6 Aralık 2007

Anılar treni Auschwitz yolunda

Cumhuriyet 06.12.2007

Nazilerin kamplara yolladığı çocuk ve gençlere adanan tren, mayısta ölüm kampına varacak

Almanya'dan yola çıkan tren, zaman içinde 60 yıl geriye gidiyor... 30 kentten geçerek 3 bin kilometre kat edecek tren 8 Mayıs'ta, son istasyona, Auschwitz'e varacak... 1921 yapımı buharlı lokomotifin çektiği vagonlarda kurulan "soykırım müzesi"nde, demiryollarının çocukların ölüm yolcuğundaki rolü, mektuplar, dönüş yolculuğuna asla çıkamayan yolcuların çizimleri, şiirleri yer alıyor.
 
AHMET ARPAD
 
STUTTGART - Adolf Hitler, 1935'te partisinin genel kurulunda, iyileşmesi mümkün olmayan, "Daha çok azap çekmesinler" dediği engelli insanların ortadan kaldırılması emrini vermişti. İleride Alman askerleri komşu ülkelere saldırırken ağzından çıkan "Bir engelli yatağında yatarken, savaş yaralısı yatak bulamıyor" sözleriyle ülkedeki bütün yurt ve hastanelerden bedensel ve zihinsel engelliler toplanmaya başlanmıştı. Bu zavallı insanlar, nakledildikleri özel toplama kamplarında "Duşa gidiyorsunuz" kandırmacasıyla gaz odalarını boylamıştı. 1939-1945 yıllarında iğne yaparak, Luminal denen ilacı içirerek, aç bırakarak, gaz odalarında karbondioksit vererek, yedisinden yetmişine, "yaşamasına değmez'' dedikleri tam 200 bin engelli ölüme yollanmıştı.
 
Hitler Almanyası'nda Yahudiler, Sintiler/Romanlar ve engellilerin yanı sıra küçük çocuklar da öldürülmüştü. Ana babaların ellerinden zorla alınan bu çocuklar, dolduruldukları trenlerle toplama kamplarına yollanmıştı.
 
Frankfurt'tan yola çıktı
 
Nasyonal-sosyalistler sadece Alman kentlerinden değil, Yunanistan'dan Norveç'e, Fransa'dan Macaristan'a, işgal ettikleri bütün ülkelerden yüz binlerce insanı "safkan" Alman olmadıkları için trenlere bindirip, gaz odalarına taşımışlardı. Savaşın kızıştığı yıllarda bile durmamıştı "ölüm trenleri." Hiç aksamadan on binlerce kilometreyi geride bırakmışlardı. Doğu Avrupa'ya uzanan hatlar, asker ve silah trenleri ile dolu olduğu zaman ölüme götürülen insanları tıkıştırdıkları vagonları normal yolcu trenlerinin arkasına takmışlardı. Yolun açılmasını bekledikleri istasyonlarda yolcu trenleri ile "ölüm trenleri" çoğu kez saatlerce yan yana durmuştu. Geziye, tatile giden Almanlar vagon pencerelerinden, yan hatta duran nakliye trenlerine tıkılmış Yahudileri seyretmişti. Özel kişilerin kurduğu "Anılar Treni Derneği" , Alman Sendikalar Birliği ve bazı vakıfların desteği ile 8 Kasım 2007 günü Frankfurt'tan bir tren yola çıkardı. Nazilerin öldürdüğü çocuk ve gençlere adanan tren, bir "soykırım müzesi" . 1921 yapımı kocaman bir buharlı lokomotif, 1960'larda postayla hasta askerler taşımış vagonları çekiyor peşinden. Bu tren önümüzdeki aylarda 30 kente uğrayacak ve tam 3 bin kilometreyi geride bıraktıktan sonra insanlığın nasyonal-sosyalistlerden kurtuluşunun 63. yıldönümü olan 8 Mayıs 2008'de son istasyona girecek. Polonya'daki Auschwitz toplama kampına varacak. Tren güzergâhı boyunca, 1940-1944 yıllarında istasyonlarından "ölüm trenleri" nin kalkmış olduğu bütün kentlere uğrayacak, birkaç gün duracak. "Anılar Treni Derneği" günümüz insanlarının o büyük cinayeti hiç unutmamasını arzuluyor. Trenin içine kurulan müzede Hitler Almanyası'nda demiryollarının soykırımdaki rolü anlatılıyor, Yahudi mahkûmların resimlerinin, mektuplarının ve çeşitli kişisel eşyalarının yanı sıra ka mplara götürülenlerin isim listeleri de var. Treni ziyarete gelenler arasında o yılları yaşamış ve yurtlarından koparılmış, son durağı Auschwitz olan "soy kırım trenleri" ne doldurulmuş komşularını, dostlarını, okul arkadaşlarını anımsayıp isimlerini verebilenler olacağı ümit ediliyor. Uzun çalışmalar sonucu arşivlerden elde edilen verilere göre Alman Demiryolları 1940-44 yılları arasında 1.5 milyon çocuk ve genci trenlerle toplama kamplarına taşımıştı. O günlerde bu büyük "sürülme ve öldürme" yi uygulayan Nazilerden birçoğu 1945'ten sonra kellelerini kurtarmıştı. Hatta yeni kurulan Almanya'nın Devlet Demiryolları Nürnberg tren istasyonuna Hitler'in ulaştırma bakanının bir büstünü dikmiş, savaş sırasında Yahudilerin trenle toplama kamplarına taşınmasından sorumlu bir başkasına da, altmışlı yıllarda yabancı işçilerin trenle Almanya'ya taşınması görevini vermiş.
 
