26 Kasım 2006

Marc Chagall ve kumarbazlar

Cumhuriyet 26.11.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Hokkabazlar, sihirbazlar, hoplayıp zıplayanlar, çılgınca dans edenler, ip cambazları, müzisyenler, havalarda uçuşan insanlar... Her şey hareketli. Her şey alacalı bulacalı, gökkuşağının renklerinde. Rus ve Yahudi insanları. Anatevka'nın, Damdaki Kemancı'nın tipleri. Çoğu coşkulu, bazıları hüzünlü. Göğe yükselen hayvanlar, inekler, atlar, keçiler, tersine dönmüş evler, kiliseler, melekler, kuleler, kubbeler... Kırmızının, yeşilin, mavinin değişik renkleri. Ötelerde bir katedral, beyaz. Kubbeleri mavi. Yakında, tepenin ucunda, tahtadan kocaman bir ev. Masmavi. Chagall mavisi!
"Yahudi olmasaydım sanatçı olamazdım" sözleri 1887 Rusya doğumlu ressam Chagall'in. Vârislerinin, dostlarının, Rus müze ve galerilerinin ödünç verdiği, çoğu Avrupa'da ilk kez sergilenen yüzün üzerinde eseri ekim sonuna kadar Baden-Baden'deydi. Sadece Almanya'nın çeşitli kentlerinden değil, Fransa ve İsviçre'den de iki yüz bine yakın Chagall hayranı Oos Irmağı kıyısındaki modern Burda Müzesi'ne akın etti, parkın yollarında uzun kuyruklar oluşturdu.
 
Kimler gelmemiş Karaormanlar'ın bu şirin, şifalı suları ve tarihi kumarhanesi ile ünlü küçük kentine! Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Turgenyev ... Rusların Baden-Baden sevgisi Çar Aleksander 'ın 1793'te bu yöreli Luise ile evlenmesiyle başlamış ve aralıksız sürmüş. Yeşillerin ortasında köşkler, villalar satın almışlar. Almanlar şifalı banyolardan çıkmazken onlar kumarhaneden, lokantalardan, şaraphanelerden çıkmamışlar. Bugün de değişen pek bir şey yok. Hatta Gorbaçov 'dan bu yana Rusların Baden-Baden "istilası" artmış. Yeni zenginler sadece Karlsbad ve Viyana'nın, St. Moritz ve Davos'un, Nice ve Cannes'ın villalarıyla otellerini kapatmamışlar. Baden-Baden'in yamaçlarını dolduran çoğu tarihi villa da son yıllarda giderek daha çok el değiştirmekte, Almanlardan Ruslara geçmekte. Birkaç yıl önce Gürcistan'da görevinden geri çekilmek zorunda bırakılan Şevardnadze bile doksanlı yılların başında Baden-Baden'de bir villa alıvermiş kendine!
 
Pırıl pırıl bir Jaguar giriyor otoparka. Zürih plakalı. Şık ve pahalı otomobiller dizi dizi ağaçlar altında. Stuttgart'tan, Basel'den, Strasbourg'dan gelmişler. Jaguar'dan inen, daracık, kısa mı kısa mini etekli iki sarışın, kırıta kırıta yürüyor iriyarı adamın peşinden. Başlarında kocaman şapkalar. Kumarhanenin kapısı kalabalık. Saat gecenin on biri. Baden-Baden'de kumar zamanı! Karaormanlar'ın bu şirin kenti, parası olanlar için yaşamaya değer bir yöre. Büyük bahçeler içinde villalar, yamaçlarda çamlar altında tarihi evler. Sahipleri buralı değil. Onlar Hamburglu, Düsseldorflu, Moskovalı, Riyadlı... Ortasından Oos Irmağı'nın geçtiği, tarihi ağaçlı kocaman parkların kente yayıldığı Baden-Baden money-maker'ların buluşma yeri. 1858 yılında açılmış olan hipodromu, tarihi kumarhanesi ve eski Roma'yı anımsatan kaplıcaları ile... Zengini, orta hallisi, fakiri, akşamları büyük parkın yanı başındaki kumarhanenin kırmızı salonlarını dolduruyor. Baden-Baden'de 1748'den bu yana kumar oynanıyor. Fransız Edouard Bénezet 1848'de bugünkü kumarhane salonlarını devralıp Parisli mimarlara restore ettiriyor. On yıl sonra hipodromun işletmesini de üstleniyor.
 
Suları şifalı, dükkânları pahalı mı pahalı, kumarhanesi sabaha kadar açık Baden-Baden'de akan paranın kaynağını soran yok. Kırmızı salonlarda yeşil çuha kaplı rulet masalarının çevresinde toplanmış insanlar, cüzdanı şişkin efendilerle, üzeri mücevherden geçilmeyen hanımlar kurulmuş koltuklara. Çoğu buranın müdavimi. Hep aynı masada oturuyor, hep aynı sisteme göre oynuyorlar. Kazansalar da, kaybetseler de kılları kıpırdamıyor. Buz gibi suratlarındaki ifade hiç değişmiyor. Sadece arada sırada yanlarına gelen krupiyeye bir şeyler fısıldıyorlar. Arkalarında ayakta duranlar, masadan masaya gezenler "ikinci sınıf oyuncular" ! Onlar şanslarını aynı anda birkaç rulette arayanlar. Genelde ceplerindeki paranın nereden ve nasıl geldiğini bilmeyen genç insanlar, Rus yeni zenginleri. Büyük oynuyorlar. Geçen yıl Baden-Baden'de 300 bin insan kumar oynamış. Bunlardan 70 bini yabancı pasaportlu. Milyarlar yatırılıyor Almanya'da şans oyunlarına. İnsanlar fakirleştikçe kumar oynayanların sayısı artıyor. Son verilere göre 180 bin insan kumar bağımlısı! Bunlardan 70 bini poker hastası. 35 milyar Avro yatırıyor Almanlar kumar oyunlarına her yıl. Loto, toto, kazı-kazan, milli piyango, at yarışları, rulet masaları, bakara... Genci yaşlısı, zengini fakiri bu bağımlılıktan vazgeçemiyor. Almanya'da 80 kumarhane kapılarını açıyor onlara her akşam. İnternette online kumarhaneler de var. Yıllık kazançları 200 milyon Avro... Ünlü yazar Mario Simmel , Güney Fransa'da yaşadığı yıllarda tanışmış Saint Paul de Vence'teki evinde Chagall ile. "Birkaç kez görüşmüştük" diyor Simmel, "mükemmel bir insandı" . Şimdi Zürih yakınlarındaki evinin duvarlarını kimi orijinal Chagall'ler süslüyor. "28 Mart 1985'te son tablosunu bitirmiş ve iskemlesine yığılıp ölmüştü. Eserini imzalamaya ömrü yetmemişti." Gökten inen bir melek ve cenneti özleyen Chagall'i gösteren bu eserin bir taş baskısı Mario Simmel'in çalışma odasında asılı. Marc Chagall'in, döneminin tüm karmaşasına karşın yaşam sevincini yitirmediğini çizgilerindeki şiirsel anlatımda görürsünüz. "Onun stili kendine özgüdür, öyle kolay kolay her sanat akımına uymaz" diyor Baden-Baden sergisinin küratörü Jean-Louis Prat . Belki o kadar çok sevilmesinin nedeni de bu! Bizlere geride bıraktığı rengârenk, canlı ve coşku dolu o düşsel dünya...
 
