4 Ekim 2015

Uçurum gittikçe derinleşirken

Cumhuriyet, 04.10.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD

Kadın yaşını başını almış. Yıllardır aynı yerde duruyor, Stuttgart Schloss Alanı'nın altındaki metro geçitinde gazete satıyor. Koltuğunun altındaki gazetelerin adı Kaldırım. Sık sık oradan geçtiğim için kimi gün selamlaşıyoruz.  Çene çaldığı başkaları da var. Çoğunlukla yaşlı insanlar. Arada sırada Kaldırım'ı alıp göz atıyorum. Kaldırımda yaşayan çok fakirlerin gazetesi. Toplumun  dikkatini bu insanların sorunlarına çekmek için 20 yıldır yayınlanan aylık gazete değişik destek, bağış ve ilanla yaşıyor. Bir süre önce gazete alırken yaşlı kadına sormuştum: "Nasıl dayanıyorsunuz saatlarce burada durmaya?" diye. "Mecburum" olmuştu yanıtı. "Devletin verdiği destek yetmiyor. Günde üç beş Avro da gazete satışlarından elime geçiyor." Kaldırım Stuttgart'ın başka köşelerinde de satılıyor. Satanlar yaşlı kadın gibi fakirlik sınırının çok altında yaşayanlar. Gazetedeki haber ve yazılar çoğunlukla onların zor yaşamını ele alıyor. Yaşlı kadın sekiz yıldır burada durduğunu anlatıyor. "Benim yaşımda kolay değil, fakat yine de haftanın dört günü geliyorum. Her gün 6 saat. Stuttgart'ta benim gibi gazete satan yaklaşık yüz kişi var. Önemli olan bir işe yaradığımızı hissetmek."
   
Evleri köprü altları
   
Günümüz Almanyası'nda her geçen gün daha çok insan eline geçen düşük sosyal yardım ile fakirlik sınırında, gelecekleri belirsiz bir yaşam sürdürüyor. Bunlardan yedi yüz bini tam dibe vurmuş, evsiz barksız, ailesiz yaşıyor. İçlerinden 30 bini yaşamını sokakta geçiriyor. Kar, buz ve yağmurda ormanlar, parklar, köprü altları, kapı içleri, aralıklar, alt geçitler, metro istasyonları onların barınakları. Bir zamanlar iş güç, ev bark, çoluk çocuk sahibi bu insanlar şimdi yalnız. Devletin desteği ölmemelerini sağlıyor. Almanya'nın 1990'lı yıllardan bu yana geçirdiği toplumsal değişim ülkede sorunları arttırdı, insanların yaşamını giderek zorlaştırdı, bireyin geliri azaldı, fakirlik doruğa fırladı. Resmi verilere göre Almanya'da 13 milyon insan 'fakir' kabul ediliyor. Tek başına yaşayıp da ayda 920 Avro'nun altında kazanan 'fakirler sınıfı'ndan. İki çocuklu bir ailede bu sınır 1940 Avro'dan başlıyor. AB'nün güçlü ülkesinde milli gelirin yüzde ellisine nüfusun yüzde onunun sahip olduğu artık bilinen bir acı gerçek. Zenginle fakir arasındaki uçurumun gittikçe derinleştiğini yönetenler de kabullenmeye başladı. Büyük kentlerde istasyonlarda, caddelerde, parklarda çöp kutularından boş şişe arayan yaşlı insanlar gittikçe daha çok dikkati çekiyor. Bakkala götürüp depozitini alarak günde birkaç Avro'ya sahip olmak uğruna yağmurda, karda sokak sokak, cadde cadde dolaşıyorlar. Almanya'nın zengin kentlerinden sayılan Stuttgart'ın merkezinde belediyenin açıklamasına göre 3 bin insan evsiz. Yardım derneklerinin, kiliselerin ve belediyenin gösterdiği odalarda ve yurtlarda kalıyorlar. İçlerinde içki ve uyuşturucu bağımlılarıyla sokak çocukları da var.

Fakirler ordusuna son yıllarda gittikçe daha çok yaşlı da katılmaya başladı. Mart 2015'de yapılan resmi açıklamaya göre eline geçen emeklilik maaşıyla geçinemeyen tam 512 bin yaşlı insan devletten sosyal yardım alıyor. 10 yıl öncesine göre yüzde 45'lik bir artış! Yetkililer: "Yaşlıların fakirliği gelecek 10-15 yıl içinde çığ gibi büyüyecek" diyor.

www.ahmet-arpad.de

13 Eylül 2015

Dünyanın para kasası

Cumhuriyet, 13.09.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD
 


Zürih gölünün kıyısında yaşayan dostlarımızla sık sık görüşüyoruz. Ne de olsa kırk küsur yıldır tanışıyoruz. Onlar bize geliyor, biz onları ziyarete gidiyoruz. Son bir yıldır Stuttgart'a gelmeleri "hem ziyaret, hem ticaret" amaçlı olmaya başladı. Bern hükümeti Frank'ı yüzde on beş değerlendirince İsviçreliler güney Almanya'yı tam bir kapı komşusu yaptı! Özellikle Stuttgart, Freiburg, Konstanz, Waldshut, Lörrach gibi güney kentleriyle Karaormanlar'ın dinlence yerleri onlar için çekici oldu. Günübirlik gelen İsviçreliler ceplerindeki değerli parayı fiyatların daha düşük olduğu Almanya'da besin maddelerinden giysilere, bigsayarlardan mobilyalara harcıyor. Ülkelerine dönerken sınırda %19'luk KDV'yi de geri alınca neredeyse %50'ye yakın tasarruf ediyorlar! Bu arada sınır ötesindeki evini satıp parasını Alman tarafındaki emlağa yatıranlar da var. Almanya'da oturup İsviçre'de çalışan İsviçreliler gün geçtikçe artıyor. Ancak Frank'ın değerlendirilmesi İsviçre dışsatımına yaramadı. Ülkeye gelen turist sayısından da önemli düşüşler olmaya başladı. Bir porsiyon Şnitzel'le yanında bir kadeh biraya kim 30 Avro verir? Geçenlerde bir sergi nedeniyle gittiğimiz sınır kenti Lörrach'da ısmarladığımız iki çayla iki pastaya 13 Avro vermiştik. Ertesi gün Ren'in öteki kıyısındaki komşu kent Basel'de aynı şeyler için gelen fatura tam 28 Frank'dı!

