran. Nereye gidersen git, ne yaparsan yap, hep o karşında. Onsuz artık hiçbir şey olmuyor. Yaşamına girmiş, ondan kurtuluş yok. Esirsin ona, bağımlısın, yaşayamıyorsun onsuz.
 
Sabah evden çıkıp, yola koyuluyorsun. İşine gideceksin. Biniyorsun vapura, deniz otobüsüne, metroya. Karşında ekran. Reklamlarla açıyorsun günü. Birileri sana bir şeyler anlatıyor sürekli. Satmak istiyor, tüketime zorluyor seni. Sabahın köründe daha uyukluyorsun, akşam işten sonra bitkinsin, umurlarında değil ekranda şaklabanlık yapanların. Yanında, karşında oturanlar, istemeseler de şöyle bir bakmadan edemiyorlar. Yan gözle ekranı süzüyorlar.
 
Daha metroya inerken, yürüyen merdivenlerde tepende kocaman bir ekran. Reklamlar. Aşağıda metroyu beklerken başlar yukarda. Tavandan da bir alet sallanıyor. Az sonra gelen metroya biniyorsun. Aman tanrım! Vagonlar ekran dolu. Peşini bırakmıyorlar senin. Metroyu işleten dinci kardeşlerin sağ olsun her vagona 5-6 ekran takmışlar, satın almayı, para harcamayı, tüketmeyi unutmayasın diye. Reklam izlememek elinde değil. Başını nereye çevirsen bir ekran. En iyisi kapat gözlerini, tıka kulaklarını...
 
Büroda bütün günün bilgisayar karşısında geçiyor. Sabahtan akşama sırtın ağrıyor, zamanla, sen farkında olmadan gözlerin bozuluyor. Eve dönüş yolunda yine sabahki işkence. Yanında oturan dostunla, iş arkadaşınla doğru dürüst iki laf edemiyorsun. Bir gazete ya da bir kitap okuyup günün yorgunluğunu atamıyorsun.
 
Bakkala, manava, kasaba bir uğruyorsun, tam bürodan çıkarken acele 'cep'ten arayan hanımın siparişleri için. Her yerde televizyon açık. Esnaf, bir gözü ekrandaki dizide, yarışmada, maçta, aldığın malı tartıyor, para üstü uzatıyor. Artık berberde bile karşındaki aynanın yanı başında ekran var.
 
Dört koltuğa, dört ekran, dört ayrı program. Saçını kesen, seninle sohbet eden berberin bir gözüyle, bir kulağı ekranda, ötekiler sende. Ekrana mı, yoksa aynaya mı bakacaksın, bir türlü karar veremiyorsun. Berber ikide bir kafanı düzeltiyor.
 
Yemek masasında hanımın dizisi. Herkes suspus. Az sonra sofrayı toplarken eşinle birkaç kelime konuşabiliyor, o gün ne olmuş bitmiş öğreniyorsun. Ve artık sıra sende. Geçiyorsun ekranın karşısına. Ya spor ya da siyaset var. ''Hocalar'' konuşuyorlar da konuşuyorlar, bol eee'li cümlelerle. Saatlerce kafa ütülüyorlar, can sıkıyorlar, bir türlü kalkıp gitmiyorlar. İşgal etmişler ekranı.
 
Gece yarısını az geçe yatağa yollanırken bitkinsin. Dayak yemiş gibisin. Sen bir ekran esirisin, farkında olmadan beyni yıkanan. Birileri seni ve herkesi bağımlı yapıyor, çıkarları uğruna alıştırıyor, uyuşturuyor. Sen ve ötekiler çoğunluğa hükmeden o azınlığın peşinde, dümen suyunda gidiyorsunuz.
 
Özgür düşünme yeteneğini çoktan yitirmiş, robotlaşmış, kişisel çıkarlarını toplumun çıkarlarına yeğleyen bireylersiniz...

