7 Haziran 2015

'Olaylar 1933 sonrasını andırmaya başladı'

Cumhuriyet 07.06.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


Bir rastlantı sonucu Doğu Almanya'da 2011 yılında neonazi NSU grubunun 2000-2006 yılları arasında biri Yunan, sekizi Türk, yabancı kökenli dokuz insanı öldürmüş olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak bu cinayetlerin ardından Alman makamlarının yıllarca yanlış iz sürdüğü Mayıs 2013’de Münih'te başlayan, geçenlerde 215 duruşmayı geride bırakan ve Ocak 2016'ya kadar sürmesi beklenen dev davada kanıtlandı. Hepsi bu kadar! Çünkü iki yılda bir arpa boyu yol alındı. Tanıklık yapması beklenen üç kişi arka arkaya aniden yaşamlarını yitirdi! 2007’de Stuttgart’ın kuzeyindeki Heilbronn’da bir kadın polis öldürüldü. Katillerinin sekiz Türk’ü öldüren Neonazi NSU grubunun üyeleri olduğu cinayetten ancak 4 yıl sonra ortaya çıktı. Bir süre sonra da cinayetle ilgilenen polislerden ikisinin ırkçı örgüt, gizli tarikat Ku Klux Klan’ın Stuttgart koluna üye olduğu, yirmiye yakın Stuttgartlı polisin de geçici süre için bu örgüte katıldığı tespit edildi. Ardından kurulan Eyalet Meclis Araştırma Komisyonu, Federal Meclis NSU komisyonu gibi uğraşıp duruyor, fakat ortaya ipe sapa gelen bir şey çıkaramıyor.

"Olaylar 1933 sonrasını andırıyor”

2006 yılında Doğu Almanya'da aşırı sağcıların sokak ortasında Anne Frank'ın kitabını yakmasının ardından Almanya Yahudileri Merkez Konseyi başkanı Charlotte Knobloch: "Günümüzde doruk noktasına ulaşan aşırı sağcı ve antisemitist olaylar neredeyse 1933 sonrasını andırmaya başladı" diye konuşmuştu. 19. yüzyıl Alman edebiyatının önemli isimlerinden Heinrich Heine’nin: "Bugün kitap yakanlar, yarın insan da yakar" sözlerini Hitler 80 yıl sonra gerçekleştirmişti! Önce kitapları yakmıştı, sonra da insanları! Günümüz Almanyası’nda mülteci yurtları yakılıyor. Federal İçişleri Bakanlığı’nın Ocak 2015’de Solcu Parti’nin soru önergesine verdiği yanıta göre aşırı sağcılar sadece Kasım 2014’de yabancılara yönelik 1202 saldırıya imza atmış! Aynı bakanlık 2014’de tam 1275 Yahudi karşıtı saldırı belgelemiş. Almanların yüzde kırkbeşi: "Yahudiler bugün de ülkede çok etkili” diye düşünüyor. Anayasayı Koruma Örgütü yabancı düşmanı eylemlere hazır 9,600 aşırı sağcının varlığından söz ediyor.

Aralık 2014 verilerine göre Almanların yüzde kırk üçü: "Müslümanların sürekli arttığı ülkemde kendimi yabancı hissetmeye başladım” diyor. Son yıllarda yaşanan olumsuz gelişmelerin ardından ülkede gittikçe daha çok tutucu görüşlü insanla aşırı sağcının sokağa dökülmesine, kol kola girip İslam, yabancı ve sığınmacılar karşıtı mitingler yapmasına şaşmamak gerek. Büyük partiler üye yitirirken sağcı popülist parti AfD yeni üyeler kazanıyor. Nedense bir türlü önüne geçilemeyen yabancı düşmanlığını görünce insan düşünmeden edemiyor, acaba Almanya 2001’de Avrupa Komisyonu’nun: "Ülkedeki yabancı düşmanlığı, ırkçılık, antisemitist düşünce ve hoşgörmezlik önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" açıklamasını hiç umursamadı mı?

Toplum bilincini değiştirmek zor

Yedi buçuk milyon yabancının yaşadığı Almanya'da toplum bilincini değiştirmek kolay değil gibi. Ülkedeki yabancı düşmanlığının, ırkçılığın ve antisemitizmin neden olduğu sorunların altından kalkmak neredeyse olanakdışı. Neonazilerin, özellikle Almanya’nın doğusunda attığı tohumlar çok kolay yeşeriyor. Aşırı sağcı partileri, grupları yasaklasalar da, dazlakları içeri tıksalar da bu işin sonu pek gelmeyecek gibi. Geri planda ipleri ellerinde tutan takım elbiseli, sinekkaydı tıraşlı, kravatlı, Mercedes'li Neonazileri değil sorgulamak, yanlarına bile sokulamazlar. Savaş sonrası Almanya'sında üst düzey görevlere gelmesini becermiş eski Nazilerin "çocuklarına" ülkede hiç kimse dokunamıyor... Almanya'nın giderek artan toplumsal sorunları çok karmaşık. İç içe geçmiş. Tam bir arapsaçı.

www.ahmet-arpad.de

17 Mayıs 2015

Nepal hep anılarımda

CUMHURIYET, 17.05.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD

"Eğer Lukla havaalanı bugün de açılmazsa daha fazla beklemeyin" diye konuştu siyah deri ceketli adam. Nepal'in başkenti Kathmandu'nun havaalanında Hintli pilot Tseng ile pistin kenarında bir aşağı, bir yukarı dolaşıyorduk. Niyetimiz Everest dağı yakınlarında, 3200 metre yükseklikteki Lukla'ya uçmaktı. Dağlar arasına sıkışmış Lukla'dan da yedi günlük bir yürüyüşle Everest ana kampına varacaktık. Namche Bazaar, Thame, Kumjung, Tengpoche, Pangpoche ve Pheriche üzeri yapılan bu trek üç bin ile dört bin metrenin üzerindeki küçük yerleşimler ve büyük manastırlar arasından geçiyordu... Bu okuduklarınız anılarda kaldı. Çok gerilerde. Yine de bugünkü gibi hep canlı.

