3 Mart 2019

Kıraathaneler ve kültür...

CUMHURİYET, 3 Mart 2019
STUTTGART
AHMET ARPAD

    Kahvenin ne olduğunu Avrupalı bizden öğrendi! Avrupalı Türklerin getirip Viyana'nın kapısına bıraktığı kahveyi bir süre sonra güzel döşeli kahvehanelerde, daha doğrusu kıraathanelerde içmeye başladı. Gelenler masalarda duran gazete, dergi ve kitapları okudular, politikadan, günlük yaşamdan ve edebiyattan söz ettiler. Bu yüzyıllar boyu böyle sürdü gitti. Günümüzde Budapeşte, Viyana ve Prag'a uğrayanlar, eski monarşinin bu merkezlerinde kıraathanelerin eskisi gibi hâlâ yaşadığını görecektir. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları bugün de sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada alıyor. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup, iş görüşmeleri yapıyorlar, kitap okuyorlar, mektup yazıyorlar. Yan salonlarda bilardo oynanıyor. Budapeşte'de Gerbaud, Café Centrale, Café Müvész, Book Café, Café New York, Viyana'da Café Mozart, Dehmel, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur.

    Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan Moldau kenti Prag'da yaptığınız bir gezintide kıraathanelerin düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz. Hele Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşıyorsunuz. Gözleriniz Franz Kafka'yı, Max Brod'u, Egon Kisch'i, Franz Werfel'i arıyor. Orta Avrupa'nın iki savaş arasındaki bu ünlü edebiyatçıları, sanki o anda kapıdan içeri girecekler... Filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali vakti yerinde hanımların da uğradığı Viyana kıraathanelerinde Arthur Schnitzler, Stefan Zweig, Franz Werfel, Peter Altenberg günlerinin önemli bölümünü geçirirdi.

    Özgür düşüncenin kaynağı
    Eski İstanbul'da Tanzimat döneminde açılan kıraathaneler (okuma yerleri) yüzyıla yakın bir süre kent aydınları için kaçınılmaz bir buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın ve Babıâli'nin kıraathanelerinde geçirirlerdi. Tepebaşı'na damgasını vuran Kanuniesasi Kıraathanesi ile özellikle 1930'lu, 1940'lı yıllarda İstanbul'un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi'ndeki Meserret Kıraathanesi geçen yüzyılın sonlarına kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar, gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Ellili yıllardan başlayarak, insanların iskambil oynayıp vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği küçük mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi! Onlar aydınlar için özgür düşüncenin kaynağı idi!

    Viyana kahvehane geleneğinin dünyanın başka hiçbir ülkesinde eşi benzeri yoktur. Burada bir araya gelen insanlar arasında fark gözetilmez. Tek başına biri, düşüncelere dalmış, önündeki fincan acı kahvesini yavaş yavaş yudumlarken, diğeri dostlarıyla sohbet eder, tartışır, bir başkası oturur bir şeyler yazar, kimi de karşısındakiyle iskambil oynar veya bir köşede duran sayısız günlük gazeteyi karıştırır. Stefan Zweig için Viyana'daki gençliğinde saatlerce oturduğu, dostları ile söyleştiği bu mekanlar bir 'okul' olmuştu. „O günlerde gazeteler bizler için pahalıydı, herkes alıp okuyamıyordu", der Zweig. "Polisten çekinen gençler de vardı." Hitler'in 1938'de Avusturya'ya girmesiyle kahvehane kültürü ve edebiyatı geçici olarak sona ermişti. Savaşın ardından tekrar canlandı, çünkü Viyanalı böyle istiyordu!

mail@ahmet-arpad.de

1 Mart 2019

'Ben bildiğimi yaparım'

TOPLUM Gazetesi, Mart 2019
AHMET ARPAD


    İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'ye sığınan Alman profesörlerinden biri de Stuttgartlı mimar Prof. Paul Bonatz idi. Türkiye'ye kaçmasının nedeni Münih tren istasyonu projesini kendi kafasına göre değiştirmek isteyen Hitler'le anlaşmazlığa düşmesiydi. Anıtkabir projesinde uluslararası jürinin başkanlığını yapan Bonatz yaşamını 1954 yılına kadar Türkiye'de sürdürdü, ülkemizde birçok önemli yapı ve projeye imzasını attı. Kent plancısı ve mimarı Bonatz Bina Bilgisi kürsüsünde dersler vermiş, 1946-1954 yılları arasında mimari proje öğretmenliği yapmıştır.

Bonatz adı Almanya'da belki on yıldır dillerden düşmüyor. Onun önemli eserlerinden biri kabul edilen Stuttgart'ın 100 yıllık tarihi tren istasyonunu kısmen yıktılar. Yeni istasyon yeraltına inşa edileceği için Bonatz'ın istasyonu da bir 'shoppıng center' olup, işlevini tamamen yitirecek. Bugünkü 16 peronlu tarihi istasyonda her saat 40 tren durup kalkıyor. Bonatz'ın yapısı bugün bile Almanya'nın en dakik tren istasyonu olarak ünlü! Yerin altına inşa edilecek istasyon ise sadece 8 peronlu! Yer üstündeki raylar kalkınca boşalacak araziye sadece milyonerlerin satın alabileceği kadar pahalı, lüksün lüksü sayısız yapı kondurulup, projenin milyarlık kazanç kaymağını birilerinin yemesi sağlanacak! Projeye karşı çıkan binlerce insan 2009'dan bu yana aralıksız her pazartesi akşamı sokaklarda. Stuttgart parkında, iki yüzün üzerinde tarihi çınar yeraltı istasyonuna yer açmak için birkaç yıl önce yok edildi. Çimenlere oturarak ağaç kesimini engellemek isteyen genç, yaşlı insanları geri tepen binin üzerindeki polisin kaba kuvvet kullanması sonucu 450 kişi yaralanmıştı.

    Kentin altına ve Ulm yönündeki dağlara açılacak toplam 60 kilometrelik tüneller, yöre arazisinin büyük bir bölümü kireçtaşından oluştuğu için suyla karıştığı anda büyük riskler taşıyor. Budapeşte'den sonra Avrupa'nın ikinci büyük kaplıca kenti olan Stuttgart'ta bu projeyle şifalı yeraltı suları da büyük tehlike altında. Bütün bunlar niçin mi yapılmak isteniyor? Bu projeyle Paris-Budapeşte arasında trenlerin daha hızlı çalışacağı söyleniyor. Ancak 10 milyar Avro'luk Stuttgart-Münih bağlantısıyla iki kent arası 35 dakika kısalacakmış! Bugün hızlı trenler bu mesafeyi 2 saat 19 dakikada alıyor. Elimdeki Devlet Demiryolları kaynakları ise 1991 yılında ilk kez sefere konan hızlı ICE trenlerinin Stuttgart'ı Münih'e 2 saat 08 dakikada bağladığını kanıtlıyor. 1991'dan bu yana modernleştirilen super hızlı trenler 28 yıl sonra daha hızlı gideceklerine acaba niçin daha yavaş gidiyor? Nedeni çok basit. Projeye karşı çıkan Almanya tren sürücüleri sendikası yazılı soruma verdiği yanıtta: "Stuttgart-Ulm arasındaki rayların bakımına son on yılda yapılan yatırım hemen hemen sıfır olduğu için hattın büyük bölümünde ağır gitmek zorundayız," açıklamasında bulundu.

