13 Kasım 2005

Sabahın köründe stres

Cumhuriyet 13.11.2005
AHMET ARPAD
FRANKFURT

Otobüsten indim. Hava karanlık. Henüz sabahın körü. Yolculuk Frankfurt'a. Hızlı trenin kalkmasına daha on dakika var. Aceleye hiç gerek yok. Merdivenleri inip ana caddenin altında uzanan pasajda yürüyorum. İnsanlar bir koşuşturma içinde. İsta syon dan gelip otobüse, tramvaya, metroya gidenler. Tramvaydan trene yetişmeye çalışanlar. Metrodan otobüslere koşanlar. Stuttgart'ın göbeğindeki Klett Pasajı yerin altında üç katlı. En alt katta metro, orta katta yeraltı tramvayı, benim yürüdüğüm katta da polis karakolu, banka şubesi, berber ve kırtasiyeci, giyim ve gıda dükkânları, sayıları hızla artan ekmek-sandviç-kahve satan kayıntı büfeleri var. Sabahın bu saatinde bir yerden bir yere koşuşan insanların çoğu bu büfelere uğramadan edemiyor. Hemen hemen hepsi evden kahvaltı etmeden çıkmış, bir ellerinde kahve, ötekinde sandviç. Trene ya da metroya yetişmeye çalışırken sandviçlerini ısırıp ılık kahvelerinden bir yudum alıyorlar. Almanya'da stres sabahın köründe başlıyor! Frankfurt üzerinden Hamburg'a giden 7.27 hızlı treni tam zamanında kalkıyor. Bütün koltuklar dolu. Yer ayırttığım iyi olmuş. Kitap Fuarı haftası Stuttgart'la Frankfurt arasında sabah ve akşam trenleri ağzına kadar dolu. Yola koyuluyoruz. Makinist gaza basıyor! Az sonra tren en yüksek hızına ulaşıyor. Saatte 250 km. Hava aydınlanırken doğa kayıp geçiyor. Kimsenin dışarıyı seyrettiği yok. Kadınlı erkekli ''fuarcılar'' bilgisayarlarını açmış, cep telefonları da çalışıyor, önlerindeki masalarda kahveler ve yarısı ısırılmış sandviçler... Yolda Mannheim'la Frankfurt havaalanına uğruyoruz ve kalkıştan 1 saat 20 dakika sonra Frankfurt'a varıyoruz. İnsanlarda yine bir telaş, bir koşuşturma. Fuara gidecekler hızla taksi duraklarına yöneliyor. Stuttgart'tan yola koyulup 220 km. ötedeki fuarın kapısından içeri girmek sadece 1 saat 30 dakika sürüyor. Dünyanın en büyük kitap fuarı kentin göbeğinde, bizdeki gibi Allah'ın dağında değil! İnsanlar 50 km'lik yolu 2 saatte almıyor... O gün işimi bitirdikten sonra kenti biraz gezmeye, Rodin-Beuys ortak sergisini izlemeye karar veriyorum. Ne de olsa dönüş trenine daha 2 saat var. Frankfurt, Orta Avrupa'nın en büyük kenti olmasına karşın insanı pek çeken bir metropol değil. Onlarca kez geldim buraya, bir türlü ısınamadım Frankfurt'a. Giderek çoğalan gökdelenleri insanı altında eziyor. Hava alamıyorsunuz. Sokak ve caddeleri, mağazaları ve yapıları da çekici değil. İstasyonla Hauptwache arasında şöyle bir gidin gelin, pek Alman'a rastlayamazsınız. Sanki hiç kimse buralı değil. Herkes bir yerden bir yere gitmek için Frankfurt'a uğramış gibi. Uzak ülkelerden gelenler mutlaka Frankfurt Havaalanı'na iniyor ve buradan bir yerlere dağılıyorlar. Dört yönden gelen demiryolları Frankfurt'ta birleşiyor. İstasyon çevresindeki yapılarda oturanlar yok. Bürolar, bürolar, mağazalar, mağazalar... Ve de sayısız gece kulübü. Hiçbirinin sahibi Alman asıllı değil. Almanya'da en çok suç bu kentte işleniyor. Yakayı ele verenlerin çoğunluğu yabancı pasaportlu. Alman Yayıncılar Birliği'nin her yıl çoğu değerli kabul edeceğimiz yazara Barış Ödülü verdiği Paul Kilisesi'nin hemen arkasından taksiye biniyorum. Az sonra soruyorum asık suratlı şoföre: ''İşler nasıl?'' Susuyor bir an. Sonra: ''Kitap Fuarı günlerinde işlerimiz kesattır'' diye homurdanıyor. Merak ediyorum, niçin acaba? ''Fuara katılan yayıncılar, Almanı, yabancısı, eli açık insanlar değildir! Akşamları pek bir yere gitmezler, hele gece kulüplerine, kadına hiç!''
 
www.ahmet-arpad.de

6 Kasım 2005

Kaçırılan terörist!