"Ağabeyimi depremde yitirdim"
Nepal'deki deprem felaketini duyar duymaz telefona sarıldım. Fakat Pokhara'ya ulaşmak olanakdışıydı. Defalarca aradım Chyangba Lama'yı. Cebinden, evinden. Tüm akşam. Hatlar çalışmıyordu. Ertesi gün, iki gün sonra. Aralıksız. Yolladığım e-postalara yanıt gelmedi. Tanışların tanışlarını aradım Pokhara'da, Kathmandu'da. Almanya'dan, İsviçre'den birilerine ulaştım. "Bana rehber Chyangba Lama'yı bulun" diye ricalar ettim. Bir hafta sonra, deprem felaketine o da kurban gitmiş olacak, dedim kendi kendime ve aramaya hüzünle son verdim. Ve tam on gün sonra aniden telefon çaldı. Hattın öteki ucundaydı bir zamanlar rehberliğimizi yapmış olan Chyangba Lama! Sesi kısıktı, zor anlaşılıyordu. "Merak etme, biz yaşıyoruz" dedi ve hat kesildi. Çocukluğunda anne babasıyla Tibet'ten Nepal'e sığınmıştı. Çin'in baskısından kaçmışlardı. Yüce dağlarda trek yapanların yüklerini taşıyordu. Doğru dürüst bir iş bulamamıştı. Okuması yazması yoktu. Tek odalı evinde karısı ve üç çocuğu eline bakıyordu. Chyangba Lama'yı uzun yıllar önce bir Annapurna yürüyüşünde tanımıştım.

Cana yakın, alçak gönüllü
Ben anılarımda Nepal'de gezinirken e-posta geldi. Yazdıkları üzücüydü. Yakın akrabaları Rasuwa'da yaşıyordu. Kathmandu'nun kuzeyinde, Himalaylar'ın eteklerinde. Oradaki babaevi yerle bir olmuştu. Fakat en kötüsü, bir kaç gün önce Langtang'a gitmiş olan ağabeyi ile eniştesi depremde yaşamlarını yitirmişti. Ailenin en yaşlısı, 88 yaşındaki anneleri bahçede olduğu için şimdi yaşamdaydı. Chyangba Lama hem hüzünleniyordu, hem de seviniyordu.

Cana yakın, güler yüzlü, alçak gönüllü bu insan yıllarca önce Annapurna ana kampına yaptığımız uzun yürüyüşte bize eşlik etmişti. Lukla havalanı üç gün boyunca açılmayınca planlarımızı değiştirip batıya, Nepal'in ikinci büyük kenti, Fewa gölü kıyısındaki Pokhara'ya uçmuştuk. Otuz beş dakikalık uçuş süresince gözlerimizi, bir kolyenin bembeyaz incileri örneği yanyana sıralanmış Himalaya doruklarından, 3 bin metre aşağıdaki pirinç ekili yemyeşil basamaklardan ayıramamıştık. İki gün sonra da Chyangba Lama'nın peşinde Pokhara'dan yola çıkmış, yüksek dağ köylerine tırmanmış, karlı yamaçlardan düşen çağlayanların altından geçmiş, kocaman ağaçlarda daldan dala atlayan maymunlara el sallamış, köpüre köpüre akan ırmakların buz gibi sularını okşamıştık. Sonra dorukları gökyüzünün mavisi delen, dünyanın en yüce dağlarıyla gözgöze gelmiştik. Annapurna South (7200 m), Hinnchuli (6400 m), kutsal Machhapuchare (7000 m) karşımıza dikilmişti. Lodge denen tahta dağevlerinde uyku tulumlarında düşlere dalmıştık.

İki haftanın sonunda küçük uçağımız Pokhara'dan havalanırken Chyangba Lama bize uzun uzun el sallamıştı. Kathmandu'daki son haftayı dinlenerek, gezinerek geçirmiştik. Evlerinin tahta işçiliği bir elsanatı harikası Baktapur'a, Hindular için kutsal, kubbesi altın tapınağı ve nehir kıyısındaki ölü yakma yerleri ile ünlü Pashupatina'ya, Tibetli rahiplerin yaşadığı ve korunan Rhesus maymunlarının ziyaretçilerin peşini bırakmadığı Swayambhunath budist tapığının 365 basamağını tırmanmış, Patan'ın loş sokaklarında başıboş gezinmiştik... Doğası eşsiz bu küçük ülkenin insanları da eşsiz. Güleryüzlü, nazik ve alçakgönüllü. Onlar şimdi çok acı çekiyor. Chyangba Lama ve ailesiyle ilişkimiz hiç kopmadı. Elimizden geldiğince destekledik onları. Üç çocuğu da eğitimli, okuma yazma bilmeyen bu insan gurur duyuyor onlarla...

www.ahmet-arpad.de

3 Mayıs 2015

'Yeter ki o adamların eline düşmeyelim'

CUMHURİYET, 03.05.2015
MÜNİH
AHMET ARPAD

 Viyanalı Yahudiler Klein ve Feix'ın 1873'de açmış olduğu lüks otel Metropol'ü, Avusturya'ya 1938'de el koyan Naziler Alman ordularının işgalindeki toprakların en büyük Gestapo merkezine dönüştürmüştü. Savaşın son günlerine kadar Hitler'in adamları düşünceleri işlerine gelmeyen binlerce aydını burada sorgulamış, işkenceden geçirmişti. Mart 1945'de bombalanan Hotel Metropol günümüzde artık sadece anılarda yaşıyor. Şu sıralar da Münih Edebiyat Evi'ndeki Stefan Zweig sergisinde... Salzburg Stefan Zweig Centre müdürü Dr. Klemens Renoldner'in küratörlüğünü yaptığı serginin ana konusu, bu insancıl yazarın son yılları. Savaş boyunca salon ve odalarında faşist terörün estiği lüks otelin büyük bir maketi serginin odak noktası.