    2021‘de gerçekleştirilmesi düşlenen dev proje belki 2025’de bitecek. Bu çılgın demiryolu projesi bu arada insanları politikacılardan iyice soğuttu. Bonatz'ın tarihi istasyonunu kanatsız bir kuşa çevirmekte, çok riskli, altından kalkması gerçekten çok güç bir projeye olmayan milyarları yatırmakta inat edenler kenti ikiye böldü, gruplar oluştu, insanlar politize oldu. Hakkını arayan, kimi şeylerin en son ana kadar kendisinden gizlenerek, ona pek sorulmadan, tepeden inme yapılmasına karşı koyan Stuttgart insanı bir ilki başardı sayılır! Son 4-5 yıldır Almanya’nın değişik yörelerindeki projelerde "Ben bildiğimi yaparım" diyen, şeffalıktan kaçan yönetenlere artık karşı çıkan toplum hareketleri oluşmaya başladı. Bu gelişme Almanya’da politikacıları, proje uzmanlarını, üst düzey devlet memurlarını, idarecileri huzursuzlaştırdı. İlerde bir çok proje vatandaşa sorulmadan, bütün şeffalığı ile masaya yatırılmadan pek gerçekleşmeyecek gibi. Belki böylece bazı yandaşların çıkarı uğruna ortaya atılan ve bu nedenle de halktan gizli tutulan projeler artık ölü doğacak! Seçmen artık kuklalaşmak niyetinde değil. Bu her ülkede gerçekleşebilr, yönetenler uyguladıkları acımasız buldozer politikasının altında kalabilir.

www.ahmet-arpad.de

21 Şubat 2019

Çeviri cephesinden güzel bir anı

21 Şubat 2019
Doğan Hızlan
 
İyi çevirmen Ahmet Arpad, Yüksel Pazarkaya'nın kitabı üzerine yazdığım yazıdan sonra kendisiyle çeviri üzerine yapılmış bir söyleşiden bölümler gönderdi.

Arpad, Anna Seghers'in 'Transit' adlı eserinin aynı adlı çevirisiyle Talat Sait Halman Çeviri Ödülü'nü kazanmıştı.

Gökhan Güvener'in sorularını yanıtlayan Arpad, Alman edebiyatından dilimize yirmiye yakın eser çevirdi. Babası Burhan Arpad da önemli bir gazeteci ve çevirmendi.

Altın Kitaplar Yayınevi'nde çalışırken kitaplar aracılığıyla aramızda bir dostluk kurulmuştu. İyi bir çevirmen olmanın kuralları konusunda Yüksel Pazarakaya ile düşünceleri örtüşüyor. Çevirmen hem özgürdür hem de yazarın anlatımına bağlıdır diyor. Batı ülkelerinde yayıncı-çevirmen ilişkisi daha ciddiye alınıyor. Yabancı dil bilmenin yanında genel kültürün de şart olduğunu ileri sürüyor.

Ahmet Arpad, babası Burhan Arpad'ın Erich Maria Remarque'ın 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok' romanının çevirisini hatırlatarak yazar-çevirmen ilişkisi üzerine ilginç bir anekdotu hatırlatıyor.

Bu arada 20'nci yüzyılın Alman dilinde yazılmış en başarılı eseri kabul edilen 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'un yazılışının üzerinden tam 90 yıl geçmiş.

'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok' romanı 31 Ocak 1929'da yayımlandı. 1930 yılında Amerika'da beyazperdeye uyarlanan, elli dile çevrilen, yirmi milyon baskı yapan bu roman geçen yüzyılın ilk ve en başarılı savaş karşıtı eseri olarak kabul edildi. Remarque bu eseriyle Birinci Dünya Savaşı'nın yaralarını on yıl sonra bile bir türlü saramamış Weimar Cumhuriyeti insanlarını yüreğinden vurmuştu. Okurları savaş yüzünden travma geçirmiş, ruhsal dengesini yitirmiş, çökmüş bireylerdi. Remarque da onlardan biriydi. 19 yaşında cepheye sürülmüş, ağır yaralı olarak bir yılını askeri hastanelerin koğuşlarında geçirmişti. Remarque, 20'nci yüzyıl Alman edebiyatında hiçbir yazarın ulaşamadığı büyük bir ün bırakarak 1970 yılının eylül ayında İsviçre'de bir hastanede öldüğünde yetmiş iki yaşındaydı.

BAKIN BANA İSTANBUL'DAN NE GETİRDİ

BURHAN Arpad, ziyaret ettiği ünlü yazarla tanışmasını ve kendisini nasıl karşıladığını şöyle anlatıyor:

"Erich Maria Remarque ayağa kalktı, elindeki içki şişesini lokantada oturanlara göstererek seslendi: 'Bakın, çevirmenim Burhan Arpad bana ne getirdi İstanbul'dan!' Yıl 1956, bir ağustos akşamı, İtalyan İsviçresi, Lago Maggiore kıyısında Porto Ronco. Locanda Miller'in masaları dolu. 20. yüzyılın en ünlü yazarlarından biri kabul edilen Remarque'ı‚ Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok çevirisiyle Türk okuruna tanıtmış ve ardından onun en önemli eserlerini dilimize kazandırmıştım. Porto Ronco'daki akşam yemeği buluşmamıza eli boş gelmemiştim. Değişik içkileri sevdiğini bildiğim yazara İstanbul'dan bir şişe Yeni Rakı'yla bir kutu Sipahi Ocağı getirmiştim. Lago Maggiore'nin büyülü akşamındaki uzun sohbetimizde Remarque ilk tiyatro yapıtı 'Son Durak'ın birkaç hafta sonra Berlin Renaissance Theater'de oynanacağını söyledi. Konudan konuya atladık. Türkiye'deki telif haklarından, edebi çevirinin güçlüğünden, yazarla çeviren arasında bir düşün ve görüş beraberliği zorunluluğundan söz ettik. Remarque, kalın ve sıcak bir sesle, kendine güvenerek konuşuyordu. Garsonun getirdiği birayı içerken, villasında buluşamadığımız için özür diledi: 'Dün gece ve bugün bu saate kadar yeni romanımın (Kara Anıt) son düzeltmelerini yaptım' dedi. Konuşma dönüp dolaştı yine çeviriye geldi. Remarque: 'Edebi eser çevirmenin büyük bir gelir sağlamadığını yakından bilirim' diye konuştu. 'Bunun daha çok manevi yanı olduğu su götürmez. Ben, eserlerimi elle yazar ve sonradan sekreterime dikte ederim. Bu iş için sekreterime ödediğim para, aynı romanın İsviçreli çevirmeninin aldığından çoktur'. Konudan konuya atladık. Gölün gri lacivert sularına ay ışığı vurmuştu. Zaman çabuk geçmişti. Saatlerimize baktık. Ben son trene yetişecektim. Remarque: 'Burhan Arpad'a en iyi dileklerimle' diye imzaladığı 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok' romanının eski bir baskısını uzatırken gri mavi gözleri ışıldıyordu. El sıkıştık. 'Belki önümüzdeki yıl Türkiye'ye gelirim!' dedi. Sonra cebinden çıkardığı 'Sipahi Ocağı' kutusunu açıp içinden bir sigara aldı, yaktı ve az ötede oturan tanışlarının masasına doğru yürüdü."

ÇEVİRİNİN önemine önemli bir çevirmenin anısı aracılığı ile bir kez daha değinmek istedim. Hem de edebiyat tarihinin en önemli romanlarından birinin, 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'un yayınlanışının 90'ıncı yılını hatırlatarak.  

10 Şubat 2019

'İmparatorluk Vatandaşları'

CUMHURİYET, 10 Şubat 2019
STUTTGART
AHMET ARPAD

Almanya'da sürekli ilginç şeyler yaşanıyor! Medya hep okunacak haberlerle dolu. Canınız hiç sıkılmıyor! Son ayların ilginç haberlerinden biri de 2017'de ortaya çıkarılan, sayılarının 19 bine ulaştığını yıl sonunda Almanya Anayasayı Koruma Teşkilatı'nın açıkladığı, ne oldukları doğru dürüst bilinmeyen, başka bir Avrupa ülkesinde rastlanmayan, kendilerine 'İmparatorluk Vatandaşı' diyen insanlar!

Evleri silah deposu
Ülkenin bütün eyaletlerine dağılmış bu insanlar topraklarında yaşadıkları Federal Almanya Cumhuriyeti'ni tanımıyorlar. Onlar 100 yıl önce sona ermiş olan Alman İmparatorluğu'nun resmen hâlâ yaşadığına inanıyor, geçmişteki düzeni düşlüyor ve ülkede geçerli demokratik anayasal düzeni toptan reddediyorlar. Bu 'vatandaşlar', ülküleriyle aşırı sağcılara çok yakınlar, ceplerinde kendi yaptıkları ortak kimlikleri taşıyorlar. Federal İçişleri Bakanlığı'nın açıklamalarına göre her zaman şiddete hazırlar. Yönetenlerin ve toplumun kendilerini ezdiğini iddia ediyorlar. Düşsel dünyaları komplo teorileriyle dolu. Bu nedenle olacak yaklaşık bininin evi silah deposunu andırıyor! 19 bin 'İmparatorluk vatandaşı'nın 4 bini Bavyera'da, 3 bini de Baden-Württemberg eyaletinde yaşıyor. Fürth'te bir polisi öldüren "vatandaş"ın 2018'de ömürboyu hapise mahkum edilmesinin ardından Bavyera İçişleri Bakanı Hermann yaptığı açıklamada: "Bunlar deli filan değil", demişti. "İçlerinde Almanya İçin Alternatif Partisi'ne (AfD) yakınlık duyanlar var.

