9 Şubat 2020

"Ben bildiğimi yaparım"

CUMHURİYET, 9 Şubat 2020

STUTTGART - AHMET ARPAD

Stuttgart'lı mimar Prof. Paul Bonatz İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'ye sığınan Alman profesörlerinden biriydi. 1943 yılında kaçar gibi Türkiye'ye gelmesinin tek nedeni, Hitler'e sunduğu yeni Münih tren istasyonu projesini kendi kafasına göre değiştirip dev bir istasyon yapmayı düşleyen, „ben bildiğimi yaparım" kafa yapılı Führer'le anlaşmazlığa düşmesiydi. Anıtkabir projesinde uluslararası jürinin başkanlığını yapan Bonatz yaşamını 1954 yılına kadar Türkiye'de sürdürdü. Ünlü mimarın Ankara Saraçoğlu Mahallesi, Sergievi'nin tiyatro ve opera binasına dönüştürülmesi gibi birçok önemli projenin altında imzası vardır. Kent plancısı Bonatz İstanbul Teknik Üniversitesi'nde dersler verdi, 1946-1954 yılları arasında mimari proje öğretmenliği de yaptı.

Paul Bonatz adı Almanya'da yirmi yıldır dillerden düşmüyor. Onun en önemli eserlerinden biri kabul edilen Stuttgart'ın 100 yıllık tarihi tren istasyonunu kısmen yıktılar. Bugünkü 16 peronlu istasyonda her saat 40 tren durup kalkıyor. Bonatz'ın yapısı 100 yıl sonra da Almanya'nın en dakik tren istasyonu olarak ünlü! Toprağın altına inşa edilecek yeni istasyon ise sadece 8 peronlu! Yer üstündeki raylar kalkınca boşalacak araziye milyonerlerin satın alabileceği lüksün lüksü sayısız yapı kondurulup projenin milyarlık kazanç kaymağını birilerinin yemesi sağlanacak! Böyle bir projeye karşı çıkan binlerce insan 2010'dan bu yana aralıksız her pazartesi akşamı sokaklarda. Aynı yıl Stuttgart'ın büyük parkında, iki yüze yakın tarihi çınar yeraltı istasyonuna yer açmak için yok edildi. Çimenlere oturarak ağaç kesimini engellemek isteyen çoğu yaşlı insanı geri tepen binin üzerindeki polisin aşırı kaba kuvvet kullanması sonucu 450 kişi yaralanmış, üç kişi görme özürlü olmuştu.

Birkaç gün önce, 3 Şubat Pazartesi akşamı Bonatz istasyonunun önünde toplanan inatçı dört bin Stuttgartlı 26 Ekim 2009'dan bu yana aralıksız sürdürdükleri 'pazartesi nümayişleri'nin beş yüzüncüsünü gerçekleştirdi! Çünkü proje 25 yıl sonra da anlamsız, gereksiz! Ancak başta Angela Merkel olmak üzere Berlin'in üstdüzey politikacıları da inatçı! Ekonomik olmadığı çoktan kanıtlanan devasa projeden vazgeçmiyorlar! "Stuttgart-Münih arası trenle 30 dakika kısılacak", diyorlar. Kentin altına ve Ulm yönündeki dağlara toplam 60 kilometrelik tüneller açılacak, ancak yöre arazisinin büyük bir bölümü, suyla karıştığı anda kabarıp şişen kireçtaşı karışık topraklardan oluşuyor. Uzmanlar uzun tünellerdeki yangın riskini de bir türlü ortadan kaldıramıyor! Budapeşte'den sonra Avrupa'nın ikinci büyük kaplıca kenti olan Stuttgart'ta, tamamı toprağın altında gerçekleşen bu projeyle şifalı yeraltı suları da büyük tehlike altında. 1995'de 2,4 milyar Avro'ya çıkacağı söylenen projenin gideri Alman Sayıştayı'nın son açıklamasına göre 10 milyar Avro'yu buldu! Almanya tarihinin "en ünlü ve adıya kötüye çıkmış" bu büyük devlet projesinin temeli 15 yıllık bir ön çalışmanın ardından 2 Şubat 2010'da atıldığında "2019'da bitireceğiz" demişlerdi. Şimdi ise 2026'dan söz ediyorlar!

İnsanlar politikacılardan soğudu
Bu 'çılgın düş' son yıllarda insanları politikacılardan iyice uzaklaştırdı. Bonatz'ın tarihi istasyonunu kanatsız bir kuşa çevirmekte, altından kalkması gerçekten çok güç bir projeye olmayan milyarları yatırmakta inat edenler kenti ikiye böldü, gruplar oluştu, insanlar politize oldu. Hakkını arayan, kimi şeylerin en son ana kadar kendilerinden gizlenerek tepeden inme yapılmasına karşı koyan, önerdikleri yeni projeler Berlin'deki burnu büyük otoriterler tarafından anında reddedilen Stuttgart'lılar bir ilki başardı sayılır! Son on yıldır Almanya'nın değişik yörelerindeki projelerde: "Ben bildiğimi yaparım" diyen, şeffalıktan kaçan yönetenlere karşı çıkan toplum hareketleri oluşmaya başladı. Seçmen artık kuklalaşmak niyetinde değil. Yönetenlerin sonunda, uyguladıkları acımasız 'buldozer politikası'nın altında kalma riski giderek artıyor!

mail@ahmet-arpad.de

26 Ocak 2020

Tek başına yaşayanlar!

CUMHURİYET, 26 Ocak 2020
STUTTGART - AHMET ARPAD

Wiesbaden'deki Almanya Federal İstatistik Dairesi'nin açıklamasına göre ülkede 1991'den bu yana tek başına yaşayan insanların oranı hızla artarken, 3-4 kişilik aileler hızla azalıyor. Toplumun yüzde on ikisini üç kişilik, yüzde üçünü beş kişilik aileler oluşturuyor. On yedi milyon insan, kadın veya erkek, tek başına yaşıyor. En büyük neden, hızlı, az sorunlu yaşamı yeğleyen modern gençlerin evlilikten kaçınması veya genç evlenip erken boşanması. Tek dairede birlikte oturanlara, ilişkileri bir süre sonra bozulunca iki ayrı daire gerekiyor! Eşsiz veya yaşam arkadaşsız kalan kişi çoğu kez kirayı ödeyemediği için iki oda yerine bir oda arıyor. Ve de bulamıyor. Bu sorun büyük kentlerde dorukta. Yaşamlarını tek başına sürdürenlere sadece gençleri değil, eşi vefat etmiş yaşlıları, evi, ailesi örneğin Hamburg'da olup bütün hafta Frankfurt'ta çalışıp yaşayan yüzlerce bin 'yarı bekâr'la üniversite öğrencilerini de eklemek gerekiyor. Kısa süre sonra boşanan çiftlerin çocuğu varsa sorunlar daha da büyüyor, çünkü çocuk genelde kadına veriliyor. Günümüz Almanyası'nda tek başına yaşayan 2,2 milyon kadın çocuğuna da bakmak zorunda. Çocuklu, bekâr erkeklerin sayısı 400 bin. Özellikle tek başına yaşamak zorunda kalan genç anneler içine düştükleri fakirlik girdabından kendileri kolay kolay kurtaramıyor. Yaptığı kamuoyu araştırmalarıyla ünlü Allensbach Enstitüsü 2019 yılında açıklamıştı, Almanya'da, 300 bin fakir çocuğu her sabah evden kahvaltısız çıkıyor.

Viyana Belediyesi örnek
Evsizlik, son yıllarda yaşanan toplumsal değişimin beraberinde getirdiği en büyük sorunlardan biri. Almanya'da yeterince ev yapılmıyor, tek başına yaşayanın kesesine uygun küçük daire araması samanlıkta iğne aramayı andırıyor. Arz talebi karşılamıyor! Kazancın yüksek olduğu büyük kentlerde keseye uygun iki odalı daireler ender. İnşaat sektörü son 10 yılda artan isteğe yetişemiyor. 40-50 metrekarelik 'minik' bir dairenin arsa ve inşaat gideri 100 metrekarelik bir daireye göre ortalama daha yüksek, kira geliri de memnun edici değil. İnşaat sektörüne el atmak isteyen kent belediyelerinin ümit verici girişimleri hep verilmiş sözlerde ve dosyalarda kalıyor. Resmi verilere göre tüm Baden-Württemberg eyaletinde belediyelerin geçim zorluğu yaşayanlara kiraladığı 54 bin sosyal konut var. Sevimli kent Viyana'nın belediyesi ise 200 bin konutun sahibi! Onlarda orta halliler ve fakirler düşük kiralarla sorunsuz yaşıyor... Viyana Belediyesi her yıl 600 milyon Avro'yu eski konutların bakımına ve yenilerinin yapımına harcıyor. Belediye meclisi üyesi Kurt Stürzenbecher: „Bir konutta yaşamak insanlık hakkıdır!" diyor.