"Dünyanın para kasası"
İsviçre'nin vergi kaçıranlar için bir cennet olduğu sır değil. Ülkeye "dünyanın para kasası" diyenler var! Tüm kıtaların para babaları, uyuşturucu ve silah kaçakçıları, fakirin fakiri Afrika ülkelerinin Avrupa, Amerika destekli milyarder kralları, diktatörleri, cumhurbaşkanları, başbakanları paralarını hep sırdaş hesaplara yatırdılar. Tam 330 bankaya sahip küçücük Alpler ülkesi İsviçre'de finans endüstrisinin en 'başarılı' döneminde banka kasalarında 5 trilyon Avro yatmış olduğu bilinen bir gerçek. İsviçreli ünlü bilim adamı, politikacı ve kitap yazarı Jean Ziegler: "İsviçre insanına göre banka hesaplarının gizliliği neredeyse insan haklarına eşit bir özgürlüktür," diyor. "Ülkem 21. yüzyılda çoğu gerçeği hâlâ dışlamaya devam ediyor." Son birkaç yıldır, özellikle AB'nin ve Almanya'nın baskıları sonucu Bern hükümeti banka/müşteri sırrını biraz da olsa yumuşatmak zorunda kaldı.
 

Avrupa'nın ortasında bir 'ada'
Kendini çevresinden, komşularından hep soyutlamış olan İsviçre Avrupa'nın ortasında bir 'ada' olarak ayakta kalmayı ne olursa olsun sürdürmek istiyor. Ancak bu yalnızlığa ne süre dayanabilir, bilinemez! İç savaş yaşanan ülkelerden insanların akın akın geldiği Avrupa'da İsviçre 2014'de mülteciler yasasını değiştirerek AB'nin 'serbest dolaşım sözleşmesi'ne karşı olduğunu da gösterdi. Bir zamanlar Hitler'den kaçan Alman komünistleri ile 25 bin Yahudi´yi sınır kapılarından geri çevirmiş olan İsviçre'nin Nazilerin el koyduğu tonlarca Yahudi altınını kasalarında tâ 1990lu yıllara kadar gizlediğini de unutmamak gerek. 'Küçük ve zarif' Alpler ülkesi kalifiye eleman gereksimini de çoğunlukla Almanya'dan karşılıyor! Günümüzde iki yüz binin üzerinde Alman yedi buçuk milyonluk İsviçre'de sürekli yaşayıp çalışıyor! Sınır ötesine akın bundan altı, yedi yıl önce başlamıştı. Özellikle uzman doktorlar ve mimarlar Almanya'daki işlerinden istifa edip kazancın yüksek olduğu İsviçre'yi yeğlemeye başladı. Ayrıca Konstanz ile Freiburg arasındaki küçük kent ve kasabalardan da her sabah 17 bin insan da evinden çıkıp günübirlik sınır ötesine çalışmaya gidiyor.
 

www.ahmet-arpad.de

6 Eylül 2015

Mülteci yurtları yanarken

Cumhuriyet, 06.09.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


Nobel Barış Ödülü'nü 2012 yılında Avrupa Birliği hak etmişti. O günlerde açıklandığına göre "AB'nin insan haklarına ve demokrasiye olan katkıları" ödül verilmesinin gerekçesiydi. Günümüzde ülkelerindeki savaştan kaçan, ölmemek ve insanca yaşamak isteyen bir milyona yakın mülteci Avrupa'ya akın ediyor. Yirmi yedi AB ülkesinden sadece birkaçı onları kabul ediyor! Bunlardan biri de yabancı düşmanlığının son 15 yılda hızla arttığı Almanya. NPD, NSU, HoGeSa, Pegida... Aşırı sağcılar Almanya'da gittikçe daha çok saldırgan olurken, politikacılar karşılarında yetersiz kaldı. Bugün bir çok bölgede politikacıların değil onların sözü geçiyor, yalnız bırakıldığına inanan küçük insanlar onlara daha çok güveniyor. Bielefeld Üniversitesi'nden Prof. Andreas Zick'in açıklamasına göre özellikle doğunun 'insansız yörelerinde' son yıllarda gittikçe iyi organize olan radikal grupların 'hukuk sistemi' geçerli. Prof. Zick: "Toplum içindeki çatlağın büyüme tehlikesine 2014 sonunda dikkatleri çekmiştik" diyor.

Mülteci yurtlarını kimler yakıyor?
2012'de Almanya'da 24 mülteci yurdu saldırıya uğramış,  2015 yılının ilk sekiz ayında bu sayı ona katlamış! Çoğu yakılmış. Yabancı düşmanlığı ve ırkçılık nedense, daha çok köylerle kasabaların hızla insan yitirdiği, yabancıların pek ayak basmadığı Almanya'nın doğu eyaletlerinde kendini gösteriyor. Berlin hükümeti 1991'den bu yana özel bir yasa ile "doğunun yeniden inşaatı" adı altında vatandaşlarından 250 milyar Avro'yu toplamasına karşın nüfus azalıyor. 1991 yılında Stuttgart'tan doğu Almanya'ya tayinini isteyen bir tanışım uzun yıllardır orada bir bakanlıkta görevli. "Özellikle Mecklenburg ve Uckermark'dan her yıl ortalama 25 bin Alman batıya kaçıyor!" dedi geçenlerde. "Sokaklarda insan görmezsin!"  Özel yatırıcımlar doğuya gitmiyor, yeni iş yerleri açılmıyor, işsizlik batıdakinin iki katı. Geleceğini garanti altına alamamış insanların yaşadığı bu bölgelerde ırkçılar, yabancı düşmanları, aşırı sağcılar, neonaziler tabii cirit atıyor. Almanya İçişleri Bakanlığı'nın açıklamalarına göre ülkede 2014 yılında 130 ırkçı  saldırı olmuş. Bunlardan 61'i toplam nüfusun sadece yüzde on yedisinin yaşadığı eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti topraklarında gerçekleşmiş...