Cumhuriyet 06.11.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Stuttgart'ın az ötesindeki küçük Sindelfingen kentinin adını bütün dünya biliyor. Çünkü Mercedes otomobil fabrikası burada. Geçen hafta Alman televizyonu ARD'nin yayımladığı bir filmden sonra Sindelfingen'in banliyösü Holzgerlingen'in adı da ülkede çok konuşulur oldu. İstanbul'da 15-22 Kasım 2003 tarihlerinde düzenlenen bombalı saldırıların başsorumlusu kabul edilen ve şu sıralar 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Louai Sakra'nın Türkiye'ye gelmeden önce Holzgerlingen'de bir süre yaşadığı ortaya çıktı. ARD'nin Panorama adlı yayınında Sakra'nın, tepeden tırnağa kapalı eşiyle birlikte 1999 yılında İspanya üzerinden Almanya'ya giriş yaptığı ve 2002 yılına kadar da ülkede yaşadığı kanıt ve belgeleriyle açıklandı. Filmi çeken Türk asıllı televizyoncu Ahmet Şenyurt bundan birkaç hafta önce Holzgerlingen'de dolaşırken anlatmıştı: ''İşin ilginç yanı, Alman makamları Sakra'nın ülkeye giriş yapacağını biliyorlardı. Karaormanlar'daki Schramberg mülteci kampına geldiğinde bütün müracaat evrakları hazırdı!'' Biraz şaşkın bakmış olacağım ki anlatmıştı: ''Federal Suç Dairesi'nden elde ettiğim belgelere göre Louai Sakra, El Kaide'nin başelemanlarından El Zarkavi 'ye çok yakın ve onu emrinde çalışan biri...'' Şenyurt'un ortaya çıkardığı bir başka gerçek de, o yıllarda Federal İstihbarat Servisi'nin Sakra'nın Suriye Gizli Servisi adına da çalıştığına inandığı. Holzgerlingen'deki çekimlerin ardından Stuttgart'taki akşam yemeği sohbetinde Ahmet Şenyurt'tan, Suriyeli teröristin 2001 yılının Temmuz ayında aniden mülteci kampından kaçtığını ve beş ay sonra Holzgerlingen'de yeniden ortaya çıktığını öğreniyorum. 2002'ye girildiğinde Sakra'nın yerini keşfeden Federal Suç Dairesi tam onu ve eşini tutuklayacakken, yeniden sırra kadem basıyor. ''Elime geçen belgelere göre Federal İstihbarat Servisi Sakra'nın polisçe yakalanmasını engellemek için onu yurtdışına çıkarıyor ve Fransa üzerinden Suriye'ye yolluyor'' diye Ahmet Şenyurt anlatmıştı. Güçlü belgelere dayanılarak yapılmış olan filmin ARD'de bundan üç hafta önce yayımlanacağını haber alan Almanya Başbakanlığı yayından altı saat önce filme engel olmuştu. Çünkü bir makamın bir başka makama ''kazık atması'' nın ortaya çıkması fiyaskoya neden olabilirdi! Ancak ARD televizyonu 27 Ekim'de hiç kimseye haber vermeden, ülke basınını bile yayından sadece 3 saat önce bilgilendirerek Ahmet Şenyurt'un filmini gösterdi. ''Louai Sakra'yı izleyerek ve gerektiğinde de tutuklayarak El Kaide'nin Almanya'daki elemanları üzerine bilgi toplamak isteyen Federal Suç Dairesi bu önemli adamın İstihbarat Servisi'nin yardımı ile yurtdışına kaçırıldığını fark edince ayağa kalktı'' diye Şenyurt anlattı birkaç gün önce. Alman Polis Birliği Başkanı Wilfried Albishausen de yaptığı açıklamada: ''Sakra'yı tutuklayabilseydik Almanya'daki El Kaide örgütüne büyük bir darbe indirecektik'' dedi. ''Fakat Federal İstihbarat Servisi hem bunu engelledi hem de Sakra'nın 2003 yılında İstanbul'daki bombalı olayları düzenleyerek onlarca masum insanın ölümüne dolayısıyla neden oldu!'' Suriyeli terörist sadece Ebu Muhammed adı altında İstanbul'daki bombaların sorumlularından biri değil. Türk kamyon şoförü Murat Yüce 'yi Ağustos 2004'te kafasına kurşun sıkarak öldüren ve bunu internette yayımlayan da o! Belki Louai Sakra üzerine ortaya çıkan bu yeni gerçekler İstanbul'daki duruşma savcısını da ilgilendirir...
 
www.ahmet-arpad.de

30 Ekim 2005

Kafka'nın kentinde

Cumhuriyet Dergi 30.10.2005

Prag'da turistik düğünleri, zengin mağazaları, tarihi binaları da görebilirsiniz elbet. Prag Baharı'nın izlerini sürebilir, Kafka'nın Milena'ya aşkının takibini yapabilir ya da var olmanın dayanılmaz hafifliğini tadabilirsiniz.
 
Ahmet Arpad
 
Prag'da saat on ikiye geliyor. Eski belediye binasının tarihi kulesinin dibine toplanmış insanlar. Az sonra küçük kapılar açılacak, figürler dışarı çıkacak, çanlar çalacak. Fotoğraf makineleri ayarlanmış, bekleşiyor Amerikalılar, Japonlar ve ötekiler... Birden Arnavut kaldırımı yolda nal sesleri. Kara bir fayton görünüyor. Üstü açık. Atlar kara, melon şapkalı faytoncu da. Sadece yolcuları beyazlar içinde. Gelinle damat, ellerinde çiçekler iki de küçük kız. Kulenin tam dibinde duruyor atlar. Aynı anda çanlar başlıyor çalmaya. İnsanlar heyecanlanıyor. Bir kıpırdama. Kulenin açılan küçük kapılarından ölümle azizler çıkıyor peş peşe. Yüzlerce fotoğraf makinesi aynı anda birkaç bin fotoğraf çekiyor. Sonra çanlar susuyor. İnsanlar ağır ağır dalıyor kentin sokaklarına.
 
Büyük alana doğru yürüyoruz. Sıra sıra faytonlar, üstü açık tarihi otomobiller gezdirecek müşteri bekliyor. Kocaman binalar, boy boy yüksek sivri kuleler. İnsan nereye, ne zaman bakacağını şaşırıyor. Birkaç adım sonra Paris Caddesi'ndeyiz. Geniş bir bulvar, ağaçlıklı. Prag, kocaman, tarihi, süslü, yüz yıllık yapılarıyla insana Budapeşte ile Viyana'yı çok anımsatıyor. Hepsi son yıllarda elden geçmiş, bakımlı. Altlarında mağazalar, Paris'i aratmayan. Çoğunun sahibinin Amerikalı Yahudi olduğunu söyleniyor. Demirperdenin kalkmasının ardından 30 bin Yahudi Prag'a dönmüş, Hitler'den kaçanların torunları.
 
KAFKA'NIN DÜNYASI...
 
Az sonra sokaklar daralıyor. Franz Kafka'nın dünyasına giriyoruz. Güney Bohemya'dan gelip Prag'a yerleşen Hermann Kafka'nın oğlu Franz yaşamını Yahudilerin gettosu Josefov'da geçiriyor. Praglı yazarlar Jarovlas Hasek ve Egon Erwin Kisch dostları. Fakat Kafka hep bu çevrenin içinde kalamıyor. Prag'ın başka semtlerinde yaşıyor. Bu arada birkaç yılını Prag kalesinin gölgesinde uzanan Simyacılar Sokağı 22 numarada geçiriyor. Sonra yine taşınıyor, bir başka yere, nehre yakın havasız ve rutubetli iki odalı bir yere. Zamanla hastalığı ilerliyor. Prag'ı uzun süre için terk ediyor. 1924 yılında Viyana yakınlarındaki Kierling'de öldüğünde 41 yaşında. Prag'ın Zelivskeho mahallesindeki Yeni Yahudi Mezarlığı'nda yatıyor. Moldau kıyısında müzesi var... Eski gettonun sokakları dar, karmakarışık, düzensiz. Bir Franz Kafka heykeli. Kara. Dibinde, çiçekleri çoktan solmuş bir çelenk. Az ötede eski-yeni sinagog, iki saatli belediye binası, altı yüz yıllık bir mezarlık. 1439-1787 arasında buraya on binler gömülmüş. Mezarlık enine büyüyemediği için ölüler üst üste. Şu sıra on iki bin taş sayılıyor dünyanın bu en eski Yahudi mezarlığında.
 