Askılarda Gestapo paltoları
Askılarda Gestapo polislerinin, etekleri yerlere kadar uzanan, kahverengi ve kara deri paltoları asılı. Vitrinlerde Zweig'ın çok değerli koleksiyonundan otografiler. Hesse, Hauptmann, Kafka, Mann imzalı... Duvar kenarlarında sandık ve kartonlarda eski fotoğraflar, kartpostallar, vitrinlerde Zweg'ın iki pasaportu, parmak izleri, not defterleri, mektuplar, Dünün Dünyası ile Satranç Hikayesi'nin, üzerinde Zweig'ın düzeltmeler yapmış olduğu, ikinci eşi Lotte'nin de daktiloya çektiği sayfa sayfa müsveddeler... Uzun duvarda, Avrupa'ya bir daha dönmemek üzere bindikleri "Scythia" transatlantiğinin dev fotoğrafı. Başka bir köşede, Brezilya'ya yerleşmeden önce Temmuz 1941'de uğradıkları ve yanında 1,5 ay kaldıkları, ilk eşi Friderike'nin New York yakınlarındaki villasının bahçesinde üvey kızı Suse Höller-Winternitz'in çekmiş olduğu fotoğraf. Zweig biraz düşünceli, gülümsemeye çalışıyor!


'O adamların eline düşmeyelim'
Dışavurumcu ressamlar Macke & Marc'ın dostlukları sadece dört yıl sürmüştü. İkisi de 1914'de severek gittikleri savaşta yaşamlarını yitirmişti. Ancak bu kısa dostluk çok verimli olmuş, sanat yaşamlarında onları doruğa çıkarmıştı. Zweig sergisine gelmeden önce Lenbach Sanat Galerisi'ndeki ortak Macke & Marc sergisini izlemiştik. Çoğunluğu ünlü tablolardan oluşan dev sergide ikiyüze yakın yapıt sanatseverlere sunuluyor. Manzara, natürmot, nü tablolar çok canlı, yaşam dolu. Macke'nin İsviçre'nin Thun gölü kıyısında yarattıkları ışıl ışıl, göz kamaştırıcı. Marc'ın o dönem tablolarında da değişik renkler bir bütün oluşturuyor. Dışavurumcu genç ressamlar kübizm, fütürizm ve fovizmin de etkisinde kalmış. Geçen ay Basel'de izlediğim dev Gauguin sergisi kadar ilgi çekici bir sergi. Ancak Münih'te bir metro tünelinin hemen yanında, iki kat yerin altındaki, 110 metrelik upuzun salonda izleyiciler olağanüstü yapıtlara ne yazık ki pek ısınamıyor. Macke & Marc & Zweig sergilerinin ardından ünlü aşçı Alfons Schubeck'in Orlando'sunda yemekteyiz. Davet eden tanış Zweig'ın üvey kızı Suse Höller-Winternitz'in yakın bir akrabası. Konumuz tabii Avrupa'dan kaçarken: "Yeter ki o adamların eline düşmeyelim" diyen insancıl yazar...


www.ahmet-arpad.de

12 Nisan 2015

'Çalışmayana ekmek yok'


Cumhuriyet 12.04.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


1970 yılında Stuttgart istasyonunda trenden indiğinde elinde tahta bir bavul, cebinde de biraz para vardı. Fakat istekliydi, yetenekliydi ve çalışkandı. Onu bekleyen gizem dolu zor yaşamın üstesinden geleceğini biliyordu. Deneyimliydi, diplomalıydı ve İstanbul Hilton'dan bonservisliydi. Bundan 45 yıl önce Stuttgart'a ayak basan genç Burhan korkusuzdu. Henüz 16 yaşında Kastamonu'dan İstanbul'a geldiğinde tek amacı aşçı olmaktı. Ağabeyi Küçük Bebek'te lokanta işletiyordu. Fakat Burhan "akraba yanında çalışılmaz" deyip orada işe başlamaz. Çalışkanlığı, yeteneği ve güleryüzü ile kendi yolunu çizer. Yanında başka aşçılarla villalardaki zengin davetlerinde mutfaktan çıkmaz. Maçka Palas'ta, Bostancı'nın köşklerinde varlıklılara yemek pişirir. Bir zaman sonra Suat Hayri Ürgüplü'nün yanına girer. Yeşilyurt'taki villasında patronunun misafirlerine yeteneğini kanıtlar. Suat Hayri Bey Ankara'da senato oturumlarına gittiği günlerde tek başına Yeşilyurt'un keyfini çıkarır. Sonra aşçılık diploması, Hilton yılları ve birilerinin aracılığı ile geldiği Almanya... Stuttgart'ın değişik lokantalarında Alman mutfağını öğrenir. "Çalışmayana ekmek yok" deyip girdiği her yerde kendini sevdirir. Ve sonunda yöresel mutfağı yeğler. 1990'lı yılların başında Burhan Stuttgart'ın merkezinde kendi işini kurar. Küçük lokantasının adı kısa sürede duyulur. Masalar hiç boş kalmaz. Almanlar, önce biraz kötümser olsalar da kısa süre sonra bir Türk'ün pişirdiği Alman yemeklerinin tadına doyamazlar. Burhan işini geliştirir. Taşındığı yeni yer diğerinin üç katı büyüklüğündedir. Burası da dolup dolup boşalır.

