1 Haziran 2016

Hitler'in harika çocukları...

TOPLUM Gazetesi, Haziran 2016
AHMET ARPAD

Almanya son yıllarda sağa kayarken yabancı düşmanlığı hızla artıyor. Ülkenin yaşadığı NSU skandalı ve nedenleri yıllardır bir türlü aydınlığa kavuşamıyor. Bütün eyaletlere yayılan ve hızla kök salan, AfD ve Pegida'da yuvalanan aşırı sağcılar artık eyalet meclislerinde oturuyor. Aynı süreçte özellikle sosyal demokratlar kan kaybediyor. Hemen hemen tüm Avrupa'da sağ güçlenirken insan, AB'nin en güçlü ülkesi Almanya‘daki bu hızlı ve olumsuz gelişmeler acaba ürkütücü bir geleceğin bir başlangıç mı, diye düşünmeden edemiyor?

Hitler 1933‘de Almanya'ya el koyarken (!) 10 yıllık bir ön çalışma yapması gerekmişti. Büyük endüstrinin "babaları" ve çevresindeki yardakçılar sayesinde palazlanmış, onların desteğinde 13 yıl ayakta kalmıştı. Onlarsız Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası'nın orduları, Flick, Krupp ve şürekâsı olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı. 40 milyona yakın insanın ölümünden, Hitler'e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur. 1945'te savaş sona erdiğinde Avrupa bir yıkıntıydı. Dörtler'in işgalindeki Almanya'da insanlar kolları sıvar, yüz binler bombalanmış kentlerde moloz yığınlarını kaldırırken İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya'ya, Sovyetlere karşı "kale" görevini vermişlerdi. Ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi de gerekmekteydi. Hitler'e hizmet eden Alman endüstrisinin patronları hâlâ hayattaydı. O yıllarda ülkeye gerekli olanlar hapisten çıkarılıp, aklanmıştı.

Kadın gazeteci Nina Grunenberg "Die Wundertäter. Netzwerke der deutschen Wirtschaft" adlı kitabının tamamını, ABD'nin desteği ile nasyonal sosyalizmin kalıntıları üzerine Almanya'yı yeniden inşa edenlere, Nazilerle işbirliği yapmış olan bu çıkarcılara ayırmış! Grunenberg onlar için, "Komünistlerden nefret eden, solcuları sevmeyen, ataerkil düzenin temsilcileri, despot ruhlu, politik görüşleri en sağda, NSDAP üyesi insanlardı" diyor. İşte toplumun başına geçmek, nasyonal sosyalist ilkeyi Almanlara kabul ettirmeyi düşleyen Hitler için bu kişiler bulunmaz nimetti! Yetenekli mühendisler ve teknisyenlere de kucak açmıştı rejim. Onlar sayesinde Nazi Almanyası 1942-1944 arasında silah gücünü üçe katlamıştı.

Savaş sonrasında Amerikalılar bu insanların çoğuna yeşil ışık yakmıştı. Dizginler yine Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen'in elindeydi. Savaş yıllarında silah endüstrisiyle bakanlık arasındaki alışverişten sorumlu Mommsen Batı Almanya'da önce Krupp'u yönetir, ardından Başbakan Helmut Schmidt tarafından Savunma Bakanlığı'nda yüksek bir göreve getirilir. Nazilerin silahlanmadan sorumlu bakanı Speer'in "öğrencisi" Schlieker savaş sonrasında armatörlüğe soyunur. Speer'in bakanlığında mali işlerden sorumlu Hettlage, ilk Başbakan Adenauer'in mali danışmanı olur. Adenauer, Hitler'in İçişleri Bakanlığı'nda Yahudi karşıtı kararnamelerin altında imzasını atmış olan Globke'yi güvenlik danışmanı yapar. Yahudilerin elinden alınan büyük alışveriş merkezlerine konan, Hitler'in peşinden ayrılmayan Neckermann etkisini Batı Almanya'da da sürdürür. Savaş yıllarında Opel şefi olarak Hitler'in ordusuna kamyonlar yetiştiren Nordhoff da savaşın ardından Volkswagen'in başına geçirilir. 1951'de kurulan Federal Kriminal Dairesi'nde 25 SS subayı önemli görevlere getirilir. Batı Almanya'nın ilk başbakanı Konrad Adenauer'in şu sözü unutulmaz: "Temiz su yoksa kirli su dökülmez!"

Almanya'nın dünyanın en güçlü üç ülkesi arasına girmesini düşleyen ve bir zamanlar bunun gerçekleşmesi için de Ludwig Erhard döneminin özlemini çektiğini söylemiş olan Başbakan Angela Merkel, Alman kalkınmasını Hitler'in "harika çocukları"nın gerçekleştirmiş olduğunu unuttu mu acaba? Son aylardaki olay ve gelişmeler sarsılmakta olan Merkel‘e uzak geçmişi umarız anımsatır!

www.ahmet-arpad.de

31 Mayıs 2016

Kitaplar ateşe atılırken..