Gettodan çıkıp, nehre doğru hızlı adımlarla yürüyoruz. Az sonra Karl Köprüsü'nün girişindeyiz. Kalabalık mı kalabalık burası. Turistten geçilmiyor. Satıcılar, ressamlar, müzisyenler, caz müziği ile dans eden turistler... Akşam oluyor Prag'da. Karşı tepede yükselen St. Veit Katedrali'nin sivri kuleleri arasında kıpkırmızı.
 
Prag'da o akşamı ünlü birahanelerden birinde geçirmek istiyoruz. Wenzel alanına yakın U Fleku'ya gidiyoruz. İç avlular, arka bahçe, kemerli salonlar, uzun koridorlar insan dolu. Çoğu kocaman tahta masalara oturmuş, yer bulamayanlar ayakta. Herkes neşeli, kafayı çoktan bulmuşlar. Bira su gibi akıyor. Dünyada en çok birayı Çekler içiyor.
 
Yanımızda duran yaşlıca, uzun boylu adamın da elinde bira kadehi var. Bize bakıp gülümsüyor. Az sonra sohbete dalıyoruz. Lâf lâfı açıyor. Praglı, fakat yurtdışında yaşıyor. "1968'de terk etmek zorunda kaldım Prag'ı," diye anlatıyor "Artık yaşlandım, son on yıldır sık sık geliyorum doğup büyüdüğüm bu güzel kente". Niçin Prag'ı terk ettiğini soruyoruz. Acı acı gülümsüyor. "Dört Varşova Paktı üyesi ülkenin ordularını peşine takan Ruslar o yıl 21 Ağustos'da Prag'a girmiş, tanklarını Wenzel Alanı'nda üzerimize sürmüştü. Artık nefes alamayacaklarını kavrayan iki yüz bine yakın insan kısa sürede bir yolunu bulup ülke dışına kaçmıştı. Yazarlar, akademisyenler, düşünürler, sporcular..." Sohbetimize boşalan masalardan birinde devam ediyoruz. Bugün Prag'da komünizm artık müzelik olmuş! Na Prikope Caddesi, 10 numarada, McDonalds'a birkaç adım ötede müzesi var...

CAFE LOUVRE'DA GEÇMİŞ
 
Prag'a gelip de kahvelerine, daha doğrusu kıraathanelerine uğramamak olmaz. Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan bu mekânların düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz.
 
Kent merkezinden geniş Narodni Caddesi'nde yürüyüp Moldau kıyısına doğru uzanırken mutlaka Café Louvre'a bir uğramalı. 1902'de kapılarını açan, özellikle iki savaş arasında üst sınıf Praglıların, filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali-vakti yerinde hanımların da uğradığı Café Louvre günümüzde geçmişi anımsatıyor. Brod-Kafka ikilisinin de sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katıldığı Louvre 1992'den bu yana yine eski şıklığına dönmüş. Narodni Caddesi'nde yolunuza devam edip, nehir kıyısına vardığınızda Lejyonlar Köprüsü'nün girişinde Café Slavia'nın geniş salonları sizi davet ediyor. Nazik garsonların getirdiği içkinizi yudumlarken kocaman pencerelerden ağır ağır akan Moldau'yu, üzerinde dolaşan gezinti gemilerini, Karl Köprüsü'nü, karşı kıyının yemyeşil yamaçlarını ve kente hâkim kaleyi, dev St. Veit Katedrali'ni seyrediyorsunuz. Her yönden gelen kırmızı tramvaylar yine her yöne uzaklaşıyor...

'Türkiye'de muhatap bulamadık'

Cumhuriyet 30.10.2005

Kanser vakalarının artacağını dünyaya ilk duyuran Dr. Ali Savaşer, bu olayda dönemin politikacılarının ve bilim insanlarının sorumlu olduğunu söyledi. Kuş gribinin yeni bir şey olmadığını belirten Savaşer, 'Bilime güvenilmediği için panik var' dedi.
 
- Almanya'da yaşayan bir Türk olarak kimliğinizi sorsalar ne diyeceksiniz?
SAVAŞER - Almanya'nın oluşturmaya çalıştığı bir Avrupa Müslümanlığı kavramı var. Ben o soruya, ''Müslümanım'' diye cevap versem bana nereden geldiğimi soracak. Dolayısıyla benim vermem gereken doğru cevap, ''Ben Türkiye'den geldim ve Türk'üm'' olacaktır. Müslüman kimliğimi kullansam, karşımdakine inandırıcı olmam. Akılcılık orada başlıyor.
Almanya tek kültürlü bir ülke olduğu için öbür kültürleri benimsemiyor. O nedenle de bir Avrupa Müslümanlığı yaratmaya çalışıyor. Ama biz de bu 42 yılda kendimizi doğru tanıtamamışız.
 
- Bütün bu lobi kurma faaliyetleriniz ve çabalarınız sonunda tıkandı kaldı. Nasıl oldu bu?
- Biz önce lobinin çalışma biçimini tespit etme kararı aldık. Bu çalışma biçiminin ileride AB'yle yapılacak çalışmalarda bize örnek olması amaçlanıyordu. Türk lobisi üç temele dayanıyordu. Bilim, kültür ve sosyal çatılaşma. Bütün bunları anlatacak örgütlü bir çalışma olacaktı. Biz insanlarımızı toparlayacak ana hatları da tespit ettik. Almanya için lobinin ana hatları şuydu: Göçmen olduğuna inanmak, göçmen politikası yaparak haklarını aramak ve örgütlenmek, kendi kartvizitimiz olan Türk kimliği ve kültürünü orada tanıtmak. Bir Türk merkezi, bir Türk üniversitesi oluşturma fikri ağır basıyordu. Böylece Almanya, Avrupa ve Türkiye arasında bir köprü kurabileceğimizi hedefliyorduk.
 
