22 Ocak 2012

Almanya'nın kayıp çocukları...

Cumhuriyet 22.01.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Günümüzde modern yaşam bilgisayarlar, cep telefonları, mesajlar, elektronik postalar ve TV kanalları arasında inanılmaz bir hızla sürüp gidiyor, modern yaşam insanı farkında olmadan kendine gittikçe daha çok bağımlı yapıyor. "Winner-Looser" (Kazanan ve Kaybedenler) kültürünün her geçen gün daha çok ağırlık kazandığı Almanya'da böyle bir günlük yaşamın getirdiği sorunların altından kalkamayan, yedisinden yetmişine bir sürü insan var! Batısının Doğusu ile birleşmesinden bu yana toplumsal sorunların büyük bir hızla arttığı ülkede milli gelirin yüzde ellisine nüfusun yüzde onunun sahip olduğu artık bilinen bir acı gerçek. Zenginle fakir arasındaki uçurumun gittikçe derinleştiğini yönetenler de kabullenmeye başladı. Resmi verilere göre Almanya'da 6 milyon çocuk ve genç fakir ailelerde yaşıyor. Bu sayı son on yılda ikiye katlanmış! Endüstri ülkeleri arasında Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada. Fakir aile çocukları sorunlu yetişiyor, yetersiz gıda alması nedeniyle sağlıksız büyüyor, okulda başarılı olamadığı için de kötü bir geleceğe bakıyor. Fakir ana babalarla çocukları toplumdan dışlanıyor. Düsseldorf'taki Katolik Gençlik Sosyal Hizmetleri adlı kuruluşun hazırladığı "Almanya'da gençler arasında fakirlik" başlıklı geniş rapora göre yoksulluk sınırında yaşayan 18 yaşından büyük gençlerden yüzde otuz dokuzunun hiçbir okuldan diploması yok! Bu ülkenin geleceği olan çocuklar giderek daha genç yaşta "kötü yola" düşüyor. On iki, on üç yaşında sigaraya, içkiye başlayanların, kaba kuvvete başvuranların, polisiye olaylara karışanların sayısı her geçen yıl hızla artıyor, çoğu eyalette ikiye katlanıyor.

İşsiz, eğitimsiz yabancı gençler daha kolay kendini bu batağın içinde buluyor. Günlük yaşamın sürekli ağırlaşan koşulları altında ezilen ana babalar "eve nasıl ekmek getireceğim" diye çırpınırken çocuklarının doğal olarak terbiyesine ve eğitimine pek zaman ayıramıyor. Küreselleşmiş bir dünyada yaşam gittikçe hızlanırken koşulları da acımasız oluyor. Sürekli para ve başarı peşinde koşan kimi ana babaya çocuk zamanla yük olmaya başlıyor! Aile içinde yalnızlaşan çoğu çocuk içine kapanıyor, kendine arkadaşı virtüel dünyada arıyor. Geleceğin toplumunu oluşturacak bu genç insanlar arasında zamanla gerçek dünyayı dışlayanlar da yok değil. Üç yıl önce Stuttgart yakınlarındaki Winnenden küçük kentinde 16 insanı kurşuna dizen on yedi yaşındaki zengin çocuğu Tim K. de işte bunlardan biriydi! Doğru dürüst aile terbiyesi almamış çocukların okulda derslere, öğretmene ve arkadaşlarına uyum sağlaması da çok zor oluyor. Onlar ailedeki gerilimi ve kendi gerçekdışı dünyalarını okula da taşıyorlar.

Ünlü çocuk psikiyatrisi Michael Winterhoff'a göre günümüz Almanyası'nda artık ilkokullarda bile sınıflar sorunlu öğrencilerle dolu! İnsanların çocuklarına çocukluklarını yaşatamadığı ülkede evlilikler gittikçe daha kısa süreli oluyor, boşanmalar artıyor, doğumlar ise hızla geriliyor! Sadece 2010 yılında 190 bin insan boşanmış.
İstatistikler Almanya'nın bugünkü 82 milyonluk nüfusunun 2050 yılına gelindiğinde 68 milyona gerilemiş olacağı haberini veriyor.

Son on, on beş yılda özellikle gençler arasında sezilen olumsuz bir görüş var: "Özgürlük, sorumluluk ve erdem uğruna savaşım vermeye değer mi?" Bu çok ürkütücü bir gelişme.
Çünkü böyle bir kafa yapısıyla büyüyen yarının gençlerinden oluşan bir toplum gittikçe daha hızla düşlerini yitirir, gelişmesi duruşa geçer ve sonunda da insanları kendilerini bekleyen sorunları çözemez duruma gelir...
www.ahmet-arpad.de

8 Ocak 2012

Şapkacı kadının yaşam öyküsü

Cumhuriyet 08.01.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Başı önünde küçük lambanın ışığında dalgın dalgın çalışıyordu. Elinde kocaman iğne, loden kumaşından bir bayan şapkasının çevresine bant dikiyordu. Kafasından bin türlü düşünce geçiyor, gözlerinin önüne hep eskiler geliyordu. Aniden bir çıngırak sesiyle irkiliverdi. Dükkâna biri girmiş olacaktı. Elindeki değerli şapkayı yavaşça masanın üzerine bıraktı, ağır ağır ayağa kalktı ve atölye ile dükkânı birbirine bağlayan birkaç basamağı dikkatle indi.
Gelenler yaşlıca iki bayandı. Üzerlerindeki giyimden varlıklı birileri oldukları hemen dikkatini çekti. Bakışlarını dükkânın raflarını, camekânlı dolaplarını dolduran çeşitli renkte, desende ve stilde şapkalarda gezdiren müşterilerine ne arzu ettiklerini sordu. Kadınlardan, diğerinden daha varlıklı olduğunu sezdiği, torununun düğününde giyeceği bir şapka aradığını söyledi. Tezgâhın üzerine şık şapkaları yan yana dizdi. Müşteri kararsızdı. Hepsini teker teker eline aldı, evirdi çevirdi. Bir an önce karar verse de elimdeki işe devam etsem, diye düşündü dükkân sahibi kadın. Müşteri önünde dizili duran şık şapkaları giydi çıkardı, yanındakine sorular sordu durdu ve sonunda birini almaya karar verdi. Ancak çantasında yeterince para yoktu, kaparo bıraktı ve haftaya geleceğini söyleyip, çıktı gitti.

