16 Ağustos 2026

Bir 'Ada'da Yaşayanlar

 Aydınlık Avrupa, 16 Ağustos 2026

Stuttgart - Ahmet ARPAD

Almanya'ya günübirlik gelen İsviçreliler ceplerindeki değerli parayı fiyatların daha düşük olduğu komşu ülkede besin maddelerinden giysilere, bilsayarlardan mobilyalara harcıyor. İsviçre'ye dönerken sınırda %19'luk KDV'yi de geri alınca neredeyse %50'ye yakın tasarruf ediyorlar! Bu arada sınıra yakın evini sattıktan sonra parasını Alman tarafındaki emlağa yatıran İsviçreliler de var. Almanya'da oturup İsviçre'de çalışan İsviçreliler de son yıllarda arttı. Freiburg, Konstanz, Waldshut, Lörrach gibi güney kentleriyle Karaormanlar'ın dinlence yerleri de tatil yapmak isteyen İsviçreliler için çoktan çekici oldu. Frank'ın Avro karşısında her geçen yıl daha çok değer kazanması İsviçre dışsatımına yaramıyor, ülkeye gelen turist sayısında da önemli düşüşler yaşanıyor. Zürih'e gelen hangi turist bir porsiyon Şnitzel'le yanında bir kadeh biraya 35 Avro verir? Birkaç yıl önce bir fotoğraf sergi nedeniyle konakladığım sınır kenti Lörrach'da ısmarladığım iki çayla iki pastaya 13 Avro vermiştim. Ertesi gün Ren'in öteki kıyısındaki komşu kent Basel'de aynı şeyler için gelen fatura tam 28 Frank'dı!

"Dünyanın Para Kasası"

İsviçre'nin vergi kaçıranlar için bir cennet olduğu sır değil. Ülkeye "dünyanın para kasası" diyenler var! Tüm kıtaların para babaları, uyuşturucu ve silah kaçakçıları, fakirin fakiri Afrika ülkelerinin Avrupa ve Amerika destekli milyarder kralları, diktatörleri, cumhurbaşkanları, başbakanları paralarını hep sırdaş hesaplara yatırıyorlar. Tam 330 bankaya sahip küçücük Alpler ülkesi, İsviçre'de finans endüstrisinin en 'başarılı' döneminde banka kasalarında 5 trilyon Avro yatmış olduğu bilinen bir gerçek. İsviçreli ünlü bilim adamı, politikacı ve kitap yazarı Jean Ziegler: "İsviçre insanına göre banka hesaplarının gizliliği neredeyse insan haklarına eşit bir özgürlüktür", diyor. "Ülkem 21. yüzyılda çoğu gerçeği dışlamaya hâlâ devam ediyor." Bundan 10 yıl önce, özellikle AB'nin ve Almanya'nın baskıları sonucu Bern hükümeti banka/müşteri sırrını biraz da olsa yumuşatmak zorunda kalmıştı.

Kendini çevresinden, komşularından hep soyutlamış olan İsviçre Avrupa'nın ortasında bir 'ada' olarak ayakta kalmayı ne olursa olsun sürdürmek istiyor. Ancak bu yalnızlığa ne süre dayanabilir, bilinemez! İç savaş yaşanan ülkelerden insanların her şeyi göze alıp akın akın geldiği Avrupa'da İsviçre 2014'de mülteciler yasasını değiştirerek AB'nin 'serbest dolaşım sözleşmesi'ne karşı olduğunu göstermişti. 1930'lı yıllarda Hitler'den kaçan Alman komünistleriyle 25 bin Yahudi´yi sınır kapılarından geri çeviren İsviçre'nin Nazilerin el koyduğu tonlarca Yahudi altınını kasalarında tâ 1990lu yıllara kadar gizlediğini de unutmamak gerek. 

İki yüz bin Alman

'Küçük ve şirin' Alpler ülkesi kalifiye eleman gereksimini çoğunlukla Almanya'dan karşılıyor! Günümüzde üç yüz binin üzerinde Alman vatandaşı yedi buçuk milyonluk İsviçre'de sürekli yaşayıp çalışıyor! Sınır ötesine akın bundan on yıl önce başlamıştı. Özellikle uzman doktorlar ve mimarlar Almanya'daki işlerinden istifa edip kazancın yüksek olduğu İsviçre'yi yeğlemeye başlamıştı. Ayrıca Konstanz ile Freiburg arasındaki küçük kent ve kasabalardan da her sabah yaklaşık 20 bin insan evinden çıkıp günübirlik sınır ötesine çalışmaya gidiyor... Sağ eğilimli İşviçreliler son yıllarda: "Daha ne kadar Alman gelecek?" diye homurdanmaya başladı. Ekonomi uzmanları ise şunu itiraf ediyor: "İsviçre ekonomisine katkıları büyük." Sadece doktorlar, mimarlar, otel elemanları yeğlemiyor güney komşuyu. Kilise adamından medya mensubuna hemen hemen her meslek dalında Alman "işçiler" de var İsviçre'de. Son FIFA Dünya Kupası'nda güzel oyunlar çıkaran İsviçre futbol takımının 26 oyuncusundan sadece 10'u İsviçre kökenliydi! Başarılı teknik direktörleri de beş yıldır Murat Yakın... 

Kronenhalle Zürih'in simgesi

 Cumhuriyet, 16.08.2026

ZÜRİH - AHMET ARPAD

Zürih kentini yukarıdan seyretmek istiyorsanız İstasyon Caddesi'nden sola sapıp, dar sokaklardan ağır ağır yürüyerek Lindenhof tepesine çıkmak en iyisi. Tarihi yapılar, büyük katedral, kentin ortasından geçen Limnat nehri buradan ayaklarınızın altında. Ötelerde Zürih'i ve gölü çevreleyen tepeler. Kışın ufukta karlı dağlar, lodos estiğinde mavimsi bir renge bürünen, kente iyice yaklaşan Alpler. Lindenhof tepesi her mevsimde güzel, huzur verici. 20. yüzyıl Alman dili edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Max Frisch hemen hemen her gün bu tepeden kentini seyrederdi. Yaşamının uzun yıllarını Zürih'te geçirmiş, ünlü eserlerini orada yaratmıştı. Göl kıyısındaki bu güzel kentin café ve lokantaları onun çalışma ve tartışma mekânlarıydı.

"Omuzdaşım Max'a"

1978'de bir akşam dostu Friedrich Dürrenmatt ile Kronenhalle lokantasında buluşur. Dürrenmatt ona en son yapıtı "Okuma Kitabı"nı "eski dost ve omuzdaşım Max'a..." cümlesiyle imzalar. Frisch yazılana şöyle bir göz atar ve hiç sesini çıkarmadan lokantayı terk eder. Fakat gece yarısına doğru geri döner ve elindeki kitabı hâlâ masasında oturmakta olan Dürrenmatt'ın önüne: "Bu utanılacak bir cümle, avukatımla konuştum, 'omuzdaş' bir hakaret!" sözleriyle fırlatır ve çıkar gider. Ancak apayrı görüşlerde olsalar da Kronenhalle'deki buluşmalardan vazgeçmezler.

