29 Eylül 2024

Kabakların en büyüğü

Aydınlık Avrupa, 29 Eylül 2024

Ahmet Arpad

Stuttgart'a 15 dakika uzaklıktaki Ludwigsburg Sarayı 18. yüzyıldan kalma 452 odalı barok bir yapı. Her yıl yüz binlerce turistin ziyaret ettiği Ludwigsburg porselen yapımıyla da ünlü. Rengârenk çiçeklerle dolu kocaman saray parkının bir köşesinde geçen ay ilginç bir sergi açıldı. İsviçre'nin Seegräben kasabasında çok değişik kabaklar yetiştiren Martin ve Bea Jucker kardeşler 1997 yılında çiftliklerinde açtıkları kabak sergisini 2000 yılında büyütüp Ludwigsburg'a taşımışlardı. Sarayın koskocaman parkında o günden bugüne her sonbaharda binlerce kabak sergileniyor. Bu yıl da irili ufaklı, şişman zayıf, uzun kısa, rengârenk 450 çeşit yaklaşık 500 bin kabak parkı silme kaplıyor!

"En büyük kabaklar bizde"

Türkiye'de kabak dendi mi, insanın aklına kabak dolması gelir, tatlısı gelir. Hepsi o kadar mı? Yemek kitaplarına bir göz atın, bakın kabakla daha neler neler yapılıyormuş. Kabağın zeytinyağlısı var, bayıldısı var, bastısını da unutmamak gerek. Sakızkabağından musakka yapıyorlar. Kabak reçeli için balkabağı yeğleniyor, üzeri cevizli, kaymaklı tatlısı için de. En lezizi için Üsküdar'daki Kanaat Lokantası'nda. Öneririm.

Bahri Özdeniz 1943'te yazdığı "500 Yemek ve Tatlı Reçeteleri" kitabında balkabağından hoşaf da yapıldığını anlatıyor. Tatlısı için Çerkes kabağı ya da Helvacı kabağının da tercih edilebileceğini belirtiyor. "Sakızkabağından dolma hafif ve naneli olmak itibarıyla midevidir", diyor Özdeniz. "Matlup miktarda biraz yağlı cihetinden koyun eti makineden ince çekilmelidir."

Kabağın çekirdeği de var. Televizyonun henüz Türkiye'ye girmediği yıllarda ılık yaz akşamları açık hava sinemasına giden dar gelirli ailelerin vazgeçilmez eğlenceliği kabak çekirdeği idi. Sudan ucuzdu. Günümüzde ise yanına yaklaşılmıyor. Olmuş zengin eğlenceliği dar gelirlinin kabak çekirdeği! Mutfaklarında kabağa bizim kadar yer vermeyen Almanlar ve İsviçreliler ise pek tadı-tuzu olmayan Orta Avrupa kabakları ile son yıllarda yepyeni, fantezi yemekler yapmaya başladılar. "En büyük kabaklar bizim sergidekiler", diyor Jucker. Birkaç yıl önce 8 bin kabaktan oluşan 15 metrelik dünyanın en yüksek kabak kulesi de Guinness rekorlar kitabına girmişti.

"Kabak çiçeği gibi açtı"

Biz günlük yaşamımızda da "kabak" kelimesini çok sık kullanırız. Çok kişinin yol açtığı bir olayda sadece bir kişi zarar gördü mü: "Kabak onun başına patladı", deriz. Aniden değişen utangaç biri için "Kabak çiçeği gibi açtı", derler. Daha ellisine gelmeden saçları dökülenin kafası "kabak gibi" olur. Olgunlaşmamış, görgüsüz "kabak"ın davranışına "kabaklık" deriz. Esrar içen "kabak" denen nargileyi kullanırken "kabak çeker". Otomobil kazalarına sık sık "kabak" lastikler yol açar. Yönetenler kimi zaman "kabak kafalı" çıkar, yenilik getirmedikleri için de halkı usandırır, "kabak tadı verirler".

Ludwigsburg Saray Bahçesi'ndeki kabak sergisi bu yıl yirmi beşinci kez düzenleniyor ve yine on binlerin ziyaretini bekliyor. Kapıları 3 Kasım'a kadar açık. Serginin sonunda en büyük kabak tartılacak. 2022'de İtalya'dan gelen çiftçi Stefano'nun kabağı 1226 kiloydu. Geçen yıl 1052 kiloyla Bavyeralı bir çiftçinin kabağı kupayı kazanmıştı! İyice ‘şişmandı'! Çevresi de tam 5,72 metreydi...

22 Eylül 2024

Kendi "Doğru"larının İzinde: Burhan Arpad

Kültür & Sanat TV, 22 Eylül 2024

Alpay Kabacalı

Burhan Arpad, 1910'da Mudanya'da doğdu. Ticaret Mektebi'ndeki öğreniminin (1927) ardından, uzun süre memurlukla yazarlığı bir arada yürüttü. Edebiyatın çeşitli dallarında ürünler verdi, tiyatro eleştirileri yazdı. Birkaç yıl da yayıncılıkla...

Burhan Arpad, 1910'da Mudanya'da doğdu. Ticaret Mektebi'ndeki öğreniminin (1927) ardından, uzun süre memurlukla yazarlığı bir arada yürüttü. Edebiyatın çeşitli dallarında ürünler verdi, tiyatro eleştirileri yazdı. Birkaç yıl da yayıncılıkla uğraştı. 1947'de gazeteciliğe başladı; Memleket, Hürriyet, Vatan gazetelerinde muhabir ve röportaj yazarı olarak çalıştı. 1962'de Vatan'da başladığı köşe yazarlığını gazetecilikten ayrıldığı 1962'ye kadar sürdürdü. 1978-1991'de Cumhuriyet'te haftalık köşe yazıları yayımlandı.

Öykü, gezi (Gezi Günlüğü adlı kitabıyla 1963'te Türk Dil Kurumu ödülünü kazandı), tiyatro yaşamı ve eleştirisi, roman alanlarında birçok yapıtı, anıları (Hesaplaşma, 1976), makalelerini derleyen kitapları yayımlandı. Ayrıca, pek çok yabancı yazarın ürünlerini Türkçeye çevirdi. Burhan Arpad'ı 1994'te yitirdik.

"Kafka, Türkiye'ye Fransa üzerinden geldi. İkinci Dünya Savaşı sonlarında Fransa'da ün kazanmaya, etkin olmaya başlayınca Fransızca bilen arkadaşlarca Türkçeye çevrildi."

Karşılıklı oturalı beş dakika bile olmamış. Ben ilk sorumu yöneltmeye hazırlanırken Burhan Arpad, Kafka'ya kadar uzanmış. Teybin düğmesine bastım. O, konuşmasını sürdürdü:

"Kafka'nın kitaplarının bugün övüle övüle bitirilemeyen tekdüze dünyası, bir toplumsal gerçekten yola çıkıyor; ilerlemiş bir kapitalizm içinde daraşmalık bir bürokrat havası veriyordu. Varolan bir toplumu, kafasında hayaller kurarak yeniden yaratır Kafka; sağlıksız bir dünyası vardır. Türkiye'de hemen kabul edildi... Ionesco da öyle oldu, o da Fransa'dan geldi... Böyle bir eğilim var. Batı ülkeleri herhangi bir yazarı benimseyince, o yazar bizde de tutuluyor."

Bu yazarların İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa'sında geçerlik bulmasını, Fransa'nın o dönemdeki ikilemiyle açıklıyor Burhan Arpad:

"Burjuvazisi parlak zamanlar yaşamış, burjuva kültürünü doruğuna ulaştırmış 'Büyük Fransa' geride kalmıştı. Bu kadar kültürlü bir toplum, kendi burjuva düzeninin ortadan kalktığı, yeni bir dünyanın silah ya da ordu gücüyle Budapeşte'ye kadar dayandığını görüyor. İşte o koşullar, 'anti-tiyatro', 'absurde' (uyumsuz) tiyatro gibi arayışları, gerçeküstücülüğü öne çıkarıyor. Bunlar Fransa için, benzeri toplum ve kültür düzeninde ülkeler için olağan. Tam 'tahlil'ini sosyologlar yapsın..."