Demiryolları sponsor olmadı
 
"Anılar Treni" Auschwitz toplama kampına uzanan üç bin kilometrelik yolculuğunda Alman Devlet Demiryolları'nın hatlarını kullanıyor. Kurum bu girişimin sponsorluğunu kabul etmediği gibi, trenin geçtiği güzergâh için de dernekten kira alıyor! Treni dört gün kaldığı Stuttgart istasyonuna girerken yaşlı, genç, yüzlerce insan karşıladı. Dar vagonlarındaki sergiyi on bine yakın meraklı ziyaret etti. Başka kentlere gitmek için ayrılırken herkes peşinden el sallıyordu. Kiminin gözü yaşlıydı. Üç kişilik bir orkestra hüzünlü melodilerle uğurladı "Anılar Treni" ni. Klarnet, akordeon ve kontrbas eşliğinde Klezmer ezgileriyle. Kara lokomotif istasyondan çıkıp, kar tipisinin içinde kayboldu. Makinist son bir kez düdük çaldı, uzun uzun...

18 Kasım 2007

Kuranıkerim ve Türbancılar...

Cumhuriyet 18.11.2007
PENCERE
İLHAN SELÇUK

Bugün cuma değil..
Pazar..
Ama olsun, ben Kuranıkerim'deki tesettüre, türbana, kadına ilişkin kutsal ayetleri sizinle paylaşmak istiyorum...
İyi bir Müslümanın rehberi doğrudan Kuranıkerim'dir...
Aymaz kişilere, çokbilmişlere, kendisinde bir hikmet görüp ulema geçinenlere boşverin...
Müslümanlıkta papazlık yoktur...
Kendi aklınıza güvenin...
Allah'ın kitabı Kuranıkerim'i bilmeyen, Müslüman değil, Müslüman mukallidi olur...
 
*
 
Bugün Çankaya Köşkü'nde bir türbanlı hanım var...
Başbakanlık Konutu da bir türbanlı hanımın elinin altındadır...
Peki, türban devletin ve de hükümetin doruklarına tırmandı diye Türkiye eskisinden daha çok mu Müslüman oldu?..
 
*
 
Bu soruya yanıt vermeden önce Kuranıkerim'in kadınlara ilişkin buyruklarından birkaçını anımsamak iyi olacaktır...
Nur suresinden:
"Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara yakışırlar..."
Ey Müslümanlar!..
"Kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin!.."
"İffetli olmak isteyen cariyelerinizi, dünya hayatının geçici menfaatını elde etmek için, fuhşa zorlamayın..."
Ahzap suresinden:
"Kadınların; babaları, oğulları, erkek kardeşleri, (...) hizmetçi kadınları ve cariyeleri hakkında bir sorumluluğu yoktur..."
Nisa suresi:
"Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin mallarından sarf etmelerinden dolayı, erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler (egemendirler)."
"Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün..."
 
*
 
Görüldüğü gibi Kuranıkerim'de kadın-erkek eşitliği olmadığı gibi, cariye ve köle düzeni vardır...
Demek ki İslamın anayasasında çağımızın insan haklarını benimsemek yolu kapalıdır...
Önce bu gerçekler herkes tarafından biline!..
 
*
 
Şimdi gelelim bizim türbancı Müslümanlara; Kuranıkerim'in kadınlar hakkındaki tüm yasalarına sırt çevirip türbancılığı politikada meslek edinenlere...
Nur suresinde bu konuda şu kural konuyor:
"Ey Muhammet ,
Mümin kadınlara söyle...
Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar..."
Kuranıkerim'de türban ya da sıkmabaş yoktur; boyun sarıp sarmalanmayacak, başörtüsü göreneksel usul üzerine yakaların üzerine salınacaktır...
 
*
 
Atatürk devrimi Anadolu Türklüğüne ve Müslümanlığına çağdaşlığın, uygarlığın, insanlığın yolunu açmıştır...
Türbanı bir flamaya dönüştürüp siyaset sahteciliğinin en büyüğünü yaparak Müslümanlık taslayanlar ikiyüzlü yalancılardır...
Bunlar Müslüman değil, kutsal Müslümanlığı kullananlardır...
Topu cehennemliktir; çünkü Anadolu insanına en büyük kötülüğü yapıyorlar... 
 
İlhan Selçuk

28 Ekim 2007

Türbancılar Ne Kadar Müslüman?..

Cumhuriyet 28.10.2007
PENCERE
İLHAN SELÇUK

Bizim dinci medyaya bakıyorum, mangalda kül bırakmıyorlar...
Ne diyorlar:
- Türban da türban...
Sıkmabaş..
Tesettür..
Türban Başbakanlığa el attı, Çankaya'ya da çıktı; dinciler dört köşe oldular...
Ne diyorlar:
- Türkiye Müslümanlaştı...
Allah..
Hazreti Muhammet ..
Kuran-ı Kerim..
İyi de.. Türbancı-İslamcı medyanın Müslümanlığına diyecek yok.. mu?..
 