AVRUPA KÜLTÜR, Mayıs 2016

Ahmet Arpad

10 Mayıs 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. O akşam başlayıp 'Kitap Yakma' girişimi hemen tüm ülkeye sıçradı. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi.

Berlin Opera alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileri ile gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor. Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. Az sonra kamyonlar ateşin yanına yaklaşıyor. Kapaklar açılıyor. Kahverengi gömlekli üniversite gençleri kamyonlardan aldıkları binlerce kitabı ateşe fırlatıyor. Kara suratlı üniformalılar, tasmalarından zor tuttukları kurt köpekleri, olup biteni dikkatle izliyor. "Yüzlerce insan budalaca, hayvani bir çılgınlıkla haykırmaya başladı," diye yazar ilerde Arnold Zweig anılarında.

19 Mayıs 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. Hitler seçimlerde salt çoğunluğu elde edememişti. Ancak sol partiler arasında işbirliği sağlanamaması, bu arada Hindenburg ve tilki politikacı von Papen'in ağır endüstri kralları ile gizli anlaşması, uydurma Reichstag yangını Hitler'i yine de başbakanlık koltuğuna oturtmuştu. Hırsı sınır tanımayan Führer'in ilk işlerinden biri özgürlükçü sola ve düşünürlere karşı saldırıya girişmek olmuştu. Yüz binlerce emekçinin yanı sıra düşünürler, sanatçılar, bilim adamları tutuklandı. Kimileri sınır ötesine kapağı attı, savaş bitene dek yaşamını zorunlu sürgünde geçirdi.

"Bugün kitap yakanlar, yarın insan yakar"
10 Mayıs akşamı başlayan 'Kitap Yakma' girişimi hemen tüm ülkeye sıçradı. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi. Berlin Opera Alanı'ndan Münih Kral Alanı'na dek. Kitapların yakıldığı kentlerin tümünde üniversite vardı. Kitaplar yanarken sadece Nazi subayları nutuklar atmıyordu. Profesörler de heyecanla "Giderek artan Marksist girişimler, yıkım getiren Yahudi ruhu Almanya'yı tehdit etmekte," diye binlerce insana sesleniyordu.

Heine, Marx, Freud, Seghers, Brecht, Zuckmayer, Zxeig, Mann ve Remarque'ın havaya uçuşan eserleri alevlerde yok olurken askeri orkestralar marşlar çalıyor, insanlar hayvanlar örneği uluyordu. Naziler, "Alman düşün dünyasının çöpü," dedikleri bu yazarların sadece Berlin'de 20 bin kitabını ateşe attı. Hitler'in düşünceye baskısı 10 Mayıs 1933 gecesi kitapların yakılması ile doruk noktasına ulaşmıştır. Nazi gençlik örgütlerinin 'Kitap Yakma' uygulamasının halka anlatılan gerekçesi, Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırmaktı. Kahverengi gömlekler tüm ülkede kütüphaneleri, yayınevlerini bastılar, kitapları kamyonlara doldurup alanlara götürdüler.

Büyük ateşe atılanlar Alman dili kültür ve edebiyatlarını yüzyıllar boyu onurlandırmış edebiyatçılar, düşünür ve sanatçıların eserleriydi. "Bugün kitapların yakıldığı yerde, ilerde insanlar da yakılır," diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıktı. Sınır ötesine kaçamayanlar kampların dikenli telleri arkasında yaşama gücünü yitirdiler. Gaz odaları ve fırınlar sonları oldu. Antifaşist ve antimilitarist çağdaş Alman yazarlarının en ünlüsü Erich Maria Remarque "Hayat Kıvılcımı" adlı eserinde o günleri konu eder. 10 Mayıs 1933'de yakılan ateş 1945'e dek sönmedi, toplama kamplarının fırınlarında, bombalanan onlarca kentte yandı durdu.

Kültür cinayetine onay veren aydınlar
Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs'tan önce başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan "temizlik" için 7 Nisan 1933'te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs'tan haftalar önce Alman düşün dünyasına 'zarar veren kişiler'in listeleri hazırlanmıştı. Hermann Göring "Bürokrasinin hiçbir maddesi benim uygulamalarımı engelleyemez," diyordu. "Amacım haklıyı aramak değil. Benim tek görevim kötüyü ortadan kaldırmak, kökünü kazımak. Bunun savaşını yaparken de herhalde polisin kurallarından yararlanacak değilim."

Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı. Ancak çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir," diye yazanlar oldu. Alman ruhuna bile bile ihanet edildi. Aradan iki yıl geçtikten sonra Hitler yönetimi bir 'yasaklar listesi' yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın 'zararlı' dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

Yönetenlerin korkulu düşü kitap
Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşüdür, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Ancak kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuştur kitap. O, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır.
10 Mayıs 1933 kitap kıyımı ve ardından gelen korkunç insan kıyımı hiç unutulmamalıdır. Düşünce özgürlüğüne baskı, uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır.

15 Mayıs 2016

Sabahın köründe stres

TOPLUM Gazetesi, Mayıs 2016
AHMET ARPAD

Otobüsten indim. Hava karanlık. Henüz sabahın körü. Yolculuk Frankfurt'a. Hızlı trenin kalkmasına daha on beş dakika var. Aceleye hiç gerek yok. Merdivenleri inip ana caddenin altında uzanan pasajda yürüyorum. İnsanlar bir koşuşturma içinde. İstasyondan gelip otobüse, tramvaya, metroya gidenler. Tramvaydan trene yetişmeye çalışanlar. Metrodan otobüslere koşanlar. Stuttgart'ın göbeğindeki Klett Pasajı yerin altında üç katlı. En alt katta metro, orta katta yeraltı tramvayı, benim yürüdüğüm katta da polis karakolu, banka şubesi, berber ve kırtasiyeci, giyim ve gıda dükkânları, sayıları hızla artan ekmek-sandviç-kahve satan kayıntı büfeleri var. Sabahın bu saatinde bir yerden bir yere koşuşan insanların çoğu bu büfelere uğramadan edemiyor. Hemen hemen hepsi evden kahvaltı etmeden çıkmış, bir ellerinde kahve, ötekinde sandviç. Trene ya da metroya yetişmeye çalışırken sandviçlerini ısırıp ılık kahvelerinden bir yudum alıyorlar.

Almanya'da stres sabahın köründe başlıyor! Frankfurt üzerinden Hamburg'a giden saat 7.27 hızlı treni tam zamanında kalkıyor. Bütün koltuklar dolu. Yer ayırttığım iyi olmuş. Yola koyuluyoruz. Makinist gaza basıyor! Az sonra tren en yüksek hızına ulaşıyor. Saatte 250 km. Hava aydınlanmış, doğa kayıp geçiyor. Kimsenin dışarıyı seyrettiği yok. İşadamları bilgisayarlarını açmış, cep telefonları da çalışıyor, önlerindeki masalarda kahveler ve yarısı ısırılmış sandviçler... 100 km ötedeki Mannheim’a 36 dakikada varıyoruz! Ve kalkıştan 1 saat 17 dakika sonra da Frankfurt'tayız. İnsanlarda yine bir telaş, bir koşuşturma. Trenden inen iş adamları, bankerler hızla taksi duraklarına yöneliyor. Stuttgart'tan yola koyulup 220 km. sonra Frankfurt tren istasyonuna, oradan da 10 dakika ötedeki Hauptwache‘deki randevuma tam zamanında varmam 1 saat 30 dakika sürüyor...

O gün işimi bitirdikten sonra kenti biraz gezmeye, Städel Müzesi’ndeki Monet sergisini izlemeye karar veriyorum. Ne de olsa dönüş trenine daha 2 saat var. Frankfurt, Orta Avrupa'nın en büyük kenti olmasına karşın insanı pek çeken bir metropol değil. Onlarca kez geldim, ancak bir türlü ısınamadım Frankfurt'a. Giderek çoğalan gökdelenleri insanı altında eziyor. Hava alamıyorsunuz. Sokak ve caddeleri, mağazaları ve yapıları da çekici değil. İstasyonla Hauptwache arasında şöyle bir gezinin, pek Alman'a rastlayamazsınız. Sanki hiç kimse buralı değil. Herkes bir yerden bir yere gitmek için Frankfurt'a uğramış gibi. Uzak ülkelerden gelenler mutlaka Frankfurt Havaalanı'na iniyor ve buradan bir yerlere dağılıyor. Dört yönden gelen demiryolları Frankfurt'ta birleşiyor. İstasyon çevresindeki yapılarda pek oturan yok. Bürolar, bürolar, mağazalar, mağazalar... Ve de sayısız gece kulübü. Hiçbirinin sahibi Alman asıllı değil. Frankfurt en çok suç işlenen kentlerin başında geliyor. Yakayı ele verenlerin çoğunluğu yabancı pasaportlu...

2 Nisan 2016

Ahmet Arpad'ın "Transit" çevirisi

Çevirmenler Meslek Birliği (Çevbir), 2 Nisan 2016

Ahmet Arpad ile Nazi döneminden bir kaçış ve sürgün öyküsü olan "Transit" kitabının çevirisi üzerine konuştuk.