Gelelim 1940'lar Türkiye'sine. Burhan Arpad'a göre o yıllarda, bütün ekonomik yoksunluklara karşın, sağlıklı bir toplum yapımız vardı. Edebiyat alanına girenler bir "ara nesil"dendi;

Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e geçiş çağını yaşamıştı bu kuşak... Sonra, "Cumhuriyet'in onuncu yıl şenliklerinin coşkusu... Orkestralar, operalar... Havai fişekler, fener alayları... Şarkılar sokaklarda... Yepyeni bir toplum... Ben de bu kutlama törenlerini görmüş, o heyecanı duymuşumdur."

İşte o ortam içerisinde, sonradan "1940 Kuşağı" olarak adlandırılacak edebiyatçılar yetişiyor:

"Bizim 1940 Nesli'nin bir özelliği vardır. Çoğu ya küçük memur ya taşralarda öğretmen ya Sait (Faik) gibi işsiz güçsüzdü. Bir bağlantıları yoktu. Yedi Meşale'ciler gibi birlikte davranma filan da sözkonusu değildi. Orada burada, dürtüyle, istekle yazmaya başlamışlardır. Mektuplaşarak, tanışarak birlikteliği sürdürmüşlerdir. Tuhaf bir nesildir bu. Mesajla, bildiriyle, inkârla, kavgayla, gürültüyle ilişkisi yoktur. Teker teker adları duyulmuştur. Bir Sabahattin Ali çıkmıştır, bir Kemal Bilbaşar, bir Samim Kocagöz, bir Sait Faik, bir Orhan Kemal... Günün birinde birisi kalktı, '40 Kuşağı' dedi. Yeri yurdu, dergisi olmayan bir kuşak... Yalnız okurun desteği vardı."

Dergi sözü edilince, Ocak 1940 – Nisan 1940 arasında dört sayı çıkan İnanç'ı soruyorum. Derginin "müessisi" (kurucusu) Burhan Arpad'dır, sayısı 15 kuruştur. İnanç ayda bir çıkar, "sanat-fikir- aktüalite"ye yer verir.

"Hümanist fikirleri vermek amacıyla çıkarıyorduk. Aynı zamanda biçimine de özen gösterirdik. Kuşe kapaklıydı, dizgi baskısı o zamanki tekniğe göre çok temizdi. İlk sayısını 3 bin bastık. Bu, büyük bir tirajdı. Dergi tutuldu, dördüncü sayı 4 bin basıldı... Ancak, beşinci sayı matbaada kaldı. 'Beyaz Zambaklar Ülkesinde' başlıklı bir yazı yazmıştım. Stalin'in Finlandiya'yı işgalini hafifçe eleştiren imzasız bir yazı. Bu yazı yüzünden, dergiyi birlikte çıkardığımız arkadaşla kavga ettik. İmtiyaz onun üzerinde olduğundan, bir daha çıkmadı. Çıksaydı, daha da yararlı olabilirdi."

Burhan Arpad'ın yayıncılığı da var. Salah Birsel'le birlikte kurdukları ABC Kitabevi'nin "20. Yüzyıl Dünya Edebiyatı Serisi"nde İstrati, Silanpaa, Joseph Roth, Duhamel, J. Haşek'ten çeviriler yayımlanmış. Türk Yazarları dizisinde ise Ziya Osman Saba'nın ve Necati Cumalı'nın şiirleri, İhsan Devrim'in öyküleri, Nurullah Berk'in Sanat Konuşmaları, Aşot Madat'ın Sahnemizin Değerleri, Faris Erkman'ın büyük gürültüler koparan En Büyük Tehlike'si çıkmış... Birkaç yıl sonra Arpad Yayınevi'ni kurar. Onu da kapatıp gazeteciliğe başlar. Ama çeviri çalışmalarını uzun yıllar sürdürür, yirminin üzerinde kitap çevirir:

"Okuyup sevdiğim, topluma yararlı olacağına inandığım kitapları çevirdim. Dört yazar alalım. Bir Thomas Mann, liberal ekonominin, sosyal demokrat kafanın doruktaki yazarlarından. Bir Anna Seghers var; o, inançlı bir sosyalist. Ama edebiyatçı prizmasından geçirerek anlatıyor. Bir Remarque var, sonuna kadar antifaşist, antimilitarist. Bir Stefan Zweig, bambaşka bir açıda. Bunların ortak nitelikleri, hümanist olmaları."

Anlaşılacağı gibi, Burhan Arpad, Batı'dan etkilenmeye karşı değil: "Çeviri edebiyat olmadan dünya edebiyatından söz edilemeyeceğine göre, dünya edebiyatının sağlam örneklerinin çevrilip yayımlanması, sağlıklı bir Türk edebiyatı için gerekli. Bütün sorun, seçmek. Toplumumuzun koşullarıyla o toplumun koşullarını karşılaştırarak doğruyu bulmaya çalışmak."

Buna karşılık, günümüzde kimi genç yazarların yanlış etkiler altında olduğuna inanıyor:

"Ad vermeyeyim", diyor. "Birkaç yazarı okudum. Anlatımları ilginç. Belki çok güzel yazıyorlar, fakat işte o kadar... Bence resim de, edebiyat da bir şeyler söyler. Oysa bunlar hiçbir şey söylemiyor. Yabancı dil bildikleri için kendi dillerinden ya da çevirisinden okudukları ürünlerin etkisi altında kalmışlar, onlara benziyorlar. Biz, o toplumlar değiliz. 1950'lerin, 60'ların toplumu da değiliz... Bir takım hastalıklar yaşandı. Hasta toplumun özürleri edebiyata da yansıyor. O bakımdan, fazla bir şey söyleyemiyorlar. Dünya görüşleri de biçimden öteye geçmiyor."

Uzun yıllar gazetecilik yapan, muhabirlikten köşe yazarlığına kadar basının çeşitli kademelerinde çalışan Burhan Arpad, gazetecilerin sosyal güvenlikten yoksun, kötü koşullar altında yaşadığı yılları uzun uzun anlatıyor. "Ama, gazeteciliğin heyecanı da vardı o yıllarda... Bazı mesleklerde durmadan vermek gerekir. Vermek, kazandırır. Gazetecilik de bunlardandır."

Arpad'ın eylemli gazetecilik dönemine ilişkin en ilginç anısı, İkinci Dünya Savaşı'nın ünlü casusu Çiçeron'u ilk kez "keşfedip" Vatan'da açıklaması olayı. Bir Alman gazetecisinden aldığı bilgi kırıntılarından yola çıkarak, İstanbul adliyesinde "sahte sterlin" davasından yargılanan İlyaza Bazna'nın gerçek kimliğini, yani ünlü casus Çiçeron olduğunu ortaya koyuyor. Okurları, Arpad'ın Cumhuriyet'te haftada bir yayımlanan "Hesaplaşma" köşesinde en çok "Yok edilen İstanbul" üzerinde durduğunu bilirler. Konuşmamızda da söz, dönüp dolaşıp bu konuya geliyor. Arpad, duyarlılıkla ele aldığı "İstanbul yağması"nı şöyle temellendiriyor:

"Osmanlılar, yerleşik ve üretken yaşamamış. Ganimetler almış, baç almış, bunlarla geçinmiş... Bir talan düzeni bu. Bugün de aynı anlayış yürürlükte. Herkes 'avanta' peşinde. Hayali ihracat, bunun bir versiyonu. Ne burjuva, ne üretici olabilmişiz. Bunun sonu nereye varır, bilemiyorum. Sosyologlarımız 'Asya tipi üretim biçimi' diye kafa yoracaklarına, Türkiye'nin şu gerçeğini görseler de, bunun üzerinde tartışılsa!"

Bugün, İstanbul'un yok olmaktan kurtarılması sözkonusu olunca, iki kişinin, Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan ile Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Başkanı Çelik Gülersoy'un adları anılıyor. Burhan Arpad'ın bu iki ad üzerindeki görüşleri?

"Çelik Bey için iki görüş öne sürülüyor. Yaptıklarına 'fantazi' diyenler var. Geniş bir kesim ise, yaptıklarını olumlu buluyor. Ben de bunlardanım. Çelik Bey şehirci değil, mimar değil. İstanbul'da büyümüş ve kimi görüşleri benimsemiş olmasıyla iyi niyeti birleşiyor. Birçok şeyi kurtarıyor. Öteki ise yıkıyor, İstanbul'u yok ediyor!"