Trudel Gruber yine atölyesine döndü, kafasında binlerce düşünce işine devam etti. Son aylarda nedense sık sık geçmişi anımsamaya başlamıştı. Tam altmış yıldır buradaydı, sipariş üzerine kadın ve erkek şapkaları yapmış, eskilerini tamir etmişti. Karlsruhe'nin Werder alanındaki küçük dükkânında zaman durmuş gibiydi. Perdeler, dolaplar, masalar, koltuklar, aynalar, duvar kâğıtları geçmişi, bundan 50-60 yıl öncesini anımsatıyordu.

Trudel Gruber elindeki şapkayı bir kenara bıraktı, bakışlarını boşluğa dikip, anılarında daha da gerilere gitti. Bu mesleğe atıldığı genç kızlık yıllarını anımsadı. Babasıyla annesi Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Karlsruhe'ye yerleşmiş Avusturyalılar idi. Linz doğumlu babası Avusturya ordusunda terzilik yapmıştı. Karlsruhe'ye gelir gelmez bir terzihane açmış, işleri uzun yıllar çok iyi gitmişti. Fakat 1940 yılına gelindiğinde herkes gibi Gruber'lerin de yaşamı altüst olmuştu. Nazi yönetimi genç Trudel'i Karaormanlar'da bir cephane fabrikasına çalışmaya yollamıştı. Nişanlanmayı düşündüğü sevgilisini savaşın son aylarında yitirmiş, ülkeye giren Fransızlara esir düşmüş, haftalarını aç bilaç zindanlarda geçirmişti. Sonra, barış yıllarında bir terzinin yanında çalışmaya başlamış, 1951 yılına gelindiğinde de emekli olan patronu kadından dükkânı satın almıştı. Kısa süre sonra işleri açılmış, siparişlerin altından zor kalkmaya başlamıştı. Kimi yıllar yanında 5-6 eleman çalıştırmıştı. Dehşetli bir savaşı geride bırakmış insanlar artık mutluydu, ümit doluydu. Herkes elinden geldiğince giyimine kuşamına dikkat ediyordu. Kadınlarda ve erkeklerde bir şapka kültürü oluşmuştu. Yavaş yavaş kalkınmaya başlamış Almanya'da insanlar yine terzi elinden çıkmış giysileri yeğliyordu. Hiç kimse, kadını erkeği, başında şapka olmadan evden dışarı adım atmıyordu. Fakat sonra her şey gibi insanların zevki de yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Ve 1990'lı yıllara girildiğinde moda basitleşirken, zevkler de altüst olmuştu. Son yıllarda sokaklarda artık gittikçe daha az iyi giyimli, bakımlı insana rastlıyordu. Günümüzde kadınlar, erkekler değil şapka, şık kostüm, manto bile giymiyordu. Onun evinde ise dolabı hâlâ el dikişi giysiler, birbirinden değişik şapkalarla doluydu.

Kısa süre önce dükkânını bir mobilyacıya kiralamaya karar vermişti. Adam mart ayından sonra burasını depo olarak kullanacaktı. O ise sağlığı el verdiği sürece anasının, babasının ülkesi Avusturya'yı artık daha sık ziyaret edecek, hâlâ akrabalarının yaşadığı, insanların buradakilerden daha canayakın olduğu Salzkammergut yöresindeki Attersee kıyılarında dinlenecekti. Trudel Gruber birkaç ay önce 92 yaşına basmıştı...

www.ahmet-arpad.de

25 Aralık 2011

Sinekkaydı tıraşlı Neonaziler

Cumhuriyet 25.12.2011

STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Alman ordusuna aşırı sağcıların sızdığı, 2004 yılında kapsamlı bir raporla kanıtlanmış, kimi birimlere Neonazilerin sızmış olduğu ve yıllardır önemli çalışmalarda bulunduğu gerçeği ortaya çıkarılmıştı. Günümüz Alman ordusunda askerlerin yüzde on ikisi yabancı kökenli. Alman televizyonu ARD kısa süre önce ilginç bir araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Ordu bünyesindeki sosyal bilimler enstitüsünün yeni bir araştırması silahlı kuvvetlerde yabancı düşmanlığının ve ırkçılığın son yıllarda önemli bir aşamada olduğunu belgeledi! Araştırmaya göre, ordudaki yabancı düşmanlığı özellikle temel eğitim sırasında, alt kademelerde ve Doğu Almanya'daki ordu birimlerde görülüyor. Araştırmaya katılan yabancı kökenli Müslüman askerler özellikle önlerine domuz eti konduğundan ve üstlerinin önyargılı olduğundan şikâyetçi.
 
