6 Mart 2012

Bir Cumhuriyet okurundan...

06.03.2012, Ümit Sariaslan

Değerli Yazar, Yüreğinin Işığı Diline Vuran Evrensel Yurttaş, Sevgili Ağabey,

Size gecikmiş; ama, geç kalmamış bir mektup okurunuzdan...

Her yazınızı dünün tarihini yaşama taşıyan, yarının ışıklı dünyasında göverecek yeni hayatlara bir ileti gibi okur ve algılarım. Dahası dünden yarına uzanan, bir özden uyarı ve öneriler bütünü gibi. Yazın tadının yaşam sorumluluğuyla kuşatıldığı, kendimizin olanın ötekinin de olduğu bilincinin nabzının vurduğu yazılar bunlar. Bu karşılıklı konuşlanmanın, algı ve alımlama ilişkisinin ardında kuşkusuz o yazıları besleyen kaleme çekilen mürekkebe aşinalığın getirdiği bir yakınlık duygusu da etkili oluyor. Ama, salt yakınlıkla başlayıp yakınlıkla bitecek bir yaşamsal al-ver işi değil ki o yazılardan yansıyan?..

İşte geçti bir 23 Şubat daha! Zweig’ı yine altın anımsamalarla çerçeveli bir temiz sayfanın içinde taşıdınız tertemiz sabahların esinli eşiğine. Ya biz neyle uğraşıyoruz. Hep 23+5 rakamıyla! O aydınlık yüreği, karanlıkta ışıyan cevher gibi, çağın kirlenmiş kandolaşımı arasında bir an durup düşündük mü yeniden?.. Zamanın dünü güne, günü geleceğe bağlayan akışında bulunduğumuz yer ve eşikte insana olan sorumluluğumuzu unutmadan... Yeniden ve yeniden sorgulamaya yaşamı, dalın ve çiçeğin hakkını dala, hayatın hakkını hayata vermeye çağıran iletisini anımsadık mı bir kezliğine de olsa... Eğer böyle yapmış, yapabilmiş olsaydık zaten, bugün hala çalıyı tepesinden sürüklüyor olmayacaktık.

Bunları düşünür,  zamanın yaşamın kandolaşımını da zehirleyen kirli döngüsünde bunalmışken, yurtsuz bir kahrın kuşatmasında dönenirken yine, insanın sesi ve eskimez özlemi çıktı geldi dünün sayfaları arasından. Hamurunu ekşitmek, mayasını kirletmek için seferber olduğumuz günün bahçelerine. Sayenizde! Sonra Ahmet Cemal yazdı. Sizin de, onun da yıllardır kesebildiğim yazılarınızı dosyasından çıkardım yeniden. Neydi değişmeyen, değişen neydi? Düşünmenin kanamak olduğunu, kanamanın yaşamak olduğunu duyumsadım eşzamanlı. Dünün tarihinden yarının tarihine ağıp akan sularında değişen bir şey yoktu hayatın! Varsa bir değişiklik bu da olagideni berkitip, tahkim etmekti habire!..

Kitaplarını indirdim Kitaplıktan hep yaptığım gibi. O tek başına bir Dünya ve insanlık tarihi olan toplamdan dilimize kazandırılmış olan ne varsa! Şimdi, size yazarken dizimin üstüne koyduğum altlıkta Sevgili Burhan Arpad’ın dilimize kazandırdığı, her biri çağımızın ve “çağdaşlığın” tragedyasından süzülme metinler (yarına mektuplar)i taşıyan kitap elimin altında. Nice kitabı gibi, yanını yöresini çizmekten, notlar düşmek, resimler yapmaktan; yer yer çıldırayazan aklın ve yüreğin denetiminden çıkan parmakların karaladıklarıyla yeniden, her kezinde büyüyüp bütünlenerek; ama bir o kerte de “eksilerek” !!! baktım. Bakıyorum. İşte yalnızca “önsöz”ünün son sözleri... İnanmışlığın, yaşamışlığın dervişsi sesi, tarihin her gün her an yeniden açılan defterinden: “Yıllarımızın her bir saati dünya ile kader birliği kurmuştu. Kendi küçük varlıklarımızı aşarak zamanı ve tarihi yaşadık. Bizden öncekilerse, kendi kendileriyle sınırlı bir ömür sürdü. Bizlerden her biri, hattâ neslimizin en önemsizi bile, bizden öncekilerin gerçeklerinden bin kez daha çok bilir bu yüzden. Fakat bilgilerimizin hiçbiri armağan değildir; karşılığını geçer akçeyle yüzde yüz ödedik...”

Evet, bütün sorun bu! Bilgilerimizin hiçbirinin armağan olmadığını, karşılığının geçer akçeyle (!) ödendiği bir kuşaklar zincirinin mirasçısı olmak ya da olmamak! Zweig’ın yanına her vardığımda fırtınalı, yürek ağrılı bir yeni “hesaplaşma”nın sularında sürüklenirken, eşzamanlı olarak yaşamak dediğimiz eskil serüvenin tadı ve anlamıyla, acısı ve anlamsızlığıyla örülü o kilime kuruldum yine! O kilimin atkısı ve çözgüsünden yansıyan insanca ve insancı sevinçle bir kez daha savruldum. Tümünüzün sayesinde... İnsandan insana, kendimden başkasına. Kentimden kentime, kentlere, ülkelere...
Re... derken Sevgili Burhan Arpad’ın “Dünün Dünyası”na, bu çağdaş tragedyanın başına yazdığı önsözün sonundaki yer ve tarihe ilişti gözüm: (Esentepe, 1 Mayıs 1963). Nedir denilecektir?

Ölümüyle geçen yetmiş yılı yaşamının altmış yılına katan ölümsüz kalem Zweig, yüreğin ve aklın kardeşliğinin ezgicisi olduğu kadar, kendini kendi kılan kentinin de ezgicisi, anlatıcısı, dolayısıyla yeniden kurucusu, koruyucusuydu! Yüreğinin üstüne iliştirdiği bir kırmızı karanfildi Viy(ana)sı... Kentine ve kent toprağının köklerine saldığı yüreğine bakarken çağımızın yüreği bu Adamın, Zeynep Göğüş’ün sizin yazıyla aynı günlerde okuduğum haberi aklıma düştü! Esentepe’ye ilişkin yazdıkları! Zweig’la çarpan yüreğim, şimdi onun o “mektuplar”ını dilimize kazandıran kent ve kültür emekçisi, duyarlı yürek Burhan Arpad’ın adını aradı, aynı çarpıntıyla adı geçenler arasında...

Şöyle bitiriyordu o yazısını Göğüş: “Sinan’ın pekçok eserini caddelere gömen... İmparatorluğun nüfus kağıdı Karacaahmet’in üzerinden buldozerle geçen... İstanbul’un siluetini silen... Tarih tahripçilerine geç de olsa, küçük ama anlamlı bir direniş var bizim Esentepe’den...”

Bir yandan yine İstanbul’da tünel yol, varyant, amyant yol (!) diye, hastalık mastalık bahane edilerek yüzyıllık çınarları yollara yıkarken malum kafa, yanısıra çağlarının faturasını “geçer akçe”lerle ödeyerek yaşam çizgisinin ötesine geçen insanları anımsıyordu beri yanda başka bir bölük insan İstanbul’un ortasında. Kendisini, kentini anımsamaktı bu belki de... Eh! Bizden bu yaralı sevinçli haber çıktığı sıra, siz de Zweig’ın Brezilya’da kiraladığı EV’inin 1 Haziran 2012’de MÜZE olarak açılacağı kanatlı haberini veriyordunuz.