www.ahmet-arpad.de

1 Kasım 2006

Burhan Arpad: TAŞI TOPRAĞI ALTIN


Kitabın arka kapağından:
'Burhan Arpad öykülerinde kent yaşamlarından kesitler sunarken tabakaların çok sıcak ve insancıl serüvenlerini anlatır.1940 kuşağının ve Türk öykücülüğünde gerçekçiliğin ne olduğunu öğrenmek isteyenler Arpad'ı okumalıdır...'   Doğan Hızlan 
'Türk okuru, Stefan Zweig'ı tanımak açısından Burhan Arpad'a her zaman gönül borcu duyacaktır...'    Selim İleri 
'Burhan Arpad'ın öykülerinde kesin yargıdan, büyük sözlerden kaçınması yazdıklarının daha keyifle okunmasını sağlıyor...'     Melih Cevdet Anday 
'Öykü, çeviri ve yazıları ile elli yıldır Babıâli yokuşunu durmadan tırmanır Burhan Arpad...'     Uğur Mumcu 
'Burhan Arpad okumaya doyamadığım yazarlandandır.. Öyküleri kadar 'Yıldızların Parladığı Anlar' da hayatımda değişiklik yapan kitapların başında geliyorsa, nedeni yazarı Stefan Zweig değil, çevirmeni Burhan Arpad'tı...'    Hıncal Uluç 
'Bugün Burhan Arpad'ı kaç kişi tanır? Sanırım genş kuşaklar onu tanımaz... Yazar, çevirmen, gazeteci, tiyatro eleştirmeni olan Burhan Arpad 1940 kuşağının önemli öykücülerindendir...'    Hikmet Çetinkaya 
'Burhan Arpad benim kuşağımın daha da yakından tanıyıp sevdiği bir yazardı. Öyküleri, Türk tiyatro yaşamını yansıtan yazıları, gezi izlenimleri ve dünya edebiyatından yaptığı çevirileriyle... Yaşamının tümünü İstanbul'da geçirmiş, kentin sosyal değişimine, giderek yozlaşmasına tanık olmuş, sorunlarını da yakalamıştı...'    Server Tanilli 
Günizi Yayıncılık İstanbul
Kasım 2006

29 Ekim 2006

'Almanya'da eğitimin durumu utanç verici'