Ağzının tadını bilen Almanlar Burhan'a gidiyor
Bugün Almanya'da resmi verilere göre tam 274 "yıldızlı lokanta" var. Çoğu kendi buluşları olan 'modern' yemekleri zengin müşterilerine sunuyorlar. Yöresel mutfağın temsilcileri ise gittikçe azalıyor, gerçek Alman mutfağı yok oluyor. İşte Kastamonulu aşçı Burhan'ın başarısının gizemi, bu boşluğu doldurmak. Bir kaç yıl önce yine kent merkezine döndü. Büyük bir Alman lokantasını devraldı. Stuttgart'ta ağzının tadını bilenler yine Burhan'a gidiyor. Öğle akşam masalar dolu. Haftanın hangi günü giderseniz gidin, rezervasyonsuz yer bulmanız güç. Ünlüler müşterileri. Ağzının tadını bilen politikacısı, sanatçısı, futbolcusu en iyi yöresel yemeği pişiren Türk'e gidiyor. Alman medyası da onu çoktan keşfetti. Gazeteciler, televizyoncular radyocular sık sık uğruyor lokantasına. Porsiyonlar büyük olsa da hafif, sindirimleri kolay. Et yemekleri az yağlı, yanında bol sebze. Hele bir patates salatası var ki, yeme de yanında yat! Hiçbir Alman aşçının yapamayacağı kadar leziz.

Şu sıralar Burhan lokantasını kendi gibi aşçı olan oğlu Fuat'a bırakıyor. Bu "devir teslim süreci" yavaş yavaş gerçekleşiyor. Yemeklerin tadında hiç değişme yok. Hâlâ 20 yıl önceki gibi leziz. Devamlı müşterilerine yenileri katılıyor. O ise artık mutfağa daha az giriyor. Oğluna öneriler veriyor, yapılanlara uzaktan bakıyor. Tanışlarını kapıda karşılıyor. Masalarına oturup çene çalarken bir gözü mutfakla serviste! Bana kalırsa, uzun yıllardır tanıştığım Burhan, geleneksel Alman mutfağını kurtardığı için madalya vermeleri gereken birisi! Artık daha sık gidiyor Türkiye'ye dinlenceye. Kimi zaman birlikte uçuyoruz Dalaman'a. O taksiden Marmaris'te iniyor, ben devam ediyorum yoluma. Datça'ya..!

www.ahmet-arpad.de

29 Mart 2015

"Ne zaman evleneceksin?"

Cumhuriyet, 29.03.2015
BASEL
AHMET ARPAD


Karşımda duruyor 300 milyon dolar! Ona bana bakıyor, ben ona bakıyorum! Elimi uzatsam dokunacağım. Okşayacağım onu. Fakat yanına yaklaşılmıyor. Benden başka onlarca insan hayranlık dolu bakışlarla seyrediyor. O bize hem çok yakın, hem de çok uzak! Kısa süre sonra daha da uzaklaşacak, terk edecek bizleri. Gidecek çok uzaklara. Arap emirlerinin malı olacak! İnsanların karşısından ayrılamadığı şey bir tablo! Bir Paul Gauguin. Daha doğrusu onun en değerli eseri "Ne zaman evleneceksin?". Yakında Arabistan yarımadasında, Katar'ın saray duvarları ardında gözlerden uzaklaşacak. Tahitili iki güzele 300 milyon dolar ödeyen Katarlı emirlerin daha önce Paul Cézanne'ın "İskambil Oynayanlar"ını ve Avrupalı ressamların başka yapıtlarını da çok yüksek fiyatlara satın aldığı anlatılıyor. Gauguin'i Arap yarımadasına satan, yaşamını az ötedeki Basel'de sürdüren Staechlin ailesi. Daha doğrusu The Rudolf Staechelin Family Foundation. Staechlin ailesinin dededen kalma ve uzun yıllardır Basel Sanat Müzesi'nde sergilenen çok değerli koleksiyonunda Van Gogh, Picasso ve Pissaro'nun da yapıtları yer alıyor. Ancak 1946'da Basel'de vefat eden Rudolf Staechlin'in çocukları ve torunları 1960'lı yıllardan başlayarak empresyonist ve post-empresyonist yapıtlardan oluşan koleksiyonundan bazı tabloları elden çıkarmıştır. "Ne zaman evleneceksin?"i satma nedenleri sorulan Staechlin: "Şu sıralar piyasa çok hareketli" diyor. "On yıl sonra ne olacağını kim biliyor? Geçen yıl bize yapılan öneri çok iyi idi." Dedesinden kalan koleksiyonun ailesi için hep "bir yatırım ve yaşam güvencesi" olduğunu da itiraf ediyor. Şu sıralar salonlarını elli Gauguin yapıtının doldurduğu Fondation Beyeler, sanat koleksiyoncuları Hildy ve Ernst Beyeler'in 1982 yılında kurdukları bir aile vakfı. Gezdiğimiz Gauguin sergisinin hazırlığı tam altı yıl sürmüş. Beyeler için eşsiz bir üstün başarı, Avrupa çapında heyecan verici bir sanat olayı! Rusya'dan Amerika'ya tam on üç ülkeden ödünç alınarak Basel-Riehen'e getirilen elli Gauguin yapıtının toplam piyasaya değerinin iki milyar Avro olduğu söyleniyor!

Avrupa'da çok inişli çıkışlı bir yaşam sürdüren Gauguin düşlediği üne bir türlü kavuşamaz. Yalnızlaşır, intihara kalkışır. İşte bu süreçte Güney Pasifik bölgesinin en büyük adası, Fransız Polinezyası'ndaki Tahiti'ye yerleşir. Eşsiz, bakir bir doğanın ortasında, uygarlığın henüz kirletmediği bir dünyada sadece sanatla yaşamak ister. Kendine çok değişik bir biçem geliştirir, eserleri canlanır, renklenir. Onlarda doğa, mistizm, erotizm, düş ve gerçek, neşe ve hüzün bir arada yaşar. Duyumsallık dolu ünlü kadın tabloları cennet köşe Tahiti'de oluşur. Ancak Gauguin zamanla Tahiti'de de mutlu olamayacağını anlar. Fransa'nın sömürgeciliği ve misyonerlik el değmemiş bu toprakları da değiştirmeye başlamıştır. Aradığı gerçek cennetin sadece düşlerinde olduğunu kavrar! Tutku ve serüven dolu bir yaşama, fakir ve hasta 54 yaşında veda ettiğinde, yitirilmiş o cennette yarattığı yapıtlara günün birinde milyarlar ödeneceğini nereden bilecekti? Fondation Beyeler'in girişinde insanlar bekleşiyor. Kuyruk, parkın yollarına taşmış! Az öteden kalkan 6 numaralı tramvaya binip Basel'in tarihi sokaklarını şöyle bir gezmeye gitmeli... Hava ilkyaz kokuyor.

www.ahmet-arpad.de

1 Mart 2015

Önce ağaçlar ölüyor, sonra da insanlar!