Burhan Arpad'ın evinden ayrılırken kulağımda şu cümleleri yankılanıyor:

"Ben namuslu olmaya çalışan bir yazarım. Hikâye de yazarım, roman da, köşe yazısı da... Röportaj da yaparım... Yeter ki yazarlığımı sürdürürken kafamdaki doğrulara dayanayım."

O bir süs köpeği

Cumhuriyet, 22 Eylül 2024

MÜNİH – AHMET ARPAD

O küçücük, çok tüylü, yuvarlak başlı, kısa burunlu. O bir süs köpeği. Bir fino! Tahta sıraya uzanmış, başını dini şarkılar kitaplarına dayamış bir güzel uyukluyor. Papaz efendinin duaları, insanların ona eşlik etmesi, hep bir ağızdan söylenen şarkılar hiç umurunda değil. Kilisenin dini resimlerle süslü yüksek duvarlarında orgun sesi yankılanıyor. Tütsünün geniz yakan dumanı kubbelere yükseliyor. Tanrı'nın oğlu tepeden olup bitenleri izliyor, küçük kanatlı tombul melekler kar beyazı bulutlar arasında uçuşuyor. Altın şamdanlardan yayılan mum ışığı papaz efendinin mutlu yüzünde yansıyor. Kiliseyi ağzına kadar dolduran her yaştan insan onunla İsa'sına erişiyor...

Tüylerine ak düşmüş fino köpeği bütün bu olup bitenleri umursamıyor! O, düşlere dalmış. Yanında oturan yaşlı mı yaşlı, kara giysili kadın finosunu okşarken bize gülümsüyor. Az sonra dualar, şarkılar sona eriyor. Beyazlara bürünmüş papaz efendi yumuşak, hafif ağlamaklı, hüzünlü bir sesle İsa'dan, Meryem'den söz ediyor. İnsanlar huşu içinde papaz efendiyi dinliyor. Yaşlı köpek uyuklamasını sürdürüyor...

Başlar eğik, boyunlar bükük. Çoğu güney Bavyera'nın yöresel giysileri içinde, bayramlıklarını giymiş kadınlar, erkekler. Yaşlılar, gençler, çocuklar. Korodan son ilahiler yükseliyor. Papaz efendi hafifçe eğilip cemaati selamlıyor ve küçük bir kapının ardında gözden kayboluyor. İnsanlar yerlerinden doğruluyor, ağır ağır çıkışa doğru yürüyorlar. Kısa deri pantolonlu, keçe şapkalı erkekler, rengârenk elbiseleri yere kadar uzanan köylü kadınlar, ellerini önlerine kavuşturmuş, başları eğik, boyunları bükük kara giysili rahibeler, gururlu yöresel politikacılar...

Doruğu üç bin metreyi bulan Zugspitze o gün kara bulutlar arasında. Münih yönü ise güneşli, gökyüzü masmavi. Avusturya sınırı taş atımı ötede. Garmisch'te tarihi Aziz Martin kilisesinin önü kalabalık mı kalabalık. Ayinden çıkanlar hemen eve gitmiyor. Az önce başları eğik, huşu içinde İsa ile Meryem'e dua edenler şimdi keyifli mi keyifli. Kahkahalar havada uçuşuyor.

Finonun mutluluğu gözlerinden okunuyor

Birden çan sesleri kilisenin yüksek kulesinden tüm Garmisch'e yayılıyor. Kulakları sağır edecek neredeyse. Az önce kahkahalar atan insanlar susuyor. Beyazlar içinde papaz efendi, peşinde çocuklar kiliseden çıkıyor. Sağ eli havada gülümsüyor, ona saygıyla bakanları selamlıyor. Ağır ağır yürüyor, uzaklaşıyor. Kilisede yanımızda oturmuş olan yaşlı kadın küçük köpeği kucağında bize sokuluyor. "Artık eve gidiyoruz diye seviniyor", derken gülümsüyor. Finonun mutluluğu gözlerinden okunuyor. Tüylerini okşuyoruz ve papaz efendinin peşinden gidenlerin arkasına takılıyoruz.

Bir anda hava açıyor, dağın doruğundaki kara bulutlar kayboluyor, güneş çıkıyor. Gökyüzü şimdi Bavyera mavisi! Birahane bahçeleri çabucak doluyor. Ünlü pastane Krönner'in masalarına yerleşmiş Kuzey Almanyalı turistler dağ havasını ciğerlerine çekiyor. Biz ise besteci Richard Strauss'un villasını ziyarete gitmeye karar veriyoruz. Ülkemizde daha çok Rosenkavalier operasıyla tanınan Strauss'un Hofmannsthal ve Max Reinhardt ile birlikte ünlü Salzburg Festivali'ni kurduğu pek bilinmez. 1908'den 1949'daki ölümüne dek yaşadığı iki katlı, kuleli villadaki Strauss Enstitüsü'nün arşivi herkese açık.

Güney Bavyera'ya gelmeye hep değiyor...

2 Eylül 2024

Burhan Arpad

Sincan İstasyonu Dergisi Eylül – Ekim 2024

İnandığı yolda ödün vermeden yürümüş bir hümanizm savaşçısı
Burhan Arpad

Ahmet Arpad

Beyoğlu'ndaki Melek Sineması'nda 1934 yılında gösterilen "Kadınlara İnanmam" adlı film babam Burhan Arpad'ın yaşamında çok önemli bir rol oynamıştır. Dönemin ünlü tenorlarından Viyanalı Richard Tauber'in başrolünü oynadığı filmi seyreden Burhan Arpad Almanca öğrenmeye karar verir. Hemen Alman Lisesi'ndeki kurslara yazılır. Bu çabasını aralıksız beş yıla yakın sürdürür. Aynı zamanda Tünel meydanındaki Aşkenaz Yahudisi İzidor Karon'un 1923'de açtığı Alman Kitabevi'nin sürekli müşterisi olur. Buradan aldığı Almanca dergi ve kitaplarla birkaç yıl içinde Almancasını ilerletir. Cibali Tütün Fabrikası'ndaki muhasebe memurluğu görevini bırakıp Tekel Genel Müdürlüğü'nün mutemeti olarak yaşamını sürdürür. Bu görevinin yanısıra 1936'da Vakit Gazetesi'nde gazeteciliğe ilk adımlarını atar.

1938 yılında evlenmesinin ardından o yıllarda Taksim'de yeni kurulan Talimhane'nin modern apartmanlarından birine taşınır. İlerde anlattığına göre buraya gelmesinin tek nedeni 'kentin sanat yaşamına yakın olmak isteği'dir. Beyoğlu sinemaları, tiyatro ve konser salonları, sanat galerileri, şık mağazaları ve o günlerin aydınlarının sık sık bir araya geldiği pastaneleriyle onu bekliyordur. Beyoğlu'ndaki Nisuaz Pastanesi, 1930-1950′ler arası edebiyatçıların uğrak yeriydi. Nisuaz'ın müdavimleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf Hâlet Çelebi, Abidin Dino, Arif Dino, Orhon Murat Arıburnu ve Sabahattin Ali gibi şairler, yazarlardı. Çaylarını yudumlarken birbirlerine yazdıklarını okuyan edebiyatçılar, pek çok derginin yayın toplantısını da Nisuaz'da yapardı. Hilmi Ziya'nın "İnsan" ve Burhan Arpad'ın "İnanç" dergilerinin temelleri burada atılmıştı.

Amacı hümanist görüşler yaymaktı

1940-1941 yıllarında Hulusi Dosdoğru'yla ortak yayımladığı ve sadece 20 sayı basan aylık 'İnanç' dergisi için anılarında şöyle der: "Bu dergiyi hümanist görüşleri yaymak amacıyla çıkarıyorduk…" Daha sonraki yıllarda 'Yurt ve Dünya', 'Adımlar', 'Yığın' dergilerine öyküler ve eleştiri türünde yazılar verir. 1943 yılı Burhan Arpad'ın çevirmenliğinin başladığı yıldır. Çeviri dünyasına ilk adımlarını Stefan Zweig'ın ‘Yıldızın Parladığı Anlar‘ ve Joseph Roth'un ‘Eyyub‘ yapıtlarını Türkçe'ye kazandırarak atar. Onları, öncelikle Remarque ve Zweig olmak üzere Alman dili edebiyatının sayısız ünlü yapıtı takip eder. "Sevdiğim, topluma yararlı olacağına inandığım kitapları çevirdim", diyen Burhan Arpad'ın, dilimize kazandırdığı kırka yakın roman ve öykü kitabının yazarlarının ortak yanı insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışsever olmalarıdır. 40 yıl boyunca aralıksız yaptığı çeviriler ona Almanya'dan, Bulgaristan'dan ve Avusturya'dan değerli ödüller ve madalyalar getirmiştir.

