27 Mart 2005

Yahudi düşmanlığı hep vardı

Cumhuriyet 27.03.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Trenden indi. Sağına soluna şöyle bir bakındı ve sonra ürkek adımlarla çıkışa doğru yürüdü. Küçük istasyon binasının önünde bir taksi bekliyordu. Bir an düşündü. Kent merkezine yürüse miydi, yoksa taksiyle mi gitseydi? Hava serin fakat güneş liydi. Yürümeye karar verdi. Karşı kaldırıma geçti. Sağa doğru gitmesi ger ek tiğini biliyordu. Büyük bir bahçe içinde kocaman, gösterişli, kırmızı tuğla dan tarihi bir bina dikkatini çekti. Demir bahçe kapısında ''Villa Ecarius'' yazıyordu. Yoluna devam etti ve birkaç sokak sonra sola saptı. Uzaktan büyük katedralin kuleleri görünüyordu. Oraya gidecekti. Annesi, babası ve ablasıyla bu kenti terk ettiklerinde 7 yaşındaydı. Bir daha hiç dönmemişlerdi buralara. Ana babası çoktan yaşamıyordu. Ablasını da iki yıl önce yitirmişti. Doğduğu toprakların hasretine daha çok dayanamamış, tek başına yola koyulmuştu. Speyer'e tam 70 yıl sonra geri dönmüştü! 1935 sonbaharıydı, apar topar, her şeyi geride bırakarak bu kenti terk ettiklerinde. Annesi bir akşam önce söylemişti kızlarına, yarın bu kentten ayrılacaklarını. Önce yakın Fransa'ya kapağı atmışlardı. Birkaç ay sonra da İngiltere'ye. İleri yıllarda savaş başlamıştı, anlatmıştı babası niçin öyle aniden evlerini bırakıp buralara geldiklerini. ''Kaçmasaydık'' demişti, ''bugün kim bilir hangi toplama kampındaydık ya da çoktan öldürülmüştük.'' Sağına soluna pek dikkat etmeden, düşüncelerle ve anılarla dolu, yürüyordu. Bomboş küçük sokaklardan, iki üç katlı daracık evlerin arasından geçti. ''Greifengasse'' yazıyordu tabelada. Bakışlarını katedralin kulelerinden ayırmadan ağır ağır devam etti yoluna. ''Predigergasse'' , oradan da geniş, upuzun Maximilian Caddesi. Buraları anımsar gibi oldu. O yıllarda atlı arabalar, tramvay ve birkaç otomobil geçerdi Speyer'in bu tek büyük caddesinden. Dosdoğru yürüdün mü katedrale çıkardın. Az ötede sinagog vardı, köşeyi döndün mü de banyo. Bir buçuk yıl devam etmiş olduğu okulu ''Pfaffengasse'' idi... Az sonra koskocaman, devasa katedralin karşısındaydı. Durdu. Hiç kıpırdamadan, bakışlarını yüksek kapısından, sonsuza tırmanan kulelerinden çekmeden öylece... Burası kalabalıktı. İnsanlar gidip geliyor, otobüsler turist boşaltıyordu. Karıncalar örneği kocaman alanda hareket ediyordu hep birileri. Onların ortasında Esther Lieberberg hareketsiz öylece duruyordu. Düşündü bir an için, gireyim mi katedrale, diye. Sonra yürüdü küçük adımlarla kocaman kapıya doğru. Katedralin içi daha da yüceydi. Sütunlar ve kubbeler sonsuza yükseliyordu. Sıralar arasından yürüdü. Arka bölüme geçti. Birkaç yıl önce Almanya'nın eski başbakanı Helmut Kohl 'ün intihar eden karısının dini töreninin bu katedralde yapılmış olduğunu anımsadı. Zavallı kadıncağız, diye mırıldandı. Ürperdi. Hızlı adımlarla çıkışa doğru yürüdü. Speyer'e gelmesinin nedenlerinden biri de az ötedeki Tarih Müzesi'nde gezilen ''Ortaçağda Avrupa Yahudileri'' sergisiydi. Giriş katının salonları o dönemlerden kalma ve sadece bu sergi için Avrupa'nın sayısız ülkesinden getirilmiş çok ilginç eserlerle doluydu. İsa 'dan önce 6. yüzyılda Yahudiler bugünkü Irak topraklarını terk edip önce Doğu Akdeniz kıyılarına, sonra da Roma döneminde İtalya üzerinden Batı Avrupa'ya göç etmişlerdi. Ren havzasına 4. yüzyılda Romalılarla geldiklerinde Cermen kavimleri buralarda henüz yoktu. Haçlı Seferleri'ne kadar Yahudi tüccarlar Ortadoğu ile Orta Avrupa arasındaki ticaret köprüsünü oluşturmuşlardı. Özellikle Speyer, Worms ve Mainz Yahudilerin ''kaleleriydi'' . Yahudi düşmanlığı o çağlarda da kendini göstermişti. 1333'te Ren havzası Yahudilerinin mallarına el konulmuş. 1348-1350 arasındaki büyük veba salgını sırasında ''Yahudiler su kaynaklarımızı zehirliyorlar'' gibi bir bahaneyle radikal Hıristiyanlar Yahudiler arasında kıyıma girişmişlerdi. Bu düşmanlık hep devam etmiş, 1500'lere girildiğinde Alman kentlerinden kovulmaya başlanmışlardı. 1529'da Speyer sinagogu ellerinden alınmıştı. Esther Lieberberg az sonra kendisini Judengasse'de bulduğunda, ne değişti ortaçağdan günümüze, diye düşündü. Yürüdü. Çok dalgındı, biraz sonra yerin üç kat altındaki eski banyonun taş basamaklarını inerken. Her şeye karşın, 7 yaşında terk etmiş olduğu bu kente 70 yıl sonra günübirliğine de olsa döndüğüne pişman değildi.
 
www.ahmet-arpad.de

14 Mart 2005

Avrupa'ya Birlik Gerekli mi?