CUMHURİYET, 1 Mart 2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


"Yeşil ile bezenmiş bir çevreden özgür düşünce doğar" sözlerini Başbakan Erdoğan 2013'de söylemişti. Çok doğru! Başka bir gerçeğe de şu sıralar AKP'li İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı Web sitesinde dikkati çekiyor: "Kirli hava tabakası canlı hayatı olumsuz yönde etkilemektedir. İstanbul nüfusunun hızlı artışı ve kalitesiz yakıt kullanımı nedeniyle 1985 yılından sonra hava kirliliği yaşanır olmaya başlanmıştır. 1990'lı yıllardan sonra tehdit edici boyutlara ulaşmıştır..." İstanbul gazeteleri bu ölümcül tehlikeye daha 20 yıl önce dikkati çekmiş, o günlerde: "İstanbul'da yaşamak ömrü 4 yıl kısaltıyor" diye başlık atmışlar! Yeşile zarar veren karbondioksit, azot monoksit, yeraltı sularına karışan nitratlar ve tarlalardaki çeşitli asitler kanser hastalığının baş nedenlerinden biri.

Ağaçlar olmadan insan yaşayamaz. Çünkü ağaçlar insanın neden olduğu hava kirliliğinin yüzde 50'sini temizler. Uzmanların açıklamalarına göre bir hektar ladin ormanı yılda 32 ton, bir hektar kayın ormanı yılda 68 ton, bir hektar çam ormanı da 30-40 ton karbondioksit yüklü havayı emiyor. Sadece bir kayın ağacı saatte 1,5 kilogram oksijen üretiyor. Ağaç yaşlandıkça insanlara yararı artıyor. Örneğin 100 yaşındaki, 35 metre boyundaki bir kayın yılda 2,5 ton karbondioksot filtre edebiliyor. Bu nedenle endüstri ülkelerinin büyük kentlerinde yeşil alanlar çok önemlidir. 500 bin nüfuslu Stuttgart'ın merkezinin yüzde yirmisi yeşil alanla kaplı. Altı kilometrekarelik kent parkının yolları ve çayırları her mevsim insan dolu. Avrupa'nın en büyük parklarına sahip Viyana'da kişi başına 25 metrekare yeşil alan düşerken, her gün 4 milyon aracın yollarını aşındırdığı dev kent İstanbul'da bu alan bir metrekarenin altında. Sağlıklı bir yaşam için ise en az on metrekare gerekiyor! 30 Eylül 2010 günü Stuttgart'ta kent merkezindeki 25 tarihi ağacın kesilmesini engellemek isteyen kadınlı erkekli, genç, yaşlı binlerce kişiye gaz ve tazyikli su sıkan, onları sert coplarla döven polis, altısı ağır olmak üzere dört yüz kişinin yaralanmasına neden olmuştu. Bu olay beş ay sonraki seçimlerde eyalet başbakanının başını yemiş, açılan ve uzun süren davalar sonucu emniyet müdürüyle beş polis de değişik cezalara çarptırılmıştı!

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu bir süre önce sunduğu yazılı soru önergesinde, 3. Boğaz Köprüsü uğruna 2 milyon 700 bin ağacın kesilmesiyle doğanın ve insan sağlığının olumsuz etkileneceğinden, hava kirliliğinin toplu ölümlere neden olabileceğinden söz etti. Son iki yılda İstanbul'a oksijen pompalayan ormanlara kıyıldı, yeni bir Boğaz köprüsü uğruna milyonlarca ağaç kesildi. Bu öyle bir kıyım ki uzaydan bile görünüyor! Cumhurbaşkanlığı konutu için de Atatürk Orman Çiftliği'nin yüzde 40'ı (900 hektar) yok edildi. Tanrıkulu sormaya devam ediyor: "Ağaçların kesilmesi İstanbul'da hangi hastalıkların artmasına neden olacaktır? İstanbul'da yılda kaç kişi hava kirliliğinden hayatını kaybediyor?" Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Recep Akdur da hava kirliliğinin toplu ölümlere yol açabilecek ciddiyette olduğunu belirtiyor. "1990'lı yıllardan sonra hava kirliliği tehdit edici boyutlara ulaşmıştır..." diyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise, dünyanın en büyük kentlerinden birine oksijen pompalayan ormanlarda üç milyona yakın ağacın kesilmesine nedense ses çıkarmıyor! Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) güncel açıklaması tüyler ürpertici: Avrupa'nın büyük kentlerinde yaşayan insanların yüzde doksanı zehirli hava çekiyor ciğerlerine! WHO'ya göre 2010 yılında tam 230 bin insanın ölümüne hava kirliliği neden olmuş. İki yıl sonra bu rakkam 280 bine çıkmış! ‘European Study of Cohorts for Air Pollution Effects'in (ESCAPE) bir araştırması da, ciğer kanseriyle kalp yetmezliğinin ana nedeninin hava kirliliği olduğunu kanıtlıyor. Yeşil hızla betonlaşıyor! Önce ağaçlar ölüyor, sonra da insanlar...


www.ahmet-arpad.de

23 Şubat 2015

Kitabın yaşı sonsuzdur

ZAMAN Gazetesi, 23 Şubat 2015

Nazilerin acımasız baskısından kaçarak Brezilya'ya yerleşen ünlü yazar Stefan Zweig, tam 73 yıl önce bugün, 23 Şubat 1942'de Petropolis'teki evinde ikinci eşi Lotte ile yaşamına son vermişti. 20. yüzyılın en duyarlı, en üretken yazarlarından biri olan denemeci, öykücü, biyografi yazarı Stefan Zweig'ı ölüm yıldönümünde kendi kaleminden çıkmış; düşüncenin, kitabın ölmezliği üstüne cümleleriyle anıyoruz.