- Bir arpa boyu yol alabildiniz mi?
- Alamadık. O arada beş dalda bir Avrupa-Türk üniversitesi kurmaya çalıştık. Bu beş dal şunlardan oluşacaktı: Avrupa ağırlıklı hukuk, uluslararası ilişkiler, Türk dili ve edebiyatı, teoloji (ilahiyat). Ama bu işi başarabilmek için Türkiye'de köprü başını bulamadık. Köprünün hiç olmazsa iki ayağının olması lazım. Birinci ayağını zorluklara, engellemelere rağmen oluşturuyorsunuz. Ama ikinci ayağını bulamadık.
 
DEVLET ÜÇE BÖLÜNMÜŞ
 
- Köprünün ikinci ayağını neden bulamadınız?
- Bunun nedeni çok açık. Örneğin Berlin'de 274 dernek var. Almanya genelinde çok sayıda derneğimiz var. Ama bunlar 40 yıldır hiçbir şey yapmamışlar. Çünkü politikalarını üretememişler. Daha doğrusu kimin için politika üreteceklerini bilememişler. Dolayısıyla da bir boşluk meydana gelmiş. Bir kısım Alman ve Türk partileri ve parti anlayışları dini anlayışlarla doldu. O zaman da ortaya ciddi bir bölünmüşlük çıktı. Bugün bu bölük pörçüklükten çıkmak çok zor. Yine de çıkabiliriz. Söylediğim gibi bilim, kültür, sosyal çatılaşmayla bu bölünmüşlükten kurtulabiliriz.
Ama bunların başarılabilmesi için bir köprünün oluşması gerekiyor. Ben bütün çalışmalar sırasında bizim insanımızın genelde devletinden bir şeyler beklediğini gördüm. Yani ülkesinden ve devletinden kopmamış. Ama öte yandan devlet de üçe bölünmüş. Bir tarafta ABD'nin yeşil kuşak projesine prim veren bir bölüm, 1990'dan sonra buna karşı olan ve ulusalcı diyebileceğimiz devlet bölümü. Bunlar da ikiye ayrılıyor: AB'yi benimseyenlerle benimsemeyenler. Bu tabloda kimle, neyi, nasıl konuşacaksınız ki?
 
- Yani bir anlamda sizin Almanya'daki çalışmalarınıza Türkiye'den hiç sahip çıkılmadı mı?
- Çıkılmadı. Zaten muhatap da bulamadık. Onun üzerine, ''Buradaki bir üniversitede bir Türk lobisi enstitüsü oluşsun ki onunla muhatap olalım'' dedik. Biz Türk lobisi diyoruz, Başbakan geliyor, ''Türkiyelilik'' diyor. Hangisi doğru ki? Böyle olunca orada yapılan bu konudaki çalışmalar da yok olup gidiyor. Zaten Almanya da Türkiyeliliği benimsiyor.
 
- Coğrafyaya baktığınız zaman da Türkiye'nin çok önemli jeopolitik bir konumu olduğunu bizimkiler görmüyor mu?
- Çok önemli bir konumda. Bakın, AB, Yugoslavya'yı yıktı ve enerjiye giden yolda kendi kapısının önünü süpürdü. Ben lobi çalışmaları sırasında, ''2000'li yıllar enerji savaşlarına sebep olacak. Türkiye bu enerji savaşlarında çok önemli bir yerde'' diyordum. Bu çıktı. Biz artık eşitlik ilkesiyle çıkarlarımızı tespit etmeliyiz. Bugün ülkeler arasında dostluk gibi kavramlar yok. Eşit çıkarlar var. Bu çalışmalar da örgütsüz olmuyor.

16 Ekim 2005

İmana gelmişlerin cemaati...

Cumhuriyet 16.10.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Güzel bir mezarlık. Bakımlı. Her yerde çiçekler. Pek çeşitli değil, aynı cinsten. Beyaz ve kırmızı begonyalar süslüyor mezarları. Mezar taşları da tekdüze. Alçak, gri ya da kara taştan. Hepsi de eğik, arkaya doğru. Üzerlerindeki yazılar göky üzüne bakıyor. Arkada bir köşede, duvara yakın, Johannes Hesse ile kızı Marulla' nın, az ötede büyük kızı Adele ile eşinin mezarları. Hermann Hesse' nin babası ile kız kardeşleri... Yanımdaki tanışla büyük demir kapıdan çıkıyoruz. Stuttgart'ın banliyösü Korntal ilginç bir yer. Günlerden pazar, saat on bire geliyor. Sokaklar bomboş. Bay Wilhelm uzun yıllar Korntal lisesinin müdürlüğünü yapmış. İlginç şeyler anlatıyor. ''Burada yaşayanların çoğu Din Kardeşleri Cemaati üyesidir'' diye konuşuyor. ''Bu cemaati 1819 yılında Protestan kilisesinden ayrılan Gottlieb Hoffmann kurmuş. Kendisine inanan 70 aileyle Korntal'da 300 hektar araziyi ortak satın alıp yerleşmiş.'' Giderek güçlenen bu cemaatin insanları İsa' nın ve onun dininin buyruklarına uygun yaşayan Piyetistler. ''Kimi dinbilimcilerine göre Katolikler için Roma neyse, Piyetistler için de Korntal odur'' diye tanış devam ediyor. Az sonra büyük bir alana çıkıyoruz. İki yapı hemen dikkati çekiyor. Eski ve heybetli. Bay Wilhelm'in söylediğine göre sağdaki dua salonları, soldakini de toplantılar için kullanıyorlar. İçinde büyük bir lokanta ile otel odaları var. ''Biraz sonra duadan çıkarlar'' diyor. ''Gel seninle lokantayla oteli gezelim.'' İçeri giriyoruz. Her yer bir tuhaf. Mobilyalar, duvarlardaki resimler, perdeler, dolaşan insanların giyimleri. Sanki zaman burada 40 yıl önce durmuş. Her şey konserve olmuş. Resepsiyondaki kızın gösterdiği gecesi 150 Avro'ya otel odalarında da aynı görünüm. Tanış içimin sıkıldığını fark ediyor. ''Haydi gel gidelim,'' diyor. Dışarıda rahat bir nefes alıyorum. Az sonra büyük dua salonunun kapıları açılıyor. İnsanlar akın akın çıkıyor alana. Suskun ve dudaklarında mutlu bir gülümseme var hepsinin. Uzaktan görünümleri tekdüze. Çoğu orta yaşın üstünde. Giyimleri pastel renklerde, pahalı değil, kadınlar ya etek-ceket ya da etek-bluz giymiş. Pantolonlusu göze çarpmıyor. Nedenini soruyorum bay Wilhelm'e. ''Piyetistler böyle giyinir'' diye konuşuyor. ''Okula gönderdikleri kızları da etek ve uzun çoraplar giyer.'' Duadan çıkanlar, öğle yemeğinde bir araya gelmeden önce alanda gruplar oluşturup aralarında sohbete dalıyorlar. Ben bu arada tanışa yönelttiğim soruları arttırıyorum. O da sabırla anlatıyor: ''Aralarına her önüne gelen Hıristiyanı almıyorlar. Zihniyet değişimi geçirmiş, kutsal ruhun değiştirdiği, yeniden doğuşu yaşamış, yepyeni bir insan olmuş kişiler bu cemaate üye kabul ediliyor...'' Günlük yaşamlarını İsa'nın buyruklarına göre düzenleyen Din Kardeşleri cemaatine göre sözde Hıristiyanlar imana gelmişlerden sayılmıyor! Sokakta pek göze batmayan, silik görünümlü insanlar cemaat üyeleri. Ancak meslekleri gereği toplumda etki alanları geniş. Çoğu işveren, avukat, doktor, mimar. Tümü varlıklı. Kadın sözünün pek geçmediği cemaatin sahip olduğu mal-mülke herkes ortak. Korntal ve çevresinde büyük araziler onların. Aileler çok çocuklu. Hindistan'da uzun yıllar misyonerlik yapmış olan baba Hesse'nin yattığı mezarlık bu cemaatin. Ölüler beyaz tabutlarda gömülüyor. ''Kurucuları Hoffmann'ın oğlu Christoph' un 19. yüzyılın ortalarında Templer kolonisini kurduğu İsrail'le araları hep iyi'' diye anlatıyor tanış büyük alandan ayrılıp, otomobili park ettiğimiz arka sokağa doğru yürürken. ''Başka ülkelerde de şubeleri var. Kuzey İtalya'da, Kanada'da, Afganistan'da, Kamerun'da, Güney Almanya'da...'' Sayısız misyonerlik kuruluşu ile ortak çalışıyorlar. Bunlardan biri de geçen yıl İstanbul'a din kitapları sergileyen gemiyi yollayan, Türkiye'de misyonerlik çalışmaları yaptığı bilinen Operation Mobilisation!
 