Alman insanına yabancı düşmanı diyen, ona haksızlık etmiş olur. Ancak son yirmi yıldır toplumsal sorunların artması sonucu günlük yaşamın sürekli zorlaştığı ülkede gittikçe daha çok insan, kendine oluşturduğu "adalarda" yaşamakta. Almanlar artık sadece yabancıya değil, kendi vatandaşına da yabancı! Bu nedenle 1930'lu yıllarda atılan tohumların ikide bir yeşermesine, yabancı düşmanlığı ile ırkçılığın kendine bereketli topraklar bulmasına şaşmamak gerek. Hitler'in intiharı ile bu ülkede Nazilerin kökünün kuruduğunu sanmak da saflık olur. Ne de olsa Almanya'yı kuranların ve kısa sürede ülke ekonomisini güçlendirenlerin arasında çok sayıda kalburüstü eski Nazinin olduğu bilinen bir gerçek. Böyle bir ortamda onlarca yıldır Almanya'nın batısında ve de doğusunda Türklerin evlerine ve işyerlerine saldırıların olması, Afrikalılarla Asyalıların sokak ortasında ölesiye dövülmesi, Yahudi mezarlıklarının talan edilmesi, sinagogların yakılması na yazık ki bir yerde "olağan"! 2001'de Avrupa Komisyonu'nun İnsan Hakları Raporu Almanya'da "mide bulandırmıştı". Çünkü bu kuruluş tarihinde ilk kez, Avrupa'nın en büyük ülkesini, insan hakları konusunda kınamıştı. Raporda "Ülkedeki yabancı düşmanlığı, ırkçılık, antisemitist düşünce ve hoşgörmezlik önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" deniliyordu. Ortaya çıkan son korkutucu gelişmelerin ardından politikacılar, ülkenin doğusunda her seçimde oy oranlarını arttıran Almanya Nasyonalist Partisi'nden (NPD) yine korkmaya başladı. 2003'te ve 2006'da yasaklamak istemişlerdi bu partiyi, ancak sunulan kanıtları yetersiz bulan Anayasa Mahkemesi buna izin vermemişti. Ülkede, özellikle Doğu Almanya'daki Neonazilerin pek önemsenmediği, hatta yabancı düşmanı aşırı sağcı girişimlere göz yumulduğu, kimi yörede insanların görmezlikten geldiği şu günlerde peşpeşe ortaya çıkıyor. NPD'yi sonunda yasaklasalar da tüm dazlakları içeri tıksalar da bu işin sonu gelmez. Geri planda ipleri ellerinde tutan takım elbiseli, sinekkaydı tıraşlı, kravatlı, Mercedes'li Neonazileri değil sorgulamak, yanlarına bile sokulamazlar. Savaş sonrası Almanyası'nda üst düzey görevlere gelmesini becermişlerin torunlarına 1945'ten bu yana hiç kimse dokunamıyor. Yıllar önce: "Nasyonal Sosyalist Parti'yi yasaklamakla aşırı sağcılığın önüne geçemezsiniz" diyen Günter Grass haksız değil. Altın bin üyesi olan bu partiyi kapatınca Almanya'da yabancı düşmanlığının ve Neonazilerin bir anda ortadan kalkacağını sanmak saflıktan da öteye bir şey! Önemli olan, 15 milyon yabancı ve yabancı asıllının yaşadığı Almanya'da toplum bilincini değiştirmek, insanlara eğitim ve iş vererek ülkeyi yaşanılır yapmak... Zor bir çıkar yol! Belki de şimdi dikkatleri yine Nasyonal Sosyalist Parti'ye çekenler, gerçekte iplerin kimlerin elinde olduğunu örtbas etmek istiyorlar?
 
www.ahmet-arpad.de

11 Aralık 2011

Almanya'nın yürekli Türk Bakanı

Cumhuriyet, 11.12.2011

STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Alman bakanın masasında bir Atatürk fotoğrafı duruyor! SPD'li Nils Schmid Baden-Württemberg eyaletinde 27 Mart 2011 seçimlerinin ardından eyalet başbakan yardımcısı ve maliye bakanı oldu. Türk kökenli Tülay Schmid ile on yıldır evli. Reutlingen kentinde bir Türkiye fotoğrafları sergisinin açılışını yapan başbakan yardımcısıyla sohbet ediyoruz. Almanya'nın ilk Uyum Bakanlığı'nı gerçekleştiren ve bu bakanlığın başına da Bilkay Öney'i getiren Schmid'in Türkiye'yi iyi tanıdığı belli. Bugüne dek tam on kez ülkemize gittiğini anlatıyor: "Bütün Karadeniz kıyısını, batıyı ve doğuyu gördüm. Türkiye doğasıyla, insanlarıyla çok ilginç ve çekici bir ülke!" 

Birkaç gün sonra Malatya doğumlu Bilkay Öney'le Stuttgart'taki bakanlıktaki odasında karşılıklı oturuyoruz. Ana konumuz tabii ki uyum! Ne de olsa son yıllarda bu kelimeyi politikacılar ve medya ağzından hiç düşürmüyor. Bilkay Öney görevinin ilk altı ayında değişik projelerle dikkatleri çekmesini başardı. Bu projelerin arasında bilimsel amaçlı bir "İslam Yuvarlak Masası"nın yanı sıra Alman vatandaşlığını seçme kampanyası da var. "Çifte vatandaşlık konusu ne olacak" sorusuna: "İki yıl sonraki seçimlerin ardından kurulacak yeni meclisten böyle bir yasanın çıkacağına inanıyorum" yanıtını veriyor. "Peki, burada onlarca yıldır yaşayan, AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşları yerel seçimlerde ne zaman oy kullanabilecek" diye sorunca da, bunun çifte vatandaşlıktan daha zor olduğunu açıklıyor. "Bu konudaki yasa girişimlerimizi Merkel hükümeti ne yazık ki buza yatırmış durumda! Alman anayasasına göre Berlin'deki federal meclisin üçte ikisinin onaylaması gerektiğinden de oldukça zor!" Genç bakan Bilkay Öney çifte vatandaşlık konusunda çok duyarlı. "Aşağı Saksonya Başbakanı'nın cebinde hem İngiliz, hem de Alman pasaportu varken ben cebimde niçin Türk ve Alman pasaportlarını bir arada taşıyamıyorum" diye soruyor! 

Konuyu biraz değiştiriyoruz. Son yıllarda, yabancılar Alman toplumuna uyum sağlayamıyor, diyenlerin çoğu nedense hep Türkleri kastediyor! "Niçin diğer yabancılar değil de bizimkiler" soruma Bakan Öney: "Bunun birçok nedeni var," yanıtını veriyor. "Bizim insanımızın görünümü başka, giyimi başka, adı, soyadı başka, dini de başka… Çoğu dinibütün aile, kızlarını okul gezilerine yollamıyor, yüzme derslerine katılmasına ízin vermiyor; hatta kimi ana baba, okula giden 7-8 yaşındaki kızının başını kapatıyor. Beden eğitimi derslerine türbanıyla giren genç kızlarımız bile var." Bakan Öney'e göre toplumumuzda din önemli bir olgu. Yabancı çocukların eğitimine gelince, İtalyanlarla beraber Türk çocukları en gerilerde, fakat nedenleri pek bilinmiyor. Eyalette değişmesi öngörülen eğitim sistemiyle yabancı öğrencilerin başarı şansı artabilir. Milyona yakın satan ve baştan sona hemen hemen Türkleri eleştiren "Almanya Kendini Yok Ediyor" adlı kitabıyla zengin olan Thilo Sarrazin'in dayanıksız görüşlerini kamuoyu araştırmalarına göre Almanların çoğunluğu da onaylamakta. Sosyal Demokrat Partisi onu üyelikten atamadı. SPD'li bakan İlkay Öney: "Onun gibi bütün çılgınlar partiden atılırsa üye sayımızda büyük bir gerileme olur!" diyor… Öney atılgan, yürekli, yerine göre de kışkırtıcı, fakat düşündüğünü dolambaçlı yoldan değil, doğrudan söyleyen biri. Daha göreve geldiğinin haftasında, eyalette 58 yıl sonra seçimleri ilk kez yitirip, muhalefet koltuğuna oturan Hıristiyan Demokratlar'ın yeni dönemdeki ilk saldırılarının hedefi Türk kökenli kadın bakan Öney olmuştu. Ardından tutucu medyanın da desteği ile eleştiriler artmıştı. "Röportaja gelen gazeteciler söylediklerimin yarısını yazmıyor" diyor Öney. "Örneğin Almanya'daki çok başarılı Türklere, sporcusundan sanatçısına, politikacısından işadamlarına dikkatlerini çekiyorum…" Onun da dediği gibi son 10 yıldır başarılarıyla topluma damgalarını vuran insanlarımızdan değil Sarrazin, kitabını eleştiren en doruktaki Alman politikacıları ve dev medya organları bile tek kelimeyle söz etmiyor, nedense! Bakan Nils Schmid'e Bilkay Öney'i soruyorum. İlk aylarda yaşadığı zorluklardan, özellikle bir Türk kadının böyle bir bakanlığın başına getirilmesinden rahatsızlık duyan sağcı kesimden yakınıyor. "Umarız dayanır" diyorum. "Ben başaracağına inanıyorum" oluyor yanıtı.
www.ahmet-arpad.de