Cumhuriyet 29.10.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Geçenlerde Stuttgart gazetesinde bir manşet: ''Lübnan'a katkı Almanya'ya 190 milyon Avro'ya mal oluyor.'' Hemen yanı başındaki başka bir habere göre Baden-Württemberg Eyaleti Eğitim Bakanlığı bu ders yılında boşalan 570 öğretmen kadrosuna yeni atamalar yapmayarak 50 milyon Avro tasarruf ediyor. Aradan birkaç gün geçmeden Almanya Öğretmenler Birliği'nin panik yaratıcı açıklaması: ''Ülkede 16 bin öğretmen açığı var, okullarda her hafta 1 milyon saat ders boş geçiyor...'' Hemen ardından Cumhurbaşkanı Horst Köhler , Berlin'de çoğunlukla yabancı çocukların devam ettiği Kepler okulunda yaptığı konuşma ile politikacıları suçladı: ''Almanya'daki eğitim utanç verici... İnsanların yeterli eğitim almadığı ülkelerde demokrasi işlemez... Eğitim sistemimizin yetersiz olduğu Pisa araştırması ile kanıtlanmıştır. Devlet düzenimizin gelecekte de güçlü olması ancak eğitim sistemimizin düzelmesi ile mümkündür...'' Cumhurbaşkanı Köhler konuşmasını Kennedy 'nin, ''Dünyada eğitimden pahalı tek şey eğitimsizliktir!'' sözleri ile bitirdi. Eğitimsizlik bütün eyaletlere yayılırken öğretmen açığı son 30 yılın en doruk noktasında. Almanya'nın gelecekte de endüstri ülkesi olarak varlığı tehlikede. Zenginle yoksul arasındaki mesafenin giderek büyüdüğü ülkede en büyük zararı, aralarında bizim insanlarımızın da bulunduğu, fakirleşen sınıfın çocuk ve gençleri görüyor. 1990'lı yıllardan başlayarak eğitime de el atan bizim Nurcular, Nakşiler, Süleymancılar, Milli Görüşçüler ve de Hocaefendicilerin ise para sorunu yok. Alman yasalarındaki boşlukları çok iyi bildikleri gibi toplumdaki liberal düşünce yapısından yararlanmasını da hiç çaktırmadan iyi beceriyorlar. Başarılarının en önemli ''reçetesi'' her zamanki gibi takıyye. Hemen hemen her büyük kentte açtıkları, kimi yatılı dershanelerle işe başladılar. Burada son yılların en büyük "eğitim atılımı" nı Fethullahçılar yaptı. Önce Almanya'nın birçok kentine genç öğrenciler yolladılar. Genç nesil işadamlarına şirketler kurdurttular. Türklerin açtığı marketler, bina temizleme ve bakımı yapan şirketler, bilgisayar programcısı kuruluşlar çoğunlukla onların. Burada çıkan Zaman gazetesi ile ortak çalışmalara girdiler, desteğini aldılar. Doksanlı yılların ortalarında Türkiye'den gönderilen ve Gülen 'e yakın çekirdek kadrodan olduğu kanıtlanmış Halil Hoca 'nın yönetiminde dershaneler açtılar, göçmen çocuklarının eğitimine ''yatırım'' yaptılar. Çoğu burada yetişmiş, akıllı ve iyi giyimli üniversite öğrencileri bu dershaneleri yönetmeye başladı. Ardından sıra özel liselere geldi. Berlin ve Stuttgart'ta ''Gülen Liseleri'' iki yıldır çalışıyor. Sırada Mannheim, Paderborn, Köln, Nürtingen var... Alman okullarında başarısız olan Türk çocuklarını kendilerine çekmeye başladılar. Eğitimciler, ''Uyumun başarılı olması için sınıflarda yabancı öğrenci oranı yüzde yirmiyi geçmemeli'' derken Hocaefendicilerin paralı okullarında Türk öğrencilerin oranı yüzde 80'i buluyor... Bu dershane ve liselere yaptıkları milyonlarca Avro'luk yatırımın ''kaynağı'' kurdukları küçük şirketlermiş! İnanmak zor. Geçenlerde Hikmet Çetinkaya , ''Fethullahçılar kara para mı aklıyor'' diye sorarken haksız değildi. Stuttgart Belediyesi yabancılar ve uyum sorumlusunun gazetelere yaptığı, ''Gülen'e yakın olduklarını biliyoruz, yurtdışından destek geldiğini de tahmin ediyoruz, ancak kanıtlayamıyoruz'' açıklaması resmi makamların ne kadar âciz olduğunu gösteriyor. Ancak biraz inat ve dikkatle araştırdınız mı dershane ve okul kurucularının Gülen yandaşı olduğunu hemen kanıtlıyorsunuz. Fakat onlar yine de ''Hayır, Fethullahçı değiliz'' diye inat ediyorlar! Sanırım korkuyorlar, Alman resmi makamlarının, perde arkasında geçmişi ve amaçları bilinen ''dinci baron'' un olduğunu fark etmesinden. Çünkü okullara devlet parasal destek veriyor, kuruluşlarından üç yıl sonra. Bu nedenle de ne yapıp yapıp bugüne dek basın dahil herkesi susturmasını becerdiler. Onları övmek Türkiye'de olduğu gibi Almanya'da da serbest. İplerini pazara çıkarıp eleştirmek ise yasak! Gözdağı vermek için süründürürler sizi mahkeme mahkeme... Tam 10 bin Alman askeri yurtdışında görevde. Kongo'da, Kosova'da, Afganistan'da, Lübnan'da. Bugüne kadar ''delik'' bütçeden tam 2 milyar Avro harcama yapılmış! İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) verilerine göre harcamalarının sadece yüzde 10'unu eğitime ayıran Almanya, Batı ülkeleri arasında sonlarda! Eğitimde bir "fakirlik belgesi" bu!
 
www.ahmet-arpad.de

8 Ekim 2006

Boş ver dünyayı, keyfine bak!