*
 
Kuran-ı Kerim'i açın..
Bakara sûresi..
Âli İmran sûresi..
Nisâ sûresi..
Rûm sûresi..
Bu sûrelerde yer alan 275, 276, 278, 130, 161, 39'uncu âyetlerde faiz kesinlikle yasaklanır...
Bakara sûresi, âyet 275:
"Faiz yiyenler mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar..."
"Allah alışverişi helâl, faizi haram kıldı..."
"Kim faizciliğe dönerse cehennemliktir...
Onlar orada (cehennemde) temelli kalacaklardır..."
"Ey müminler!.. Allah'tan sakının, inanıyorsanız faizden arta kalmış hesaptan vazgeçin..."
"Böyle yapmazsanız, bunun, Allah'a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin..."
Âli İmran sûresi, ayet 130-132:
"Ey müminler...
Yemeyin faizi!..
Kat kat faiz alarak Allah'a karşı gelmekten korkup sakının!..  Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının!.. Ve Allah'a, Peygamber'e boyun eğin!..''
 
*
 
Dinciler Türkiye'de sandıktan çıkarak iktidara geçtiler...
Türkiye'yi bir faiz folluğuna dönüştürdüler..
En yüksek faiz Türkiye'de...
Kim olursan ol, ne olursan ol, hangi milletten olursan ol, ister Musevi, ister Hıristiyan, ister Müslüman, ister İslamcı ol; paranı Türkiye'de faize yatırdın mı en yüksek orandan tefecilik üzerine çalışan piyasada değerlendirir, canın istediği zaman istediğin ülkeye transfer edebilirsin...
Dinci iktidar böylesine İslamcılık yapıyor; Allah'ın buyruğuna, Kuran-ı Kerim'e, Hazret-i Muhammet'e boş veriyor, sonra da ne diyor:
- Türban da türban...
Ne büyük sahtekârlık!..
 
*

Dinci iktidar sermayesi artık medyayı ele geçirdi geçiriyor...
Ama, hiçbir dinci gazetede, hiçbir köşede, hiçbir dinci televizyonda şu yazdıklarımı yalanlayamazlar, ağızlarını açamazlar; hacı hoca geçinen yalancı Müslümanlar ağızlarının fermuarını kapatmak zorundadırlar...
İslamcılık adına yalancılık, tarihin hiçbir evresinde bugünkü Türkiye'de olduğu kadar iktidar yalanına dönüşmedi... 

Kaz ciğeri ezmesi ve bergamot reçeli

Cumhuriyet 28.10.2007
AHMET ARPAD
STRASBOURG

Bu kent hümanist hareketin öncülüğünü yapmış, Roterdamlı Erasmus 'u barındırmış, Mozart'ı bağrına basmış. Marie Antoinette sık sık buraya uğramış, Johannes Gutenberg , insanlık tarihinin en önemli buluşunu burada gerçekleştirmiş. Yarattığı tipo basım yapan baskı makinesiyle özgür düşüncenin doğmasına, yayılmasına önayak olmuş. Goethe , Avrupa'nın en eski eğitim kurumlarından biri sayılan üniversitesinde yıllarını geçirmiş.
 
İki bin yıllık Strasbourg çok ilginç bir kent. Yüzyıllarca Fransa ile Almanya arasında "gidip gelmiş" Strasbourg insanlarının Almanca da anlayıp konuştuğu bir doğu Fransa kenti. Tarihiyle, sokakları ve evleriyle, lokantaları, yemekleri ve şaraplarıyla, kiliseleri ve parklarıyla her mevsim turist dolu. İki adım ötedeki Almanya'nın insanları için en yakın büyük kent. Karlsruhe, Baden-Baden ve Offenburg'dan buraya sık sık alışverişe gelenler dükkânları dolduruyor, Petite France semtinin tarihi evleri arasında geziniyor, kafelerinde keyif çatıyor, lokantalarında yağlı kaz ciğeri ezmesi, haşlanmış lahana yiyip kaliteli beyaz şarapları yudumluyorlar. Strasbourg'un hemen her sokağında şık pastaneler, çeşitli ekmek sunan küçük fırınlar, leziz gıda malzemesi dolu bakkal dükkânları var. Hizmet verenler müşteriyle ilgileniyor, cana yakın, onu memnun etmeye çaba gösteriyor. Almanyalılar için bütün bunlar alışılmamış, daha doğrusu çoktan unutulmuş şeyler. Giderek küçük dükkânların kapandığı, her şeyin artık kent dışındaki büyük mağazalarda bulunduğu, çeşidin ve çeşninin yitirildiği Almanya insanı için Strasbourg gibi kentler "bir bulunmaz" ! Hazirandan bu yana Stuttgart-Paris arasını üç buçuk saate indiren süper hızlı Fransız treni TGV ile artık bir saat on beş dakikada Strasbourg'a geliniyor.
 
Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Parlamentosu ve daha birçok uluslararası kuruma ev sahipliği yapan Strasbourg kozmopolit bir kent. Sokaklarını Arap ülkelerinin insanlarıyla Kuzey Afrikalılar dolduruyor, özellikle varoşlarında yaşayan yabancılarıyla sorunları var. Strasbourg şu sıralar sadece dünyaca ünlü Noel Pazar'ını iple çekmiyor, aralık ayındaki geleneksel Türk Film Günleri'ni de bekliyor.
 