Sevgili Yazar, çağımızın ve insanın tragedisine selamla çıktık yola, geldik dayandık kentin, kentsel ve kültürel mirasın kapılarına. Nasıl olmasın ki, o kanatlı düşünürü yaratan da Kent değil miydi, Kenti, Viy(ana)sı değil miydi?..

Şimdi gelinde yüreğiniz yanarak, beyniniz karıncalanarak Zweig’ın Viy(ana)sındaki Burg Tiyatrosu’nun yıkılma kararı alınmasından sonraki son konserden yazdıklarını tansiyonunuz yükselerek yeniden okumayın! O uzun satırlardan konuya ilişkin sadece minik bir bölüm aktarmama izin veriniz lütfen. Çünkü bunu yaparken, Göğüş’ün Esentepe’den esen muştulu haberinin yarattığı rüzgârla bakıyorum bir kez daha Zweig’ın yazdıklarına... Yanısıra da bir zamanlar, eğer yanlış anımsamıyorsam Kent ve Kültür başlıklı köşede unutulmaz yazılar yazan Babanızı, Burhan Arpad’ın güzel öğretmen bakışını duyumsuyorum dalımda...
“...Bu konserin bir ayrılış anlamı taşıdığına kimse inanmak istemiyordu. Bizleri uzaklaştırmak için ışıkları söndürmüşlerdi. Kendinden geçmiş dört beş yüz kişi yerinden bile kıpırdamamıştı. Yerimizde kalmakla bu eski ve sevgili salonu kurtarırmışçasına yarım saat, bir saat hep beklemiştik. Beethowen’ın öldürüldüğü ev yıktırılmasın diye, üniversiteli olarak dilekçe ve gösterilerle ne güçlü savaşmıştık. (Stuttgart İstasyonu’nun, Haydarpaşa İstasyonunun başını yemek için seferber olanlar duysunlar!!! Ü.S.) Viyana’nın bu tarihi evlerinin her biri canımızdan daha değerliydi, bizler için... Kültürünü sevmeyen, yaşamanın bu en kutsal bolluğunu (ve boyutunu Ü.S.) hem iyice tadıp, hem de sınavdan geçirmesini bilmeyen insan gerçek bir Viyanalı değildi.”
Ey Sevgili Zweig, insanın ve insanlık ülküsünün yaratıcı ve çilekeş imgelemi büyük yazar! Sor bize de! “Siz Anadolulu musunuz, İstanbul ne demek? İstanbullu kim... Kentinizle kendiniz madalyonun tersi ve yüzü gibi örtüşüp, öpüşebildiniz mi... Yoksa dünün tarihinden yarının tarihine savruluşan adresini şaşırmış mektuplar mısınız siz... Siz kendinizde misiniz...

Sevgili Ahmet Arpad, Değerli Yazar size en içten sevgi ve selamla. İyi ki varsınız, varız biz de sizinle... 6 Mart 2012, kar aydınlığında bir Ankara gününden. Ümit Sarıaslan.

*) Stuttgart İstasyonu vd. trenle, demiryoluyla ilgili yazılarınız, ah o yazılarınız!..
Kucaklayarak yüreğinizi yeniden.

26 Şubat 2012

'Senin iyi günleri göreceğine eminim...'

Cumhuriyet 26.02.2012
SALZBURG
AHMET ARPAD

23 Şubat günü öğleye doğru eve gelen hizmetçi kadın yatak odasından hırıltılar duyar. Kocasının hemen çağırdığı doktor, Zweig çiftini yataklarında cansız bulur. Stefan Zweig giyimlidir, kravat takmıştır. Yanına uzanmış olan Lotte kocasına sarılmıştır. Doktorun ölüm kâğıdına yazdığına göre Lotte ve Stefan Zweig zehirli bir madde içerek -‘ingestao de substancia toxica, suicidio- yaşamlarına son vermişlerdi. Aynı günlerde Nazi yanlısı Salzburg eyalet gazetesindeki haberde, Bir mülteci yaşamı daha alışılmış şekilde sona erdi...satırları yer alıyordu. Stefan Zweig, savaştan kurtulmak için kaçtığı denizaşırı ülke Brezilyada savaşın kurbanı olmuştu... 1881 yılında Viyananın ünlü Schottenring Caddesindeki tarihi ve gösterişli bir yapıda başlamış olan yaşam, 1942 yılında Brezilyanın küçük dağ kenti Petropolisin Rua Gonçalves Dias 34 adresindeki bahçeli bir evde son bulmuştu. 

20. yüzyılın savaş karşıtı yazarları arasında çok önemli bir yeri olan Stefan Zweig, geçen hafta boyunca, ölümünün 70. yılında Uluslararası Stefan Zweig Cemiyeti ile Stefan Zweig Merkezinin düzenlediği çeşitli etkinlerle Salzburgda anıldı. Amerikalı rejisör Max Ophülsün 1948 yılında Zweigın Bilinmeyen Bir Kadının Mektubuöyküsünden beyazperdeye çok başarıyla uyarlamış olduğu filmi Sinema'da seyrettik. 15 yaşında çok genç bir kızın bir piyaniste olan karşılıksız aşkını anlatan bu şiirsel öykü, Zweigın en başarılı dönem eserlerinden biridir. Eski Viyanada geçen filmde başrolü oynayan Joan Fontaine gerçekten zor bu rolün altından çok başarıyla kalkmış. Zweigı sevenler ertesi gün de dev katedralin az ötesindeki Mozart Sinemasında düzenlenen büyük bir etkinlikte bir araya geldi. Yazarın İki Okyanus Arasındaki Saatadlı denemesinden uyarlanmış çok ilginç Panamabelgesel filminin yanı sıra, Brezilyadaki son yıllarında kaleme almış olduğu ünlü Satranç Oyunuadlı uzun öyküsünden 1960ta çekilen film de sunuldu. Zweig Merkezi Müdürü Dr. Renolder ve Avusturya televizyonu ORFin kültür programları sorumlusu Eichmann salonu dolduranlara ünlü yazarı değişik yönleriyle anlattılar. Hele tanınmış Zweig araştırmacısı Gerd Kerschbaumerin Salzburglu Zweig konuşması çok ilginçti!