1940'lı yıllar Türkiye ve Türk düşünürü için önemli yıllardır. Sosyal gerçekçi akımın peşinden giden ve yürüdükleri yolda engellerle karşılaşan aydınlar arasında direnebilenler arkalarında, günümüzde de sevilerek okunan başarılı yapıtlar bırakmıştır. Bu çevrenin içine giren Burhan Arpad'ın o yıllardaki en önemli dostlarından biri sosyal gerçekçi akımın öncü yazarlarından kabul edilen Samim Kocagöz'dür. Aynı süreçte Sabahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık da yakın dostları arasındadır. Behice Boran, eşi Nevzat Hatko ve çevrelerindeki aydınlarla sık sık Taksim Talimhane'deki katında ve Küçüksu'nun yamaçlarındaki yazlığında buluşup görüşürler. İlerde bu dostlar çevresine, hapisten yeni çıkmış Ruhi Su da katılır. Dönemin aydın çevresi, kimi eleştirilere ve yaşadıkları sorunlara karşın birbirinden kopmaz, değerli dostluklar onlarca yıl sürer gider. İhsan Devrim ve Salâh Birsel'le 1943'de ortak kurdukları ABC Kitabevi 4 Aralık 1945'de Tan Gazetesi saldırısından nasibini alır, tahrip edilir.

Büyük kentin toplumsal olaylarını ele aldığı "Şehir – 9 Tablo" ve "Dolayısıyla" bu dönemde yazdığı ve defalarca baskı yapan önemli yapıtlarıdır. Oktay Akbal ilerde Vatan gazetesindeki köşesinde şunları yazar: "Arpad'ın insanlarını küçük serüvenler, küçük düşler besler. Geçinmek ve yaşamak başlıca kaygılarıdır." Burhan Arpad aynı süreçte Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde başlattığı dünya klasikleri dizisine de çevirileriyle katılmıştır.

Festivallere davetler

Almancanın yanısıra Fransızca da bilen Arpad 1948 yılında gazeteci olarak ilk kez yurtdışına çıkar. Amacı davetli olduğu Salzburg Festivali'ne katılmaktır. Haftalar geçirdiği Salzburg'a ilerki yıllarda da sık sık uğrar. Burhan Arpad'ın İstanbul'dan sonra en çok sevdiği kent ise Viyana'dır. Bu Tuna kentini yaşamı boyunca sayısız kez ziyaret eder, bakanlıklarda dostlar edinir, Stefan Zweig Cemiyeti'nin onur üyesi olur, tiyatro, opera ve operetlerden çıkmaz.

1952'de Seda Simavi'nin Hürriyet'inden ayrılıp Ahmet Emin Yalman'ın Vatan Gazetesi'ne geçen Burhan Arpad, o yıllarda sürekli yaptığı Avrupa yolcuklarından izlenimlerini değişik kitaplarda toplar. Yaşamındaki en önemli olaylardan biri de 1952 yılında Lütfü Akad, Aydın Arakon, Orhan Arıburnu, Hüsamettin Bozok, Hıfzı Topuz ile birlikte kurduğu "Türk Film Dostları Derneği"dir. Bu yürekli insanların yaşama geçirdiği TFDD sinemamızın sorunları üzerine çalışmalar yapar, raporlar hazırlar ve 1953–1955 yılları arasında üç "Türk Film Festivali" düzenler.

Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar

1950-1960 arası yılları Burhan Arpad için çok verimli geçer. Gazete yazılarının, sayısız yurtdışı yolculuklarının, tiyatro ve sinema eleştirilerinin, çevirilerin yanısıra Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar da kaleme alır. 1920'li yıllardan başlayarak birebir içinde yaşamış olduğu İstanbul'un tiyatro yaşamını 'Operet – 8 Tablo', 'Oyun – 6 Tablo' ve 'Son Perde – Komik Naşit Beyin Hikayesi' adlı kitaplarında toplar. Bu yapıtlarında Arpad on yaşından başlayarak yakından tanıdığı Direklerarası'nı, Darülbedayi-i Osmani'yi, Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları Topluluğu'nu, Cemal Sahir Opereti'ni, Muhlis Sabahattin'i, Şehir Tiyatrosu'nu, İstanbul Opereti'ni, İstanbul Tiyatrosu'nu, Karaca Tiyatrosu'nu röportaj-öykü diyebileceğimiz bir anlatımla okurlara sunar. Uzun yıllar dostluklar kurduğu sanatçılar arasında Naşit, Hasan Efendi, Behzat Butak, Bedia Muvahhit, Vasfi Rıza Zobu, Raşit Rıza, Hazım Körmükçü, Rey kardeşler, Cahide Sonku, Toto Karaca, Ali Sururi, Muammer Karaca gibi Türk tiyatrosuna büyük emekler vermiş ünlü isimler 'Perde Arkası' (Doğan Kitap) yapıtında yer almaktadır.

1960'lı yıllar sadece Türkiye politikasına yenilikler getirmemiş, toplum yaşamı da 27 Mayıs'la başlayan değişimlerle büyük bir sınavdan geçmiştir. Burhan Arpad çalıştığı Vatan Gazetesi'nin 1961 yılında kapanmasıyla gazeteciliğe bir süre ara verir. Gelecek yıllardaki çalışmalarının odak noktasını yine Alman dili edebiyatından yaptığı çeviriler oluşturur. Burhan Arpad 1950'den başlayarak her yıl sürekli katıldığı Berlin Film Festivali'nde 1961 ve 1964 yıllarında jüri üyeliği de yapmıştı.

"Alnımdaki Bıçak Yarası"

Yaşamı boyunca toplumcu ve gerçekçi akımdan hiç şaşmayan Arpad'ın 1968'de kaleme aldığı, İstanbul'un kenar mahallerinde yaşayan küçük insanların sorunlar dolu dünyasını sanki aralarında yaşarmış gibi anlattığı "Alnımdaki Bıçak Yarası" adlı romanı bugüne dek güncelliğini hiç yitirmemiş, iki kez filme de çekilmiş, hep canlı kalmış bir yapıttır. "Taşı Toprağı Altın" adlı kitapta topladığı İstanbul öykülerinde büyük kentin küçük insanlarının yaşamını anlatırken, toplumcu gerçekçi akımdan yine sapmaz. Aynı başarıya 1979-1991 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi'ndeki "Hesaplaşma" köşesinde de ulaşmıştır. Burhan Arpad yoğun yazın çalışmalarının yanında, bir ekolojist olarak, yaşamının tümünü geçirdiği İstanbul'un çevresel sorunlarını, Cumhuriyet'teki öykü tadındaki köşe yazılarında irdelemiştir.

Çok yönlüydü, ilkelerinden ödün vermedi, çıkarları uğruna hiç kimseye sokulmadı, her dönemde sadece kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı. 1936 yılında Vakit gazetesinde başlayan basın emekçiliğinde olsun, tiyatro yazıları ve eleştirilerinde olsun, toplumcu ve gerçekçi öykülerinde olsun, doğru bildiği yolda ödün vermeden yürümüş bir hümanizm savaşçısıydı. Gazetecilik-yazarlık çizgisinde hep iyiye, estetiğe önem veren bir titizlik içinde kendini yönlendirmesi yapıtlarına evrensel bir nitelik kazandırmıştır…

Babamla gurur duyuyorum!