Strasbourg'a trenle iki saat ötede, Paris yönünde, görülmesi mutlaka gereken bir başka kent de Nancy. Sokakları, yapıları, dükkân ve lokantaları Strasbourg'a göre daha bir başka, daha güzel. Sokaklarında gezinen insanlar şık ve bakımlı. Tarihi binaların tümü çok güzel elden geçmiş. Kozmopolit değil Nancy, stressiz, sakin bir kent. Bergamot bonbonlarıyla, reçelleriyle ünlü. Art Nuvo'nun doğum yeri. Sokaklarında gezinirken adım başı hissediyorsunuz bunu. Yapı cepheleri, mobilyalar, renkli pencereler, mobilyalar, güller, filbaharı, kelebekler ve yusufçuklarla bezenmiş. Le Pépiniere Parkı'nda gezinirken rahatlıyorsunuz, Stanislas Alanı'nın şık kafelerinde, lokantalarında oturup dört bir yanınızı çevreleyen sarayımsı binaları seyrederken yerinizden kalkmak istemiyorsunuz. Stuttgart'a dönmek için ağır ağır tren istasyonuna yürürken bir kavanoz bergamot reçeli alıyorsunuz, Nancy'i hep anımsamak için...
 
www.ahmet-arpad.de

16 Eylül 2007

Mahşer gününde zenginlerle rahipler

Cumhuriyet 16.09.2007
AHMET ARPAD
ZÜRİH

Doğumdan ölüme insanlar. Kral, güzel, zengin, köylü, bilge ve dilenci. Tode la vida, una entrada, una salida. Yaşam, bir sahneye çıkış, bir sahneden iniş...
 
Rüzgâr esiyor, insanların üzerinden, yalıyor kocaman alanı, dokunuyor manastırın yüksek kulelerine. Tuhaf bir rüzgâr. İnsanlar heyecan içinde. Kral, sakin olun, diyor. Paniğe gerek yok, her şey benim gözetimimde.
 
Güzel, hüzünlü... Daha doğru dürüst yaşamın zevkine varamadım, diye mırıldanıyor. Zengin, mallarıma ne olacak, diye haykırıyor. Dilenci, yitirecek neyim var ki, diye umursamıyor olup biteni. Manastır rahibi sesleniyor oraya buraya koşuşan insanlara, pişmanlık duyun, koşun, bağlanın Tanrı'ya. Zeki köylü hayvanlarını satıp son bir kez kafayı çekmek istiyor...
 
Zürih'e bir saat ötedeki Einsiedeln kocaman Benedikt Manastırı ve güzel barok kilisesiyle ünlü. Bin metre yükseklikteki, çevresini saran tepelerde kışın kayak yapılan kasabanın insanları tiyatro meraklısı. Tam 900 yıldır tiyatro oynanıyor Einsiedeln'de, dev manastırın önündeki geniş alanda. Son elli yıldır da, İspanyol tiyatro yazarı Pedro Calderon 'un 17. yüzyılda yazdığı tarihi oyunu "Büyük Dünya Tiyatrosu" sahneleniyor. Ancak yüzlerce oyuncunun rol aldığı bu dev oyunu Einsiedeln'de her yedi yılda bir izlemek mümkün. 2000 yılından sonra bu yaz tekrar sahneye kondu. Haziran sonu ile eylül ortasında seyircilerle buluştu. Dört bir yandan Einsiedeln'e akın eden 65 bin insan 32 akşamda bu dev oyunu izledi. Tam 350 amatör oyuncunun rol aldığı, sahne arkasında da 150 kişinin görev yaptığı eserin provalarına ocak ayında başlamışlar. Çoğu Einsiedeln kasabasının insanları, çoluk çocuk, genç yaşlı, tanınmış tiyatro yazarı Thomas Hürlimann 'la Zürihli rejisör Volker Hesse 'nin yönetiminde büyük bir coşku ve disiplinle aylarca çalışarak bu dev oyunu gerçekleştirmişler.
 
Calderon'un, tarihi Einsiedeln manastırı ve kilisesi önünde sahnelenen oyunu dini ve kiliseyi eleştiren bir eser. Thomas Hürlimann, günümüz toplumuna uyguladığı şekliyle eleştirinin sınırlarını zorlamış ve manastır alanını hiç karşılıksız bu oyuna açan rahipleri kızdırmış! Hele rahiplerden birinin, bembeyaz kadın giysileri içinde "dünya ana" yı canlandırması öfkeyi doruk noktasına ulaştırmış. Tutucu dindar gruplar her akşam temsilden önce alanda bildiri dağıtıyor.
 
Rejisör Volker Hesse, "Günümüzde yaşamın anlamını arayıp dururken aykırılıklar biz insanları ümitsizliğe düşürüyor" diyor. Oyunda da dünya insanları ümitsizliğin doruğunda, kaygı dolu. Kilise "din elden gidiyor" korkusu içinde. Dünya artık yaşlanmış, mahşer günü yaklaşmış. İnsanlar sonlarını bekliyor, herkes kendine göre. Kimi keyfini hiç bozmuyor, kendini eğlenceye veriyor, kimi ise korkusundan ne yapacağını bilmiyor... Zenginler, insanların korkularından çıkarları için yararlanıyor. Tanrı'dan ümitlerini kesenler, neye tapacaklarını şaşırmış. Kimileri beyaz bir keçinin peşinden koşuyor çılgınlar gibi. Artık sözü geçmeyen rahipler bıkkın, kilise kapılarını kapatmış...
 