"Ayak takımına göz yummayacağız!"
Bir yıl içinde %40'lık bir artış! Mültecilerin sındığı yurtları yakanlar, onları sokakta çevirip dövenlere geçenlerde "hayvan sürüsünden farkları yok" diyen başbakan yardımcısı, sosyal demokrat Sigmar Gabriel'e hakaret ve küfür dolu mektuplar yağdı, ölüm tehditleri aldı. Bunun üzerine parti genel sekreteri Yasmin Fahimi: "SPD bu ayak takımına göz yummayacaktır!" diye tepki gösterdi. Sadece Almanya sınırları içinden bu yıl ülkeye 800 bin sığınmacının girmesi bekleniyor. Almanya hazırlıksız, AB'nin 27 üyesinden 24'ü topraklarında mülteci istemiyor. Nobel Barış Ödüllü Avrupa'da nasyonal egoizm güncel mülteci akınlarıyla ön plana çıkmaya başladı. AB içindeki ayrımcılığın "ceremesi"ni Almanya çekecek gibi. Sağcı popülizm ve sağcı radikalizmin toplumu bölme tehlikesi var. "Politika iflas ettiği anda bazı bölgelerde sağcı gruplar ve onların peşinden gidenler demokrasiyi ele alabilir" diyor profesör Zick. "Kaba kuvvetin meşrulaştığı toplum gruplarında radikal sağla mücadele edilemez." İki Almanya'nın birleşmesinin ardından çeyrek yüzyıl geçmesine karşın doğunun bazı yörelerinde "demokrasi açığı" olduğu son olaylarla kanıtlanıyor. Oralarda güçlü bir "demokrasi kültürü ve sivil toplum" oluşturmak için acaba geç mi kalındı? Düzen yıpranıp zorlanıyor mu?

www.ahmet-arpad.de

16 Ağustos 2015

'Önce çıkarlar, sonra insan hakları'

CUMHURİYET, 16.08.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


"Alman hükümeti için ekonomik çıkarlar insan haklarından önce geliyor." Bu sözler Freiburglu 'özgürlük savaşcısı' Jürgen Graesslin'in. "İnsan haklarının ayaklar altına alındığı Suudi Arabistan'a silah satıyoruz." 10 Ağustos 2015 günü Alman medyası, Merkel hükümetinin 2015 yılının ilk altı ayında 3,5 milyar Avro'luk silah dışsatımını onayladığı haberiyle çalkalandı. Bu, 2014'deki toplam silah satışına eşit. Yıl sonunda bu rakamın 6,4 milyar Avro olması bekleniyor! Dünyanın bir çok kriz bölgesinde Alman silahlarıyla insanlara ateş ediliyor. Suudi Arabistan'a silah satılmasını Başbabakan Yardımcısı ve Ekonomi Bakanı Sigmar Gabriel br kaç gün önce: "Bölgeye huzur ve denge getirmek amacıyla onayladık" sözleriyle açıkladı. Yıllardır çoğunda iç savaş yaşanan, huzursuz ülkeler Pakistan, Malezya, Afganistan, Somali, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır sadece birkaç örnek. Almanya'dan silah alanlar listesine Kongo, Burma, Endonezya, Kolumbiya, Türkmenistan, Vietnam'ı da ekleyebiliriz. Tümü de demokrasinin pek geçerli olmadığı, insan haklarının ayaklar altına alındığı bilinen ülkeler... Graesslin'e göre. "Berlin hükümeti Irak'taki peşmergeye silah yollarken sadece bu ülke için geçerli olan BM silah ambargosunu ihlal etmedi, kendi anayasasını da umursamadı."

Savaş karşıtı öğretmen
Almanya aynı umursamazlığı Cezayir'e on milyar Avro'luk silah ve mühimmat satarken, Fuchs modeli tankların Cezayir'de yapımı için sözleşme imzalarken de sergiledi. Heckler & Koch'dan aldığı lisansla G3 ve G36 tüfeklerini üreten Suudi Arabistan'ın bu silahları sözleşmeleri umursamayarak Yemen'e sattığı belirlendi. Dakikada 750 kurşun sıkan bu tüfeklerle Yemenliler iç savaşta birbirlerini öldürüyor.

Mesleği öğretmenlik olan Jürgen Graesslin çevresine topladığı 16 savaş karşıtı kuruluşla yaşama geçirdiği "Silah ticaretini durdurun!" kampanyası kapsamında Almanya'nın büyük silah yapımcısı Heckler & Koch'la da mücadele ediyor. Stuttgart yakınlarındaki 13 bin nüfuslu Oberndorf kasabası ve çevresinin en büyük işvereni olan fabrikanın son yıllarda Meksika'ya - bir bölümü kaçak, toplam değeri 25 milyon Avro - on bin adet G36 modeli tüfek yolladığı ve bunlardan çoğunun ülkenin huzursuz bögelerinde kullanıldığı ortaya çıktı. Eylül 2014'de Meksika mafyasıyla polisinin kaçırdığı 48 üniversite öğrencisini Heckler & Koch'un kaçak tüfekleriyle öldürdüğü iddialar arasında. Meksika dışında Libya'ya da yasadışı yollardan silah yolladığı belirlenen Heckler & Koch hakkında iki dava açılmasına haziran sonunda karar verildi. Davacılardan biri Jürgen Graesslin, diğeri de Almanya Savunma Bakanlığı. Heckler & Koch'un son yıllarda Alman ordusuna sattığı 170 bin adet G36 modeli tüfeğin hatalı olduğu ortaya çıktı. Arka arkaya ateş edildiğinde oluşan aşırı sıcaklık nedeniyle hedefe isabet şansı azalıyor!

Hitler'e silah üreten esirler
Württemberg Kralı Friedrich'in 1811 yılında Oberdorf'ta ilk tüfek fabrikasını kurdurtmasının ardından kasaba o günden bugüne hep silah yapımıyla ayakta durmuş. 1870/1871 Alman-Fransız savaşı Oberndorf'ta silah yapımını körüklemiş. İki dünya savaşında da yüz binlerce tüfek burada üretilmiş. Hitler'in savaşında Oberndorf'ta çalıştırılan, çoğu esir on binin üzerinde işçi cepheye tüfek yetiştirmiş.