7 Ağustos 2005

Kafka, mezarlıklar ve golem

Cumhuriyet 07.08.2005
AHMET ARPAD
PRAG

Saat 12'ye 5 var. Eski belediye binasının tarihi kulesinin dibine toplanmış insanlar. Başlar havada. Az sonra küçük kapılar açılacak, figürler dışarı çıkacak, çanlar çalacak. Fotoğraf makineleri ayarlanmış, bekleşiyor Amerikalılar, Japonlar ve ötekiler... Kulenin karşısındaki lokanta, bar ve kafelerin masaları da tıka basa dolu. Birden A rnavutkaldırımı yolda nal sesleri. Kara bir fayton görünüyor. Üstü açık. Atlar kara, melon şapkalı faytoncu da. Sadece yolcuları beyazlar içinde. Gelinle damat, ellerinde çiçekler, iki de küçük kız. Kalabalık yol açıyor. Kulenin tam dibinde duruyoratlar. Yakışıklı damat güzel gelinin inmesine yardımcı oluyor. Aynı anda çanlar başlıyor çalmaya. İnsanlar heyecanlanıyor. Bir kıpırdama. Kulenin açılan kapılarından ölüml ü azizler çıkıyor peş peşe. Yüzlerce fotoğraf makinesi aynı anda birkaç bin fotoğraf çekiyor. Damatla gelin de dijital kameralarda hafızaya alınıyor. Faytoncuelinde kocaman bir kafes , yanlarına yaklaşıyor. Yeni evliler kafesin kapısını açıyor. Üç beyaz güvercin havalanıyor. Yükseliyorlar bir arada. Sivri kulelerdenbirine tüneyip aşağıda olup biteni seyrediyorlar. Bu işi daha önce pek sık yapmışlar gibi. Belki az sonra evlerine dönecekler. Yarın başka bir çifti mutlu etmek için yine buraya getirilecekler! Çanlar susuyor. Binlerce insan ağır ağır dalıyor kentin sokaklarına. Büyük alana doğru yürüyoruz. Burası da kalabalık. Sıra sıra faytonlar, üstü açık tarihi otomobiller gezdirecek müşteri bekliyor. Kocaman binalar, boy boy yüksek sivri kuleler. İnsan nereye, ne zaman bakacağını şaşırıyor. Birkaç adım sonra Paris C addesi ' ndeyiz. Geniş bir bulvar, ağaçlıklı. Prag insana Budapeşte ile Viyana'yı çok anımsatıyor. Ne de olsa üçünün de geçmişi aynı monarşi. Kocaman, tarihi, süslü, yüzyıllık yapılar. Hepsi elden geçmiş, bakımlı. Altlarında mağazalar Paris'i aratmayan. Çoğunun sahibinin Amerikalı Yahudi olduğu söyleniyor. Demirperdenin kalkmasının ardından 30bin Yahudi Prag'a dönmüş, Hitler' den kaçanların torunları. Az sonra sokaklar daralıyor. Franz Kafka' nın dünyasına giriyoruz. Güney Bohemya'dan gelip Prag'ın Yahudi mahallesine yerleşen Hermann Kafka' nın oğlu Franz tüm yaşamını bu Moldau kentinde geçirir. Hukuk öğreniminin ardından bir sigorta şirketinde çalışır. Babası bu arada Kinski Palas'ta kocaman bir kumaşçı dükkânı açmıştır. Yahudilerin gettosu Josefov'un sokakları Kafka'nın dünyasıdır. Praglı yazarlar Yaroslav Haşek ve Yahudi Egon Erwin Kisch dostlarıdır. Max Brod' la da Cafe Louvre'da sık sık buluşur, sohbet eder, tartışır. Fakat Kafka hep bu çevrenin içinde kalamaz, zincirleri kırar, dışına da çıkar. Prag'ın başka semtlerinde, sokaklarında da yaşar. Bu arada birkaç yılını Prag Kalesi'nin gölgesinde uzanan ''Simyacılar Sokağı'' 22 numarada geçirir. Ortaçağdan kalma ''cüce'' evlerin damına dokunuyorsunuz elinizi uzattınız mı... Sonra yine taşınır, bir başka yere, nehre yakın havasız ve rutubetli iki odalı bir yere. Bu arada hastalığı ilerler. Kafka belki de yaşamında ilk kez terk eder Prag'ı uzun süre için. Viyana yakınlarındaki Kierling'e tedaviye yollanır. 1924 yılında, 41 yaşında orada ölür. Prag'ın Zelivskeho Mahallesi'ndeki Yeni Yahudi Mezarlığı'nda yatıyor... Birkaç adım sonra eski gettonun tam ortasındayız. Sokaklar dar, karmakarışık, düzensiz. Bir Franz Kafka heykeli. Kara. Dibinde, çiçekleri çoktan solmuş bir çelenk. Az ötede eski, yeni sinagoglar, iki saatli belediye binası, altı yüz yıllık bir mezarlık. 1439-1787 arasında buraya on binler gömülmüş. Mezarlık enine büyüyemediği için ölüler üst üste. Şu sıra on iki bin taş sayılıyor. Tam bir karmaşa var dünyanın bu en eski Yahudi mezarlığında. Moldau Nehri'nin çamurundan bir golem yarattığı iddia edilen haham Löw de burada yatıyor. Yarattıktan sonra çıldırdığı için yine yok etmek zorunda kaldığı golemin parçalarının eski-yeni sinagogun temellerine karıştırılmış olduğu anlatılıyor. Karel Capek' in ''R.U.R.'', Gustav Meyrink' in ''Golem'' ve Harry Mulisch' in ''Süreç'' romanlarına konu olmuş Praglı haham Löw'ün bu yapay insanı. Tarihi mezarlığın İkinci Dünya Savaşı yıllarında yok edilmemiş olmasını Hitler ile Nazilerin Prag sorumlusu Heydrich'e borçluyuz! Savaşı kazandıktan sonra yok olmuş bir ırkı gelecek nesillere göstermek için kuracağı müzenin Prag'da olmasına karar vermiş Hitler. Führer'in bu amaçla toplattığı on binlerce Yahudi eşyasının bir bölümü şimdi Prag Yahudi Müzesi'nde sergileniyor. Gettodan çıkıp nehre doğru hızlı adımlarla yürüyoruz. Az sonra Karl köprüsünün girişindeyiz. Kalabalık mı kalabalık burası. Turistten geçilmiyor. Beyaz denizci üniformaları giymiş zenciler gelene geçene el ilanları dağıtıyor. Moldau Nehri'nde bu akşam yapılacak yemekli-müzikli geziye müşteri topluyorlar. Akşam oluyor Prag'da. Güneş batmaya hazırlanıyor. Karşı tepede yükselen Aziz Veit Katedrali'nin sivri kuleleri arasında kıpkırmızı. Köprüde satıcılar, ressamlar, müzisyenler, caz müziği ile dans eden turistler...
 
www.ahmet-arpad.de

31 Temmuz 2005

Komünizm artık müzede!