Barok kilisenin sivri kulelerinin ardından kırmızı dumanlar yükseliyor, tepeleri aşan dolunay manastır alanını ışığa boğuyor. Alkışların sonu yok...
 
www.ahmet-arpad.de

28 Ağustos 2007

'Bir İstanbul Var idi'

Cumhuriyet 28.08.2007
AYNA
ADNAN BİNYAZAR

Burhan Arpad 1994 yılında aramızdan ayrıldı.
Yazar ölümleri buruk bir eksiklik duygusu yaratıyor insanda. Arpad'ın yazılarından oluşan "Bir İstanbul Var idi" adlı kitabını okurken, özellikle İstanbul'la ilgili gözlemlerini yazdığı her satırda bu burukluğu yaşadım.
Arpad uzun yıllar köşe yazarlığı yaptı, dergilere yazılar yazdı, nice önemli çeviriye imza attı. Seksen dört yıllık yaşamının hiçbir dakikasını boş geçirmedi.
Şu günlerin edebiyat ortamında yaşanan üslup savrukluğu, Arpad'ın dolaysız, o ölçüde de yalın anlatımının ne denli değer taşıdığını göstermeye yetiyor.
****
Deneme türüne duyduğum ilgiden dolayı, Arpad'ın yazdıklarını yakından izlerdim. Kişiliği de üslubu gibi yalındı, içtendi. Kalemini doğayı, insanı, çevreyi bir kültür varlığı olarak algılayıp onların sonsuzca yaşaması yolunda işletirken, sevgi üretecek güzelliklerin yok olup gitmesine başkaldırıyordu.
Yıkımların, ardında korkunç bir görünüm bırakacağı kaygısıyla, bunu ilgililerin kafasına sokmaya çalışıyordu. Şu kısa alıntıda da görüldüğü gibi, yitip giden güzelliklerin yerini nelerin alacağını gerçekçi gözlemlerle dile getiriyordu:
"1950'den günümüze iki katlı, yoksul görünüşlü tahta evlerin bahçeciklerini de yutuveren beton yığınları, İstanbul'u sildi süpürdü. İstanbul büyüdü, büyüdü. Amerikan sinemacıların azman yaratığı King Kong benzeri bir canavar oldu..."
Fantastik sinemanın olağanüstü güçlere sahip bu yaratığı, avcunun içine bir kadını sığdıracak kadar devasa bir canavardır.
King Kong'un bilinçten yoksun beyni şimdi İstanbul'un arta kalan güzelliklerini, yeşilliğini, tarihini, kültürünü yok edip kentin yaşamsal soluğunu kesmeyi düşünüyor.
Sormanın tam zamanı:
İstanbul adlı o "narin kadın" ı, bu çağ azmanının avcundan kim çekip alacak?..
****
Nurullah Ataç , kültürü güzelliğin ölçüsü sayardı. Ona göre güzelliğin göstergesi beyindir. Ataç'ın denemelerini okurken, güzellik deyince, kimsenin gözünde, süslü libaslara bürünüp gerdirilmiş yüzleriyle ekranda gerdan kıran televole kızları canlanmazdı.
Günümüzde, insanın dışından çok beyninin içini gören Ataç'ın güzellik anlayışı, kimilerince, nerdeyse ütopya ülkelerinin düşsel kişileri gibi algılanacak...
Arpad da, denemelerinde, İstanbul'un vitrin güzellikleri üzerinde durmuyor.. ta çocukluk dönemlerinden başlayarak doğayla, insanla bütünleşmiş kültürel güzelliklerini ele alıyor. Kentin töreleşmiş yaşayışının, insanı insan kılan inceliklerinin yok olup gidişinin ıstırabını duyuyor.
Karagöz oyunlarının oynandığı "hayal perdesi" nden başlayıp tiyatrolara, konser salonlarına, eğlence alanlarına, sinemalara kadar genişletiyor eleştiri alanını.
****
Yeniden düzenlemelerle İstanbul'u deneme tahtasına döndürdüler. Başlatılan iyi işlerde bir ilerleme yok.
Dünyanın önemli kültür odaklarından biri olma yolunda gelişmesi gereken İstanbul'da bugün bile, kültür merkezlerini yıkıp yerine cami kondurmak isteyenler var.
Ne acı!..
Kültürle donatma uğruna, İstanbul'u besleme kültür ürünleriyle cilalamanın da göstermelik olduğu inancındayım.
Önemli olan, İstanbul'un kültür adına ne ürettiği, bu üretimin halkla ne ölçüde kaynaştığıdır.
O zaman dışarıdan almaz, dışarıya gönderir.
adnan@binyazar.com

26 Ağustos 2007

'Kara tren gelmez m'ola...'

Cumhuriyet 26.08.2007
AHMET ARPAD
STUTTGART

...düdüğünü çalmaz m'ola / Gurbet ele yar yolladım, mektubumu almaz m'ola.
 