27 Kasım 2011

Koşu şampiyonu eşek Anton

Cumhuriyet 27.11.2011
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Geçenlerde Stuttgart yakınlarındaki Köngen köyünün çevresinde, havanın da güzel olmasından yararlanarak bir uzun yürüyüş yapalım dedik. Köy hafif yamaca kurulmuş. Amacımız yeşiller ve korular arasından geçerek vadiye inmek, Neckar akarsuyunun kıyısında bir yerde mola vermek. Şu sıralar yöre lokantaları kaz, ördek ve değişik av hayvanları sunuyor. Yanında da tabii piyasaya yeni sürülen leziz 2011 yöre şarapları. Yolumuz bir ara büyük bir at çiftliğinin yanından geçiyor. O gün, güzel ve güneşli havadan onlar da yararlansın diye olacak çiftliğin tüm atları dışarı çıkarılmış. Hepsi keyifle koşuşturup duruyor. Ayrı bir bölümde bazı biniciler antreman yapıyor. At terbiyesi yarışmalarına katılacak atlar engelli parkurlarda çalışıyor. Bu kadar çok güzel ve değerli atı bir arada her zaman görmek pek mümkün olamayacağı için durup seyrediyoruz. Nasıl olsa pek acelemiz yok. Birden atların arasında kahverengi, daha doğrusu boz rengi ile bir eşek dikkatimizi çekiyor. O da atlarla bir arada koşuşturup duruyor. Bir sağa gidiyor, bir sola. Atlara eşlik ediyor, peşlerinden ayrılmıyor. Sanki onlardan biri. Gözlerimizi bu keyifli eşekten ayıramıyoruz, ardı ardına birkaç fotoğrafını çekiyoruz. "Gördüğüm gibi Anton hoşunuza gitti." Bu sözler, biz fark etmeden yanımıza gelmiş olan yaşlıca bir adamın. Gülümsüyoruz, ilk kez böyle bir eşeğe rastladığımızı söylüyoruz. Sonra biz sormadan o Anton'un macerasını anlatıyor. Yaşamı boyunca mesleği gereği çok yolculuklar yapmış olan adam, Anton'a bundan beş yıl önce Nürnberg yöresindeki bir köylünün ahırında rastlamış. Köylü eşeğini işe koşuyormuş. "İlk gördüğüm anda uysal bakışlarıyla beni kendisine âşık etmişti" diye anlatıyor yanımıza gelmiş olan adam. "Sonra oralardan her geçişimde Anton'a uğradım. Günün birinde ben ona, o da bana alışmıştı. Yapacak bir şey yoktu, Anton'u buraya getirecektim." Adam sonunda onu köylüden az bir para karşılığı alır. Birkaç gün sonra evinin kapısında bir eşek durduğunu gören karısının şaşkınlıktan dili tutulur! "Benim yakındaki at çiftliğinde üç de atım vardı. Anton onlarla bir arada yaşamaya başladı..." Kısa süre sonra onda bir yetenek keşfedilir. Anton inatçı bir eşek değildir, o koşmasını çok sevmektedir. Atlarla sürekli koşuşturur, gittikçe hızlanır. Tırısı öğrenir, dörtnala koşmayı da!
Ve sahibi günün birinde Anton'la Nürnberg yakınlarında her yıl düzenlenen geleneksel Hersbruck "eşek yarışları"na katılmaya karar verir. Bu yarışlarda eşekler 400 metrelik parkurda önden koşan refakatçının peşinde beş tur atarlar. Önden giden yorulduğu için her turdan sonra değişirken, eşek koşmaya devam eder. Anton katıldığı bu ilk yarışta büyük farkla birinci olur. "Daha sonraki yıllarda buraya daha yakın Hösslinswart yarışlarına katıldık" diye sahibi anlatmasına devam ediyor. "Anton son yıllarda bütün eşek yarışlarını kazandı. Bu yıl ara verdik, başkaları da kazansın diye!" Kimi eşek yarış sırasında saatte 50 kilometre hıza ulaşır, kiminin ise bir iki turdan sonra eşek inadı tutar, bir adım bile atmaz! Boz Anton atlar arasında koşuşturmasını sürdürüyor. "Az sonra büyük ahıra çekilip dinlenecekler" diyor yanımızdaki sahibi. "Bu öğleden sonra dinlentisinde atlar uyuklarken Anton'u korur gibi çevresinde bir halka oluşturuyorlar!"
www.ahmet-arpad.de

6 Kasım 2011

İzleyiciyi coşturan Viyana operetleri

Cumhuriyet 06.11.2011
VİYANA
AHMET ARPAD
 
Yaşamasını çok seven güzel Viyanalı Gabriele, kont Balduin Zedlau ile evlidir. Ancak kontun yaşama bakışı değişiktir, Viyana kanı taşımadığı için de davranışları Viyanalı değildir, daha çok bir küçük burjuvadır! Daha evliliğin ilk yıllarında kocasıyla pek anlaşamayan Gabriele, ortak yaşadıkları kocaman villayı ve Viyana'yı terk eder, baba evine döner. Kont için bu bir şanstır! Kısa sürede kendisine genç bir sevgili bulur. Güzel Cagliari bir dansözdür, babası da Prater'de atlı karınca çalıştırır. Yeni sevgilisi hemen kontun villasına yerleşir. Ancak aklında çapkınlıktan başka bir şey olmayan Balduin bu arada uşağı Josef'in dostu, villanın hizmetçisi şakrak Pepi'ye de göz diker. Kısa süre sonra kont Balduin'in üstü Greiz eyaleti prensi Ypsheim-Gindelbach'ın, ardından da kocasını özlemiş Gabriele'nin aniden kente gelmesiyle "Viyana Kanı"nda işler tam sarpa sarar.
 