Hamburg'lu Araştırma Kuruluşu F&B kısa süre önce açıkladı: Tüm Almanya'da en yüksek kiralar Stuttgart'ta! Uzun yıllardır yaşadığım kent geçen yıl 'birinciliği' Münih'ten devralmış! Kiralar dorukta, yine de bir ilana düzinelerle ev arayan müracaat ediyor. Milyarlarla oynamaya alışmış inşaatçılar için küçük insanın gereksinimleri pek çekici değil gibi! Alman Ekonomik ve Sosyal Araştırma Enstitüsü'nün (WSI) açıklamasına göre toplumda gelir eşitsizliği hızla artıyor. Şu anda son 20 yılın en yüksek seviyesinde, zenginle fakir arasındaki uçurum gittikçe derinleşiyor. Bu nedenle metropol kentlerde orta halli küçük ailenin veya düşük gelirli bekârın başını sokacak bir yer ararken sorunlar yaşaması daha çok süreceğe benziyor...

mail@ahmet-arpad.de

15 Aralık 2019

Çardaş Prensesi ve Franz Josef

CUMHURİYET, 15 Aralık 2019
VİYANA
AHMET ARPAD


"Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkmıştı. İmparatorluk yok olup gitmişti, yollar paramparça, evler yıkık kırık, Viyana'nın dar sokakları karanlıktı. Ceplerindeki paranın değer yitirdiği insanlar karınlarını zor doyursa da, birkaç lambanın aydınlattığı buz gibi salonlarda oynanan opera ve operetlere akın ediyordu. Viyanalı aradan daha bir yıl geçmeden ayağa kalkmasını başarmıştı." Stefan Zweig ilerde anılarında o günlerden böyle söz etmişti. "Özgürlüklerini arayan insanlarımızın sanata olan olağanüstü bağımlılığı ve tutkusu Viyana'yı bir kez daha kurtarmıştı... Özgürlüğün olmadığı yerde kültür ve sanat gelişemez." Viyanalının yaşam sevincine en güzel operetlerde tanık olursunuz.

Bu akşam Emmerich Kálmán'ın 17 Kasım 1915'de Viyana'da ilk gecesi yapılmış olan 'Çardaş Prensesi' karşımızda. Espri dolu, çekici, büyüleyici sahneye konmuş. İzleyiciler daha ilk şarkılardan sıçrayan kıvılcımla oyuncularla bütünleşiyor. 1898'den bu yana kapılarını yılın 300 akşamında açan Volksoper'in sanatçıları tıka basa dolu salonu coşturuyor. 1908 ile 1954 yılları arasında "Kontes Mariza", "Sirk Prensesi" gibi toplam 22 operetin altına imzasını atan Emmerich Kálmán "Çardaş Prensesi"ni de coşturucu müzik, şarkılar ve danslarla süslemiş, tiyatroyu, müziği ve dansı birlikte harmanlamış. Ünlü operet şarkılarıyla, danslarıyla sanatının doruğundaki Budapeşteli varyete yıldızı Slyva ile Viyanalı Prens Edwin arasındaki aşkı anlatıyor. Çoğu operette olduğu gibi burada da kıskançlıklar, yanlış anlamalar, aşk çıkmazları yaşanıyor. Gösteri büyüleyici, Çardaş dansları gerçekten baş döndürücü. Çoğu operet severin ezbere bildiği şarkılar hem neşeli, hem de hüzünlendirici. "Çardaş Prensesi"ndeki Slyva Varescu rolüyle Viyana Volksoper'de ilk kez sahneye çıkan Elissa Huber gerçekten büyük bir şans. Prens Lippert rolünde Robert Meyer'in, eşi Anhilte rolünde Sigrid Hauser'in, kont Boni'de Jakob Semotan'ın başarıları dorukta! Tüm operetlerde olduğu gibi sonunda aşk her şeyin üstesinden geliyor, herkes sevgilisine kavuşuyor. Viyana Volksoper orkestrası, korosu ve Devlet Balesi'nin sanatçılarının danslarıyla Kálmán'ın "Çardaş Prensesi" tam bir 'volkan'!

Viyanalı için opera, operet ve müzik hâlâ günlük politika kadar önemli. Neşeli ve alaylı şarkılar, çok hareketli danslar, yanılgılar, taşlamalar, rastlantılar ve ezgilerle dolu Viyana operetleri birer vodvil sayılır, bir an gelir ki konu içinden çıkılmayacak kadar karışır. Fakat sonunda her şey yine yoluna girer, herkes sevdiğine kavuşur. Perde kapanırken müthiş bir alkış fırtınası kopuyor. Üç saatin ardından salonu terk eden mutlu insanlar yakındaki birahane ve şaraphanelere koşuyor...

400 yıllık lokanta
Graben'de yürüdü. Köşeyi döndü. Lokantanın kapısından içeri girdi. "Zum Schwarzen Kameel"in girişteki barı o akşam da Viyana sosyetesinin beyleri ve hanımlarıyla doluydu. Tanıdıklarını selamlayıp hemen odasına geçti, üstünü değiştirdi, siyah pantolonunu, kırmızı ipek yeleğini, mavi uzun ceketini giydi, cekete uyan mavi kravatını da taktı. Kırlaşmaya başlamış gür bıyıklarına kadar inen uzun favorilerini de bir güzel taradı. Aynaya göz attı. Mâitre Johann Gensbichler gülümsedi. Şimdi nasıl da Kayzer Franz Josef'i andırıyordu! Avusturya – Macaristan İmparatorluğu'na 68 yıl boyunca hükmetmiş bu Kayzer'e olan hayranlığı sonsuzdu. Kısa süre önce emekli olmuştu, ancak Franz Josef görünümüyle yıllarca hizmet verdiği lokantasına uzak kalması düşünülemezdi. Gensbichler ona sadık kalan müşterilerine haftanın dört günü hâlâ hizmet vermeyi sürdürüyor. Masalarına gidip yine şarap ve yemek önerileri yapıyor, ayak üstü de olsa sohbet ediyor. "Haftada 70 saat yerine şimdi sadece 40 saat çalışıyorum", derken gülümsüyor! Viyana'ya gelip de ağır ateşte sebzelerle pişirilen dana eti "Tafelspitz"i yememek olmaz. Kentin çok ünlü lokantaları bu yemeği sunuyor, ancak hepsi de "Zum Schwarzen Kameel"dekini aratıyor. Çatalınızı dokundurduğunuzda et dağılıyor. Yanında getirilen kremalı yaban turbu sosu ve kavrulmuş patates dilimleri de ayrı bir lezzet katıyor bu geleneksel Viyana yemeğine. "Zum Schwarzen Kameel" 2018'de kuruluşunun 400. yılını kutladı!

Mâitre Johann Gensbichler'le vedalaşıp dışarı çıkıyoruz, operaya doğru yürüyoruz. Hava soğuk. Tuchlauben, Graben, Kohlmarkt'da vitrinler ışıl ışıl, insanlar keyifli, hava özgürlük kokuyor. Bir an Stefan Zweig'ın I. Dünya Savaşı öncesi yıllarını anlatırken söyledikleri aklıma geliyor: "Viyana'da kişi bütün dünyanın havasını ciğerlerine çektiği duygusuna kapılır, belli bir dilin, ırkın, ulusun ve idealin baskısında olmadığını hisseder, özgürlüğünü yaşardı." Kayzer Franz Josef Viyanası'nda yabancı unsurların bir araya gelip ortak bir kültür oluşturması için yeterince 'bereketli toprak' vardı.

mail@ahmet-arpad.de

1 Aralık 2019

James Dean ve Blue Jean

CUMHURİYET, 1 Aralık 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Barak Obama ile 'asi genç' James Dean'in ortak yanları neydi? Her ikisi de Levis 501 Blue Jean'e aşıktı! Bavyeralı göçmen Levi Strauss'un 1850'li yıllarda altın madenlerinde çalışan işçiler için yaratttığı bu sağlam giysi zamanla yoksul kesim insanının, kadın – erkek fabrika işçilerinin de her gün giydiği pantalon oldu, vahşi batının ovalarında at koşturan kovboylar da onu yeğledi. 1940'lı yıllarda, özellikle II. Dünya Savaşı'nın ardından önce Amerikan toplumuna yayıldı, 1950'li yılların başında da okyanusu aşarak Avrupa'yı fethetti. Blue Jean, o yıllarda Amerika'dan gelen her değişikliği özgürlük simgesi sanan Avrupalı için bir düş giysi oldu.