Damla Göl: Roman çevirmenin de tarihi bir kitabı çevirmenin de kendine has zorlukları var. Peki ikisini harmanlayan bu kitapta ne gibi biçimsel zorluklar vardı?

Ahmet Arpad: Anna Seghers'in "Transit" romanını, yazarın daha önce çevirmiş olduğum "Güven" ve "Karar" romanlarında olduğu gibi ilgiyle çevirdim. Gerek yazarın anlatımı, gerekse romanına konu ettiği 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan gerçekler yabancım olmadığı için herhangi bir zorluk çekmedim.

Damla Göl: "Mutlaka çevirmem gerek" deyip yayınevine önerdiğiniz kitaplar oldu mu? Size gelen kitap tekliflerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ahmet Arpad: Alman dili edebiyatından dilimize kazandırdığım ellinin üzerinde yapıtın çoğu tarafımdan yayınevlerine önerilmiş kitaplardır. Tabii bana gelen öneriler de oluyor. Aralarında bir seçim yaparken bunların toplumsal, insancıl ve savaş karşıtı yapıtlar olmasını yeğliyorum. Çevirilerimin içinde polisiye ve aşk romanları yoktur!

Damla Göl: Çeviri süreçlerinizi nasıl geçirirsiniz, bu süreçte muhakkak yaptığınız şeyler, ritüelleriniz var mı?

Ahmet Arpad: Sözleşmeyi imzalamadan önce kendime bir program yaparım ve çeviriyi teslim edeceğim süreci belirlerim. Çeviri süreci tabii öncelikle yapıtın konusuna ve yazarının anlatımına bağlıdır. Bundan yola çıkarak her gün ortalama kaç sayfa yapabileceğime karar veririm. Hiçbir gün öngördüğüm sayfa sayısından fazlasını çevirmem. Çeviri bittikten sonra da birkaç günlük bir 'bekleme' süreci gelir. Çevirinin tesliminden önceki son okuması bir veya iki hafta alabilir... 'Acele işe şeytan karışır' atasözü çeviri için de geçerlidir!

http://www.kitapyurdu.com/kitap/transit/386204.html


1 Nisan 2016

Mavi gözlü, sarışın

Toplum Gazetesi, Nisan 2016
AHMET ARPAD

Resmi açıklamalara inanmak gerekirse 2050 yılına gelindiğinde Almanya'da 25 milyon daha az "safkan" Alman yaşayacak. Yaşam koşulları son 15 yılda zorlaşan ülkede insanların giderek evlenmekten ve çocuk doğurmaktan kaçınması Almanya'yı yönetenleri korkutuyor. Bu "ürkütücü" nüfus gerilemesini nasıl önleyeceklerini bilmiyorlar. Bundan 80-90 yıl önce de yönetenlerin benzeri bir sorunu vardı! Birinci Dünya Savaşı'nın ardından ve yaşam koşullarının zorlaştığı 1920'li yıllarda Almanya'da nüfus büyük bir hızla azalmaya başlamıştı. 1933'te başa geçen nasyonal sosyalistler safkan Alman ırkının geleceğini güvenceye almak için doğum oranının bir an önce artması gerektiğini kafalarına koymuştu. Bu nedenle de Hitler ‘in sağ kollarından Heinrich Himmler, emri altındaki SS'lere 1935 yılında "Lebensborn yurtlarını" kurdurtmuştu. Evlilik dışı ilişkiler sonucu hamile kalanların kürtaj yapması da yasaklanınca kadınlar çocuklarını artık Lebensborn'larda dünyaya getirmeye başlamıştı. Ancak doğumun ardından annelerinin elinden alınan çocukların yetiştirilmeleri devlet sorumluluğu altına girmişti.

Savaşın başlamasıyla Himmler, işgal edilen ülkelerde görev yapan tüm SS'lerle yüksek rütbeli polislere yolladığı bir emirle onlardan, "sınır ötesi görevlerinde geleceğin Alman neslini unutmamalarını" talep etmişti. SS subaylarının yabancı kadınlarla yapacağı evliliklerden veya evlilik dışı ilişkilerden dünyaya gelecek çocuklar devlet güvencesi altındaydı. "Ülkenin parlak geleceği için safkan, güzel ve sağlıklı bir üstün Alman ırkı yetiştirmekti Nazilerin kafasından geçen" diye yazıyor Dorothe Schmitz-Köster, "Alman Anneler Hazır mısınız?" adlı kitabının önsözünde. Himmler politik amaçlı bu emriyle yakışıklı SS subaylarını zinaya teşvik ederken evlilik dışı ilişkileri de yasallaştırmıştı. Özellikle Norveç, Belçika ve Fransa'da da bu amaçla 13 Lebensborn yurdu açılmıştı.