Neşeli ve alaylı şarkılar, çok hareketli danslar, yanılgılar, taşlamalar, raslantılar ve ezgilerle dolu Viyana operetleri birer vodvil sayılır, öyle bir an gelir ki konu içinden çıkılmayacak kadar karışır. Fakat sonunda her şey yine yoluna girer, herkes sevdiğine kavuşur. "Viyana Kanı"nın son perdesinde sevgililer birbirlerine haber vermeden gizlice Hietzing'deki bahçeli gazinoya giderler. Kameriyelerinde şampanyalarını içer, havyarlarını yerken işler içinden çıkılmaz olur. Çok hareketli danslar ve büyük koronun coşkulu şarkılarıyla Voksoper'de yeniden sahnelenen "Viyana Kanı" bu son bölümüyle doruğa ulaşıyor! Perde kapanırken sahnedekiler de, seyirciler de coşkulu, mutlu! Şarkıların yanı sıra konuşmaların da Viyana lehçesiyle yapılması operete tam bir neşe katıyor. Özellikle faytoncu ile güzel Cagliari'nin babası, Praterli atlıkarınca sahibi Kagler'in diyalogları kimi seyirciyi yerlere yatırıyor. Johann Strauss'un son perde için seçtiği bahçeli gazino, özel yaşamında da ailesiyle sık sık gittiği Hietzing'deki ünlü Dommayer gazinosunu anımsatır. Orta halli ve düşük gelirli Viyanalılar Prater'de eğlenirken zengin ve asiller Dommayer'in büyük bahçeli ve lüks salonlu, danslı, müzikli gazinosunu yeğlerdi...
 
Günümüz Viyana'sı birçok kentlinin müdavimi olduğu şık kafelerle dolu. Ancak içlerinde mutlaka uğranılması gereken biri var! O da, kapılarını 1950 yılında açmış, diğerleri kadar lüks ve şık olmayan, Dortheer sokağındaki Café Hawelka. Burası çok sevilen bir edebiyatçılar, ressamlar ve gençler kahvehanesi. Yıllar boyu Ernst Fuchs, ressam Hundertwasser, aktör Qualtinger, Oskar Werner, Elias Canetti, Andy Warhol, Henry ve Arthur Miller karı-koca Hawelka'ların sürekli müşterisi olmuş. Şu sıralar tarihi masalarını daha çok aydın gençler dolduruyor. Sahibi Leopold Hawelka nisan ayında 100 yaşına bastı. Her gün, birkaç saatliğine de olsa hâlâ geliyor, köşesine oturuyor. Oğlu ve torunları koşuştururken o biraz kestiriyor, biraz da yanına sokulan hayranlarıyla sohbet ediyor, onlarla fotoğraf çektiriyor.
 
Az sonra yaşlıca, iyi giyimli bir bayan gelip: "Babacığım!" diye ona sarılıyor. Sonra bana doğru dönüp: "Kızıyım" diyor. Konuşkan biri. Sohbete dalıyoruz. Annesinin ölümünden sonra kardeşleriyle arası açıldığı için kahvehaneyle pek ilgisinin kalmadığını anlatıyor. "Bütün işim babamın bakımı" diyor. Bu arada yanımıza orta yaşlı iki şık bayan sokuluyor. Hawelka'ya gülümsüyorlar: "Haydi, parka gezmeye gidiyoruz" diyorlar. Yaşlı adam homurdanıyor: "Burada oturacağım!" Kızı, gelenlerin Polonyalı bakıcılar olduğunu söylüyor. "Onların bana çok yardımı oluyor. Hem biliyor musunuz, bayanlar Katolik, babama çok iyi davranıyorlar..." Birlikte fotoğraf çektiriyoruz. Torunlardan biri, üç-dört yıl önce Hawelka'nın oğlu ve torunlarıyla çekilmiş bir afişini hediye ediyor. "Görüyor musunuz" diyor kızı, "bu fotoğraf çekilirken beni aralarına almamışlardı!" Somurtarak kahve ocağına doğru şöyle bir bakıyor. "Kadının pek önemi yoktur onlar için!"
 
www.ahmet-arpad.de

18 Eylül 2011

Şarlo'nun 'balkon konuşması'

Cumhuriyet 18.09.2011

VİYANA
AHMET ARPAD
 
Hitler 15 Mart 1938 günü Viyana Hofburg Sarayı'nın balkonundan Kahramanlar Alanı'nda kendisini dinleyen kalabalığa çok sözler verir. En önemlisi partisinin ülkeye yeni bir düzen getireceğini, işsizliğe mutlaka çare bulacağını söyler. İnsanlar onun içi boş sözlerine inanır. Hitler doğduğu ülkeyi dirençsiz teslim alır, çünkü çoğunluk onun arkasındadır. Çaresizlik içindeki toplumun peşinden gideceği başka lider yoktur. Hitler sudan nedenlerle sol görüşlü karşıtlarını ve aydınları tutuklatıp, kamplara attırır. Bilim adamları ve yazarlar yurtdışına kaçar. Avusturya'ya el koyduktan sonra o ünlü balkon konuşmasını yapan "Führer" artık iyice güçlenmiştir. Kısa süre sonra Yahudilere yapılan eziyetler artar. 9 Kasım 1938 gecesi Almanya ve Avusturya için "Kristal Gece"dir. Binlerce işyeri yağmalanır, 270 sinagog yakılır, Yahudiler öldürülür. Tam bir cinnet geçiren Hitler ve şürekâsı gerçek yüzünü çok çabuk göstermiştir! Akıllı bir propagandayla misyonlarını çok mükemmel sahneleyen Naziler, geleceğinden ümit kesmiş kültürsüz yığınların kolayca kandırılıp, elde edildiğini çok güzel başarmıştır! Almanya'da ve Avusturya'da insanların çoğunluğu bütün olumsuz gelişmelere karşın ağızlarını açmamakla, kulaklarını tıkamakla ve gözlerini kapatmakla Hitler'e destek vermiştir! Ve halkın bu ilgisizliği onun gibi bir despotun son bin yılın en dehşetli katliamını işlemesine yol açmıştır! İşte o süreçte ve ardından gelen gelişmelerde Viyana'daki ünlü "balkon konuşması" çok önemli bir rol oynamıştır!
 