Blue Jean'li dilenci
Bugüne dek değişen bir şey yok! Blue Jean'siz yaşanamayacağına inananlar çoğunlukta. Günümüzde onu yedisinden yetmişine her yerde her insan giyiyor. Blue Jean'li dede torun yanyana geziniyorlar. Zengini fakiri onsuz sokağa çıkmıyor. Bugün Stuttgart'ın vitrinlerinde 29 Avro'ya da Blue Jean var, 329 Avro'ya da! Pahalısını giyen "Carmen" operasında yanınızda oturuyor! Stuttgart'ın dev dünya kuruluşu Mercedes-Benz'in yeni emekliğe ayrılan CEO'su, İstanbul doğumlu Dieter Zetsche'yi Blue Jean'siz ender görürdünüz! Kardashian, Beyoncé, Lady Gaga, Rihanna sağı solu özellikle yırtılmışları yeğliyorlar. Bugün Stuttgart'ın ünlü alış veriş caddesi Königstrasse'de gezinirken bir an durun, sağınızdan solunuzdan, önünüzden arkanızdan geçen insanlara şöyle bir bakın. Kesinlikle yüzde sekseninin ayağında Blue Jean göreceksiniz. İş adamı da, yuvaya giden çocuk da, turist de, köşeye çömelmiş dilenci de Blue Jean'li... Peki nereden geliyor bu 'sevgi'? Kentin sokak ve caddeleri yaz-kış Blue Jean'li dolu! Çoğu giyenin üzerine oturmuyor, tulum gibi sağı solu sarkıyor. Bu 'Amerikan giysisi'ni yeğleyenlerin çoğunluğu, kadını, erkeği, şıklığa, modaya pek önem vermeyenler. Onlar 'asi genç' James Dean gibi özgürlük çılgını değil, onlar 'yeterki ucuz olsun' diyenler! Eminim 80 milyonluk Almanya'da dolaplarda 80 milyon 'mavi pantalon' asılı.

10 bin litre su
Bugün Avrupalı'nın giydiği çoğu Blue Jean'i Çin'in Xintang kentinde insanlığa yakışmayan koşullar altında çalışan milyonlar üretiyor! Greenpeace'e göre Çin başka ülkelere her yıl 260 milyon adet Blue Jean satıyor! Pantalonların beyazlatılmasında ("Used-Look") uygulanan kum püskürtme (kot taşlaması) yöntemi sonucu her yıl binlerce zavallı işçi ya sakat kalıyor, ya da ölüyor. Dünya pamuk üretiminin yüzde otuzbeşi Blue Jean dikimine gerekiyor. İsviçre Doğayı Koruma Kuruluşu'nun (www.naturschutz.ch) verilerine göre bir kilo pamuk yetiştirmek için 10 bin litre su gerekiyor. Kaliteli pamuk yetiştirmek için zirai ilaçlar ve böcek ilaçları da kaçınılmaz! Blue Jean kumaşının boyanma yöntemi de sistemin başka bir olumsuz ve sağlıksız yanı! When I wake up - In the morning light - I pull on my jeans - And I feel all right (David Dundas)

www.ahmet-arpad.de

27 Kasım 2019

Arpad'ın 'gözleriyle konuşan' insanları

Hürriyet Avrupa, 27.11.2019

Ahmet Külahçı

Türkiye ile Almanya, Almanlar ile Türkler ve Türkiye kökenliler arasında köklü 'dostluk köprüleri' kurulmasında öncülük eden birçok Türk ve Alman tanırım. İşte bunlardan biri de Ahmet Arpad'dır. Ahmet Arpad, İstanbul'da doğmuş.

İLK ve orta öğrenimini İstanbul'daki Alman ve Avusturya okullarında görmüş. Liseyi bitirdikten sonra Alman Filolojisi öğrenimi yapmış. Üniversite'yi bitirdikten sonra da 1968 yılında Almanya'nın yolunu tutmuş.
Yıllardır Baden-Württemberg Eyaleti'nin başkenti Stuttgart'ta yaşamakta.
Çevirmen, serbest gazeteci, yazar ve fotoğraf sanatçısıdır.
Ünlü Alman yazarlardan Hermann Hesse, Heinrich Böll, Alfred Döblin, Johann Wolfgang von Goethe, Stefan Zweig, Gerhart Hauptmann, Pavlov Neruda, Thomas Bernhard, Johannes M. Simmel ve Anna Seghers başta olmak üzere birçok yazarın eserlerini Türkçe'ye çevirmiştir.
Alman yazarların roman, anı, öykü ve tiyatro dalında yazdıkları 70'in üzerinde eseri Türkçe'ye ve Türk okuyuculara kazandırdığı için 2012 yılında, Türkiye Kültür ve Turizm Bakanlığı, Almanya Federal Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Goethe Enstitüsü ve S. Fischer Vakfı'nın ortaklaşa verdiği 'Tarabya Ödülü'ne layık görülmüştür.
Daha başka ödüller de almıştır.
Nazi döneminde çocukluk ve gençliğinin bir bölümünü Türkiye'de geçirmek zorunda kalan ve sonradan Daimler Benz'in yıllarca Yönetim Kurulu Başkanlığı'nı yapan Edzard Reuter, Stuttgart Anakent Belediye Başkanlarından Manfred Rommel ile birlikte 1999 yılında 'Alman-Türk Forumu'nu (DTF) kurmuştur.
Türkiye'den döndükten sonra Batı Berlin'in Anakent Belediye Başkanı olan Ernst Reuter'in oğlu Edzard Reuter'e göre Ahmet Arpad, DTF'in 'manevi babasıdır'. İki ülke ve iki ülkenin insanları arasındaki dostluk ilişkilerinin pekiştirilmesi için kurulan 'Alman-Türk Forumu', Baden Württemberg Eyaleti, Stuttgart Belediyesi ve Robert Bosch Vakfı tarafından desteklenmiştir.

Ben Ahmet Arpad'ı 1990'lı yılların ikinci yarısında Stuttgart'ta katıldığım bir etkinlikten sonra gittiğimiz ve o dönemlerde geçici bir süre için işlettiği Türk lokantasında tanımıştım.Hem Türkiye hem de Almanya ile yatıp kalkıyor, yanıp tutuşuyor. Ahmet Arpad'ın en sevdiği hobilerin başında fotoğraf çekmek, özellikle de insan fotoğrafları çekmek olduğunu duymuştum o zamanlar. Hem de 'gözleriyle konuşan' insan fotoğrafları.
İrlanda, Mısır, İsrail, Nepal başta olmak üzere dünyanın çeşitli kesimlerine yaptığı seyahatlerde çektiği fotoğraflar.
Tabii özellikle de Anadolu'nun her kesiminde çektiği insan fotoğrafları da.
Kız, kadın, erkek, çocuk, genç, orta yaşlı, yaşlı insan fotoğrafları.
Ağırlıklı olarak Baden-Württemberg Eyaleti olmak üzere Almanya'nın çeşitli kesimlerinde ve Türkiye'de 'gözleriyle konuşan' insan fotoğraflarından oluşan 45'in üzerinde sergi açmış.
Hem de 'Türkiye - İnsan Manzaraları' adı altında. Özellikle son 8-9 yıl içinde ilgi daha çok artmış. 45'in üzerindeki serginin 25'i bu süreçte gerçekleşmiş. Son sergisini de Esslingen yakınlarındaki Ostfildern-Ruit'teki 'medius Klinik' salonunda açmış. 20 Aralık'a kadar sanatseverlerin izleyebilecekleri bu serginin açıldığını ve yoğun ilgi gördüğünü bir yerel Alman gazetesinde okudum.Merak ettim. Ahmet Arpad'a telefon edip, "Fotoğraf çekme sevdası ne zaman başladı?" diye sordum.
"Çok çok eskiden" dedi. "1965-1967 arası Alman Filolojisi yıllarımda Turizm ve Kültür Bakanlığı'na bağlı Türkiye rehberi olarak görev yaptığım ve tüm Anadolu'yu dolaştığım dönemde fotoğraf çekme sevdası başladı bende. Ülkemi ve insanlarını daha yakından tanıdığım bu geziler, sonraki yıllarda daha da arttı. Türkiye'de görmediğim kent kalmadı. Hatta birçok kenti defalarca gördüm. Türkiye'nin doğası, tarihi ve insanları eşsiz!" diyerek anlatmayı sürdürdü.
Daha şimdiden gelecek yıl da Münih'te, Hildesheim'da ve tabii başka kentlerde de yeni sergiler açmayı planlamış.