Savaşlardan nefret ederimdiyen Stefan Zweig, her şeye hümanizmin penceresinden bakar. Dünya politikası 1933 yılında Nazilerin işbaşına gelmesiyle karışır, on binlerce sol görüşlü insan kamplara sürülür. Yakın dostu Joseph Roth o yıl Zweiga şöyle yazar: Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak...Aradan daha birkaç ay geçmeden kitapları yakıldı, dostları Almanyayı terk etmeye başladı. Zweigın mutluluklar ve başarılarla dolu yaşamı sona ermişti. Sevdiği Salzburgdan ayrıldı, villasını biraz da Nazilerin baskısıyla satmak zorunda kaldı. Eşi Friderikeden boşandı. Haymatlos olması ona pek ağır gelmişti. Bitkiler gibi insanlar da köksüz uzun süre yaşayamazdiyen Zweig, 26 Mayıs 1940ta günlüğüne şu notu düşer: En iyisi insanın yanında hep küçük bir şişe morfin bulundurması.” Onlarca yıl sevmiş olduğu dünyanın kesinlikle bir daha geri gelmeyeceğine artık inanıyordu. Rio de Janeiro yakınlarındaki dağ kenti Petropoliste bahçeli küçük bir ev kiraladı. Orada her şeyi unutmak istiyordu. Fakat Avrupadan gelen haberler pek korkunçtu. Friderikeye yolladığı 22 Şubat 1942 tarihli son mektubunda şöyle yazar: Sevgili Friderike, bu mektup sana vardığında ben kendimi eskisinden çok daha iyi hissedeceğim. Senin iyi günleri göreceğine eminim. Bu satırları son saatlerimde yazıyorum. Kararımı verdiğim andan sonra kendimi nasıl da rahat hissettiğimi bilemezsin... Rahata ve mutluluğa kavuştuğumu öğrendin. Stefan.” 

İnsan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweigları ölüme sürüklemişti! Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı, 23 Şubat 1942deki ölümünden bu yana hiç yitirmedi güncelliğini. Avusturyalı yazar, huzursuz yüzyılımızda düşünceleriyle her zamankinden daha çok geçerli!

Geçen hafta Salzburgda bazı güzel haberler de vardı: Petrópolisdeki Casa Stefan Zweig, 1 Haziran 2012 günü müze olarak kapılarını açacak! Uzun yıllar süren çabalar sonucunda gerçekleşen bu müze-evde yazarın arkasında bırakmış olduğu kişisel eşyalar, kitaplar, fotoğraflar, belgeler ve filmler sergilenecek. Anılarla dolu evde sergiler, sempozyumlar, film ve tiyatro gösterileri, okuma günleri ve konserler de düşünülüyor. Brezilyalı Zweig severlerin amacı nasyonal sosyalizmin kurbanı olmuş, ülkelerine sığınmış sanatçıları, düşünürleri ve bilim adamlarını burada anmak... 

www.ahmet-arpad.de

19 Şubat 2012

Toplum, ‘Ben bildiğimi yaparım’ diyenlere karşı!

Cumhuriyet 19.02.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiyeye sığınan Alman profesörlerinden biri de Stuttgartlı mimar Paul Bonatz idi. Türkiyeye kaçmasının nedeni Münih tren istasyonu projesini kendi kafasına göre değiştirmek isteyen Hitlerle anlaşmazlığa düşmesiydi. Anıtkabir projesinde uluslararası jürinin başkanlığını yapan Bonatz, yaşamını 1954’e kadar Türkiyede sürdürdü, ülkemizde birçok önemli projeye imzasını attı. Kent plancısı ve mimarı Bonatz’ın adı Almanyada iki yıldır dillerden düşmüyor. Onun önemli eserlerinden biri kabul edilen Stuttgartın 100 yıllık tarihi tren istasyonunu kısmen yıkıyorlar. Yeni istasyon yeraltına inşa edileceği için Bonatzın istasyonu da bir alışveriş merkezi olup, işlevini tamamen yitirecek. (İnsan Haydarpaşada ve Taksimde yapılmak istenenleri düşünmeden edemiyor!) Bugünkü 16 peronlu tarihi istasyonda her saat 40 tren durup kalkıyor. 

Bonatzın yapısı bugün bile Almanyanın en dakik tren istasyonu olarak ünlü! Yerin altına inşa edilecek istasyon ise sadece 8 peronlu! Yer üstündeki raylar kalkınca boşalacak araziye sadece milyonerlerin satın alabileceği kadar pahalı, lüks sayısız yapı kondurulup, projenin milyarlık kazanç kaymağını birilerinin yemesi sağlanacak! Nüfusu 480 bin olan Stuttgartta projeye karşı çıkan binlerce insan 2009dan bu yana aralıksız her pazartesi akşamı sokaklara dökülüyor. Stuttgart parkında, iki yüzün üzerinde tarihi çınar yeraltı istasyonuna yer açmak için yakında yok edilecek. 2010 güzünde bu ağaçların kesilmesini çimenlere oturarak engellemek isteyen genç, yaşlı insanları geri tepen binin üzerindeki polisin kaba kuvvet kullanması sonucu 450 kişi yaralanmıştı.  

Kentin altına ve Ulm yönündeki dağlara açılacak toplam 60 km.’lik tüneller, yöre arazisinin büyük bir bölümü kireçtaşından oluştuğu için suyla karıştığı anda büyük riskler taşıyor. Budapeşteden sonra Avrupanın ikinci büyük kaplıca kenti olan Stuttgartta bu projeyle şifalı yeraltı suları da büyük tehlike altına girecek. Bütün bunlar niçin mi yapılmak isteniyor? Bu projeyle Paris-Budapeşte arasında trenlerin daha hızlı çalışacağı söyleniyor. Ancak 10 milyar Avroluk Stuttgart-Münih bağlantısıyla iki kent arası 33 dakika kısalacakmış! Bugün hızlı trenler iki kent arasını 2 saat 19 dakikada alıyor. Elimdeki Devlet Demiryolları kaynakları ise 1991’de ilk kez sefere konan hızlı ICE trenlerinin Stuttgartı Münihe 2 saat 08 dakikada bağladığını kanıtlıyor. 1991den bu yana modernleştirilen süper hızlı trenler 20 yıl sonra daha hızlı gideceklerine acaba niçin daha yavaş gidiyor? Nedeni çok basit. Projeye karşı çıkan Almanya Tren Sürücüleri Sendikası, yazılı soruma verdiği yanıtta: Stuttgart-Ulm arasındaki rayların bakımına son on yılda yapılan yatırım hemen hemen sıfır olduğu için hattın büyük bölümünde ağır gitmek zorundayız açıklamasında bulundu. Nedenini sorduğum devlet demiryolları üst düzey yetkililerinden ise bir buçuk aydır çıt çıkmıyor! 
2020’de gerçekleşmesi istenen 10 milyar Avroluk çılgın demiryolu projesi insanları politikacılardan iyice soğuttu. Bonatzın tarihi istasyonunu kanatsız bir kuşa çevirmekte, çok riskli, altından kalkması gerçekten çok güç bir projeye olmayan milyarları yatırmakta inat edenler kenti ikiye böldü, insanlar politize oldu. Her hafta binlerin sokağa dökülmesi, politikacılardan hesap sorması, onlara kafa tutması iki küsur yıldır sürekli Almanya medyasında. Hakkını arayan, kimi şeylerin en son ana kadar kendisinden gizlenerek, ona pek sorulmadan, tepeden inme yapılmasına karşı koyan Stuttgart insanı bir ilki başardı sayılır! Son iki yıldır Almanyanın değişik yörelerindeki projelerde Ben bildiğimi yaparımdiyen, şeffalıktan kaçan yönetenlere artık karşı çıkan toplum hareketleri oluşmaya başladı. Bu gelişme Almanyada politikacıları, proje uzmanlarını, üst düzey devlet memurlarını, idarecileri huzursuzlaştırdı. İlerde birçok proje vatandaşa sorulmadan, tüm şeffaflığı ile masaya yatırılmadan pek gerçekleşmeyecek gibi. Belki böylece bazı yandaşların çıkarı uğruna ortaya atılan ve bu nedenle de halktan gizli tutulan projeler artık ölü doğacak! Stuttgart modeli toplumcu ideal Ben yaptım oldu kafa yapısını yıkmaya hazırlanıyor! Seçmen kuklalaşmak niyetinde olmadığını Stuttgartta 2009dan bu yana her hafta sokağa dökülerek kanıtlıyor! Sağcı Hıristiyan Demokrat Partinin geçen martta eyalet seçimlerini yitirip, 58 yıldan sonra ilk kez muhalefete düşmesinin en önemli nedeni bu çılgınprojeyi ne olursa olsun gerçekleştirmek istemesiydi! Yönetenler uyguladıkları acımasız buldozer politikasının altında kaldı...