Çoğunun elli yaşının üzerinde erkekler olması ilginç! Son resmi açıklamalara göre bunlar geçmişlerinde büyük düş kırıkları yaşadıkları için radikalleşen, toplumdan ve devletten nefret eden insanlar. Aşırı sağcılarda olduğu gibi 'İmparatorluk vatandaşları'nın da dörtte üçü erkeklerden oluşuyor. Her kente yayılmış bir tarikatı andırıyorlar. İçlerine bir giren kendini bir daha kurtaramıyor. Çoğunluğu borç içinde, zar zor geçiniyor, kaba güce çok yatkınlar. Araları en çok polislerle ve devlet dairelerindeki memurlarla açık! Özellikle Baden-Württemberg ve Bavyera eyaletlerinde son yıllarda silahlı çatışmalara giriştiler.

'İmparatorluk vatandaşları'ndan biri de Amasya doğumlu Mustafa Selim Sürmeli! Haklı olduğu bir dava sonucunda hakkını alamadığına inanan Sürmeli uzun yıllardır Alman yargısının ona komplo yaptığına inanıyor. Bu inancı her geçen yıl artınca sonunda 'İmparatorluk vatandaşları'na katılmış! Kendisi gibilerin haklarını korumak amacıyla son yıllarda değişik kuruluşları yaşama geçiren Sürmeli İnsanlar Hakları Yüksek Komiseri kimliğini (!) taşıyor, Federal Office for the Protection of the Constitution of Germany" ve "Milletlerarası İnsan Hakları Merkezi Vakıf Heyeti" üyesi, ayrıca "Avrupalı Vatandaşlar Merkezi" ve resmi makamların etkili çalışmasını kontrol eden bir komisyonun da başkanı! Ona göre Federal Almanya Cumhuriyeti bir sermaye şirketi! Yürütme ve yasama bu şirketin gerçek görevi! Mustafa Selim Sürmeli bir video açıklamasında: "Bugüne kadar gelmiş geçmiş en büyük demokrat Adolf Hitler'di!" diyor.

"Uzun süre önemsemedik"
Baden–Württemberg Eyaleti Anayasayı Koruma Örgütü şefi Beate Bube yıl sonunda Stuttgart'ta yaptığı basın toplantısında itiraf etti: "Onları uzun süre fark edemedik, önemsemedik, geç kaldık". Şimdi özel bir bölüm yaşama geçirildi, uzmanlara görev verildi. Bakalım "vatandaşlarla" nasıl savaşacaklar, nereye kadar başarılı olacaklar! Ne de olsa sayıları gidgide artıyor. Geçen yıl Stuttgart'taki ABD askeri üssü Patch-Barrack'ın kapısına gelen ve kendilerini "İmparatorluğun" en yüksek yetkilisi ve bakanları olarak tanıtan üç kişi general Neil A. Corson'la görüşmek istemişti. General onları kabul etmeyince de, ellerindeki bildiriyi kapıya bırakmışlardı. Bildiride ABD askerlerinin 'İmparatorluk toprakları'nda koşunlanmasına karşı çıktıkları yazıyordu. Alman Televizyonu ARD geçen yıl Tatort polisiye dizisinde "Özgür Ülke" adını verdiği bir filmle bu konuya el atmıştı.

Yazgıları onları toplumdan koparmış, toplum onları bir daha içine kabul etmemiş. Onlar kendilerine yeni bir yol, yeni bir yuva aramış, fakat bulamadığı için de ümidini çoktan yitirmiş, çırpınan insanlar... Ortak istekleri Alman  İmparatorluğu'nun geri gelmesi. Resmi makamlar birkaç yıl öncesine kadar: "Bunlar silah çılgını, sürekli dırdırı seven zırpırlar", dedikleri 'İmparatorluk vatandaşları'nın gerçekte aşırı sağcı, Yahudilik ve İslam düşmanı, demokrasi ve uyum karşıtı, hiç kimseye güvenmeyen kavgacı kişiler olduğunun farkına daha yeni varmaya başladılar.

9 Şubat 2019

Erich Maria Remarque - "Barış Savaşçısı"



Eleştirel Kültür, 9 Şubat 2019

Ahmet Arpad  


1933'te Almanya'da yönetime el koyan Naziler ise halkın bu gibi aydınlatıcı romanları okumasına karşıydı. 10 Mayıs 1933 günü Berlin Üniversitesi önündeki alanda Nazilerin ateşe attığı binlerce kitap arasında Remarque'ın, ''Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'' ve ''Dönüş Yolu'' romanları da vardı
 

Bundan 90 yıl önce, 31 Ocak 1929 tarihinde ilk kez basılan "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" romanı 20. yüzyılın Alman dilinde yazılmış en başarılı eseridir

"Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" romanı bundan 90 yıl önce 31 Ocak 1929'da yayımlandığında; 20. yüzyılın Almanca yazılmış en başarılı eseri olacağını ne yazarı Erich Maria Remarque ne de yayıncısı Berlinli Ullstein şirketler grubunun Propylaen Yayınevi düşünden geçirebiliyordu. 1930 yılında Amerika'da beyazperdeye uyarlanan, elli dile çevrilen, yirmi milyon baskı yapan bu roman geçen yüzyılın ilk ve en başarılı savaş karşıtı eseridir. "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" (*) ilk altı ayda yarım milyon satar. Piyasaya verilmesinden on iki ay sonra tirajı bir milyona ulaşır.

Remarque bu eseriyle Birinci Dünya Savaşı'nın yaralarını on yıl sonra bile bir türlü saramamış Weimar Cumhuriyeti insanlarını yüreğinden vurmuştu. Okurları savaş yüzünden tramva geçirmiş, ruhsal dengesini yitirmiş, çökmüş bireylerdi. Remarque da onlardan biriydi. 19 yaşında cepheye sürülmüş, ağır yaralı olarak bir yılını askeri hastanelerin koğuşlarında geçirmişti. "Ben bu eserimle şikâyet etmekten çok, savaşta bir neslin yitirilmiş olduğuna toplumun dikkatini çekmek istiyorum" diyen Remarque'ın anlattıkları gerçektir, kendinin ve cephe arkadaşlarının yaşadıklarına dayanır. Carl Zuckmayer: "Bu roman Bilinmeyen Asker'e dikilmiş bir anıttır" der. "Remarque'ın eseri yaşamlarını yitirmiş yüz binlerce genç askerin kalıtıdır. Onu milyonlar okuyacaktır." 20. yüzyılın ilk yarısında toplumsal eleştiri içeren romanlarıyla ünlenen yazar Leonhard Frank'ın şu sözleri de önemlidir: "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok gibi bir eser ancak yüzyılda bir yazılır!" Erich Maria Remarque ünlü eseri üzerine şöyle demişti: "O çağının bir belgesidir. İzlenimlerimden ortaya çıkmış, tecrübelerimle biçimlenmiş kişisel bir sorumluluk belgesi."

1933'te Almanya'da yönetime el koyan Naziler ise halkın bu gibi aydınlatıcı romanları okumasına karşıydı. 10 Mayıs 1933 günü Berlin Üniversitesi önündeki alanda Nazilerin ateşe attığı binlerce kitap arasında Remarque'ın, "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" ve "Dönüş Yolu" romanları da vardı. Remarque, Alman vatandaşlığında çıkarıldı. 1933'lerin kahverengi gömlekli iktidarı onu ve romanlarını kendilerine engel görmeye başlamıştı; çünkü genç yaşta ünlenen yazar, yüzyıllardır Germen efsaneleri ve masalımsı yiğitlik örnekleriyle yetiştirilmiş sıradan Alman halkına savaşın yersizliğini, kötülüklerini herkesin anlayacağı apaçık gerçekler olarak haykırıyordu. Eserlerine edebiyatçılar ve büyük eleştirmenler dudak bükseler de, insanlar Remarque'ı okuyor ve savaşın ne olduğunu, savaştan kimlerin yararlandığını anlamaya başlıyordu.