www.ahmet-arpad.de

9 Ekim 2005

Kıraathanelerin düşünceye katkısı...

Cumhuriyet 09.10.2005
AHMET ARPAD
PRAG

Kıraathaneler yüzyıla yakın bir süre İstanbul aydınları için kaçınılmaz buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler, günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın, Babıâli'nin ve Divanyolu'nun kıraathanelerinde geçirirlerdi.Tepebaşı'na damgasını vuranKanuniesasiKıraathanesi ile özellikle 1930'lu, 1940'lı yıllarda İstanbul'un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi'ndeki Meserret Kıraathanesi 20-25 yıl öncesine kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar,gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Peyami Safa, Reşat Nuri, Salâh Birsel, Sait Faik, Orhan Kemal, Fikret Otyam, Yaşar Kemal, Meserret'in sürekli müşterilerindendi. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Ellili yıllardan başlayarak, insanların iskambil oynayıp dedikodu yaptığı, vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi! Kahvenin ne olduğunu bizden öğrenen Avrupa'da ise kıraathaneler giderek geliştirildi, korundu, acı dolu savaş yıllarından sonra tekrar canlandırıldı. Üç Orta Avrupa kenti Budapeşte, Viyana ve Prag'a uğrayanlar, eski monarşinin bu merkezlerinde kıraathanelerin eskisi gibi hâlâ yaşadığını görecektir. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları yine sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada alıyor. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup, iş görüşmeleri yapıyorlar, kitap okuyorlar, mektup yazıyorlar. Yan salonlarda bilardo oynanıyor. Budapeşte'de Gerbaud, Cafe Centrel, Viyana'da Cafe Mozart, Dehmel, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur. Viyana'da Arthur Schnitzler, Stefan Zweig, Franz Werfel günlerinin önemli bölümünü kahvelerde geçirirdi. Stefan Zweig için gençliğinde saatler geçirdiği, dostları ile söyleştiği kent kahvehaneleri, bir ''okul'' olmuştu. Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan Prag kahvehanelerinde yaptığınız bir gezintide bu Moldau kentinde de bir Cafe Arco'nun, bir Cafe Louvre'un düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz. Hele Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşıyorsunuz. Gözleriniz Franz Kafka' yı, Max Brod' u, Egon Kisch' i, Franz Werfel' i arıyor. Orta Avrupa'nın iki savaş arasındaki bu ünlü edebiyatçıları, sanki o anda kapıdan içeri girecekler... Kent merkezindeki geniş Narodni Caddesi'nde yürüyüp, Moldau kıyısındaki Devlet Tiyatrosu'na doğru uzanırken Cafe Louvre'a uğramamak olmaz. Tarihi bir yapının birinci katındaki kahvehaneye çıkan geniş merdivenin yüksek duvarları renkli mermer kaplı. Önce bir bilardo salonu, yanında bir lokanta, ön tarafta da dar ve uzun kahvehane. Tavan yüksek, pencereler de. Yer şarap kırmızısı. Sağ tarafta uzun büfe, solda, pencere kenarında beyaz örtülü masalar. Her şey eskisi gibi. 1902'de kapılarını açan, özellikle iki savaş arasında üst sınıf Praglıların, filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali-vakti yerinde hanımların da uğradığı Cafe Louvre, günümüzde geçmişi anımsatıyor. Brod-Kafka ikilisinin de sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katıldığı kahve, 1992'den bu yana yine eski şıklığına dönmüş. Narodni Caddesi'nde yolunuza devam edip, nehir kıyısına vardığınızda sağ köşede Cafe Slavia'nın geniş salonları sizi davet ediyor. Nazik ve dikkatli garsonların getirdiği içkinizi yudumlarken kocaman pencerelerden ağır ağır akan Moldau'yu, üzerinde dolaşan gezinti gemilerini, Karl Köprüsü'nü, karşı kıyının yemyeşil yamaçlarını ve kente hâkim kaleyi, dev St. Veit Katedrali'ni seyrediyorsunuz. Karşınızdaki tarihi tiyatronun küf yeşili çatısı renk değiştiriyor. Her yönden gelen kırmızı tramvaylar yine her yöne uzaklaşıyor, otomobiller Lejyonlar Köprüsü'nü dolduruyor. Batmaya hazırlanan güneş, Prag'ı altın rengine büründürüyor.
 
www.ahmet-arpad.de

25 Eylül 2005

Çanlar kimin için çalıyor?