1 Eylül 2024

Sarayda süpürgeler

Aydınlk Avrupa, 1 Eylül 2024

Ahmet Arpad

Bundan çok yıllar önce Stuttgart'a yerleştiğimde ilk öğrendiğim ilginç şeylerden biri kira sözleşmesinde yazan "merdivenlerin ve kaldırımın temiz tutulmasından kiracı sorumludur" maddesiydi. Sırası gelen kiracı eline süpürgesini alıp ortak merdivenleri, binanın önündeki kaldırımı tüm hafta boyunca temiz tutmak zorunda. Yaz, kış demeden. Karlı buzlu günlerde sabahın köründe, gerekiyorsa kahvaltıdan önce, yayalar ayakları kayıp düşmeden, kaldırım tertemiz olmalı. Kiracı, eğer oturduğu binanın iç avlusu varsa, orasını da süpürüp temizlemek zorunda. Sözleşmesindeki sorumluluğunu bir süre yerine getirmedi mi ev sahibi onu evden atabiliyor. Çok daireli apartmanlarda bu görevi üstlenen, çoğunlukla yabancıların kurduğu 'temizlik şirketleri' var. Her şey Württemberg dükü Eberhard Ludwig'in 12 Ocak 1714 tarihli 'temizlik' genelgesiyle başlamış! Dükün amacı insanlarını düzene ve temizliğe alıştırmakmış. Fransa'nın Güney Almanya sınırındaki Elsas ve Lothringen bölgesi 1871 ile 1918 tarihleri arasında Alman topraklarına katılınca temizlik genelgesi yöre halkına da uygulanmak istenmiş. Fakat Alman yöneticiler bunu Fransızlara bir türlü kabul ettirememiş!

Ağaçların ardında, ötelerde, Tuna nehri geniş vadide ağır ağır süzülüyor. Tepede, sırtını kara çamların örttüğü yamaca dayamış barok Mochental sarayı yükseliyor. Yüzyıllar boyu Zwiefalten manastırındaki piskoposların dinlenceye gelmiş olduğu saray 1985'ten bu yana güzel bir kilisenin yanı sıra büyük sanat galerisiyle, Almanya'nın ilk süpürge müzesini de barındırıyor. Karlsruheligalerist Schrade sarayın büyük salonlarında sürekli düzenlediği sergilerde postmodernizminden günümüze, tablolardan heykellere, çok değişik sanat yapıtlarına yer veriyor. Saray kilisesi de caz konserlerine ve kitap okuma akşamlarına açık. Alt katın bütün salonlarını kaplayan süpürge müzesi görülmeye değer. Ewald Karl Schrade 1970'li yılların sonunda çok ilgisini çeken bir süpürgeyi satın alıp evine götürürken günün birinde müze kuracağını aklının köşesinden bile geçirmemiş.

Aradan geçen yıllarda dünyanın dört bir yanından dostları süpürge yollamış, kendi satın almış, böylece sayıları yüzleri geçmiş. Sağda süpürge, solda süpürge, duvarlarda süpürge, yerlerde süpürge. Ne de çok çeşidi varmış! Sapları kayın ağacından ve bambudan, hindistan cevizi ve hurma ağacı kabuğundan, fil kuyruğu ve samur derisinden, Kenya maymununun kuyruğundan... Süpürge otu yerine tavus kuşu ve deve kuşu tüyleri, kaz kanatları da kullanılmış. İçlerinde bazıları var, sapları gümüş kaplama. Onlara aşık olmamak elde değil. Temizlik insanoğluna her çağda gerekli. Firavunlar süpürgeye meraklıymış, Çin İmparatorluğu'nun insanları, Sezar'ın Roması da. Süpürge, yaşamımızda vazgeçemeyeceğimiz dostlarımızdan biri. Bir an için İstanbul'daki üniversite yıllarımda Laleli'de her gün önünden geçtiğim süpürgeciler çarşısı canlandı!

Dışarda güneşin son ışınları. Karaormanların doğası yavaş yavaş bambaşka renklere bürünüyor, yavaş yavaş kararıyor, uykuya hazırlanıyor. Sarayın büyük avlusunda iki tavus kuşu geziniyor. Kanatlarını açmışlar, rengârenk kuyruklarını kaldırmışlar. Sanki büyülenmişler.

25 Ağustos 2024

75 yıl sonra Almanya

CUMHURİYET, 25 Ağustos 2024

STUTTGART
Ahmet Arpad


İkinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulan yeni Alman devletinin hukuki temelini 23 Mayıs 1949 yılında imzalanan “Temel Yasa" oluşturuyor. Daha sonra ülkesinin birinci şansölyesi seçilecek olan Konrad Adenauer, Parlamento Konseyi'nin başkanı olarak o gün Bonn'da şöyle konuşmuştu: “Bugün Temel Yasa'nın imzalanmasından ve ilan edilmesinden sonra Federal Almanya Cumhuriyeti tarihte yerini alacaktır." İlk federal seçim 14 Ağustos 1949 tarihinde yapılır. Katılımın yüzde 78.5 olduğu seçimin sonunda Sosyal Demokrat Partisi (SPD) yüzde 29.2 alır, ancak ilk hükümeti oyların yüzde 31'ini alan Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU) kurar.

Adenauer'in 1949'daki sözlerinden 75 yıl sonra 25 Mayıs 2024 günü Frankfurt St. Paul Kilisesi'nde gerçekleştirilen törendeki konuşmasında Frankfurt Belediye Başkanı Mike Josef'in şu sözleri önemli ve dikkat çekiciydi: “Daha önce hiç bu kadar çok radikal ve aşırı güç iktidarın kapısında olmamıştı... Demokrasiyi onu yok etmek için kullanmak istiyorlar: Bu durum Weimar'ın çöküşüne neden olan koşulları anımsatıyor."

YABANCI DÜŞMANLIĞI HIZLA ARTIYOR

Evet, Almanya son 20 yılda sağa kayarken yabancı düşmanlığı da hızla arttı. 1998-2011 arası terör rüzgârı estiren Doğu Almanya kökenli Neonazi NSU örgütü 2000-2007'de, sekizi Türk 10 yabancıyı öldürmüş, iki bombalı saldırı düzenlemiş ve 15 banka soygunu gerçekleştirmişti ve bir kez olsun yakalanmamışlardı. Örgütün varlığı ve cinayetlerdeki rolü, 4 Kasım 2011'de bir rastlantı sonucu ortaya çıkmıştı. 2013'te başlayan NSU davası 438 celsenin ardından 2018'de sona ermişti. Dava tam beş yıl sürmüştü! Örgütü yönetmiş olan üç kişiden ikisi intihar etmiş olduğu için tek kadın üye Beate Zschäpe ömür boyu hapisle cezalandırıldı. Olaylar tam olarak aydınlığa kavuşamadı. Bu arada Pegida (Batı'nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar) ve AfD (Sağ Popülist Almanya için Alternatif Partisi) Almanya'da son yıllarda bütün eyaletlere yayıldı ve hızla kök saldı. Onlarda yuvalanan aşırı sağcılar artık eyalet meclislerinde otururken özellikle sosyal demokratlar sürekli kan kaybediyor. Daha çok Almanya'nın batısında insanlar, “Bu hızlı ve olumsuz gelişmeler acaba ürkütücü bir geleceğin başlangıcı mı?" diye düşünmeden edemiyor.

HAPİSTEN ÇIKARILIP AKLANANLAR

Hitler'in 1933'te Almanya'ya el koyarken (!) 10 yıllık bir ön çalışma yapması gerekmişti! O büyük endüstrinin “babaları" ve çevresindeki yardakçılar sayesinde palazlanmış, onların desteğinde 13 yıl ayakta kalmıştı. Onlarsız Hitler bir hiçti. Nazi Almanyası'nın orduları, Flick, Krupp ve şürekâsı olmadan komşu ülkeleri istila edemez, savaşamazdı. 70 milyondan fazla insanın ölümünden, Hitler'e hizmet etmiş olan bu endüstri patronları da sorumludur. 1945'te savaş sona erdiğinde Avrupa bir yıkıntıydı. Dörtler'in işgalindeki Almanya'da kolları sıvayan yüz binler bombalanmış kentlerde moloz yığınlarını kaldırırken İngilizlerle Amerikalılar kurdurdukları Batı Almanya'ya, Sovyetlere karşı “kale" görevini vermişlerdi. Ancak ülkenin bir an önce güçlenmesi de gerekmekteydi. Hitler'e hizmet eden Alman endüstrisinin patronları hâlâ hayattaydı. O yıllarda ülkeye gerekli olanlar 2-3 yıl sonra hapisten çıkarılıp aklanmıştı!