1945'e kadar Almanya'daki yurtlarda "safkan üstün ırk" ideolojisine uygun 8 bin çocuk dünyaya gelmişti. Norveç'te babası SS subayı olan çocukların sayısı 12 bin idi. Himmler'in bu ülkeyi çok önemsemesinin ve adamlarına "Çok sayıda Norveçli kadınla ilişkiye girin" diye emir vermesinin nedeni, Norveçlilerin "güzel ırk" Vikinglerin torunu olduğuna inanmasıydı. İlerleyen savaş yıllarında Himmler'den gelen bir emirle askerler Polonya, Fransa ve Yugoslavya'da Alman'a benzeyen küçük çocukları kaçırmaya başlamıştı. Almanya'ya getirilen ve çocuksuz Nazi ailelere evlatlık verilen bu çocukların sayısı belli değil. Nazilerin düşündeki Alman'a uyması için en önemli ölçütlerden biri kafatasıydı. Alnı ile başının arkası arasındaki mesafe ne kadar uzun olursa çocuk o kadar çok "gerçek" Almandı!

Bundan bir kaç yıl önce Nazi dönemi üzerine araştırmalar yapan soybilimci Hans-Peter Wessel kendisiyle yaptığım bir görüşmede: "Almanya'da kafatası ölçmek Nazilerden önce başlamıştı" demişti. "Teyzem İrma 1924'te ortaokuldayken müdür yardımcısı Dietrich Klagges bütün çocukların kafatasını ölçmüş. Nasyonal sosyalist ideolojiyi Almanya'ya Hitler getirmemiştir. Sonraki yıllarda Braunschweig eyaleti içişleri bakanı olan Klagges, Avusturyalı Hitler'in 25 Şubat 1932'de Alman pasaportu alabilmesinde de büyük rol oynamıştır." Savaş yıllarında Danimarka'da 6 bin, Belçika'da 40 bin, Hollanda'da 50 bin kadın, Alman babadan çocuk doğurmuştu. Fransa'da ise tarihçi Fabrice Virgil‘in yeni bir araştırmasına göre SS subayları geride 200 bin çocuk bırakmıştı. Uzmanlar günümüzde 1 milyon Fransızın babasının ve dedesinin Nazi askeri olduğunu iddia ediyor! SS arşivlerine göre Rusya'da da "birkaç yüz bin çocuk" Alman babadan. Savaş bitiminde Lebensborn yurtları, buradaki anasız babasız çocuklar ortada kalmasın diye kapatılmamıştı. Çocuk sağlığı uzmanı Profesör Hellbrügge , Münih yakınlarındaki Steinhöring yurdunu gezdiğinde burada sadece sarışın, mavi gözlü ve güzel çocuklarla karşılaşmıştı. Ancak hepsi dalgın, suskun, içine kapanıktı. Hellbrügge 20 yıl geçtikten sonra o çocukları tekrar bulmuştu. Çok az "Lebensborn" çocuğu ilkokulu bitirebilmişti. Sarışın güzel çocukların zekâsı en alt düzeydeydi. Sinir sistemleri bozuk, seks yaşamları sıfır, suç işlemeye çok yatkın insanlar bulmuştu Hellbrügge. Nazilerin "safkan üstün ırk" düşü çok şükür gerçekleşmedi!

16 Mart 2016

Eine Jugend zwischen zwei Welten

Schwäbisches Tagblatt, 16.03.2016

Edzard Reuter und Ahmet Arpad sprachen im Hirsch über ihre besondere Beziehung zur Türkei. Was bedeutet Heimat für Menschen, die geflohen sind? Und wie kann die Integration von Zuwanderern gelingen? Darüber diskutierte der ehemalige Vorstandschef der Daimler-Benz AG Edzard Reuter am Montag mit dem Journalisten und Übersetzer Ahmet Arpad.