Tekniğin gelişmesiyle nasıl tekerlek lokomotifin altında onu raylarda ilerletiyorsa, otomobili yollarda sürüyorsa, uçağı hareket ettirerek pervanesini döndürüyorsa, yazı da rulodan kitaba, tek tek kâğıtlardan bir araya getirilmiş yüzlerce kâğıda geçerek yaptığı gelişmeyle bireyin kendi içine kapanık düşünce ve görüşlerini artık geniş bir çevreye yaymasını sağlamıştır. Kitaplar sayesinde birey düşünceleriyle tek başlarına yaşamaktan kurtulmuş, kendini yeryüzünde olup bitenin, insanlığın düşünce ve duygularının ortasında bulmuştur. Günümüzde tüm düşün hareketlerinin temeli kitaplardır. Materyalizmden daha yüce olan ve adına kültür dediğimiz yaşam şeklinin kitaplar olmadan gerçekleşmesi mümkün değildir. Kitapların, insan ruhunu özgürleştiren, hatta bir yerde dünyayı yaratan gücünün özel yaşamımızdaki etkileri sonsuzdur; ancak biz çoğu kez bunun farkında değilizdir. Kitaplar günlük yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır, onun varlığına teşekkür borçlu olmamız gerekir.

O, günlük yaşamımızın önemli bir parçasıdır. Yirminci yüzyılda kitabın mucizevi varlığı olmadan ruh dünyamızın ayakta durması mümkün değil. Kitapları okurken tanımadığımız insanların iç dünyalarını yaşamıyor, onların gözleriyle bakmıyor ve onların beyinleri ile düşünmüyor muyuz? Kitaplar aracılığı ile öğrendiklerim, yaşamımı bilgisizliğin sıkıcı darlığından kurtarıp özgürleştirmiş, ben küçük adama, değerler, coşku ve deneyimler kazandırmıştı. Çocuk ruhum macera kitaplarıyla etkilenmişti, bana yabancı ve vahşi gelen bir dünya, burjuva evimizin duvarlarını kırıp içeri girmişti, ben de onların dışına çıkmıştım. Yaşamı boyunca tek bir kitap bile okumuş olsa, yazılmış, basılmış olanların, sözlerin, düşünceler aracılığı ile sonsuzluğa ulaştırılmasının değerini kavramış olan her insan, günümüzde çok kişinin, hatta en akıllı geçinenlerin bile korkusu karşısında biraz da acıyarak gülümser.

KİTAPLARIN MİSYONU
Artık kitapların sonu geldi, şimdi tekniğin sözü geçerli, diye yakınanlar var. Onlara göre gramofon, sinema makinesi ve radyo sözlerle düşünceleri çok rahat, daha akıllıca nakleden buluşlar. Yok etmeye başladıkları kitapların kültür tarihi misyonları çok yakında geçmiş olacak... Çok dar görüşler, kısa ömürlü düşünceler bunlar! Kitapların bin yıllık etkisini yok edecek üstün nitelikli bir şeyi teknik bugüne dek bulamamıştır. Basılı kâğıtların oluşturduğu küçük deste kalıcılığını her zaman kanıtlamıştır. Şimdiye kadar hiçbir ışık kaynağı incecik bir kitapçığın aydınlatmasına ulaşamamış, hiçbir suni enerji insan ruhunu dolduran basılı kelimelerin gücüne erişmemiştir. Kitabın yaşı sonsuzdur, o yok edilemez, değiştirilemez. İnsan kendini kitaplara ne kadar çok verirse, onlara ne kadar içten bağlanırsa, yaşamı da o kadar yakından tanır. Çünkü dünyasını sadece kendi gözleriyle görmez, kitaplardaki sayısız başka gözlerin de yardımıyla onu çok yakından tanır ve sever.


Son yıllarda gittiğim her yerde yazarların, düşünürlerin, şairlerin ve filozofların vatanı Almanya'nın, topluma zorla kabul ettirilen "nasyonal sosyalist felsefe" sonucu insancıl yaşama inanan birçok ülkeden nasıl uzaklaşmaya başladığını üzülerek hissettim. Benim gibi, yaşamak zorunda kaldıkları olaylar nedeniyle istemeye istemeye vatanlarından uzaklaşanların şimdi en önemli görevi, her şeyden nefret etmek yerine, sanki hiçbir şey olmamış gibi özenle ve sevgiyle, ısrarla kitap yazmaya devam etmektir. Bizler için üzerinde hâlâ durduğumuz toprak, düşüncelerimizle ve duygularımızla bağlı olduğumuz, hiç kimsenin çekip elimizden alamayacağı Alman dilidir! Ve şimdi her zamankinden daha güçlü olmalı, daha yoğun çaba göstermeliyiz. İnsanlık tarihinde dönüp geriye baktığımızda yazarların toplumlarını gururlandıran, onurlandıran ünlü eserlerini sürgünde yazmış olduklarını görürüz.

Yurtlarından uzaklaşmak zorunda kalan yazarlar için yaşam koşullarının güçleştiğini kabul etmek zorundayız. Başka bir dilin konuşulduğu yabancı bir topluma alışmak, yıllar boyu onu içine almış olan okur çevresinden uzaklaşmak ve bambaşka bir ortamda yepyeni sorunlarla bocalaşmak eskisi gibi verimli olmak isteyen yazarın karşısına çıkan en büyük engellerdir. Ancak o, işte şimdi başarılı olmak zorundayım, diyebildiği ve de buna inandığı sürece tüm engelleri aşabilir. O, yazarlık yaşamı boyunca inandığı yasaların peşinden gitmek zorundadır.