Duvarlarını Picasso'ların ve Chagall'ların süslediği tarihi lokanta, göl ile kent tiyatrosu arasındaki konumu nedeniyle her zaman dolu, masalarında çoğu kez varlıklılara ve ünlülere rastlanıyor. Olağanüstü lezzetli ve geleneksel yemekleriyle ünlü bir buluşma yeri. Bu restoranın bir sorunu var. Aşırı turizm! Yemeğe gelen müşteri kurallara uymak zorunda! Örneğin fotoğraf çekmek yasak, erkekler için uzun pantolon zorunlu.

Aile sıcaklığında bir ortam

Kronenhalle, Zürih ile sıkı sıkıya bütünleşmiş, zamanla kentin gerçek bir simgesi olmuş. Onu bugüne dek eşsiz yapan Hulda Zumsteg'di. 1924 yılında kocasıyla birlikte Bellevue'deki bakımsız lokantayı devralıp günümüzde hâlâ koruduğu o niteliğe; kaliteli ve gösterişten uzak, fakat lezzetli mutfağıyla popüler bir buluşma lokantasına dönüştürmesini başarmıştı. O sadece içtenlik dolu bir ev sahibi değil, aynı zamanda sevilen bir işverendi. Çalışanlarını onlarca yıl yanında tutmasını başarmıştı. Aile sıcaklığında bir ortamda Zürih'in bohem kesimiyle kültürel elitleri kendilerini Kronenhalle'de evlerinde hissediyor. Chagall, Fellini, Frisch, Dürrenmatt ve Zuckmayer gibi isimlerin de aralarında bulunduğu yazarlar, sanatçılar ve yüksek sosyete ünlüleri için Kronenhalle hep vazgeçilmez bir uğrak yeri olmuştur.

Max Frisch'in sık sık uğradığı Zürih lokantalarından biri de Bodega Espanola'ydı. Saatlerini geçirip kimi eserini kaleme aldığı, günlük gazeteleri karıştırdığı, yan masada oturanlarla politik tartışmalara girdiği Bodega 1874'te açılmış. İspanyol mutfağından spesiyaliteler ve şaraplar sunan lokanta da Kronenhalle gibi geçmişini günümüze dek öyle korumuş. Göl kıyısındaki Café Odeon 1911'den günümüze hiç aralıksız çalışıyor. Savaş yıllarında Zürih'e gelen ünlü mülteciler için ilk adres sayılırdı. Zürih'de Viyana kahvehanesi atmosferini arayan aydınlar için Odeon ideal bir buluşma yeriydi. Lenin, Thomas ve Klaus Mann, Einstein, Léhar, Toscanini, Remarque, Zweig, Chanel, Yves Saint Laurent sürekli müşterileriydi. 

Max Frisch'in "Günlükler - 1946-1949" adlı yapıtını kaleme aldığı Cafè de la Terasse bir süre önce iyice bir elden geçmiş Arnuvo salonuyla koruma altına alınmış. Sütunları, büyük pencereleri ve mobilyaları kahvesini yudumlayana huzur veriyor. Uzun bu gezintinin ardından sıcak bir yaz gününde kendinizi serin sulara bırakmak istiyorsanız Engen'deki göl plajını, ya da 1949'da Max Frisch'in plânlarına uygun inşa edilmiş olan ve bugün bir kültür anıtı kabul edilen Letzigraben açık yüzme havuzunu yeğleyebilirsiniz.

26 Temmuz 2026

Bikini 80 yaşında

Cumhuriyet, 26 Temmuz 2026

Ahmet Arpad

Baden-Württemberg eyaleti Tuna ve Ren nehirleriyle Konstanz Gölü arasında, çoğu Karaormanlar'da tam 60 kaplıcasıyla Almanya'da en çok kaplıcaya sahip eyalet. Stuttgart da kaplıcalarıyla Budapeşte'nin ardından en çok şifalı suya sahip Avrupa kenti. Stuttgart'ın yarım saat kuzeyindeki tarihi üç kaplıcadan biri de Bad Rappenau. Bu küçük kente insanlar sadece tuzlu sularda şifa aramaya gitmiyor, gitmişken birkaç yıl önce açılan BikiniARTmuseum'u da ziyaret etmeden dönmüyor.

II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından atom bombalarıyla güçlenmek isteyen ABD Pasifik Okyanusu'ndaki doğa harikası Bikini Atolü'nü nükleer deneme sitesi olarak seçmişti! 30 Haziran 1946 günü orada patlattığı ilk atom bombasıyla da tüm insanlığı şoke etmişti. Bu bombanın hemen ardından 5 Temmuz 1946 günü, Paris'te başka bir "bomba" patlamıştı! Fransız moda tasarımcısı Louis Réard kent sosyetesini kapalı yüzme havuzu Molitor'daki bir defileye davet etmişti. Bu etkinlikte, Casino de Paris'te çıplak sahneye çıkan Micheline Bernardini insanlığa ilk bikiniyi sunmuştu! Louis Réard, iki küçük kumaş parçasından oluşan kışkırtıcı mayoya, beş gün önce şoke olmuş insanları daha çok "şoke etmek" amacıyla Pasifik Atolü "Bikini"nin adını vermişti! Kadınlar "küçücük mayo"yu hemen giyememişti, çünkü ilk yıllarda bikini birçok ülke kumsalında yasaklanmıştı.

İKİ KÜÇÜK PARÇA BİR MAYO 

Soğuk ülke insanlarının sıcak ülkelerin kumsallarına, güneşine ve denizine koşmaya başladığı 1950'lerin ortalarından günümüze özgür kadın bikiniden vazgeçemiyor! Brigitte Bardot, 1950'ler ve 1960'larda bikininin dünya çapındaki başarısında önemli bir rol oynamıştır. 1952 yılında, daha 18 yaşındayken Fransız yapımı "Manina, the Girl in the Bikini" filminde bikiniyle kamera karşısına çıkmıştı. İki küçük parçadan oluşan mayonun iyice ünlenmesi Brigitte Bardot'un 1953 Cannes Film Festivali günlerinde Croisette sahilinde gazetecilerin karşısına yeni bikinisiyle çıkmasıyla olmuştu. Bu olay dünya çapında tam bir skandala yol açmıştı. Côte d'Azur kıyılarında 1956'da çekilen kült film "And God Created Woman" da bikininin toplum tarafından kabul görmesini başarmıştı. Bad Rappenau'daki BikiniARTmuseum'u ziyaret edenler binin üzerinde değişik, şaşırtıcı, güzel, çirkin mayoyla karşılaşıyor. Bunlardan dört yüzü bikini! İçlerinde Marilyn Monroe'nun, Brigitte Bardot'nun, Esther Williams'ın giymiş oldukları da var. Bikininin yaratıcısı Louis Réard'ın kalıtı on altı bikiniden on ikisi burada müzede. İçlerinde en değerlisi 1948 yapımı "Golden Réard". Salonlarda gezinenler "yüzme kültürü"nün on sekizinci yüzyıl sonlarından günümüze geride bıraktığı aşamaları yaşıyor. İki yüz yıl önce Avrupa'nın kıyılarında erkekler çıplak denize girerken kadınlara tepeden tırnağa kapanmaları -burkini örneği- şart koşulurmuş! İki cinsin bir arada yüzme sefası yapmasına ancak 1920'lerde izin verilmiş. Almanya'da iktidara gelen Hitler ise 1932'de çıkarttığı bir yasayla insanların daha kapalı mayolar giymesini şart koşmuş! Bad Rappenau'daki Almanya'nın ilk bikini müzesinin kurucusu Alexander Ruscheinsky otoyol yakınındaki büyük benzinci, tamirci ve lokanta tesisinden kazandıklarının bir bölümünü bu müzeye yatırmış!