Yılda 20 milyar Avro
Güney Almanya'da 25 bin insan silah endüstrisinde çalışıyor. Alman silah fabrikaları 100 bin kişiye ekmek parası kazandırıyor. Yıllık toplam ciro 20 milyar Avro! Amerika ve Rusya'nın ardından dünyanın üçüncü büyük silah satıcısı olan ve 2015'de bir satış rekorunun altına imza atmaya hazırlanan Almanya'nın Savunma Bakanlığı orduda kullanılan Airbus A400M uçakların, tankların, helikopterlerin, tüfeklerin sorunlu olduğunu, çoğunun yedek parça eksikliğinden tamir edilemedikleri için depolarda bekletildiğini geçen yıl itiraf etmek zorunda kaldı!

www.ahmet-arpad.de

2 Ağustos 2015

'Deli' kralın düşsel sarayı

CUMHURİYET, 2 Ağustos 2015
STUTTGART 
AHMET ARPAD

Füssen'de bir doğum gününe davetliyiz. Emekli olduktan sonra Güney Bavyera'ya yerleşmiş Stuttgartlı bir tanış 70. yaşını bu güzel kentte kutluyor. Yaklaşık otuz kişi öğle yemeğinde bir arada. Kimileri bizler gibi uzaklardan gelmiş. Lokantanın dağlara bakan bahçesinde oturuyoruz. Garson kızların getirdiği tabaklar Bavyera mutfağının leziz yemekleriyle dolu. Hava güzel, insanlar keyifli. Çene çalanlar, gülenler, kahkahalar atanlar... Daha önce tanışmayanlar kısa sürede dost oluyor. Yemeğin sonunda, biz tatlıları, meyveler beklerken iki müzisyen ortaya çıkıveriyor.  Kadın akordeon çalıyor, erkek keman. Bavyera lehçesi köy şarkıları birbirini izliyor. Anlamakta zorlanıyorum. Sanırım benim gibi masadakilerin çoğu da. Ancak bu pek önemli değil. Karınları doymuş misafirler daha da keyifleniyor. El çırpanlar, ayağa kalkıp dans etmeye çalışanlar... Az sonra müzik susuyor. Doğum gününü kutladığımız bayan ayağa kalkıyor, geldiğimiz için hepimize teşekkür ediyor. "Şimdi yemeğe içmeye bir ara vereceğiz, gezinti yapacağız" diyor. "Buyrun bizi bekleyen şu otobüse binelim. Yolculuğumuz kısa olacak." Biniyoruz. Yola koyuluyoruz. Biraz sonra otobüs Hohenschwangau kasabına ulaşıyor. Bir an düşünüyorum: Yoksa saraya mı gidiyoruz? Buralara Tegernsee kıyısında yaşadığım yıllarda bir kaç kez gelmiştim. Onlarca yıl geçmişti aradan. Fakat değişen pek bir şey yok. Doğa aynı, güzelliği hiç bozulmamış.

Mağaralı saray
Az sonra karşımızda yükselen yapı bir saray mı, yoksa bir şato mu? Bir düşler dünyasındayız.  'Eksantrik' kral II. Ludwig'in karşımızda yükselen 'eseri' sarayla şato karışımı bir yapı. Milyonlarca Markı, ülkesinin hemen hemen tüm olanaklarını, gerçekdışı gibi görünen, 200 odalı bu olağanüstü saraya harcamış. İçinde bir mağara bile var. Ona "deli'' diyenler olmuş. Salonlar, odalar, küçük ve büyük, merdivenler, yine odalar. Her yerde kraliyet sembolü kuğu figürleri... Altın, gümüş, emaye, mozaikler, şamdanlar, mumlar, sayısız kuğu heykeli. Belki de Avrupa'nın en güzel şato sarayı. Bavyera kralı II. Ludwig insanlarla bir arada değil, kendi yarattığı bir düşler dünyasında yaşamış.  İçine kapanık, utangaç, fakat kendini hep en büyük hissetmek isteyen bir Kral. İnsanlardan uzak olmayı yeğlediği için masalımsı bu sarayın duvarları ardına çekilmiş. Ancak zamanla onun bu yaşamından rahatsız olmaya başlayan yakın çevresi bir doktor heyetinin verdiği "psikolojik yetersizlik" raporuyla kralı tahtından indirmiş. II. Ludwig Starnberg gölündeki Berg şatosuna sürülmüş. Kısa süre sonra da gölde boğulmuş olarak bulunmuş. Arkasında büyük borçlar bırakarak. İşte düşler dünyasında yaşamış bir insanın hazin sonu.

Dönüş yolunda otobüste yanına oturduğum yaşlı bayanla Bavyera'nın bu çılgın kralından söz ederken, kadın aniden: "Benim de babamın sonu hazin olmuştu" diyor. Ben sorar gibi yüzüne bakınca, babasının 1930'lu yılların sonunda Starnberg gölüne yakın Bad Tölz'deki SS-Junker Okulu'nda eğitim görmüş olduğunu söylüyor. Ve laf lafı açıyor. Yetmiş altı yaşındaki kadının anlattıkları bir başka yazıya kalsın...

www.ahmet-arpad.de

14 Haziran 2015

Viyana'nın tarihi saraycıkları

CUMHURİYET, 14.06.2015
VİYANA
AHMET ARPAD

Lirik tenor Frizt Wunderlich'in "Viyana, sen benim düşlerimin kentisin..." şarkısı hep belleklerde! Tuna kenti Viyana bu günlerde, belki de dünyanın en güzel bulvarı olan Ringstrasse'nin açılışının 150. yılını kutluyor. Kenti çevreleyen, 5,3 kilometre uzunluğundaki, 57 metre genişliğindeki, baştan sona ıhlamurlarla süslü Ringstrasse'de gezinmeden, faytonla keyifli bir tur atmadan Viyana'dan dönülmez. Haydn, Mozart, Mahler, Strauss, Beethoven, Freud, Zweig, Roth, Grillparzer, Schnitzler, Klimt, Schiele, Schubert, Lang, Simmel gibi ünlülere ilham vermiş olan Viyana belki de dünyanın en güzel kenti! Tarihi bulvara sadece opera, tiyatro, üniversite, müzeler, parlamento, kiliseler, imparatorluk sarayı, kahvehaneler, ucu bucu görünmeyen parklar açılmıyor, görkemli, birbirinden güzel sayısız yapı da Ringstrasse'yi bir kolyenin incileri gibi süslüyor. Düzinelerle barok, gotik, yeni gotik, yeni rönesans, art nouveau yapı 150 yaşındaki bulvarı erişilmez yapıyor. Prenslerin, varlılıkların, ünlülerin, sözü geçenlerin saraycıkları da bu kolyeye serpiştirilmiş.