Şimdi Kahramanlar Alanı'nda, Avrupa'yı Türklerden kurtarmış olan Prens Eugen'in dev heykelinin yanı başında durmuş Hitler'in o konuşmasını yaptığı -şu sıra bir restorasyon geçiren- balkona uzun uzun bakarken birden aklıma Şarlo'nun "Büyük Diktatör" filmi geliyor. Geçen yüzyılın en büyük sinema artisti ve rejisörü Chaplin 1940 yılında çevirdiği bu ilk sesli filminde Nazi Almanya'sı ve Hitler ile çok güzel alay eder. Onun diktatörlüğü ve faşistliğini alay konusu ederken, izleyiciyi düşündürür ve hüzünlendirir de. "Büyük Diktatör" sayısız unutulmaz başarılı sahne ile doludur. Üzerine dünya haritası çizilmiş büyük bir balonla dans edişi ve alandaki binlere anlaşılmaz bir dilde yaptığı "balkon konuşması" çoktan sinema tarihine geçmiş ünlü sahnelerdir! Balkondaki Hinkel (Şarlo) kimi zaman çok öfkelidir, kimi zaman çok yumuşaktır. Charlie Chaplin bu sürekli değişimle Hitler'in nasıl dengesiz birisi olduğunu göstermek ister. Hele ağzından çıkanların tek kelimesi bile anlaşılmayan "Führer"e yığının coşkuyla haykırışı bu deha insanın hınzırca bir buluşudur! Şarlo'nun ömrünün son 25 yılını geçirmiş olduğu Leman gölü kıyısındaki Vevey'deki villası şu sıralar bir müzeye dönüştürülmekte. Uzun çabaları gerektiren bu proje 2012'de meyvelerini verecek ve herkesin merakla beklediği müze Şarlo sevenlere kapılarını açacak.
 
Yolun iki kenarında duran şık faytonların arasından geçip, Ring caddesine doğru yürüyorum. O akşam Volksoper'de oğul Johann Strauss'un ünlü "Viyana Kanı" operetinin bu sezondaki ilk gecesi var, uğrayıp biletleri almalı. Viyana'da operet izlemek bir başkadır. Volksoper'de 1898'den bu yana perde hemen hemen her gece açılır, yılın 300 gecesinde Viyanalı operetlerle coşar. Çoğu temsilde sahneden sıçrayan kıvılcımla seyircilerle sanatçılar bütünleşir.
 
www.ahmet-arpad.de

21 Ağustos 2011

Dev kollarıyla yeşile saldıran ahtapot

Cumhuriyet 21.08.2011
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Alman insanın doğaya, yeşile olan sevgisi sonsuz. Türk insanı da doğayı, yeşili sever, köyünü terk etmediği sürece! Büyük kente geldi mi, hele İstanbul'a yerleşti mi, yeşil sevgisi kısa sürede beton sevgisine dönüşüverir. 1950'li yıllardan bu yana yaşamakta olduğumuz bu sevginin sonu gelmeyecek gibi! Menderes'in başlattığı "yeşilin yerine asfalt ve beton misyonu"nu İstanbullu olmayan, fakat kendilerine "İstanbul âşığı" diyen halefleri hep sürdürdü. "Mavi gözlü" Dalan'ın bir zamanlar, restore edeceğine üzerinden silindirle geçtiği ve "yeşil alan" yaptığı Haliç kıyılarına ne zaman giderseniz gidin, temiz hava almaya gelmiş Allah'ın tek kuluna rastlayamazsnız. Dalan'dan sonrakiler de yeşil yerine beton-asfalt politikasını sürdürdüler. Ve her belediye seçiminden de zaferle çıktılar! Son 15 yıldır dikilen "ucube" gökdelenlerin, açılan yolların, altgeçitlerin, tünellerin, kavşakların sonu geleceğe benzemiyor. Üçüncü Boğaziçi köprüsüyle çevreyolları ve "çevreyol manzaralı" siteleri bizi bekliyor! İstanbul çoktan bir "ahtapot" kent! Dev kollarıyla yeşil alanlara saldırıyor, kanlarını emiyor, onları yutup bitiriyor. Şehir Planlamacıları Odası İstanbul Şubesi'ne göre kentte kişi başına 1 metrekarenin altında aktif yeşil alan düşüyor. Sağlıklı bir yaşam için bu oran 10 metrekare olmalıymış. İBB'ye göre ise İstanbul'da kişi başına düşen yeşil alan 6.4 metrekare. Uçağınız İstanbul'un üzerinde inişe geçtiğinde bir aşağı bakın, Şehir Planlamacıları'na hak verirsiniz! Avrupa'nın büyük kentlerinde her insan 20 ile 45 metrekare arasından değişen yeşil alandan tek başına yararlanıyor. Resmi verilere göre Tuna kenti Viyana'nın yüzde elli biri yeşille kaplı! Bütün bunlardan niçin mi söz ettim?
 
Geçenlerde Stuttgart yakınlarındaki Horb 2011 eyalet bahçecilik gösterisinde gezinirken aklıma geldi de onun için. Tarihi kentin hemen yanı başında, Neckar akarsuyunun kıyısında on bir hektarlık yepyeni bir yeşil alan gerçekleştirildi. Üç yıllık bir çaba ve 4 milyonluk harcamanın ardından ortaya 1.5 kilometre uzunluğunda mükemmel bir park çıktı. Aşağıdan, akarsu kıyısındaki düzlükten baktığınızda evleri, duvarları ve kilise kuleleriyle tarihi Horb kentinin çok pitoresk bir görünümü var. Şimdi burada, su kenarında üç yıllık bir çaba sonucu gerçekleştirilen yeşil alan geleceğin insanlarına bırakılan çok değerli bir miras! Amaç, nehri islah ederek, kıyısını yeşillendirerek Horb'da ve çevresinde yaşayanları nehire çekmek, suyu kent yaşamının içine almak, insanlara nesiller boyu kullanacakları bir yeşil alan bırakarak yaşam kalitesini arttırmak. Eylül sonuna kadar giriş ödeyerek gezilen ve yaz boyunca bine yakın etkinlikle zengileştirilen bu bahçecilik gösterisine 200 binin üzerinde ziyaretçi bekleniyor. Sayısız tür çiçekle dolu yataklar inanılmaz renkleriyle gözleri kamaştırıyor, oluşturulan çiçek dekorasyanları bir oyunu andırıyor. Alanın bir köşesine de yörenin değişik sebzeleri ve o doğada yetişen baharatlar dikilmiş. Çocuklar oyun bahçelerinden zaman buldular mı, renkler arasında koşuşturuyorlar.
 