KİTAPLAR YAKILIP YOK EDİLEMEZ
Ben hep şuna inandım: Tüm düşünsel değerler arada sırada baskı altına alınır. Ancak onları değil parçalamak, değiştirmek bile mümkün değildir. Düşün, yaratıcılık ve kitap asbest gibidir; onlar yakılıp yok edilemezler. Belki düşünsel değerlerin geçici bir süre için çevrelerine yayılmaları ve etkili olmaları engellenebilir. Ancak onlar belli bir süre için etkilerini yitirseler de, günü geldiğinde tekrar canlandıklarında vurucu güçleri eskisinden de daha sonsuz olur. Kitapların yasaklanması, düşüncelerin takip edilmesi bize nasıl da gerekli olduklarını kanıtlar, içsel gücümüzü daha da güçlendirir. Bir kelimede veya bir eserde yerini almış her türlü düşünce sonsuza dek yitirilmez, korunur...

*Derleyen ve çeviren: AHMET ARPAD
(Metin Türkçede ilk kez yayımlanıyor)

8 Şubat 2015

Almanya’nın Türk polisleri

Cumhuriyet 08.02.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


Almanya’da eyalet emniyet teşkilatları polis kadrosunu güçlendirmek amacıyla 1990’lı yıllardan başlayarak yabancı kökenli polis memurlar almaya başlamıştı. Bunların çoğunluğu Türk’lerdi. Uzun yıllardır tanıdığım Kölnlü bir Alman polis o günlerde kendilerine kurslarda Türkçe öğretildiğini ve bu nedenle vatandaşlarımızın yoğun yaşadığı semtlerde dilimizi bilmelerinin çok yararlı olduğunu anlatmıştı! Tanış mesleğinde çok ilerledi, bugün eyaletlerden birinde İçişleri Bakanlığı’nda görevli, Türkçesi hâlâ iyi, mutfağımızın hayranı, yaptığı Çerkes tavuğu, tarama, yaprak dolma çok leziz! Alman eyaletlerinde özellikle son üç yıldır daha çok yabancı kökenli kadın ve erkekler polis kadrolarına alınmaya başlandı. Almanya’da polis olmak için Alman pasaportu taşımaya gerek yok. Baden-Württemberg örneğinden yola çıkarsak Alman olmayan 200 polis eyalet emniyet teşkilatında görev yapıyor. Bunlardan başka tabii Alman vatandaşı olan, ancak sayıları istatistiklerde yer almayan yabancı kökenliler de var. Yapılan açıklamalara göre eyalet emniyet  teşkilatındaki  yabancıların yüzde sekseni Türk. 2012 yılında görevli tüm polislerin yüzde on altısı yabancı kökenliyken bu oran 2013’de yüzde yirmi ikiyi bulmuş.

Her eyalette amaç aynı. Yaklaşık 200 milletten insanın yaşadığı toplumda onların kültürlerini, dillerini, inançlarını, kafa yapılarını, örf ve adetlerini yakından tanıyan bu elemanlar polisin görevi oldukça kolaylaştırıyor. “Günlük çalışmamızda yabancılarla polis arasıdaki bariyerleri böylece daha rahat kaldırabiliyoruz” diyor eyalet emniyet teşkilatı sözcüsü yolladığı yazılı yanıtta. “İnsanlar bizi daha iyi anlıyor, sorunlar daha çabuk açıklığa kavuşturuluyor.” Özellikle Türklerin yoğun yaşadığı semtlerde görev yapan Türk kökenli polisler aracılığı ile bazı vatandaşlarımızın Alman polisine olan önyargısı kalkıyor. Toplumda sorunlarla yetişen çoğu gencimiz olay çıkardığında gelen polisin adının ‘Ahmet’ veya ‘Sibel’ olduğunu görünce rahatlıyor, sorun çok daha çabuk çözülüyor. Eyalet polis teşkilatı sözcüsü: “Bazı polisiye olaylarda soruşturma aşamasında işimizi kolaylaştırdıkları için onlar bize çok yararlı” diyor. Türklerin yoğun yaşadığı semtlerde çıkan olaylara yolladıklarında da aynı dili konuştukları için kısa sürede güven oluşuyor, sorunlar karakola gitmeden ortadan kalkıyor. Uzun yıllardır görev yapan Türk kökenli polislerden, teşkilata yeni yabancı eleman alınırken yapılan ön görüşmelerde, derneklerde ve camilerde düzenlenen bilgilendirme toplantılarında da yararlanılıyor.

Paris ve Belçika’daki olayların ardından tüm Almanya’da emniyet teşkilatlarının kadroları hemen genişletildi. Ülkede polis sayısı artıyor. Eyalet hükümetleri alelacele karar verdi, Anayasayı Koruma Teşkilatı’na da Arapça bilen elemanlar alınacak. Bu yenilikler (!) sonucu tabii yabancı kökenli, özellikle de Türkiyeli polislerin sayısında artma olacağı kesin. Yapılan resmi açıklamalara göre amaç, genç insanları, hangi kökenden olursa olsun, ülkenin ortak toplumsal geleceği için kazanabilmek! Bu nedenle Baden Württemberg Eyaleti’nde Uyum Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı 2013 yılından bu yana ortak bir çalışma içinde. Uyum Bakanı Bilkay Öney: “Polise alınacak yabancı kökenli gençlerle eyaletimizde emniyet teşkilatı güçlendirilecektir” diyor. Almanya’da artık polis de kültürlerarası bir toplumun aynası olmak zorunda. “İnsanına yakın bir polis kültürel çeşitliliği kabullenmelidir” sözleri de İçişleri Bakanı Reinhold Gall’ın. “Bu nedenle gittikçe daha çok yabancı kökenli insanımızı teşkilata alacağız.”