Cumhuriyet 25.09.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Almanya'da tam 2200 cami ve mescit var. Yetmişli yılların başında sayıları otuzu geçmezdi. Bu 2200 caminin sadece üçte biri, Anayasayı Koruma Örgütü'nün verilerine göre ülkedeki Türk Müslümanlarının yüzde 80'ini temsil ettiği söylenen Diyane t'in! Bunun çeşitli nedenleri var. Azınlığın temsilcisi Milli Görüşçüler, Süleymancılar, Nurcular resmi makamlardan, kiliselerinde desteği ile rahatça yapı izni alırken ''Ankara'nın etkisindeki bir dinin temsilcileri'' dedikleri Diyanet camilerine hep zorluk çıkarılıyor. En son örneğini birkaç yıldır Stuttgart-Esslingen'de yaşıyoruz. Bu küçük kentte Milli Görüş ile çok iyi anlaşan belediye, Diyanet camisinin büyütülmesine çeşitli nedenler bularak sürekli engel oluyor. Bu sorunlar Pforzheim ve Mannheim Diyanet camilerinin yapımında da yaşanmıştı. Almanya genelinde tüm camilerimizin başka bir sorunu da minareler. Kimi yerde minareye hiç izin vermiyorlar, kimi yerde de ancak kısacık bir minareyi kabulleniyorlar. Günde beş vakit ezan okunmasına ise hiç izin verilmiyor. Şu sıralar Stuttgart'ta geleneksel şarap bayramı var! Uzun yıllardır tanıştığım doğubilimci bir Türk dostla Schiller Alanı'nda oturmuş, üç kemancının çaldığı Viyana müziğini dinliyor, yörenin güzel şaraplarını yudumluyorduk. Sohbetimiz dereden tepedendi. Birden çanlar çalmaya başladı. Stift kilisenin tepemizdeki dev çanları çok gürültülüydü. Bir süre susmak zorunda kaldık. Söylediklerini anlamıyordum. Az sonra, çanlar sustuğunda, konumuz değişiverdi. ''Bizimkilere ezan okutmuyorlar, kendileri gece gündüz, saat başı, kimi yerde her yarım saatte bir bu çanları çalıyorlar!'' diye biraz öfkeli konuştu dostum. ''Ülke onların, istediklerini yaparlar'' diye karşı çıkmak istedim. ''Çan ne İsa'nın emridir ne de İncil'de yeri vardır'' diye atıldı dost. Söylediğine göre çan çalma geleneği İsa'dan 1200 yıl sonra başlamış. Tarlasında çalışan köylüye dua saatini anımsatmak için. ''Sonra Katolik ve Ortodokslar sayesinde dallanıp budaklanmış'' diye heyecanla devam etti; ''Azizlerin doğum, şahadet yıldönümlerini, mucizelerini anmak; insanları düşmana, genellikle Türklere karşı duaya çağırmak için de çalmaya başlamışlar.'' Ancak günümüzde her saat başı, kimi yerde gece yarısı bile çalınmasını pek anlamıyordum. ''Evinin 20-30 metre ötesinde bir kilise olan yandı demektir'' diye konuşmasını sürdürdü dostum. ''Adamcağız çan sesini bütün gün çekmek zorundadır. Ne kadar dava açarsa açsın, çan sesinin dayanılmaz olduğunu bilirkişi raporları ile kanıtlasın, hiçbir mahkeme ona hak vermez Almanya'da!'' Çünkü çan sesi bir liturya kabul ediliyormuş. Dayanamadım: ''Peki, bize niçin günde beş kez ezan okutmuyorlar?'' diye gülümseyerek sordum. O da gülümsedi. ''Korkuyor olacaklar! Nobel ödüllü Naipaul , İran'dan Malezya'ya İslam ülkelerini gezdikten sonra ne demiş biliyor musun? 'İslamın girdiği yerde Araplaşma başlar!'..." " Ben yine de ısrarla sormaya devam ettim. ''Fakat ezan kilise çanından daha dinsel değil mi?'' Açıkladı: ''Rivayete göre ezan istişareler sonucu belirlenmiş ve peygamberin onayını almış. Ezanın metni Kuran ayeti filan değildir, peygamberin sözü de değildir. Fakat dinsel olarak kilise çanından daha önemlidir. Arapça olmasına karşın ezan bir manifestodur...'' Benim kafamı yıllardır kurcalayan başka bir şey daha vardı. Fakat Schiller Alanı'nda şaraplarımızı yudumlar, sıcak eylül güneşi iliklerimizi ısıtırken bunu doğubilimci dosta sorup kafasını daha çok karıştırmak istemedim. Onların Türkiye'de liseleri, kültür enstitüleri, lisan kursları, kütüphaneleri varken acaba 2.7 milyon insanımızın yaşadığı Almanya'da bizler 2200 cami ve mescidin yanı sıra niçin tek bir Türk kültür enstitüsü, lisesi ya da üniversitesi açmamışız?
 