26 Kasım 2019

Burhan Arpad: Kaleminin gücüyle ayakta kaldı...

EKdergi / Halkweb, 26 Kasım 2019
Ahmet Arpad

Burhan Arpad çok yönlü bir insandı. Bir gazeteci, yazar ve çevirmendi. İlkelerinden hiç ödün vermedi, çıkarları uğruna hiç kimseye sokulmadı, her dönemde sadece kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı. Oğlu Ahmet Arpad babasını 25. ölüm yıl dönümünde anlatıyor...

 Beyoğlu'ndaki Melek Sineması'nda 1934 yılında gösterilen "Kadınlara İnanmam" adlı film babam Burhan Arpad'ın yaşamında çok önemli bir rol oynamıştır. O günlerden ilerde şöyle söz eder: "Dönemin ünlü tenorlarından Viyanalı opera sanatçısı Richard Tauber'in sözle anlatılamayacak denli etkili sesi ve Almancası büyülemişti beni. Alman diline vurulmuştum. O yıl hemen Almanca öğrenmeye başladım. Haftada iki akşam Alman Lisesi kurslarına gidiyordum. Bu dersler beş yıl sürdü. Dersleri ince şakalarla, günlük olaylarla, hatta şarkılar ve kır gezileriyle süslemesini bilen sevgili öğretmenim Alfred Strauch'u anmadan geçemeyeceğim. O yıllarda Hitler'den kaçarak Türkiye'ye sığınmış Almanların uğrak yeri pasta ve bira evleri, Tünel başında Almanca yayınlar satan kitapçılar da Alman kültürüne yakınlaşmamı kolaylaştırıyordu." Tünel meydanındaki Aşkenaz Yahudisi İzidor Karon'un 1923'de açtığı Alman Kitabevi'nin sürekli müşterisi olur. Buradan aldığı Almanca dergi ve kitaplarla birkaç yıl içinde Almancasını ilerletir. Cibali Tütün Fabrikası'ndaki muhasebe memurluğu görevini bırakıp Tekel Genel Müdürlüğü'nün mutemeti olarak yaşamını sürdürür. Bu görevinin yanısıra Vakit Gazetesi'nde gazeteciliğe ilk adımlarını atar.

Burhan Arpad ve eşi 1940 yılında Taksim Talimhane'nin yeni apartmanlarından birine taşınırlar. Buraya yerleşmelerinin tek nedeni 'kentin sanat yaşamına yakın olmak isteği'dir. Beyoğlu sinemaları, tiyatro ve konser salonları, sanat galerileri, şık mağazaları ve o günlerin aydınlarının sık sık bir araya geldiği pastaneleriyle onu bekliyordu. Beyoğlu'ndaki Nisuaz Pastanesi 1930-1950′ler boyunca edebiyatçıların uğrak yeriydi. Nisuaz'ın müdavimleri Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Kudret Aksal, Asaf Hâlet Çelebi, Abidin Dino, Arif Dino, Orhon Murat Arıburnu ve Sabahattin Ali gibi şair ve yazarlardı. Çaylarını yudumlarken birbirlerine yazdıklarını okuyan edebiyatçılar, pek çok derginin yayın toplantısını da Nisuaz'da yapardı. Hilmi Ziya'nın "İnsan" ve Burhan Arpad'ın "İnanç" dergilerinin temelleri burada atılır. 1940-1941 yıllarında Hulusi Dosdoğru'yla ortak yayımladığı ve sadece 20 sayı basan aylık 'İnanç' dergisi için ilerde anılarında şöyle der: "Hümanist fikirleri yaymak amacıyla çıkarıyorduk…" Daha sonraki yıllarda 'Yurt' ve 'Dünya', 'Adımlar', 'Yığın' dergilerine öyküler ve eleştiri türünde yazılar verir. 1943 yılı Burhan Arpad'ın çevirmenliğinin başladığı yıldır. Çeviri dünyasına ilk adımlarını Stefan Zweig'ın Yıldızın Parladığı Anlar ve Joseph Roth'un Eyyub yapıtlarını Türkçe'ye kazandırarak atar. Onları sayısız Remarque, Zweig, Seghers yapıtı takip eder. „Sevdiğim, topluma yararlı olacağına inandığım kitapları çevirdim," diyen Burhan Arpad'ın, dilimize kazandırdığı kırka yakın roman ve öykü kitabının yazarlarının ortak yanı insancıl, antifaşist, antimilitarist ve barışsever olmalarıdır. 40 yıl boyunca aralıksız yaptığı çeviriler ona Almanya'dan, Bulgaristan'dan ve Avusturya'dan değerli ödüller ve madalyalar getirmiştir.

Sosyal gerçekçi akımın öncüsü yazarlar

1940'lı yıllar Türkiye ve Türk düşünürü için önemli yıllardır. Sosyal gerçekçi akımın peşinden giden ve yürüdükleri yolda engellerle karşılaşan aydınlar arasında direnebilenler arkalarında, günümüzde de sevilerek okunan başarılı yapıtlar bırakmıştır. Bu çevrenin içine giren Burhan Arpad'ın o yıllardaki en önemli dostlarından biri sosyal gerçekçi akımın öncü yazarlarından kabul edilen Samim Kocagöz'dür. Aynı süreçte Sabahattin Ali ve Sait Faik Abasıyanık da yakın dostları arasındadır. Behice Boran, eşi Nevzat Hatko ve çevrelerindeki aydınlarla sık sık Taksim Talimhane'deki katında ve Küçüksu'nun yamaçlarındaki yazlığında buluşup görüşürler. 1940'lı yılların sonunda bu dostlar çevresine Ruhi Su da katılır. Dönemin aydın çevresi, kimi eleştirilere ve yaşadıkları sorunlara karşın birbirinden kopmaz, değerli dostluklar onlarca yıl sürer gider. İhsan Devrim ve Salâh Birsel'le 1943'de ortak kurdukları ABC Kitabevi 4 Aralık 1945'de Tan Gazetesi saldırısından nasibini alır, tahrip edilir.

Büyük kentin toplumsal olaylarını ele aldığı "Şehir – 9 Tablo" ve "Dolayısıyla" bu dönemde yazdığı ve defalarca baskı yapan önemli yapıtlarıdır. Oktay Akbal ilerde Vatan gazetesinde şunları yazar: "Arpad'ın insanları küçük serüvenler, küçük düşler besler. Geçinmek ve yaşamak başlıca kaygılarıdır." Burhan Arpad aynı süreçte Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde başlattığı dünya klasikleri dizisine de çevirileriyle katılmıştır.

1940'lı yıllar Arpad'ın gazetecilikte önemli adımlar attığı yıllardır da. Almanca'nın yanısıra Fransızca da bilen Arpad 1948 yılında ilk kez yurtdışına çıkar. Amacı davetli olduğu Salzburg Festivali'ne katılmaktır. Patronu Sedat Simavi'den zar zor izin alıp gemiyle İtalya'ya varır, gecesi bir kutu Bafra sigarasına pansiyonlarda konaklar, oradan trenle Salzburg'a geçer. Haftalar geçirdiği Salzburg'a ilerki yıllarda sık sık uğrar. Burhan Arpad'ın İstanbul'dan sonra en çok sevdiği kent ise Viyana'dır. Bu Tuna kentini yaşamı boyunca sayısız kez ziyaret eder, Spiegel Sokağı'ndaki "Pension Alt Wien"de kalır, bakanlıklarda dostlar edinir, Stefan Zweig Cemiyeti'nin onur üyesi olur, tiyatro, opera ve operetlerden çıkmaz. 1970'li yılların sonunda "Pension Alt Wien"i işleten yaşlı kızkardeşler binayı bir İranlı halı tüccarına satınca az ötedeki, Graben'deki "Pension Nossek"e yerleşir.