Viyana'nın göz kamaştıran yapıları

İmparator I. Franz Joseph, Osmanlı ordularının Viyana kuşatmaları sırasında önünde durmuş olduğu kent duvarlarına bir kaç yüz metre ötedeki boş alanlara 1858'de büyük ve gösterişli bir bulvar açılması emrini vermiş. O günlerde bulvar boyunca sağlı sollu uzanan çoğu arazinin Viyana'nın burjuvazisinin varlıklı Yahudilerine satılmasıyla da Habsburg monarşisi inşaatın giderlerini karşılanmış. 1865'de bitirilen bulvara, imparatorluğun başkentinde toplumun en üst katında yaşayan kömür ve tekstil patronları, çelik sanayicileri, bankerler zenginliklerini herkese göstermek amacıyla villalar, saraycıklar oturtmuşlar. On dokuzuncu yüzyıl Viyanası'nın günümüzde de göz kamaştıran bu yapıları Yunan tapınaklarını anısmatan sütunlar, heykeller, parmaklıkları altın kaplama balkonlar, fayanslar, kabartmalar süslüyor. Saraycıkların çoğu, o zaman için çok modern kabul edilen ısıtma düzenli, lüks banyolu ve tuvaletli inşa edilmiş. "Zenginlerin ışığı" elektrik yüzyılın sonunda bu lüks yapıları aydınlatmaya başlamış. Viyana'da akşama doğru etekleri yerlere kadar uzanan ipek giysili, kenarları geniş şapkalı şık hanımefendiler, üniformalı yakışıklı süvari subayları, ellerinde bastonları kırıtkan snoplar, uzun çizmeli, dar giysili hafif kadınlar bulvarın geniş kaldırımlarını doldurmuş. Sohbet toplantıları, oda konserleri, okuma akşamları saraycıkların salonlarında, gizli buluşmalar, iş görüşmeleri bulvarın kahvehanelerinde yapılmış.

Antisemitizmin ilk tohumları

Dorotheer sokağındaki Yahudi Müzesi'nde şu günlerde çok kapsamlı bir ‘Ringstrasse' sergisi var. Salonlarında dolaşırken yeni şeyler öğreniyoruz. On dokuzuncu yılın ortalarında Tempel sokağındaki sinagoğun temeli için Kudüs'teki Zeytin Dağı'ndan getirilen taşların bazıları Ringstrasse'de 1879'da ibadete açılan Votiv kilisesinin temelinde de kullanılmış. Çoğu Yahudilere ait saraycıklar bugün Unesco kültür mirası bulvarı süslemeye devam ediyor. Todesco, Goldschmidt, Springer, Epstein, Gomperz, Colloredo, Mansfeld, Dumba, Ephrussi, Biedermann, Helfert, Königswarter, Leitenberger, Wertheim, Württemberg bütün görkemleriyle Viyana'nın güzelliğini günümüzde de kanıtlayan, hepsi birer eşsiz sanat eseri yapılar.Yahudi burjuvazisi olmasaydı acaba Viyana bugün böyle güzel bir bulvara sahip olur muydu? Avusturya-Macar İmpartorluğu döneminde Bohemya, Moravya, Macaristan ve Galiçya'dan gelen Yahudilerin zamanla sadece ekonomiyi değil, sanat ve kültür yaşamını da önemli derecede etkilediği Viyana'da antisemitizmin ilk tohumları 20. yüzyılın başında atılmış. Belediye başkanı Karl Lueger'in 1916'daki "Viyana'yı Büyük Kudüs yaptılar... Peygamberimizi öldürdüler... En son Yahudi yok olduğunda antisemitizm de sona erecektir..." sözleri bugün arşivlerde. Dorotheer sokağındaki sergi, Hitler'in Avusturya'ya el koymasıyla kültürlü ve varlıklı bu insanların toplama kamplarına yollandığını, Nazi güruhunun villalarını yağma ettiğini de anımsatıyor...

www.ahmet-arpad.de

7 Haziran 2015

'Olaylar 1933 sonrasını andırmaya başladı'

Cumhuriyet 07.06.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


Bir rastlantı sonucu Doğu Almanya'da 2011 yılında neonazi NSU grubunun 2000-2006 yılları arasında biri Yunan, sekizi Türk, yabancı kökenli dokuz insanı öldürmüş olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak bu cinayetlerin ardından Alman makamlarının yıllarca yanlış iz sürdüğü Mayıs 2013’de Münih'te başlayan, geçenlerde 215 duruşmayı geride bırakan ve Ocak 2016'ya kadar sürmesi beklenen dev davada kanıtlandı. Hepsi bu kadar! Çünkü iki yılda bir arpa boyu yol alındı. Tanıklık yapması beklenen üç kişi arka arkaya aniden yaşamlarını yitirdi! 2007’de Stuttgart’ın kuzeyindeki Heilbronn’da bir kadın polis öldürüldü. Katillerinin sekiz Türk’ü öldüren Neonazi NSU grubunun üyeleri olduğu cinayetten ancak 4 yıl sonra ortaya çıktı. Bir süre sonra da cinayetle ilgilenen polislerden ikisinin ırkçı örgüt, gizli tarikat Ku Klux Klan’ın Stuttgart koluna üye olduğu, yirmiye yakın Stuttgartlı polisin de geçici süre için bu örgüte katıldığı tespit edildi. Ardından kurulan Eyalet Meclis Araştırma Komisyonu, Federal Meclis NSU komisyonu gibi uğraşıp duruyor, fakat ortaya ipe sapa gelen bir şey çıkaramıyor.