5 Şubat 2012

‘Bombayı bavuluma koydum...’

Cumhuriyet 05.02.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD
Achim ellisine yaklaşmış. İriyarı, cüsseli, uzun mu uzun boylu. Mesleği ve uzmanlığı “insanların güvenliği”. Achim’i “yakın koruma” görevlisi olarak kiralamak mümkün. Mesleğinde son iki yılı dünyanın en büyük havaalanlarından Frankfurt’ta el bagajları kontrol noktasında güvenlik görevlisi olarak geçirmiş. Her gün, gece gündüz 150 bin, her yıl 56 milyon yolcunun bagaj kontrolünden geçtiği Frankfurt Havaalanı’nda bu yıpratıcı görevi yıllarca sürdürmek her yiğidin harcı değil. Achim de iki yıl dayandıktan sonra eski mesleğine dönmüş. Başından geçenleri anlattığı “Bombayı Bavuluma Koydum...” adlı kitabı tam bir kara mizah! Kırk milletten insanın kullandığı Frankfurt Havaalanı, Almanya’nın, Orta Avrupa’nın dünyaya açılan kapısı. Uluslararası 120 hava şirketi 110 ülkedeki tam 300 havaalanını Frankfurt’a bağlıyor. 72 bin insana iş veren bu “kent”e saat başı 90 uçak inip kalkıyor, yolcuların terminaller arasındaki bağlantısını sürücüsüz, otomatik çalışan küçük trenler gerçekleştiriyor. İşte böylesine dev bir dünyadaki görevine iki yıl zor dayanan Achim’in yaşadıklarının en ilginçlerini anlattığı 300 sayfalık kitabı okurken insan gülümsemeden edemiyor. Ne de olsa onun yaşadıklarının çoğu sık uçanlara hiç de yabancı değil! Neler çıkmıyor neler, yolcunun banda koyduğu ve X-Ray cihazlarından geçirilen yolcu el bagajlarından. Kirli iç çamaşırlardan şişeler dolusu içkilere, canlı hayvanlardan mutfak el aletlerine, salamlı sosisli sandviçlerden içi ölü külü dolu kavanozlara, tomar tomar banknotlardan seks aletlerine, seks oyuncaklarına... Bu tuhaf şeylerin uçağa almasının yasak olduğuna dikkati çekilen yolcuların ilk tepkileri de ilginç oluyor. Kimi habersiz rolünü oynuyor, kimi kavga çıkarıyor, kimi de “Siz benim kim olduğumu biliyormusunuz?” diye hava atıyor. Fakat hiçbiri de yasaklı eşyanın tartışmanın sonunda imha edilmek üzere büyük kutuya atılmasına engel olamıyor. “Bombayı bavuluma koydum” şakasını yapan “yürekli” ve ukala yolcu ise başına en büyük derdi alıyor. Sadece başı derde girmiyor, tatili de Frankfurt Havaalanı’nda sona eriyor. Achim’in karşısına böyle biri de çıkmış. “Bütün bavullar indirilip tek tek kontrol edildiği için uçak bir saatten fazla gecikmeli, tabii onsuz, havalanmıştı” diye anlatıyor Achim. “Sadece uçağın yerde kaldığı fazla süre o adama 2 bin Avro’ya mal olmamıştı. Hemen tutuklanıp savcı karşısına da çıkarılmış, gazeteler alay dolusu haberlerle bu adamdan söz etmişti. Ne ceza vermişlerdi bilmiyorum.” Ona göre en zor yolculardan söz ederken politikacıları unutmamak gerek. “Televizyonda sık sık gördüğünüz bir politikacının gerçekte nasıl biri olduğunu en iyi havaalanındaki güvenlik kontrol noktasından geçerken yaşayabilirsiniz” diyor Achim. Çoğunun suratı asıktır, mümkün olduğu kadar kontrol edilmeden hızla geçip gitmek isterler, bir şey söylediniz mi çabuk aksileşirler, üst perdeden bir yanıt verirler, cep telefonuyla konuşmalarını, yasak olmasına karşın sürdürürler. El bagajları kontrol noktasında güvenlik görevlisi olarak çalışan insan bir zaman gelir ki her şeyi unutur, hep aynı şeyleri söylemekten, hep aynı hareketleri yapmaktan robotlaşır. Ne kızıp öfkelenir ne de sevinip güler, kısacası duygusuzlaşır. Beyni saatlerce tek yönlü çalışır durur. Frankfurt Havaalanı’ndaki kontrol noktalarında 1700 güvenlik görevlisi çalışmakta. “Şeflerinin istememesine karşın kısa sürede aralarında gruplar oluştururlar... Doğulu doğulu, kuzeyli kuzeyli ile bir arada çalışmayı yeğler” diyor kitabında Achim. “Benim çok severek birlikte çalıştığım biri vardı, adı Mehmet idi. Ellisine merdiven dayamış olan Mehmet altı yaşında Almanya’ya gelmişti. Hiç heyecanlandığını, öfkelendiğini görmemiştim. Bu yıpratıcı görevi beş yıldır yapmasına karşın hep sakin kalmasını bilirdi. Onu kızdırmak pek mümkün değildi.” İşlerin az olduğu anlarda Mehmet ya çantasından bir kitap çıkarıp okur ya da Achim’e dünya politikasından ve tarihinden söz ederdi. “En çok ilgisini çeken konu da Hitler ve İkinci Dünya Savaşı’ydı...”

www.ahmet-arpad.de
www.mutluhaberler.com

22 Ocak 2012

Almanya'nın kayıp çocukları...