Cumhuriyet 31.07.2005
AHMET ARPAD
PRAG

Saat 12'ye yaklaşmış, gece yarısına az kalmış. İç avlular, arka bahçe, kemerli salonlar, uzun koridorlar insan dolu. Çoğu kocaman tahta masalara oturmuş, yer bulamayan ayakta. Ellerde bira bardakları. Sigara dumanı, uğultu. Konuşuyorlar, gül üyorlar. Herkes neşeli, kafayı çoktan bulmuşlar. Fakat bağırıp çağıran yok. Bira insana yorgunluk veriyor, onu suskunlaştırıyor, barışçıl yapıyor. Kremecova Sokak, 11 numaradaki birahane, Wenzel Alanı'na yakın. Prag'aher gelişimde uğrarım oraya. Bu akşam daha önce Na Bojisti Caddesi'ndeki U Kalicha'ya gitmiştim. Fakat insanlar kuyruk olmuştu,Aslan Asker Şvayk'ın birahanesinin kapısında... Yazar Jaroslav Haşek buranın devamlı müşterilerindendi. Dostu yazar Egon Ewin Kirsch' le U Kalicha'da çekerlerdi kafayı. Ünlü tiyatro oyununda köpek satıcısı Şvayk (bizde Genco Erkal oynamıştı), Avusturya ordusunda savaşmak üzere askere alındığında, yakın dostu Voditska' ya, ''Savaştan sonra saat altıda burada buluşmak üzere'' diye veda eder U Kalicha'da! 1968'de terk etmek zorunda kaldığım Prag'a son 10 yıldır sık sık geliyorum. Dört Varşova Paktı üyesi ülkenin ordularını peşine takan Ruslar o yıl 21 Ağustos'ta Prag'a girmiş, tanklarını az ötedeki Wenzel Alanı'nda üzerimize sürmüştü. Çekoslovakya'nın zamanla güç kazanacağından, insanlarının özgürleşeceğinden korkmuşlardı. Artık nefes alamayacaklarını kavrayan 200 bine yakın insan, kısa sürede bir yolunu bulup ülke dışına kaçmıştı. Yazarlar, akademisyenler, düşünürler, sporcular... Ruslar, bireyin özgürlüğüne biraz olsun izin vermiyordu. Benim gibi gönlünce yaşamasını sevenler için de ülke artık bir hapishane olmuştu. Ben daha 1948'de anlamıştım, komünizmin ne demek olduğunu. 18 yaşında bir gençtim o günlerde. Gelecekten umutlu, başarılı bir boksördüm. Altımda bir Amerikan askeri cip, kimseyi umursamadan gezip tozuyordum. Cipin üzerinde Amerikanca yazılar vardı. Amerikalılardan satın almış olan bir dostum bana devretmişti. Savaştan sonra Pilzen'e kadar ilerleyen Amerikan ordusu geri çekilirken ardında çok şey bırakmıştı. 1945'te Ruslarla Yalta'da anlaşmışlardı, savaşın ardından Avrupa'yı nasıl paylaşacaklarını... Çekoslovakya topraklarının tümü Moskova'nın hükmü altına girecekti. Antrenörümden ve kulüp başkanından birkaç kez fırçayı yiyince cipi bambaşka bir renge boyatmış, yazıları da sildirtmiştim. Başarılı bir boksör olmama karşın artık mimli biriydim. Fakat ben yine de delidolu yaşamımı 1960'lı yıllara dek sürdürmüştüm. Ne de olsa ülkede insanlar beni tanıyordu, yöneticiler kılıma dokunamıyordu. 1968 sonunda yerleştiğim Kanada'da açtığım boksör okulu beni zengin etmişti. Şimdi yaşlılık yıllarımı elimden geldiğince Prag'da geçiriyorum. Bira su gibi gidiyor. Yarım litrelik kadehi boşalanın önüne garson sormadan bir dolusunu hemen sürüyor. Yaslandığım tezgâhtaki musluklar aralıksız akıyor. Dikkat ediyorum, 7 saniyede bir kadeh doluyor. Her akşam binlerce litre sert bira susuzluk gideriyor. Dünyada en çok bira benim ülkemde içiliyor. İnsanlar eskisine göre şimdi daha mı mutlu? Evet, düşünce özgürlüğüne kavuştular. Fakat kapitalizm ve yeni AB üyeliği günlük yaşama rekabeti, işsizliği, geçim derdini de beraberinde getirdi. Eskiden insanlar düşündüğünü söyleyemiyordu, fakat aç da kalmıyordu. Komünizmden ''paldır küldür'' kapitalizme geçmek benim insanıma göre değil. Henüz altından kalkamıyorlar bu yeni yükün, elde ettikleri yaşam özgürlüğü ile ne yapacaklarını pek bilemiyorlar! Prag sokaklarında gülen insana eskiden de rastlanmazdı. Sovyetler 1953'te Berlin ayaklanmasını bastırırken, 1956'da Macaristan'da insanları kurşunlarken, 1963'te iki Almanya arasına duvar çekerken ve 1968'de Prag'da üzerimize tankları sürerken günün birinde komünizmin çökebileceğini mutlaka akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı. Bugün Prag'da komünizm artık müzeye kalkmış! Na Prikope Caddesi, 10 numarada, McDonalds'a birkaç adım ötede müzesi var...
 