"TEMİZ SU YOKSA KİRLİ SU DÖKÜLEMEZ!“

Kadın gazeteci Nina Grunenberg bir süre önce okumuş olduğum “Die Wundertäter. Netzwerke der deutschen Wirtschaft" adlı kitabının tamamını, ABD'nin desteği ile nasyonal sosyalizmin kalıntıları üzerine Almanya'yı yeniden inşa edenlere, Nazilerle işbirliği yapmış olan bu çıkarcılara ayırmış! Grunenberg onlar için “Komünistlerden nefret eden, solcuları sevmeyen, ataerkil düzenin temsilcileri, despot ruhlu, politik görüşleri en sağda, NSDAP üyesi insanlardı" diyor. Savaş sonrasında Amerikalılar bu insanların çoğuna yeşil ışık yakmıştı. Dizginler yine Flick, Krupp, Abs, Sohl ve Zangen'in elindeydi... 1951'de kurulan Federal Kriminal Dairesi'nde 25 SS subayı önemli görevlere getirilmişti. Batı Almanya'nın ilk başbakanı Konrad Adenauer'in şu sözü unutulmaz: “Temiz su yoksa kirli su dökülemez!"

Eylülde Doğu Almanya eyaletleri Brandenburg, Thüringen und Sachsen'de genel seçimler var. Güncel anketler her üç eyalette de oyların yaklaşık yüzde 30'unu İslam karşıtı, göç karşıtı, milliyetçi ve tutucu AfD'nin alacağını gösteriyor! Almanya Federal Maliye Bakanlığı'nın sorum üzerine 20 Ağustos 2024 tarihinde verdiği yazılı yanıta göre 1991 ile 2024 arasında ülke vatandaşlarından kesilen toplam 410 milyar Avro dayanışma vergisi doğunun kalkınmasına harcanmış! Almanya kuruluşunun 75. yılını kutluyor...

18 Ağustos 2024

Almanya'nın doğusunda popülistler güçlü

Aydınlık Avrupa, 18 Ağustos 2024

Ahmet Arpad

Batı Alman kapitalizmi 1990 yılında ayak bastığı "Köylüler ve İşçiler Ülkesi"nde aradan geçen yıllarda büyük adımlarla ilerledi. İki Almanya'nın birleşmesinin ardından üç kez ziyaret ettiğim Dresden'in her köşesinde, bir zamanlar "öcü" dedikleri kapitalizmin izlerini görmemek mümkün değil. 1991'den bu yana hükümetlerin kendi insanının boğazından keserek, eski Doğu Almanya'nın kalkınmasına yaptığı trilyonluk yatırımlar defalarca katlandı!
Elbe Nehri kıyısının düzlüklerine ve yamaçlarına yayılı Dresden bir villalar kenti. Kocaman bahçeler, yeşil korular ortasında yüzlerce yıllık saraylar, saraycıklar, şatolar, konaklar. Hepsi de birbirinden güzel ve zevkli bu yapılar, Dresden'in zamanında ne denli zengin insanlar kenti olduğunun belirtisi. Savaş sonrası Ulbricht ve Honecker'in yardakçılarının keyif sürdüğü bahçeler içindeki villalar 1990'dan sonra eski sahiplerine ya da mirasçılarına geri verildi. Batıdan gelenlerin de satın aldığı, çoğu Jugendstil (Art Nouveau) yapılar zevkle restore edilmiş.

YENİCE Tütün Fabrikası

Her zaman Doğu Almanya'nın en güzel kenti kabul edilen Dresden, yeniden inşası tam on yıl süren görkemli Kadınlar Kilisesi'nin de kapılarını ziyaretçilere açmasıyla yine eski çehresine kavuşmuştu. 13 Şubat 1945 günü kenti yerle bir eden İngiliz hava bombardımanında yıkılan ve 50 yıl boyunca kalıntılarına hiç kimsenin el sürmediği Kadınlar Kilisesi'nin taşları bilgisayar aracılığıyla yeniden birleştirilmişti. Bu çok hırslı çalışma Almanya'ya tam 180 milyon Avro'ya mal olmuştu. Dresden'in simge yapılarından biri de "Yenice Tütün Fabrikası". 19 yüzyılda Osmanlı'dan ve Mısır'dan tütün satın alıp işleyen bir aile şirketi, fabrika binasını tek minareli, kubbeli, dış duvarları fayans kaplı bir cami şeklinde inşa etmiş. 1990'lı yıllarda çok başarılı bir restorasyon geçiren güzel yapı, bürolar, apartman daireleri, sanat galerisi, konferans ve toplantı salonları ile bodrumunda bir diskoteği barındırıyor. Dresdenli Müslümanlar'ın bu diskoteği yasaklatma çabaları boşa çıkmıştı...!

16 yüzyıldan günümüze, soğuk savaş yılları dışında, Dresden hep zengin bir kentti. Yöredeki gümüş madenleri ve nehir ticareti, geçmiş yüzyıllarda bolluğun kaynağı olmuş. İtalya âşığı Kral II. August'un Dresden'i 17 yüzyılda Venedik'e benzetmek istemesi, kente bugünkü tarihi yapıları kazandırmış, Dresden'i Avrupa'nın en güzel ve çekici kentlerinden biri yapmış.
Kendinden sonra tahta çıkan oğlu da günümüzde kenti süsleyen barok binaları İtalyan mimarlara inşa ettirmiş, içlerini yine o ülkeden getirttiği sanatçılara döşetmiş. Floransa'yı andırması nedeniyle Dresden'e "Elbe kıyısındaki Floransa" da deniyor. Kent halkının referandumla nehir üzerine modern bir köprü yapılmasına karar vermesi üzerine UNESCO "Dünya Kültür Mirası" unvanını 2009'da geri almış, geçen yıl yapılan yeni müracaatı da kabul etmemişti.

"Eski toplar önemli görevlerde"

Saksonya eyaletinin başkenti güzel Dresden, ne yazık ki yabancı düşmanlığının kalelerinden biri. Batıdan gelen tüm desteğe, sayısız yeniliğe ve refaha karşın yabancı düşmanı tohumlar doğuda yeşermeye devam ediyor, köklerini kurutmak çok zor. Burada çoğu insan hâlâ Ulbricht-Honecker yıllarının özlemini çekiyor. Avrupa Komisyonu'nun 27 ülkede yaptığı araştırmaya göre Avrupa'da geleceğe kötümser bakan toplumların başını yüzde altmış sekiz ile Almanlar çekiyor! Sosyal Demokratlar'ın (SPD) politik vakfı Friedrich Ebert'in kamuoyu yoklaması daha da şaşırtıcı. Tüm Almanların yüzde 30'u demokrasinin sorunları çözeceğine artık inanmıyor. Doğu Almanya'da bu oran daha da yüksek. Orada insanların yüzde 50'si demokrasinin toplum sorunlarını çözmeye yeterli olmadığı inancında. Belki de bu nedenle "eski toplar" yine çok önemli görevlere getiriliyor! 

Özellikle batı partileri Hıristiyan Demokratlar (CDU) ile Hür Demokratlar (FDP) kadrolarını bu "eski" rejim yandaşları ile doldurmuş. Demokratik Almanya Cumhuriyeti'ni yönetenlerin partisi Sosyalist Birlik Partisi'nin (SED) 1990'a kadar uzaktan kumanda ettiği ve çoğunlukla bilim adamlarının, öğretmenlerin, akademisyenlerin üye olduğu küçük partilerde görev yapmışlar tüm Doğu Almanya'da yine önemli görevlerde. Politikayı onlar etkiliyor, toplum yaşamını dolayısıyla da olsa onlar yönlendiriyor. Sağ popülist Almanya İçin Alternatif Partisi (AfD) Almanya'nın 16 eyaletinin 13'ünde parlamentoda temsil ediliyor. Önümüzdeki ay Doğu Almanya eyaletleri Brandenburg, Thüringen und Sachsen'de seçimler var. Göçmen karşıtı AfD güncel anketlere göre her üç eyalette de oyların yaklaşık %30'unu alacak!

"Batıda huzur içindeyiz!"

Hans ve Ursula ile yaklaşık 40 yıldır ailece tanışıyoruz. Yaşamlarının son 30 yılını meslekleri gereği Doğu Almanya'da geçirdiler. Stuttgart'ı bırakıp oraya yerleşmelerinin nedeni Dresden'de o yıllarda daha iyi iş ve yaşam koşulları bulmuş olmalarıydı. Bu iki dost altı ay önce Batı Almanya'ya döndü! Telefonda nedenini sorduğumda Hans: "Dönmemizin nedeni bir zamanlar hayran kaldığımız doğuda yaşamın son beş, altı yıldır olumsuz değişmiş, çekilmez olması", dedi... Evet, emekli olur olmaz malı mülkü satıp batıya döndüler. "Burada rahatız, huzur içindeyiz", diyorlar. Komşuları bir Türk aile. Hemen birbirlerine ısınmışlar.