Biri ötekinden şişman. Adam açık pencereden dışarıya bakıyor. Yanımızdan ağır ağır geçen doğayı seyrediyor. Dudaklarında sürekli bir gülümseme. Çok mutlu gibi. Evler, yemyeşil yamaçlar ve otlayan ineklerle koyunlar. Bir şeyler söyleyip gülüyor. Karşısında oturan kadın ise doğa ile pek ilgilenmiyor. Elindeki boyalı gazozu yudumluyor, arada sırada adama yanıt veriyor. İki şişman dört kişilik yere zor sığmış. Hava sıcak. Pencerelerden giren esinti biraz olsun ferahlatıyor. Bir sıra ötede yaşlı bir karı koca oturuyor. Kadın yetmişinde, adam seksenine merdiven dayamış. İkisi de uzunca boylu, şık ve az da cakalı. Tatile gelmiş Hamburglular olabilirler. Daha çok adam konuşuyor. Çocukluğunda, bombalanacak diye trene binmekten korktuğunu anlatıyor. Kadın suskun, dışarısını seyrediyor. Bizim kompartımanda başkası yok. Yandaki ise dolu. Orta yaşlı insanlar, el kol hareketleri ile heyecanlı bir şeyler anlatıyorlar birbirlerine. Ne dedikleri duyulmuyor. Dolu kompartıman sessiz. Çünkü o "konuşanlar" dilsiz...
 
Kara tren oflaya puflaya tırmanıyor tepeye, giderek yavaşlıyor. Zorlanıyor. Bacasından kara dumanlar çıkıyor, ardından beyaz. Masmavi gökyüzü renkleniyor. Fotoğraf çekenler pencerelerden sarkıyor bellerine kadar. Makinist düdüğe asılıyor. Kara trenin çığlığı yamaçlara, ötelerdeki ovalara uzanıyor. Öküzler trene şöyle bir bakıyor, kimisi ürküp kaçıyor... Az sonra Maselheim istasyonuna giriyoruz. Birkaç dakika mola. İnen yok, gençten birkaç kişi biniyor. Makinist ile yardımcısı aşağı atlayıp, lokomotifin çevresinde şöyle bir dönüyorlar. Warthausen'den buraya 50 dakikada gelmiş, 300 metreden 600 metreye çıkmıştık. Dokuz vagonlu tren şimdi inişe geçiyor. Son istasyon tarihi manastırıyla ünlü Ochsenhausen. Seksen yıllık 99 716 numaralı lokomotif 400 beygir gücünde, 42 ton ağırlığında. Raylar dar, sadece 75 santim, en yüksek hız saatte 20 kilometre!
 
1899'da Kral II. Wilhelm döneminde Warthausen ile Ochenhausen arasında inşa edilen demiryolunda kara tren 1964'e kadar köylüleri, işçileri, öğrencileri bıkıp usanmadan taşıyıp durmuş. "Öchsle" yirmi yıldır bir "müze tren". Buharlısever gönüllülerin 1983'te kurduğu dernek (www.oechsle-bahn.de) çok başarılı çalışıyor. Restore ettikleri buharlı lokomotifler 99 716 "Rosa" ve 99 788 "Berta" 1 Mayıs-28 Ekim arasında haftanın üç günü tarihi vagonları peşinden çekip götürüyor. Yakından ve uzaktan gelen, çoğu erkek "kara tren" çılgınlarını gün boyunca çocuklar gibi sevindiriyor.
 
Türkiye'nin çeşitli depolarında ve istasyonlarında kocaman, dev gibi buharlılar, yanılmıyorsam elli kadar, paslanıp çürüyor. Elden geçirilmiş tarihi lokomotifler sadece Çamlık ve Ankara müzelerinde durmakta. Almanya'nın çeşitli kentlerinde küçücük de olsalar eski buharlılar değerlendiriliyor, turistik amaçlı kısa geziler yapılıyor. Bizim TCDD ise elindeki paha biçilmez hazineyi doğru dürüst değerlendiremiyor. Depolarda çürümeye bırakılanlar bir elden geçirilse, özellikle Doğu Anadolu'nun harika doğasında sürekli düzenlenecek gezilerle her yıl başta Almanya olmak üzere Avrupa'nın birçok ülkesinden "zengin ve çılgın" on binlerce buharlıseveri ülkeye çekerdi!
 
Aşağılarda Ochsenhausen. Kocaman kiliseyle manastırın kuleleri göğe yükseliyor. Buharlı hızlanıyor. Uzun bir düdük. Kentin ilk evleri, bahçeleri. İnsanlar el sallıyor. Şişman karı koca veda edip, iki vagon arasındaki sahanlığa çıkıyor. Bir an için çocukluğuma dönüyorum. Florya plajına yüzmeye giderdik, Sirkeci istasyonundan bindiğimiz buharlı banliyö treniyle... Yolcular akın akın trenden iniyor. Çoğu az ötedeki bira bahçesine hücum ediyor. Bizler de manastırı, kilisesini ve salonlarındaki Joan Miró sergisini yeğliyoruz. Warthausen'e dönüşe daha dört saat var.
 
www.ahmet-arpad.de

29 Temmuz 2007

Keşke Hitler de gitseydi Meryem Ana'sına

Cumhuriyet 29.07.2007
AHMET ARPAD
STUTTGART

Kadın, küçük çocuğu elinden tutmuş yürüyor. Çocuğun canı sıkkın, yüzü buruşuk, ayaklarını sürüye sürüye anasının yanında zor yürüyor. Bir yerlerden ilahi sesleri yükseliyor. Büyük alana açılan dar sokaklardan insanlar akıyor. Ağır ağır yürüyorlar, başları önlerinde. Sekizgen alanı çevreleyen kiliselerden yükselen çan sesleri kulakları sağır edecek neredeyse.
 
Hiç kimse ağzını açmıyor, herkes suskun. Düşüncelerinde bambaşka bir dünyada insanlar. Uzak yoldan geliyorlar. Kimi onlarca, kimi de yüzlerce kilometre öteden.
 