www.ahmet-arpad.de

10 Temmuz 2005

Salzburg ve Stefan Zweig

Cumhuriyet 10.07.2005
AHMET ARPAD
SALZBURG

19. yüzyılın ünlü gezgini Alexander von Humboldt' a göre, Napoli ve İstanbul'un yanı sıra Salzburg dünyanın en güzel üç kentinden biridir. Ortaçağla günümüz bağdaşır Salzach ırmağı kıyısındaki bu kentte. Doğanın güzelliği ile sanat eserleri, dik, kayalıklı yamaçlarla yeşil düzlükler bir arada uzanıyor. Alpler'in en son eteklerine sıkışmış ovada bazen yeşil, bazen sarı gri, fakat hep köpüklü ve çağıltılı akan Salzach'ın kıyılarında yükselen kubbelere gün batışının kızıllığı vuruyor. Akşamın loşluğunda renk değiştiriyor küf yeşili kubbeler, kıpkırmızı kiremitli sivri damlar. Irmağın kıyısındaki dizi dizi kestane ağaçlarının altına gizlenmiş kanepelerde oturanlar karşılarındaki kentle sahne karışımı bu çarpıcı görüntüye dalıyorlar. Tarihi yapılar arasındaki daracık ortaçağ sokakları önce karanlığa bürünüyor, sonra ışıl ışıl aydınlanıyor fenerlerle. Düşle gerçek karışımı bir kent Salzburg, görüntüsü günün her saatinde sizi büyüleyen. Salzburg dünyaca ününü sadece güzelliğine borçlu değil. Bu kent Mozart' ın doğum yeridir. Getreidegasse'deki evini her yıl yüz binler ziyaret ediyor. 1920'de kurucuları, Yahudi asıllı Max Reinhardt, Viyanalı yazar Hugo von Hofmannstahl ve besteci Richard Strauss olan on binlerin aktığı Salzburg Festivali her yıl temmuz-ağustos aylarında düzenleniyor. Büyük katedralin önünde sahnelenen ''Jedermann'' oyunu ile açılıyor hep. 1938-1944 arasında Hitler bu festivali, Nazi propagandası amaçlı da olsa, devam ettirmişti. Tabii Max Reinhardt'sız ve Jedermann'sız... Gelecek yıl Salzburg, Mozart'ın 250. doğum gününü kutlayacak. Etkinlikler kapsamında Fazıl Say da 5 Haziran 2006'da bir konser verecek. Salzburg aynı zamanda, Avusturya'nın en ünlü yazarı Stefan Zweig' ın yaklaşık 20 yıl yaşadığı kenttir de. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar Zweig'ın en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı Friderike ile evli olduğu yıllarda satın almıştı. Salzburg'da geçirdiği yıllardır Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandıran. En güzel eserlerini, kente ve Salzach'a yukardan bakan o iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villada yazmıştır. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurmuş, onları sık sık Salzburg'da konuk etmiştir. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hoffmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Vallery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini, Richard Strauss' la bu evde saatler, günler geçirmiştir... ''Sanatla, mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği o günler ne zengin, ne renkliydi!'' diye anlatır, ölümünden kısa süre önce yazdığı en ünlü eseri Dünün Dünyası'nda (Türkçesi: Burhan Arpad) Salzburg yıllarını. ''Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o yıllarda. Fakat sonra hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın(!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik...'' 1934'te Gestapo'nun villayı basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmekten başka çıkar yol bulamaz ve İngiltere'ye yerleşir. Ancak kendini burada da rahat hissetmez. Artık ayrı yaşadığı eşi Friderike , villayı 1937'de Viktor Gollhofer adındaki zengin bir kumaş tüccarına satmak zorunda kalır. Gollhofer, 1950'li yıllarda yaptığı bir Salzburg ziyaretinde villayı görmek isteyen babam Burhan Arpad'ı değil eve almak, ona bahçeyi bile göstermez. Oldukça kaba davranır. Zweig üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Gert Kerschbaumer ile kısa süre önce Salzburg'da villaya bir gezinti yaptık. Dik yokuşu çıkarken ilginç şeyler anlattı. Gollhofer ailesi Zweig'lara olan son taksit borcunu mahkeme kararı ile Nazi yönetimine ödemişti. Zweig vârislerinin bugün Avusturya devletinden hâlâ alacağı varmış! Friderike Zweig anılarında Gollhofer'lerden ''Nazi bir aile'' diye söz eder... Savaşın şiddetini arttırması ve Hitler' in güçlenmesi Zweig'ı daha çok bunalımlara sokar. Onlarca yıldır kafasından geçirdiği ve uğruna savaşım verdiği ''kültür Avrupası'' düşünün artık gerçekleşmeyeceğini kavramıştır. 1940'ta İngiliz vatandaşı olur ve o yıl konferanslar için gittiği Brezilya'ya yerleşmeye karar verir. Fakat orada da mutluluğa erişemez, iki yıl sonra intihar eder. ''Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi...'' diye oldukça üst perdeden yazar o günlerde Salzburg eyalet gazetesi. Salzburg'daki villanın Zweig'dan sonraki sahipleri ise kapının önüne değil bir heykel dikilmesine, dış duvara plaket takılmasına bile izin vermiyorlar. Koskocaman bahçenin tarihi ağaçları arasındaki villada erkek arkadaşıyla yaşayan Gollhofer'lerin yaşlı oğlu da babası gibi ''ters adamın biri'', Gert Kerschbaumer'in anlattığına göre. Az sonra kapısını çaldığımız Kapuziner manastırının al yanaklı, şişman, güler yüzlü rahibi ise büyük terastan inanılmaz güzellikteki o Salzburg manzarasını doya doya seyretmemize izin veriyor. İnsancıl ve savaş karşıtı Zweig'ın büstü şimdi manastırın önünde düşünceli düşünceli durmuş villasına bakıyor. Zweig ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini...
 