Hafta birkaç kez de yakındaki Türk lokantasına yemeğe gidiyorlar! Şimdi keyifleri yerinde...

4 Ağustos 2024

400 merdivenli yeşil kent

Cumhuriyet, 04.08.2024

Stuttgart - Ahmet Arpad 

"Ben haftada birkaç kez bu basamakları çıkarım" derken gurur duymuyor değil. "Yukarıdaki parkın yollarında gezinir, Stuttgart'ı tepeden seyrederim." Konuşacak birini bulduğu için mutlu olmalı, diyorum kendi kendime. 

Merdiven dik. Basamaklar gökyüzünün sonsuzluğunda. Aşağıda durmuş düşünüyorum. Çıkmam gerek bu merdiveni. Ağır ağır, diyorum kendi kendime. Başımın üzerinde gökyüzü. Yeşil yapraklı dallar arasından maviliği görünüyor. İlkyaz geldi, kapıda bekliyor, havalar yavaş yavaş ısınıyor. Doğa yeşeriyor, yeniden doğuyor.

Aşağıda kentin evleri küçülüyor. Az sonra yavaşlıyorum. Hızlı çıkmış olacağım ki durup derin bir nefes alıyorum. Yukarıda yaşlı bir adam duruyor, bastonuna dayanmış, kamburu çıkmış. Derin bir nefes daha alıp yoluma devam ediyorum. Biraz yavaş. Aceleye gerek yok, diye mırıldanıyorum. Adam başını çeviriyor, aşağıdan gelen bana bakıyor. Yaklaşıyorum. "Merhaba", diyorum. Gülümsüyor: "Bu basamakları ağır ağır, dinlene dinlene çıkacaksın" diye konuşuyor. Duruyorum. "Çoğu gitti, azı kaldı... Arkanıza bir dönün, vadiye bakın."

Aşağıda, basamakların başladığı caddede insanlar, otomobiller ne kadar küçük. Ağaçlar arasında kentin villaları, evler, yeşil yamaçlar, üzüm bağları, karşılarda ormanlar, korular, uzaklarda televizyon kulesi.

"Ben haftada birkaç kez bu basamakları çıkarım" derken gurur duymuyor değil. "Yukarıdaki parkın yollarında gezinir, Stuttgart'ı tepeden seyrederim." Konuşacak birini bulduğu için mutlu olmalı, diyorum kendi kendime. Evi nerede? Eşi var mı, yoksa tek başına mı yaşıyor? Olabilir. Haftada birkaç kez bu eziyete katlandığına göre çok zamanı olmalı.

TARİHİ MERDİVENLER

"İlk kez mi buralara geliyorsunuz" diye soruyor. Başımı "Evet" der gibi sallıyorum. "Stuttgart'ın en güzel merdivenlerinden biridir bu. Eugen alanına çıkan ya da Wagenburg tünelinin yanından yükselen merdivenleri de görmelisiniz." Yaşlı adam başını aşağılara çeviriyor. "Stuttgart'ta 400 merdiven olduğunu biliyor muydunuz?" diye mırıldanıyor. Bakışları ötelerde. Vadiye, yamaçlara ve tepelere kurulmuş yeşil kentte çok merdiven olduğunu biliyordum. Fakat 400! Bunu ilk kez duyuyordum. Stuttgart Belediyesi tarihi merdivenlerin bakımına her yıl 100 bin Avro harcıyor. Tümünü çıkıp inmek isteyen 20 kilometreyi geride bırakmak zorunda!

Durduğumuz yerden yeşil kent geniş görünüm ayaklarımızın altında. Alman insanının doğaya, yeşile olan sevgisine burada tanık oluyoruz. Ülkenin her eyaletinde düzenlenen "bahçecilik sergileri"yle kentlere, kasabalara yeni parklar, daha çok yeşil alanlar kazandırılıyor. 600 bin nüfuslu Stuttgart'ın merkezinde yürüyüşler yapılan 10 km uzunluğundaki bu park da son 40 yılda uygulanan çeşitli projelerle gerçekleştirildi. Mimarlar, plancılar, doğaseverler, uzman bahçıvanlarla yerel politikacılar bir araya geldi mi ve hepsi de iyi niyetli oldu mu, mükemmel ve kalıcı bir şey çıkıyor ortaya. Stuttgart'ın yamaçlarındaki bahçeli evler 3-4 katlı. Göze çirkin geleni yok!

HESSE'İN ŞARAPHANELERİ

Bir saatlik yürüyüşten sonra Neckar kıyısına gelenler canları çekerse ırmağın iki yanındaki geniş patikalarda yollarına devam ediyor. Altında bisikleti, pateni olanlar ta Ludwigsburg'a, Esslingen'e uzanıyor. O kadar yolu göze alamayanlar hava güzelse kıyıda bekleyen gemilere binip gezintiye çıkıyor. İsteyen parkın bitimindeki tabiat müzesine giriyor, tarihi Wilhelma Hayvanat Bahçesi'ni geziyor. Stuttgart, Avrupa'da Budapeşte'den sonra ikinci büyük kaplıca kenti. Şifalı sıcak suları seven birbirine çok yakın üç kaplıcadan birini yeğliyor. Susamış, karnı acıkmış olanlar ırmak üzerindeki köprüden karşıya uzanıp Bad Cannstatt'a geçiyor, Hermann Hesse'in sorunlu lise yıllarında arada bir uğramadan edemediği şaraphaneleri yeğliyor!

Gökyüzünde bulutlar beliriyor... Kamburu çıkmış adam "Allahaısmarladık" demeden yavaş yavaş yoluna devam ediyor. Aniden kara bir kurt köpeği beliriyor. Önce bana sokuluyor. Sonra yaşlı adamın peşinden gidip bastonunu kokluyor. Genç bir kadın koşar adım merdivenleri iniyor. Köpeğine sesleniyor. Hayvan bastonu bırakıp kadının yanına geliyor. Ağaç gövdelerini koklayarak onunla uzaklaşıyor.

Az sonra ikisi de aşağı... Görünümleri küçücük.

mail@ahmet-arpad.de

"İngiliz Parkında" Hoş Bir Gün...

Aydınlık Avrupa, 4 Ağustos 2024

Ahmet Arpad

Günlerden Cumartesi. Münih güzel bir yaz yaşıyor. Bu havada Avrupa'nın en büyük kent parkı 370 hektarlık "İngiliz Parkı"nda dolaşmak insanı rahatlatıyor. Orada kimlere rastlamıyorsunuz ki! Her gün gezintiye çıkan yaşlılara, yakındaki üniversiteden ders çalışmaya gelmiş gençlere, ağaçlar altına uzanmış, öpüşüp sevişen aşıklara, uçsuz bucaksız çimenlere yatmış, tembel tembel gökyüzü seyredenlere, atlarına binmiş, insanları rahatsız etmeden huzur dolu parkın yollarında gezinen polislere... Çin tapınağına benzediği için de 'Çin Kulesi' adı verilmiş 25 metrelik tahta kulenin çevresindeki tarihi ağaçların gölgeliklerini bira içen göbekli Bavyeralılarla, meraklı turistler doldurmuş... Her gün saat 15'den sonra canlı Bavyera dans müziği ve şarkıları gelenleri coşturuyor. Kulenin altındaki sahnede müzisyenler oynak melodiler çalıyor.

İngiliz park kültürü

1789'da prens Carl Theodor'un Alman ordusunun mimarı Joseph Frey'e İngiliz park kültürünü örnek alarak düzenlettiği bu dev alan köpeklerden bebeklere, yaşlılardan gençlere herkesin canının çektiğini yapabileceği bir yer. Şu günlerde güneşlemeyi sevenler Schwabing deresinin kıyılarını ele geçirmiş! Günün belli saatlerinde parkın uçsuz bucaksız çimenleri dört ayaklı sevimli hayvanların 'ev hapsi'nden birkaç saatliğine de olsa kurtulduğu büyük alan. Her cinsten, her renkten, her boydan ve her yaştan sonsuz mutlu köpek deliler gibi koşuşturuyor, hoplayıp zıplıyor. Seyreden için eşsiz bir gösteri... En iyi cins, en soylu köpekler ise, çimenlerdeki "karmakarışık özgürlük" soylu sahiplerinin pek hoşuna gitmiyor olacak ki; buraya uğramıyor. Hem sporseverler hem de turistler için Münih'in en önemli çekiciliklerden biri de İngiliz Parkı'nın kıyısından geçen küçük Eisbach deresinin buz gibi sularında yüzmek, belirli bir bölümünde de sörf yapmak.