Cumhuriyet 08.10.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Hoplayıp zıplıyorlar. Eller havada. Dans ediyorlar, masaların üzerinde. Şarkılar bağıra çağıra. Kimse yerinde duramıyor. Kadını erkeği, yaşlısı genci. Sahnede yirmi kişilik orkestra bütün gücüyle üflüyor trompetlere. Şarkıcı kadın gırtlağını yırtıyor. Günümüzün tanınmış bütün şarkıları, ünlü panayır melodileri. Dans edenler hep bir ağızdan katılıyor sahnedeki hoplayan zıplayan güzel sarışına. Garsonlar zor yetiştiriyor masalara bira. Litrelik kadehler havalarda. Sahneden az ötede başka bir masa. Orada da insanlar coşkuyla ayağa fırlamış. Japonlar.. ellerinde fotoğraf makineleri danslara uymaya, şarkılara eşlik etmeye çalıyorlar. Onların da masaları dizi dizi bira kadehi dolu. Ülkelerinde yapamadıklarını burada yapıyorlar gibi. Yan masadan sokulan yaşlıca kadın Japonlardan birini yakaladığı gibi hızlı bir dansa başlıyor. Döne döne. Ötekiler çevrelerini sarıyor. Flaşlar patlıyor. Dev çadır ayakta, oturan çok az. Kırmızı tişörtlü, mavi blucinli on sarışın İngiliz güzeli de. Başlarında gri keçeden sivri şapkalar. Onlar Japonlardan daha neşeli, daha oynak, daha kıvrak. Kimi çapkın Alman genci çoktan sokulmuş adanın güzellerine... Stuttgart'ta bira bayramı sürüp gidiyor. Münih'teki şenlikten sonra Avrupa'daki en büyük bira bayramı. Tam bir panayır havasında. Kral I. Wilhelm 'in 28 Eylül 1818'deki 36. doğum günü nedeniyle başlayan bu şenlik sürekli büyüyerek günümüze gelmiş. Hep aynı alanda yapılıyor. Neckar ırmağının kıyısındaki büyük çayırlıkta. Kral bundan 188 yıl önceki doğum günü eğlentisine 30 bin insanı davet etmiş. Orkestralar, şarkıcılar, hokkabazlar, dönme dolaplar, atlıkarıncalar, komedyenler de çağırmış. Çadırlar kurdurtmuş, her gelene kızartılmış tavuk, kadeh kadeh bira sunmuş. Orkestra ara veriyor. Dans edenler yerlerine oturuyor. Soğuk biralarına uzanıyorlar. Şakalaşıp konuşmaya başlıyorlar. Biz de karşımızdaki yaşlı çiftle az önce kadeh tokuşturmuştuk. Neşesi yerinde adam konuşmaya başlıyor. Anlatıyor, anlatıyor. Her yıl gelirlermiş Stuttgart'a bira bayramı haftalarında. Güney Afrika'da yaşayan bir Alman. Yetmiş beş yaşına basmış geçenlerde. Karaormanlar doğumlu. Soyadı da Türk! ''Bizim yaşadığımız kasabada adı Türk olan çok aile var'' diyor. ''Fakat Türk filan değiliz, dedelerimiz arasında da yok.'' Soyağacı iki yüz yıl geriye gidiyormuş. Daha eskisi bilinmiyor. Müzik yine başlıyor. Saçları kızıla boyalı eşi ayağa fırlıyor. Tek başına dans ediyor. Dışarıda güneş batmak üzere. Yazdan kalma bir gün. İnsanlar akın akın geliyor akşam yemeğine panayıra. Rengârenk ışıklar yanmış. Dönme dolaplar, atlıkarıncalar, salıncaklar, çarpışan otomobiller çocukluğumu anımsatıyor. Onlar hep var, aradan bu kadar yıl geçse de. Panayırlar ne kadar büyürse büyüsün, zamana ayak uyduruyor, ne kadar modernleşirse modernleşsin dönme dolaplar hep dönüyor, çarpışan otomobiller hep çarpışıyor... Tombalacıların, baloncuların önü kalabalık. Kıyıntı büfelerinin önünde kuyruklar. İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Stuttgart bira bayramına bu yıl 3.5 milyon insan bekleniyor. Ülkede işsizlik almış başını yürümüş, geçim zorlaşmış, para kıtlaşmış, bir gün için de olsa bu sorunlar insanların umurunda değil. Her şeyi unutmak için akıyorlar panayır yerine. Boş veriyorlar dünyaya! Çıkışa doğru yürüyoruz. Renkli giysiler içinde bir adam saksofon çalıyor, nostaljik melodiler. Omzuna oturmuş alacalı bulacalı bir papağan, sabırla onu dinliyor.
 
www.ahmet-arpad.de

6 Ağustos 2006

Aşırı dinciler ve uyuşturucu

Cumhuriyet 06.08.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Aşırı dinciler, dini bütünler uyuşturucu kullanır mı? Pek bilinmez. Kullansalar bile onlardan olmayanlar gibi pek ortaya çıkmaz, Tanrı korkusuyla gizlenir. Sır aile içinde kalır, en yakınları bile bilmez. Beş vakit namazında bir ailede çocuğun, damadın uyuşturucu kullandığı duyulursa ''rezil olur'' ana baba. Kimseden yardım istemezler, fakat tek başlarına da bu bağımlılığa engel olamazlar. Uyuşturucunun dini imanı yok, her ülkede, herkese bulaşabilir. Vaziyetin durumu Almanya'da da aynı. Zengininden fakirine, gencinden yaşlısına, yabancı işçiden banka müdürüne 2 milyonun üzerinde insan sürekli esrar kullanıyor. Eroin gibi sert uyuşturucu kullananlar da 150 bin civarında. Ülkede her yıl 40 bin alkol bağımlısı yaşamını yitiriyor, 2 binin üzerinde insan da uyuşturucu kurbanı oluyor. Stuttgart'a gelince.. yarım milyonluk nüfusunun üçte biri yabancı olan kentte 3 bin sert uyuşturucu bağımlısı var. Bunların yüzde otuzundan fazlası da yabancı kökenli. 

Uyuşturucu kullananlarla ilgilenen, onlara yardım elini uzatan özel bir kuruluş var. Faruk Özkan ''Release'' in bir elemanı. Onun görev alanına ''bizimkiler'' giriyor. ''Sokaklarda, alanlarda ve yeraltı geçitlerinde karşılaşıyorum onlarla'' diyor Faruk. Bu insanlarla doğrudan ilişki kuruyor. ''Streetworker'' diyorlar onun yaptığı bu işe. Türk bağımlının güvenini kazandıktan sonra onu uyuşturucunun zararları üzerine bilgilendiriyor, psikososyal alanda eşlik ediyor, terapi ve tedavisinde destek veriyor. Ailesi ile tanışıp, bağlantı kurabilmesi tedaviyi kolaylaştırıyor. Yıllardır Türk derneklerinde, çağırırlarsa camilerde uyuşturucu seminerleri de veriyor. Almanya'nın 1990'lı yıllardan bu yana geçirdiği toplumsal değişim ülkede sorunları arttırdı, insanların yaşamını giderek zorlaştırdı. Eğitim geriledi, işsizlik hızla arttı, bireyin geliri azaldı, fakirlik doruğa fırladı. Sorunların ortasında kalan insanların geleceğe güveni azaldı. Almanya bir ''deprem'' geçirdi, sarsıldı ve bu sarsıntıdan bir türlü kurtulamadı. Böyle bir ortamda uyumu giderek zorlaşan yabancılar da sorunların altında ezilmekte. İki kültür arasında kalan göçmen çocukları, özellikle bura doğumlu gençlerimiz, geleceklerinden ümitsiz. Liseye devam edenler parmakla gösteriliyor. Yüzde 22'si hiçbir okuldan diploma alamıyor, yüzde 33'ü mesleki eğitim yapamıyor. Ana babaları gibi onların da çoğu iş bulamıyor. Özellikle ergenlik çağında ailesinin tutucu baskısından kurtulamayan, daha 18'ine gelmeden kendini kötü yolda buluyor. Çete kuruyor, kaba kuvvete başvuruyor. İstatistiklere göre en çok suç işleyen yabancılar arasında bizimkiler geliyor. Burada doğmuş üçüncü nesil gençlerimiz giderek daha çok uyuşturucu bağımlısı da oluyor.