Cumhuriyet 14.03.2005
Ahmet ARPAD
 
Bundan 15 yıl önce, Almanya'nın batısının doğusu ile birleşmesi ülkeye hiç yaramadı. Rusya ile Amerika'nın aralarında anlaşarak 'onay verdikleri' bu birleşme sonucu Avrupa Birliği'nin lokomotifi Almanya o günden bugüne bir türlü kendine gelemiyor. Bu güç yitirmenin sonucu sermayenin terk ettiği ülkede altı milyon insan işsiz evde oturuyor. Evlilikler ve doğum azalırken, toplum yaşlanıyor. Eğitim geriliyor. Fakirliğin hızlı adımlarla ilerlediği, seçmenlerin politikacılara artık inanmadığı Almanya'da giderek artan toplumsal sorunlar insanları altında eziyor. Bencilleşen birey geleceğinden ümitsiz.
 
Zayıf bir Almanya, güçsüz bir Avrupa Birliği demektir. Avrupalı politikacılar bundan yarım yüzyıl önce yola çıktıklarında önce Amerika ve Rusya'ya, sonraki yıllarda da Çin ve Japonya'ya karşı ekonomik ve askeri bir güç olmak, barış içinde yaşamak istiyordu. Şimdi, 2005 yılına geldiklerinde ise geriye bakan Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya elli yılda ''bir arpa boyu yol'' aldıklarının farkındalar! Ötekiler ise başta Amerika olmak üzere, kimseyi pek dinlemeden yollarına devam ediyor. Önce Doğu Almanya'yı Batı Almanya'ya geri veren, ardından da diğer Demirperde ülkelerini AB'ye 'kakalayan' Rusya kendi yolunda gidiyor. Çin'in attığı adımlar giderek büyüyor, hızlanıyor. Japonya gücünden pek bir şey yitirmedi. Hep 'hareketli' Ortadoğu sürprizlere gebe. Hindistan'da gerileme yok. Artık yeni küresel oyuncular dünya sahnesine adım attı. Dünya sorunlarının çözülmesinde Avrupalıların pek sesi sedası çıkmıyor. Balkanları Amerika halletti. Afganistan'da onun sözü geçti. İsrail - İran ekseninde de o ne derse oluyor. Amerikan emperyalizmi Irak'ta 'at koştururken' kimi Avrupa ülkesinin komşumuzda kan akmasına destek vermesi AB'nin ne kadar zayıf olduğunun en büyük kanıtı. Birlik olmak için gerekli reformları bir türlü yapamayan Avrupa bu gidişle büyük ekonomik ve sosyal dönüşümleri başaramayacak gibi. Küresel güç düşünden yavaş yavaş vazgeçmek zorunda kalacak.
 
Avrupa Birliği'nin uyumlu bir yapıya sahip olmadığı, son yıllarda giderek daha çok kanıtlanıyor. Avrupa anayasası için sadece sekiz hükümet halkoylaması yapacak. Diğerlerinin buna niyeti yok. AB ülkelerinde birçok önemli karar halka sorulmadan alınıyor. Birlik üyeleri 21. yüzyıl dünya gerçeklerine karşın birbirleriyle anlaşmaktan hâlâ çok uzaklar. Yirmi beş ülke arasındaki kültürel farklılıklar da, hiçbir zaman çözümlenmeyecek, sürekli zorluklar yaratacak kalıcı bir sorun. Unutmayalım, kültür birliği olmayan ülkelerin uzun süre yaşamadığı, dağıldığı bilinen bir gerçek. Bu arada Avrupa kimliğinin Hıristiyan toplum değerleri temelinde oluşturulup, güçlenmesi için Vatikan'ın ve kiliselerin politikacılara yıllardır baskı yaptığını da göz ardı etmemek gerek.
 
21. yüzyılda ayakta kalabilmek için gerekli olan dinamizm nedir, Avrupalı bilmiyor. Yaşlı kıtanın en büyük sorunu, oluşturmaya uğraştığı birliğin hantal, ağır, kararsız ve hastalıklı olması. ''Çekirdek Avrupa'' denen beş, altı ülkenin diğerlerini boyunduruğu altına almadan da böyle bir AB'nin işlemesi hemen hemen olanak dışı. 'Arka bahçe' ikinci sınıf ülkelerin güçlüler tarafından yönetilmesi ise yaşlı kıtaya ister istemez tedirginlik getirecek, birlik için kaçınılmaz olan uyum giderek zorlaşacak. Zayıf üye ülkelerin güçlülerin boyunduruğu altına girmesiyle küreselleşme, sonunda ister istemez Avrupa'da da gerçekleşecek, uyum, birlik ve demokrasi sözleri çoktan rafa kalkmış olacak! Ülkelerin birleşerek bir federasyon oluşturması da ulusal kimliklerin yok olmasını peşinden getirecek. Günün birinde böyle bir AB yine de gerçekleşirse Avrupalı mutlu olacak mı dersiniz?
 
Bu koşullarda çok zor. Avrupa 2005 yılında dört beş başlı, yirmi küsur kollu yaşlanmış bir yaratık. Aradan bir yarım yüzyıl geçmiş, alınyazısını belirleyecek yol ayrımında nereye gideceğini hâlâ bilmiyor. Avrupa için ''dünya treni'' şimdilik kaçmış gibi görünüyor. Bizdeki AB hayranları ise birilerine sürekli yaranarak kişisel ve ideolojik çıkarları uğruna dört takla atmaya devam ediyor.