19 Temmuz 2026

Develer niçin azalıyor?

Aydınlık Avrupa, 19.07.2026

STUTTGART – AHMET ARPAD

Hemen girişte sizi pembe flamingolar karşılıyor. Sakin sakin, çoğu tek bacağının üstünde öyle durmuşlar gelene geçene bakıyorlar. Az ötede bir insan kalabalığı. Büyük bir havuz. İçinde foklar yüzüyor. Hızlı hızlı, heyecanlı. Yemek saati yaklaşmış olacak! Gerçekten de birkaç dakika sonra elinde içi balık dolu kova bir adam geliyor. Bakıcılarını gören fokların heyecanı artıyor. Adam onları isimleriyle çağırıyor. İsmini duyan hızla geliyor, sudan fırlıyor, bakıcının elindeki balığı kaptığı gibi yine buz gibi sulara dalıyor. Sonra sıra diğerlerinde. Bu oyun bir süre böyle devam ediyor. Biz yolumuza devam ediyoruz. 

Wilhelma büyük. 300 bin metrekareye yayılıyor. 1200 cinsten 11 bin hayvanı barındırıyor. Tarihi botanik bahçesinde ve geniş parklarında 7500 çeşit bitki var. Wilhelma 1846 yılında önce büyük bir botanik bahçesi olarak kurulmuş, 20 yıl sonra da hayvanat bahçesi eklenmiş. Bugün Berlin'den sonra Almanya'nın ikinci büyük hayvanat ve botanik bahçesi. 2025 yılında kapılarından içeri giren 1,8 milyon ziyaretçi Wilhelma için yeni bir rekor olmuş.

Çitalarla, antiloplar, zürafalar birbirine oldukça yakın. Hemen karşılarında fillerle suaygıları geziniyor. Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ile ortak çalışmaya karar veren Wilhelma şu anda dişi filler Pama ile Zella'nın yaşadığı alanı büyültülüp 2030 yılında sonra 14 Asya filine yer açmaya karar verdi. 

Yolunuza devap edip ceylanların önünden geçiyorsunuz ve yamaçtaki kayalıklara varıyorsunuz. Burada eskiden küçük maymunlar yaşardı. Birkaç yıl önce 2 milyon Avro'ya iyice bir elden geçirildi, Wilhelma'ya yeni gelen kar leoparları Kailash'la Ladakh buraya yerleşti. Geçen nisanda bu çiftin ikizleri dünyaya geldi. İki aydır her gün mağaralarını terk edip annelerinin gözü altında Moğolistan veya Çin'in 6 bin metrelik dağlarını anımsatmaya çalışan kayalıklarda hoplayıp zıplıyorlar. Resmi açıklamalara göre günümüzde dünyada 4 bin kar leopardı kalmış!

Goriller çimenlere uzanmış 

Yolunuza devam ettiniz mi Wilhelma'nın bir başka doruk 'yerleşimi' olan, bonobalarla gorillerin keyif sürdüğü modern, tamamen camdan Maymunlar Evi'ne varıyorsunuz. Stuttgart'ın Wilhelma Hayvanat Bahçesi Avrupa'nın tek goril yetiştirme merkezi. Bonobolarla goriller 2300 metrekare büyüklüğünde alanda tabii birbirlerinden ayrı yaşıyorlar. Eskisinden çok daha büyük bir alana 2013 yılında 22 milyon Avro'ya inşa ediilen bu yepyeni yapıyla Wilhelma bir dönüm noktasına imza atmıştı. Maymunların geleceğe dönük yeni bahçeli 'villası' lüks, aydınlık ve de ferah. Burada yaşayan 25 goril ve 16 bonobo oturdukları, yattıkları veya oynaştıkları yerden dışardaki güzel doğayı seyrediyor, günün belli saatlerinde parkı andıran geniş bahçeye çıkıyorlar. 1500 metrekarelik dış yeşil alanda on beş metre yüksekliğindeki değişik ağaçlar, çimenler ve bir derecik onların. Goriller tembel tembel çimenlere uzanmış uyuklarken ayrı bölümdeki bonobolar yükseklere tırmanıyor, insanın yüreğini ağzına getiren değişik jimnastik hareketleri yapıyor, metrelerce yukardaki hamaklara kurulup çevreyi seyrediyorlar.

Hayvanat bahçesinde kısa süre önce yapılan değişikliklerle bizonlar, yaban domuzları, Mezopotamya alageyikleri, Tibet öküzleri, eşekler ve develer bir araya getirilmiş. Hepsi de kendi halinde, sakin, kimseye zararı olmayan hayvanlar. İçlerinde beni en çok ilgilendirenler develer! Sadık ve alçak gönüllü, sıcak çöllerde güç koşullara karşın sabırlı, günlerce aç-susuz uzun yollar kateden deve kendine kötülük yapanı da hiç unutmaz. Almanya'nın kimi yörelerinde deve çiftlikleri var. Bunlardan biri de Stuttgart yakınlarındaki Weil im Schönbuch'da. Sütünden kremler, sabunlar, banyo losyonları yapıyorlar. Çiftlik sahibi: "Deve iyi niyetli gibi görünür, fakat istedi mi de kafasına eseni yapar", diyor. "O köpekten çok kediye benzer." Deve olmasaydı acaba Arap insanı ucsuz bucaksız çöllerde binlerce yıl ne yapardı? İlginç bir bilgi: Deve 15 dakikada 200 litre su depoluyor!

Türkiye Tarım ve Orman Bakanlığı'nın açıklamasına göre ülkemizde kayıtlı deve sayısı tahmini olarak 1.000 ile 1.500 arasında değişmekte. Türkiye'de 1935 yılında 120 bin deve varken, günümüzde bu sayı acaba niçin düşmüş? Bunu bir bilene sormalı...

12 Temmuz 2026

Çevirmen, Kültürler Arası Köprü

Eleştirisel Kültür Dergisi, 12 Temmuz 2026

AHMET ARPAD

Edebiyat çevirmeni yalnız bir insandır, tek başına mücadele eder. O çok önemli bir kültür alışverişi yapar. Çevirinin olmadığı bir dünyada kültürler arası bir köprünün kurulması mümkün değildir. Bir edebiyat yapıtını çeviren kişi kesinlikle her iki dilin de yazınsal inceliklerini iyi bilmelidir. Yapıtın yazıldığı dilin tarihini, kültürünü ve toplumunu yakından tanıması da başarılı bir çevirinin ortaya çıkması için göz ardı edilemeyecek bir etkendir. Çeviri, insan yaşamının tüm evrelerinde etkin bir aracı olduğunu kanıtlamıştır. 