Remaque ülkesini terk etti ve otuz yıla yakın bir süre de Almanya'ya dönmedi. İtalyan İsviçresi'nin Laggo Maggiore kıyısındaki Porto Ronco'da 1929 yılında satın aldığı villasına yerleşti. Üçüncü romanı, "Hayat Kıvılcımı" 1938'de Hollanda'da basıldı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika'ya yerleşti ve Avrupa'ya tekrar barış gelene kadar da orada kaldı. 1947'de Amerika Birleşik Devletleri yurttaşı oldu. 1941'de İsveç'te yayımlanan dördüncü romanı "İnsanları Seveceksin" savaş nedeniyle Almanya'dan ayrılmak zorunda kalan on binlerce insanın yazgısını anlatır, onların yürekler acısı durumlarını yepyeni bir Remarque anlatımı ve roman tekniğiye ele alır.

"Eski pislikler örtmekle yok edilmez..."
Erich Maria Remarque 1939'da Birleşik Amerika'ya gittikten sonra yarattıklarıyla "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok"u aşmasını başarmıştır. Hemingway'in etkisinde kalarak, roman yazarlığı tekniğini geliştirmiştir. Ancak o edebiyat tarihçileri ve büyük okur yığınları için her zaman "Batı Cephesi"nin yazarı olarak kalmıştır. İlginçtir, Alman edebiyat çevreleri Remarque'ın romanlarına çoğu kez mesafeli durmuş, hatta onları küçümsemiştir. Onu büyük bir Alman edebiyatçısı olarak övenler daha çok yabancı edebiyat eleştirmenleridir. Ünlü yazarın: "Ülkemiz yazarları eserlerinde bir düşün uğrunda açıkça yan tutabilmek için gerekli yüreklilikten yoksunlar" sözleri üzerinde durulması gereken bir görüştür. "Okurların, basının ya da iş başındakilerin hoşuna gitmemekten, sevilmemekten korkuyorlar. Bundan yanlış bir tutum olamaz" görüşünü ileri süren ünlü yazar ilerde savaş sonrası Almanyası'ndan şöyle söz etmiştir: "Kaygılıyım. Eski Nazi ruhuna şurada burada tek tük de olsa rastlanıyor. Uyanık olmak, dikkatle izlemek gerekiyor." Remarque'a göre genç neslin de ana babalarının bir zamanlar ne suçlar işlediğini çok iyi öğrenmesi gerekir. "Bugün ülkede iktisat, politika ve hukuk alanlarında önemli yerlerde eski Nazilerin görev almasına da aklım ermiyor, beni rahatsız ediyor. Eski pislikler örtmekle yok edilmez."

Remarque'ın amacı, sıradan insanın militaristlerin gerçek yüzünü görmesi ve barışın kutsallığını kavramasıdır. O savaşa karşı sadece kalemiyle savaştı, militarizmi hep eleştirdi, çıkarları adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanları boğazlamasını bütün yürekliliğiyle yerdi. Remarque'a göre insanlar arasında gerçek barış; savaşların her çeşidinin kötülenmesi, savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla yaşanabilir. Remarque sorumluluğunu bilen bir yazar olarak bu görevini hep yerine getirdi. Savaşa karşı savaş açmış dünya yazarları arasında onun hâlâ ayrı bir yeri vardır.

Savaşın dehşetini, beraberinde getirdiği yıkımı, insanoğlunu birbirine nasıl yabancılaştırdığını birinci ağızdan, çarpıcı bir şekilde dile getiren Remarque; savaşla ilgili bildiğimizi sandığımız gerçekleri sorgulamamızı sağlarken edebiyatın ne kadar güçlü ve ölümsüz bir kaynak olabileceğini de bir kez daha kanıtlar.

Remarque, çağdaş Alman edebiyatının en çok okunan, en çok övülen ve en çok hırpalanan yazarıdır. Romanları hem pek çok okunmuş hem de sık sık yasaklanmıştır. 1933-1945 arasında Almanya ve İtalya'da, 1949-1953 arasında Sovyetler Birliği'nde ve tüm sosyalist ülkelerde. Remarque, günümüz Alman romanı üzerine görüşünü açıklarken; "Alman yazarlar eserlerinde bir düşün uğrunda açıkça yan tutabilmek için gerekli yüreklilikten yoksunlar" demiştir. "Bundan yanlış bir tutum olamaz..."

Milliyetçilik yutturmacası Alman faşizmi
Remarque çok sevilmesi gereken bir yazardır! Neden mi? Savaşa karşı sadece kalemiyle ömrü boyunca savaştığı, militarizmin her biçimini eleştirdiği, şu ya da bu çıkarcılar adına kimi politikacıların sinsi planlarla insanların insanları boğazlamasını bütün yürekliliğiyle yerdiği için. Ona göre insanlar arasında gerçek barış, savaşların her çeşidinin kötülenmesi, savaşın insanlık için en büyük yüzkarası olduğunun yığınlara anlatılmasıyla yaşanabilir. Remarque, sorumluluğunu bilen namuslu bir yazar olarak bunu kırk yılı aşkın bir süre yaptı. Savaşa karşı savaş açmış dünya yazarları arasında Erich Maria Remarque'ın ayrı bir yeri vardır. Yazar romanlarında savaşın gerçek yüzünü yalın, süslemesiz bir üslûpla anlatır. Okul sıralarından koparılıp cepheye, korkunç ölümlere itilmiş gencecik insanlar, ilk anların sersemliğinden kısa sürede kurtulunca, acı gerçekleri görürler. Yurt sevgisi, milliyetçilik sözlerinin kışkırtması geçince kısa sürede toparlanırlar, nasıl da aldatılmış olduklarını kavrarlar. Cepheden canını kurtarmış genç askerlerin savaş sonrası durumları daha da acıdır.

Arkasında on bir roman, bir tiyatro oyunu ve 20. yüzyıl Alman edebiyatında hiçbir yazarın ulaşamadığı büyük bir ün bırakarak 1970 yılının Eylül ayında İsviçre'de bir hastanede öldüğünde yetmiş iki yaşındaydı. Eserleriyle kanlı savaşlardan geçinen çirkin politikacılara seslenir, militaristlerin gerçek yüzünü ve barışın kutsallığını insanlar kavrasın, barış dolu bir dünya gerçekleşsin ister. Milliyetçilik yutturmacasıyla maskelenmiş Alman faşizminin iç yüzünü Erich Maria Remarque romanlarında bütün çirkinliğiyle göz önüne sermiştir. Savaş sonrası eleştirmenlerinin hepsi onun "Barış Savaşçısı" olarak nitelemiştir.


(*) 

Burhan Arpad: "Erich Maria Remarque ayağa kalktı, elindeki içki şişesini lokantada oturanlara gösterek seslendi: 'Bakın, çevirmenim Burhan Arpad bana ne getirdi İstanbul'dan!' Yıl 1956, bir ağustos akşamı, İtalyan İsviçresi, Lago Maggiore kıyısında Porto Ronco. Locanda Miller'in masaları dolu. 20. yüzyılın en ünlü yazarlarından biri kabul edilen Remarque'ı‚ Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok çevirisiyle Türk okuruna tanıtmış ve ardından onun en önemli eserlerini dilimize kazandırmıştım. Porto Ronco'daki akşam yemeği buluşmamıza eli boş gelmemiştim. Değişik içkileri sevdiğini bildiğim yazara İstanbul'dan bir şişe Yeni Rakı'yla bir kutu Sipahi Ocağı getirmiştim. Lago Maggiore'nin büyülü akşamındaki uzun sohbetimizde Remarque ilk tiyatro yapıtı 'Son Durak'ın birkaç hafta sonra Berlin Renaissance Theater'de oynanacağını söyledi. Konudan konuya atladık. Türkiye'deki telif haklarından, edebi çevirinin güçlüğünden, yazarla çeviren arasında bir düşün ve görüş beraberliği zorunluluğundan söz ettik. Remarque, kalın ve sıcak bir sesle, kendine güvenerek konuşuyordu. Garsonun getirdiği birayı içerken, villasında buluşamadığımız için özür diledi: 'Dün gece ve bugün bu saate kadar yeni romanımın (Kara Anıt) son düzeltmelerini yaptım', dedi. Konuşma dönüp dolaştı yine çeviriye geldi. Remarque: 'Edebi eser çevirmenin büyük bir gelir sağlamadığını yakından bilirim' diye konuştu. 'Bunun daha çok manevi yanı olduğu su götürmez. Ben, eserlerimi elle yazar ve sonradan sekreterime dikte ederim. Bu iş için sekreterime ödediğim para, aynı romanın İsviçreli çevirmeninin aldığından çoktur.' Konudan konuya atladık. Gölün gri lacivert sularına ay ışığı vurmuştu. Zaman çabuk geçmişti. Saatlerimize baktık. Ben son trene yetişecektim. Remarque: 'Burhan Arpad'a en iyi dileklerimle' diye imzaladığı 'Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok' romanının eski bir baskısını uzatırken gri mavi gözleri ışıldıyordu. El sıkıştık. 'Belki önümüzdeki yıl Türkiyeye gelirim!' dedi. Sonra cebinden çıkardığı 'Sipahi Ocağı' kutusunu açıp içinden bir sigara aldı, yaktı ve az ötede oturan tanışlarının masasına doğru yürüdü."
(Burhan Arpad'ın 'Remarque' adlı kitabından bir alıntı)