Bu kent parkında başka özgürlükler de var. Ağaç altlarında, çimenlerde akla gelen her müzik türünü dinlemek mümkün. Tamtamlara darbukalar, trompetlere saksafonlar karışıyor... Yakındaki Münih üniversitesinde yıllar geçiren Güney Amerikalı, Afrikalı öğrencilerin müziği kulağa pek hoş geliyor. İngiliz parkındaki özgür yaşama parkın yollarında devriye gezen polisler pek karışmıyor, yaşamın tadını çıkaran kent insanlarına dostça gülümseyip selâm veriyor...

Kleinhesseloher gölünde küçük kayıklar dolaşıyor, kazlar, ördekler, alımlı bembeyaz kuğular sularda süzülüyor. Gölden Aumeister bira bahçesine uzanan bölümde doğa sakinleşiyor. Burası tavşanların, sincapların, arada sırada ortaya çıkan alageyiklerin elinde. İngiliz parkından geçen dereciklerde kunduzlar, porsuklar da özgür yaşıyor. 1789 yılından bu yana beton hiç girememiş bu parka!

Peçelerini kaldırıp dondurmalarını yalıyorlar

Münih'e gelmişken kentin merkezinde şöyle bir gezinmeden Stuttgart'a dönmek olmaz. Ünlü Viktualien pazar alanı hafta sonu alışverişine çıkmış insanlarla dolu. En iyisi yarım kızarmış tavukla, seramik kupada buz gibi bira alıp uzun tahta masalardan birine oturmak, keyifle yiyip içmek, karşınızdaki Bavyeralı ile sohbet etmek, cumartesi alışverişine çıkmış hanımefendilerle yanlarındaki beyefendileri, suları buz gibi fıskiyeli küçük çeşmenin yanında durmuş, bir yandan çene çalan, bir yandan da ulusal içkileri köpüklü biralarını yudumlayanları, merakla dolaşan turistleri seyretmek... İçlerinde birkaçı var ki, Viktualien Pazarı'nda dolaşanlara hiç uymuyor. Dört hanım, tepeden tırnağa örtülü, değil saçlarının tek teli, ayakkabıların burnu bile görünmüyor. Gözlerinde kocaman kocaman kara gözlükler. Bir ellerinde pahalı marka çantalar, bir ellerinde külahta dondurmalar. Durmuş, çevrelerini seyrediyor, arada sırada uzun peçelerini, biraz zor da olsa kaldırıyor, dondurmalarını yalıyorlar...

Az ötede ıhlamur ağacının gölgesine sığınmış kısa deri pantalonlu, şık loden şapkalarına keçi sakalı takılı dev gibi Bavyera erkekleri, biralarını yudumlamayı bırakmış onları seyrediyor.

21 Temmuz 2024

Çöpe atılmayan gıda malzemeleri

Aydınlık Avrupa, 21 Temmuz 2024

Ahmet ARPAD
STUTTGART'TAN

 "SOFRA"NIN bugün kapılarını açmasına daha bir saat var. Önünde uzun bir kuyruk oluşmuş. Kuyruktakiler çoğunlukla yaşlılarla sığınmacılar. Ellerinde torbalar hem bekleşiyorlar hem de birbirleriyle çene çalıyorlar. Giyimlerinden pek varlıklı olmadıkları anlaşılıyor. Son kullanım tarihi birkaç gün sonra olan yoğurt, yer yer çürümeğe başlamış meyve ve sebze... Dünden kalmış ekmekler... Bütün bunlar çöpe atılacak gıda malzemeleri. Resmi verilere göre Stuttgart ve çevresinde 66 bin insan yoksulluk sınırının altında geçim savaşı veriyor. ‘Stuttgart Sofrası‘ adlı dernek bütün kentte marketlerin atmaya hazırlandığı gıda malzemelerini toplayıp belirli mahallerindeki dükkânlarında yoksul insanlara çok düşük fiyatla satıyor. Birkaç avroya hibe edilmiş giysiler, kullanılmış mutfak eşyaları, oyuncaklar, kitaplar satanlar da var.

ALTI MUZ 30 SENT

Günümüz Almanyası'nda 83 milyonun yaklaşık yüzde 20'si fakir. Resmi verilere göre, 300 bin fakir çocuğu her sabah evden kahvaltısız çıkıyor. Açıklamalar bir milyon insanın evsiz barksız olduğunu söylüyor. Bunların büyük bir kısmı 1-2 odalı sosyal konutlara başını sokuyor. En son verilere göre 38 bin insan ise sürekli sokakta yatıp kalkıyor. Toplumların yaşadığı her krizde ilk elenenler dipsiz uçurumun  kenarındakiler, en güçsüzler. Fakirleşen insan zamanla özgürlüğünü yitirebiliyor, kişiliğini de. O artık kendi kendinden sorumlu olamıyor. Büyük marketler akşam kapanırken satamadıkları ve ertesi gün de satamayacakları için atılması gereken gıda malzemelerini "Sofra"lara hibe ediyor. Tazeliğini çok az yitirmiş, görünümü pek çekici olmayan, bu nedenle de paralının almak istemediği sebze ve meyvelerin yanı sıra süt, tereyağ, ekmek, peynir ertesi sabah, bu dükkânlarda çok düşük fiyattan geçim güçlüğü içinde olanın elindeki torbaya giriyor. Sosyal yardım ve işsizlik parası alanlar, sosyal yardım dairesinin verdiği kartları göstererek "Sofra"lardan alış veriş yapma hakkına sahip. "Sofra"larda satılan her şey marketteki fiyatının yaklaşık yüzde 80 altında. Altı muz 30 Cent, bir yeşil salata 10 Cent, bir kilo ekmek 50 Cent... "Sofra"ların şoförleri çevredeki anlaşmalı marketlerden kapanış saatinden sonra "atılacak" gıda malzemelerini alıp depoya getiriyor. O gün ne satılacağına sabah dükkân açıldığında karar veriliyor. Müşteri de çoğunlukla umduğunu değil bulduğunu alıyor. Tezgâhlarda mal kalmayınca arka depodan sandıklar geliyor, boşaltılıyor. Buraya emek verenlerin tümü de görevlerini karşılıksız yapıyor. Çoğunlukla kadın-erkek emekliler "Sofra"larda çalışıyor. Bazı günler, biraz Almanca öğrenmiş sığınmacılar da onlara yardıma geliyor.

YOKSULLUK HIZLA ARTIYOR

İlk "Sofra" 1993'te Berlin'de kurulmuş. Stuttgart şubesini de 1995 yılında Leonhard Kilisesi başpapazı Martin Fritz açmış. Kentte düşük gelirlilerin yaşadığı dört semtte "Sofra"lar var. Hepsi de tramvay, otobüs ve metro duraklarına yakın, çünkü müşterileri alışverişe otomobille gelemiyor. Bugün Almanya'da 984 "Sofra" sayısız kuruluştan ve yardımseverlerden gelen bağışlarla ayakta durabiliyor. "Sofra"nın Berlin'deki çatı örgütün açıklamasına göre çoğunluğu emekli 1.7 milyon insan günbegün ucuz gıda alabilmek için bu dükkânların önünde kuyrukta bekliyor! Kuruluş geçen yıl 265 bin ton gıda malzemesini, neredeyse bedava, yoksullara satmış. Kimi dükkân sebze, meyve dışında başkalarının hibe ettiği ikinci el giysi de satıyor. Koronayla sadece işsizlik tırmanmamıştı, "Sofra" dükkânlarından aldıklarıyla karınlarını doyuran yoksulların da sayısı yüzde 20 artmıştı. Yaz, kış gününü sokaklarda geçiren, dilenen, geceleri de kendine bir köprüaltı bulan yoksullar, "Sofra"dan her gün iki kez alışveriş yapma hakkına sahip... "Sofra"lar ayakta kalabildikleri sürece günümüz Almanyası'nda - korona nedeniyle iyice sarsılan – yetersiz sosyal sisteme önemli bir destek veriyor.