Üzerinde yaşadığımız dünya hızla globalleşiyor. Ülkelerin, insanların, toplumların gittikçe daha çok birbirine yaklaştığı süreçte kültürler arası bağlantıların önemi sınırsız. Kültür ile çeviri iç içe. İşte bu aşamada çevirmenler ülkeler arasında kültür köprüsü oluşturan güçlerin başında geliyor. Onlar birçok batı kültür ülkesinde el üstünde tutulurken Türkiye'de nedense çoğu zaman unutuluyor. Batı ülkelerinde yayıncı-çevirmen ilişkisi ciddiye alınırken ülkemizde hâlâ çevirmenler olmadan ayakta kalamayacakları gerçeğini önemsemeyen – aralarında ne yazık ki büyük – yayınevleri de var! 

Çeviri ve Genel Kültür

Edebi bir yapıt çevirmek için genel kültür de gereklidir. Çevirmen yazarla ve metinle bir yakınlaşma içinde olmak zorundadır. Bir çevirmen hem özgürdür, hem de yazarın anlatımına bağlı kalmak zorundadır. Ancak metne ya da yazarın diline yüzde yüz bağlı kalmak da hatalı bir yaklaşım olur. Çevirmenin kendine göre bir özgürlüğü olması çok önemlidir. O yazara yüzde yüz bağlı kalırsa yaptığı çeviri kolay okunmaz. Çevirmen en az yazar kadar değerli bir kişidir. Bir köprü durumundadır. Çevirmen olmadığı zaman hiçbir kültür, diğer bir kültürü tanıyamaz. İngiliz, Alman ya da Fransız kültürünü Türkiye'deki okura tanıtan, ona bütün kapıları açan çevirmenlerdir Orhan Pamuk'a Nobel Edebiyat Ödülü verildiğinde çevirmenine de niçin ödül verilmemişti?

Çevirmenin hem yapıtın yazılmış olduğu dili, hem de Türkçeyi çok iyi bilmesi gerekir. Tabii sadece yabancı dili iyi bilmek, başarılı çevirmen olmak anlamına gelmez.. Bu gerçekleşmediğinde birkaç çeviri sonrasında kimse çevirdiklerine bakmaz. İyi Almanca veya iyi İngilizce bilmek, iyi çevirmen olmak için yeterli değildir. Bu mesleğe atılan kişinin edebiyatçı/yazar yanının da olması yararınadır. Sevgili Doğan Hızlan'ın şu görüşü ne kadar gerçekçi: "Okura sunulan eserin olabildiğince hatasız olmasının tüm sorumluluğu yalnızca çevirmenin omuzlarına yüklenmemelidir… Olası hataları önlemek için yayınevleri çok sıkı bir editöryel kontrol oluşturmalıdır."

Stefan Zweig Tutkusu!

Türkiye'de son 10 - 15 yıldır gittikçe artan bir Stefan Zweig tutkusu var. Acaba bunun nedenleri neler? Bu sorunun yanıtı çok kolay: Zweig'ın anlatımı Türk okurunun doğasına yatkınlık gösteriyor. O bizden bir yazar gibi okunuyor. Yaşama ve insana olan iyimserliği hemen hemen her yapıtında görülüyor. Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir. O yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci de veren bir umut yazarıdır. Zweig barışın ve iyiliğin hep üstün geleceğini düşünmüş, umut etmiş ve yaşamının son dakikasına kadar da bu amaçla yazmıştır.

Stefan Zweig yapıtlarının Ocak 2013'de telif hakları sona erer ermez Türkiye'de yüzün üzerinde çevirisi çıktı. Tabii Zweig bu kadar yazmadı, ancak adı sanı duyulmamış değişik Türk yayıncılar onun bir kitabını yirmi kez yirmi değişik çevirtmene çevirtmekten hiç kaçınmadılar! Böylesine bir 'buluş' dünyada hiçbir ülkede yaşanmadı! Yayın programına aldığı 25 Zweig yapıtını 15 çevirmene çevirten büyük yayınevleri de oldu. Bunu niçin yaptıklarını anlamak mümkün değil! Sanırım Türkiye'de yüze yakın Zweig çevirmeni var! Okur hangi çevirinin Zweig'ın anlatımı olduğunu nasıl ayırt edecek? Ünlü yazara saygısızlık yapıldığı gibi, okurun da kafası karıştırılıyor. Yayıncıların bunu nasıl göze alabildiğine şaşırmamak, hatta öfkelenmemek mümkün değil! Ünlü bir Avusturyalı Zweig uzmanı birkaç yıl önce Türkiye'deki Zweig çevirilerinden söz ederken şöyle konuşmuştu: "Çevirilerin içeriği ve çevirmenlerin sayısı, bende Zweig edebiyatının Zweig'dan para kazanmanın gerisinde kaldığı izlenimini bırakıyor."

Çevirmenlik ömür boyu sürdürülmesi gereken bir uğraştır. Ülkemizin nitelikli yayınevleri batının nitelikli edebiyatçılarını, özellikle 20. yüzyıl yazarlarını ülkemize taşımak zorundadır! Batı kültürünün kapılarını Türk okuruna sonuna kadar açmak nitelikli yayıncıların sürekli yapması gereken çok önemli bir görevdir.

Aydın çok kültürlüdür

İnsanlar aydın olmak için çok kültürlü yetişmelidir. Hele içinde buluunduğumuz sorunlu 21. yüzyılda aydınların toplumlara her zamankinden daha çok gerekli olduğu gerçeğine günbegün tanığız! Değişik kültürler arasında 'köprü' oldukları bilinen nitelikli çevirmenlerin önemli rolü bu aşamada kesinlikle gözardı edilemez! Yayıncıların sorumluluğu da!

Şunu da bilmek zorundayız: Çevirinin olmadığı bir dünyada kültürler arası bir ilişkinin kurulması mümkün değildir. Bu güç bir görev ve temelinde 'ısrar' var! Çünkü çeviri, bir dili başka bir dile, bir kültürü diğer bir kültüre yakınlaştırıyor. Fakat hep özenli ve tüm bir ömre yayılacak kadar ısrarlı bir sorumluluk da gerektiriyor. Çevirmenin çevireceği dilin özelliklerini bilip bunları okuyucuya doğru bir şekilde aktarması, aslında yaptığı işin gerektirdiği temel bir sorumluluktur. 

Benim son 60 yılda çevirdiğim tüm yazarlar insancıl yazarlar. İnsansever yazarlar onlar. Öncelikle de Stefan Zweig'ı yeğlememin ilk ve tek nedeni de buydu. Ünlü edebiyatçıyı 1940'lı yıllardan başlayarak Türk okuruna tanıtan çevirmen olarak bilinen babamdan devraldığım bu "misyonu" severek sürdürdüm. Çevirdiğim Zweig yapıtlarının sayısı bu arada yirmiyi buldu. Onu çevirirken kesinlikle zorlanmıyorum. Çünkü ben Stefan Zweig'ı seviyorum!

Guguklu saatler sevilmez mi?

Cumhuriyet, Pazar Dergisi 12.07.2026

STUTTGART - Ahmet Arpad

Yamaçlar yemyeşil; üzerlerinde koyunlar, inekler. Tepeler silme kayın, ladin, karaçam ve meşe dolu. Güney Almanya çok sıcak bir yaz geçiriyor. Dereler her zamanki gibi köpüre köpüre akmıyor. 