25 Ocak 2019

Zweig'ın kenti Salzburg'da bir kış akşamı

ekdergi.com, 25 Ocak 2019
 
Stefan Zweig'ın yaklaşık 20 yıl yaşadığı kenttir de Salzburg. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar onun en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı Friderike ile evli olduğu yıllarda satın almıştı.
 

Ahmet Arpad

Salzburg düşle gerçek karışımı bir kent, görüntüsüyle siz günün her saatinde büyülüyor. Stefan Zweig Salzach kıyısında en verimli ve en mutlu yıllarını geçirmişti.

Irmağa uzanan loş ve dar sokakların arnavutkaldırımı taşlarında ayak sesleri... Kürk mantolarına, lodenlerine bürünmüş insanlar lokantalara, tiyatrolara gidiyor. Mozart'ın, Zweig'ın, Bernhard'ın, Handke'nin kenti Salzburg'da akşam oluyor. Tarihi yapılar arasındaki daracık ortaçağ sokakları ışıl ışıl, vitrinler rengârenk. Alanlar, tarihi yapıların altındaki geçitler, dar sokaklar insan dolu. Bu şirin Salzach kentini hiç boş göremezsiniz. Doğanın güzelliği ile sanat eserleri, dik, kayalıklı yamaçlarla yeşil düzlükler bir arada uzanıyor. Alpler'in en son eteklerine sıkışmış ovada bazen yeşil, bazen sarı gri, fakat hep köpüklü ve çağıltılı akan Salzach'ın kıyılarında yükselen küf yeşili kubbelerde, kıpkırmızı kiremitli sivri damların gün batışının son kızılı. Şirin kent renk değiştiriyor. Dizi dizi kestane ağaçlarının altına gizlenmiş kanepelerde oturanlar karşılarındaki kentle sahne karışımı bu çarpıcı görüntüye dalıyorlar. Birden karanlık iniyor tarihi kente, yüce katedralin çanları çalıyor, karanlıkta yayılıyor alanlarda, yankılanıyor tepelerde, kayalıklarda, Salzach kıyılarında...

Düşle gerçek karışımı, görüntüsüyle siz günün her saatinde büyüleyen Salzburg dünyaca ününü sadece güzelliğine borçlu değil. Bu kent Mozart'ın doğum yeridir. Getreidegasse'deki evini her yıl yüz binler ziyaret ediyor. 1920'de kurucuları, Yahudi asıllı Max Reinhardt, Viyanalı yazar Hugo von Hofmannstahl ve besteci Richard Strauss olan on binlerin aktığı Salzburg Festivali her yıl temmuz-ağustos aylarında düzenleniyor. Büyük katedralin önünde sahnelenen "Jedermann" oyunu ile açılıyor festival. 1938-1944 arasında Hitler bu festivali, Nazi propagandası amaçlı da olsa, devam ettirmişti. Tabii Max Reinhardt'sız ve Jedermann'sız...

Salzburg yıllarında doruğa tırmanmıştı

Stefan Zweig'ın yaklaşık 20 yıl yaşadığı kenttir de Salzburg. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar onun en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı Friderike ile evli olduğu yıllarda satın almıştı. Salzburg'da geçirdiği yıllardır Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandıran. En güzel eserlerini, kente ve ırmağa yukardan bakan o iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villasında yazmıştı. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurmuş, onları sık sık Salzburg'da konuk etmişti. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hoffmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Vallery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini, Richard Strauss'la villasında saatler, günler geçirmişti... "Sanatla mutlu doğanın karşılıklı yükseldiği o günler ne zengin, ne renkliydi!" diye anlatır, ölümünden kısa süre önce yazdığı en ünlü eseri "Dünün Dünyas"nda (Türkçesi: Burhan Arpad) Salzburg yıllarını. "Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra o küçük kentin kasvetli manzarasını anımsayıp damından yağmur suları akan evimizde soğuktan titreştiğimizi düşündükçe, bu barış yıllarının değerini daha iyi kavrıyorum. Dünyaya ve insanlara inanmamıza izin vardı o yıllarda. Fakat sonra hemen karşımızda, Berchtesgaden dağında oturan bir adamın (!) bütün bunları tuzla buz edebileceğini hiç düşünmemiştik..."

Yazar olarak özgürlüğüne düşkündü

Yirminci yüzyılın bu namuslu, insancıl ve iyi yürekli aydın yazarı ölümünden şimdiye hiç yitirmedi güncelliğini. "İnsanların, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini yaşamım boyunca hep hedefledim" diyen Stefan Zweig bir huzursuzluğun diğerini takip ettiği günümüzde düşünceleriyle her zamankinden daha çok geçerli! Her şeye hümanizmin penceresinden bakan Stefan Zweig yazar olarak özgürlüğüne düşkündü. Avrupalı Zweig bir Avusturyalı idi. O, modern dünya vatandaşıydı. Politikacılara karşı eserleriyle düşün savaşı vermiş, kitapları yakılmış gerçek bir aydındı! Kültür aracılığı ile daha iyi bir dünyayı yaratacağına inanmış tam bir düşünürdü. İnsancıldı, savaş karşıtıydı. Bu uğurda savaşım verdi ömrü boyunca. Dünyaca ünlü bu aydın hümanistin Hitler rejiminin dayanılmaz baskıları altında ruhsal çöküntüye uğraması çok trajiktir. Nazi faşizminin özgür düşünceyi yok etme girişimleri Zweig'ları ölüme sürüklemişti! Ünlü "Berlin-Aleksander Meydanı" romanının yazarı Alfred Döblin'in o yıllarda söylediği: "Özgür düşünceye engel olamazsınız, o kuş gibidir, her yere uçar" sözleri ne yazık ki günümüzde hâlâ geçerli. Stefan Zweig üzerindeki bütün baskılara karşın yazdı durdu, son gününe kadar. Ve yazdıkları günümüzde de hep güncel!

Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden, pastanelerden ışık sızıyor. Tarihi binaların altındaki dar pasajların birbirine bağladığı sokaklar ıssız. Dükkânlar çoktan kapanmış, Cafè Tomaselli'de, Cafè Bazar'da, Schatz'da, Demel'de, Fürst'te müşteriler azalmış. Beyaz önlüklü şirin kızlar keyifle masaları siliyor, iskemleleri topluyor. Otel Sacher'in terasından karşı tepeler, ışıklar içinde orta çağ kalesi Hohensalzburg...

18 Ocak 2019

Yabancı düşmanlığının altında ezilen uyum

POLİTEKNİK, Ocak 2019
AHMET ARPAD

Leipzig Üniversitesi'nin 7 Kasım 2018 tarihinde açıkladığı bir araştırmaya göre Almanya'nın doğusunda insanların yaklaşık %50'si, batısında da %30'u ırkçı görüşlere sahip. Aynı araştırma yabancı düşmanlığının da son yıllarda hızla artmış olduğunu yazıyor. Batıda insanların %24'ü, tek-tük yabancının yaşadığı doğuda ise %31'i yabancı düşmanı! Ülkenin batısında insanların %44'ü, doğusunda %50'si müslümanlara uzak duruyor. DIE WELT gazetesinin Ocak 2018'de sunduğu iki araştırmanın sonuçları da ürkütücüydü. Almanlar demokratik sisteme giderek daha az güveniyorlar. Çoğulculuk karşıtları ülkenin doğusunda %60'a yaklaşıyor.