www.ahmet-arpad.de

4 Eylül 2005

Genç Adolf'un Viyana yılları

Cumhuriyet 04.09.2005
AHMET ARPAD
VİYANA

Viyana'ya trenle gelip de Batı İstasyonu'nda adımınızı kente attınız mı kendinizi günümüzde değil onlarca yıl geride hissedersiniz. Gerek istasyon ve çevresi gerekse kentin merkezine doğru uzanan Mariahilfer Caddesi ve ona açılan sokaklar düşl ediğiniz, filmlerden tanıdığınız romantik Viyana değildir. Sokaklarında geçmişi yaşadığınız mahalleler Stefan Katedrali ve opera çevresine kıyasla 30- 40 yıl geri kalmış bir Doğu Avrupa kentidir sanki. Genç Adolf, Viyana'nın bu semtine adım attığında 16 yaşındaydı. Doğup büyüdüğü küçük kentin sıkıcı havasından kurtulmak, başka şeyler görmek, yaşamak istiyordu. Dul annesinin verdiği cep harçlığı ile Viyana'da haftalar geçirdi. İnsanların çokluğu, geniş bulvarlar, binlerce otomobil, kamyon ve fayton onu şaşkına çevirdi. Viyana'nın tarihi yapılarına, kiliselerine, müzelerine, kahvelerine hayran kaldı. Başkentin cadde ve sokakları ışıl ışıldı. Evleri de elektrikle aydınlatılıyordu. Kavgacı babası öldüğünde 13 yaşındaydı. Ertesi yıl notları kötü olduğu için Linz ortaokulunu terk etmek zorunda kalmıştı. Annesine çok bağlıydı, babasını ise hiç sevmemişti. Okuldan ayrıldıktan sonra bir işe girmez, çıraklık eğitimine de başlamaz. Sanatkâr olmaktı niyeti. Sonunda annesini kandırır ve Viyana'ya kapağı atar. Kısa süre sonra arkadaşı Kubizek' e yolladığı kartpostalda şöyle yazar: ''Geçen gün saatlerce gezindim, opera binasını, parlamentoyu ve Ring Caddesi'nin yapılarını seyrettim. Yarın Tristan, ertesi gün de Uçan Hollandalı operalarını izleyeceğim. Bu akşam da Şehir Tiyatrosu'na biletim var...'' Bir ay sonra Linz'e döner, fakat aklı hep Viyana'dadır. Başkent onu mıknatıs gibi çekmektedir. Annesini kandırır ve ressamlık eğitimi için Güzel Sanatlar Akademisi'nin sınavlarına girmek üzere tekrar Viyana'nın yolunu tutar. Önce kendine kalacak bir yer bulmak zorundadır. İstasyon yakınında, Mariahilf Caddesi'ne açılan Stumpfergasse 31 numarada, karanlık arka avluya bakan bir oda bulur. Ev sahibi, hiç evlenmemiş terzi Maria Zakreys' tir. Bohemyalı kadının ayda 10 krona kiraya verdiği başka odalar da vardır kaldığı katta. Tuvaleti ve duşu diğer kiracılarla ortak kullanır. Odasının penceresinden gökyüzü görünmez. Akademiye giriş sınavlarını başaramayan delikanlı, operadaki Wagner oyunlarını kaçırmaz. Kısa süre sonra Stumpfergasse'deki odasından ev sahibine borç takarak ayrılır ve birkaç sokak ötede, Felber Caddesi 22 numaradaki, günümüzde de hâlâ oda kiralayan bir pansiyona yerleşir. Annesinin yolladığı harçlık ve çizdiği kartpostalları satarak geçinmeye çalışır. Sınavları da bir türlü başaramamaktadır. Birkaç ay sonra kaldığı pansiyondan da ayrılır. O günden sonra genç Adolf orada burada konaklar. Kimi zaman bir oda kiralar, kimi zaman pansiyonlara gider, kimsesizler ya da erkekler yurdunda da yatıp kalkar. En son kaldığı yurdu 8 saat uykudan sonra terk etmek zorundadır. Çünkü yatağını başkalarıyla paylaşmaktadır. Bu yaşam da tam 3 yıl sürer. Toplumun dışlamış olduğu insanlar arasında geçirdiği yaşam, genç Adolf'un politik dünya görüşünü giderek etkiler, onu radikalleştirir. Başarısızlığının ve sorunlarının nedenini kendinde değil başkalarında aramaya başlar. Suçladığı bu insanlar Adolf'un gözünde düşmanlarıdır. O yılların Viyana'sında Yahudi düşmanlığı başını almış gitmektedir. Adolf, çevresinin de etkisiyle çok kitap okumaya başlar. Çoğu antisemit içerikli, Yahudi sermayesinin gücünü anlatan kitaplardır. Günü gününe yaşayan, para sıkıntısı çeken, dostları toplumun ittiği insanlar olan bu genç için ''tehlikeli'' şeylerdir okuduğu kitaplar. ''O yıllarda okuduklarım bugünkü bilgimin temelini oluşturmakta'' diye yazar ileride Kavgam'da. İdeolojisinin temellerini Viyana yaşamında atar. Aşırı nasyonalist gazete ve dergilerde yazanları yutar. Bu arada Birinci Dünya Savaşı'yla ülkede monarşi sona ermiş, onlarca yıldır bir arada yaşayan etnik toplumlar bölünmüş, milliyetçilik ruhu kendini göstermeye başlamıştır. Artık Çekler, Polonyalılar, Macarlar ve Sırplar birbirlerini düşman görmektedir. İşte bu ortamda kavrulur genç Adolf! 14 Mayıs 1938'de Viyana'ya döndüğünde o bir ''Führer'' dir. Kahramanlar Alanı'nda coşkulu yüz binlere konuşur. Viyana'yı Türk işgalinden kurtarmış olan Prens Eugen' in heykeli tepesinde haykıran Hitler' i yüz binler suskun dinler. 3 ay önce, 15 Mayıs günü, insanlar yine coşkuluydu Kahramanlar Alanı'nda. 1955'te Avusturya'nın özgürlüğüne kavuşmasının 50. yılını kutladılar. Hitler'in konuştuğu balkondan koskoca bir kara örtü sallandırdılar. ''Nasyonal sosyalizm kurbanlarının anısına'' yazıyordu dev harflerle üzerinde.
 
www.ahmet-arpad.de

21 Ağustos 2005

Anılarda 'Osman Bey'...