Bir buçuk saatlik yolculuğun ardından trenden indiğimiz Triberg, dar bir vadinin yamaçlarına kurulmuş, şifalı suları ve guguklu duvar saatleri ile ünlenmiş bir kasaba. 1730 yılında Schönwald'lı saatçi Franz Ketterer'in buluşu olan, ıhlamur ağacından yapılan bu saatler bir Karaormanlar simgesi. Birçok yabancı için hâlâ guguklu veya kuşlu saat demek Almanya, Karaormanlar demek! Üstün el işçiliği gerektiren bu duvar saatleri ülkenin geleneği. 

Almanya'nın, Fransa ile İsviçre sınırına yakın bu yöresi kuşlu saatlerin doğduğu topraklar! Yörede yapılacak bir gezide Triberg'e yakın Schonach ve Schönwald'dan başka Furtwangen'e de uğramak bir zorunluluk. Alman Saat Müzesi bu kentte. Müzede sergilenen olağanüstü güzellikte 1200 tarihi saatin karşısından ayrılmak hiç de kolay değil. Kimileri bir dolap büyüklüğünde ayaklı saatler, kimileri paha biçilemeyen küçük cep saatleri. Müzede değişik dönemlerden ve ülkelerden kilise kulesi saatleri, değişik melodiler çalan müzikli saatler de var.

DAKİK ÇALIŞIYOR

Triberg'den Schonach'a uzanan yol karaçamların arasından, küçük derelerin kıyısından, şelalenin üstündeki köprüden, çatıları dört köşe köy evlerinin önünden geçiyor. En başarılı ustaların çıktığı söylenen Schonach'ta, Josef Dold'un 1970'te yapmayı başardığı dev saat bildiğimiz saatin tam 50 katı büyüklüğünde. Triberg'de de bir evi andıran başka bir "guguklu saat" duruyor. Tabii ikisi de dakik çalışıyor. Son 20 yıldır Çinli yapımcılar bu "Kara Ormanlar Guguklu Saatleri"ne de el attı... 

Yöreye gelenler isterlerse Triberg'den yola çıkarak Güneybatı Almanya'nın olağanüstü doğasında yapacakları bir yürüyüşle Tuna'nın kaynağı Donaueschingen'e, oradan da güzel göl Titisee'ye de ulaşabiliyor. Dağ yürüyüşlerini sevenler Titisee'ye 1500 metre tepeden bakan Feldberg dağına çıkıyor, kışları orada kayak yapıyor. Göz alabildiğine çayırlar, çam ormanları, yer yer kayınlar, meşeler yürüyene yol boyunca eşlik ediyor. Yamaçların bitiminde, aşağıda vadilerde, çayırların ortasında kocaman çiftlik evleri. Zamanı olan yürüyüş meraklısı, üzerinde küçük gemilerin gezindiği Titisee'de geceledikten sonra güneye uzanıp üç ülkenin gölü Konstanz kıyılarına iniyor. Ve birkaç adım sonra da kendini İsviçre'de buluyor. 

II. ABDÜLHAMİT'İN SAATÇİSİ MEYER

Şimdi şöyle bir uzak geçmişe gidelim. Yıllardan 1938. Semiha Güzelhisar ile evlenen Burhan Arpad günün birinde Osmanbey'deki evine kolunun altında bir karton kutuyla gelir. İçinde bir saat vardır. Koskocaman bir Karaormanlar guguklu saati! Onu Karaköy'deki "Alman saatçi" Emil Meyer'den almıştır. Oğlu da torunu da yarım saatte bir yuvasından çıkıp "guguk" diyen kuşun sesiyle büyüdü... Johann Meyer, 1876'da Berlin'den Sultan II. Abdülhamit'in sarayına saatçibaşı olarak gelir. Şehzadelerin, hanım sultanların, vekil ve nazırların, yüksek memur ve komutanların saatleriyle ilgilenir. Ancak zamanla saraydaki entrikalardan rahatsız olmaya başlayan Meyer, 1878'de Yıldız'daki görevinden ayrılır. Fransızların inşa ettiği "Tünel" kısa süre önce açılmıştır. Meyer, hemen Karaköy çıkışına birkaç adım ötedeki bir dükkânı devralır. Avrupa'dan saatler getirtir, saatler tamir eder. İstanbul'da ünlenir. 1895 yılında Dolmabahçe Saat Kulesi'ne Fransa'dan satın alınan Paul Garnier yapımı büyük saatleri takar. Meyer sülalesi saatçilik mesleğine 1981 yılına kadar Karaköy'deki dükkân ve imalathanelerinde devam eder. 

Yıllar sonra, üniversiteye gittiğim yıllarda haftanın birkaç günü çevirmen olarak çalıştığım Heidelberg Baskı Makineleri temsilciliği de Meyer'le aynı sokaktaydı. Şirketin, Almanya Heidelberg'deki merkeziyle 1935'te bir sözleşme yapmış olan Yunus Nadi, Cumhuriyet Gazetesi'nin matbaasına usta olarak Willi Blümel'i getirtmişti. Avrupa'da savaşın başlamasıyla Türkiye'de kalmaya karar veren Blümel, bir şirket kurup Almanya'dan onlarca yıl baskı makineleri ithal etti, Türkiye'de sayısız baskı ustası da yetiştirdi. Küçük Bebek'te denize sıfır evinde yaşadı. 1984'teki ölümüne dek İstanbul'u hiç terk etmedi. Yaz kış Boğaz'ın sularında yüzdü. Aile dostumuzdu!

5 Temmuz 2026

Komünizm müzede!

Aydınlık Avrupa, 5 Temmuz 2026

PRAG - AHMET ARPAD

Saat 12'ye yaklaşmış, gece yarısına az kalmış. İç avlular, arka bahçe, kemerli salonlar, uzun koridorlar insan dolu. Çoğu kocaman tahta masalara oturmuş, yer bulamayan ayakta. Ellerde bira bardakları. Sigara dumanı, uğultu. Konuşuyorlar, gülüyorlar. Herkes neşeli, kafayı çoktan bulmuşlar. Fakat bağırıp çağıran yok. Bira insana yorgunluk veriyor, onu suskunlaştırıyor, barışçıl yapıyor. Kremecova Sokak, 11 numaradaki birahane, Wenzel Alanı'na yakın. Prag'a dört kez gelmiştim. Her gelişimde de uğramıştım oraya. 

Önce Na Bojisti Caddesi'ndeki U Kalicha'ya gitmiştim. Fakat insanlar kuyruk olmuştu, Aslan Asker Şvayk'ın birahanesinin kapısında... Yazar Jaroslav Haşek buranın devamlı müşterilerindendi. Dostu yazar Egon Ewin Kirsch'le U Kalicha'da çekerlerdi kafayı. Ünlü tiyatro oyununda köpek satıcısı Şvayk (bizde Genco Erkal oynamıştı), Avusturya ordusunda savaşmak üzere askere alındığında, yakın dostu Voditska' ya, "Savaştan sonra saat altıda burada buluşmak üzere" diye veda eder U Kalicha'da!. Dört Varşova Paktı üyesi ülkenin ordularını peşine takan Ruslar 1968'in 21 Ağustosunda Prag'a girmiş, tanklarını az ötedeki Wenzel Alanı'nda insanların üzerine sürmüştü. Çekoslovakya'nın zamanla güç kazanacağından, insanlarının özgürleşeceğinden korkmuşlardı. Artık nefes alamayacaklarını kavrayan 200 bine yakın insan, kısa sürede bir yolunu bulup ülke dışına kaçmıştı. Yazarlar, akademisyenler, düşünürler, sporcular... 