Eroin-kokain- esrar-extacy batağına saplanmış Türk gençlerini kurtarmak amacıyla yaptığı çalışmalarını arttıran ''Release'' ve Faruk Özkan oluşturdukları, Robert Bosch Vakfı ile Narkotik Büro tarafından da desteklenen yepyeni bir projeyi şu sıralar yaşama geçirmek üzereler. ''Dernekler ve camiler aracılığı ile gençleri ve ailelerini aydınlatmak istiyoruz'' diyor Faruk ve devam ediyor: ''Ben geçmişte aşırı dincilerin camilerinde bile uyuşturucu seminerleri vermiştim. Toplantılardan sonra kimse yanıma sokulmazdı. Fakat birkaç gün sonra telefonla arayıp, 'Aman bey, ne olur oğlumu kurtar' diye yalvaranlar az değildi!'' Kısa süre öncesine kadar camiler şöyle reklam yapardı: ''Çocuğun Alman toplumunun kötü alışkanlıklarına kapılmasın istiyorsan bize yolla.'' Sosyal pedagog Faruk Özkan, ''Şu sıralar ise uyuşturucu seminerlerime derneklerden çok bu camilerden istek geliyor'' diye konuşuyor. Gerçeği kabullenen cami hocaları da artık, ''Çevremizde uyuşturucu bağımlısı gençler var'' diye itiraf etmekte. Release derneğinin elemanları, uyuşturucu esiri gençlerimizi aydınlatmak, onları bu bataktan kurtarmak için Diyanet'in, Süleymancıların, Milli Görüşçülerin camilerine gidecek, Fethullahçıların okuluna da...
 
www.ahmet-arpad.de

18 Temmuz 2006

Yol Göründü mü Birilerine?

Cumhuriyet 18.07.2006
Ahmet ARPAD

İnsanımız, Ankara'ya yolladığı vekilinden çoğu zaman pek memnun kalmadı. Politikanın içinden gelen ''çekirdekten politikacı'' ender görüldü Ankara'nın koltuklarında. Ağa oğlundan mühendisine, takunyalısından tüccarına girdi çıktı Meclis'e. Sendikacı, gazeteci, eğitimci, diplomat ise pek temsil edemedi toplumu. Bencil olmayanı, ödün vermeyen halkçısı, açık sözlüsü, dürüstü, yetenekli aydını hep parmakla gösterildi. İnsanına dönük politika yapmasını bilmeyen, beceremeyen, fakat Meclis koridorlarını dolduran ''yeteneksizler'' in girişimleri hep toplumdan uzak, toplumdan kopuk oldu. Bilinçsiz yığınları besleyen parlak sözlerinin içi de boş, yavan kaldı! Yaptıkları, söyledikleri demokrasi adına yutturmacayı geçmedi. Halktan kopmuş bu kişilerin biri gitti, öteki geldi. Gelen gideni arattı. Tümü de, gözünü budaktan sakınmayanların tehlikeli oyununu oynadı! Türkiye'de onlarca yıldır bölücülük görevi üstlenmiş ''misyoner'' kişiler olduğu bilinen bir gerçek. Bu insanların 12 Eylül'den günümüze daha sık ''göreve getirildiği'' de sır değil. Görünmeyen birileri onları hep oradan buraya piyon taşları örneği sürüp durdu. Bu zavallı kuklaların ipleri her zamanki gibi başkalarının elinde oldu.
 
Bu ''gelenek'' henüz başımızda bulunan, belki de günleri artık sayılı ''dinci'' hükümetle de değişmedi. 3 Kasım 2002'den bu yana ardı ardına yaşadıklarımız kişiyi ürkütüyor, düşünenin tüylerini ürpertiyor. Son seçilenler, toplumun altında ezildiği sorunlara el atacaklarına, çok büyük bir hata yaptılar, kendi ideolojileri peşinde koşar adım gittiler. Girişimleri ile toplumu bir iç gerilimin eşiğine getirdiler. Başbakanı, ''Türkiye modern bir İslam devletidir'' diyen bu ülkede, İslami hareketin devlet yönetimini ele geçirmesi gerektiğine inanmış bir kişi Başbakanlık Müsteşarı! Bütün dünya ülkelerinde çekimser olan Meclis Başkanı bizde iktidar partisinin reklamcısı! Tarikat vakıfları ile iç içe, laik cumhuriyet ile kavgalı, iç gerilimi sürekli arttıran, bildiğini okuyan bir iktidar hâlâ başımızda. Sıkıntılı, çelişkili bir süzgeçten geçen Türkiye, toplum sorumluluğunu kavramamış ya da kavramak istemeyen bu insanlarla bir yere varılmayacağını sonunda anlıyor gibi. Seçmen tabanının sadece yüzde 25'inin oyu ile Meclis koltuklarının yüzde 66'sına kaykılanlar ülkeye huzur, çoğunluğa refah getirmedi. Gerektiğinde ulusal çıkarlarımızı koruyacağına da toplumu bir türlü inandıramadı. Gün geçtikçe, sadece kendilerini seçmiş olan belli bir azınlığın çıkarlarını gözetmek için iktidara gelmiş oldukları iyice ortaya çıktı!
 