Philipp Koebnik


Tübingen. Wohl vor allem wegen ihm waren am Montag knapp 100 Interessierte in die Begegnungsstätte Hirsch gekommen: Edzard Reuter, ehemaliger  Vorstandsvorsitzender der Daimler-Benz AG und Bestseller-Autor. "Es ist sehr schön, nach 55 Jahren wieder einmal in Tübingen zu sein", freute er sich.
Edzard Reuter wurde 1928 als zweiter Sohn von Ernst Reuter, dem ehemaligen Regierenden Bürgermeister Westberlins, geboren. Vor den Nazis floh der sozialdemokratische Vater mit der Familie 1935 in die Türkei. "Es war eine Flucht, aber ganz anders als das, was die Menschen durchmachen, die heute in Europa Schutz suchen", sagte Reuter. Die Familie fuhr "hochbequem mit dem Orientexpress" nach Istanbul. "Für mich als Kind war das ein Abenteuer, ständig unbekannte Städte zu sehen und die wechselnden Passagiere zu beobachten", erinnerte sich der 88-Jährige.
Die Familie ging nach Ankara, wo Reuter aufwuchs. Schon nach wenigen Tagen habe er Kontakt zu anderen Kindern gefunden. "Wir haben uns mit Händen und Füßen verständigt." Er gewann schnell Freunde, spielte mit den anderen Jungen Fußball. Und schnell lernte er auch die Sprache. "Ich fühlte mich unter meinen Freunden zu Hause, das war meine Welt." Mit 18 Jahren ging er zurück nach Deutschland, wo er Mathematik und Physik studierte. Im Jahr 1946 trat er der SPD bei. Seit 1964 arbeitete er bei Daimler, von 1987 bis 1995 war er Vorstandschef der Daimler-Benz AG. Die Türkei blieb dabei immer seine "zweite Heimat", wie er sagt. "Nicht auf abstrakte Weise - ich fühle mich den türkischen Menschen verbunden." Vor allem die Gastfreundschaft hat ihn nachhaltig beeindruckt.
Der 1942 geborene Arpad wuchs in Istanbul auf, wo er ein deutsches Gymnasium besuchte. Sein Vater hatte als junger Mann seine Liebe zur deutschen Sprache entdeckt, die er an die Kinder weitergeben wollte. "Ich habe schon früh die deutsche Kultur und Mentalität kennengelernt, vor allem über meine Lehrer."
Mit 26 Jahren ging er in die Bundesrepublik, um eine Ausbildung zum Hotelfachmann zu machen. Bald jedoch fing er an, als Journalist für verschiedene - vor allem türkische - Zeitungen zu arbeiten und zu fotografieren. Außerdem hat er sich einen Namen als Übersetzer gemacht. Mehr als 50 deutschsprachige Bücher übertrug Arpad ins Türkische, darunter Werke von Stefan Zweig und Heinrich Böll. Für ihn sind die Türkei und Deutschland gleichermaßen Heimat. Mehrere Monate im Jahr verbringt er in dem Land am Bosporus.
Als Reuter 1946 in Deutschland ankam, sah er die vielen Flüchtlinge aus dem ehemaligen deutschen Osten. Sie hausten unter unwürdigen Bedingungen in Massenunterkünften - willkommen waren sie nicht. "Mir wurde klar, wie wunderbar Menschen miteinander teilen können, wie hässlich sie sich aber auch benehmen können."

Flüchtlinge sind keine anonyme Masse

Mit Blick auf die aktuelle Fluchtbewegung nach Europa und die Situation an der mazedonischen Grenze sagte Reuter, es werde oft vergessen, "dass es sich um Menschen handelt, nicht um eine anonyme Masse". Auf den Einzelnen und seine Geschichte einzugehen sei jedoch notwendig - und möglich.
Arpad und Reuter lernten sich 1996 kennen. Beide wollten etwas tun, um das Zusammenleben von Deutschen und Türken zu verbessern. Sie waren 1999 Mitbegründer des Stuttgarter Forums für deutsch-türkische Kulturbegegnung, das heute über 400 Mitglieder zählt.
Beide kritisierten eine gewisse "Gutgläubigkeit" unter den Politikern und den Kirchen, was den Umgang mit türkisch-muslimischen Organisationen angeht. Bei der Suche nach Gesprächspartnern dürfe man nicht unkritisch sein. Von der islamistisch orientierten Gülen-Bewegung beispielsweise müsse man sich distanzieren. Einig waren sie sich darin, dass Integration keine Einbahnstraße sei. Damit sie gelingt, müssten "beide Seiten" aufgeschlossen sein und ihren Beitrag leisten.

13 Mart 2016

'Kaldırımını süpürmek zorundasın!’

TOPLUM, Mart 2016

Bundan çok yıllar önce Stuttgart’a yerleştiğimde ilk öğrendiğim ilginç şeylerden biri kira sözleşmesinde yazan "merdivenlerin ve kaldırımın temiz tutulmasından kiracı sorumludur" maddesiydi. Sırası gelen kiracı eline süpürgesini alıp ortak merdivenleri, binanın önündeki kaldırımı tüm hafta boyunca temiz tutmak zorunda. Yaz, kış demeden. Karlı buzlu günlerde sabahın köründe, gerekiyorsa kahvaltıdan önce, yayalar ayakları kayıp düşmeden, kaldırım tertemiz olmalı. Kiracı, eğer oturduğu binanın iç avlusu varsa, orasını da süpürüp temizlemek zorunda. Sözleşmesindeki sorumluluğunu bir süre yerine getirmedi mi ev sahibi onu evden atabiliyor. Çok daireli apartmanlarda bu görevi üstlenen, çoğunlukla yabancıların kurduğu 'temizlik şirketleri’ var. Her şey Württemberg dükü Eberhard Ludwig’in 12 Ocak 1714 tarihli 'temizlik’ genelgesiyle başlamış! Dükün amacı insanlarını düzene ve temizliğe alıştırmakmış. Fransa’nın Güney Almanya sınırındaki Elsas ve Lothringen bölgesi 1871 ile 1918 tarihleri arasında Alman topraklarına katılınca temizlik genelgesi yöre halkına da uygulanmak istenmiş. Fakat Alman yöneticiler bunu Fransız halka bir türlü kabul ettirememiş!