Özgürlüğe biraz olsun izin yoktu

Bundan sonrasını Prag'lı eski bir tanışa anlattırayım: "Ruslar, bireyin özgürlüğüne biraz olsun izin vermiyordu. Benim gibi gönlünce yaşamasını sevenler için de ülke artık bir hapishane olmuştu. Ben daha 1948'de anlamıştım, komünizmin ne demek olduğunu. 18 yaşında bir gençtim o günlerde. Gelecekten umutlu, başarılı bir boksördüm. Altımda bir Amerikan askeri cip, kimseyi umursamadan gezip tozuyordum. Cipin üzerinde Amerikanca yazılar vardı. Amerikalılardan satın almış olan bir dostum bana devretmişti. Savaştan sonra Pilzen'e kadar ilerleyen Amerikan ordusu geri çekilirken ardında çok şey bırakmıştı. 1945'te Ruslarla Yalta'da anlaşmışlardı, savaşın ardından Avrupa'yı nasıl paylaşacaklarını... Çekoslovakya topraklarının tümü Moskova'nın hükmü altına girecekti. Antrenörümden ve kulüp başkanından birkaç kez fırçayı yiyince cipi bambaşka bir renge boyatmış, yazıları da sildirtmiştim. Başarılı bir boksör olmama karşın artık mimli biriydim. Fakat ben yine de delidolu yaşamımı 1960'lı yıllara dek sürdürmüştüm. Ne de olsa ülkede insanlar beni tanıyordu, yöneticiler kılıma dokunamıyordu. 1968 sonunda yerleştiğim Kanada'da açtığım boksör okulu beni zengin etmişti." 

"En çok bira ülkemde içiliyor"

Eski tanış şimdi yine Prag'da. Çok yaşlı, yıllarını Prag'da geçiriyor. Bira su gibi akıyor. Yarım litrelik kadehi boşalanın önüne garson sormadan bir dolusunu hemen sürüyor. Yaslandığım tezgâhtaki musluklar aralıksız açık. Dikkat ediyorum, 7 saniyede bir kadeh doluyor. Her akşam binlerce litre sert bira susuzluk gideriyor. 

Tanış devam ediyor:"Dünyada en çok bira benim ülkemde içiliyor. İnsanlar eskisine göre şimdi daha mı mutlu? Evet, düşünce özgürlüğüne kavuştular. Fakat kapitalizm ve yeni AB üyeliği günlük yaşama rekabeti, işsizliği, geçim derdini de beraberinde getirdi. Eskiden insanlar düşündüğünü söyleyemiyordu, fakat aç da kalmıyordu. Komünizmden 'paldır küldür' kapitalizme geçmek benim insanıma göre değildi. Bu yeni yükün kolay kalkamadılar, elde ettikleri yaşam özgürlüğü ile ne yapacaklarını pek bilemediler!" 

Prag sokaklarında gülen insana eskiden de rastlanmazdı. Sovyetler 1953'te Berlin ayaklanmasını bastırırken, 1956'da Macaristan'da insanları kurşunlarken, 1963'te iki Almanya arasına duvar çekerken ve 1968'de Prag'da insanların üzerine tankları sürerken günün birinde komünizmin çökebileceğini mutlaka akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı. 

Bugün Prag'da komünizm artık müzeye kalkmış! Muzeum komunismu Na Prikope Caddesi, 10 numarada, McDonalds'a birkaç adım ötede... Böyle bir müzenin kurulması kanımca çok yerinde olmuş. Müze, Çekoslovakya'daki yaşamı, Komünist Parti'nin 1948'de Çekoslovakya'daki iktidarı ele geçirmesinden rejimin Kasım 1989'da çöküşüne kadar geçen süreçte gözler önüne seriyor, komünizmi yaşamamışa toplum siyasetini, devlet güvenliğini, çalışma kamplarını anlatıyor. Medya aracılığı ile komünizm propagandasının nasıl yapıldığını gözler önüne seriliyor. 2001 yılında açılan müze "Komünizm – Hayal", "Gerçeklik" ve "Kâbus" başlıklı bölümlerle 500 metrekarelik bir alana yayılıyor.15 dakikalık bir belgesel de çok bilgilendirici. Prag'a gidene buraya zaman ayırması önerilir.

28 Haziran 2026

'İyimserler'in gücü

Cumhuriyet Gazetesi, 28.06.2026 

STUTTGART - Ahmet Arpad

Foto: Tobias Metz / Schauspielbühnen Stuttgart

1960'lı yıllarda yaşanan ekonomik mucize Almanya'da değil de Türkiye'de yaşansaydı acaba ne olurdu? "Misafir işçiler" ülkemizden Almanya'ya değil de Almanya'dan Türkiye'ye gelseydi ne yaşanırdı? Bundan üç yıl önce yönetmen Murat Yeğiner'in Stuttgart Altes Schauspiel Tiyatrosu'nda Stuttgart Türk-Alman Forumu'nun da desteği ile sahneye koyduğu "İstanbul" adlı oyun, Sezen Aksu'nun şarkıları eşliğinde 42 akşamda 22 bin izleyiciyi coşturmuştu. Müzikli oyunda Türkiye'den Almanya'ya değil de Almanya'dan Türkiye'ye çalışmaya gelen Alman işçilerin öyküsü anlatılıyordu!

KADIN İŞÇİLERİN HİKÂYESİ 

Yönetmen Murat Yeğiner, bugünlerde yepyeni bir oyunla yine karşımızda. Yine Altesschauspielhaus'da, yine Stuttgart Türk-Alman Forumu'nun desteğinde. Konu yine işçiler. Bu kez 1970'li yıllarda Türkiye'den Almanya'ya tek başlarına çalışmaya gelen kadınlarımız! Yazar Gün Tank'ın çok ilgi gören romanı "İyimserler", müzikal tiyatro uyarlaması olarak izleyiciyle buluşuyor. Başrolü Almanya doğumlu Melisa Melek Özel üstleniyor. Oyun 1970'lerde çalışmak için Almanya'ya gelen Türk, İspanyol, İtalyan, Yunan, Yugoslav, Faslı ve Tunuslu kadın fabrika işçilerine odaklanıyor.

Bu kadınlardan biri de İstanbullu, 22 yaşındaki Nour. Genç, girişken ve iyimser biri, ancak büyük kentli bir kadın olarak yaşamaya başladığı küçük Alman köyünün geleneklerine uyum sağlamakta güçlük çekiyor. Konakladığı fabrika yatakhanesi son derece yetersiz. Göreve başladığı fabrikanın çalışma koşulları sorunlu ve ay sonunda kadın işçilerin eline geçen para yetersiz, hakları memnun edici değil. Nour, 1973'lerde düzenlenen, fabrika yönetiminin, işçi temsilciliğinin ve fabrikadaki erkek işçilerin onaylamadığı Pierburg grevine katılıyor.