13 Mart 2005

Fethullahçılar Almanya'da emin adımlarla...

Cumhuriyet 13.03.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

11 Eylül'den bu yana Almanya'daki sayısız İslamcı kuruluş tam bir ''çıkarma'' yaptı. Süleymancılardan Nurculara, Rabıta'dan Müslüman Kardeşler'e, Milli Görüş'ten Fethullahçılara... Tümü de 11 Eylül'ün yarattığı gergin ortamı çıkarları uğruna başarıyla kullanıyor. Alman yasalarındaki boşlukları çok iyi biliyorlar. Toplumdaki liberal düşünce yapısından yararlanmasını da hiç çaktırmadan iyi beceriyorlar. Başarılarının en önemli ''reçetesi'' de takıyye. Kimi zaman ortak çalıştıkları her renkten politikacı, yerel belediyeler ve kilise adamları destekçileri arasında! Son birkaç yılın en büyük atılımını Fethullahçılar yaptı Almanya'da. Doksanlı yılların ortasından başlayarak ülkenin birçok kentine önce genç öğrenciler yolladılar. Genç nesil ''işadamları'' şirketler kurdular. Bunlar ardından bir ''hoca'' nın yönetiminde dershaneler açtılar. Buralara çoğu Türk ortaokul ve lise öğrencisi kabul edildi. Alman okullarının müdürleri ve kent belediyeleri, hemen hemen bedava verilen bu destek kurslarına tabii ''hayran'' oldu. Bu aşamaya gelinmesinde Halil Şimşek adlı bir hocanın büyük rolü olmuştu. Fethullah Gülen' e yakın, çekirdek kadrodan sayılan ve Dr. Necip Hablemitoğlu' nun Fethullah Gülen Raporu'nda adı geçen Halil Hoca son on yılda Almanya, İspanya ve İsviçre'deki örgütlenmenin mimarı, başadamı! Stuttgart'taki başarısız birkaç girişimin ardından onun gelip, çevresine birkaç açıkgöz üniversite öğrencisini toplamasıyla sonunda bu kentte sağlam bir temel atmasını becermişlerdi. Hali Hoca da Stuttgart'taki misyonu bitince Ruhr havzasına, oradan da Madrid'e yollanmıştı. Son 4-5 aydır Zürih'e kurmuş çadırını... 

Stuttgart'a attığı temelin ne kadar sağlam olduğu, geride bıraktığı adamlarının bundan 6 ay önce dershaneyi özel liseye çevirmesiyle kanıtlandı! Kurucu genç akademisyenlerin lise açmak için yaptıkları 2 milyon Euro'ya yakın masrafın kaynağı, ne eyalet eğitim bakanlığının, ne belediyenin, ne de eğitim müdürlüğünün umurunda! Önce dershaneyi, ardından da liseyi açarken ayyuka çıkan ''Kurucular Fethullahçıdır!'' iddialarını resmiler pek önemsemiyor. Kurucular da bu konuyu yazan gazete ve gazetecilere hemen dava açıyor. Kısa süre önce Stuttgart Belediyesi yabancılar sorumlusunun ''Gülen'e yakın olduklarını biliyoruz, yurtdışından destek geldiğini de tahmin ediyoruz, ancak kanıtlayamıyoruz'' sözlerini yayımlayan bir Alman gazetesi, sorumlunun: ''Ben bu sözleri söyledim'' demesiyle dava edilmekten kurtuldu. Stuttgartlı ''misyonerler'' daha önceki yıllarda da kendilerine ''Fethullahçı'' diyen gazetecilerle araştırmacı uzmanları açtıkları davalarla susturmuşlardı... Sormuştuk o günlerde: ''Niçin size Fethullahçı denmesini istemiyorsunuz?'' Öfkeli olmuştu yanıtları: ''Gülen adından rahatsızlık duyuyoruz. O siyaset yapıyor.'' Fakat eldeki bütün veriler yine de dershane ve lise açanların Fethullahçı olduğunu kanıtlıyor. Öte yandan Mannheim'da da lise açma çabaları devam ediyor. Stuttgart yakınlarındaki Nürtingen'de de örgütleniyorlar. Dört katlı bir binayı satın almışlar bile. Karşı çıkmak isteyen makamların eli kolu bağlı. Kimine göre Fethullahçı olmalarına karşın ''Hayır, değiliz'' demelerinin tek nedeni, geçmişi ve amaçları bilinen ''dinci baronun'' adamları oldukları kanıtlandı mı, Alman resmi makamlarının yabancı çocukların eğitimine el atmalarına izin vermeyeceğinden korkmaları. Geri planda dinci bir liderin ipleri elinde tuttuğu eğitim kuruluşlarına Almanların göz yummayacağından korkuyorlar. Bu nedenle de ne yapıp yapıp bugüne dek basın dahil herkesi susturmasını becerdiler. Onları övmek Almanya'da da serbest. İplerini pazara çıkarıp eleştirmek ise yasak! Biraz inatla ve dikkatle üzerlerine gittiniz mi tümünün Fethullah Gülen bağlantılı olduğu apaçık. Örneğin, mayıs ayında Berlin Senatosu salonlarında bir ''Diyalog'' toplantısı yapmayı planlıyorlar. Düzenleyen derneklerden biri Gülen'in kitaplarını Almanya'da yayımlayan kuruluş. Diğeri de Zaman gazetesi elemanlarıyla Stuttgart'ta lise açanların ortaklaşa kurduğu bir dernek. Berlin'deki toplantının konuşmacıları Hocaefendi'nin Abantçıları! Aralarına birkaç Almanla bizim Cem Özdemir' i de katmışlar. Almanya Federal Meclisi Başkanı Wolfgang Thierse' den de bu toplantıyı himayesi altına almasını istemişler. Kabul edeceğinden hiç şüpheniz olmasın.
 
www.ahmet-arpad.de

6 Mart 2005

Nazilerin Çingene soykırımına anıt

Cumhuriyet 06.03.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Türkiye'ye, ''Senin ülkende şu, bu, o etnik azınlıktır, kabul etmelisin!'' diyen Avrupa Birliği üyesi Almanya, 600 yıldır birlikte yaşadığı, Hitler döneminde soykırımdan geçirdiği Yahudilerle Roman ve Sintileri azınlık olarak kabul etmeye yanaşmıyor. 9. yüzyılda Kuzey Hindistan'dan yola çıkıp bir kısmı İran, Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya, bir kısmı da Balkanlar üzerinden 14. yüzyılda Avrupa'ya ulaşan ve kendilerine Roman ve Sinti denen Çingeneler 600 yıldır Almanlarla bir arada yaşıyor. Nazi Almanyası'nda sadece 6 milyon Yahudi öldürülmemişti. Toplama kamplarında ve gaz odalarında yarım milyon da Roman ve Sinti yaşamını yitirmişti. Savaş sonrasının Alman politikacıları onlara da soykırım yapıldığını ancak 1979 yılına gelindiğinde kabullenmiş, Hitler'in ellerinden almış olduğu Alman vatandaşlığını da 1980'li yıllarda geri vermişti. Ancak günümüzde topraklarında 100 binin üzerinde Yahudiyle 70 bin civarında da Roman ve Sinti'nin yaşadığı AB ülkesi Almanya, nedense her iki toplumu etnik azınlık olarak kabul etmeye yanaşmıyor! Almanya Federal Meclisi Berlin'de Yahudiler için bir soykırım anıtı yapılması kararını 90'lı yılların sonunda almıştı. Günümüz insanlarına o büyük soykırımı hep anımsatması istenen ve 16 bin metrekare alana yapılan anıt, savaşın bitişinin 60. yılı olan 8 Mayıs 2005'te açılacak. Almanya'da yaşayan Roman ve Sintiler de onlarca yıldır böyle bir anıtın gerçekleştirilmesi için çaba gösteriyor. Berlin Senatosu'nun bundan beş yıl önce karşı çıktığı istekleri, sonunda kabul edildi. Cemaat başkanı Romani Rose 'nin sunduğu yeni projenin tasarımcısı, Paris'te yaşayan İsrail doğumlu sanatçı Dani Karavan . Ancak şu sıralar, 2006 yılında açılması planlanan anıtın kitabesine ne yazılacak, onun tartışması yapılıyor. Almanya'da kültürden sorumlu devlet bakanı Christine Weiss ile tarihçi Jaeckel , metinde ''Çingene'' sözünün geçmesinin doğru olacağında ısrar ediyorlar. Ailesinden 13 insanı Nazi kamplarında yitirmiş olan Romani Rose geçenlerde Stuttgart'ta yaptığı bir açıklamada çok öfkeliydi: ''Biz bu metinde Roman ve Sinti sözünün geçmesini istiyoruz! Bir bakanla tarihçinin isteği olan Çingene sözcüğünüyse reddediyoruz!''
 
Rose'nin karşı çıkma nedeni çok basit. Hitler'in kamplara attırdığı yarım milyon insanın kollarına Çingene anlamına gelen ''Zigeuner'' kelimesinin baş harfi ''Z'' dağlanıyordu. Rose ayrıca, bundan yıllar önce Avusturyalıların Salzburg'da diktikleri anıta ''Roman ve Sintiler'' yazdığını anımsatıyor. ''Şimdi anıta Çingeneler yazılması Hitler'in başlattığı dışlanmamızın bir devamı olacaktır'' diyen Rose savaştan 60 yıl sonra, günümüz Alman toplumunda da hâlâ kabul görmediklerine dikkati çekti. Çoğu yarı göçebe bu insanlar, günlük yaşamlarında ülkedeki ayrımcı ve yabancı düşmanı davranışlardan en çok etkilenenlerden. Özgür yaşamı seven, katı toplum kurallarınıysa pek benimsemeyen Roman ve Sinti cemaatine Alman toplumu nedense bir türlü alışamadı. ''Kitabede Çingene sözü yer alırsa yapılmasına izin vermeyeceğiz'' diyor Romani Rose: ''Bizim öngördüğümüz metnin reddedilmesi, Nazilerin soykırım yaptığı tarihi gerçeğinin de reddedilmesi demektir!''
 
www.ahmet-arpad.de

27 Şubat 2005

Mavi gözlü, sarışın üstün ırk...

Cumhuriyet 27.02.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Resmi açıklamalara inanmak gerekirse 2050 yılına gelindiğinde Almanya'da 25 milyon daha az ''safkan'' Alman yaşayacak. Yaşam koşulları son 15 yılda zorlaşan ülkede insanların giderek evlenmekten ve çocuk doğurmaktan kaçınması Almanya'yı yönetenleri korkutuyor. Bu ''ürkütücü'' nüfus gerilemesini nasıl önleyeceklerini bilmiyorlar. Bundan 70 yıl önce de yönetenlerin benzeri bir sorunu vardı! Birinci Dünya Savaşı'nın ardından ve yaşam koşullarının zorlaştığı 20'li yıllarda Almanya'da nüfus büyük bir hızla azalmaya başlamıştı. 1933'te başa geçen nasyonal sosyalistler safkan Alman ırkının geleceğini güvenceye almak için doğum oranının bir an önce artması gerektiğini kafalarına koymuştu. Bu nedenle de Hitler 'in sağ kollarından Heinrich Himmler , emri altındaki SS'lere 1935 yılında ''Lebensborn yurtlarını'' kurdurtmuştu. Evlilik dışı ilişkiler sonucu hamile kalanların kürtaj yapması da yasaklanınca kadınlar çocuklarını artık Lebensborn'larda dünyaya getirmeye başlamıştı. Ancak doğumun ardından annelerinin elinden alınan çocukların yetiştirilmeleri devlet sorumluluğu altına girmişti. ''Sağlıksız ve yaşaması gereksiz olanlar'' ise özel kliniklere sevk ediliyordu! Savaşın başlamasıyla Himmler, işgal edilen ülkelerde görev yapan tüm SS'lerle yüksek rütbeli polislere yolladığı bir emirle onlardan, ''sınır ötesi görevlerinde geleceğin Alman neslini unutmamalarını'' talep etmişti. SS subaylarının yabancı kadınlarla yapacağı evliliklerden veya evlilik dışı ilişkilerden dünyaya gelecek çocuklar devlet güvencesi altındaydı. ''Ülkenin parlak geleceği için safkan, güzel ve sağlıklı bir üstün Alman ırkı yetiştirmekti Nazilerin kafasından geçen'' diye yazıyor Dorothe Schmitz-Köster, ''Alman Anneler Hazır mısınız?'' adlı kitabının önsözünde. Himmler politik amaçlı bu emriyle yakışıklı SS subaylarını zinaya teşvik ederken evlilik dışı ilişkileri de yasallaştırmıştı. Özellikle Norveç, Belçika ve Fransa'da da bu amaçla 13 Lebensborn yurdu açılmıştı. 1945'e kadar Almanya'daki yurtlarda ''safkan üstün ırk'' ideolojisine uygun 8 bin çocuk dünyaya gelmişti. Norveç'te babası SS subayı olan çocukların sayısı 12 bin idi. Himmler'in bu ülkeyi çok önemsemesinin ve adamlarına ''Çok sayıda Norveçli kadınla ilişkiye girin'' diye emir vermesinin nedeni, Norveçlilerin ''güzel ırk'' Vikinglerin torunu olduğuna inanmasıydı. İlerleyen savaş yıllarında Himmler'den gelen bir emirle askerler Polonya, Fransa ve Yugoslavya'da Alman'a benzeyen küçük çocukları kaçırmaya başlamıştı. Almanya'ya getirilen ve çocuksuz Nazi ailelere evlatlık verilen bu çocukların sayısı belli değil. Nazilerin düşündeki Alman'a uyması için en önemli ölçütlerden biri kafatasıydı. Alnı ile başının arkası arasındaki mesafe ne kadar uzun olursa çocuk o kadar çok ''gerçek'' Almandı! Nazi dönemi üzerine araştırmalar yapan soybilimci Hans-Peter Wessel yaptığımız bir sohbette, ''Almanya'da kafatası ölçmek Nazilerden önce başlamıştı'' dedi. ''Teyzem İrma 1924'te ortaokuldayken müdür yardımcısı Dietrich Klagges bütün çocukların kafatasını ölçmüş. Nasyonal sosyalist ideolojiyi Almanya'ya Hitler getirmemiştir. Sonraki yıllarda Braunschweig eyaleti içişleri bakanı olan Klagges, Avusturyalı Hitler'in 25 Şubat 1932'de Alman pasaportu alabilmesinde de büyük rol oynamıştır.'' Savaş yıllarında Danimarka'da 6 bin, Belçika'da 40 bin, Hollanda'da 50 bin kadın, Alman babadan çocuk doğurmuştu. Fransa'da ise tarihçi Fabrice Virgil 'in yeni bir araştırmasına göre SS subayları geride 200 bin çocuk bırakmıştı. Uzmanlar günümüzde 1 milyon Fransızın babasının ve dedesinin Nazi askeri olduğunu iddia ediyor! SS arşivlerine göre Rusya'da da ''birkaç yüz bin çocuk'' Alman babadan. Savaş bitiminde Lebensborn yurtları, buradaki anasız babasız çocuklar ortada kalmasın diye kapatılmamıştı. Çocuk sağlığı uzmanı Profesör Hellbrügge , Münih yakınlarındaki Steinhöring yurdunu gezdiğinde burada sadece sarışın, mavi gözlü ve güzel çocuklarla karşılaşmıştı. Ancak hepsi dalgın, suskun, içine kapanıktı. Hellbrügge 20 yıl geçtikten sonra o çocukları tekrar bulmuştu. Çok az ''Lebensborn'' çocuğu ilkokulu bitirebilmişti. Bitirenler de bir baltaya sap olamamıştı. Sarışın güzel çocukların zekâsı en alt düzeydeydi. Sinir sistemleri bozuk, seks yaşamları sıfır, suç işlemeye çok yatkın insanlar bulmuştu Hellbrügge. Nazilerin ''safkan üstün ırk'' düşü gerçekleşmedi! 21. yüzyılın ortasına gelindiğinde 50 milyon safkan Alman'a karşı 25 milyon yabancı kanlı insan yaşayacak bu ülkede! Bu gelişmeyi durdurmak hemen hemen olanak dışı...
 
www.ahmet-arpad.de

6 Şubat 2005

Tiyatrolar kenti Viyana

Cumhuriyet 06.02.2005
AHMET ARPAD
VİYANA
Johann Strauss' un ''Yarasa'' opereti ile Volksoper'de coşuyor insanlar. Sahneden sıçrayan kıvılcım onları çoktan tutuşturmuş. Seyircilerle sanatçılar bütünleşmiş. Melodiler, şarkılar salondan dışarı taşıyor. Az sonra perde alkışlarla iniyor. 1898'den bu yana Viyanalıların operetler ile coştuğu Volksoper salonu 1400 koltuklu. Perde hemen hemen her akşam açılıyor. Yılda tam 300 kez. Tramvaylara, taksilere koşanlar hızla salondan çıkıyor. Vestiyerdeki yaşlı kadınla adam lodenleri, kürkleri uzatıyor. Benim acelem yok. Sabırla bekliyorum palto kuyruğunda. Tiyatro boşalıyor. Salonun, koridorların ışıkları sönüyor. Az sonra kendimi soğuk bir Viyana akşamında buluyorum. Tuna'dan gelen buz gibi rüzgâr kenti sarmış. Kaşkolümle yüzümü örtüp tramvay durağına yürüyorum. Viyana'da akşamlar operaların, operetlerin ve tiyatroların. Kent bir tiyatrolar kenti. Her akşam otuzun üzerinde salonda perdeler açılıyor. Az sonra tramvayın camlarından Burg Tiyatrosu'nun ışıkları görünüyor. Alman dili konuşulan ülkelerin en başarılı tiyatrolarından.

Stuttgart Devlet Tiyatrosu'ndan Viyana'ya gelip, uzun yıllar Burg'u yöneten ünlü rejisör Claus Peymann şu sıralar Berlin'de de başarıdan başarıya koşuyor. Thomas Bernhard âşığı Peymann çılgın ve inatçı biri. Her türlü entrikaya karşın Burg Tiyatrosu'ndan ayrılmamıştı. Çünkü Viyana seyircisi onu istiyordu. Opera durağında inip Kaertner Caddesi'ne doğru yürüyorum. Saat 11'i geçiyor. Sokak aralarındaki lokanta ve şaraphaneler müşteri dolu. Tiyatrodan, operadan çıkan şarabını yudumlamadan, dostlarıyla sohbet etmeden evine gitmez. Akşamın bu geç saatinde neşeli ve mutlu insanlar Kaertner Caddesi'nde geziniyor, ışıl ışıl vitrinlerin önünde duruyor. Ara sokaklar ise dar ve ıssız. Lambaların güçsüz ışığında kaldırımlar boş. Dükkân kepenkleri çoktan inmiş. Kapı içleri ürkütücü. Bir baston sesiyle irkiliyorum. Başımı çevirip arkama bakıyorum. Yaşlı bir adam. Bir elinde köpeğinin tasması, öteki elinde bastonu. Kendisi gibi zor yürüyen şişman köpeği peşinde akşamın bu saatinde gezintiye çıkmış olmalı, diye düşünüyorum. Katedrale açılan dar sokaklarda her şey nedense ürpertici. Ellerimi cebime sokup, hızla yoluma devam ediyorum. En iyisi pansiyona dönmeden önce Havelka'ya girip sıcak bir kahve içmeli. Stephan Alanı insanlarla dolu. Burası günün her saatinde kalabalık. Katedralin kocaman kapısına sığınmış gençler müzik yapıyor, şarkılar söylüyor. Günümüz Viyanalısı güler yüzlü, şakacı, sevecen. Sokaklarda, parklarda, kahvelerde beğeni ürünü giysileri çarpıcı renkli kadınlar ve erkekler keyifli. Genç kızların gülüşlerinde müzik... ''Savaş sonrası 1948'de ilk kez geldiğim 'Üçüncü Adam' Viyana'sı üzgün ve asık suratlı insanlar kentiydi,'' diye anlatırdı babam. Her yıl haftalar geçirdiği bu Tuna kentine âşıktı. Nadir Nadi Bey de Dostu Mozart' ın kenti Viyana'ya âşık olanlardandı. Anımsadığım kadarıyla eşiyle operanın karşısındaki Bristol Oteli'ne inerdi. Viyana insanının sanatçılara ve düşünürlere verdiği değer sonsuzdur. Toplumun gerçek temsilcilerinin onlar olduğunu bilir. Viyana'da anıt-mezarlar sanatçı ve düşünürlerden başkasına yapılmaz.
 
www.ahmet-arpad.de

23 Ocak 2005

Köpekler postacıları sevmez

Cumhuriyet 23.01.2005
STUTTGART
AHMET ARPAD


Postacıyı her insan sever. Çoğumuz yolunu gözler, getireceği mektupları bekler. Postacı gelir, kapımızı çalar. Kar kış, yağmur çamur demez, evimizin yolunu bulur. Biz postacıyı severiz.

Köpekler ise sevmez. Daha ayak sesini duyar duymaz başlar havlamaya. Her gün aynı saatte gelen bu adamı kollar, bahçe kapısında durup yaklaşmasını beklerler. Zavallının işi zordur. Köpeklerin çoğu iyi sözden, okşanmaktan anlamaz. Suratına havlar, her gün uğrayan adamı yaklaştırmak istemez. Ne de olsa evin ve bahçenin korunması onun sorumluluğu altındadır! Koyu giyimli, omzunda kocaman çanta, hızlı hızlı yürüyen bu adam köpek için bir “düşman” sayılır.

Köpekler için önemli olan karşısındakinin yüzü değil, o insandan yayılan kokudur. Postacı her gün gelse de, sayısız eve girip çıktığı için vücudundan her gün değişik kokular gelir köpeğin burnuna. İşte bu da sevimli hayvanı rahatsız eder, karşısında her gün bir başka insan var sanır. Avrupa’da köpek sevgisinin sonsuz olduğu ülkelerin başında Almanya geliyor. Bu sevginin “ceremesi”ni de postacılar çekmekte. Doksanlı yıllarda ülkede her yıl üç bin postacının köpekler tarafından ortaya çıkınca posta idaresi önlemler almaya başladı.

Bu önlemlerin başında da postacıları köpeklere karşı eğitmek var! Eğitim sırasında onlara şunlar öğretiliyor: Postacı üzerine gelen hayvana bağırıp çağırmamalı, dik dik yüzüne bakmamalı, bakışlarını kaçırmalı, ani hareketler yapmamalı, korktuğunu belli etmemeli, sakin olmalı, ona arkasını dönmemeli. Çok tehlikeli köpeklere karşı postacılar artık sprey taşıyor ceplerinde, az tehlikeliler için de kuru mama. Kimi kentte de posta idareleri elemanlarına listeler dağıtıyor, hangi sokakta, hangi evde köpek var, önceden bilsinler diye!

Alman Posta Genel Müdürlüğü’nün kısa süre önce yaptığı açıklamaya göre bütün bu önlemlere karşın yine de postacılar köpekler tarafından ısırılmaya devam ediyor. 2004’de ellerinden, kollarından, bacaklarından ısırılan postacı sayısı 2500! Sorun kalıcı gibi. Kediyle köpek arasındaki anlaşmazlığa da çözüm bulunamıyor...

www.ahmet-arpad.de

2 Ocak 2005

Papazla politikacıyı kızdırmayın!

Cumhuriyet 02.01.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Beyazlar içinde. Şişman yüzünde tatlı bir gülümseme. Tepeden vuran ışıkta sanki bir melek. Ancak melek için çok şişman, kanatları da yok! Mainz Katedrali'nin bütün sıraları insan dolu. Duası bittikten sonra konuşmasına geçiyor. Anlatıyor, an latıyor. Dert yanıyor. Ülkede artan işsizlik kilisenin de gelirini azaltıyor. Biliyor kiliselerin giderek daha çok boş kaldığını, ülkede her yıl daha az Hıristiyanın dünyaya geldiğini. Şikâyet ediyor, ''Çocuk doğurun'' diyor. Sütunlar arasına yerleştirilmiş kocaman televizyon kameraları üzerine dikilmiş. O, kilisenin en yüksek yerinde, locasında. ''Koyunları'' 4-5 metre aşağıda, ayaklarının altında. Projektörler onu aydınlatırken insanlar katedralin karanlığında başlarını kaldırmış, yukarıdaki ''çobana'' kulak kesilmişler... İşadamlarından politikacılara herkes kardinal Karl Lehmann 'ın peşinde. Nereye gitse ''krallar'' gibi karşılanıyor. Biraz kurnaz, biraz kendini beğenmiş. Tipik bir Katolik din adamı, kendini başkalarından üstün görmeye alışmış. Medyatik de. Televizyon, radyo, basın ona ilgi gösteriyor. Açıklamalarını yayımlamayacak ''yiğit'' gazeteci daha çıkmadı. Lehmann ve takımının toplumda etkisi azalsa da politika ve medya onları el üstünde tutmaya devam ediyor. Bugün Almanya'da kiliseyi ve başındaki din adamlarını eleştirecek bir gazeteci daha doğmadı! Onlarsa, özellikle Katolik kilisesi, her şeyi eleştirmekte özgür. Kimse buna karşı çıkamaz, ağzını açıp soru bile soramaz. Kardinal Karl Lehmann İstanbul'a yaptığı bir gezinin ardından Stuttgart gazetesinde çıkan açıklamasında, şu sıralar moda olduğu gibi Fener Rum Patriği'ne ''ekümenik'' demiş, sözde Ermeni soykırımına el atmış ve son 10 yılda baskılar sonucu sayısız Hıristiyanın Türkiye'den kaçtığını iddia etmişti. Bu sözlerin ardından yazılı sorularımızaysa birkaç kez anımsatmamıza karşın tam iki buçuk aydır tek yanıt vermek lütfunda bulunmadı! Diyanet İşleri Başkanlığı 20-24 Eylül'deki 3. Din Şûrası'nda 17 Aralık öncesi aldığı çeşitli kararlardan birinde (Madde 6) şöyle diyordu: ''Diyanet, kişilerin maddi, manevi ve psikolojik zaaflarından yararlanarak onlara başka bir din, mezhep veya inancın empoze edilmesi yönündeki faaliyetleri tasvip etmez.''
 
Bavyera Eyaleti İçişleri Bakanı Katolik Beckstein son yıllarda Müslümanlarla, Türklerle ve yabancıların uyumuyla ilgili bir şey oldu mu hemen ''uzman'' diye kameraların karşısına çıkarılıyor. Diyanet'in misyonerliği dolaylı eleştirdiği 6. madde hoşuna gitmemiş olacak ki derhal sert bir televizyon açıklaması yaptı ve şöyle dedi: ''Bu madde Almanya'daki din özgürlüğüne aykırıdır. Diyanet Almanya'daki Müslümanların dinlerini değiştirmesini önlenmek istemektedir.''
 
Kardinal Lehmann, Alman Katolik Kilisesi'nin en ''yüce'' adamı. Katolik Beckstein da eyalet içişleri bakanları arasından en ''yüce'' si! Yazar-çizerler, sakın onları kızdırmaya kalkışmayın...

2 Aralık 2004

Gazeteci-yazar Arpad anılıyor

Cumhuriyet 02.12.2004
ÖLÜMÜNÜN 10. YILI

Haber Merkezi - 3 Aralık 1994'te yitirdiğimiz gazeteci-yazar Burhan Arpad ölümünün 10. yılında anılıyor.
Öykülerini, Türk tiyatro hayatını yansıtan yazılarını ve gezi izlenimlerini on kitapta toplayan Arpad, gazetecilik mesleğine 1936'da Vakit gazetesinde başladı. Sırasıyla Uyanış ve Kurun dergilerinde, İleri, İstikbal, Tan, Cumhuriyet, Memleket, Hürriyet, Vatan ve Cumhuriyet gazetelerinde çalışan Arpad, özellikle öykülerinde toplumcu ve gerçekçi akımdan hiç sapmadı.
 
1943'ten başlayarak Alman dili edebiyatlarından yaptığı 40'ın üzerinde çeviriyle Eric Maria Remargue, Stefan Zweig, Thomas Mann, Anna Seghers, Ingeborg Bachmann, Joseph Roth, Ö don von Horvath gibi ünlü 20. yüzyıl yazarlarını Türk okuruna tanıtan Arpad'ın dilimize kazandırdığı tüm yapıtların ortak özelliği insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışsever olmasıydı.
 
Yaşamının tümünü İstanbul'da geçiren Arpad, gazetemizdeki ''Hesaplaşma'' köşesinde (1979-1991) her biri öykü tadındaki yazılarıyla İstanbul'un değişik sorunlarına da eğildi. 84 yaşında aramızdan ayrılan Arpad, çok sayıda ödü l ve madalyanın da sahibiydi.

Gönlünce yaşayabilmek

Turgay Olcayto 

Kendisinden önce kısa ve özlü köşe yazıları, çeviri kitapları ile tanımıştım Burhan Arpad’ı. Dimıtır Dimov’dan türkçeye kazandırdığı “Tütün”, Stefan Zweig’tan çevirdiği “Amok Koşucusu”, “Yıldızın Parladığı Anlar” ve “Fouche” gibi önemli yapıtları yutarcasına okuduğumuz gençlik dönemleriydi. Sonraları Burhan Arpad’la tanışma onuruna da erdim. İmzaladığı “Tütün” kitabının sararmış sayfalarıyla eskimeye yüz tutmuş iki cildini kitaplığımda özenle koruyorum. 3 Aralık 1991’de ayrılmış aramızdan. Kültür dünyamızdan sessizce kayıveren nice şair, yazar ve düşün adamımız gibi. Kültürün popülize edildiği ortamlarda kenti, ülkesi ve insanı için savaşım veren o güzel insanlardan söz edilemiyor artık.

Muhabirlikle başlayan, röportajlar ve köşe yazıları ile süren gazetecilik yaşamı belki de Burhan Arpad’ın başarılı bir yazar olmasının da kaynağını oluşturdu. Çevirdiği romanları rastgele seçmediğini anlatır bir yazısında: “Çevireceğim yazarla kendi yazar ve düşünce dünyam arasında yakınlıklar, yakınlaşmalar ve benimsemeler aradım” der. Bu özelliğini hep korudu. Arpad bir İstanbul tutkunuydu. Kentin dokusunu bozanlara karşı amansız bir mücadele verir, yazılarında çokluk, yitirilen ve bir daha eski kimliğini bulamayacağına inandığı İstanbul’una yazıklanırdı. “..İstanbul ilkyazlarının en güzeli Boğaziçi’nde yaşanırdı. Ancak o ilkyazların yaşandığı korular, koylar, yamaçlar hoyratça yok edildi. Bu yeryüzü cenneti, yüksek mimarlar, kent planlamacıları ve belediyeciler eliyle kemirildi.” 

Burhan Arpad gibi bir ömrü İstanbul’da sürenler için; günümüzün betona kesmiş, trafik kargaşası ve ses kirliliğinin doruğa ulaştığı caddelerinde asık yüzlü mutsuz insanların koşuşturduğu, çarpık yapılaşmanın kentin dört bir yanını sardığı bir megapol’de kendini yabancı duyumsamak olağan değil mi? 

Garip bir rastlantı ile üç haftadır birbiri ardı sıra yiten kültür adamlarımızdan söz açıyorum. Baydur’dan, Teber’den, Arpad’dan. Sayıları giderek azalan seçkin kültür, bilim, düşün insanlarımızdan. İnsanlık için daha iyi bir yaşam, temiz bir doğa, gelecek kuşaklar için yaşanısı kentler için savaşım veren güzel insanlardı onlar. Biliyorum onlarsız hep bir eksik kalacağız. Ülkenin aydınlanmaya çok ama çok gereksinmesi bulunan gençleri de...

Son sözü yine Burhan Arpad’a bırakalım:
“Zaman geçiyor.. Kişiler ve kişilerin ölümlü yanlarıyla. Ne var ki, arkada bir şeyler kalıyor. İzler... Arkada bırakılmış yılları bir arada düşündükçe, hüzün ile sevinç karışımı bir şey anımsıyor muyuz? Arkada bıraktığımız yıllarla hesaplaşınca, ağır basan sevindiriyor mu, üzüyor mu? Önemli olan bu. Pablo Neruda’nın sözlerini kullanarak: ‘Gönlümce yaşadım’ diyebilirim her şeye karşın.”

Bu hesaplaşmayı hepimizin kendimizle yapması gerekmiyor mu sizce?

Bir İstanbul Var idi: Yazan: Burhan Arpad. Yayına hazırlayan: Ahmet Arpad.
Doğan Kitap Yayınları, 211 syf.
gazetebizim@tgc.org.tr.
(02/12/2004)