"Olaylar 1933 sonrasını andırıyor”

2006 yılında Doğu Almanya'da aşırı sağcıların sokak ortasında Anne Frank'ın kitabını yakmasının ardından Almanya Yahudileri Merkez Konseyi başkanı Charlotte Knobloch: "Günümüzde doruk noktasına ulaşan aşırı sağcı ve antisemitist olaylar neredeyse 1933 sonrasını andırmaya başladı" diye konuşmuştu. 19. yüzyıl Alman edebiyatının önemli isimlerinden Heinrich Heine’nin: "Bugün kitap yakanlar, yarın insan da yakar" sözlerini Hitler 80 yıl sonra gerçekleştirmişti! Önce kitapları yakmıştı, sonra da insanları! Günümüz Almanyası’nda mülteci yurtları yakılıyor. Federal İçişleri Bakanlığı’nın Ocak 2015’de Solcu Parti’nin soru önergesine verdiği yanıta göre aşırı sağcılar sadece Kasım 2014’de yabancılara yönelik 1202 saldırıya imza atmış! Aynı bakanlık 2014’de tam 1275 Yahudi karşıtı saldırı belgelemiş. Almanların yüzde kırkbeşi: "Yahudiler bugün de ülkede çok etkili” diye düşünüyor. Anayasayı Koruma Örgütü yabancı düşmanı eylemlere hazır 9,600 aşırı sağcının varlığından söz ediyor.

Aralık 2014 verilerine göre Almanların yüzde kırk üçü: "Müslümanların sürekli arttığı ülkemde kendimi yabancı hissetmeye başladım” diyor. Son yıllarda yaşanan olumsuz gelişmelerin ardından ülkede gittikçe daha çok tutucu görüşlü insanla aşırı sağcının sokağa dökülmesine, kol kola girip İslam, yabancı ve sığınmacılar karşıtı mitingler yapmasına şaşmamak gerek. Büyük partiler üye yitirirken sağcı popülist parti AfD yeni üyeler kazanıyor. Nedense bir türlü önüne geçilemeyen yabancı düşmanlığını görünce insan düşünmeden edemiyor, acaba Almanya 2001’de Avrupa Komisyonu’nun: "Ülkedeki yabancı düşmanlığı, ırkçılık, antisemitist düşünce ve hoşgörmezlik önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" açıklamasını hiç umursamadı mı?

Toplum bilincini değiştirmek zor

Yedi buçuk milyon yabancının yaşadığı Almanya'da toplum bilincini değiştirmek kolay değil gibi. Ülkedeki yabancı düşmanlığının, ırkçılığın ve antisemitizmin neden olduğu sorunların altından kalkmak neredeyse olanakdışı. Neonazilerin, özellikle Almanya’nın doğusunda attığı tohumlar çok kolay yeşeriyor. Aşırı sağcı partileri, grupları yasaklasalar da, dazlakları içeri tıksalar da bu işin sonu pek gelmeyecek gibi. Geri planda ipleri ellerinde tutan takım elbiseli, sinekkaydı tıraşlı, kravatlı, Mercedes'li Neonazileri değil sorgulamak, yanlarına bile sokulamazlar. Savaş sonrası Almanya'sında üst düzey görevlere gelmesini becermiş eski Nazilerin "çocuklarına" ülkede hiç kimse dokunamıyor... Almanya'nın giderek artan toplumsal sorunları çok karmaşık. İç içe geçmiş. Tam bir arapsaçı.

www.ahmet-arpad.de

17 Mayıs 2015

Nepal hep anılarımda

CUMHURIYET, 17.05.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD

"Eğer Lukla havaalanı bugün de açılmazsa daha fazla beklemeyin" diye konuştu siyah deri ceketli adam. Nepal'in başkenti Kathmandu'nun havaalanında Hintli pilot Tseng ile pistin kenarında bir aşağı, bir yukarı dolaşıyorduk. Niyetimiz Everest dağı yakınlarında, 3200 metre yükseklikteki Lukla'ya uçmaktı. Dağlar arasına sıkışmış Lukla'dan da yedi günlük bir yürüyüşle Everest ana kampına varacaktık. Namche Bazaar, Thame, Kumjung, Tengpoche, Pangpoche ve Pheriche üzeri yapılan bu trek üç bin ile dört bin metrenin üzerindeki küçük yerleşimler ve büyük manastırlar arasından geçiyordu... Bu okuduklarınız anılarda kaldı. Çok gerilerde. Yine de bugünkü gibi hep canlı.

"Ağabeyimi depremde yitirdim"
Nepal'deki deprem felaketini duyar duymaz telefona sarıldım. Fakat Pokhara'ya ulaşmak olanakdışıydı. Defalarca aradım Chyangba Lama'yı. Cebinden, evinden. Tüm akşam. Hatlar çalışmıyordu. Ertesi gün, iki gün sonra. Aralıksız. Yolladığım e-postalara yanıt gelmedi. Tanışların tanışlarını aradım Pokhara'da, Kathmandu'da. Almanya'dan, İsviçre'den birilerine ulaştım. "Bana rehber Chyangba Lama'yı bulun" diye ricalar ettim. Bir hafta sonra, deprem felaketine o da kurban gitmiş olacak, dedim kendi kendime ve aramaya hüzünle son verdim. Ve tam on gün sonra aniden telefon çaldı. Hattın öteki ucundaydı bir zamanlar rehberliğimizi yapmış olan Chyangba Lama! Sesi kısıktı, zor anlaşılıyordu. "Merak etme, biz yaşıyoruz" dedi ve hat kesildi. Çocukluğunda anne babasıyla Tibet'ten Nepal'e sığınmıştı. Çin'in baskısından kaçmışlardı. Yüce dağlarda trek yapanların yüklerini taşıyordu. Doğru dürüst bir iş bulamamıştı. Okuması yazması yoktu. Tek odalı evinde karısı ve üç çocuğu eline bakıyordu. Chyangba Lama'yı uzun yıllar önce bir Annapurna yürüyüşünde tanımıştım.