1952'de Hürriyet'ten ayrılıp Ahmet Emin Yalman'ın Vatan Gazetesi'ne geçen Burhan Arpad o yıllarda sürekli yaptığı Avrupa yolcuklarından izlenimlerini değişik kitaplarda toplar. Gazeteciliğini ilerlettiği Vatan'da köşe yazılarının ("Günü Gününe") ötesinde okurun çok ilgisini çeken sinema ve tiyatro eleştirileri de kaleme alır. O dönemde Arpad'ın yaşamındaki en önemli olaylardan biri de 1952 yılında Lütfü Akad, Aydın Arakon, Orhan Arıburnu, Fikret Arıt, Hüsamettin Bozok, Hıfzı Topuz ile birlikte kurduğu "Türk Film Dostları Derneği"dir. Bu yürekli insanların yaşama geçirdiği TFDD sinemamızın sorunları üzerine çalışmalar yapar, raporlar hazırlar ve 1953 – 1955 yılları arasında üç "Türk Film Festivali" düzenler.

 Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar

1950 – 1960 arası yılları Burhan Arpad için çok verimli geçer. Gazete yazılarının, sayısız yurtdışı yolculuklarının, tiyatro ve sinema eleştirilerinin, çevirilerin yanısıra Türk tiyatro tarihine ışık tutan yapıtlar da kaleme almıştır. 1920'li yıllardan başlayarak birebir içinde yaşamış olduğu İstanbul'un tiyatro yaşamını 'Perde Arkası', 'Operet – 8 Tablo', 'Oyun – 6 Tablo' ve 'Son Perde – Komik Naşit Beyin Hikayesi' adlı kitaplarında toplamıştır. Bu yapıtlarında Arpad on yaşından başlayarak yakından tanıdığı Direklerarası'nı, Darülbedayi-i Osmani'yi, Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları Topluluğu'nu, Cemal Sahir Opereti'ni, Muhlis Sabahattin'i, Şehir Tiyatrosu'nu, İstanbul Opereti'ni, İstanbul Tiyatrosu'nu, Karaca Tiyatrosu'nu röportaj – öykü diyebileceğimiz bir anlatımla okurlara sunar.

Uzun yıllar dostluklar kurduğu sanatçılar arasında Naşit, Hasan Efendi, Behzat Butak, Media Muvahhit, Vasfi Rıza Zobu, Raşit Rıza, Hazım Körmükçü, Rey kardeşler, Cahide Sonku, Toto Karaca, Ali Sururi, Muammer Karaca gibi Türk tiyatrosuna büyük emekler vermiş ünlü isimler 2001 yılında az önce sözünü ettiğim kitaplardan derlediğim ve 'Perde Arkası' adını verdiğim eserde yer almaktadır. Burhan Arpad'ın 1950'li yıllardaki sayısız önemli girişimlerinden biri de, kurucu üyesi olduğu yapı kooperatifinin uzun çabalar sonucu – dönemin ünlü vali ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay'ın da desteğiyle – gerçekleştirdiği Esentepe Gazeteciler Mahallesi olmuştur. Babıali'nin en ünlülerinin 1958 yılında yerleştiği 220 hanelik mahalleyle Arpad ve dostları Türkiye'de bir ilke imza atmışlardı.

Kaleminin gücüyle ayakta kaldı

1960'lı yıllar sadece Türkiye politikasına yenilikler getirmemiş, toplum yaşamı da 27 Mayıs'la başlayan değişimlerle büyük bir sınavdan geçmiştir. Demokrat Parti yönetiminin neden olduğu köyden kente akımın olumsuz sonuçları o yıllarda görülmeye başlamıştır. Burhan Arpad çalıştığı Vatan Gazetesi'nin 1961 yılında kapanmasıyla gazeteciliğe uzun bir ara verir. Gelecek yıllardaki çalışmalarının odak noktasını yine Alman dili edebiyatından yaptığı sayısız çeviri oluşturur. İşte o yıllarda Ahmet Cemal'le beni çeviriye özendiren babam olmuştur. Burhan Arpad 1950'den başlayarak her yıl sürekli katıldığı Berlin Film Festivali'nde 1961 ve 1964 yıllarında jüri üyeliği de yapmıştır.

O dönemde edebiyat dergilerinde çok sık yazıları çıkar. Yaşamı boyunca toplumcu ve gerçekçi akımdan hiç şaşmayan Arpad'ın 1968'de kaleme aldığı, İstanbul'un kenar mahallerinde yaşayan küçük insanların sorunlar dolu dünyasını sanki aralarında yaşarmış gibi anlattığı 'Alnımdaki Bıçak Yarası' adlı romanı bugüne dek güncelliğini hiç yitirmemiş, iki kez filme de çekilmiş, hep canlı kalmış bir yapıttır. "Taşı Toprağı Altın" adlı kitapta topladığı İstanbul öykülerinde büyük kentin küçük insanlarının yaşamını anlatırken toplumcu gerçekçi akımdan yine sapmaz. Aynı başarıya 1979 – 1991 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi'ndeki "Hesaplaşma" sütununda da ulaşmıştır. Arpad'ın İstanbul üzerine çeşitli yıllarda kaleme aldığı ve değişik kitaplarda çıkmış olan yazıları 2000 yılında "Bir İstanbul Var İdi" başlıklı kitapta derlenmiştir.

Burhan Arpad 1976'da yazdığı 'Hesaplaşma' anılar kitabına şöyle başlıyor: "Zaman geçiyor. Kişiler ve kişilerin ölümlü yanlarıyla… Arkada bırakılmış yılları arada bir düşündükçe, hüzünle sevinç karışımı bir şeyler hatırlabiliyor muyuz?"

Burhan Arpad çok yönlü bir insandı. Bir gazeteci, yazar ve çevirmendi. İlkelerinden hiç ödün vermedi, çıkarları uğruna hiç kimseye sokulmadı, her dönemde sadece kaleminin gücüyle ayakta kalmasını başardı.

17 Kasım 2019

Televizyon bağımlısı özgür mü?

CUMHURİYET, 17 Kasım 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Her üç Almandan biri ekran bağımlısı. Boş saatlerini televizyon karşısında geçiriyor. Haftalık programları ezbere biliyor! Bağımlı olduğu dizinin yayın saati geldi mi evinde yaşam duruyor! Futbol maçı veya polisiye onun için akşam yemeğinden önemli. Uykudan da! Sabaha karşı birde, ikide yorgun, bitkin, dayak yemiş gibi yatağa girenler var. Bu insanlar bütün gününü büroda bilgisayar karşısında geçiriyor. Farkında olmadan gözleri bozuluyor, sırtına, beline, kollarına ağrılar giriyor, düşünemiyor, bilgisayar ne derse onu yapıyor! Yanında oturan iş arkadaşıyla doğru dürüst iki lâf bile edemiyor, eve dönerken sürekli elindeki smartphona bakıyor. Kapıdan içeri girer girmez televizyon onu bekliyor... Yemek diziyle veya maçla yeniyor. Evde kitap, gazete okunmuyor. Zavallı TV-bağımlısı kendini vur-kırlı polisiye filmlerinden veya uyku getirici, bıktırıcı açık oturumlardan kurtaramıyor!

Evet, bu anlattıklarım Almanya'dan, buradan, Türkiye'den değil. Geçenlerde, bir akşam yemekten önceydi, gazetenin televizyon sayfasına bir göz attım. Bakalım kanallar bizlere ne sunuyordu? Gördüklerimle gözlerime inanamadım, şaşırdım, öfkelendim. Almanya'nın en çok izlenen altı TV kanalı o akşam saat 20 ile 24 arasında tam 11 (on bir) polisiye, macera, vur-kır filmi yayınlayacaktı! Geceyarısına doğru araya Frankfurt Kitap Fuarı'ndan yarım saatlik bir belgesel sıkıştırmışlardı! Polisiyeden canı sıkılan isterse – beni gülmekten çok öfkelendiren – komik şovlara da zaplayabilirdi!