2008 yılında zamanın Cumhurbaşkanı Horst Köhler, Berlin'de çoğunlukla yabancı çocukların devam ettiği Kepler okulunda yaptığı konuşmayla politikacıları suçlamıştı: "Almanya'daki eğitim utanç verici... İnsanların yeterli eğitim almadığı ülkelerde demokrasi işlemez... Devlet düzenimizin gelecekte de güçlü olması ancak eğitim sistemimizin düzelmesi ile mümkündür..." Cumhurbaşkanı Köhler konuşmasını Kennedy'nin: "Dünyada eğitimden pahalı tek şey eğitimsizliktir!" sözleri ile bitirmişti. Yetersiz eğitim bütün eyaletlere yayılırken öğretmen açığı günümüzde son 40 yılın en doruk noktasında. İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) verilerine göre harcamalarının sadece yüzde 10'unu eğitime ayıran Almanya, Batı ülkeleri arasında sonlarda! Almanya Öğretmenler Birliği dikkati çekiyor: "Ülkeye 10 bin öğretmen daha gerekli... Okullarda her hafta 1 milyon saat ders boş geçiyor." Zenginle yoksul arasındaki mesafenin giderek büyüdüğü ülkede en büyük zararı, aralarında bizim insanlarımızın da bulunduğu, fakirleşen sınıfın yetersiz eğitim alan çocuk ve gençleri görüyor. Orta sınıf eriyor, eğitim giderek geriliyor, insanlar evlilikten kaçındığından doğumlar da giderek azalıyor, toplum küçülüyor. Geleceğine artık pek umutla bakmayan insanlar toplumu bencilleşiyor, bireyler her geçen gün daha çok "adalar" oluşturuyor. Alman toplumu gittikçe hızla değişimler yaşıyor.

Evet, Almanya'da her şey uzaktan görüldüğü gibi öyle pek tozpembe değil. Bundan 28 yıl önce doğusundaki "hasta" Almanya ile birleşmesinin ülke toplumuna hiçbir yararı olmadı. Ülkenin sorunları şu sıralar çok karmaşık, iç içe geçmiş. Tam bir arapsaçı. Bu arada kaybeden sadece Almanlar olmuyor, yabancılar da okkanın atına giriyor. Böyle bir ortamda "Yabancılar topluma uyum sağlamıyor" diyenler, ne yazık ki gözlerini kapatıyor, uyumun "tek yönlü bir cadde" olmadığı gerçeğini hasıraltı ediyor... Thilo Sarrazin bir milyon satan, Türkleri eleştiren "Almanya Kendini Yok Ediyor" adlı kitabıyla zengin oldu. Onun dayanıksız görüşlerini kamuoyu araştırmalarına göre Almanların çoğunluğu da onaylıyor.

"Almanlar Türklere adaletli davranmalıdır. Almanların Türklere yaptığı korkunç ve fanatik bir yabancı düşmanlığıdır. Hatta faşizm ve ırkçılıktır..." Ocak 2009'da yitirdiğimiz ünlü yazar Johannes Mario Simmel bu sözleri daha 1983 yılında söylemişti. Aradan geçen yıllarda yabancı düşmanlığı azalacağına arttı. NPD, NSU, HoGeSa, Pegida, AfD başarıya koştu! Aşırı sağcılar Almanya'da gittikçe daha çok saldırgan olurken, politikacılar karşılarında yetersiz kalmayı sürdürüyor. Daha 2001'de Avrupa Komisyonu: "Ülkedeki yabancı düşmanlığı, ırkçılık, antisemitist düşünce ve hoşgörmezlik önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" sözleriyle Almanya'nın dikkatini çekmişti. Ancak o günlerdeki sosyal demokrat İçişleri Bakanı Otto Schilly'nin: "En iyi uyum asimilasyondur!" açıklaması bütün ümitleri suya düşürmüştü. Mölln (1992) ve Solingen‘de (1993) Türkleri evlerinde yakarak başlatılan yabancı düşmanlığı kısa sürede sonra ereceğine NSU‘nun 2000-2010 yılları arasında sekiz Türk'ü öldürmesiyle büyüdü, gelişti, nedense bir türlü önlenemedi, sonunda da bugünkü ‘canavar‘ oldu!

Toplumsal sorunların sürekli arttığı, günlük yaşamın zorlaştığı ülkede gittikçe daha çok insan artık yalnız, fakir, ümitsiz. Almanlar kendilerinin ve ülkenin geleceğinden korkuyor. Milli gelirin %50‘sine nüfusun %10‘nun sahip olduğu artık bilinen bir acı gerçek. Resmi verilere göre Almanya'da 6 milyon çocuk ve genç fakir ailelerde yaşıyor. Bu sayı son on yılda ikiye katlanmış! Ekonomisi güçlü Almanya "aile ve eğitim fakiri" listesinde birinci sırada. Düsseldorf'taki Katolik Gençlik Sosyal Hizmetleri adlı kuruluşun hazırladığı "Almanya'da gençler arasında fakirlik" başlıklı geniş rapora (2011) göre yoksulluk sınırında yaşayan 18 yaşından büyük gençlerden %39‘nun hiçbir okuldan diploması yok! Almanya‘nın geleceği olan çocuklar giderek daha genç yaşta "kötü yola" düşüyor. On iki, on üç yaşında sigaraya, içkiye başlayanların, kaba kuvvete başvuranların, polisiye olaylara karışanların – içlerinde bizim gençler de var – sayısı hızla artıyor. Aşırı sağcıların güçlendiği ülkede günlük yaşamın sürekli ağırlaşan koşulları altında ezilen ana babalar "eve nasıl ekmek getireceğim" diye çırpınırken çocuklarının terbiyesine ve eğitimine pek zaman ayıramıyor. Almanya Türkleri‘nin %30'u fakirlik sınırının altında (DIE WELT, 3 Mayıs 2016) yaşamaya çalışıyor.

Dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olan Almanya'da devletin kasasına giren vergiler rekor düzeydeyken niçin fakirle zengin arasındaki makas gittikçe açılıyor, Goethe'nin, Schiller'in ülkesinde eğitim geriliyor, yönetenlerden memnun olmayan insanlar halkçı partilere sırtlarını dönüp aşırı sağcıların kucağına oturuyor, demokratik düzen sarsıntı geçiriyor, 50-60 yıldır birlikte yaşadıkları yabancı kökenlilere birden düşman kesiliyor? 1990 yılını sınır kabul edersek, ondan önceki 30 yılda ülke uyum sorunu yaşamamışken, bu sorunu niçin son 30 yılda yaşıyor ve bir türlü altından kalkamıyor?

Almanya'da siyasal İslam büyüp gelişirken en büyük dostlarından biri kiliseler olmuştu. Daha 1970'li yılların başında, "Müslüman öğrencilerin Almanya'ya uyumunu kolaylaştıracak!" görüşünden yola çıkan kiliseler okullarda İslam din dersi projelerini desteklediler. "Ülkemizde din özgürlüğü vardır, onlara karışamayız" diyen her renkten politikacının onayladığı sayısız İslami dernek ve üst kuruluş istediği gibi at koşturdu. Resmi verilere göre Almanya'daki Müslümanların en çok %20‘sini temsil eden bu tarikatçı dinciler açtıkları camilerde, Kuran kurslarında ve yatılı okullarda her yıl on binlerce çocuğumuzu imam eğitiminden geçirdi. 1970'ten bu yana üç bine yakın mescit ve cami inşa edildi. Fethullah Gülen liseleri de son on beş yılda neredeyse bütün Almanya‘ya yayıldı. Güçlenen İslamcılar işsiz insanlarımıza kucak açtı, çoğunun Alman toplumundan kopmasına neden oldu! Uyum karşıtı bu gelişmeler ülkede yabancı düşmanlığını körükleyen önemli nedenlerden biri sayılır. Önce tarikatçıların İslamını yıllarca destekleyenler, onlara kucak açanlar günümüzde: "Aşırı islamla savaşmalı!" diye bağırıyorlar.