Günlerdir yürümüşler, dağ bayır demeden. Kuzeyden, güneyden, her yönden yola çıkmışlar. İçlerinde, bisikletleriyle Avusturya'dan, İsviçre'den gelmiş olanlar da var. Tümü de Katolik. Mucizeler yarattığına inandıkları Meryem 'e geliyorlar. Buraya Papa 2. Jean Paul de gelmiş, Ağca suikastından altı ay önce, 1980'de.
 
O günden sonra yöre iyice kutsallaşmış. Geçen yıl da eylülde Papa 16. Benedikt doğduğu bu yöreyi ziyaret etmiş, bir gün sonra da Regensburg'da Müslümanları öfkelendiren o konuşmasını yapmıştı. Altötting insan kaynıyor. Bazilikanın önündeki alana iğne atsan yere düşmüyor. Büyük kapının önünde dikilen başrahip o kadar yoldan gelen hacılara teşekkür ediyor. Sonra yumuşak, hafif ağlamaklı, hüzünlü bir sesle İsa 'dan, Meryem'den söz ediyor... Anasının, elinden tuttuğu küçük oğlan yorgunluktan zor duruyor ayakta. Az sonra insanlar tekrar yürüyüşe geçiyor. Dini alay gittikçe uzuyor, uzuyor. Boyu sonsuz bir yılan örneği kıvrılıyor, Altötting'in dar, tarihi sokaklarından geçiyor. İnsanlar kocaman alanı dolaşarak "Lütuf Kilisesi" ne doğru ilerliyor. Sekizinci yüzyılda kurulduğu söylenen bu küçücük kilise de alan gibi sekizgen. İçindeki Meryem heykeli kutsal. Altöttingli Meryem'in mucizeler yarattığına 15. yüzyıldan bu yana inanılıyor. İçine insanların sığmadığı, girebilmek için kimi gün saatlerce kapısında beklediği küçük kilisenin tüm dış duvarları, dini mesaj içeren tahta tablolarla dolu.
 
İki bine yakın bu tabloyu, Meryem'in yarattığı mucizelere inanarak hastalıklarından ve başka dertlerinden kurtulmuş insanlar yapmış... Her yıl haziran ayının birinci ya da ikinci perşembesi Katoliklerin yortusu. Mukaddes ekmeğin İsa'nın vücuduyla özümleşmesini kutluyorlar. Böyle günlerde Altötting sokaklarından insan taşıyor, oteller de tıka basa doluyor! Çevre köy ve kasabalardan gelen yöresel, tarihi, dini giysili gruplar yine başrahibin peşinden yürüyor. Ak saçlı adam dualar okuyor, peşinden ayak sürüyen cemaat de onun dualarına eşlik ediyor.
 
Kısa deri pantolonlu, keçe şapkalı erkekler, gururlu yöresel politikacılar, rengârenk elbiseleri yere kadar uzanan köylü kadınlar, ellerini önlerine kavuşturmuş, başları eğik, boyunları bükük, kara giysili yaşlı rahibeler, en arkada da "bayramlıkları" nı giymiş halk. Yortu yürüyüşü Lütuf Kilisesi'nin önünde bitiyor. Rahipler dualar mırıldanarak, okunmuş, kutsal ekmekten lokmalar dağıtıyor sıraya girmişlere. Münih ve Salzburg'a bir saat uzaklıktaki Altötting, Papa 16. Benedikt'in doğum yeri Marktl'dan da sadece on kilometre ötede.
 
Papa küçüklüğünde ana-babasıyla bu yolu yürüyerek çok kez gelmiş Meryem'ine. Altötting ve çevresi koyu Katolik ve tutucu. İlginçtir, Hitler 'in doğum yeri, sınırın hemen ötesindeki Braunau da yakın sayılır Altötting'e. Keşke o da çocukluğunda gelseydi Meryem Ana'sına...
 
www.ahmet-arpad.de

26 Temmuz 2007

Vitrindekiler

Cumhuriyet Kitap 26.07.2007

Bir İstanbul Var İdi/ Burhan Arpad/ Remzi Kitabevi/ 214 s.
"İstanbul güzel. İstanbul görkemli. İstanbul çekici. İstanbul unutulmaz. İstanbul'da Beyazıt alanı vardı. İstanbul'da Beyoğlu vardı. İstanbul'da Tepebaşı vardı. İstanbul'da 'Altın Boynuz' Haliç vardı... Sarayburnu'ndan Kavaklar'a iki kıyıda Boğaz köyleri vardı. Şirin vapur iskeleleri, küçük küçük iskele alanları, mevsim balıklarını taze taze, canlı canlı satan bıçkın balıkçılar, bir çiçek bahçesi denli renk renk manavlarıyla... İstanbul'da bir Şehzadebaşı vardı. Sinemaları ve tiyatrolarıyla..." Bu kitapta Burhan Arpad'ın, İstanbul'la iç içe anıları yer alıyor.

8 Temmuz 2007

Fethullahçılar Almanya'da güle oynaya...