Goethe'nin, Schiller'in, Beethoven'in ülkesinde günümüz insanı televizyona 'esir'. Birileri farkında olmadan onun beynini yıkıyor, onu bağımlı yapıyor, kimi çıkarlar uğruna onu ekrana alıştırıyor, uyuşturuyor. Bağımlı televizyon izleyicisi hiçbir şeyden habersiz, çoğunluğa hükmeden azınlığın (!) peşinde, onun dümen suyunda gidiyor. Meraklı izleyici öğretici belgeselleri, operaları, klasik konserleri samanlıkta iğne arar gibi arıyor! Geçmişte hafta bir kez yayınlanan ünlü 'Tatort' polisiye dizisini neredeyse artık her akşam izlemek mümkün. Evinizde 2-3 televizyonunuz varsa aynı anda yerel kanalları da açın, orada da kesinlikle eski bir polisiye tekrar karşınıza çıkacaktır.

Çocuk yaşta bağımlı
İnsanlar sadece akşamları mı ekran karşısında oturuyor? Öğleden sonraları da evlerde tüm kanallar, özellikle kadınları ekran başına bağlayan, onları ev işinden alıkoyan saçma-sapan polisiye ve aşk dizileriyle dolu. Halle'li etnolog Thomas Hauschild: "Çoğu insan stres atmak için heyecan dolu filmleri ve polisiyeleri izliyor, katil yakalanınca da rahatlayıp uykuya çekiliyor...", diyor. Etnolog ne derece haklı bilemem! Günümüz toplumunda sekiz yaşındaki bir çocuk kitap okuyacağına heyecanı, ana babasının hediyesi olan akıllı telefonda arıyor, ertesi gün de arkadaşlarına dedektif rolü oynuyor! İlkokulda akıllı telefon bağımlısı olan çocuk büluğ çağına geldiğinde içinde büyüyeceği dünyanın gerçeklerini ne derece tanıyor?

Bundan tam 10 yıl önceydi, Stuttgart yakınlarındaki şirin Winnenden kasabasında "JawsPredator1" takma adını kullanan, gününü odasında tek başına geçiren 14 yaşındaki Tim K. şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynayarak zaman öldürüyordu. İçine kapanıktı, pek arkadaşı yoktu. Tüm dünyası "Far Cry 2", "Counterstrike" ve "Tactical Ops" gibi oyunlardı. Tim iki kişilikliydi! Ve günün birinde babasının dolapta duran tüfeğini aldı, on üçü okulunda, diğerleri sokakta, tam on beş insanı kurşuna dizdi ve en son kurşunu da kendi beynine sıktı... Bu dehşet verici olayın ardından Almanya cumhurbaşkanı Horst Köhler şöyle sormuştu: "İnsanlarımızla yeterince ilgileniyor muyuz?"

Büyük balığın küçük balığı yuttuğu, çoğu ortak değerin artık yitirildiği günümüz Alman toplumunda insanlar bencilleşiyor, içlerine kapanıyor, kabuklarına çekiliyor. Birey, yalnızlık ve bencillikle daha çocukluğunda tanışıyor. Televizyon kanallarındaki diziler, polisiyeler, macera filmleri, açık oturumlar, şovlar göz boyamaktan, bizleri gerçekdışı bir düşler dünyasına götürüp orada yalnız bırakmaktan başka bir şey yapmıyor. "Aşırı televizyon, smartphon, İnternet bağımlısı birey robotlaşmıştır, özgür düşünce özgürlüğünü yitirmiştir", demek bir hata mı?

mail@ahmet-arpad.de

27 Ekim 2019

"Krallar ve Padişahlar"

CUMHURİYET, 27 Ekim 2019
KARLSRUHE
AHMET ARPAD


Karlsruhe'de bu hafta açılan "Krallar ve Padişahlar" sergisi 17. yüzyılda, Viyana kuşatmalarının ardından Avrupa'nın Osmanlı kültürüne olan ilgisini anlatıyor. Değişik ülkelerindeki koleksiyonlarından bir araya getirilen 320 çok değerli yapıt ön çalışmaları tam dört yıl süren görkemli sergide yer alıyor.
 

Tarihi Karlsruhe Sarayı'ndaki Baden Eyalet Müzesi kuruluşunun yüzüncü yılını kutluyor. Bu kutlamalar kapsamında sarayın büyük salonlarında 16 Ekim'de "Krallar ve Padişahlar" adı altında eşsiz bir sergi açıldı. 1683 yılında IV. Mehmet döneminde başlatılan II. Viyana kuşatması 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya Arşidüklüğü arasındaki savaşların en uzun süreni olmuştu. "Büyük Türk Savaşı" olarak adlandırılan II. Viyana Kuşatması sonrasında ele geçirilen, daha doğrusu atalarımızın Viyana kapılarında bıraktığı silahtan çanak çömleğe, giysiden kahve fincanına, davul, zurna, klarnet, üçgen, zil, ös ve nakkare gibi müzik aletleri şu sıralar Karlsruhe'de. Bu ganimetlerin yanısıra Osmanlı Padişahları'nın sarayı ziyaret eden Avrupalılara verdiği hediyeler, Markgraf Ludwig Wilhelm ve kayınpederi Herzog Julius Franz von Sachsen-Lauenburg'un koleksiyonundaki değerli eserler, 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa saraylarında Osmanlı'ya özenen kralların, kayserlerin, prenslerin ısmarladığı tüfekler, kılıçlar, palalar, giysiler ve tabak - çanaklar altı ay sürecek "Krallar ve Padişahlar" sergisini oluşturan göz alıcı, paha biçilemeyen 'hazine' eserler. II. Viyana kuşatmasının bozgunla sonuçlanması üzerine idam edilen sadrazam Merzifonlu Karamustafa Paşa'nın örme zincirden zırhı da Karlsruhe Sarayı'nda korunan eşsiz Osmanlı eserleri arasında. 17. yüzyıla ait bu dev sergi Osmanlı'nın sanatsal yetkinliğini ve yüksek kültürünün bir kanıtı. 

320 parça
Doğunun kültürü ve gelenekleri özellikle 17. yüzyılda Avrupalının ilgisini çekmiş. "Krallar ve Padişahlar" sergisi 320 parçadan oluşuyor. Sergiyi düzenleyen uzmanlar "Osmanlı eserleri"ni Almanya, Hırvatistan, Avusturya, Polonya ve Macaristan'ın müzelerinden getirtmiş. En büyük katkıyı, "Türk Ganimetleri"ni barındıran Karlsruhe Eyalet Müzesi'nin yanısıra Dresden'de 2010 açılan ve Almanya Demokratik Cumhuriyeti döneminde onlarca yıl mahzenlerde durmuş 600 yapıtı barındıran, son yıllarda iki kez ziyaret ettiğim "Dresden Türckische Cammer" yapmış. Koleksiyonun en göz alıcı eseri, 1729 yılında Saksonya ordusunun gösterileri nedeniyle ısmarlanmış olan dev Osmanlı çadır nakliye zorluğu nedeniyle ne yazık ki Karlsruhe'ye getirilememiş. Ancak 1683'de II. Viyana kuşatması sırasında Polonya ordusunun başındaki kral III. Sobieski'nin eline geçen 17. yüzyıl Osmanlı yapımı, Krakau'dan getirilmiş olan 18 metre uzunluğunda, 5 metre yüksekliğindeki, ipek kumaş ve deriden, gümüş ve altın işlemelerle süslü padişah çadırı Karlsruhe'de hemen hemen bir salonu kaplıyor. 


"Çok kültürlü toplumlar sağlam kültürel temeller üzerine kurulmuştur"
Sergiye katkıları bulunan ülkelerin yolladığı on bilim adamından oluşan kurul, kuratör ve proje sorumlusu, İran asıllı Dr. Schoole Mostafawy'nin denetiminde dört yıllık ortak bir çalışma sonucu bu dev sergiyi gerçekleştirmiş. Karlsruhe ve Dresden müzelerinin yanısıra Graz ve Zagreb üniversiteleri de "Krallar ve Padişahlar"a bilimsel katkıda bulunmuş. Avrupalı Viyana kuşatmaları yıllarında tanıdığı doğudaki komşusunun kültür ve geleneklerini de merak ediyordu! Özellikle saraylarda, soylu ve varlıklı ailelerde Osmanlı'nın kültürüne büyük ilgi oluşmuştu. Bu dönemde Avrupa'daki çoğu kraliyet sanatsal değeri erişilmemiş giyim eşyasından ev eşyasına, müzik aletinden silaha sayısız eseri ya satın almış, ya da Osmanlı'dan getirttiği ustalara yeniden yaptırtmış, günlük yaşamlarında, saraylarında ve şatolarında kullanmış, törenlerde ve davetlerde gururla misafirlerine göstermişti. Ahılarında develer ve Arap atları barındıran soylular da az olmamıştı. Ünlü krallar arasında sanat düşkünü Saksonya Elektörü "Güçlü August"'un bir Şark aşığı olduğu, adamlarını İstanbul'a alış verişe yolladığı bilinir. Kimi balolarda gözüne kestirdiği hanımların hoşuna gitmek için özel olarak diktirttiği Osmanlı kaftanını sırtına geçirirmiş!
 