www.ahmet-arpad.de

3 Temmuz 2005

Alpler'de bir çayevi

Cumhuriyet 03.07.2005
AHMET ARPAD
SALZBURG

Yükseklik neredeyse 2000 metre. İnanılmaz bir manzara, dimdik yükselen yamaçlar silme çam ormanlarıyla kaplı, aşağılarda, kayaların derinliğinde gölün yemyeşil suları, Königsee'ye akan pırıl pırıl dereler. Çok ötelerde Salzburg, ufukta Alple r'in karlı dorukları... Führer'in çayevinden seyrediyor insanlar bu doğa harikasını. Uçurumun bağrına sipsivri bir çıkıntı gibi saplanan terasta bundan altmış öncesine kadar Hitler , yanında Eva 'sı keyif çatıp çayını yudumlarken kafasından yeni ''kötülükler'' geçiriyordu. Alpler'deki bu ''kartal yuvası'' ona Nasyonal Sosyalist Parti yönetiminin 50. doğum günü armağanı! Martin Bormann'ın sadece 13 ayda inşa ettirdiği, yaklaşık 150 metrelik bir kayanın sivri tepesine oturtulmuş yapıya ulaşmak bir macera. Önce kayalara oyulmuş, abajurlarla aydınlatılmış 124 metrelik bir tünelde ilerliyorsunuz. Sonra, tavanından sallanan kocaman bir avizenin, duvarlarındaki kollu şamdanları pırıl pırıl aydınlattığı, içi tamamen pirinç levhalarla kaplı kırk yedi kişilik asansörle kayaların içinden 124 metre yükseliyorsunuz, sadece 41 saniyede. Ziyaret sonrasında tünel çıkışında bekleyen özel otobüsler insanları tekrar Berchtesagaden'e indiriyor. Buraya ulaşan yol özel araçlara kapalı. Sık sık çam ormanları arasından geçen, bir tarafı uçurum yol çok dik ve daracık. Manzara anlatılamaz. 1939'da tamamı kayalara oyulan 6.5 kilometrelik bu yolu da Bormann açtırtmış. Otobüs ardı ardına tünelleri geçerek 1100 metreye iniyor. Yolcular buradan sonra kendi özel araçlarıyla, ya da başka bir otobüsle yollarına devam ediyor. Fakat daha önce görecek başka şeyler var. Az yukarda, bir düzlükte beş yıldızlı yepyeni bir otel, biraz ötede ''Belgeler Merkezi'' , az aşağıda kocaman bir yapının temel taşları, duvar yıkıntıları... Hitler'in, Berlin ve Wolfschanze'den sonraki, Alp dorukları karşısında çılgınca planlarını yaptığı, Amerikalıların 1945 Nisanı'nda bombaladığı üçüncü karargâhı Berghof'tan arta kalanlar. Almanya-Avusturya sınırındaki Berchtesgaden'e gelenler Obersalzberg tepesine de çıkıyor. Amerikalılarla Japonlar çoğunlukta. Buralarda hâlâ Hitler'den bir şeyler arıyorlar. Nazi subaylarının konakladığı Hoher Göll misafirhanesinin temelleri üzerine altı yıl önce oturtulmuş olan Nasyonal Sosyalist Belgeler Merkezi'nde geçmişi yaşıyorlar. Hitler'in bu yörede, ''Bay Wolf'' takma adıyla geçirdiği 1920'li yıllardan Berlin sığınağında intiharına kadar uzanan korkunç yaşamına dönüyorlar. Bormann'ın 1943'te tepenin altına oydurduğu beş kilometrelik tünellere ve dehlizlere adım atıyorlar. Zengin olanları, Bavyera Eyaleti'nin 50 milyon Avro harcayarak 100 dönümlük araziye kondurduğu lüks otelde konaklıyor. ABD askerlerinin elli yıl boyunca tatil yaptığı, Hitler'in Berghof karargâhına sadece 150 metre uzaktaki Göring villası Platterhof'un yerine inşa edilmiş bu yuvarlak yapı dev bir uçan daireyi andırıyor. Zenginler, kocaman pencereli odalarından dumanlı Alp doruklarını seyredip düşlere dalıyor. Aşağılarda, durgun suları yeşil, beyaz, mavi Königsee. Üzerinde küme küme küçük bulutlar, ötelerde sivri kayalara yükselen kartallar....
 
www.ahmet-arpad.de

19 Haziran 2005

'Türk'ün Yeri' ve Hitler

Cumhuriyet 19.06.2005
AHMET ARPAD
SALZBURG

Almanya-Avusturya sınırında, Alp dağlarında, 2 bin metreye yaklaşan Obersalzberg tepelerinin kötü bir ünü var 1933'ten bu yana... Yörenin güzel ve sağlıklı doğasına hayran olduğu için 1923 yılından başlayarak her yıl burada haftalar geçiren Wolf adında biri kendine hep Moritz Pansiyon'da oda kiralıyordu. Königsee ve Berchtesgaden yakınlarındaki yamaçlar o yılların Almanyası'nda yavaş yavaş ünlenmeye başlamıştı. Varlıklı ailelerle ünlü politikacıların çok çabuk alışmıştı ayakları Obersalzberg'e. 1930'lu yıllara girildiğinde bay Wolf güzel bir evi ''Adolf Hitler'' adına sürekli kiralar! Birkaç yıl sonra da yakındaki koskocaman bir villayı satın alır. 1933 yılına gelindiğinde Hitler çevredeki arazileri ve başka villaları da tek tek elde eder. Ülke yönetimini hızla ele geçirmeye başlayan bu insan, mülkünü satmak istemeyenleri ''Toplama kamplarına gönderirim'' tehdidi ile inadından vazgeçiriyordu. Hitler'e bir süre karşı çıkan ve binasını satmayan tek kişi, yamacın en güzel köşesinde ''Türk'ün Yeri'' adlı pansiyonu işleten Karl Schuster idi. Naziler üzerine söyledikleri nedeniyle bir süre Dachau Kampı'na tıkılan Schuster sonunda tehditler altında pansiyonu elden çıkarmak zorunda kalır ve kısa süre sonra da ölür. Savaş yıllarında Hitler'in Rayh güvenlik kadrosunun konakladığı pansiyon 1945'ten sonra Obersalzberg'de sahiplerine geri verilen tek bina. Günümüzde de ''Türk'ün Yeri'' adı altında otel ve lokanta olarak çalıştırılıyor. Sürekli dolu. Müşterileri, başta Amerikalılar olmak üzere yabancılar. Otele ''Türk'ün Yeri'' denmesinin nedenine gelince... Şimdiki binanın yerinde 17. yüzyılda da bir pansiyon ve lokanta varmış. O zamanki sahibi 1683 yılında, Viyana'yı kuşatan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordularına karşı savaşmak için askere alınmış. Osmanlıları Viyana kapılarından püskürttükten sonra savaştan evine dönen adam pansiyon-lokantayı çalıştırmaya devam etmiş. Yöre halkı da ona, Türklere karşı savaşmış olduğu için ''Türk'' , pansiyonuna da ''Türk'ün Yeri'' demeye başlamış. Hitler'in dağın içine kazdırdığı yeraltı tünellerinin bir bölümüne bugünkü pansiyonun içinden geçilerek iniliyor. Adolf Hitler Almanya'yı ve savaşı çoğu kez, Obersalzberg tepesine oturttuğu merkezden yönetmiş. Uzmanlara göre 12 yıllık iktidarının (4 bin 351 gün) tam 1481 gününü burada geçirmiş. Amerikalıların, 25 Nisan 1945'te tepeyi bombalamasının nedeni de bu. Sadece dev binayı yerle bir etmemişlerdi, savaş yıllarında Nazi subaylarıyla muhafızların sürekli konakladığı tüm binalar da bombalarla yıkılmıştı. Birkaç duvarı bırakılan Hitler karargâhının az ötesine şimdi Bavyera Eyalet Hükümeti 50 milyon Avro harcayarak beş yıldızlı dev bir otel kondurttu. 1 Mart'ta açılan, odaları 270 Avro'dan başlayarak kiralanan ve şu sıralar hep dolu olan otelin işletmecisi Intercontinental Otelcilik kuruluşu.
 