Cana yakın, alçak gönüllü
Ben anılarımda Nepal'de gezinirken e-posta geldi. Yazdıkları üzücüydü. Yakın akrabaları Rasuwa'da yaşıyordu. Kathmandu'nun kuzeyinde, Himalaylar'ın eteklerinde. Oradaki babaevi yerle bir olmuştu. Fakat en kötüsü, bir kaç gün önce Langtang'a gitmiş olan ağabeyi ile eniştesi depremde yaşamlarını yitirmişti. Ailenin en yaşlısı, 88 yaşındaki anneleri bahçede olduğu için şimdi yaşamdaydı. Chyangba Lama hem hüzünleniyordu, hem de seviniyordu.

Cana yakın, güler yüzlü, alçak gönüllü bu insan yıllarca önce Annapurna ana kampına yaptığımız uzun yürüyüşte bize eşlik etmişti. Lukla havalanı üç gün boyunca açılmayınca planlarımızı değiştirip batıya, Nepal'in ikinci büyük kenti, Fewa gölü kıyısındaki Pokhara'ya uçmuştuk. Otuz beş dakikalık uçuş süresince gözlerimizi, bir kolyenin bembeyaz incileri örneği yanyana sıralanmış Himalaya doruklarından, 3 bin metre aşağıdaki pirinç ekili yemyeşil basamaklardan ayıramamıştık. İki gün sonra da Chyangba Lama'nın peşinde Pokhara'dan yola çıkmış, yüksek dağ köylerine tırmanmış, karlı yamaçlardan düşen çağlayanların altından geçmiş, kocaman ağaçlarda daldan dala atlayan maymunlara el sallamış, köpüre köpüre akan ırmakların buz gibi sularını okşamıştık. Sonra dorukları gökyüzünün mavisi delen, dünyanın en yüce dağlarıyla gözgöze gelmiştik. Annapurna South (7200 m), Hinnchuli (6400 m), kutsal Machhapuchare (7000 m) karşımıza dikilmişti. Lodge denen tahta dağevlerinde uyku tulumlarında düşlere dalmıştık.

İki haftanın sonunda küçük uçağımız Pokhara'dan havalanırken Chyangba Lama bize uzun uzun el sallamıştı. Kathmandu'daki son haftayı dinlenerek, gezinerek geçirmiştik. Evlerinin tahta işçiliği bir elsanatı harikası Baktapur'a, Hindular için kutsal, kubbesi altın tapınağı ve nehir kıyısındaki ölü yakma yerleri ile ünlü Pashupatina'ya, Tibetli rahiplerin yaşadığı ve korunan Rhesus maymunlarının ziyaretçilerin peşini bırakmadığı Swayambhunath budist tapığının 365 basamağını tırmanmış, Patan'ın loş sokaklarında başıboş gezinmiştik... Doğası eşsiz bu küçük ülkenin insanları da eşsiz. Güleryüzlü, nazik ve alçakgönüllü. Onlar şimdi çok acı çekiyor. Chyangba Lama ve ailesiyle ilişkimiz hiç kopmadı. Elimizden geldiğince destekledik onları. Üç çocuğu da eğitimli, okuma yazma bilmeyen bu insan gurur duyuyor onlarla...

www.ahmet-arpad.de

3 Mayıs 2015

'Yeter ki o adamların eline düşmeyelim'

CUMHURİYET, 03.05.2015
MÜNİH
AHMET ARPAD

 Viyanalı Yahudiler Klein ve Feix'ın 1873'de açmış olduğu lüks otel Metropol'ü, Avusturya'ya 1938'de el koyan Naziler Alman ordularının işgalindeki toprakların en büyük Gestapo merkezine dönüştürmüştü. Savaşın son günlerine kadar Hitler'in adamları düşünceleri işlerine gelmeyen binlerce aydını burada sorgulamış, işkenceden geçirmişti. Mart 1945'de bombalanan Hotel Metropol günümüzde artık sadece anılarda yaşıyor. Şu sıralar da Münih Edebiyat Evi'ndeki Stefan Zweig sergisinde... Salzburg Stefan Zweig Centre müdürü Dr. Klemens Renoldner'in küratörlüğünü yaptığı serginin ana konusu, bu insancıl yazarın son yılları. Savaş boyunca salon ve odalarında faşist terörün estiği lüks otelin büyük bir maketi serginin odak noktası.

Askılarda Gestapo paltoları
Askılarda Gestapo polislerinin, etekleri yerlere kadar uzanan, kahverengi ve kara deri paltoları asılı. Vitrinlerde Zweig'ın çok değerli koleksiyonundan otografiler. Hesse, Hauptmann, Kafka, Mann imzalı... Duvar kenarlarında sandık ve kartonlarda eski fotoğraflar, kartpostallar, vitrinlerde Zweg'ın iki pasaportu, parmak izleri, not defterleri, mektuplar, Dünün Dünyası ile Satranç Hikayesi'nin, üzerinde Zweig'ın düzeltmeler yapmış olduğu, ikinci eşi Lotte'nin de daktiloya çektiği sayfa sayfa müsveddeler... Uzun duvarda, Avrupa'ya bir daha dönmemek üzere bindikleri "Scythia" transatlantiğinin dev fotoğrafı. Başka bir köşede, Brezilya'ya yerleşmeden önce Temmuz 1941'de uğradıkları ve yanında 1,5 ay kaldıkları, ilk eşi Friderike'nin New York yakınlarındaki villasının bahçesinde üvey kızı Suse Höller-Winternitz'in çekmiş olduğu fotoğraf. Zweig biraz düşünceli, gülümsemeye çalışıyor!