Cumhuriyet 22.01.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Günümüzde modern yaşam bilgisayarlar, cep telefonları, mesajlar, elektronik postalar ve TV kanalları arasında inanılmaz bir hızla sürüp gidiyor, modern yaşam insanı farkında olmadan kendine gittikçe daha çok bağımlı yapıyor. "Winner-Looser" (Kazanan ve Kaybedenler) kültürünün her geçen gün daha çok ağırlık kazandığı Almanya'da böyle bir günlük yaşamın getirdiği sorunların altından kalkamayan, yedisinden yetmişine bir sürü insan var! Batısının Doğusu ile birleşmesinden bu yana toplumsal sorunların büyük bir hızla arttığı ülkede milli gelirin yüzde ellisine nüfusun yüzde onunun sahip olduğu artık bilinen bir acı gerçek. Zenginle fakir arasındaki uçurumun gittikçe derinleştiğini yönetenler de kabullenmeye başladı. Resmi verilere göre Almanya'da 6 milyon çocuk ve genç fakir ailelerde yaşıyor. Bu sayı son on yılda ikiye katlanmış! Endüstri ülkeleri arasında Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada. Fakir aile çocukları sorunlu yetişiyor, yetersiz gıda alması nedeniyle sağlıksız büyüyor, okulda başarılı olamadığı için de kötü bir geleceğe bakıyor. Fakir ana babalarla çocukları toplumdan dışlanıyor. Düsseldorf'taki Katolik Gençlik Sosyal Hizmetleri adlı kuruluşun hazırladığı "Almanya'da gençler arasında fakirlik" başlıklı geniş rapora göre yoksulluk sınırında yaşayan 18 yaşından büyük gençlerden yüzde otuz dokuzunun hiçbir okuldan diploması yok! Bu ülkenin geleceği olan çocuklar giderek daha genç yaşta "kötü yola" düşüyor. On iki, on üç yaşında sigaraya, içkiye başlayanların, kaba kuvvete başvuranların, polisiye olaylara karışanların sayısı her geçen yıl hızla artıyor, çoğu eyalette ikiye katlanıyor.

İşsiz, eğitimsiz yabancı gençler daha kolay kendini bu batağın içinde buluyor. Günlük yaşamın sürekli ağırlaşan koşulları altında ezilen ana babalar "eve nasıl ekmek getireceğim" diye çırpınırken çocuklarının doğal olarak terbiyesine ve eğitimine pek zaman ayıramıyor. Küreselleşmiş bir dünyada yaşam gittikçe hızlanırken koşulları da acımasız oluyor. Sürekli para ve başarı peşinde koşan kimi ana babaya çocuk zamanla yük olmaya başlıyor! Aile içinde yalnızlaşan çoğu çocuk içine kapanıyor, kendine arkadaşı virtüel dünyada arıyor. Geleceğin toplumunu oluşturacak bu genç insanlar arasında zamanla gerçek dünyayı dışlayanlar da yok değil. Üç yıl önce Stuttgart yakınlarındaki Winnenden küçük kentinde 16 insanı kurşuna dizen on yedi yaşındaki zengin çocuğu Tim K. de işte bunlardan biriydi! Doğru dürüst aile terbiyesi almamış çocukların okulda derslere, öğretmene ve arkadaşlarına uyum sağlaması da çok zor oluyor. Onlar ailedeki gerilimi ve kendi gerçekdışı dünyalarını okula da taşıyorlar.

Ünlü çocuk psikiyatrisi Michael Winterhoff'a göre günümüz Almanyası'nda artık ilkokullarda bile sınıflar sorunlu öğrencilerle dolu! İnsanların çocuklarına çocukluklarını yaşatamadığı ülkede evlilikler gittikçe daha kısa süreli oluyor, boşanmalar artıyor, doğumlar ise hızla geriliyor! Sadece 2010 yılında 190 bin insan boşanmış.
İstatistikler Almanya'nın bugünkü 82 milyonluk nüfusunun 2050 yılına gelindiğinde 68 milyona gerilemiş olacağı haberini veriyor.

Son on, on beş yılda özellikle gençler arasında sezilen olumsuz bir görüş var: "Özgürlük, sorumluluk ve erdem uğruna savaşım vermeye değer mi?" Bu çok ürkütücü bir gelişme.
Çünkü böyle bir kafa yapısıyla büyüyen yarının gençlerinden oluşan bir toplum gittikçe daha hızla düşlerini yitirir, gelişmesi duruşa geçer ve sonunda da insanları kendilerini bekleyen sorunları çözemez duruma gelir...
www.ahmet-arpad.de

8 Ocak 2012

Şapkacı kadının yaşam öyküsü

Cumhuriyet 08.01.2012
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Başı önünde küçük lambanın ışığında dalgın dalgın çalışıyordu. Elinde kocaman iğne, loden kumaşından bir bayan şapkasının çevresine bant dikiyordu. Kafasından bin türlü düşünce geçiyor, gözlerinin önüne hep eskiler geliyordu. Aniden bir çıngırak sesiyle irkiliverdi. Dükkâna biri girmiş olacaktı. Elindeki değerli şapkayı yavaşça masanın üzerine bıraktı, ağır ağır ayağa kalktı ve atölye ile dükkânı birbirine bağlayan birkaç basamağı dikkatle indi.
Gelenler yaşlıca iki bayandı. Üzerlerindeki giyimden varlıklı birileri oldukları hemen dikkatini çekti. Bakışlarını dükkânın raflarını, camekânlı dolaplarını dolduran çeşitli renkte, desende ve stilde şapkalarda gezdiren müşterilerine ne arzu ettiklerini sordu. Kadınlardan, diğerinden daha varlıklı olduğunu sezdiği, torununun düğününde giyeceği bir şapka aradığını söyledi. Tezgâhın üzerine şık şapkaları yan yana dizdi. Müşteri kararsızdı. Hepsini teker teker eline aldı, evirdi çevirdi. Bir an önce karar verse de elimdeki işe devam etsem, diye düşündü dükkân sahibi kadın. Müşteri önünde dizili duran şık şapkaları giydi çıkardı, yanındakine sorular sordu durdu ve sonunda birini almaya karar verdi. Ancak çantasında yeterince para yoktu, kaparo bıraktı ve haftaya geleceğini söyleyip, çıktı gitti.

Trudel Gruber yine atölyesine döndü, kafasında binlerce düşünce işine devam etti. Son aylarda nedense sık sık geçmişi anımsamaya başlamıştı. Tam altmış yıldır buradaydı, sipariş üzerine kadın ve erkek şapkaları yapmış, eskilerini tamir etmişti. Karlsruhe'nin Werder alanındaki küçük dükkânında zaman durmuş gibiydi. Perdeler, dolaplar, masalar, koltuklar, aynalar, duvar kâğıtları geçmişi, bundan 50-60 yıl öncesini anımsatıyordu.

Trudel Gruber elindeki şapkayı bir kenara bıraktı, bakışlarını boşluğa dikip, anılarında daha da gerilere gitti. Bu mesleğe atıldığı genç kızlık yıllarını anımsadı. Babasıyla annesi Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Karlsruhe'ye yerleşmiş Avusturyalılar idi. Linz doğumlu babası Avusturya ordusunda terzilik yapmıştı. Karlsruhe'ye gelir gelmez bir terzihane açmış, işleri uzun yıllar çok iyi gitmişti. Fakat 1940 yılına gelindiğinde herkes gibi Gruber'lerin de yaşamı altüst olmuştu. Nazi yönetimi genç Trudel'i Karaormanlar'da bir cephane fabrikasına çalışmaya yollamıştı. Nişanlanmayı düşündüğü sevgilisini savaşın son aylarında yitirmiş, ülkeye giren Fransızlara esir düşmüş, haftalarını aç bilaç zindanlarda geçirmişti. Sonra, barış yıllarında bir terzinin yanında çalışmaya başlamış, 1951 yılına gelindiğinde de emekli olan patronu kadından dükkânı satın almıştı. Kısa süre sonra işleri açılmış, siparişlerin altından zor kalkmaya başlamıştı. Kimi yıllar yanında 5-6 eleman çalıştırmıştı. Dehşetli bir savaşı geride bırakmış insanlar artık mutluydu, ümit doluydu. Herkes elinden geldiğince giyimine kuşamına dikkat ediyordu. Kadınlarda ve erkeklerde bir şapka kültürü oluşmuştu. Yavaş yavaş kalkınmaya başlamış Almanya'da insanlar yine terzi elinden çıkmış giysileri yeğliyordu. Hiç kimse, kadını erkeği, başında şapka olmadan evden dışarı adım atmıyordu. Fakat sonra her şey gibi insanların zevki de yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Ve 1990'lı yıllara girildiğinde moda basitleşirken, zevkler de altüst olmuştu. Son yıllarda sokaklarda artık gittikçe daha az iyi giyimli, bakımlı insana rastlıyordu. Günümüzde kadınlar, erkekler değil şapka, şık kostüm, manto bile giymiyordu. Onun evinde ise dolabı hâlâ el dikişi giysiler, birbirinden değişik şapkalarla doluydu.