Çok kültürlülük
Dr. Schoole Mostafawy'nin açılış öncesi yaptığı konuşmada şu söyledikleri çok önemliydi: "İnsanlığın sürgünler ve sığınmalar, politikanın ve toplumların hızlı bir sağa kayış yaşadığı günümüzde çok kültürlü toplumların sağlam kültürel temeller üzerine kurulmuş olduğunu insanlara anlatmak müzelerin görevidir." Baden Eyalet Müzesi 19 Nisan 2020'e kadar sürecek bu büyük sergiyle "Türk Savaşları" olarak tarihe geçen 17. yüzyılda Avrupa ve Osmanlı İmparatorluğu arasında yoğun bir kültür alış verişi de yaşanmış olduğuna dikkatleri çekmek istiyor.

25 Ekim 2019

Almanya'da tarikatlar at koşturuyor

25 Ekim 2019 www.halkweb.eu
AHMET ARPAD

Çalışmalarını uzun yıllardır Stuttgart'ta sürdüren yazar ve çevirmen Ahmet Arpad, Federal Almanya'da güncelliğini hep koruyan dinci kuruluşlarla ilgili tehlikeye tekrar dikkat çekti. Arpad'ın değerlendirmesini sunuyoruz.


İslam Kültür Merkezleri Birliği (VİKZ) Almanya'da Süleymancılığı temsil eden bir çatı kuruluşu. Ülkenin birçok eyalet ve kentine yayılmışlar, 1975'den bu yana sayısız okul ve yurtlar açmışlar, camiler inşa etmişler. Bir süre önce merak edip kuruluş sözcüsü Erol Pürlü'ye sordum: "Almanya'da VİKZ'e bağlı kaç dernek var ve bu derneklerin yurtlarında kaç öğrenci ders görüyor?" Köln merkezli Süleymancı kuruluş üç aya yakın tek yanıt yollamadı. Bıkmayıp haftalarca ısrar edince de, Almanya'da geçerli Kişisel Verilerin Korunması Yasası'na göre bu soruya yanıt veremeyeceklerini belirttiler. Kişisel verilerin korunmasından sorumlu resmi makamlar ise yaptıkları yazılı karşı açıklamalarda VİKZ'nin bu savının doğru olmadığını, yürürlükteki yasanın sadece kişinin özel hayatını koruduğunu, bu nedenle de Köln'deki birlik merkezinin ülkedeki dernek sayısı ve yurtlarında kaç öğrenci kaldığı konusunda basına bilgi vermesi gerektiğini belirttiler. VİKZ'nin hukuk danışmanlarıysa resmi makamların bu açıklamasına karşın dirençlerini sürdürüyor. Süleymancılar gibi diyalogdan yana olduklarını her fırsatta tekrarlayan Almanyalı Gülenciler de yıllarca aynı politikayı sürdürmüşler, onları eleştiren gazetecilere en basit bilgileri bile vermemişlerdi!

Din özgürlüğü maskesi altında…
Berlin'deki Protestan kilisesine bağlı Dünya Görüşleri Merkezi (EZW) birkaç ay önce 'Almanya'daki İslam Birlikleri' üzerine çok güncel bir araştırma yayınladı (https://www.ezw-berlin.de/html/119.php). EZW'nin  uzmanı, ilahiyatçı Dr. Friedmann Eißler bu hassas konuları çok iyi biliyor.  2015 yılında hazırladığı kapsamlı bir "Gülen araştırması"yla da dikkatleri üzerine (https://ezw-berlin.de/downloads/ezw_texte_238_inhaltsverzeichnis.pdf) çekmişti. Dr. Eißler son çalışmasında Almanyalı Süleymancılara da yer ayırmış: "Din özgürlüğü maskesi altında çoğulcu toplumdan uzaklaşıyorlar." İlahiyatçı Dr. Eißler araştırmasında şu olaya da değiniyor: 2005 yılında mal varlıklarının kaynağını kanıtlayamadıkları ve vergi kaçırdıkları suçlamasıyla VİKZ yöneticileri hakkında soruşturma başlatılmıştı. Örgüt suçlamaları önce reddetmiş, ancak sonunda yüksek bir ek vergi ödemesi karşılığı davanın kapanmasını kabullenmişti.


Süleymancıların Stuttgart'a bağlı Leinfelden-Echterdingen kasabasında yapmayı planladıkları cami-okul-yurt projesini kaymakam Roland Klenk uzun süredir: "Ben uyuma karşı olan bir kuruluşun bu binayı yapmasına izin vermeyeceğim" sözleriyle reddediyor. Süleymancılar ise: "Çocuklarımızın eğitimi ve uyumu için camii" sloganıyla girişimlerini inatla sürdürüyor. Marburg Üniversitesi öğretim üyesi İslam Bilimci ve Türkolog Prof. Dr. Ursula Spuler-Stegemann daha 2004'de Hessen Eyaleti İçişleri Bakanlığı'nın isteği üzerine hazırladığı araştırmayla VİKZ'e dikkatleri çekmişti. Türkçeyi iyi konuşan, sayısız bilim kitabı ve araştırmasıyla tanınan Prof. Stegemann'a göre Almanyalı Süleymancılar tutucu bir dünya görüşüne sahip. VİKZ'nin isteği üzerine 2010 yılında Süleymancı yurtları üzerine bir araştırma yayınlayan Duisburg-Essen Üniversitesi'nden eğitimci ve göç uzmanı Prof. Ursula Boos-Nünning ise İslam Kültür Merkezleri Birliği (VİKZ) Almanya'da Süleymancılığı bambaşka bir sonuca varmıştı: "Bu yurtlara devam eden Türk çocukların beyni yıkanmıyor, onlar yaşama başarıyla atılıyorlar."

"Çocuklar aşırı tutucu bir yaşama alıştırılıyor"
Baden – Württemberg Eyalet Meclisi Liberal Parti milletvekili Nico Weinmann bir süre önce Stuttgarter Nachrichten Gazetesi'ne yaptığı açıklamayla eyalet hükümetinden VİKZ yurtlarında küçük öğrencilerin 'beyin yıkanması'nın bir an önce engellemesini talep etti. Hristiyan Demokratlar'ın uzmanlık konusu 'uyum' olan Dr. Bernhard Lasotta da son basın açıklamasında VİKZ'i suçladı: "Çocuklar ve gençler ortaçağ yaşamını andıran aşırı tutucu bir yaşama alıştırılıyor!" İçişleri Bakanı Thomas Strobl: "Koruyucu önlemlerle bunun önüne geçmeliyiz", dedi. Ancak Baden-Württemberg Eyaleti 2015 yılında: "Binlerce Müslüman'ın başarılı uyumundaki büyük çabaları" nedeniyle Türkiye kökenli Süleymancıların başkanı Yavuz Kazanç'ın yakasına eyaletin en büyük liyakat nişanını takmaktan kaçınmamıştı! Kısa süre önce de eyalet başbakanı, yıllardır Gülen okullarını destekleyen Yeşil Parti'li Kretschmann, VİKZ'i devlet okullarında verilecek İslam din dersini hazırlayacak vakıfta görevlendirdi. Bunun üzerine Diyanet'i Almanya'da temsil eden DİTİB vakıftan ayrıldığını açıkladı.

Gülen liselerine parasal destek
Almanya'da siyasal İslam büyüp gelişirken en büyük dostlarından biri de kiliseler olmuştu. Daha 1970'li yılların başında, "Türkiyeli Müslüman öğrencilerin Almanya'ya uyumunu kolaylaştıracak!" görüşünden yola çıkan kiliseler okullarda İslam din dersi projelerini desteklediler. "Ülkemizde din özgürlüğü vardır, onlara karışamayız" diyen her renkten politikacının onayladığı Türkiye kökenli sayısız İslami dernek ve üst kuruluş istediği gibi at koşturdu. Resmi verilere göre Almanya'daki Müslümanların en çok %20'sini temsil eden, ana merkezleri Türkiye'de olan bu tarikatçı dinciler açtıkları camilerde, Kuran kurslarında ve yatılı okullarda her yıl binlerce çocuğumuzu eğitimden (!) geçiriyor. 1970'ten bu yana üç bine yakın mescit ve cami inşa edildi. Özel okul kabul ettikleri için eyaletlerin parasal da desteklediği Fethullah Gülen liseleri 1997'den sonra neredeyse bütün Almanya'ya yayıldı.