Saraydaki süpürgeler
Ağaçların ardında, ötelerde, Tuna nehri karlar altındaki geniş vadide ağır ağır süzülüyor. Tepede, sırtını kara çamların örttüğü yamaca dayamış barok Mochental sarayı yükseliyor. Yüzyıllar boyu Zwiefalten manastırındaki piskoposların dinlenceye gelmiş olduğu saray 1985’den bu yana güzel bir kilisenin yanısıra büyük sanat galerisiyle, Almanya’nın tek süpürge müzesini de barındırıyor. Karlsruheli galerist Schrade sarayın büyük salonlarında sürekli düzenlediği sergilerde postmodernizminden günümüze, tablolardan heykellere, çok değişik sanat yapıtlarına yer veriyor. Saray kilisesi de caz konserlerine ve kitap okuma akşamlarına açık. Alt katın bütün salonlarını kaplayan süpürge müzesi görülmeye değer.  Ewald Karl Schrade 1970’li yılların sonunda çok ilgisini çeken bir süpürgeyi satın alıp evine götürürken günün birinde müze kuracağını aklının köşesinden bile geçirmemiş. Aradan geçen yıllarda dünyanın dört bir yanından dostları süpürge yollamış, kendi satın almış, böylece sayıları yüzleri geçmiş. Sağda süpürge, solda süpürge, duvarlarda süpürge, yerlerde süpürge. Ne de çok çeşidi varmış! Sapları kayın ağacından ve bambudan, hindistan cevizi ve hurma ağacı kabuğundan, fil kuyruğu ve samur derisinden, Kenya maymununun kuyruğundan... Süpürge otu yerine tavus kuşu ve deve kuşu tüyleri, kaz kanatları kullanılmış. İçlerinde bazıları var, sapları gümüş kaplama. Onlara aşık olmamak elde değil. Temizlik insanoğluna her çağda gerekli. Firavunlar süpürgeye meraklıymış, Çin İmparatorluğu'nun insanları, Sezar'ın Roması da. Süpürge, yaşamımızda vazgeçemeyeceğimiz dostlarımızdan biri.

Dışarda kış güneşinin son ışınları. Karın örttüğü doğa yavaş yavaş bambaşka renklere bürünüyor, kararıyor, uykuya hazırlanıyor. Sarayın büyük avlusunda iki tavus kuşu duruyor. Kanatlarını açmışlar, rengârenk kuyruklarını kaldırmışlar. Sanki büyülenmişler.

24 Şubat 2016

Friderike'ye Mektuplar

Radikal Kitap, 24 Şubat 2016
Selim İleri

İlkgençliğimde okuduğum incecik bir kitaptı Friderike'ye Mektuplar, Kemal Demirel'in Yankı Yayınları'ndan. Stefan Zweig ilk eşi Frederike'ye yazmış, o mektuplardan seçmeler. Bize eşsiz Zweig'ı kazandıran Burhan Arpad mı çevirmişti? Ödünç vermiştim, bir daha geri gelmedi kitap.

Şimdiyse Stefan Zweig-Frederike Zweig Mektuplaşmalar'ını okuyorum (Ayrıntı Yayınları). 1912'den 1942'ye mektuplaşmayı değerli Ahmet Arpad dilimize kazandırmış. Nefis bir sunuş yazısı, son söz ise Ahmet Cemal'in.

Otuz yılın mektuplaşması roman esintileriyle başlıyor, Zweig'ın o unutulmaz veda mektubuyla sona eriyor. O veda mektubu, ilk okuduğum günden bu yana beni kahreder. Mektuplaşmayı okurken hep Argos'taki Stefan Zweig bölümünü hatırladım, Ahmet Cemal gerçekleştirmişti, Argos'taki en acı özel bölümlerden biriydi.