Kısa süre önce dükkânını bir mobilyacıya kiralamaya karar vermişti. Adam mart ayından sonra burasını depo olarak kullanacaktı. O ise sağlığı el verdiği sürece anasının, babasının ülkesi Avusturya'yı artık daha sık ziyaret edecek, hâlâ akrabalarının yaşadığı, insanların buradakilerden daha canayakın olduğu Salzkammergut yöresindeki Attersee kıyılarında dinlenecekti. Trudel Gruber birkaç ay önce 92 yaşına basmıştı...

www.ahmet-arpad.de

25 Aralık 2011

Sinekkaydı tıraşlı Neonaziler

Cumhuriyet 25.12.2011

STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Alman ordusuna aşırı sağcıların sızdığı, 2004 yılında kapsamlı bir raporla kanıtlanmış, kimi birimlere Neonazilerin sızmış olduğu ve yıllardır önemli çalışmalarda bulunduğu gerçeği ortaya çıkarılmıştı. Günümüz Alman ordusunda askerlerin yüzde on ikisi yabancı kökenli. Alman televizyonu ARD kısa süre önce ilginç bir araştırmanın sonuçlarını açıkladı. Ordu bünyesindeki sosyal bilimler enstitüsünün yeni bir araştırması silahlı kuvvetlerde yabancı düşmanlığının ve ırkçılığın son yıllarda önemli bir aşamada olduğunu belgeledi! Araştırmaya göre, ordudaki yabancı düşmanlığı özellikle temel eğitim sırasında, alt kademelerde ve Doğu Almanya'daki ordu birimlerde görülüyor. Araştırmaya katılan yabancı kökenli Müslüman askerler özellikle önlerine domuz eti konduğundan ve üstlerinin önyargılı olduğundan şikâyetçi.
 
Alman insanına yabancı düşmanı diyen, ona haksızlık etmiş olur. Ancak son yirmi yıldır toplumsal sorunların artması sonucu günlük yaşamın sürekli zorlaştığı ülkede gittikçe daha çok insan, kendine oluşturduğu "adalarda" yaşamakta. Almanlar artık sadece yabancıya değil, kendi vatandaşına da yabancı! Bu nedenle 1930'lu yıllarda atılan tohumların ikide bir yeşermesine, yabancı düşmanlığı ile ırkçılığın kendine bereketli topraklar bulmasına şaşmamak gerek. Hitler'in intiharı ile bu ülkede Nazilerin kökünün kuruduğunu sanmak da saflık olur. Ne de olsa Almanya'yı kuranların ve kısa sürede ülke ekonomisini güçlendirenlerin arasında çok sayıda kalburüstü eski Nazinin olduğu bilinen bir gerçek. Böyle bir ortamda onlarca yıldır Almanya'nın batısında ve de doğusunda Türklerin evlerine ve işyerlerine saldırıların olması, Afrikalılarla Asyalıların sokak ortasında ölesiye dövülmesi, Yahudi mezarlıklarının talan edilmesi, sinagogların yakılması na yazık ki bir yerde "olağan"! 2001'de Avrupa Komisyonu'nun İnsan Hakları Raporu Almanya'da "mide bulandırmıştı". Çünkü bu kuruluş tarihinde ilk kez, Avrupa'nın en büyük ülkesini, insan hakları konusunda kınamıştı. Raporda "Ülkedeki yabancı düşmanlığı, ırkçılık, antisemitist düşünce ve hoşgörmezlik önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" deniliyordu. Ortaya çıkan son korkutucu gelişmelerin ardından politikacılar, ülkenin doğusunda her seçimde oy oranlarını arttıran Almanya Nasyonalist Partisi'nden (NPD) yine korkmaya başladı. 2003'te ve 2006'da yasaklamak istemişlerdi bu partiyi, ancak sunulan kanıtları yetersiz bulan Anayasa Mahkemesi buna izin vermemişti. Ülkede, özellikle Doğu Almanya'daki Neonazilerin pek önemsenmediği, hatta yabancı düşmanı aşırı sağcı girişimlere göz yumulduğu, kimi yörede insanların görmezlikten geldiği şu günlerde peşpeşe ortaya çıkıyor. NPD'yi sonunda yasaklasalar da tüm dazlakları içeri tıksalar da bu işin sonu gelmez. Geri planda ipleri ellerinde tutan takım elbiseli, sinekkaydı tıraşlı, kravatlı, Mercedes'li Neonazileri değil sorgulamak, yanlarına bile sokulamazlar. Savaş sonrası Almanyası'nda üst düzey görevlere gelmesini becermişlerin torunlarına 1945'ten bu yana hiç kimse dokunamıyor. Yıllar önce: "Nasyonal Sosyalist Parti'yi yasaklamakla aşırı sağcılığın önüne geçemezsiniz" diyen Günter Grass haksız değil. Altın bin üyesi olan bu partiyi kapatınca Almanya'da yabancı düşmanlığının ve Neonazilerin bir anda ortadan kalkacağını sanmak saflıktan da öteye bir şey! Önemli olan, 15 milyon yabancı ve yabancı asıllının yaşadığı Almanya'da toplum bilincini değiştirmek, insanlara eğitim ve iş vererek ülkeyi yaşanılır yapmak... Zor bir çıkar yol! Belki de şimdi dikkatleri yine Nasyonal Sosyalist Parti'ye çekenler, gerçekte iplerin kimlerin elinde olduğunu örtbas etmek istiyorlar?
 
www.ahmet-arpad.de

11 Aralık 2011

Almanya'nın yürekli Türk Bakanı

Cumhuriyet, 11.12.2011

STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Alman bakanın masasında bir Atatürk fotoğrafı duruyor! SPD'li Nils Schmid Baden-Württemberg eyaletinde 27 Mart 2011 seçimlerinin ardından eyalet başbakan yardımcısı ve maliye bakanı oldu. Türk kökenli Tülay Schmid ile on yıldır evli. Reutlingen kentinde bir Türkiye fotoğrafları sergisinin açılışını yapan başbakan yardımcısıyla sohbet ediyoruz. Almanya'nın ilk Uyum Bakanlığı'nı gerçekleştiren ve bu bakanlığın başına da Bilkay Öney'i getiren Schmid'in Türkiye'yi iyi tanıdığı belli. Bugüne dek tam on kez ülkemize gittiğini anlatıyor: "Bütün Karadeniz kıyısını, batıyı ve doğuyu gördüm. Türkiye doğasıyla, insanlarıyla çok ilginç ve çekici bir ülke!" 