www.ahmet-arpad.de

5 Haziran 2005

Demir-çelik fabrikası ve Osmanlılar

Cumhuriyet 05.06.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Saf altından bir paşa, atına binmiş. Değerli taşlarla süslü kamalar, kılıçlar, oklar. Kütahya ve İznik çinileri. İpek halılar. Gümüş ve altın taslar, sedef kâseler. Kocaman makineler, fırınlar, tavandan sallanan zincirler, borular, dev çarklar. Tarihi tablolar, yorgun insan fotoğrafları. Almanya'nın en büyük ve en eski demir-çelik fabrikasında bütün bunlar!
 
14 Mayıs'tan bu yana Völklingen'in ''Unesco Dünya Kültür Mirası'' demir-çelik fabrikasında eşsiz Osmanlı eserleri ''Doğunun Büyüsü'' adı altında sergileniyor. Atalarımızın Viyana kapılarında geri bıraktığı silahtan çanak çömleğe, giysiden halıya, kahve fincanına her şey.
 
Özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa saraylarında Osmanlı'ya özenen kralların, kayserlerin, prenslerin ısmarladığı tüfekler, kılıçlar, palalar, giysiler ve tabak-çanaklar... İstanbul'da sarayı ziyaret eden yabancılara padişahların verdiği hediyeler... Türk'ün kültürü ve doğunun gelenekleri Avrupalının hep çekmiş ilgisini.
 
1873'te kurulan, Almanya'nın endüstriye geçişinde çok önemli bir rol oynayan, Hitler 'in gücüne güç katan ve 1986'da yenisi inşa edilince yüksek fırınları söndürülen Völklingen demir-çelik fabrikası, bir ''endüstri harikası'' olduğu için yıkılmamış. On yıl önce UNESCO'nun ''Dünya Kültür Mirası'' eserler listesine almasıyla bir bölümü restore edilip eski haline getirilmiş, bir kısmı da olduğu gibi bırakılmış. 1999'dan bu yana devasa fabrikanın tüm bölümleri sanat ve kültüre ayrılmış.
 
Budapeşte, Dresden, Karlsruhe, Stuttgart ve Viyana müzelerinden getirilen 170 paha biçilmez eser, dev makineler, fırınlar, borular, zincirler, vagonlar arasına yerleştirilmiş cam vitrinlerde göz kamaştırıyor. Ucu bucağı görünmeyen hangarın çelik ve makine kokuları arasında atalarımızı anımsatıyor dolaşanlara. Sadece Osmanlı eserleri mi? Hayır. Çar 1. Nikola 'nın 19. yüzyılda İstanbul'a yolladığı İtalyan mimarı Fossati 'nin 25 Ayasofya litografisi, İstanbullu fotoğrafçılar ''Fréres Abdullah'' ile ''Sébah & Joallier'' in 1870-1900 arası eserleri, Almanya'da yaşayan Mehmet Ünal 'ın son kırk yılda çektiği, kocaman siyah-beyaz işçi fotoğrafları...
 
Savaş yıllarında Völklingen demir-çelik fabrikasında kadınlı erkekli tam 70 bin yabancı işçi ve savaş esiri çalıştırılmış. Çoğu Rusya, Polonya, Yugoslavya, Hollanda, Belçika ve İtalya'dan getirilen bu insanlardı Alman ağır endüstrisini ve Hitler ordularını ayakta tutan. Savaş sonrasında Almanya'nın kalkınmasında önemli bir rol oynayan fabrikada 1960-1986 arası on binlerce Türk çok zor koşullar altında çalışıp evine para yollamış. Bir ayda 30-35 mesai yapanlar gençliklerini bırakmış burada. Sadece Völklingen'de mi? Tüm Almanya'nın fabrikalarında erimiş nesiller. Mehmet Ünal'ın birbirinden ilginç fotoğrafları belgeliyor bu insanların inanılmaz yaşamını...
 
www.ahmet-arpad.de

22 Mayıs 2005

'Anılarımda Hermann Hesse'