Bu nedenle şimdi: "Almanya'daki Türk toplumu, onu temsil eden kuruluşlarla dernekler ve sivil toplum örgütleri de bir araya gelip insanımızı böylesine çok ilgilendiren yaşamsal bir konuda yıllarca seslerini çıkarmayarak üzerlerine düşen görevi ne yazık ki yerine getirmediler, getiremediler!" demek sanırım kimi hatalarının üstünü örtmek isteyenler için basit bir çıkış! Ülkedeki yabancıların, özellikle Türklerin, CDU ile SPD koalisyonundan beklentileri ne yazık ki hiç gerçekleşmedi. Çifte vatandaşlık hep reddedildi! Almanya‘da onlarca yıldır yaşayan, AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşları yerel seçimlerde ne zaman oy kullanabilecek? Yirmisekiz AB üyesinden onyedisi onlara bu hakkı verirken, Almanya getirilen yasa değişikliği önerilerini 15 yıldır rafta bekleterek bu çok olumlu uyum atılımına niçin karşı çıkıyor?

Türkiye Araştırmaları ve Uyum Araştırması Vakfı'nın verilerine (2017) göre Almanya'da Türk kökenlilerin kurduğu 90 bin şirket 400 bin insana iş veriyor! Sadece bu mu ortak yaşama ve uyuma olan olumlu katkımız? Hayır, sporcusundan tiyatro ve opera sanatçısına, balerine, müzisyene, sinema oyuncusuna, kabare sanatçısından komedyene, rejisörden edebiyatçısına, bilim adamından politikacısına kadar binlerce insanımız kimi engellere karşın uzun yıllardır Almanya‘nın ortak yaşamına önemli damgalar vuruyor!

www.ahmet-arpad.de

13 Ocak 2019

Çanlar çalıyor!

CUMHURİYET, 13 Ocak 2019
AHMET ARPAD
STUTTGART

Hava kararmış, saat altıya geliyor. Yanımızdan grup grup İsviçreliler geçiyor. Ellerinde, omuzlarında torbalar. İçleri mal dolu! Almanya İsviçreli için ucuz! Aceleleri var. Az sonra Zürih'e dizi dizi otobüs kalkıyor. Noel pazarı haftalarında Stuttgart'a on binlerce İsviçreli trenle, otobüsle, özel otomobiliyle Stuttgart'a akın ediyor. Stuttgart'ın Noel pazarı çok büyük, çok güzel ve çok zengin. Resmi verilere göre Noel pazarının açık olduğu dört hafta içinde 5 bin otobüs, 3,5 milyon turisti Stuttgart'a taşıyor. Noel'den bir gün önce uzun yıllardır tanıştığım doğubilimci bir Türk dostla Schiller Alanı'nda buluşup ayaküstü hem sıcak şarap içtik, hem de dereden tepeden, havadan sudan konuştuk. Birden çan sesleri tatlı sohbetimizi kesti. Söylediğimi dostum anlayamadı. Az ötedeki Stift kilisenin tepemizdeki dev çanları çok gürültülüydü. Bir süre sesimizi kıstık! Keyfimiz kaçtı. Az sonra, çanlar sustuğunda, dost konuyu değiştirdi: "Gece gündüz, saat başı, kimi yerde her yarım saatte bir bu çanları çalıyorlar!" derken biraz öfkeliydi. "Ülke onların, istediklerini yaparlar" diye karşı çıkmak istedim. "Çan ne İsa'nın emridir, ne de İncil'de yeri vardır" diye atıldı dost. Söylediğine göre çan çalma geleneği İsa'dan 1200 yıl sonra başlamış. Tarlasında çalışan köylüye dua saatini anımsatmak için. "Sonra Katolik ve Ortodokslar sayesinde dallanıp budaklanmış" diye gülümseyerek devam etti;. "Bizimkilere zar zor camiye izin veriyorlar, ezan okunması ise toptan yasak!"

Minaresiz camiler
Almanya'da yaklaşık 3 bin cami ve mescit var. Yetmişli yılların başında sayıları otuzu geçmezdi. Bu 3 bin cami ve mescidin yaklaşık 900'ü, Anayasayı Koruma Örgütü'nün verilerine göre ülkedeki Türk Müslümanlarının yüzde 80'ini temsil ettiği söylenen Diyanet'in! Bunun çeşitli nedenleri var. Azınlığın temsilcisi Milli Görüşçüler, Süleymancılar, Nurcular resmi makamlardan, kiliselerin de desteği ile rahatça yapı izni alırken, "Ankara'nın etkisindeki bir dinin temsilcileri" dedikleri Diyanet camilerine hep zorluk çıkarılıyor. En son örneğini yıllarca Köln'de gördük. Bu sorunlar Pforzheim, Mannheim ve Stuttgart-Esslingen camilerinin yapımında da yaşanmıştı. Almanya genelinde tüm camilerimizin başka bir sorunu da minareler. Kimi yerde minareye hiç izin vermiyorlar, kimi yerde de ancak kısacık bir oyuncak (!) minareyi kabulleniyorlar.  "Çanların her saat başı, kimi semtte gece yarısı bile çalınmasını pek anlamıyorum", diye konuşmasını sürdürdü dostum. "Evinin 20-30 metre ötesinde kilise olan yandı demek. Adamcağız çan sesini bütün gün çekmek zorunda. Ne kadar dava açarsa açsın, çan sesinin dayanılmaz olduğunu bilirkişi raporları ile kanıtlasın, hiçbir mahkeme ona hak vermez Almanya'da!" Çünkü çan sesi bir liturya kabul ediliyormuş!

Benim kafamı yıllardır kurcalayan başka bir şey daha vardı. Ancak Schiller Alanı'nda sıcak şaraba karşın yavaş yavaş üşümeye başlamıştım. Eve gitmeliydi. Konuyu değiştirerek doğubilimci dostun kafasını da daha çok karıştırmak istemedim. Ona veda edip hızla otobüs durağına doğru yürürken düşündüm: Ben bildim bileli onların Türkiye'de kiliselerinin yanısıra liseleri, kültür enstitüleri, lisan kursları, kütüphaneleri de var. Ankara'da yönetenler ise birgün olsun 3 milyon insanımızın yaşadığı Almanya'da Türk kültür enstitüleri kurmağı kafalarından geçirmedi.

mail@ahmet-arpad.de

3 Ocak 2019

Zweig umut verdiği için çok okunuyor

KARAR Gazetesi, 3 Ocak 2019

Son yılların en çok satan yazarı Stefan Zweig'ın kitaplarını Türkçeye çeviren Ahmet Arpad'a yazarın bu kadar okunmasının sırrını sorduk. Arpad "Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir; yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci veren bir umut yazarıdır. Eminim ülkemizde okurlar Zweig'ı daha çok insancıl, barışsever olduğu için yeğliyor" dedi.

Çevirmenliğe nasıl başladığınızı kısaca anlatabilir misiniz?
Çeviriye başlamama babam neden olmuştur. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğum yıllarda Hermann Hesse'nin "Gençlik Bunalımları" adlı romanının çevirisiyle bu 'görev'e başladım. Hesse'yi Heinrich Böll'ün ‚Palyaço‘su ve Gerhart Hauptmann'ın ‚Sevgili Wanda‘sı izlemişti.

Hangi dillerden/dillere çeviri yapıyorsunuz?
Ben Almancadan Türkçeye çeviriler yapıyorum.

Babanız da çevirmendi, babanızın size bu meslekteki en önemli öğretisi ne oldu?
Babam Almancadan çeviriler yapmaya 1943'de başlamış ve ilk olarak da Stefan Zweig'ın başyapıtı "Yıldızın Parladığı Anlar"ı dilimize kazandırmış. Onun bana bıraktığı en önemli öğreti, buna ilkesi de diyebilirim, yaptığı tüm çevirilerin konularının insancıl, savaş karşıtı ve barış yanlısı olmasıdır! Ben de çeviri yaşamım boyunca bu ilkeye hep sadık kaldım. Çevirilerimin arasında konuları polisiye, aşk veya serüven olan tek yapıt yoktur. Babam o yıllarda beni hep manen desteklemiş, hiçbir zaman yaptığım çevirileri okuyup da: "Şunu şöyle yap" dememişti. Beni o konuda özgür bırakmıştı. Metni çevirmeden önce ya da çevirdikten sonra üzerinde konuşurduk, fakat hiçbir zaman yaptığım çeviriye karışmamıştı.

Şimdiye kadar çevirdiğiniz eser sayısını sorsam?
Şimdiye kadar altmışın üzerinde yapıtı Almancadan Türkçeye çevirdim.