Almanya Türkleri'nin %30'u yıllardır fakirlik sınırının altında yaşamaya çalışıyor. Güçlenen İslamcılar işsiz insanlarımıza hep kucak açtı ve böylece çoğunun Alman toplumundan kopmasına neden oldu! Uyum karşıtı bu gelişmeler ülkede yabancı düşmanlığını körükleyen önemli nedenlerden biri sayılır. Aşırı sağcıların güçlendiği ülkede günlük yaşamın sürekli ağırlaşan koşulları altında ezilen Türk ana babalar "eve nasıl ekmek getireceğim" diye çırpınırken, çocuklarının terbiyesine ve eğitimine pek zaman ayıramıyor. Bu insanlara sürekli "sen bizden birisin" hissini veren aşırı dinci gruplar çocukları ailelerinden ve toplumdan koparmayı başarıyor. Gülen liselerinin 'sponsorları' hâli vakti yerinde olmayan ailelerin çocuklarını destekliyor!

'Altın nesil' yetiştirenler
Son 2-3 yıldır İŞİD'in yanında çarpışmak uğruna Almanya'dan Suriye'ye giden kadınlı erkekli genç Müslümanlar günümüz Alman toplumu için büyük bir tehlike oluşturuyor! Bunların çoğunun kaçak tarikat cami ve yurtlarında beyinlerinin yıkanmış olduğu sonradan ortaya çıktı. Federal Anayasayı Koruma Örgütü binin üzerinde gencin (üçte biri kadın) Suriye'ye gittiğini, bunlardan 170'nin orada öldüğünü, dönenler arasında 800 'tehlikeli' İslamcının olduğunu 2018 yılında açıklamıştı. Kendilerini İŞİD'e kurban edenlerin (!) tümünün de Almanya'da radikalize olduğu kanıtlandı. Politikacılar yine de tarikatların çalışmalarını eleştirenleri hâlâ: "Yaptıkları 'din özgürlüğü' kapsamındadır, karışamayız" deyip susturuyorlar!

Almanya'daki çoğu Türkiye kökenli tarikat gökten zembille inmedi ki! Bugünü anlamak için geçmişi, 1980'li, 1990'lı yılları bilmek gerek! İlk adımları Milli Görüşçülerle Süleymancılar atmıştı. Bu tarikatlar geleceklerine yatırım  yaparken hep şu ortak noktada birleşmişti: En büyük hedef çocuk ve gençlerin eğitimidir! Yıllardır değişen bir şey yok. Başta Hocaefendi olmak üzere tümü 'Altın Nesil' yetiştirmeye devam ediyor!

13 Ekim 2019

Develeri görmeyeli çok olmuştu...

CUMHURİYET, 13 Ekim 2019
STUTTGART – AHMET ARPAD

Hemen girişte sizi pembe flamingolar karşılıyor. Sakin sakin, çoğu tek bacağının üstünde öyle durmuşlar gelene geçene bakıyorlar. Az ötede bir insan kalabalığı. Büyük bir havuz. İçinde foklar yüzüyor. Hızlı hızlı, heyecanlı. Yemek saati yaklaşmış olacak! Gerçekten de birkaç dakika sonra elinde içi balık dolu kova bir adam geliyor. Bakıcılarını gören fokların heyecanı artıyor. Adam onları isimleriyle çağırıyor. İsmini duyan hızla geliyor, sudan fırlıyor, bakıcının elindeki balığı kaptığı gibi yine buz gibi sulara dalıyor. Sonra sıra diğerlerinde. Bu oyun bir süre böyle devam ediyor. Biz yolumuza devam ediyoruz.

Wilhelma büyük. 300 bin metrekareye yayılıyor. 1250 cinsten 11 bin hayvanı barındırıyor. Tarihi botanik bahçesinde ve geniş parklarında 7500 çeşit bitki var. Wilhelma 1846 yılında önce büyük bir botanik bahçesi olarak kurulmuş, 20 yıl sonra da hayvanat bahçesi eklenmiş. Bugün Berlin'den sonra Almanya'nın ikinci büyük hayvanat ve botanik bahçesi. 2018 yılında kapılarından içeri giren 1,7 milyon ziyaretçi Wilhelma için yeni bir rekor olmuş.

Çitalarla, antiloplar, zürafalar birbirine oldukça yakın. Hemen karşılarında fillerle suaygıları geziniyor. Geçen yıl Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) ile ortak çalışmaya karar veren Wilhelma şu anda dişi filler Pama ile Zella'nın yaşadığı alan büyültülüp 2023 yılından sonra 14 Asya filine yer açmaya karar verdi. Yolunuza devap edip ceylanların önünden geçiyorsunuz ve yamaçtaki kayalıklara varıyorsunuz. Burada eskiden küçük maymunlar yaşardı. Geçen yıl 2 milyon yakına bir masrafla iyice elden geçirildi, Wilhelma'ya yeni gelen kar leoparları Kailash'la Ladakh buraya yerleşti. Geçen nisanda bu çiftin ikizleri dünyaya geldi. İki aydır her gün mağaralarını terk edip annelerinin gözü altında Moğolistan veya Çin'in 6 bin metrelik dağlarını anımsatmaya çalışan kayalıklarda hoplayıp zıplıyorlar. Resmi açıklamalara göre günümüzde dünyada 4 bin kar leopardı kalmış!

Goriller çimenlere uzanmış uyukluyor
Yolunuza devam ettiniz mi Wilhelma'nın bir başka doruk 'yerleşimi' olan, bonobalarla gorillerin keyif sürdüğü modern, tamamen camdan Maymunlar Evi'ne varıyorsunuz. Stuttgart'ın Wilhelma hayvanat bahçesi Avrupa'nın tek goril yetiştirme merkezi. Bonobolarla goriller 2300 metrekare büyüklüğünde alanda tabii birbirlerinden ayrı yaşıyorlar. Eskisinden çok daha büyük bir alana 2013 yılında 22 milyon Avro'ya inşa ediilen bu yepyeni yapıyla Wilhelma bir dönüm noktasına imza atmış. Maymunların geleceğe dönük yeni bahçeli 'villası' lüks, aydınlık ve de ferah. Burada yaşayan 25 goril ve 16 bonobo oturdukları, yattıkları veya oynaştıkları yerden dışardaki güzel doğayı seyrediyor, günün belli saatlerinde parkı andıran geniş bahçeye çıkıyorlar. 1500 metrekarelik dış yeşil alanda on beş metre yüksekliğindeki değişik ağaçlar, çimenler ve bir derecik onları bekliyor. Goriller tembel tembel çimenlere uzanmış uyuklarken ayrı bölümdeki bonobolar yükseklere tırmanıyor, insanın yüreğini ağzına getiren değişik jimnastik hareketleri yapıyor, metrelerce yukardaki hamaklara kurulup çevreyi seyrediyorlar.

Hayvanat bahçesinde kısa süre önce yapılan değişikliklerle bizonlar, yaban domuzları, Mezopotamya alageyikleri, Tibet öküzleri, eşekler ve develer bir araya getirilmiş. Hepsi de kendi halinde, sakin, kimseye zararı olmayan hayvanlar. İçlerinde beni en çok ilgilendirenler develer! Sadık ve alçak gönüllü, sıcak çöllerde güç koşullara karşın sabırlı, günlerce aç-susuz uzun yollar kateden deve kendine kötülük yapanı da hiç unutmaz. Almanya'nın kimi yörelerinde deve çiftlikleri var. Bunlardan biri de Stuttgart yakınlarındaki Nagold'da. Sütünden kremler, sabunlar, banyo losyonları yapıyorlar. Çiftlik sahibi: “Deve iyi niyetli gibi görünür, fakat istedi mi de kafasına eseni yapar," diyor. "O köpekten çok kediye benzer." Deve olmasaydı acaba Arap insanı ucsuz bucaksız çöllerde binlerce yıl ne yapardı? Türkiye'de 1935 yılında 120 bin deve varken, günümüzde bu sayı 1500'e düşmüş. Acaba ülkemizde develer niçin azaldı?
mail@ahmet-arpad.de