Ahmet Arpad sunuşta bugünden bakıyor Stefan Zweig'a, çağımızın, günümüzün karanlığından ve Satranç yazarının daha Birinci Dünya Savaşı'ndan başlayarak, yeryüzünün nereye sürükleneceğini saptamış olduğunu vurgulayarak:

"1914'te başlayan I. Dünya Savaşı yıllarında Viyana'daki Savaş Arşivi'nde göreve alınır. Genç yazar ilk yıllarda savaşa coşkuyla bakar, fakat kısa süre sonra hatasını kavrar. Savaş karşıtı ve barışsever Zweig, I. Dünya Savaşı yıllarında doğar." O Zweig artık intiharına kadar barış için mücadele edecektir.

Yine Ahmet Arpad'dan öğrendim: Joseph Roth yazmış Zweig'a Nazilerin korkunç döneminde: "Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak."

Günlüğe düşülmüş bir not, Zweig'tan, Arpad'ın bilgilendirmesiyle: "En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması." Daha hüzünlüsü: "Bizler her yerde vatansız olacağız. Biz bugün bir hiçiz, yarın da bir hiç olacağız." Bu son cümle gerçekten çok düşündürücü. Edebiyatın silahıyla savaşların gözü kara silahları arasındaki müthiş ayrımı derinden duyumsuyorsunuz.

Mektuplaşma çekingen sevgilerle başlıyor; sonraki yıllarda evlilik, iki uygar insanın dostça ayrılması –şüphesiz o ayrılık sebebi de derinden yaralayıcı- birbirlerini hiç yitirmemeleri, yıkımdan ibaret sona usul usul, göz göre göre sürükleniş...

Serüven bilindiğinde, kederi çok daha yoğunlaşan bir mektuplaşma. Dünün Dünyası'nı iç sızıyla okumuştum. Bu mektuplaşma o iç sızısını pekiştirdikçe pekiştiriyor.

7 Şubat 2016

Üyemiz Ahmet Arpad ile Neruda ve Goethe çevirilerini konuştuk



07 Şubat 2016 
Çevirmenler Meslek Birliği (ÇEVBİR)

*Pablo Neruda – Yaşadığımı İtiraf Ediyorum
Damla Göl: Bir çevirinin çevirisini yapma kararını nasıl verdiniz? Temel aldığınız Almanca çeviri ile İspanyolca aslı arasında herhangi bir karşılaştırma, inceleme veya araştırma yapma şansınız oldu mu?
Ahmet Arpad: 1973 yılında ölen Pablo Neruda'nın anıları ilk kez 1974 yılında İspanya'da yayınlandı. Aynı yıl Almanca'ya çevrilip basıldı. Kitabın yayıncısı Luchterhand büyük bir yayınevi, çevirmeni Curt Mayer-Clason da çok ünlü bir çevirmen olduğu için Altın Kitaplar'ın isteği üzerine Almanca'dan severek ve merakla çevirdim. Bu çok ilginç kitap 1975 yılının Mayıs ayında Türk okuruna sunuldu. O günden bugüne toplam 9 baskı yaptı.
Damla Göl: Bu sonraki baskılarda herhangi bir gözden geçirme veya düzenleme yaptınız mı peki?
Ahmet Arpad: Çeviri her yeni baskıda tabii yayıncı tarafından gözden geçiriliyor, takıldıkları yerler oldu mu bana soruluyor. Bu yöntem her çeviride geçerli!
http://www.idefix.com/kitap/yasadigimi-itiraf-ediyorum-pablo-neruda/tanim.asp?sid=PZ0UGIC1A3S4PWHKYOC2
 

*Goethe – Genç Werther’in Acıları
Damla Göl: Ayrıntı Yayınları için Genç Werther’in Acıları’nı çevirdiniz. Kitap bir okur için pek çok sorgulamayı ve yürek sancılarını beraberinde getiriyor. Peki, Goethe’nin yazdıklarıyla derinlemesine uğraşan bir çevirmen bu metinle nasıl ilişki kurar?
Ahmet Arpad: Genç Werther'in Acıları Goethe'nin 1774 yılında yazmış olduğu bir gençlik yapıtı, dili ve anlatımı tabii 18. yüzyıl Almancası. Tanımayan Alman okuru yok! Almanya'da hemen hemen bütün liselerde 11. sınıftan sonra ders programında! Ben ilgiyle çevirdim...
Damla Göl: Mesela ben de bir okur olarak hüzünlendim ve sevindim Werther ile birlikte. Bir çevirmen neler hisseder metinle cebelleşirken?
Ahmet Arpad: Her yapıt çevirmeni etkiler. Böyle olmazsa iyi çeviri olmaz. Tabii bu etkileme okurdakinin aynısı olmayabilir. İlgi, etkileme ve sevdirme çeviriyi kolaylaştırır!
http://www.idefix.com/kitap/genc-wertherin-acilari-johann-wolfgang-von-goethe/tanim.asp?sid=FXD6YP2YWW8W45IEBKKG