Cumhuriyet 21.08.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Dört yıl kadar önceydi, bir İstanbul-Stuttgart uçuşunda beraberdik. Yine Truva'dan dönüyordu, heyecanlıydı her zamanki gibi. Uçakta yan yana oturmuş, sadece kazılardan değil, havadan sudan da sohbet etmiştik. Kendisi gibi cana yakın eşi de y anındaydı. Uçaktan indikten sonra benimle pasaport kuyruğuna girmiş, sabırla beklemişti sırasının gelmesini. Çarşaflı, sıkmabaşlı, sakallı yolcular ise ''AB ülkesi vatandaşları'' girişinden çabucak çekip gidiyorlardı. Alman pasaportlu Manfred Korfmann Türk pasaportlularla aynı kuyrukta beklemişti. Alçakgönüllüydü, duyguluydu, sabırlıydı. Onun bu özellikleri ve insanımıza olan yakınlığı, Truva kazılarında yanında çalıştırdığı köylülerin daha ilk günden ona ''Osman Bey'' demesinin nedeniydi. Stuttgart'ta Edzard Reuter ve Manfred Rommel ile Türk-Alman Forumu'nu kurarken bizlere en büyük desteği veren, ilerde de danışma kurulu üyesi olarak her türlü yardımda bulunan yine o idi. 1988'de büyük bir özveri ile başlattığı Truva kazıları projesinin başarıya ulaşmasında, dünya çapında yankılar uyandırmasında yine büyük bir dostu, gençliğini Hitler'den kaçarak ülkemizde geçirmiş olan Reuter'in katkılarını da burada belirtmek gerek. O yıllarda Edzard Reuter'in yönettiği endüstri devi Mercedes Benz'in sürekli sponsorluğu olmasaydı bugün Truva hâlâ toprağın altındaydı. On üç yıllık kazıların ardından Korfmann'ın 2001 yılında Almanya'da düzenlediği ve ilkini Stuttgart'ta Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer' in açtığı üç büyük Truva sergisini tam 750 bin kişi gezmişti. Bu küçük, fakat çok önemli Küçük Asya kentinin sanıldığı gibi bir Yunan kolonisi değil, bir Hitit-Anadolu yerleşimi olduğunu kanıtlamıştı Korfmann. Yunanlıları kızdırdı. Truva'yı ömürlerinde tek kez görmüş, onun son yıllarda yeniden gezme önerisini ret etmiş kimi Alman ''uzman'' tarihçi ile başı derde girdi. Haklıydı, fakat yine de çok üzüldü. Çocuğunu elinden almak istemişti birileri. Sohbetlerimizi hep Türkçe yapardık, Truva'yı gezerken de, Stuttgart'ta ortak dostlarla beraber yemek yerken de. Geçen yıl Türk vatandaşı olmuştu sessiz sedasız. Berlin makamları Alman vatandaşlığını elinden almaya cesaret edememişti. 63 yaşında ayrıldı aramızdan. Daha çok verimli olacaktı. Uluslararası bir müzenin Truva'da açılması için çok uğraştı. Tüm eserlerin günün birinde yine kaçırıldığı topraklara geri dönüp, o müzede sergilenmesini düşlüyordu. Ülkemiz Manfred Osman Korfmann'a çok şey borçlu...
 
www.ahmet-arpad.de

11 Ağustos 2005

Ekran Bağımlısı İnsanımız

Cumhuriyet 11.08.2005
Ahmet ARPAD
 
Ekran. Sabah akşam ekran. Nereye gidersen git, ne yaparsan yap, hep o karşında. Onsuz artık hiçbir şey olmuyor. Yaşamına girmiş, ondan kurtuluş yok. Esirsin ona, bağımlısın, yaşayamıyorsun onsuz.
 
Sabah evden çıkıp, yola koyuluyorsun. İşine gideceksin. Biniyorsun vapura, deniz otobüsüne, metroya. Karşında ekran. Reklamlarla açıyorsun günü. Birileri sana bir şeyler anlatıyor sürekli. Satmak istiyor, tüketime zorluyor seni. Sabahın köründe daha uyukluyorsun, akşam işten sonra bitkinsin, umurlarında değil ekranda şaklabanlık yapanların. Yanında, karşında oturanlar, istemeseler de şöyle bir bakmadan edemiyorlar. Yan gözle ekranı süzüyorlar.
 
Daha metroya inerken, yürüyen merdivenlerde tepende kocaman bir ekran. Reklamlar. Aşağıda metroyu beklerken başlar yukarda. Tavandan da bir alet sallanıyor. Az sonra gelen metroya biniyorsun. Aman tanrım! Vagonlar ekran dolu. Peşini bırakmıyorlar senin. Metroyu işleten dinci kardeşlerin sağ olsun her vagona 5-6 ekran takmışlar, satın almayı, para harcamayı, tüketmeyi unutmayasın diye. Reklam izlememek elinde değil. Başını nereye çevirsen bir ekran. En iyisi kapat gözlerini, tıka kulaklarını...
 
Büroda bütün günün bilgisayar karşısında geçiyor. Sabahtan akşama sırtın ağrıyor, zamanla, sen farkında olmadan gözlerin bozuluyor. Eve dönüş yolunda yine sabahki işkence. Yanında oturan dostunla, iş arkadaşınla doğru dürüst iki laf edemiyorsun. Bir gazete ya da bir kitap okuyup günün yorgunluğunu atamıyorsun.
 
Bakkala, manava, kasaba bir uğruyorsun, tam bürodan çıkarken acele 'cep'ten arayan hanımın siparişleri için. Her yerde televizyon açık. Esnaf, bir gözü ekrandaki dizide, yarışmada, maçta, aldığın malı tartıyor, para üstü uzatıyor. Artık berberde bile karşındaki aynanın yanı başında ekran var.
 
Dört koltuğa, dört ekran, dört ayrı program. Saçını kesen, seninle sohbet eden berberin bir gözüyle, bir kulağı ekranda, ötekiler sende. Ekrana mı, yoksa aynaya mı bakacaksın, bir türlü karar veremiyorsun. Berber ikide bir kafanı düzeltiyor.
 
Yemek masasında hanımın dizisi. Herkes suspus. Az sonra sofrayı toplarken eşinle birkaç kelime konuşabiliyor, o gün ne olmuş bitmiş öğreniyorsun. Ve artık sıra sende. Geçiyorsun ekranın karşısına. Ya spor ya da siyaset var. ''Hocalar'' konuşuyorlar da konuşuyorlar, bol eee'li cümlelerle. Saatlerce kafa ütülüyorlar, can sıkıyorlar, bir türlü kalkıp gitmiyorlar. İşgal etmişler ekranı.
 
Gece yarısını az geçe yatağa yollanırken bitkinsin. Dayak yemiş gibisin. Sen bir ekran esirisin, farkında olmadan beyni yıkanan. Birileri seni ve herkesi bağımlı yapıyor, çıkarları uğruna alıştırıyor, uyuşturuyor. Sen ve ötekiler çoğunluğa hükmeden o azınlığın peşinde, dümen suyunda gidiyorsunuz.
 
Özgür düşünme yeteneğini çoktan yitirmiş, robotlaşmış, kişisel çıkarlarını toplumun çıkarlarına yeğleyen bireylersiniz...