Osmanlı'nın son yıllarında da yığınlar, yönetenlerden kopmuş, daha doğrusu koparılmıştı. O günlerde Ortadoğu'ya yerleşmek istiyordu emperyalizm, bugün de. Eski oyun, bilinen tablolarla elli yıl boyunca sahnelendi durdu. Sonra, 21. yüzyıla girildiğinde Türkiye'nin yazgısına egemen para babaları bir başka yolu denedi. Ülkeyi tümüyle teslim etmeye hazır bekleyen başka maşalar buldular. Düşünen insanımız bu kez, ''Ilımlı İslam'' yutturmacası altında şeriatın sinsi sinsi gelmesinden şüphelenmeye başladı. Sonra zaman geldi, bu şüphe korkuya dönüştü. 2006 yılında yaşadıklarımız ise, kimi şüphelerin artık gerçekleşme aşamasında olduğunu iyice kanıtlıyor. Ancak halkın gücü gerçekten politikaya yansımadığı sürece Türkiye bu maşalardan, kuklalardan, yalakalardan, onları seçmemiş olan çoğunluğu çıkarlarının uğruna parmaklarının ucunda oynatan ''sözüm ona dini bütünler'' den yine de kurtulamayacak. Ülke insanını çoktan karşısına almış olan ''yöneticiler'' in ise şu sıralar kellelerini kurtarmak için çevrelerine kin kusmaktan, önüne geleni kışkırtmaktan başka bir şey yaptıkları yok.
 
Çünkü ideolojik ve kişisel çıkarları uğruna cumhuriyetin temellerini kemiren bu kişiler artık çırpınmaya başladı. Ülke değil, şimdi onlar ''ölüm döşeği'' nde. Her yolu denediler, başaramadıklarının farkındalar. Karşılarında uyanmış bir taban bulmaktan korktukları için de son güçleri ile sağa sola sürekli saldırıyorlar. Yargı üyelerinden rektörlere, işçiden, köylüden köşe yazarlarına... Gelişmiş Batı ülkelerinin hiçbirinde görülmeyen, benzeri olmayan bir ''yöntem'' ! Çekerler yakında iflas bayrağını! Türkiye artık bir yol ayrımında. İnsanımız 1923 Devrimi'ne dört elle ve bilinçle sarıldığı anda ülke kendini bataklıktan çıkarıp kurtaracak, bir değişme sürecine girecektir. Birilerinin suyu kaynadı gibi...

9 Temmuz 2006

Boyunları bükük dinliyorlar

Cumhuriyet 09.07.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Küçük çocuk annesinin kucağında, başını omzuna dayamış, elleriyle kulaklarını tıkamış. Yüzü buruşuk, neredeyse ağlayacak. Top sesleriyle güvercinler uçuşuyor. Kadınlı erkekli koro siyahlar giyinmiş, ilahiler okuyor. Sesleri giderek yükseliyor. Küçük çocuk annesinin kulağına bir şeyler fısıldıyor. Kadının suratı ekşiyor. Koro susuyor, dualar başlıyor. Yüksekçe bir sahnede duran başrahip ve yardımcıları yumuşak, hafif ağlamaklı, hüzünlü İsa' dan, Meryem' den söz ediyor... Münih'in güneyindeki Bad Tölz'de saat sabahın sekizi. İsar nehri kıyısındaki bu tarihi ve şirin kentin sokakları insan dolu. Katoliklerin yortusu. Mukaddes ekmeğin İsa'nın vücuduyla özümleşmesini kutluyorlar. Altın sarısı bir çadırın altında yaşlı başrahip binlerce insana günün önlemini anlatıyor. Çevre köy ve kasabalardan Bad Tölz'e gelmiş yöresel, tarihi, dini giysili gruplar ona kulak kesilmiş. Kısa deri pantolonlu, keçe şapkalı erkekler, rengârenk elbiseleri yere kadar uzanan köylü kadınlar ellerini önlerine kavuşturmuş, başları eğik, boyunları bükük baş rahibi dinliyor. Sonra birden yine toplar atılıyor, Bad Tölz'ün tüm kilise çanları çalıyor. Güvercinler ürkek yükseliyor çatılardan. Küçük çocuğun gözlerinden yaşlar boşanıyor. Annesi kucağındaki oğluna daha çok sarılıyor. Rahipler dualar mırıldanarak okunmuş kutsal ekmekten lokmalar dağıtıyor bekleşenlere. Korodan ilahiler yükseliyor. İnsanlar şöyle bir kımıldanıyor ve ağır ağır yürümeye başlıyor. En önde başrahip, rahipler, arkalarında yöresel politikacılar, değişik üniformalı, tarihi giysili erkekler, kadınlar ve 'bayramlıkları' nı giymiş halk... Annesi küçük oğlunu yere bırakıyor, elinden tutup, evinin yolunda uzaklaşıyor. Binlerce insanın oluşturduğu dini alay gittikçe uzuyor, uzuyor. Boyu sonsuz bir yılan örneği kıvrıla kıvrıla yürüyor Bad Tölz'ün dar, tarihi sokaklarında. Rahipler dualar mırıldanıyor, peşlerinden gelen binler duaları tekrarlıyor, kaldırımlarda bekleşenler alay geçerken haç çıkarıp, duaya katılıyor. Dini tören yavaş yavaş sonuna yaklaşıyor. En önden yürüyen bayraklılar İsar köprüsüne varıyor. Ak saçlı başrahip yorgun ayaklarını sürüyor. Aşağıda nehir kıyısında insanlar güneşleniyor bikinili. Kimi üstsüz. Başörtülü iki kadın uzun eteklerini toplamış, çocukları peşlerinde güle oynaya yürüyorlar serin sularda ...
 