Almanya'nın her eyaletinde birer küçük kentte benzeri projeler sürekli gerçekleştiriliyor. Ülkede ayrıca, her yıl bir başka büyük kente de aynı projeyle yeşil alanlar kazandırılıyor. Stuttgart'ın merkezinde 10 kilometre uzunluğundaki yeşil alan ve park da bu projelerle gerçekleştirildi. Mimarlar, plancılar, doğaseverler, bahçevanlar ve yerel politikacılar bir araya geldi mi ve hepsi de iyi niyetli oldu mu, mükemmel ve kalıcı bir şey çıkıyor ortaya. Siz bana 15 milyonluk İstanbul'da tek bir büyük park göstebilir misiniz içinde çocukların koşuşturup, oyunlar oynadığı, annelerin bebek arabalarıyla gezindiği, sıralarda oturan yaşlıların, sohbet ettiği, sevgililerin el ele dolaştığı? Bu hiç gerçekleşmeyecek düşten başka bir şey değil! Viyana'da, Londra'da, Paris'te ya da 60 yıl öncesinin Taksim İnönü gezisinde sandım kendimi birden, kusura bakmayın...
 
www.ahmet-arpad.de

10 Temmuz 2011

Frisch'in izinde

Cumhuriyet 10.07.2011

ZÜRİH
AHMET ARPAD
 
Zürih kentini yukarıdan seyretmek istiyorsanız İstasyon Caddesi'nden sola sapıp, dar sokaklardan ağır ağır yürüyerek Lindenhof tepesine çıkmak en iyisi. Ağaçlar altındaki küçük park Zürih'te bir "vaha". Tarihi yapılar, büyük katedral, kentin ortasından geçen Limnat nehri buradan ayaklarınızın altında. Ötelerde Zürih'i ve gölü çevreleyen tepeler. Kışın ufukta karlı dağlar, lodos estiğinde mavimsi bir renge bürünen, kente iyice yaklaşan Alpler. Lindenhof her mevsimde güzel, huzur verici, romantik. İsviçreli yazar Max Frisch'in ölümünün ardından tam 20 yıl geçti. 2011 aynı zamanda bu ünlü edebiyatçının 100. doğum yılı da. Savaş sonrası Alman dili edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Frisch eserlerinde daha çok bireyin ve toplumun kimlik sorunlarını ele alır, ülkesi İsviçre'yi sorgulamaktan da geri kalmaz. Frisch yaşamının uzun yıllarını doğduğu kent Zürih'te geçirir, eserlerini orada yaratır. Göl kıyısındaki bu güzel kentin café ve lokantaları onun çalışma ve tartışma mekânlarıdır. Max Frisch'in izinde yapılacak bir gezintiye göl kıyısındaki Bellevue alanından başlamak doğru olur.
 
1978'de bir akşam dostu Friedrich Dürrenmatt ile yine Kronenhalle lokantasında buluşur. Dürrenmatt ona en son eseri "Okuma Kitabı"nı "eski dost ve omuzdaşım Max'a..." cümlesiyle imzalayıp verir. Frisch yazılana şöyle bir göz atar ve hiç sesini çıkarmadan lokantayı terk eder. Fakat gece yarısına doğru geri döner ve elindeki kitabı hâlâ masasında oturmakta olan Dürrenmatt'ın önüne: "Bu utanılacak bir cümle, avukatımla konuştum, 'omuzdaş' bir hakaret!" sözleriyle fırlatır ve çıkar gider. Kronenhalle günümüzde yine ünlü. Duvarlarını süsleyen değerli Picasso'ların ve Chagall'ların asılı olduğu lokanta, göl ile şehir tiyatrosu arasındaki konumu nedeniyle her zaman dolu, masalarında çoğu kez varlıklılara ve diğer ünlülere rastlanıyor. 1862'de açtığı kapılarını hiç kapatmamış olan Kronenhalle ciğer köftesinden yapılan leziz çorbasıyla da ünlü. Max Frisch'in sık sık uğradığı Zürih lokantalarından biri de Bodega Espanola. Saatlerini geçirip, kimi eserlerini kaleme aldığı, günlük gazeteleri karıştırdığı, yan masada oturanlarla politik tartışmalara girdiği Bodega 1874'te açılmış. İspanyol mutfağından spesiyaliteler ve şaraplar sunan lokanta da Kronenhalle gibi sanki hiç yenilenmemiş, geçmişini günümüze dek öyle korumuş. Göl kıyısındaki Café Odeon geçenlerde yüzüncü yılını kutladı. Onlarca yıl Zürih'e gelen ünlü mülteciler için ilk adres sayılan Odeon da Frisch'in sık sık uğradığı Café'lerden biriydi. Zürih'de Viyana kahvehanesi atmosferini arayan aydınlar için Odeon ideal bir buluşma yeriydi. Lenin, Thomas ve Klaus Mann, Albert Einstein, Franz Léhar, Arturo Toscanini, Erich Maria Remarque, Stefan Zweig, James Joyce sürekli müşterileriydi. Mülteci yazarların eserlerini basan Europa Yayınevi sahibi Emil Oprecht kitapların ilk sunumunu Cafè Odeon'da yapardı.
 