Birkaç gün sonra Malatya doğumlu Bilkay Öney'le Stuttgart'taki bakanlıktaki odasında karşılıklı oturuyoruz. Ana konumuz tabii ki uyum! Ne de olsa son yıllarda bu kelimeyi politikacılar ve medya ağzından hiç düşürmüyor. Bilkay Öney görevinin ilk altı ayında değişik projelerle dikkatleri çekmesini başardı. Bu projelerin arasında bilimsel amaçlı bir "İslam Yuvarlak Masası"nın yanı sıra Alman vatandaşlığını seçme kampanyası da var. "Çifte vatandaşlık konusu ne olacak" sorusuna: "İki yıl sonraki seçimlerin ardından kurulacak yeni meclisten böyle bir yasanın çıkacağına inanıyorum" yanıtını veriyor. "Peki, burada onlarca yıldır yaşayan, AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşları yerel seçimlerde ne zaman oy kullanabilecek" diye sorunca da, bunun çifte vatandaşlıktan daha zor olduğunu açıklıyor. "Bu konudaki yasa girişimlerimizi Merkel hükümeti ne yazık ki buza yatırmış durumda! Alman anayasasına göre Berlin'deki federal meclisin üçte ikisinin onaylaması gerektiğinden de oldukça zor!" Genç bakan Bilkay Öney çifte vatandaşlık konusunda çok duyarlı. "Aşağı Saksonya Başbakanı'nın cebinde hem İngiliz, hem de Alman pasaportu varken ben cebimde niçin Türk ve Alman pasaportlarını bir arada taşıyamıyorum" diye soruyor! 

Konuyu biraz değiştiriyoruz. Son yıllarda, yabancılar Alman toplumuna uyum sağlayamıyor, diyenlerin çoğu nedense hep Türkleri kastediyor! "Niçin diğer yabancılar değil de bizimkiler" soruma Bakan Öney: "Bunun birçok nedeni var," yanıtını veriyor. "Bizim insanımızın görünümü başka, giyimi başka, adı, soyadı başka, dini de başka… Çoğu dinibütün aile, kızlarını okul gezilerine yollamıyor, yüzme derslerine katılmasına ízin vermiyor; hatta kimi ana baba, okula giden 7-8 yaşındaki kızının başını kapatıyor. Beden eğitimi derslerine türbanıyla giren genç kızlarımız bile var." Bakan Öney'e göre toplumumuzda din önemli bir olgu. Yabancı çocukların eğitimine gelince, İtalyanlarla beraber Türk çocukları en gerilerde, fakat nedenleri pek bilinmiyor. Eyalette değişmesi öngörülen eğitim sistemiyle yabancı öğrencilerin başarı şansı artabilir. Milyona yakın satan ve baştan sona hemen hemen Türkleri eleştiren "Almanya Kendini Yok Ediyor" adlı kitabıyla zengin olan Thilo Sarrazin'in dayanıksız görüşlerini kamuoyu araştırmalarına göre Almanların çoğunluğu da onaylamakta. Sosyal Demokrat Partisi onu üyelikten atamadı. SPD'li bakan İlkay Öney: "Onun gibi bütün çılgınlar partiden atılırsa üye sayımızda büyük bir gerileme olur!" diyor… Öney atılgan, yürekli, yerine göre de kışkırtıcı, fakat düşündüğünü dolambaçlı yoldan değil, doğrudan söyleyen biri. Daha göreve geldiğinin haftasında, eyalette 58 yıl sonra seçimleri ilk kez yitirip, muhalefet koltuğuna oturan Hıristiyan Demokratlar'ın yeni dönemdeki ilk saldırılarının hedefi Türk kökenli kadın bakan Öney olmuştu. Ardından tutucu medyanın da desteği ile eleştiriler artmıştı. "Röportaja gelen gazeteciler söylediklerimin yarısını yazmıyor" diyor Öney. "Örneğin Almanya'daki çok başarılı Türklere, sporcusundan sanatçısına, politikacısından işadamlarına dikkatlerini çekiyorum…" Onun da dediği gibi son 10 yıldır başarılarıyla topluma damgalarını vuran insanlarımızdan değil Sarrazin, kitabını eleştiren en doruktaki Alman politikacıları ve dev medya organları bile tek kelimeyle söz etmiyor, nedense! Bakan Nils Schmid'e Bilkay Öney'i soruyorum. İlk aylarda yaşadığı zorluklardan, özellikle bir Türk kadının böyle bir bakanlığın başına getirilmesinden rahatsızlık duyan sağcı kesimden yakınıyor. "Umarız dayanır" diyorum. "Ben başaracağına inanıyorum" oluyor yanıtı.
www.ahmet-arpad.de

27 Kasım 2011

Koşu şampiyonu eşek Anton

Cumhuriyet 27.11.2011
STUTTGART
AHMET ARPAD
 
Geçenlerde Stuttgart yakınlarındaki Köngen köyünün çevresinde, havanın da güzel olmasından yararlanarak bir uzun yürüyüş yapalım dedik. Köy hafif yamaca kurulmuş. Amacımız yeşiller ve korular arasından geçerek vadiye inmek, Neckar akarsuyunun kıyısında bir yerde mola vermek. Şu sıralar yöre lokantaları kaz, ördek ve değişik av hayvanları sunuyor. Yanında da tabii piyasaya yeni sürülen leziz 2011 yöre şarapları. Yolumuz bir ara büyük bir at çiftliğinin yanından geçiyor. O gün, güzel ve güneşli havadan onlar da yararlansın diye olacak çiftliğin tüm atları dışarı çıkarılmış. Hepsi keyifle koşuşturup duruyor. Ayrı bir bölümde bazı biniciler antreman yapıyor. At terbiyesi yarışmalarına katılacak atlar engelli parkurlarda çalışıyor. Bu kadar çok güzel ve değerli atı bir arada her zaman görmek pek mümkün olamayacağı için durup seyrediyoruz. Nasıl olsa pek acelemiz yok. Birden atların arasında kahverengi, daha doğrusu boz rengi ile bir eşek dikkatimizi çekiyor. O da atlarla bir arada koşuşturup duruyor. Bir sağa gidiyor, bir sola. Atlara eşlik ediyor, peşlerinden ayrılmıyor. Sanki onlardan biri. Gözlerimizi bu keyifli eşekten ayıramıyoruz, ardı ardına birkaç fotoğrafını çekiyoruz. "Gördüğüm gibi Anton hoşunuza gitti." Bu sözler, biz fark etmeden yanımıza gelmiş olan yaşlıca bir adamın. Gülümsüyoruz, ilk kez böyle bir eşeğe rastladığımızı söylüyoruz. Sonra biz sormadan o Anton'un macerasını anlatıyor. Yaşamı boyunca mesleği gereği çok yolculuklar yapmış olan adam, Anton'a bundan beş yıl önce Nürnberg yöresindeki bir köylünün ahırında rastlamış. Köylü eşeğini işe koşuyormuş. "İlk gördüğüm anda uysal bakışlarıyla beni kendisine âşık etmişti" diye anlatıyor yanımıza gelmiş olan adam. "Sonra oralardan her geçişimde Anton'a uğradım. Günün birinde ben ona, o da bana alışmıştı. Yapacak bir şey yoktu, Anton'u buraya getirecektim." Adam sonunda onu köylüden az bir para karşılığı alır. Birkaç gün sonra evinin kapısında bir eşek durduğunu gören karısının şaşkınlıktan dili tutulur! "Benim yakındaki at çiftliğinde üç de atım vardı. Anton onlarla bir arada yaşamaya başladı..." Kısa süre sonra onda bir yetenek keşfedilir. Anton inatçı bir eşek değildir, o koşmasını çok sevmektedir. Atlarla sürekli koşuşturur, gittikçe hızlanır. Tırısı öğrenir, dörtnala koşmayı da!
Ve sahibi günün birinde Anton'la Nürnberg yakınlarında her yıl düzenlenen geleneksel Hersbruck "eşek yarışları"na katılmaya karar verir. Bu yarışlarda eşekler 400 metrelik parkurda önden koşan refakatçının peşinde beş tur atarlar. Önden giden yorulduğu için her turdan sonra değişirken, eşek koşmaya devam eder. Anton katıldığı bu ilk yarışta büyük farkla birinci olur. "Daha sonraki yıllarda buraya daha yakın Hösslinswart yarışlarına katıldık" diye sahibi anlatmasına devam ediyor. "Anton son yıllarda bütün eşek yarışlarını kazandı. Bu yıl ara verdik, başkaları da kazansın diye!" Kimi eşek yarış sırasında saatte 50 kilometre hıza ulaşır, kiminin ise bir iki turdan sonra eşek inadı tutar, bir adım bile atmaz! Boz Anton atlar arasında koşuşturmasını sürdürüyor. "Az sonra büyük ahıra çekilip dinlenecekler" diyor yanımızdaki sahibi. "Bu öğleden sonra dinlentisinde atlar uyuklarken Anton'u korur gibi çevresinde bir halka oluşturuyorlar!"
www.ahmet-arpad.de