Cumhuriyet 22.05.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Yaşlı kadın tarihi mezarlığın kapısından içeri giriyor. Küçük adımlarla yürüyor, upuzun duvardaki bronz tabelalara baka baka ilerliyor. Bir süre sonra duruyor, eğilip elindeki, villasının bahçesinden topladığı çiçekleri ıslak toprağa bırakıy or. Karşısındaki yüksek duvarı kaplayan tabelalarda akrabalarının adları yazıyor. Friedrich ve Emma Gundert , annesinin babasıyla eşi. Yaşlı kadının dedesi. Hermann ve Julie Gundert , annesinin büyükbabasıyla eşi. Marie Hesse, yaşlı kadının dedesinin kız kardeşi ve Hermann Hesse'nin annesi... Gözlerini kapatıp bir şeyler mırıldanıyor. Dua mı ediyor, burada yatan aile fertleri ile mi konuşuyor? Yaşlandıkça daha sık geçmişe dönüyor anılarında. Birkaç yıl sonra 90 yaşında olacak. Sonra ağır ağır mezarlık çıkışına doğru yürüyor. Karşı kaldırıma geçip ırmak kıyısından küçük kente dönüyor. Son günlerin yağmurlarının ardından Nagold'un suları hızlı hızlı, köpük köpük akıyor. Az ötede, Güney Tirol evlerini andıran kocaman taş yapıyı 1694'te tüccar Johann Schill yaptırmıştı. Onun ailesinden gelen Emma, yaşlı kadının dedesi Friedrich'in eşiydi. Üç katlı bu koca yapıda ne güzel günler geçirmişti. Bach hayranı dedenin evde verdiği konserleri çok iyi anımsıyordu. Müziğe olan ilgisi belki de o yıllardan kalmaydı. Genç kızlığında konservatuvarda piyano öğrenmiş, konserlere katılmış, sayısız öğrenciye ders vermişti. Annesinin halası Marie de severdi müziği. Sık sık anlatırdı annesi, çok yanlı, hareketli ve üstün yetenekli bir kadın olduğunu. Ebeveynlerinin misyonerlik yaptığı Güney Hindistan'da 1842'de doğmuştu. 1874'te evlendiği Johannes Hesse, ikinci kocasıydı. Ona iki kız, bir de erkek çocuk doğurmuştu. 1877'de dünyaya gelen oğulları Hermann çok sorunlu çıkmıştı. İlkokuldan sonra Latince öğrenen Hermann 15 yaşında Maulbronn manastırına yollanır. Birkaç ay aradan geçmeden kaçar, Stetten sinir kliniğinde üç ay yatar, Stuttgart'ta liseye kaydı yaptırılır, krizler yeniden başlar, okul yerine şaraphaneleri yeğler, ne olduğu bilinmeyen insanlarla dostluklar kurar, sağa sola borç takar, okuldan kaydı silinir... 1906'da yazdığı ''Unterm Rad'' adlı romanın konusu o yılların gençlik bunalımlarıdır. Yaşlı kadın aniden Hermann Hesse'yi görüyor. Nagold ırmağının üzerindeki köprüdeler. Bronzdan Hesse, ondan uzun boylu, elinde şapkası, gelip geçeni pek umursamıyor, gözlerini ötelere dikmiş, yeşil yamaçlara, ırmağın sularına... Haylazlık, avare gençlik yıllarında burada saatlerce durur, suların akışını seyrederdi. Ördeklerin yüzüşünü, balık tutanları... Kimi zaman o da atardı oltasını sulara. O burada zaman öldürürken yaşıtları ya okula gider ya da çıraklık yapıp bir meslek öğrenirlerdi. Kent insanlarının gözünde Johannes ile Marie Hesse'nin oğulları Hermann tembelin tekiydi, bir şey olacağı yoktu. Çok sonraları o günlerden söz açıldığında, çocukluğumda pek sevilmezdim, diye konuşurdu. O yılların deneyimlerini hiç unutmamıştı. Yaşlı kadın Hermann Hesse'yi, Güney İsviçre'nin Tessin yöresindeki villasında tanımıştı. 1930'lu yıllardan başlayarak Montagnola'nın bir yamacındaki o eve sık sık gitmişti annesiyle. Aşağı bahçe kapısında yazardı, ziyaretçi kabul edilmez diye. Villanın yukarı kapısında da aynı şeyler okunurdu. Annem çalışma odasının kapısını açtığında ''Hermann Amca'' ayakta karşılardı bizi, kolları iki yana açık. Ben deneyimsiz bir genç kız, o ise dünyaca ünlü bir yazar. Yıllar öncesinin haylaz ve tembel delikanlısını artık milyonlar okuyordu. Kimi zaman, annemim hediyesi olan bir Bach plağını pikaba koyar, bakışlarını karşı yamaçlara dikerdi. O yıllarda resme de başlamıştı. Her ziyaretimizde evinin duvarlarını daha çok tablonun süslediğini fark ederdim. Hepsi de ekspresyonist, rengârenk ve özgürlük dolu tablolar. 1933'ten başlayarak Almanya'dan kaçan birçok dostuna yardımı esirgememişti. Çoğu kez elinde ne varsa onlara harcamış, başka ülkelere sığınmalarına destek olmuştu. Savaş yıllarında Almanya'da eserleri yasaklanıp, paralar suyunu çekmeye başlayınca kendini iyice tabloya vermiş, kazandıklarını da dostlarına harcamıştı. Bizlere yolladığı, Nazi sansüründen geçmiş mektupların ardı arkası hiç kesilmemişti. En çok da ablası Adele ile mektuplaşır, onunla sık sık dertleşirdi. Annemizin sonsuz beğenisi ve çocuklarına olan sevgisiyle babamızın duygusal ahlak değerleridir bizleri bugünlere taşıyan, diye yazdığı bir mektubu Adele ''teyze'' ölümünden az önceki bir ziyaretimizde anneme okumuştu. Annemle babamın evinde birçok dünyanın ışığı bir araya gelmişti... Yaşlı kadın, villasına doğru yükselen yokuşu ağır ağır çıkıyor. Tek başına oturduğu iki katlı, sekiz odalı binanın kapısını açıp içeri giriyor. Duvarları Hermann Hesse tabloları ile süslü salonda bir köşede duran eski piyanonun başına geçiyor, parmaklarını tuşlara dokunduruyor. Bach'dan bir sonat odayı kaplıyor. Kocaman pencerelerden Karaormanlar kenti Calw'ın yemyeşil yamaçları görünüyor...
 