'O adamların eline düşmeyelim'
Dışavurumcu ressamlar Macke & Marc'ın dostlukları sadece dört yıl sürmüştü. İkisi de 1914'de severek gittikleri savaşta yaşamlarını yitirmişti. Ancak bu kısa dostluk çok verimli olmuş, sanat yaşamlarında onları doruğa çıkarmıştı. Zweig sergisine gelmeden önce Lenbach Sanat Galerisi'ndeki ortak Macke & Marc sergisini izlemiştik. Çoğunluğu ünlü tablolardan oluşan dev sergide ikiyüze yakın yapıt sanatseverlere sunuluyor. Manzara, natürmot, nü tablolar çok canlı, yaşam dolu. Macke'nin İsviçre'nin Thun gölü kıyısında yarattıkları ışıl ışıl, göz kamaştırıcı. Marc'ın o dönem tablolarında da değişik renkler bir bütün oluşturuyor. Dışavurumcu genç ressamlar kübizm, fütürizm ve fovizmin de etkisinde kalmış. Geçen ay Basel'de izlediğim dev Gauguin sergisi kadar ilgi çekici bir sergi. Ancak Münih'te bir metro tünelinin hemen yanında, iki kat yerin altındaki, 110 metrelik upuzun salonda izleyiciler olağanüstü yapıtlara ne yazık ki pek ısınamıyor. Macke & Marc & Zweig sergilerinin ardından ünlü aşçı Alfons Schubeck'in Orlando'sunda yemekteyiz. Davet eden tanış Zweig'ın üvey kızı Suse Höller-Winternitz'in yakın bir akrabası. Konumuz tabii Avrupa'dan kaçarken: "Yeter ki o adamların eline düşmeyelim" diyen insancıl yazar...


www.ahmet-arpad.de

12 Nisan 2015

'Çalışmayana ekmek yok'


Cumhuriyet 12.04.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


1970 yılında Stuttgart istasyonunda trenden indiğinde elinde tahta bir bavul, cebinde de biraz para vardı. Fakat istekliydi, yetenekliydi ve çalışkandı. Onu bekleyen gizem dolu zor yaşamın üstesinden geleceğini biliyordu. Deneyimliydi, diplomalıydı ve İstanbul Hilton'dan bonservisliydi. Bundan 45 yıl önce Stuttgart'a ayak basan genç Burhan korkusuzdu. Henüz 16 yaşında Kastamonu'dan İstanbul'a geldiğinde tek amacı aşçı olmaktı. Ağabeyi Küçük Bebek'te lokanta işletiyordu. Fakat Burhan "akraba yanında çalışılmaz" deyip orada işe başlamaz. Çalışkanlığı, yeteneği ve güleryüzü ile kendi yolunu çizer. Yanında başka aşçılarla villalardaki zengin davetlerinde mutfaktan çıkmaz. Maçka Palas'ta, Bostancı'nın köşklerinde varlıklılara yemek pişirir. Bir zaman sonra Suat Hayri Ürgüplü'nün yanına girer. Yeşilyurt'taki villasında patronunun misafirlerine yeteneğini kanıtlar. Suat Hayri Bey Ankara'da senato oturumlarına gittiği günlerde tek başına Yeşilyurt'un keyfini çıkarır. Sonra aşçılık diploması, Hilton yılları ve birilerinin aracılığı ile geldiği Almanya... Stuttgart'ın değişik lokantalarında Alman mutfağını öğrenir. "Çalışmayana ekmek yok" deyip girdiği her yerde kendini sevdirir. Ve sonunda yöresel mutfağı yeğler. 1990'lı yılların başında Burhan Stuttgart'ın merkezinde kendi işini kurar. Küçük lokantasının adı kısa sürede duyulur. Masalar hiç boş kalmaz. Almanlar, önce biraz kötümser olsalar da kısa süre sonra bir Türk'ün pişirdiği Alman yemeklerinin tadına doyamazlar. Burhan işini geliştirir. Taşındığı yeni yer diğerinin üç katı büyüklüğündedir. Burası da dolup dolup boşalır.

Ağzının tadını bilen Almanlar Burhan'a gidiyor
Bugün Almanya'da resmi verilere göre tam 274 "yıldızlı lokanta" var. Çoğu kendi buluşları olan 'modern' yemekleri zengin müşterilerine sunuyorlar. Yöresel mutfağın temsilcileri ise gittikçe azalıyor, gerçek Alman mutfağı yok oluyor. İşte Kastamonulu aşçı Burhan'ın başarısının gizemi, bu boşluğu doldurmak. Bir kaç yıl önce yine kent merkezine döndü. Büyük bir Alman lokantasını devraldı. Stuttgart'ta ağzının tadını bilenler yine Burhan'a gidiyor. Öğle akşam masalar dolu. Haftanın hangi günü giderseniz gidin, rezervasyonsuz yer bulmanız güç. Ünlüler müşterileri. Ağzının tadını bilen politikacısı, sanatçısı, futbolcusu en iyi yöresel yemeği pişiren Türk'e gidiyor. Alman medyası da onu çoktan keşfetti. Gazeteciler, televizyoncular radyocular sık sık uğruyor lokantasına. Porsiyonlar büyük olsa da hafif, sindirimleri kolay. Et yemekleri az yağlı, yanında bol sebze. Hele bir patates salatası var ki, yeme de yanında yat! Hiçbir Alman aşçının yapamayacağı kadar leziz.

Şu sıralar Burhan lokantasını kendi gibi aşçı olan oğlu Fuat'a bırakıyor. Bu "devir teslim süreci" yavaş yavaş gerçekleşiyor. Yemeklerin tadında hiç değişme yok. Hâlâ 20 yıl önceki gibi leziz. Devamlı müşterilerine yenileri katılıyor. O ise artık mutfağa daha az giriyor. Oğluna öneriler veriyor, yapılanlara uzaktan bakıyor. Tanışlarını kapıda karşılıyor. Masalarına oturup çene çalarken bir gözü mutfakla serviste! Bana kalırsa, uzun yıllardır tanıştığım Burhan, geleneksel Alman mutfağını kurtardığı için madalya vermeleri gereken birisi! Artık daha sık gidiyor Türkiye'ye dinlenceye. Kimi zaman birlikte uçuyoruz Dalaman'a. O taksiden Marmaris'te iniyor, ben devam ediyorum yoluma. Datça'ya..!

www.ahmet-arpad.de