Almanya'daki bu ilk kadın işçiler grevinde hakları için güçlerini birleştiren kadınlar sonunda zam almayı başarıyorlar. Rejisör Murat Yeğiner'in şu sözleri önemli: "O yıllarda koşullar ne kadar güç olursa olsun, ilk gelenler kuşağının insanları oturup ağlamak yerine yaşamın tadını çıkarmasını biliyordu."

HEP BİRLİKTE HALAY

Berlin'de göç, kadın hakları ve eşitlik üzerine önemli çalışmalarda bulunan Gün Tank'ın romanının alt başlığı "Annelerimizin Romanı". Yazar bu yapıtıyla yabancı işçi kadınların Almanya'daki yaşamöykülerini hafif ve mizahi bir anlatımla sunmayı başarıyor. Aynı fabrikada çalışan kadınlar greve gidiyorlar, eşit işe eşit ücret talep ediyorlar. Başlangıçta işverenleri aşılmaz bir duvar, fakat onlar sonunda istediklerine kavuşuyorlar. Kadınlar bu savaşı verirken içlerindeki yaşam coşkusunu da yitirmiyorlar. "İyimserler"e canlı müzik eşlik ediyor. Dört kişilik orkestra Sezen Aksu, Cem Karaca, Tarkan, Âşık Veysel, Ajda Pekkan, Barış Manço, Yeni Türkü ve Emel Sayın'ın 16 şarkısıyla insanları coşturuyor. Ve yaklaşık iki saatlik coşkunun ardından perde alkışlarla sürekli açılıp kapanıyor. Oyuncular sahneden iniyor, izleyenlerin arasına karışıyor. Almanlarla Türkler hep birlikte salonda halay çekiyor!

2023'te "İstanbul"un ardından şimdi katkılarıyla bu oyunun da sahnelenmesine destek veren Stuttgart Türk-Alman Forumu yöneticisi Kerim Arpad şu görüşte: "Sanatçıların kendilerini rollerine böylesine adaması eşsiz. Bir an geliyor izleyici kendini evinde hissediyor." Stuttgart'ta önümüzdeki bir ay içinde 25 kez sahnelenecek olan bu oyunda salon her akşam dolu. "İyimserler" 2027'de Almanya'nın başka kentlerinde de sahnelenecek.

21 Haziran 2026

Loto meraklısı Adolf

Aydınlık Avrupa, 21.06.2026

STUTTGART - Ahmet Arpad

Genç ve yoksul Adolf Viyana yıllarında Loto oynardı. Şansı pek yaver gitmezdi. Kazanmadığı zaman neredeyse öfke nöbetleri geçirir, sağa sola bağırır, Loto idaresini suçlar, sahtekâr devletin insanlarını dolandırdığını söyleyip dururdu. Viyana'da yoksulluk içinde geçirdiği gençlik yıllarında o hep düşlerinde yaşadı, rahat ve varlıklı bir yaşamın özlemini çekti. Sokaklarda dolaşırken hep şık dükkânların önünde durdu, Loto'dan kazanacağı parayla evine hangi mobilyaları alacağını, pencerelerine hangi kumaştan nasıl perdeler takacağını gözünün önüne getirdi. Paraya konunca özgür bir yaşam sürecek, kendini sanata verecek, genç sanatçıları da destekleyecekti... Ne kadar üzücü, bu kişinin Viyana yıllarında Loto'dan zengin olamaması! Belki genç Adolf o zaman yaşamını güzel Tuna kentinde sürdürür, özgür ve eli açık bir ressam olarak tarihe geçerdi! 

Şanslarını deneyenler artıyor

Almanlar geçen yıl tam 8,3 milyar Avro'yu Loto'ya yatırmış. Bunun yarısı kazanç olarak oynayanlara dönmüş. Bu şans oyunundan sadece geçen yıl 193 kişi Avro milyoneri olmuş. Ülkede insanların geliri azaldıkça, zenginle fakir arasındaki uçurum derinleştikçe, Toto ve Loto gibi oyunlarda şanslarını deneyenlerin sayısı da artıyor. Eyaletler Loto gelirlerinin büyük bir bölümünü spora, sanata, kültüre, çevre korumaya ve tarihi eserlerin bakımına destek veren projelere harcıyor. Örneğin Baden-Württemberg Loto İdaresi'nin desteği ile Karlsruhe Devlet Sanat Müzesi bir Edouard Manet tablosunun sahibi olmuştu. Freiburg Barok Orkestrası, Loto paraları olmasa ayakta duramaz, Stuttgart Filarmoni Orkestrası da... Geçen yılki destek 33 milyon Avro. 

Papa XII. Clemens'in 1731 yılında yaktığı yeşil ışık, Avrupa'da şans oyunlarının başlangıcı olarak kabul edilir. Almanya'da ilk Sayısal Loto 1735'te Bavyera'da başlar. Hamburg'da 1797'de düzenlenen bir piyangoda en büyük ikramiye, Silezya'da muazzam bir çiftliktir. Onu kazanmak isteyenler arasında Johann Wolfgangvon Goethe de vardır. Çekilişten önce Friedrich Schiller ve Dük Carl August'a yolladığı mektuplarda Silezya'nın güzel doğasında geçirmeyi düşlediği mutlu yıllardan söz eder. Fakat gerek tek başına gerekse yakın dostlarıyla bir sürü bilet almasına karşın hiçbir şey kazanamaz ve üzüntüsünü "Hazine Avcısı” adlı baladında dile getirir.

Milyonlar her hafta milyonların umudu 

Son yıllarda kimi haftalar oluyor ki, Sayısal Loto büyük paralar devrediyor. Beş, on, on beş milyon Avro birikiyor. Büyük şans arkası arkasına hiç kimseye vurmayınca bu rakam bazen otuz, kırk milyon Avro'ya tırmanıyor ve tüm Almanya çılgına dönüyor! Ömründe Loto oynamamışlar bayilerin önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Alman Loto'sunda ilk büyük ikramiyeyi 1 Haziran 1958 çekilişinde 500 bin mark ile bir Freiburglu kazanmış. Loto'nun elli yıllık tarihinde çok ilginç rakamlar da çekilmiş. Örneğin 23 Ocak 1988'de 24, 25, 26, 30, 31, 32 çekildiğinde bu rakamları tam 222 kişinin oynadığı ortaya çıkmış. Zavallılar adam başına sadece 43 bin Mark kazanmış! 18 Haziran 1977 çekilişi de bugün bile anılarda. Tam 25 kişi altı rakamı doğru işaretlemişti, çünkü aynı rakamlar bir hafta önce komşu Hollanda'da çıkmıştı. Her hafta milyonların umudu milyonlarda. Ve umut, sadece fakirin ekmeği değil!

17 Haziran 2026

"Mektuplar günün birinde yine anımsanır”

ELEŞTİREL KÜLTÜR, 18.06.2026

Ahmet Arpad

20. yüzyılın en insancıl yazarı Stefan Zweig insan ve yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Zweig mektup yazmasını çok severdi. Mektuplaştığı ünlüler arasında, bundan 90 yıl önce, 18 Haziran 1936'da yitirdiğimiz Maksim Gorki de vardı.