Stefan Zweig'ın da kitaplarını çevirdiniz. Zweig'ı çevirmek neden keyifli? Türkiye'de şu an çok satan bir yazar. Telif hakkı dışında ne kadar bu kadar okunduğuyla ilgili düşünceleriniz nedir?
2007 yılından bugüne otuz öyküsünü, dokuz da mektuplaşma, deneme, roman ve gezi yazılarını çevirdiğim Zweig'ın anlatımı kanımca Türk okurunun doğasına yatkınlık gösteriyor. O bizden bir yazar gibi okunuyor. Yaşama ve insana olan iyimserliği hemen hemen her yapıtında görülüyor. Zweig hiçbir zaman ümitsiz değildir; yapıtlarını okuyanı yüreklendiren, ona yaşama sevinci veren bir umut yazarıdır. Zweig barışın ve iyiliğin hep üstün geleceğini düşünmüş, umut etmiş ve yaşamının son dakikasına kadar da bu amaçla yazmıştır. Eminim ülkemizde okurlar Zweg'ı daha çok insancıl, barışsever olduğu için yeğliyor.

Size göre roman, hikaye, şiir, deneme gibi hangi türün çevirisini yapmak daha zorlayıcı?
Roman, öykü ve deneme türlerinin yanısıra mektuplaşmaları da yeğliyorum. Her birinin de kendine göre çekiciliği olduğu için çevirirken zorlanmıyorum. Yazarı ve yapıtını sevdiniz mi zorlanma söz konusu olmaz.

Metinlerinin çevirisinde en çok zorlandığınız isim kim, nedeniyle birlikte yazar mısınız?
Çeviri yaparken zorlandığım bir yazar yoktur diyebilirim. Diğerlerinden değişik bulduğum iki yazar var: Bunlardan biri Robert Musil, diğeri de Alfred Döblin, ancak onlarda da pek zorlanmadım. Çünkü anlatımlarını ilginç, konularını çekici buldum. Bence bir çevirmen zorlanacağı metni hiç eline almasın daha iyi. Zorlamayla iyi bir çeviri ortaya çıkmaz.

Her dil bilen çeviri yapamıyor, bir çevirmende bulunması gereken özellikler nedir?
Sadece yabancı dil bilmek, başarılı çevirmen olmak değildir. Çevirmenin hem yapıtın yazılmış olduğu dili, hem de Türkçeyi çok iyi bilmesi gerekir. Edebi bir eser çevirmek için genel kültür de gereklidir. Çevirmen çevirdiği dilin kültürünü, ülkesini tanımalıdır! Yazarla ve metinle böyle bir yakınlaşması olamazsa hiç çeviri yapmasın daha iyi. Bu mesleğe atılan kişinin edebiyatçı/yazar yanının olması da yararınadır. Burada belirtmek istediğim bir görüş var: Çevirmenler kültürler ve toplumlar arasında köprüler oluşturma görevini üstlenmiş kişilerdir. Bunu unutmamak gerekir! Ancak ülkemizde bazı yayıncılar yabancı edebiyata ağırlık verirken çevirmenler olmadan ayakta kalamayacakları gerçeğini pek önemsemiyorlar.

Çevirmenliğin size kattıkları nedir?
20. yüzyıl Alman Dili Edebiyatı'nın önder yazarlarını dilimize kazandırırken kişi, o yüzyılın Avrupasındaki toplum yapısından, işçi hareketlerine, Nazilerden zengin patronlara, köylü ayaklanmalarından gençlik sorunlarına kadar çok değişik şeyleri öğreniyor. Bütün bunların sadece okurun değil çevirmenin de genel kültürüne katkıları oluyor.

Şu an hangi çeviri üzerinde çalışıyorsunuz?
Şu sıralar Alfred Döblin'in bir yapıtını çeviriyorum. Yıllar önce aynı yazarın ünlü romanı "Berlin – Aleksander Meydanı"nı çevirdiğim için bu yapıtını da severek ve büyük ilgi duyarak Türkçeye kazandırıyorum.

29 Aralık 2018

Önce ağaçlar, sonra insanlar ölür

TOPLUM Gazetesi, Ocak 2019
AHMET ARPAD

    Stuttgart'tan sabah erkenden yola çıktık. Hava biraz puslu. Yolculuk Freiburg'a. Az sonra Tübingen'i, biraz sonra da Rottweil'ı geride bırakıyoruz. Karaormanlar başlıyor. Yol yükseliyor, pus kalkıyor, hava açılıyor. Güneşli, fakat serin bir gün bizi bekliyor. Güney Almanya'da güz sona ermiş, kışın eli kulağında. Yamaçlar kupkuru bir yazın ardından kahverengiye dönüşmüş, yükseklerde yer yer kar var. Semiz inekler, bembeyaz koyunlar çoktan ahırlarına dönmüş. Yol, vadilerde ve ovalarda yılan gibi kıvrıla kıvrıla uzanıyor. Karaormanlar bir doğa olayı. Avrupa'nın hiçbir ülkesinde rastlanmayacak büyüklükte ve güzellikte bir ormanlık. Şifalı yeraltı sularıyla kocaman bir tatil ve kür yöresi.

    Avrupa'nın en uzun nehri Tuna'nın çıktığı Donaueschingen uzaktan görünüyor. Bu ortaçağ kenti kuleleri, dar sokakları, tarihi yapıları ile bir molaya değer. Küçük bir lokantanın yemek listesinde o öğle değişik av etleri var. Karaca kızartmasını yeğliyoruz. Yanında tatlı kırmızı yaban mersiniyle doldurulmuş komposto armut ve yörenin ünlü hamur işi var. Ardından bir acı kahve, saray parkında kısa bir gezinti. Asırlık ağaçların altında, kuğuların yüzdüğü havuzların kıyısında... Ağır ağır akan derenin üzerinde tarihi köprüde durup, soğuk sularda balık arıyoruz.

    Az sonra Donaueschingen'i geride bırakıyoruz. Şimdi Karaormanlar'ın göbeğindeyiz. Ağaçlar sıklaşıyor. Sağımız solumuz çamın çeşidi. Ötelerde, güneyde, Feldberg dağı. 1500 metrelik doruğuna kar düşmüş. Yörenin ünlü bir kayak merkezi. Çevresindeki göller her mevsimde turist çekiyor. Sağlıklı, temiz hava ve doğanın eşsiz güzelliği bura insanının geçim kaynağı.

    Madalyonun bir yüzü güzel. Mutlu edici. Fakat bir de tam karşıtı öteki yüzü var. Daha gerçekçi olanı. Bütün Avrupa'da olduğu gibi Karaormanlar'da da ağaçlar ölüyor. Ülkenin en büyük yeşil örtüsü tüm önlemlere karşın yitiriliyor. Otomobil egzozlarının değiştirilmesi, yeni benzin türlerinin denenmesi, fabrika bacalarına özel filtreler takılması pek işe yaramıyor. Hava kirliliği devam ediyor, asitli yağmur ve asit yüklü sis bulutları ormanlara iniyor, ağaçlar yavaş yavaş ölüyor. Karaormanlar'da yapılan yürüyüşlerde ağaçların yaşam savaşını yakından görmek mümkün. Ağaçlara zarar veren kükürt dioksidi, azot oksidi, yeraltı sularındaki nitratlar ve sebez-meyvenin ekildiği topraklardaki çeşitli asitler kanser hastalığının da baş nedenlerinden biri. İnsanlar için öldürücü.

    İnsan kafasında bu gibi kötümser düşüncelerle Karaormanlar'da gezinirken ister istemez anavatanı da aklına geliyor. Türkiye'nin endüstri girmiş büyük kentlerinde, hava ve çevre kirliliğinin hiç bir önlem alınmadan dev adımlarla ilerlediği güzel İstanbul'da, Akdeniz'in temiz kalabilmiş köşelerinden cennet Gökova'da, Yatağan çirkin örneğinde doğa elden çıkarılmış, insan çoktan unutulmuş.

    Üniversitesi ve büyük katedraliyle ünlü güzel Freiburg'a yaklaşırken düşünüyoruz: Yeşilin hızla betonlaştığı, on binlerce ağacın kesildiği İstanbul'da yılda kaç ölümün nedeni hava kirliliği? Bu ne soran var, ne de araştıran.

    Hava kirliliğinden tek ölen ağaç mı?