www.ahmet-arpad.de

12 Mayıs 2005

Yönetenlerin korkulu düşü: Kitap

Cumhuriyet Kitap 12.05.2005

Ahmet ARPAD
 
Avrupa insanının belki bir yüzyıl unutamayacağı, etkisinden kurtulamayacağı 2. Dünya Savaşı 8 Mayıs 1935'te sona erdi. Bir elli yıl geçmiş aradan. Almanya topraklarından çıkan bu savaş sadece onlarca milyon insana kıymadı, Nazi ideolojisinin arkasındaki faşist görüşle de bir "düşünce kıyımı"nı gerçekleştirdi! 1933-1945 arasında "öldürülen" Alman edebiyatının savaş sonrasında pek kolay kendine gelememesinin, bir daha da eski ününe kavuşamamasının nedenlerinden biri de Nazi Almanyası'ndaki bu "düşünce kıyımı"dır.Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşü, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan, yazılıp çizilenden nefret eden, onları yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Bunlardan "en ünlüsü" de, insanlığın bundan tam altmış yıl önce kurtulduğu Hitler'di!Yirminci yüzyılın en ünlü antifaşist ve antimilitarist yazarı Erich Maria Remarque'ın üne kavuştuğu 1928-1931 yılları Almanya'nın toplum yapısında tedirginliklerin iyiden iyiye arttığı bir dönemdir. Remarque adının ve romanlarının ülkede olağanüstü ilgiyle karşılaşmasında toplumdaki tedirginliğin payı çoktur. 1933'lerin kahverengi gömlekli iktidarı Naziler, Remarque'ın yanı sıra daha birçok yazarın eserini de kendilerine engel görmeye başlamıştı. Özellikle genç yaşta ünlenmiş olan Remarque, yüzyıllardır Cermen efsaneleri ve masalımsı yiğitlik örnekleriyle yetiştirilmiş sıradan Alman halkına savaşın yersizliğini, kötülüklerini herkesin anlayacağı apaçık gerçekler olarak haykırıyordu. Eserlerine edebiyatçılar ve büyük tenkitçiler dudak bükseler de, halk Remarque'ı okuyor ve savaşın ne olduğunu, savaştan kimlerin yararlandığını anlamaya başlıyordu.
 
ÖZGÜR DÜŞÜNCEYE ENGEL
 
O günlerde, sosyal demokratlar, komünistler, merkezciler ve daha birçok politika örgütünün toplandığı Reichstag'da her gün çekişmeler yaşanıyordu. 30 Ocak 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. Seçimlerde salt çoğunluğu elde edemeyen Hitler, sol partilerin arasında işbirliği sağlanamaması sonucu iktidar koltuğuna oturmuştu. Bu başarıyı elde etmesinde Hindenburg ve Von Papen'in ağır endüstri kralları ile yaptığı gizli anlaşma da önemli bir rol oynamıştı. Hitler'in ilk işlerinden biri özgür düşünceyi frenlemek oldu. Sola ve düşünürlere karşı başlattığı saldırılar da "başarılı"ydı. Sayısız düşünür, sanatçı ve bilim adamı gereksiz nedenlerle tutuklandı. 10 Mayıs 1933'te bütün Almanya'da başlatılan ve haftalarca süren kitap yakma girişiminin amacı sadece insancıl, savaş karşıtı yazarlara gözdağı vermek değildi. İktidarda kalabilmek için tüm ülkede özgür düşüncenin dibine kibrit suyu dökmekti! O günlerde Berlin'den Münih'e ülkede Heine, Freud, Marx, Seghers, Brecht, Zweig, Mann ve Remarque'ın kitapları dev ateşlere atılırken askeri orkestralar marşlar çalıyor, insanlar uluyordu! Bu kitap yakmanın halka anlatılan gerekçesi, Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırmaktı. Kitapları yasaklananlar, ateşlere atılanlar Nazilere göre "Alman düşün dünyasının çöpü" yazarlardı.1935 yılında Hitler yönetiminin yayımladığı 'yasaklar listesi'ne göre tam 524 yazar zararlıydı. Toplam 3601 eserin Almanya'da yayımlanması ve okunmasını yasakladılar. Ne yazık ki Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene ses çıkarmadı. Kitapların yakıldığı kentlerde çoğu üniversite profesörü, "Giderek artan Marksist girişimler, yıkım getiren Yahudi ruhu Almanya'yı tehdit etmekte" diye seslendi toplanan binlerce insana. Basında da pek karşı çıkan olmadı. Hatta birçok köşe yazarı Nazilerin 'kitap düşmanlığı'nı onayladı. Alman ruhuna ve edebiyatına bile bile ihanet edilirken basında, "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir" diye yazanlar oldu.
 
DÜŞÜNÜRLERİN ACI SONU GAZ ODALARI
 
"Bugün kitapların yakıldığı yerde yarın insanlar da yakılır" diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ilerde ne yazık ki haklı çıkacaktı. Sınır ötesine kaçamayan antifaşist düşünürler toplama kamplarının dikenli telleri arkasında yaşama gücünü yitirdiler. Gaz odaları ve fırınlar çoğunun acı sonu oldu. Sınır ötesi ülkelere kapağı atabilenlerin çoğu savaş sonrasında da bir daha Almanya'ya geri dönmedi.1933'ten sonraki yıllarda Nazi rejimi daha çok kahramanlığı ve savaşı konu alan bir edebiyat türüne özen göstermeye başladı. Nasyonal sosyalist dünya görüşünü destekleyen adı sanı pek duyulmamış yazarlar 1935'ten başlayarak Rayh Kültür Odası'nın desteğini aldı. Yazarlık mesleğini sürdürmek isteyenlerin bu odaya üye olması zorunluydu. Yine de Nazi rejimine direnen ve ülkeyi terk etmeyen Hans Fallada, Werner Bergengruen, Ina Seidel, Reinhold Schneider gibi yazarlar Hitler'i ve savaşı pek eleştirmeden o zor yılları çekildikleri köşelerinde geçirmesini bilmişti. Her şeye karşın 1933-1945 arasında Alman edebiyatı ölüdür, varlığından söz edilemez. Düşünce özgürlüğüne baskı, çoğu zaman uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır. Ancak yazar ve kitap kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuş, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır.