31 Mayıs 2014

Erich Maria Remarque - Militarizm karşıtı bir yazar

Die Gaste, Mayıs 2014
AHMET ARPAD

Bundan 85 yıl önce, 31 Ocak 1929 tarihinde Berlinli Ullstein şirketler grubunun Propylaen Yayınevi'nde ilk kez basılan "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" romanının 20. yüzyılın en başarılı eseri olacağını o günlerde ne yazarı Erich Maria Remarque, ne de yayıncı düşünden bile geçirebiliyordu. 1930 yılında Amerika'da beyazperdeye uyarlanmış, elli dile çevrilmiş, yirmi milyon baskı yapmış olan bu roman geçen yüzyılın ilk ve en başarılı savaş karşıtı eseridir. Remarque Ullstein'dan önce elinde müsveddler kapı kapı gezmiş, ilk romanını basacak bir yayınevi aramıştı!

"Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" ilk altı ayda yarım milyon satar. Piyasaya verilmesinden on iki ay sonra tirajı bir milyona ulaşır. Remarque bu eseriyle Birinci Dünya Savaşı'nın yaralarını on yıl sonra bile bir türlü saramamış Weimar Cumhuriyeti insanlarını yüreğinden vurmuştu. Okurları savaşla tramva geçirmiş, ruhsal dengesini yitirmiş, çökmüş bireylerdi. Remarque da onlardan biriydi. 19 yaşında cepheye sürülmüş, ağır yaralı olarak bir yılını askeri hastanelerin koğuşlarında geçirmişti. "Ben bu eserimle şikayet etmekten çok, savaşta bir neslin yitirilmiş olduğuna toplumun dikkatini çekmek istiyorum...." diyen Remarque'ın anlattıkları gerçektir, kendinin ve cephe arkadaşlarının yaşadıklarına dayanır. Carl Zuckmayer: "Bu roman Bilinmeyen Asker'e dikilmiş bir anıttır," der. "Remarque'ın eseri yaşamlarını yitirmiş yüz binlerce genç askerin kalıtıdır... Onu milyonlar okuyacaktır." 20. yüzyılın ilk yarısında toplumsal eleştiri içeren romanlarıyla ünlenen yazar Leonhard Frank'ın şu sözleri de önemlidir: "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok gibi bir eser ancak yüzyılda bir yazılır!"

Ancak 1933'de Almanya'da yönetime el koyan Naziler halkın bu gibi aydınlatıcı romanları okumasına karşıydı. 10 Mayıs 1933 günü Berlin Üniversitesi önündeki alanda Nazilerin ateşe attığı binlerce kitap arasında Remarque'in, ''Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'' ve ''Dönüş Yolu'' romanları da vardı.  Remarque Alman vatandaşlığında çıkarıldı. 1933'lerin kahverengi gömlekli iktidarı onu ve romanlarını kendilerine engel görmeye başlamıştı. Çünkü genç yaşta ünlenen yazar, yüzyıllardır Cermen efsaneleri ve masalımsı yiğitlik örnekleriyle yetiştirilmiş sıradan Alman halkına savaşın yersizliğini, kötülüklerini herkesin anlayacağı apaçık gerçekler olarak haykırıyordu. Eserlerine edebiyatçılar ve büyük tenkitçiler dudak bükseler de, insanlar Remarque'i okuyor ve savaşın ne olduğunu, savaştan kimlerin yararlandığını anlamaya başlıyordu.

Remaque ülkesini terk etti ve otuz yıla yakın bir süre de Almanya'ya dönmedi. İtalyan İsviçresi'nin Laggo Maggiore kıyısındaki Porto Ronco'da 1929 yılında satın almış olduğu villasına yerleşti. Üçüncü romanı, ''Hayat Kıvılcımı" 1938'de Hollanda'da basıldı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika'ya yerleşti ve Avrupa'ya tekrar barış gelene kadar da orada kaldı. 1947'de Birleşik Amerika Deevletleri yurttaşı oldu. Dördüncü romanı ''İnsanları Seveceksin'' 1941'de İsveç'te yayımlandı. Savaş nedeniyle on binlerce insan Almanya'dan ayrılmak zorunda kalmıştı. Çoğu tüm varını yoğunu, çocuğunu, hayat arkadaşını geride bırakmıştı. ''İnsanları Seveceksin'' romanı o insanların yürekler acısı durumlarını yepyeni bir Remarque anlatımı ve roman tekniği ile ele alır.

22 Haziran 1898 günü Almanya'nın Osnabrück kentinde doğdu. Babası Peter Remark bir basımevi ustasıydı. Osnabrück arşivlerindeki nüfus kayıtlarına göre aile 17. yüzyılda Fransa'da büyük ihtilal sırasında katoliklere yapılan baskılar nedeniyle Almanya'ya göç etmişti. Önceleri, ''Remarque'' diye yazdıkları soyadlarını Almancalaştırmışlardı. Erich Remark'ın Elfrlede ve Erna adında iki kız kardeşi vardı. 1903 doğumlu Elfriede 1943'de Nazilerce politika suçlusu diye tutuklanıp, idam edilmiştir. Erich ilkokuldan sonra Katolik papaz-öğretmen okuluna verildi. Zeki ve yetenekliydi. Anlatılanı hemen kavrayan Erich sınıfının en iyi öğrencileri arasındaydı. Çok iyi piyano ve org çalıyor, Knut Hamsun, Jack London, R.M. Rilke, Franz Werfel, Schopenhauer, Nietzche, Balzac, Romain Rolland, Flaubert, Stendal, Marcel Proust'un eserlerini okuyordu. 1916 yılında askere alındı. O günlerde tüm arkadaşları da savaşa yollanmıştı. 1917'de cephede tel döşerken ağır yaralandı. Savaşın bitimiyle Remark yeniden okul sıralarına döndü. Yakın arkadaşlarından Josef Witt o günlerin Remark'ından şöyle söz eder: ''Katıldığımız kurslarda sık sık nutuk atardı. O günlere göre aşırı şeylerden söz ederdi. Fakat öne sürdükleri içinde yaşadığımız ortamda ileri düşünceler olduğu için öğretmenlerimiz bile onu ilgiyle dinlerdi. Yirmi yaşına göre çok şık da giyinirdi. Panama şapkası ve güzel köpeğiyle dolaşırken tüm gözler ona çevrilirdi. ‘Hayatta ilerlemek istiyorsan dış görünüşüne büyük önem vermelisin!' demişti bana bir gün."

Erich Remark'ın genel kültürünü genişletmeye karşı sonsuz bir eğilimi vardı. Çok okuyor, yüksek okulda konferanslara gidiyor, ilginç tiyatro oyunlarını senfoni ve oda müziği konserlerini kaçırmıyordu. 1919 Haziran'ında okulu bitirdi ve öğretmen diplomasını aldı. Hemen göreve başladı. Ancak öğretmen Remark altı ay sonra Osnabrück makamlarına jurnal edildi. Kızıl ayaklanmalara katıldığı ileri sürülüyordu. Kurulan komisyon Remark'ın başka bir okulda göreve yollanmasına karar verdi. Fakat orada da, okul işlerine karışmaya kalkan bir papazla takıştı. 1920'nin Aralık ayında öğretmenlikten istifa etti. Çeşitli işler yaptı. Elinde çanta, kumaş satmayı denedi. Sonra bir mezar taşçısının yanına girdi. Hatta bir ara bir akıl hastanesinde org çalıp para kazandı. Geçim sıkıntısı yakasını bırakmıyordu. 1922'de büyük bir lastik fabrikasının reklam ve yayın işleri görevine getirilmesiyle rahatladı. Oldukça iyi para kazanıyor, geziyor, değişik çevrelerle ve insanlarla çalışıyor, edebiyat çalışmalarına da zaman ayırabiliyordu. Hannover'e taşındı. Yaşamında yeni bir adım atarken Erich Remark adını bıraktı, Erich Maria Remarque oldu.

Erich Maria Remarque 1939'da Birleşik Amerika'ya gittikten sonra yarattıklarıyla "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok"u aşmasını başarmıştır. Hemingway'in etkisinde kalarak, roman yazarlığı tekniğini geliştirmiştir. Ancak o edebiyat tarihçileri ve büyük okur yığınları için her zaman "Batı Cephesi..."nin yazarı olarak kalmıştır. İlginçtir, Alman edebiyat çevreleri Remarque'ın romanlarına çoğu kez mesafeli durmuş, hatta onları küçümsemiştir. Onu büyük bir Alman edebiyatçısı olarak övenler daha çok yabancı edebiyat eleştirmenleridir. Ünlü yazarın: "Ülkemiz yazarları eserlerinde bir düşün uğrunda açıkça yan tutabilmek için gerekli süreklilikten yoksunlar" sözleri üzerinde durulması gereken bir görüştür. "Okurların, basının ya da iş başındakilerin hoşuna gitmemekten, sevilmemekten korkuyorlar. Bundan yanlış bir tutum olamaz..." görüşünü ileri süren ünlü yazar ilerde savaş sonrası Almanyası'ndan şöyle söz etmiştir: "Kaygılıyım. Eski Nazi ruhuna şurada burada tek tük de olsa rastlanıyor. Uyanık olmak, dikkatle izlemek gerekiyor..."  Remarque'a göre genç neslin de ana babalarının bir zamanlar ne suçlar işlediğini çok iyi öğrenmesi gerekir. „Bugün ülkede iktisat, politika ve hukuk alanlarında önemli yerlerde eski Nazilerin görev almasına da aklım ermiyor, beni rahatsız ediyoror. Eski pislikler örtmekle yok edilmez..."

Remarque'ın amacı küçük insanın militaristlerin gerçek yüzünü görmesi ve barışın kutsallığını kavramasıdır. O savaşa karşı sadece kalemiyle savaştı, militarizmi hep eleştirdi, çıkarları adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanları boğazlamasını bütün yürekliliğle yerdi. Remarque'a göre insanlar arasında gerçek banş, savaşların her çeşidinin kötülenmesi. savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir. Remarque sorumluluğunu bilen bir yazar olarak bu görevini hep yerine getirdi. Savaşa karşı savaş açmış dünya yazarları arasında onun hâlâ ayrı bir yeri vardır...

Remarque'ın, I. Dünya Savaşı'ndaki bir grup askerin hikâyesini on dokuz yaşındaki bir çocuğun gözünden anlattığı „Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok", yayımlandığı günden bu yana, devamı niteliğinde olan Dönüş Yolu'yla birlikte tüm dünyada büyük ilgi görmeye devam etmekte. Canlı çarpışma sahnelerinin yanısıra savaşın gereksizliğinn vurgulandığı cephe arkası bölümleriyle de okuru içine hapseden roman, Yaşar Kemal'in sözleriyle "bugün de taptaze, bugün de her okuyucusu tarafından yeniden yeniden yaratılarak uyarıyor, direnme gücü veriyor."

Savaşın dehşetini, beraberinde getirdiği yıkımı, insanoğlunu birbirine nasıl yabancılaştırdığını birinci ağızdan, çarpıcı bir şekilde dile getiren Remarque, savaşla ilgili bildiğimizi sandığımız gerçekleri sorgulamamızı sağlarken, edebiyatın ne kadar güçlü ve ölümsüz bir kaynak olabileceğini de bir kez daha kanıtlar. Erich Maria Remarque ünlü eseri 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok' üzerine şöyle der: "O çağının bir belgesidir... İzlenimlerimden ortaya çıkmış, tecrübelerimle biçimlenmiş kişisel bir sorumluluk belgesi..."

Remarque, çağdaş Alman edebiyatının en son okunan, en çok övülen ve en çok hırpalanan yazarıdır. Romanları hem pek çok okunmuş, hem de sık sık yasaklanmıştır. 1933-1945 arasında Almanya ve İtalya'da, 1949-1953 arasında Sovyetler Birliği'nde ve tüm sosyalist ülkelerde. Remarque, günümüz Alman romanı üzerine görüşünü açıklarken: ''Alman yazarları eserlerinde bir düşün uğrunda açıkça yan tutabilmek için gerekli yüreklilikten yoksunlar'' demiştir. "Bundan yanlış bir tutum olamaz..."

Remarque çok sevilmesini gereken bir yazardır! Savaşa karşı sadece kalemiyle ömrü boyunca savaştığı, militarizmin her biçimini eleştirdiği, şu ya da bu çıkarcılar adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanların insanları boğazlamasını bütün yürekliliğiyle yerdiği için. Çünkü insanlar arasında gerçekten barış, savaşların her çeşidinin kötülenmesi, savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla gerçekleşebilir. Remarque, sorumluluğunu bilen namuslu bir yazar olarak bunu kırk yılı aşkın bir süre yaptı. Savaşa karşı savaş açmış dünya yazarları arasında Erich Maria Remarque'ın ayrı bir yeri vardır. Yazar romanlarında savaşı gerçek yüzüyle anlatır. Yalın, süslemesiz bir anlatımla. Okul sıralarından koparılıp cepheye, korkunç ölümlere itilmiş gencecik insanlar, ilk anların sersemliğinden kısa sürede kurtulunca, acı gerçekleri görürler. Yurt sevgisi, milliyetçilik sözlerinin abartmasıyla kısa sürede toparlanırlar, nasıl da aldatılmış olduklarını kavrarlar. Cepheden canını kurtarmış genç askerlerin savaş sonrası durumları daha da acıdır.

1970 yılının Eylül ayında İsviçre'de bir hastanede öldüğünde yetmiş iki yaşındaydı. Arkasında on bir roman, bir tiyatro oyunu ve 20. yüzyıl Alman edebiyatında hiç bir yazarın ulaşamadığı büyük bir ün bırakarak... Eserleri ile kanlı savaşlardan geçinen çirkin politikacılara seslenir, militaristlerin gerçek yüzünü ve barışın kutsallığını insanlar kavrasın, barış dolu bir dünya gerçekleşsin ister. Milliyetçilik yutturmacasıyla maskelenmiş Alman faşizminin içyüzünü Erich Maria Remarque romanlarında bütün çirkinliği ile gözler önüne serer. Savaş sonrası eleştirmenlerinin "Barış Savaşçısı" dediği ünlü yazar tüm eserlerinde militarizmi yerer...

27 Nisan 2014

"Bizler bu dünyanın vatansız insanlarıyız"

Cumhuriyet, 27.04.2014
BERLİN
AHMET ARPAD

Türkiye'ye, "Senin ülkende şu, bu, o etnik azınlıktır, kabul etmelisin!" diyen Avrupa Birliği üyesi Almanya, 600 yıldır birlikte yaşadığı, Hitler döneminde soykırımdan geçirdiği Yahudilerle Sinti ve Romanları azınlık olarak kabul etmeye yanaşmıyor. Nazi Almanyası'nda sadece 6 milyon Yahudi öldürülmemişti. Toplama kamplarında ve gaz odalarında yarım milyon da Sinti ve Roman yaşamını yitirmişti. Savaş sonrasının Alman politikacıları onlara da soykırım yapıldığını ancak 1979 yılına gelindiğinde kabullenmiş, Hitler'in ellerinden almış olduğu Alman vatandaşlığını da 1980'li yıllarda geri vermişti.

Hitler'in ‘çingene' dedi bu insanlar için Berlin'e bir soykırım anıtı yapılması kararı 90'lı yılların sonunda alınmıştı. Genç nesillere o ‘büyük cinayeti' anımsatması istenen anıt savaşın bitişinin 60. yılı olan 8 Mayıs 2005'te açılacaktı. Olmadı. Paris'te yaşayan İsrail doğumlu sanatçı Dani Karavan'ın tasarımı anıt 2012 yılında açılabildi. Berlin'de Federal Meclis yakınlarındaki yeşil alana, ağaçlar arasına yapılan küçük bir havuz, on iki metre çapında büyük bir su kabı! Zemini kara olduğu için suları hep kara görünüyor! Ortasındaki üçgen toplama kamplarına atılanların sol yakalarına takılan üçgeni anımsatıyor. Üzerinde hep taze bir çiçek duruyor. Kenarına gelen güvercinler, sincaplar susuzluklarını gideriyor. Havuzun çevresini kaplayan yer taşlarına nasyonal sosyalistlerin kıyım yaptığı kentlerin adları kazınmış. Hitler'in savaşı biteli neredeyse 70 yıl olacak, ancak özgür yaşamı seven, katı toplum kurallarını ise pek benimsemeyen Sinti ve Romanlar günümüz Almanyası‘nda hâlâ pek kabul görmüyor, ülkedeki ayrımcı ve yabancı düşmanı davranışlardan çok etkileniyorlar. Caz şarkıcısı Dotçi Reinhardt: "Bizler bu dünyanın vatansız insanlarıyız" diyor. Onları bir arada tutan tek şey ortak kültürleri ile dilleri. Son yıllarda doğudan batıya bir çok AB ülkesinde bu insanlar yine aşağılanıyor, sınırlar onlara kapatılıyor. Almanya Sinti ve Romanları Merkez Konseyi başkanı Romani Rose "Onlarca yıl sonra gerçekleştirilen bu anıt bir göstermelik olmasın" demişti açılışta. "Avrupa insanı üç maymunları oynamasın!"

Şimdi uzak geçmişe gidelim. Ancak konumuz yine aynı: Yabancı ülkelere sığınan insanlar! Yıllardan 1938. Semiha Güzelhisar ile evlenen Burhan Arpad günün birinde Osmanbey'deki evine kolunun altında bir karton kutuyla gelir. İçinde bir saat vardır. Koskocaman bir Karaormanlar saati! Onu Karaköy'deki ‘Alman saatçi' Emil Meyer'den almıştır. Oğlu da, torunu da yarım saatte bir yuvasından çıkıp, "guguk' diyen kuşun sesiyle büyür... Niçin mi geçmişi anımsadım. Bir yakın dost Berlin Anne Frank Merkezi'nin İnternet sitesine (http://www.annefrank.de/mensch/) göz atmamı önermişti kısa süre önce. Son yüz elli yılda Almanya ile Türkiye arasında göç etmiş binlerce insandan altısının alınyazısı filmler, belgeler ve yazılarla burada çok kapsamlı canlandırıyor... Johann Meyer 1876'da Berlin'den Sultan 2. Abdülhamit'in sarayına saatçıbaşı olarak gelir. Şehzadelerin, hanım sultanların, vekil ve nazırların, yüksek memur ve komutanların saatleriyle ilgilenir. Ancak saraydaki entrikalardan rahatsız olmaya başlayan Meyer 1878'de Yıldız'daki görevinden ayrılır. Fransızların inşa ettiği Tünel kısa süre önce açılmıştır. Meyer hemen Karaköy çıkışına çok yakın bir sokakta bir dükkanı devralır ve saatçilik mesleğine burada devam eder. Yıllar sonra, üniversiteye gittiğim yıllarda çevirmen olarak çalıştığım Heidelberg Baskı Makineleri temsilciliği de aynı sokaktaydı. Sahibi Willi Blümel'i 1935'de Yunus Nadi Cumhuriyet'in matbaasına getirtmişti. Herr Blümel 1984'deki ölümüne dek İstanbul'u hiç terk etmedi. Küçük Bebek'de denize sıfır evinde yaşadı. Aile dostumuzdu! Anne Frank Merkezi'nin belgeselinde 1900 İstanbul doğumlu Yahudi Leon Veissid, 15 yaşında öksüz kaldıktan sonra 1916'da Almanya'ya gelip, kundura ustası olan İstanbul doğumlu Ahmed Talib, kimya profesörü babasıyla 1935'de Türkiye'ye sığınan Yahudi asıllı Dorothea Brander, 1935 yılında Almanya'ya yerleşen, bu ülkede ünlenen opera sanatçısı Saadet Altan ve 1955'de İstanbullu bir Rumla evlenip ülkemize yerleşen ve bugün 89 yaşında hâlâ İstanbul'da yaşayan Alman asıllı Waltraud Hanopulos da var. Hitler'den kaçarak Atatürk Türkiyesi'nde 11 yıl yaşayan ünlü Ernst Reuter'in oğlu Edzard Reuter'e geçen buluşmamızda bu sergiden söz ettiğimde gülümseyerek "Dorothea ile Ankara'da aynı sınıftaydık" dedi. Türkiye onlar için bir ‘bekleme salonu'ydu. Hitler'in sonunu beklemişti yüzlerce Alman aydını ve bilim adamı Atatürk'ün ülkesinde..! Anne Frank ve ailesi ise aynı günlerde, bundan tam 70 yıl önce, 1944'de, saklandıkları evden alınmış, Auschwitz'in gaz odalarında öldürülmüştü. En son Berlin ziyaretimde gezdiğim Anne Frank Merkezi'nin salonları bu ailenin yaşamıyla dolu.

www.ahmet-arpad.de

6 Nisan 2014

Almanya soruyor: "Gülencilerin amacı ne?"

Cumhuriyet, 6 Nisan 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD


Etkinliğin yapılacağı salona girerken yanından geçtiğim masanın üzerinde duran Türkçe bir gazete dikkatimi çekiyor. Alıp, şöyle bir karıştırıyorum. Az sonra başlayacak etkinlik için tam sayfa ilan verilmiş: Alman-Türk Kültür Olimpiyatı! Ortasında kocaman bir fotoğraf, Alman yöresel giysili, siyah saçlı iki kızla, kısa deri pantalonlu sarışın bir oğlan çocuğu. Salona girerken yanıma Muammer Akın geliyor. 1997'den bu yana tanışıyoruz. Stuttgart'ta, Halil Şimşek Hoca'nın başını çektiği Gülen hareketinin temellerini atan gençlerden biriydi. Ayaküstü sohbetimizin ilk konusu Türkiye'de yaşananlar. Muammer, başbakanımıza öfkeli. Ona Erdoğan'ın şu sözlerini anımsatıyorum: "Bak Türkçe Olimpiyatları yapıyorlardı ne güzel. Artık bitti iş. Artık Türkçe olimpiyatları yapamazlar…" Muammer'in yanıtı: "O zaman biz de büyük finali Almanya'ya alırız!" oluyor. Şaka mı yapıyor, yoksa ciddi, mi, anlayamıyorum. Ve az sonra etkinlik başlıyor. Salonda iki bin kişi var. En ön sırada oturan bir kaç Alman yerel politikacının dışında hepsi de bizim vatandaş! Genç kızlarla, genç oğlanlar şarkılar, Anadolu türküleri, halk dansları, şiirler sunuyor. Hoparlörler sonuna kadar açılmış. Sunucu Ümit de konuşmuyor, bağırıyor. İzleyenleri coşturmak istediği belli. Az önceki etkinlik reklamında gördüğüm Alman yöresel giysili çocukları arıyor gözlerim. Yoklar. Çoğu başı kapalı kızların üzerindeki giysiler Anadolu'yu anımsatıyor gibi. Biraz tuhaf. Bir şiirle, bir şarkı dışında sunulanların tümü Türkçe. Çocuklar tutuk, disiplinli, vücutları kaskatı, gülümseyeni çok az. İçlerinde tek coşkulusu "Anadolu Benim" şarkısını söyleyen Elefterious Vassiliadis! Olimpiyat'ı düzenleyen Türk-Alman Eğitim Derneği sorum üzerine salon kirasının 16 bin Avro olduğunu açıkladı. Bir saat on beş dakikalık etkinlik için!

Almanya'da Gülen Hareketi konusuna son aylarda Der Spiegel ve Alman televizyonu ARD'nin yanısıra ülkenin tanınmış büyük gazeteleri de iyice el attılar. Özellikle Gülen hareketine sürekli eleştiriler yöneten ünlü Der Spiegel dergisinin Türkiye ve cemaat deneyimli yazarı Maxmilian Popp, Hareket'in Almanya'da İslami öğeleri ağırlıklı bir Türk milliyetçiliğine yöneldiğinin üzerine basıyor. Yaşamının üç yılını Türkiye'de geçirmiş, Bilgi Üniversitesi'nde uluslararası hukuk ve politika üzerine öğrenim görmüş olan Popp 2012'de Der Spiegel'de yayınladığı "Mayfa Babası" başlıklı 4 sayfalık yazısıyla cemaati öfkelendirdiği gibi bir çok Alman okurun da gözünü açmıştı. O günden bugüne cemaat ve Hocaefendi Alman medyasının ilgi odağı oldu. Hemen hemen hepsi de eleştirisel yazıların, haberlerin, filmlerin, radyo röportajlarının ardı arkası kesilmeyecek gibi. Gazeteciler okullarının, dersanelerinin, derneklerinin, öğrenci yurtlarının kapılarını çaldılar. Sorularına ender doyurucu yanıtlar aldılar. Almanya'nın ünlü gazetelerinden Frankfurter Allgemeine geçenlerde cemaatin ileri gelenlerinden Ercan Karakoyun'a sormuş: "Alman polisine Gülenci Türk asıllı polislerin sızdığı iddiası var, ne diyorsunuz?" Yanıt alamamış. Türkiye'deki son gelişmelerden etkilenmiş olan Almanya Gülen cemaatinin önde gelenleri bir değişim geçirmelerinin gerektiğinin farkına varmış gibi. Ancak şimdilik değişen tek şey dernek isimleriyle yönetimcileri! Abdullah Aymaz yeni kurulan "Diyalog ve Eğitim" adlı bir vakfın denetleme kurulunda. Vakfın başkanı Karakoyun'a Stuttgart'taki bir toplantıda: "Bir süre önce Türk basını Aymaz'ın Hocaefendi'nin yerine geçeceğini yazmıştı" dediğimde "Hayır, yok öyle bir şey!" diye karşı çıkmıştı. Otuz beş izleyici karşısında yaptığı konuşmasında sık sık diyalogtan, toleranstan, karşılıklı anlayıştan, düşünce ve din özgürlüğünden, demokrasiden, barıştan, kadın ve erkek eşitliğinden söz etmişti. Toplantıya türbanlı bir kaç kadın da katılmıştı. En arka sırada oturuyorlardı!

Alman medyasının cemaati eleştirmeye başlaması artık çoğu politikacının da gözünü açmış gibi. Berlin'de Sol Parti, Stuttgart'ta Hıristiyan Demokratlar (CDU) verdikleri soru önergeleriyle dikkatleri çektiler. Çoğunluk sınırsız şeffalık talep ediyor! Görüştüğüm politikacılar "konunun üzerine sürekli gideceğiz" diyor. Kuzey Ren Vestfalya İçişleri Bakanı Ralf Jaeger kısa süre önce yaptığı açıklamayla Erdoğan'la Gülen arasında yaşanan depreme dikkatleri çekti. Onun hemen ardından Ren-Pfalz Eyaleti İçişleri Bakanı Roger Lewentz, Federal İçişleri Bakanı'ndan Gülen hareketinin tüm Almanya çapında çalışmalarının izlemeye alınmasını talep etti. Yine aynı günlerde Baden-Württemberg Anayasayı Koruma Örgütü yaptığı bir açıklamayla, Gülen'in görüşlerinin inanç özgürlüğü ve özgür demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşmadığını ve yakın gelecekteki çalışmalarında bu konuya ağırlık vereceğini belirtti. Fethullah Gülen'in geçmişte Almanya'da dağıtılan bazı yayınlarında "özgürlükçü demokratik düzenle çelişki içinde" olduğuna da dikkatleri çekti. Baden-Württemberg Anayasayı Koruma Örgütü'nün 3-4 ay sonra Eyalet Meclisi'ne yeni bir "Gülen Hareketi raporu" sunması bekleniyor.

www.ahmet-arpad.de

16 Mart 2014

Futbolda yabancı düşmanlığı

Cumhuriyet, 16 Mart 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD


Türkiye'den Almanya'ya göç 1961'de bir kaç yüz kişiyle başlamıştı. Aradan elli yıl geçti, ülkede yaşayan Türklerin sayısı 3 milyona dayandı! Ancak sürekli burada yaşamalarına karşın sadece üçte biri Alman pasaportu aldı. Türkiye'deki 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk kez Almanya Türkleri de oy kullanabilecek. Ülkede bir milyonun üzerinde Türk oy kullanma hakkına sahip. Şubat başında Berlin'e gelen Başbakan Erdoğan'ın bu ziyareti bir seçim propagandası olarak değerlendirildi. Başbakanın her gelişinde olduğu gibi bu ziyaretin de organizasyonunu, tüzüğüne göre "parti politikası yapmayan ve tarafsız" bir Alman derneği olan Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (UETD) üstlendi!

Özellikle son yirmi yılda ülkedeki Türk toplumun içinden ünlü kişiler sivrilmeye başladı. İnsanlarımız burada sadece maden ocaklarında çalışmıyor, kentlerde çöpleri toplamıyor, onlar artık kurdukları 70 bin şirkette 350 bin insana iş veriyor, senfoni orkestraları yönetiyor, bale yapıyor, tiyatro ve opera sanatçısı oluyor, kabare kuruyor, film çekiyor, yayınevi açıyor, roman yazıyor, top koşturuyor, attığı gollerle Alman Milli Futbol takımının üstün başarısında önemli rol oynuyor, banka müdürlüğü yapıyor, öğretmen olup, lise ve üniversitelerde her milletten geleceğin öğrencilerini yetiştiriyor, politikaya atılıp, belediye ve eyalet meclislerinde önemli kararların altına imza atıyor, bakan oluyor, iktidar ve muhalefet partilerinde önemli görevlere getiriliyor, parti başkanlığı yapıyor... Bugün Alman insanı Mesut Özil'i, İlkay Gündoğan'ı, Nuri Şahin'i, Tayfun Korkut'u, Fatih Akın'ı, Sibel Kekilli'yi, Şinasi Dikmen'i, Bülent Ceylan'ı, Renan Demirkan'ı, Emine Sevgi Özdamar'ı, Aras Ören'i, Yüksel Pazarkaya'yı, Zehra İpşiroğlu'nu, Habib Bektaş'ı, Vural Öger'i ve Kemal Şahin'i, Necla Kelek ve Serap Çileli'yi, Bilkay Öney'i, Lale Akgün'ü, Seyran Ateş'i, Cem Özdemir'i, Fethullah Gülen'i, Feridun Zaimoğlu'nu tanıyor..! Ve bu Almanya bir türlü yabancı düşmanlığına engel olamıyor. Onlarca yıldır ülkeyi yöneten Hıristiyan Demokratlar (CDU) çifte vatandaşlığa sürekli karşı çıkıyor. 40-50 yıldır aralıksız burada yaşayan Türk'e değil başbakan, mahalle muhtarı seçme hakkı bile verilmiyor!

Almanya Birinci Futbol Ligi'nde oynayan 18 takımın kadrosunda 507 futbolcu top koşturuyor. Bunların yüzde altmışı yabancı kökenli! Gollerin yüzde yetmiş beşini bu yabancılar atıyor! Alman  Milli Futbol takımının 25 kişilik kadrosunda yabancı kökenli 11 futbolcu var. Almanya'da son yıllarda tribünler kaynıyor! Bir çok birinci ve ikinci lig maçnda evsahibi takımla misafir takımın seyircileri arasında kavgalar çıkyor. İnsanlar birbirine giriyor. Yasak olmasına karşın yakılan Bengal ateşi stadyumları aydınlatıyor. Kimi yerde maçlar duruyor, oyunlar erteleniyor. Tribünlerden yükselen ağzına alınmayacak sözlerle oyunculara sövülüyor. Küfrün biri bin para! "Heil Hitler!" çığlıklarının atıldığı, yabancı oyunculara yönelik ayrımcılık dolu nümayişlerin sonu gelmiyor. Büyük kulüpler ve futbol federasyonu aldıkları tüm önlemlere, başlattıkları değişik kampanyalara karşın bu sorunun altından bir türlü kalkamıyor. Kimi kentlerde ırkçı gruplarla karşıtları tribünlerde ve stadyum dışında birbirine giriyor. Almanya'da artık hemen hemen tüm futbol takımlarında, milli takım dahil, kara tenli futbolcular top koşturuyor. Nazi dönemini anımsatan giyimli aşırı sağcı grupların en büyük hedefi bu futbolcular. Würzburg üniversitesinden Harald Lange, "nasyonalizm ve  ırkçılık, aşırı sağ politika artık stadyumlara da girdi," diyor. "Neonaziler, sorunlu genç futbolseverleri kolayca aralarına alabiliyor." Ancak aşırı sağcılık, nasyonalizm sadece Almanya'nın stadyumlarında kendini göstermeye başlamadı. "Football Supporters Europe" adlı kuruluşun sözcüsü Daniela Wurbs'un açıklamalarına göre son yıllarda Rusya, Polonya, Hırvatistan, Sırbistan ve İtalya'da da kavga çıkaran aşırı sağcılar tribünleri doldurmaya başladı. Mayıs sonunda tüm AB ülkelerinde Avrupa Parlamentosu seçimleri var. Kısa süre önce Heinrich Böll Vakfı'nın Stuttgart'ta yaptığı bir konferansta Yeşiller'den Jan Philipp Albrecht, "bu seçimlerden sonra Brüksel'deki yedi yüz elli koltuktan en az iki yüzünde aşırı sağcı milletvekili oturursa şaşmamak gerek," dedi. Bu deprem gerçekleşirse bakalım AB'nin gelecekteki Avrupa politikası ne olacak?

www.ahmet-arpad.de

16 Şubat 2014

Postacılık hiç de kolay değil...

Cumhuriyet, 16 Şubat 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD

Postacıyı her insan sever. Çoğumuz yolunu gözler, getireceği mektupları bekleriz. Postacı gelir, kapımızı çalar. Kar kış, yağmur çamur demez, evimizin yolunu bulur. Biz postacıyı severiz, kötü haber getirmediği sürece..! Almanya'da postacılar günbegün 64 milyon mektup ve 3,4 milyon paket dağıtıyor! Noel ve yılbaşı öncesi bu sayılar ikiye katlanıyor. Posta idaresi on bin elemanı geçici olarak işe almak zorunda kalıyor, dağıtımlar için de sekiz bin araç kiralıyor! Yıllardır bizim caddede görev yapan postacı Rudolf, ellisini geçmesine karşın her sabah ağır yükünü sırtlıyor, hızlı adımlarla kapıdan kapıya, kutudan kutuya gidiyor. Ben Rudolf'u hiç yavaş yavaş yürürken görmedim. Acelesine karşın arada sırada kısa bir çene çaldığımız oluyor. Geçenlerde yeni yılını kutlarken: "Herr Arpad, hızlı yürümesem bu iş bitmez," diye konuştu. Öfkeli değildi. Gülümsedi: "Hem bu mesleğin benim için spordan farkı yok." Haklı. Bütün gününü bürosunda bilgisayarın başında geçiren onlarca milyon insan gibi Rudolf'un sağlıklı kalmak için bir ton para verip, fitness salonuna gitmesine veya orman yollarında koşu yapmasına hiç gerek yok. Çünkü o hiç oturmuyor, hep koşuşturuyor.

Biz postacıyı severiz, köpekler ise sevmez. Daha ayak sesini duyar duymaz başlarlar havlamaya. Her gün aynı saatte gelen bu adamı kollar, bahçe kapısında durup yaklaşmasını beklerler. Zavallının işi zordur. Köpeklerin çoğu iyi sözden, okşanmaktan anlamaz. Suratına havlar, her gün uğrayan adamı yaklaştırmak istemez. Ne de olsa evin ve bahçenin korunması onun sorumluluğu altındadır! Koyu giyimli, omzunda kocaman çanta, hızlı hızlı yürüyen bu adam köpek için bir "düşman" sayılır. Bir kaç yıl önce okumuştum, Almanya'da her yıl üç bine yakın postacı ev köpekleri tarafından ısırılıyormuş. "Ben kuduz ve tetanoz aşısı," oldum diyor Rudolf. "Hem sizin burada az köpek var; onlar da beni yakından tanıyor, karşılaştığımızda konuşuyoruz, çoğu ile aram iyidir." Tehlikeli köpeklerin yaşadığı mahallelerde görev yapan postacılar sprey ve kuru mama taşıyor ceplerinde. Almanya'nın kimi kentinde posta idareleri elemanlarına listeler dağıtıyor, hangi sokakta, hangi evde köpek var, önceden bilsinler diye! Burada bazı ilginç rakkamlara bir göz atmadan olmayacak. 80 milyon insanın yaşadığı Almanya'da 31 milyon ev hayvanı var. Bunlar kediler, köpekler, balıklar, kuşlar, fareler, yılanlar... En çok sevilen ev hayvanı 8 milyonla kediler! Köpekler 6 milyonla ikinci sırada. Almanlar ne mi harcıyor onların bakımına? Sevgili kedileri için her yıl 7 milyar, köpekleri için de 5 milyar avroyu ceplerinden çıkarmaktan kaçınmıyorlar! Postacıların taşıdığı 3,4 milyon paketin çoğu İnternet üzerinden alış veriş yapanların siparişleri.  Geçenlerde açıklanan verilere göre 2013 yılında bu branşın cirosu 48 milyar Avro olmuş! Yine açıklamalara inanmak gerekirse – inanması pek kolay değil – Almanya'da geçen yıl 750 milyon ürün internet üzerinden sipariş edilmiş! Sadece Noel öncesi 108 milyon İnternet ürünü paketle eve gelmiş... Bu branşın  en büyüğü, dev Amerikan kuruluşu Amazon tüm dünyada 100 bin insana iş veriyor, 2012 cirosu 67 milyar dolar!

Postacımız Rudolf bana veda ediyor ve hızlı adımlarla uzaklaşıyor... Arkasından bakıyorum; ilginç kişiliği olan bir Alman. Hiç öfkelenmiyor, yaşamı olduğu gibi kabulleniyor!

www.ahmet-arpad.de

2 Şubat 2014

Muhalefetsiz yönetilen bir ülke

Cumhuriyet, 2 Şubat 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD

Üç ay boyunca sık sık buluştular. Görüştüler, uzun uzun konuştular birbirleriyle ve sonunda evlenmeye karar verdiler. Fakat imzaları atmadan önce yakınlarına da bir sordular. "Siz ne diyorsunuz," dediler, "bu evliliğe?" Erkek tarafı önce mırın kırın etti, fakat sonunda "peki," demek zorunda kaldı. Ne de olsa damat bey çok niyetliydi. Şimdi imzalar atıldı ve Angela ile Sigmar derin bir nefes aldı. Daha önce sorun çıkmazsa dört yıl sürecek evlilikleri!

Şaka bir yana. Sosyal Demokrat solcu Sigmar Gabriel isteseydi, Hıristiyan Demokrat sağcı Angela Merkel yerine ülküsüne daha yakın diğer iki partiyle birleşip, Almanya'yı yönetebilrdi. Nedense bunu yeğlemedi, Yeşiller'le Sol Parti'yi muhalefete itti. Şu anda en güçlü AB ülkesi Almanya'da meclis koltuklarının yüzde seksenine sahip bir iktidar var! Demokratik toplumlarda rastlanmayan, kafalarda kimi sorular oluşturan bir gelişme. Hemen hemen muhalefetsiz bir meclis ülkeyi nasıl yönetir, insanlarına ne getirir? Bundan Alman demokrasisi zarar görmez mi? İşte bütün bunlar merak konusu... "Bu evlilik 4 yıl sürmez," diyenler yok değil. Eğer boşanırlarsa tek olanak erken seçim. "Ancak erken seçime gidilmesi Sosyal Demokratlar'ın sonu olur," diye sesini yüksetenleri de ciddiye almak gerek. Görüşmeler öncesinde: "Bırakın Merkel azınlık hükümeti kursun," düşüncesine yakın olanlar da vardı. Çünkü azınlık hükümeti kurulsaydı mecliste muhalefet 319, Merkel 311 koltuğa sahip olurdu. Aradaki fark sadece 8 koltuk! Ancak bütün bunlar gerçekleşmedi, iki güç bir araya gelip, daha da güçlendi, azınlığı altına alıp, iyice ezdi. 22 eylül seçimlerinde on yedi milyon seçmenin sandığa gitmediği Almanya'da demokrasi bakalım neler yaşayacak, göreceğiz!

Ülkedeki yabancıların, özellikle Türklerin CDU ile SPD koalisyonundan beklentileri de gerçekleşmedi. Çifte vatandaşlık düşü yine suya düştü! 2000 yılında çıkarılan bir yasa ile 1990 yılından sonra ülkede doğan bütün yabancı çocukları çifte vatandaş olmuştu, 23 yaşına geldiklerinde pasaportlarından birini geri vermek koşuluyla! Ancak 2013 yılına girildiğinde bazı uzmanlar: "Anayasamız vatandaşın elinden Alman pasaportunu almaya engel çıkarır," diye açıklamalar yapmağa başlamıştı. Devlet bu yıl 23 yaşına basan ve çifte pasaportlu yaşamakta ısrar eden gençleri Alman vatandaşlığından çıkarmaya kalkıştı mı, açılabilecek davalarda zor duruma düşebilirdi. İşte şimdi bunu kavrayan CDU/SPD koalisyon hükümeti 1990'dan sonra doğan bu çocukların çifte vatandaşlığının devamına karar verdi. Merkel & Gabriel hükümetinin yasa değişikliğini sadece yabancı gençlerin çıkarı için yaptığını düşünmek doğru olmaz. Yeni yönetim kendini de düşündü. Bu konuda görüşlerini sorduğum, uzmanlık alanı yabancı vatandaşların yasal hakları olan, uluslararası ünlü profesör Kay Hailbronner Cumhuriyet'e şu açıklamayı yaptı: "Ortaya çıkabilecek sorunlar yasa değişikliğinde mutlaka önemli bir rol oynadı. Devlet şimdi o sorunlardan  kurtulacak. Ancak Türkiye çifte pasaportlu Türk gençlerini askere çağıracak mı, bu kişiler her iki ülkede de oy kullanabilecek mi? Bu gibi ayrıntıların da bir açıklığa kavuşması gerekiyor." Görüşlerini sorduklarımdan bir başkası da Sigmar Gabriel'in yardımcılarından, yeni hükümette  Göç ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanlığı görevine getirilen Aydan Özoğuz. Hamburg doğumlu Özoğuz gazetemize yaptığı açıklamada: "Haklısınız, bu yasa değişlikliğinden her iki taraf da yararlanacak," diye konuştu. "SPD, çifte vatandaşlık hakkına herkesin sahip olması için savaşım vermeye devam edecektir." Baden-Württemberg Eyaleti Uyum Bakanı Bilkay Öney'in de Cumhuriyet'e açıklaması şöyle oldu: "Opsiyon modeli gerek hukuken, gerekse uygulama açısından çok tartışma yaratacak bir yöntemdi. Bu nedenle şimdi kaldırılması çok doğru olacak." Bilkay Öney, göreve geldiği 2011 yılından günümüze hep çifte pasaporttan yana olduğunu da yineledi. Görüştüğüm bir başkası da 2009-2013 arasında Yeşiller'den milletvekilliği yapmış olan avukat Memet Kılıç: "Yasa çıkmasaydı örnek davalar açılacaktı," dedi. "Çok haklısınız bu değişikliğin devlete de yararı var."

Seçim sonrasında yeni hükümetten çifte vatandaşlık bekleyen Türklerin düş kırıklığı büyük oldu! Gerek seçim öncesinde, gerekse seçim sonrasında kılları kıpırdamayan tüm Türk kuruluşları ve medyası şimdi "darbe yedik, aldatıldık, haksızlık, adaletsizlik," diye bağırmaya başladı. Almanya'daki Türk toplumunda birinci nesil dedeyle nine Türk pasaportlu, oğullarıyla kızları Alman-Türk pasaportlu, 1990'dan önce doğan ilk torun Türk, 1990'dan sonra ikinci torun ise Alman-Türk pasaportlu... Böyle aileler hiç de az değil.  

www.ahmet-arpad.de

5 Ocak 2014

Güç bağımlı yapan bir uyuşturucudur

Cumhuriyet, 5 Ocak 2014
STUTTGART
AHMET ARPAD


Baden-Württemberg Eyaleti'nin bir başbakanı vardı, adı Günther Oettinger olan. Çevresini dinlemeyip, aklına esene tek başına karar veren, "ben yaptım oldu"yu seven bu başbakan 2010 yılında, seçimlerden önce görevini bırakmak zorunda kalmıştı. Hitler'in yargıçlarından Filbinger'i ulu orta övmesi de hatalarından en büyüğü olmuştu. Yerine geçen Stefan Mappus ise ondan daha da geçimsiz biri çıkmıştı. Dev enerji kuruluşu EnBW'yi değerinin çok üzerinde bir ödemeyle (4,7 milyar Avro) devletleştirmesi ve bunu yaparken meclisin onayını almayıp, kendi başına karar vermesi Mappus'u da kısa sürede çevresine yabancılaştırmıştı. Bu alış verişe aracılık eden danışmanı ve eski sınıf arkadaşı Dirk Notheis'ın satıştan 1 milyon Avro komisyon kazandığı da kısa sürede ortaya çıkmıştı. 30 Eylül 2010 günü Stuttgart'ın göbeğinde onlarca tarihi ağacın lüks yapılar uğruna kesilmesine karşı çıkan insanlara gaz ve su sıkan, dört yüzünü yaralayan polislere verilen emrin Mappus'tan gelmiş olabileceği iddiaları kısa süre önce ortaya çıkan bazı gizli mailerle kanıtlanacağa benziyor. Sadece on ayda iktidar gücünü yitiren bu eski başbakanın yaptıklarını aydınlatmak isteyen bir meclis araştırma komisyonu geçenlerde yeniden göreve getirildi.

Güçlü, erdemli biri midir Aristo'nun dediği gibi, yoksa Makyavel'in iddia ettiği gibi güçlü sadece bir çıkarcı mıdır? Özellikle politikada doruğa ulaşan ve gücünü erdemini yitirmeden yıllar boyu koruyan bir politikacaya dünya tarihinde pek rastlayamayız. Geride bırakmış olduğumuz 20. yüzyıla baktığımızda toplumların sayısız diktatör veya diktatör kopyası yarattığını görürüz. Hitler, Stalin, Mussolini, Mao, Franko, Videla, Pinochet, Kaddafi, Saddam Hüseyin, Beşar Esad gibi halkın kendilerine verdiği gücü halkına karşı kullanan bu acımasız güçlüler yüz milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuştur! Firavunlar, kayzerler, derebeyleri, diktatörler dün de vardı, bugün de var. Kendilerini doruğa çıkarmış olanları hiç önemsemeyen, gerçeklerin dışında, bambaşka bir dünyada yaşayan bu kişiler, ister politikacı, isterse kabile reisi, ister tarikat kurucusu, ister mafya patronu, isterse holding sahibi olsunlar, ülküleri ve çıkarları uğruna her şeyi göze almışlardır. Güçlerini sadece kendi çıkarlarına kullanır, kısa sürede yakın çevresinden uzaklaşır, her türlü öneriye kulaklarını tıkarlar. Onlar bambaşka bir dünyada yaşayan, bambaşka insanlardır! Hatalarını görmezler, sorun onlar değil, sorun başkalarıdır. Düşmemek için doruğa çılgınlar gibi sarılırlar. Devrildiklerinde yanmış topraklar bırakırlar arkalarında.

Güç göz kamaştırır. Ülküsü ve çıkarı uğruna onu mutlaka ele geçirmek isteyen kişi duygusuz, ruhsuz, sert ve hilekâr olmak zorundadır. Sonsuz güç çılgınlığı çok sınırsızdır! Peşine taktığı insanları koyun gibi güdeceklerini sananlar yaşamlarının en büyük hatasını işler. Doruktaki bu insanlar günün birinde tepetaklak devrildiklerinde, boş bir çuvar örneği bir kenara atıldıklarında aşırı gururlarının kurbanı olduklarını kavrayamazlar. Tatlı bir zehir olan güç onlara tüm duygularını yitirtmiştir. Güç bağımlı yapan bir uyuşturucudur da. Bir kez alışan onun sadece güzel yanlarını görür, gerçeklerden, sorunlardan çok uzakta başka bir dünyada yaşamaya başlar, kendini mutlu hisseder. Uyuşturucu bağımlısının kendini düştüğü bataktan kurtarması çok zordur.

www.ahmet-arpad.de

28 Aralık 2013

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Burhan Arpad'ı andı

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) üyesi çevirmen-yazar Burhan Arpad, "Meslekte İz Bırakanlar" toplantılarının 6'ıncısında TGC Burhan Felek Konferans Salonu'nda anıldı
 
İSTANBUL – Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin düzenlediği "Meslekte İz Bırakanlar" toplantıları devam ediyor. TGC üyelerinden, gazeteci-çevirmen-yazar Burhan Arpad, "Meslekte İz Bırakanlar" toplantılarının altıncısında anıldı.

İstanbul tutkunuydu

Toplantının açılış konuşmasını TGC Başkanı Turgay Olcayto yaptı. Başkan Olcayto, "Çevirmen, gazeteci- yazar, İstanbul tutkunu Burhan Arpad'ı anmaktan mutluluk duyuyoruz. Kendisiyle tanışmıştım. Bana çok sevdiğim 'Tütün' isimli kitabını imzalamıştı. O kitabı kütüphanemin 'en başucu kitapları' olarak ayırdığım yerde tutuyorum" diye konuştu.

Örnek bir gazeteciydi

Toplantıya konuşmacı olarak katılan TGC Önceki Başkanı, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Orhan Erinç, Bizim Gazete yazarı-şair, eleştirmen Eray Canberk, gazeteci-yazar Adnan Özyalçıner, Burhan Arpad'ı çeşitli yönleriyle anlattı. Gazeteci-yazar Adnan Özyalçıner, şunları söyledi:  "Burhan Arpad, benim tanıdığım bir ağabeyiydi. Babıali'ne geldiğimde tanıdım Burhan Arpad'ı… Çok çalışkan, örnek bir gazeteciydi. Burhan Arpad gazetecilik yaşamında, öyküleriyle romanında ve bütün öteki yazılarında ortaya koyduğu politik, siyasal görüşlerini, geleceğe olan güvenini özyaşamında da sürdürmüştür. Sendikal mücadele içinde meslektaşları Hasan Yılmaer, Erol Dallı ile birlikte "Batıda Toplu Sözleşme ve Basın Sendikaları" adlı bir kitap hazırlamıştır."

Edebiyata önemli katkı

Gazeteci Özyalçınar,  Arpad'ın edebiyata katkılarını ise şu sözlerle anlattı: "Burhan Arpad'ı yoğun gazetecilik çalışmalarının yanı sıra asıl edebiyatımıza öykü, roman, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri, anı, bir de Alman edebiyatı ile Avusturya edebiyatından aktardığı çeviri kitaplarıyla yaptığı katkıları anmalıyız.  Burhan Arpad, bütünüyle gerçekçi bir yazardır. Yazdığı her yazıda toplumsal ilişkilerle çelişkiler bütün çıplaklığıyla yer almıştır. Özellikle romanıyla öykülerinde bu tutum baskın bir özellik gösterir. Öykücü olarak Burhan Arpad, 1940 kuşağının toplumcu gerçekçi yazarları arasında yer alır. Dönemin savaş karşıtı şairleriyle yazarlarından biri de odur. Zaten bu tavır 1940 kuşağının temel görüşüdür. Arpad, kendi romanıyla öykülerinde toplumcu gerçekçi tavrını sürdürmekle kalmamış Alman edebiyatından yaptığı Erich Maria Remarque ile Anna Seghers'in romanlarının çevirileriyle toplumcu gerçekçi görüşü destekleyerek edebiyatımıza da toplumcu gerçekçi anlayışa da önemli bir katkıda bulunmuştur."

Kent insanı Burhan Arpad

"Burhan Arpad bir kent insanıydı" diyen gazeteci Özyalçıner, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bir İstanbulsever, bir İstanbul yurttaşıydı. Bu bakımdan Burhan Arpad'ı bir İstanbul yazarı saymak gerekir. İlk öykü kitabı 1940'da yayınlanan "Şehir 9 Tablo" dur. Adından anlaşılacağı gibi kentin içinden dokuz öykü dokuz ayrı görünüm, dokuz sıradan insanın/insanların yaşamları yer alırken kentin bütünü betimlenir, bir anlamda resmedilir. Bu tür bir anlatımla onun, tiyatro sahnelerini andıran tablolar biçiminde olayı ortaya koyması hemen bütün öyküleri için geçerlidir.  Toplumcu gerçekçi içerikli, yenilikçi bir biçimi olan öykülerinin yer aldığı bu ilk kitabını dönemdaşı şair Hulusi Dosdoğru ile birlikte romancı Halit Ziya Uşaklıgil'e gönderir. Usta yazar Halit Ziya'dan aldıkları mektup, bu genç yazarları yüreklendiricidir. 19. ölüm yılında andığımız Burhan Arpad'ın örnek bir insan, örnek bir gazeteci, örnek bir yazar-edebiyatçı olarak etkisini sürdürdüğüne/sürdüreceğine inanıyorum/inanıyoruz. Genç gazeteci, yazar, edebiyatçıların da bu inancımızı paylaşacaklarına güveniyoruz."

Tiyatroya kaynak eser

TGC Önceki Başkanı Orhan Erinç, şunları söyledi: "Burhan Bey ile Cumhuriyet Gazetesi'nde aşağı yukarı 10 yıl kadar çalıştım.  Yaşıtlarının ve bizden kıdemlilerin söylediğine göre; çok içten, ince yürekli, saygılı ve atılgan  bir kişiliği vardı. Burhan Bey, ben doğduğum yıl gazeteciliğe başlamış. '10 parmağında 10 marifet var' diye tanımlanan ustalarımızdan biriydi. Sadece gazetecilikle yetinmedi, özellikle Almanca'dan çevirileri, edebiyata kazandırdı. En önemli özelliklerinden biri Dârülbedayi şimdiki adıyla İstanbul Şehir Tiyatrolarının kuruluşundan itibaren görev alan yöneticileri, sahne alan sanatçıları;  anılarıyla kaleme alarak tiyatro tarihimiz açısından çok önemli bir kaynağı da bırakmış olmasıdır. Sanatçıların, orta oyuncuların Anadolu turnelerinde yaşadıklarını yazdığı kitaplarla belgelemiş, bu gün de şehir tiyatroları hakkında araştırma yapmak isteyen gençlere çok önemli bir kaynak yaratmıştır. Burhan Bey, sadece tiyatro ile değil; sinemayla da çok yakından ilgiliydi. Aynı zamanda sinema eleştirmeni idi. Bir dönemin Türk rejisörlerin de sıraya girip ödül aldığı Berlin Film Festivali'nde 1961 – 1964'te jüri üyeliği yapan ve kendini dünyaya da kabul ettiren bir ustamız olduğunu söyleyebilirim. Burhan Arpad, bir İstanbul tutkunuydu. Cumhuriyet Gazetesi'nde salı günleri ikinci sayfada  'Hesaplaşma' başlığı altında İstanbul'un eksikliklerini, yozlaşmakta oluşunu, mimar yolsuzluklarını anlatan, çözüm öneren yazılar yazardı. Öykücülük alanında çok başarılıydı. Burhan Bey, bizim de yetişme bahtiyarlığına eriştiğimiz, kimi davranışlarını, yaklaşımını özellikle 'gazeteciliğin kötüye kullanılmaması' konusunda örnek aldığımız ustalarımızdan biriydi."

Arpad'ın eserlerine yeniden kavuşacağız"

Önceki Başkan Erinç, Arpad'ın eserlerine okuyucuların tekrar kavuşacağının müjdesini ise şöyle verdi: "Burhan Arpad'ın oğlu Ahmet Arpad, Almanya'da yaşıyor ve Burhan Bey'in kitaplarının yeni baskılarının yapılması konusunda çalışıyor" dedi.

Hakkında yazılanlar

TGC önceki Başkanı Orhan Erinç, konuşmasında Burhan Arpad için söylenenleri de şöyle aktardı:

Çelik Gülersoy: "Burhan Arpad eski haksız ve içten dıştan çürümüş devlet çatısının çöktüğünü, yeni ve onurlu bir devletin kurulmasını yaşamış bir tanık, bir sosyalisttir. Çok partili dönemde çıkar ortaklıklarında birbirleriyle çok iyi anlaşanlardan uzaklaşmasını bildi…Çok partili dönemde çıkar ortaklıklarında birbirleriyle çok iyi anlaşanlardan uzaklaşmasını bildi.. Arsa spekülatörleri-politikacılar-lumpen proletarya üçlüsünün kente ve insanımıza verdiği onulmaz zarar netlikle gördü, çekincesiz açıkça yazdı."


Mücap Ofluoğlu: "Burhan Arpad, kendi kendini yetiştirmiş gerçek bir aydındır. 1936 yılında Vakit Gazetesi'nde başlayan basın emekçiliğinde, tiyatro yazılarında ve eleştirilerinde, toplumcu ve gerçekçi öykülerinde hep doğru bildiği yolda ödün vermeden yürümüş bir hümanizm savaşçısıdır…"


Tahir Alansu: "Burhan Arpad, konularını yaşamöyküsel türde ele alarak edebiyatımızda başkalarının pek beceremediği bir işi başarmıştır."
 

Melih Cevdet Anday: "Burhan Arpad'ı öykülerinde kesin yargıdan, büyük sözlerden kaçınması yazdıklarının daha keyifle okunmasını sağlıyor…"
 

Uğur Mumcu: "Öykü, çeviri ve yazıları ile elli yıldır Babıâli yokuşunu durmadan tırmanır Burhan Arpad…"
 

Yüksel Pazarkaya: "Burhan Arpad, 20. yüzyılda ülkemizde en güzel izi bırakmış aydın ve yazarlarımızdan biri olarak edebiyatımızda ve edebiyat tarihinde yerini alacaktır.

Almanca öğrenme tutkusu

Eray Canberk,  Arpad ile ilgili şunları anlattı: "İşe adliye muhabiri olarak başladı. Adliye muhabirliği, insanları olduğu gibi, her yönüyle tanımasına yol açar. Burhan Arpad, bundan çok yararlanmıştır. 'Adliye muhabiri olmasaydım bu kadar şeyi göremeyecektim' demiştir. Bir de benim dikkatimi en çok çeken konu Arpad'ın Almanca öğrenme tutkusu. Hikayelerinde görünen emek, işçi sınıfı, sigara fabrikasında çalışmasından kaynaklanıyor. Burhan Arpad, genç yaşta babasını vefat edince hayatını kazanmak için sigara fabrikasında muhasebe yardımcısı olarak işe başlamış. Bu arada Almanca bir film görüyor ve o filmde Almancayı çok beğeniyor. Öğrenmeye karar veriyor. Öğlen paydoslarında yürüyerek Tünele gidiyor, Almanca öğretmeninden ders alıyor,  iş başı düdükleri çalmadan da fabrikadan içeri girmiş oluyor. Buna karşılık da aldığı ücreti, Almanca öğretmenine veriyor."

Biyografi dersi verilmeli

Canberk, biyografinin de önemine dikkat çekerek liselerde edebiyatın dışında biyografi dersinin verilmesinin gençlere çok önemli katkılar sağlayacağını anlattı. Yazar Canberk, "Bir yazarı anlamanın en güzel yolu elbette yazarın eserlerini okumaktır. Benim yıllardan beri üzerinde durduğum bir konu var. Liselere biyografi dersi konulmalı. Çocuklara edebiyat dışında biyografi okutulmalı. Eğer tarih, özellikle yakın tarihi öğretmek istiyorsak bu çok önemli. Bunun en güzel örneği Burhan Arpad'ın kitaplarıdır. Arpad, Türk okurunun bilmediği, tanımadığı yazarları bize çevirerek kazandırmıştır" dedi.

Münevver Çakırtaş

Bizim Gazete, 28.12.2013
Cumhuriyet, 28.12.2013

22 Aralık 2013

'Özgür düşünce kuş gibidir..!'

Cumhuriyet 22.12.2013
SALZBURG
AHMET ARPAD


Noel öncesi Salzburg ışıl ışıl, rengârenk. Dar sokaklar, alanlar ve tarihi yapıların altındaki geçitler insan dolu. Stefan Zweig üzerine çalışmaları ve kitaplarıyla ünlenmiş Gert Kerschbaumer ve değerli bir arşivi barındıran Salzburg Stefan Zweig Centre'in müdürü Dr. Klemens Renoldner'le Café Tomaselli'ye gidiyoruz. Salzach kıyısındaki şirin kent, Noel'e bir kaç hafta kala en canlı, en hareketli günlerini yaşıyor. Eski tanış Kerschbaumer son yıllarda "Uçan Salzburglu" ve "Stefan Zweig-Friderike Zweig Mektuplaşmaları, 1912-1942" eserleriyle adını duyurdu. Özellikle uzun bir uğraşı sonucu yayınladığı kalın "Mektuplaşmalar" kitabı titiz bir özverinin ürünü. Zweig  doğumun 132. yılında Salzburg'da Stefan Zweig Centre'in düzenlediği çeşitli etkinliklerle anıldı. Bu etkinliklerin birinde, Salzburg Devlet Tiyatrosu yönetim kurulu üyesi ve rejisör Peter Arp, yazarın ünlü eseri "Yıldızın Parladığı Anlar" (Almancadan çeviren: Burhan Arpad) kitabından 'Güney Kutbu İçin Mücadele' minyatürünü okudu. Ünlü yazarın doğum günü olan 28 kasımda sayısız davetli Salzburg kütüphanesinin salonunu doldurmuştu. Bundan 72 yıl önce aynı gün Zweig yaşamındaki en son doğum gününü sığınmış olduğu Brezilya'da, Petropolis'te kutlar. Yanında kendisine çok yakın bir kaç tanışı vardır. 60 yaşına bastığı o gün çok kötümserdir, çünkü geleceğe olan ümidini artık yitirmiştir. Ertesi sabah, 29 Kasım 1941 tarihinde, ilk eşi Friderike'ye yolladığı mektup: "Üzücü gün çok şükür geride kaldı," sözleriyle başlar.

Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı ölümünden şimdiye hiç yitirmedi güncelliğini. 'İnsanların, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini yaşamım boyunca hep hedefledim' diyen Stefan Zweig bir huzursuzluğun diğerini takip ettiği günümüzde düşünceleriyle her zamankinden daha çok geçerli. Her şeye hümanizmin penceresinden bakan Stefan Zweig yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig'ları ölüme sürüklemişti! Ünlü "Berlin-Aleksander Alanı" romanının yazarı Alfred Döblin'in o yıllarda söylediği: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar" sözleri ne yazık ki günümüzde hâlâ geçerli. Stefan Zweig üzerindeki bütün baskılara karşın yazdı durdu, son gününe kadar. Ve yazdıkları bugüne dek hep güncel kaldı. 2013'de kitapları ölümünün ardından 70 yıl geçtiği için bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de artık telifsiz yayınlanabiliyor. Bundan yararlanan irili ufaklı bir çok yayıncı bu yıl peşpeşe Stefan Zweig bastı. Şu sıralar vitrinlerde aynı eserin bir kaç değişik baskısını yanyana görmek mümkün. Hatta öyle ki 20. yüzyıl Alman dili edebiyatının bu en ünlü yazarının dev eserlerinin yazıldığı dil Almanca'dan değil Fransızca çevirisinden çevrilmiş baskılarını (bunu okura açıklamaya hiç gerek görmeden) alelacele piyasaya sürmeye cesaret eden, bir çevirmenin kitaba verdiği özgün adı aynı kitabın başka bir çevirmene ısmarladıkları çevirisinde hiç çekinmeden kullanan ünlü, ünsüz yayıncılar bile var!

Café Tomaselli'den içeri giriyoruz. Salzburg'un bu ünlü kahvehanesi her zamanki gibi dolu. Şöyle bir sağa sola bakınıyoruz. Tek boş masa, hemen solda, pencere yanındaki küçük masa. Yanımızdan geçen yaşlıca garson gülümseyerek: "İyi akşamlar, Beyler," diyor. Peşinden yürüyoruz. Adam boş masanın üzerindeki "rezerve edilmiştir" kartını kaldırıyor. Oturuyoruz. "Salzburg hep dolu bir kent," diye konuşuyor Kerschbaumer. "İnsanın kaçacağı geliyor; bir Festival haftalarında, bir de şu Noel öncesinde..!" Mırıldanıyorum: "Zweig da Festival süresince Salzburg'dan hep kaçardı." Masadaki iki Salzburglu gülümsüyor.

www.ahmet-arpad.de

2 Aralık 2013

"Dönüşüm" ve Prag'da Kafka izleri

Prag'a gelip de kahvelerine, daha doğrusu kıraathanelerine uğramamak olmaz. Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan bu mekânların düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu bugün de hissediyorsunuz. Kent merkezinden geniş Narodni Caddesi'nde yürüyüp, Moldau kıyısına doğru uzanırken mutlaka Café Louvre'a bir uğramalı. 1902'de kapılarını açan, özellikle iki savaş arasında üst sınıf Praglıların, filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali-vakti yerinde hanımların da uğradığı Café Louvre günümüzde geçmişi anımsatıyor. Brod-Kafka ikilisinin de sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katıldığı Louvre 1992'den bu yana yine eski şıklığına dönmüş.

Prag'da, Franz Kafka'nın doğmuş olduğu bu kentte başı boş gezinirken kolayca onlarca yıl geriye dönüp, anılara dalabilirsiniz. Bu güzel Moldau kentinin sokaklarında Kafka'nın Milena'ya olan aşkının peşinden gider ya da var olmanın dayanılmaz hafifliğini tadabilirsiniz.
Prag kocaman, art nouveau, süslü, yüz yıllık yapılarıyla insana Budapeşte ile Viyana'yı çok anımsatıyor. Gezinen nereye, ne zaman bakacağını şaşırıyor. Büyük alanda sıra sıra faytonlar, üstü açık tarihi otomobiller müşteri bekliyor. Az ötede Paris Caddesi… Geniş bir bulvar, ağaçlıklı. Hepsi son yıllarda elden geçmiş, bakımlı yapılar. Altlarındaki şık mağazalar Paris'i aratmıyor. Çoğunun sahibinin Amerikalı Yahudi olduğunu söyleniyor. Demirperdenin kalkmasının ardından otuz bine yakın Yahudi Prag'a dönmüş. Hitler'den kaçanların torunları...

Sonra sokaklar daralıyor. Artık Franz Kafka'nın dünyasındasınız. Güney Bohemya'dan gelip, Prag'a yerleşen Hermann Kafka'nın oğlu Franz yaşamını Yahudilerin gettosu Josefov'da geçirir. Praglı yazarlar Jarovlas Hasek ve Egon Erwin Kisch dostlarıdır. Fakat Kafka hep bu çevrenin içinde kalamaz, Prag'ın başka semtlerinde de yaşar. Bu arada birkaç yılını Prag kalesinin gölgesinde uzanan Simyacılar Sokağı 22 numarada geçirir. Ancak küçük ve dar evdeki yaşama çok fazla dayanamayıp, yine taşınır. Yeni evi Moldau'ya yakındır. Fakat o da dardır, havasız ve rutubetlidir. Kafka'nın hastalığı ilerler; Prag'ı uzun süre için terk eder. 1924 yılında Viyana yakınlarındaki Kierling'de öldüğünde 41 yaşındadır. Prag'ın Zelivskeho mahallesindeki Yeni Yahudi Mezarlığı'nda yatıyor. Moldau kıyısında şimdi güzel bir müzesi var...

Eski gettonun sokakları dar, karmakarışık, düzensiz. Bir Franz Kafka heykeli. Heykeltraş Jaroslav Rona onu yaratırken "Bir Savaşın Tasviri" öyküsünden esinlenmiş. Üç buçuk metre yüksekliğindeki kara heykel içi boş, kafasız bir giysi. Omuzlarında bir insan oturuyor. Heykelin dibinde, ayaklarının  önünde çiçekleri çoktan solmuş küçük bir çelenk. Az ötede eski-yeni sinagog, iki saatli tarihi belediye binası, altı yüz yıllık bir mezarlık. 1439-1787 arasında buraya on binler gömülmüş. Mezarlık enine büyüyemediği için ölüler üst üste. Şu sıra on iki bin taş sayılıyor dünyanın bu en eski Yahudi mezarlığında.

Yaşamında çoğu kez dışlanmış olan Franz Kafka uzun öykü diyebileceğimiz "Dönüşüm"de sanki bazı yaşam birikimlerini kaleme almış. Sürekli iç sorunları olan, kendini bir yerde ailesi için ‘kurban' eden Gregor Samsa'yı yaşamı boyunca hiç kimse anlamamıştır, ne annesiyle babası, ne de kızkardeşi. Onlar Gregor'un çalışmakla yaşamını garanti altına aldığına inanırken, oğulları çalışarak getirdiği parayla evdekilere güzel ve mutlu yaşam sağladığı, daha doğrusu kendini onlar için ‘kurban' ettiği inancındadır. Çok şeye katlanan Gregor eleştirisel, karşı çıkan biri değildir; o zırhı kalın, içi yumuşak bir böcek gibidir. Ailesine olan çocukca bağlılığı böceğe dönüştükten sonra da kalır. Bir böcek olarak evinde geçirdiği dönemde de ailesinin ona yaptıklarına karşı çıkamaz.

Burada çok ilginç, daha doğrusu anlaşılmaz olan, kısa süre sonra Gregor dahil bütün ailenin dönüşümü çok olağanmış gibi kabullenmesidir. Uykusundan böcek olarak uyanan Gregor yaşadığı dönüşüme karşın hemen giyinip, işe gitmeye niyetlidir. Onun yaşam sorunu kişiliğidir; aşırı alçakgönüllüdür ve kendine özgüveni yoktur. Gregor bir gün olsun kendini ailesinin kıskacından kurtaramamış, annesiyle babasının mutluluğundan sorumlu olduğuna hep inanmıştır. Geçmişine sırtını dönüp, gönlünce yaşamasını hiç bilmemiştir. Ailesinin eve para getiren oğulları olmadan da yaşayıp, geçinebileceklerini, yıllarca acımasızca sömürülmüş olduğunu Gregor ancak dönüşümünden sonra fark etmiştir. Bir sabah uyandığında aniden böceğe dönüşmüş olmasını bir yerde her şeyden kaçma, hatta bir baş kaldırma olarak kabul etmek gerekir. O artık dayanılmaz, tek düze bir yaşamdan, her şeye boyun eğen bir birey olmaktan ve içine kıstırıldığı sistemin çarkları arasından kurtulmak istemektedir. Ancak aile içindeki yabancılaşmanın böceğe dönüşmesinin ardından da sürdüğünü fark eder. Bu 'yeni' yaşamı da bir çözüm, bir kurtuluş değildir. Ailesi onu yine dışlamaktadır, çünkü başkalaşmış olan oğulları artık işlerine yaramıyordur. Böcek yaşamında da yalnız kaldığının farkına varan Gregor kendisiyle ve dünyasıyla barış içinde, her şeye razı yaşama veda eder...

Franz Kafka'nın,  Aralık 2013'de Remzi Kitabevi'nde  çıkan "Dönüşüm" adlı eserine Ahmet Arpad'ın yazdığı önsöz