www.ahmet-arpad.de

25 Haziran 2006

Ve her şeye tepeden bakıyor kilise

Cumhuriyet 25.06.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Dar, uzun bir cadde. Arnavutkaldırımı döşeli. Eski ortaçağ evleri bir kolyenin incileri gibi dizilmiş iki yanına. İkişer üçer katlı. Tahta, balçık, tuğla, taş karışımı bir işçilik var bu rengârenk yapılarda. Hepsi elden geçmiş, bakımlı. Kırmızı kiremit kaplı damları dik. Sanki bir minyatür kentin oyuncağı andıran evleri! Otel ufacık, dar, odaları küçük, pencereleri minnacık, tavanlar alçak mı alçak. Her yan tahta kaplı, orta yerdeki yüksek yatak kocaman, yastıkları, yorganı kuştüyü. Üçüncü katın penceresinden görünen, dar, uzun cadde kasabanın merkezi. Araç trafiğine kapalı. Evlerde pek oturan yok. Bürolar, butikler, lokantalar, küçük barlar, pastaneler, çiçekçiler, kafeler, butik pansiyonlar... Her yana iskemleler atılmış, masalar hazırlanmış, keyifli insanlar beyaz şemsiyelerin altına kurulmuş. Garson kızlar koşuşturuyor. Salata dolu tabaklar, güzelin güzeli pastalar, rengârenk dondurmalar, köpüklü biralar, kadehlerde buz gibi şaraplar... Günlerden cumartesi. Az ötede, evlerden büyükçe, tarihi belediye binası. Önünde dört köşe bir alancık. Ortasında suları fışkıran, ortası havuzlu bir çeşme. Çevresinde oturanlar, çene çalıp, gülenler, güneşin iliklerini ısıttığı mutlu insanlar, yaşlısı genci... Pazaryeri bu şirin alan cumartesileri. Tezgâhlarını kurmuş yöre köylüleri alacakaranlıkta. Getirmişler pazara tarlaları, bahçeleri o hafta ne vermişse. Salatalar, elmalar, patates ve soğanlar yığın yığın, öbek öbek. Kuşkonmaz tezgâhlarında kuyruğa girmiş bu leziz sebzenin tadını bilenler. Ne de olsa mevsimi şu sıralar. Alanın üç bir yanı yine tarihi evlerle kaplı. Tümü de elden geçmiş, bakımlı. Pencereler, kapıları, panjurları tahta oyma, üstün bir işçilik. Üç kattan yükseği yok. Daha ortaçağda dikkat etmişler demek kentlerde düzene... Alanın bir köşesinde yan yana çiçekçi tezgâhları. Rengârenk her şey. İnsanından sebzesine, çiçeğinden tarihi yapısına. Güneş iyice yükseliyor, öğle yaklaşıyor. Otelin önünde kadınlı erkekli şık insanlar söyleşip gülüşüyor. Ellerde şampanya kadehleri, kırmızı beyaz şaraplar, köpüklü fıçı biraları. Bir şey kutluyorlar gibi. Uzun beyaz önlüklü garsonlar gümüş tepsilerde siyah havyarlı, füme balıklı, İsviçre peynirli küçük ekmek dilimleri taşıyor dışarı. Pazaryerinde alışverişi bitirenler İtalyan'a uğruyor, espresso, capucino içmek, leziz dondurmalardan tatmak, eve gitmeden önce tanışlarla biraz çene çalmak, günün keyfini çıkarmak için... Alandan kiliseye uzanan yolda çalgıcılar. Trompet, kontrbas, saksofon. Çaldıkları havalar oynak. Başlarında kapkara koca şapkalar. Sakallar uzamış. Şakalaşıyorlar yanlarından geçenlerle, durup dinleyenlerle, yere açtıkları örtücüğe para atanlarla. Doğu Avrupalılar galiba. Sanki bir yerden gözüm ısırıyor. Prag'da, IV. Charles Köprüsü'nde görmüş olmayayım kısa süre önce! Kim bilir? Yol yokuşlaşıyor. Yükseliyor kiliseye doğru. Aşağıda küçük ırmak pırıl pırıl, su dolu. Üzerinde bembeyaz bir gezinti gemisi. Sonra sağda bir sokak. Daracık, küçük. Adı çok ilginç: ''Türk Sokağı'' ... Ne işi var burada? 1494'te Besigheim'a bir Osmanlı Türkü'nün yerleştiği biliniyor. İtalya'dan gelmiş olabilir. Hıristiyanlığı kabul ediyor ve kayıtlara adı Hans Türk olarak geçiyor! Az sonra karşımızda, tepemizde, her şeye yukardan bakan kilise. Devasa. İnsanların üzerine üzerine geliyor. En büyük o! Ondan yücesi yok. Bastırıyor kasabayı, altında eziyor yemyeşil doğayı, yaşam dolu evleri, mutlu ve özgür yaşamı özleyen bireyleri...
 
www.ahmet-arpad.de

11 Haziran 2006

Efsane otomobiller

Cumhuriyet 11.06.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Beton dans ediyor. Hareketli, kayıyor, koşuyor sonsuzluğa. Dev bir yapı, dinamik, yüce bir heykel. Heyecan verici bir şey. Şekiller, motifler, renkler birbirine karışıyor, iç içe geçiyor. Kavisler, sarmallar. Elli metre yüksekliğindeki yapıd a yuvarlak olmayan tek şey, metal, ultramodern, kurşuni oval kabinlerin asılı olduğu düz duvarlar. Dünyada başka örnekleri yok, ilk kez yapılmışlar. Yükseliyorlar üç bir yandan hızla göğe ve asansörden başka her şeyi andırıyor. Bu devasa yapı bir ''savaş gemisi'' ; hayır, bir ''uzay gemisi'', insanın üzerine üzerine geliyor... Kırmızısı var, siyahı, yeşili var, sarısı, beyazı da yok değil. Hepsi birbirinden ilginç, çekici, kendine âşık edici. Tümü de yaşlı, 1890-1910 arası doğmuşlar. Paha biçilemez değerlerine. İnsanoğlunun ilk otomobilleri onlar. 3-5 beygir gücünde, en hızlısı saatte 30 kilometre hıza ulaşıyor. Mercedes-Benz ya da uluslararası adıyla DaimlerChrysler, Stuttgart'taki eski otomobiller müzesini yeniledi. Daha doğrusu, merkez binanın hemen yanı başına, bir tepeciğe, 150 milyon Avro harcama yaparak yepyeni bir müze kondurdu. 16 bin 500 metrekarelik alanda, 160 tarihi araç sergileniyor. Otomobilinden kamyonuna, otobüsünden yarış arabasına, kral kayıklarından traktörlere... Geleneksel ve modern, geçmiş ve gelecek, bu modernin moderni yapıda bir araya gelmiş. ''Bu müze kuruluşun geleceğine yapılmış çok önemli bir yatırımdır'' sözleriyle açılışı yaptı şirket genel müdürü, 1953 İstanbul doğumlu Dr. Tezsche , bine yakın davetlinin huzurunda. Gerçekten de bu dünya kuruluşunun, şu sıralar bir yandan 8 bin insanı, eline yüksek tazminat vererek kapı önüne koyarken öte yandan 150 milyon Avro'yu dünyanın en büyük otomobil müzesi kabul edilen bu çılgın yapıya harcaması insana tuhaf gelebilir. Ancak daha şimdiden, otomobil tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen çifte sarmal müze yapısı, kuruluşun geleceğine yapılmış, uzun vadeli bir yatırım. Sadece Mercedes mi? Hayır, az ötedeki, Stuttgartlı diğer ünlü otomobil yapımcısı Porsche de müzesini büyütüyor, yeniliyor. Açılışı 2007'de. Üçüncü ünlü, BMW, Münih'e yepyeni bir müze konduruyor şu sıralar. Hepsinin ortak amacı, otomobil tarihinin geçmişi ile geleceği arasında bir köprü oluşturmak. Mercedes bir efsane! 19. yüzyılın sonlarında yaşamını Fransa'nın Nice kıyılarında geçiren Viyanalı zengin işadamı ve otomobil tutkunu Emil Jellinek , Daimler'in 1900'de piyasaya çıkardığı yeni modelin 35 beygirlik gücüne o kadar hayran kalır ki hemen 36 adet birden ısmarlar. Ancak bir koşulu vardır: Daimler bu modele 10 yaşındaki kızı Mercedes'in adını verecek ve Orta Avrupa satışlarını Jellinek üstlenecektir. Daimler hemen kabullenir ve Mercedes adı 1902'de tescil edilir. Emil Jellinek servetine servet katar, girdiği her yarışı da kazanır. Şimdi yeni müzede sergilenen bu ilk araç, Mercedes hayranlarını, kuruluşun ilginç geçmişine götürüyor.
 