6 Kasım 2011

İzleyiciyi coşturan Viyana operetleri

Cumhuriyet 06.11.2011
VİYANA
AHMET ARPAD
 
Yaşamasını çok seven güzel Viyanalı Gabriele, kont Balduin Zedlau ile evlidir. Ancak kontun yaşama bakışı değişiktir, Viyana kanı taşımadığı için de davranışları Viyanalı değildir, daha çok bir küçük burjuvadır! Daha evliliğin ilk yıllarında kocasıyla pek anlaşamayan Gabriele, ortak yaşadıkları kocaman villayı ve Viyana'yı terk eder, baba evine döner. Kont için bu bir şanstır! Kısa sürede kendisine genç bir sevgili bulur. Güzel Cagliari bir dansözdür, babası da Prater'de atlı karınca çalıştırır. Yeni sevgilisi hemen kontun villasına yerleşir. Ancak aklında çapkınlıktan başka bir şey olmayan Balduin bu arada uşağı Josef'in dostu, villanın hizmetçisi şakrak Pepi'ye de göz diker. Kısa süre sonra kont Balduin'in üstü Greiz eyaleti prensi Ypsheim-Gindelbach'ın, ardından da kocasını özlemiş Gabriele'nin aniden kente gelmesiyle "Viyana Kanı"nda işler tam sarpa sarar.
 
Neşeli ve alaylı şarkılar, çok hareketli danslar, yanılgılar, taşlamalar, raslantılar ve ezgilerle dolu Viyana operetleri birer vodvil sayılır, öyle bir an gelir ki konu içinden çıkılmayacak kadar karışır. Fakat sonunda her şey yine yoluna girer, herkes sevdiğine kavuşur. "Viyana Kanı"nın son perdesinde sevgililer birbirlerine haber vermeden gizlice Hietzing'deki bahçeli gazinoya giderler. Kameriyelerinde şampanyalarını içer, havyarlarını yerken işler içinden çıkılmaz olur. Çok hareketli danslar ve büyük koronun coşkulu şarkılarıyla Voksoper'de yeniden sahnelenen "Viyana Kanı" bu son bölümüyle doruğa ulaşıyor! Perde kapanırken sahnedekiler de, seyirciler de coşkulu, mutlu! Şarkıların yanı sıra konuşmaların da Viyana lehçesiyle yapılması operete tam bir neşe katıyor. Özellikle faytoncu ile güzel Cagliari'nin babası, Praterli atlıkarınca sahibi Kagler'in diyalogları kimi seyirciyi yerlere yatırıyor. Johann Strauss'un son perde için seçtiği bahçeli gazino, özel yaşamında da ailesiyle sık sık gittiği Hietzing'deki ünlü Dommayer gazinosunu anımsatır. Orta halli ve düşük gelirli Viyanalılar Prater'de eğlenirken zengin ve asiller Dommayer'in büyük bahçeli ve lüks salonlu, danslı, müzikli gazinosunu yeğlerdi...
 
Günümüz Viyana'sı birçok kentlinin müdavimi olduğu şık kafelerle dolu. Ancak içlerinde mutlaka uğranılması gereken biri var! O da, kapılarını 1950 yılında açmış, diğerleri kadar lüks ve şık olmayan, Dortheer sokağındaki Café Hawelka. Burası çok sevilen bir edebiyatçılar, ressamlar ve gençler kahvehanesi. Yıllar boyu Ernst Fuchs, ressam Hundertwasser, aktör Qualtinger, Oskar Werner, Elias Canetti, Andy Warhol, Henry ve Arthur Miller karı-koca Hawelka'ların sürekli müşterisi olmuş. Şu sıralar tarihi masalarını daha çok aydın gençler dolduruyor. Sahibi Leopold Hawelka nisan ayında 100 yaşına bastı. Her gün, birkaç saatliğine de olsa hâlâ geliyor, köşesine oturuyor. Oğlu ve torunları koşuştururken o biraz kestiriyor, biraz da yanına sokulan hayranlarıyla sohbet ediyor, onlarla fotoğraf çektiriyor.
 
Az sonra yaşlıca, iyi giyimli bir bayan gelip: "Babacığım!" diye ona sarılıyor. Sonra bana doğru dönüp: "Kızıyım" diyor. Konuşkan biri. Sohbete dalıyoruz. Annesinin ölümünden sonra kardeşleriyle arası açıldığı için kahvehaneyle pek ilgisinin kalmadığını anlatıyor. "Bütün işim babamın bakımı" diyor. Bu arada yanımıza orta yaşlı iki şık bayan sokuluyor. Hawelka'ya gülümsüyorlar: "Haydi, parka gezmeye gidiyoruz" diyorlar. Yaşlı adam homurdanıyor: "Burada oturacağım!" Kızı, gelenlerin Polonyalı bakıcılar olduğunu söylüyor. "Onların bana çok yardımı oluyor. Hem biliyor musunuz, bayanlar Katolik, babama çok iyi davranıyorlar..." Birlikte fotoğraf çektiriyoruz. Torunlardan biri, üç-dört yıl önce Hawelka'nın oğlu ve torunlarıyla çekilmiş bir afişini hediye ediyor. "Görüyor musunuz" diyor kızı, "bu fotoğraf çekilirken beni aralarına almamışlardı!" Somurtarak kahve ocağına doğru şöyle bir bakıyor. "Kadının pek önemi yoktur onlar için!"
 
www.ahmet-arpad.de