Max Frisch'in "Günlükler - 1946-1949" eserini kaleme aldığı Cafè de la Terasse bir süre önce iyice bir elden geçmiş Arnuvo salonuyla koruma altına alınmış yuvarlak bir yapı. Sütunları, büyük pencereleri ve mobilyaları kahvesini yudumlayana huzur veriyor. Frisch'in izinde yapacağınız gezinti sizi mutlaka az ötedeki dünyaca ünlü Zürich şehir tiyatrosuna da götürecektir. Romanlarının yanı sıra tiyatro oyunlarıyla da ünlenen Max Frisch'in Bertolt Brecht'ten etkilendiği söylenir. Yaşamının tam kırk dört yılını Zürih tiyatrosuna vermiş olan yazarın toplumsal eleştiri ağırlıklı sahne oyunları da çoğu kez İsviçre'de heyecanlı tartışmalara neden olmuştur. Max Frisch doğduğu ve yaşadığı, "çevresini fabrikaların değil villaların sardığı hoş bir gölün kıyısındaki" Zürih'i severdi. Kentteki yaşam, Limnat nehri, göl, dağlar ve en çok da caddelerinden geçen mavi tramvaylar hoşuna giderdi. Mavi, Frisch'in çok sevdiği renkti, kitaplarını ciltletirken hep maviyi yeğlerdi. Gençliğinde mimarlık eğitimi görmüş olan Max Frisch'in zengin arşivi günümüzde Zürih Teknik Üniversitesi'nde korunmakta. Uzun bu gezintinin ardından sıcak bir yaz gününde kendinizi serin sulara bırakmak istiyorsanız Engen'deki göl plajını, ya da 1949'da Max Frisch'in plânlarına uygun inşa edilmiş olan ve günümüzde bir kültür anıtı kabul edilen Letzigraben açık yüzme havuzunu yeğleyebilirsiniz.
 
www.ahmet-arpad.de

26 Haziran 2011

Ormanı andıran mezarlık

Cumhuriyet 26.06.2011

BERLİN
AHMET ARPAD
 
Avrupa'nın en büyük mezarlığı Viyana'daki 240 bin metrekare alana yayılan Merkez Mezarlığı'dır. Burada 3 milyon civarında mezarın olduğu söyleniyor. Avrupa'daki önemli mezarlıktan biri de 40 bin metrekare alanı kaplayan ve içinde yüz bin mezarın bulunduğu Paris'teki dünyaca ünlü Père-Lachaise'dir. Berlin Weissensee Mezarlığı da aynı büyüklükte. Ancak yüz on altı bin mezarın bulunduğu Weissensee'ye 1880'den bu yana sadece Yahudiler gömülüyor. Geçen aylarda bir belgesel film dikkatleri çekmişti. 2011 Berlin Film Festivali'nde seyirci ödülü kazanmış olan "Cennette, toprağın altında" adlı filmin konusu bu Yahudi mezarlığı idi. Berlin'i terk edip, eski Doğu Berlin'in geniş caddelerinden geçerek ulaşacağınız Weissensee semtindeki Yahudi mezarlığının geniş kapısından içeri adım attığınız anda kendinizi bambaşka bir dünyada hissediyorsunuz. Biraz şaşkın, biraz merakla çevrenize bakınırken biri hızla yanınıza sokuluyor. Adam hiç konuşmadan size kara bir takke uzatıyor. Kavrıyorsunuz, bu kipayı başınıza geçirmeden mezarlıktan içeri adım atmak yok. Hangi dinden olursanız olun, ölülere saygı gereği başınızı kapatmalısınız. Bir zamanlar İsrail'deki soykırım müzesini gezerken Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit'in başında şapka vardı. Onlardan sonra gelen Başbakan Erdoğan ise nedense müzeyi "başı çıplak" gezmişti...
 
Az sonra dev ağaçlar altındaki yollarda ilerlerken başka bir dünyadasınız. Çeşitli sarmaşığın kapatmış olduğu kara mezar taşları, mozoleyi andıran dev mezarların sağından solundan yükselen onlarca yıllık kırmızı, beyaz Alp gülleri... Mezarlar çok değerli mermer taşlarından veya granitten yapılmış, döküm parmaklıklar gümüş ve altın renginde. Kimi parmaklığın ardında yine altın boyalı yüksek şamdanlar görülüyor. Mermerlerdeki sevecen yazıtlar orada yatanları saygıyla anıyor. Taşlara itinayla işlenmiş defne ve yeşil sarmaşık motifleri de o kişiyi onurlandırıyor, ona duyulan dostluk duygularını simgeliyor. Weissensee'deki anıt mezarlar özellikle İkinci Dünya Savaşı öncesinde vefat etmiş olan, toplumun yakından tanıdığı çok varlıklı Yahudiler için yapılmış. Soykırımdan önce Berlin'de 170 bin Yahudi yaşarken, Üçüncü Rayh'ın sonu geldiğinde sayıları bin beş yüze düşmüş!
 
Küçük bir mahalleyi, mezarlıktan çok bir parkı, hatta yer yer bir ormanı andıran Berlin Yahudi mezarlığına büyük kentin kargaşasından ve gürültüsünden kaçıp, ağaçlar altında huzur içinde gezinmeye gelenler de var. Tarihi ağaçların dorukları güneşin sıcağını, çevrenin gürültüsünü önlüyor. Kuşlar için bir cennet. Ağaç doruklarına atmacalar yuva kuruyor, geceleri mezar taşları arasında tilkiler dolaşıyor. Gölgeli, serin yollarında sadece meraklılar, yabancı turistlere rastlanmıyor.
Bastonuna dayanarak yürüyen yaşlılarla, çocuk arabası süren anneler de burada nefes alıyor. Ara yolların çoğuna girmek mümkün değil. Kırılıp düşmüş ağaç dalları, yerlere kadar inmiş dev sarmaşıklar ve sürekli yayılan yosunlar sadece yolları kapatmış değil, birçok mezar taşını da altına gömmüş. Kimi kara mezar taşı öne veya arkaya eğilmiş. Az ötede yan yana iki mezarın taşları düşmemek için birbirlerine destek olmuş, baş başa vermiş iki insan gibi öyle duruyorlar.
Bu mezarlıkta yatanların yakınları Nazilerin Yahudi soykırımında gaz odalarına yollandığı, ölümden kurtulanlar da denizaşırı ülkelere kaçtığı için mezarlara bakacak hiç kimse kalmamış. Onlarca yıl sonra günümüz Berlin Senatosu çok kısıtlı bütçesinden her yıl 280 bin Avro'yu mezarların restorasyonuna ayırmaya karar vermiş. Bütün mezarlığı yok olmaktan kurtarmak için ise derhal 40 milyon Avro'ya gerek var! Almanya Yahudileri Cemaati, Berlin Weissensee Mezarlığı'nın bir an önce UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmesini istiyor.
 
www.ahmet-arpad.de