www.ahmet-arpad.de

21 Mayıs 2006

Ahmak ıslatan ve turistler

Cumhuriyet 21.05.2006
AHMET ARPAD
PRAG

Yaşlı adam koşuyor. Çok yavaş. Buna koşmaktan çok hızlı yürümek denir. Yetmişinde olmalı, belki de seksenine yaklaşmış. Yaşına göre dinç sayılır, çabuk çabuk atıyor adımlarını. Ayağında beyaz bir şort. Rengi solmuş, tenine yapışmış mavi atletin sırt numarası 187. Bomboş caddede tek başına. Az arkadan bir cankurtaran geliyor, ağır ağır. Yaşlı adam yürüyor, başı dik, gözleri ilerde. Yol kenarındaki insanlar alkış tutuyor ona. Yağmur çiseliyor inceden. Hava bir açıyor, bir kapatıyor. Tam bir nisan havası. Kent yine de turist kaynıyor. Cafe Slavia'dan az önce çıkmış, IV. Charles Köprüsü'ne yürüyorduk. Prag'da bugün yarı maraton var. Az önce yanımızdan geçen adam sonuncu olacak. Cankurtaran peşinde uzaklaşıyor. Polisler caddeyi trafiğe açıyor. Köprü her zamanki gibi dolu. Az önceki ahmak ıslatan hiç kimseyi kaçırmamış. İnsanlar akın akın. Turistler... Köprüde Praglı yürümüyor. Kentliler, kartpostal, resim, fotoğraf ve biblo satan satıcı, her çeşit müzik aletini çalan müzisyen, kuklacı, karşısına aldığı insanların resimlerini çizen ressam. Tezgâhlarda eski Prag. Küçük tablolarda, kartpostallarda, siyah-beyaz fotoğraflarda nostalji. Dar, loş sokaklar, kara yüzlü binalar, heykeller, karlar altında IV. Charles Köprüsü. Ancak komünizm yıllarının bu romantizmi, ülkenin Batı'ya açılmasıyla yok olup gitmiş. Yaşlı Praglılara bakılırsa, genç nesiller gülmesini unutmuş. Düşünce özgürlüğüne kavuşan toplum şimdi günlük yaşam savaşı veriyor. 8 ayda yaptığım 3 Prag ziyaretinde bu kanıya ben de vardım. Lokanta mutfaklarından Çek yemekleri çıkmış, İtalyan, Fransız, Çin yemekleri girmiş. Dönerciler kimi köşe başlarını kapmış. Çek mutfağını bulmak artık öyle kolay değil. U Kalicha'da ''Aslan Asker Şvayk'' ı anıyorsunuz, Vlatava Nehri'nde bir adacığın üzerindeki Ostroff'ta Çek değil, Fransız, Alman, İtalyan şaraplarını tadıyor, Petrin Tepesi'ndeki Nebozizek'ten kenti seyrediyorsunuz... Ve ahmak ıslatan yine başlıyor. Prag ilkyazında kimsenin umursadığı yok. Sadece kartpostalcılarla ressamlar naylonları atıyor tezgâhlarının üzerine. Caz ve folklor müziği yapanlar ise coşkuyla devam ediyor. Kara saçlı, hafif kambur adam bütün gücüyle üfürüyor zurnasına. Genç turistler hoplayıp zıplıyor. Köprünün altından akıyor Vlatava köpüre köpüre. Yağmur çiseliyor. Köprüden çıkıp Josefov'a yollanıyoruz. Arnavut kaldırım taşları, çiseleyen yağmurun ıslaklığında ışıldayan dar sokaklardan hızla geçiyoruz. Yahudi mahallesine girip Paris caddesine çıkıyoruz. Ahmak ıslatan devam ediyor. Prag'ın ünlü saatinin önünde nefesliyoruz. Saat 5 olmak üzere, iğne atsan yere düşmez. Az sonra Wenzel Alanı'ndaki Hotel Europe'un kapısından içeri girerken yağmur duruveriyor. Piyanist Viyana ezgileri çalıyor. Becherovka'ları bir dikişte içiveriyoruz. 13 bitkiden yapılan bu sert içki ne de leziz!
 
www.ahmet-arpad.de