* * *

Yirminci yüzyıl Alman Dili Edebiyatı yazarları arasında Stefan Zweig mektup yazmasını en çok seven edebiyatçı olarak kabul edilir. Mektuplaşmak, ilişkiler kurmak, onları itinayla koruyup, yıllarca devam ettirmek Stefan Zweig için bir yaşam gereksinimiydi. İlk yapıtlarıyla hemen tanınmaya başladığında henüz yirmi beş yaşlarında genç bir yazardı. Döneminin hayran olduğu ünlü edebiyatçılarına kitaplarını imzalayıp göndermeyi severdi. Onlardan gelen yanıtlarla başlayan mektuplaşmalar zamanla karşılıklı diyaloglara dönüşmüştü. Mektupların ardından buluşup görüşmeler ve sohbetlerle yakın dostluklar oluşmuştu.

Rilke, Schnitzler, Bahr, Freud, Gorki ve Hesse gibi zamanının ünlü edebiyatçılarıyla sürekli yazışmıştı. Birbirinden değişik ünlülerle anlaşıp uzun yıllar onlarla yakın dostluklar sürdürmesi Zweig'ın bir "yeteneğiydi.” O, kendisinden daha yaşlı, karakterleri birbirine hiç benzemeyen bu kişilerin her birine "nabzına göre şerbet vermesi”ni bilmişti.

"Büyük Ustam”

Maksim Gorki'yle 1923-1936 yılları arasında süren mektuplaşmaları çok ilginçtir. Bunlar büyük sosyalist bir gerçekçi ile yürekli ve antifaşist bir hümanistin birbirlerine yazdıkları belgesel yanı en yüksek mektuplardır. 18 Haziran 1936 günü vefat eden ve bugün ölümünün 90. yılına andığımız Maksim Gorki'nin yabancı meslektaşlarına yolladığı mektuplar arasında Stefan Zweig'a yazılanlar, içerikleri bakımından en önemlileridir. Zweig'ın "Büyük Ustam” dediği Maksim Gorki'ye yolladığı ilk mektuptaki şu sözler, ona verdiği değeri kanıtlaması açısından önemlidir: "… Alman edebiyatında gerçeği böylesine güzel ele alan bir yazar yok... Sanat aracılığı ile gerçeğin derinlerine inilmesi gerektiğine inanıyorum... Bana göre siz bunu olağanüstü başarıyorsunuz. Bir Tolstoy bile sizin başarınıza ulaşamıyor. Kitaplarınızı seviyorum! İçinde yaşadığımız kötülük dolu bu yıllarda sizin insancıl yanınıza da çok saygı duyuyorum!” 

Maksim Gorki de yanıtında Zweig'ı göklere çıkarır: "... İkinci öykünüz, kadına yaklaşımındaki insanüstü duyarlılığı, konusunun özgünlüğü ve sadece gerçek bir sanatçının başarabileceği anlatım gücüyle beni etkiledi. Öyküyü okuyup bitirdiğimde mutluluk içinde kendi kendime gülümsedim. Öylesine başarılı yazmıştınız ki!” 

* * *

Salzburg, Kapuzinerberg, 26 Eylül 1923 

Sevgili, Büyük Maksim Gorki,
Şu anda elimde mektubunuzu ve çok değerli müsveddelerinizi tutuyorum. Mektup, sansürden geçmiş olduğu için biraz geç geldi. Şimdi size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum. Çalışmalarım üzerine övgüleriniz beni utandırmıyor değil. Kendimi henüz o kadar deneyimli kabul etmiyorum, kimi öykülerimde psikolojiye gereğinden fazla yer verdiğimi de biliyorum. Siz Rus yazarlarda görülen ve hayranı olduğum o üstün edebî güce bizler sahip değiliz. Biz Avrupalılar kendimize yeni bir yol bulmalı, yaşamın gerçeklerine dönmeliyiz. Sizse olağanüstünüz, başka türlü de olamazsınız. Halklarınızın ruhu bize kapalı, Avrupalı yazarlar içine giremiyor. Nasıl olmam gerektiğini biliyorum, işte bu nedenle hiçbir zaman mutlu değilim ya.
"Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu”nu yayınlayacağınız için ne kadar mutlu olduğumu itiraf etmek isterim. Ancak Berlin'de onu resimleyecek birisini tanımıyorum. Şu sıralar başarılı, fakat işsiz o kadar çok ressam var ki. Ayrıca "Ay Işığı Sokağı” öykümü de basmanıza tabii ki izin veriyor ve bundan sonsuz mutluluk duyuyorum. Derginize seve seve bir makale yollayabilirim. Ancak sadece Avusturyalılar üzerine bir şeyler kaleme almam biraz zor, çünkü yansız olacağımı pek sanmıyorum. En başarılı makalelerim önyargısız yazdığım zaman gerçekleşiyor. Ve hiç çekinmeden sevgimi armağan edeceğim çok az insan tanıyorum… 
Çok değerli Maksim Gorki, Almanya'da kendinizi pek mutlu hissetmediğinizi sanıyorum; bu beni korkutmuyor değil. Anavatandan çok uzaklarda, bütün ümidini yitirmiş ve buna da inanmış bir toplumun ortasında tamamen kabuğunuza çekilmiş, kendinizi çok yalnız hissettiğiniz anlar olmalı. Hiç olmazsa çalışmalarınızın size mutluluk verdiğini ümit ederim. Çünkü şu günlerde Almanya'da sizin seviyenizde bir insan bulacağınızı pek sanmıyorum. En iyileri kendilerini geriye çekti, görünmez oldular! Genç toplum nasyonalist çılgınlığın peşinden gidiyor, kimsenin kimseye ayıracak zamanı yok. Belki şimdi, bir zamanlar Rusya'da başınızdan geçmiş olanları burada da yaşarsınız… Materyalizmin terörünü, toplumdaki yabancılaşmayı ve büyük krizi. Bu durumda sizin için en iyisi buralara, Avusturya'ya gelmek. Seve seve kabul edileceksiniz, ben size bunun güvencesini verebilirim. Ülke politikasından ve günlük yaşamdaki materyalizmden de Almanya'daki kadar etkilenmeyeceksiniz. Çalışma azminizi yitirmeyin, yarattıklarıyla bize gereken insan çok az bu toplumda. Oysa siz onlardan birisiniz!
Sevgili, Büyük Maksim Gorki, size tekrar teşekkür ediyorum. Bir gün sizi ve eşinizi ziyaret gelmek isterdim. Şu sıralar yollar kapalı, fakat gün gelecek, dünya ve toplumlar birleşecek. O günü hep ümit edelim.
Size sonsuz hayranlık duyan Stefan Zweig

* * *

Zweig ile Gorki'nin birbirlerine yollamış olduğu mektuplar karşılıklı saygı ve değer vermenin güzel kanıtlarıdır. Stefan Zweig Gorki'yi 1928 yılında Leo Tolstoy'un doğumunun 100. yılı nedeniyle yapılan bir etkinliğe katılmak için gittiği Sovyetler Birliği'nde ziyaret etmişti. İki yazar 1930 yılında Maksim Gorki'nin sağlık sorunları nedeniyle yaşadığı İtalya'nın Sorrento kentinde de buluşup görüşmüşlerdi.