Cumhuriyet 08.07.2007
AHMET ARPAD
STUTTGART

Var mı bize yan bakan! Bizler Fethullahçıyız. İşimiz iş, güle oynaya devam ediyoruz yolumuza Almanya'da emin adımlarla. Paramız bol! Bundan on yıl önce Almanya'nın üzerine serpiştirdiğimiz tohumlar artık yeşerdi. Almanya gibi liberal bir ülkede kök salmasak şaşardım. Öğrenciyiz, akademisyeniz, işadamıyız... Çekirdek kadrodan sayılan, 90'ların ortasında Türkiye'den gönderdikleri Halil Hoca sayesinde önce Stuttgart'ta, ardından da Ruhr Havzası'nda organize olduk. Halil Hoca'yı Nurettin Veren 'in tanıması, Hablemitoğlu 'nun Fethullah Gülen Raporu'nda onun adını vermesi umurumuzda bile değil. Onun sayesinde Stuttgart'tan sonra Berlin'de, Münih'te, Köln'de, Dortmund'da, Pforzheim'da, Nürtingen'de ve Augsburg'da da iyice palazlandık. Almanları "zararsız" Müslüman olduğumuza inandırdığımız için de emin adımlarla ilerledik ve bugünkü güçlü konumumuza ulaştık. Tabii bize karşı çıkanlar olmadı değil. Hele şu kimi "laik" Türkler belediyelerin ve politikacıların dikkatini çekmeye uğraşıp durdu. Fakat nafile! Tongaya basar mıyız hiç! Biz ılımlıyız, Müslümanız. Bize: "Siz Fethullahçısınız" demeye kalkanın gözünü dava açmakla korkutuyoruz. Alman gazeteciler bile üzerimize gelmeye cesaret edemiyor. Ellerinde kesin kanıt olanlar az. Gözlerinin içine baka baka "Bu bir iftiradır!" diyoruz. Kendimizi iyi pazarladığımızı da unutmamak gerek. Örgütlenme her kentte hep aynı şekilde gerçekleşiyor. Buraya "okumaya gönderilen" genç Türk üniversite öğrencileri ile genç "işadamları" bir araya geldi mi iş tamam. Türkiye'den öğrencilerin buraya yollanması çoğu kez İstanbul'daki yurtdışı eğitim danışmanlığı denen kuruluşlarımız aracılığıyla oluyor. Buradaki çekirdek kadromuzun tümü Alman pasaportlu, şık giyimli, yakışıklı. Hepimiz Almancayı çok iyi konuşuyoruz, çevremiz geniş. Nazik ve de işini bilen becerikli kişileriz! Biz Almandan daha akıllıyız! "Laikler" istedikleri kadar uğraşsınlar, bize engel olamıyorlar. Kimi eyalette her renkten Alman politikacı bile bize arka çıkmaya başladı. Tabii Zaman gazetesi de bizden yana. Hocaefendinin Türkçe ve Almanca kitaplarını yayımlayan INID, "Biz Gülenci değiliz" diyenlerin kurduğu ve Hocaefendinin onur başkanı olduğu FID ve Fethullah Gülen ile Harun Yahya 'nın kitapları dahil bir sürü dini bütünün eserini (!) pazarlayan Line-Marketing gibi kuruluşlar bizim temelimiz. Almanlar bize niçin kötü gözle baksınlar? Biz Hocaefendiciler bol para harcayıp, dershaneler, okullar açarak Türk ve yabancı çocukların eğitimine (!), uyumuna (!) destek oluyoruz. Stuttgart'taki ortaokul ve lise bize 3 milyon Avro'ya mal olmuştu üç küsur yıl önce. Şimdi patlama yapacağız, daha büyük yer arıyoruz. Bir araya gelip kurduğumuz "işadamları derneği" okulun sponsoru! Tüm "kazancımız" Hocaefendinin ideolojisine helal olsun! Alman yasalarındaki boşlukları ideolojimiz uğruna başarıyla kullandığımızı itiraf etmeliyim. Toplumdaki liberal düşünce yapısından yararlanmasını da iyi beceriyoruz. Her renkten politikacı, yerel belediye ve kilise adamıyla ortak çalışmaya çaba gösteriyoruz. Biraz yüzlerine güldük mü, destekleri garanti. O kadar ki, bir eyaletin başbakanı bile bize inandı. Bizimle buluştu, elimizi sıktı, hediyemizi aldı, vakfına bağışladığımız 3 bin Avro'yu kabullendi. Ardından da üç yıllık genç pratisyenler projemize 700 bin Avro verilmesine önayak oldu! Bu projeye göre gençler şirketlerimizde çalışacak, bizim abiler de onlara destek olacak... Bu arada Türk asıllı kimi politikacı, eğitimci, aydın eskisi Alman pasaportlu bilim adamı, 28 Şubat'ın ardından yakasına Atatürk rozeti takmışı, çıkar peşinde koşan Alman ve Türk yazar çizer takımı giderek daha çok peşimizden gelmeye başladı.
 
Kimi karşıtımız inatla sormaya devam ediyor: "Niçin Fethullahçı değiliz diyorsunuz?" Biz de o zaman adamın gözünün içine baka baka: "Gülen adından rahatsız oluyoruz" yanıtını veriyoruz.
"O siyaset yapıyor!" Gerçeği söylemeye ne gerek var? Hocaefendinin geçmişi belli. Almanlara onun takımından olduğumuzu itiraf ettik mi, parasal desteklerini de kesecekler. Enayi miyiz? Geri planda dinci baronun iplerimizi elinde tuttuğunu öğrendiklerinde eğitime el atmamızı engelleyecekler. Bu nedenle de ne yapıp edip, basın dahil herkesi susturmaya devam etmeliyiz... Hocaefendici olduğumuzu bilen şu laikleri kızdırmaya da!
 
www.ahmet-arpad.de