Aşkın Bingöl 1995’de Baden Württemberg eyaletinde emniyet teşilatına alınan ilk Türk kökenli polislerden. Mesleğinde hızlı adımlarla ilerleyen Bingöl zamanla narkotik büroda başkomiser olur. 2012 yılında Alman Polis Akademesi'ndeki yüksek lisans öğrenimini 120 kişi arasında birinci olarak bitirir ve Stuttgart yakınlarındaki Reutlingen kentinde emniyet müdür yardımcısı olarak göreve getirilir. Yabancı kökenli birisinin çaba gösterdi mi Almanya’da istediği her yere gelebileceğini kanıtlamış olan 39 yaşındaki Aşkın Bingöl şimdi Stuttgart’taki Eyalet İçişleri Bakanlığı’nda emniyet müdürü görevinde. Söylediğine göre Almanya’da bu göreve getirilmiş Türk kökenli başka polis yok. Sohbetimizin sonunda: “Bir demokrat olarak polis mesleğinin topluma bir hizmet olduğuna inanıyorum” diyor.

www.ahmet-arpad.de

18 Ocak 2015

Karlı ormanlar ve şarap keyfi...

CUMHURIYET, 18.01.15
STUTTGART
AHMET ARPAD

Ormanlar, evler, göz alabildiğine tarlalar. Yamaçlarda ağaçlar arasında hafif sis. Bembeyaz her yer. Kar doğanın üzerini örtmüş. Kış geri geldi Stuttgart yöresine. Kent merkezinden bindiğimiz banliyö treni bizi Rems vadisine götürüyor. Çok hızlı yol alıyoruz. İçinden geçtiğimiz uzun vadiler elma ağaçlarıyla, yamaçlar üzüm bağlarıyla, küçük köyler şirin lokantaları ve şaraphaneleriyle ünlü. Özellikle hafta sonlarında kent insanları Kernen, Romelshausen, Stetten, Schnait, Endersbach ve Beutelsbach'ın lokantalarına yörenin leziz yemeklerinin, beyaz, kırmızı, kalitelinin kalitelisi Riesling ve Trollinger şaraplarının zevkine varmaya geliyor.

Yarım saatlik bir yolculuğun ardından küçük bir tren istasyonunda iniyoruz. Bizi uzaktan gören tanışımız el sallıyor. Hava burada Stuttgart'tan daha da soğuk. Ağızlardan çıkan dumanlarda güneşin ışıltısı var. Köyün eski yapılarla çevrili alanında yürüyoruz. Karla kaplı dar sokaklarından geçiyoruz. Bir kaç kediden başka tek canlı yok ortalıkta. "Hirsch" adlı lokanta yer ayırtılmış. Bizi orada başka tanışlar da bekliyor. Az sonra kapısından içeri adımımızı attığımız lokanta bambaşka bir dünya. İçerisi sıcak ve ağzına kadar dolu. Büyük pencerelerden giren güneş aydınlatıyor tahta masaları, tahta kaplama duvarları, keyifli insanları. Kış aylarında yaptığı değişik av eti yemekleriyle ünlü bu lokantaya müşteriler uzaklardan geliyor. Tanışlar köşedeki yuvarlak masanın çevresine oturmuşlar. Bizi görür görmez el sallıyor, hep bir ağızdan: "Hoş geldiniz!" diye sesleniyorlar. Hemen şaraplar ısmarlanıyor, ardından da yemekler. "Siz de mi geyik eti yiyeceksiniz?" diye soruyor garson kız. Başımı, evet, anlamında sallıyorum. Büyük kupalarda şaraplar çabuk geliyor. Meşe fıçılarda yıllarca bekletilmiş şaraplar. Bir kaç yudumdan sonra masada sohbet hemen koyulaşıyor. Aldinger, Schnaitmann, Kuhnle, Ellwanger yörenin tarihi şaraphaneleri. Almanya'da her yıl kişi başına 20 litre şarap içiliyor. Topraklarında dünyanın en büyük medeniyetlerinin kurulmuş olduğu Anadolu'da, belgelere göre M.Ö. 10 bin yılında Çatalhöyük'de insanlar şarap içiyormuş. Bunu bir içki kültürü yapanlar M.Ö. 2 bin yılında Hititler olmuş. İviriz'de bulunan dev Hitit kabartmasında, bir elinde üzüm salkımı, diğer elinde buğday başağı tutan Dionysos mutlu! Hititler hem şarap içmişler, hem de tam 1500 yıl boyunca Küçük Asya'dan Mısır'a tüm bölgeye hükmetmişler! Şarap tanrısı Dionysos'un anavatanı topraklarda şimdi her yıl kişi başına 1 litre şarap içiliyormuş...

Ismarladığımız yemekler peşpeşe masaya geliyor. Garson kızlar dolu mu dolu büyük tabakları zor taşıyor. Karaca ve geyik, yanında brokoli, ince ince kesilmiş ev işi hamur haşlama, ağızda dağılıyor. Çekilmiş kişniş, kırmızı şarap, ardıç dutu, horozmantarından yapılmış sosu da enfes! Bazı tanışlar dana rostoyu daha leziz buluyor. Önce hafif haşlanmış, sonra tavada kızartılmış. Ünlü bir yöre yemeği. Yanında halka halka patatesler.  Masadakilerin çoğu üstlük olarak siyah erik kompostosuyla ceviz dondurmasını yeğliyor... Hiç de fena değil! "Hirsch", Rems vadisindeki en eski lokanta. 1803'den bu yana aynı aile çalıştırıyor. 1610 yılında inşa edilmiş şirin yarı kâgir yapının içindeki her eşyanın bir öyküsü var. İki saat sonra tanışlara veda edip çıkıyoruz. Bu güneşli kış gününde biraz yürümeli, kalorileri yakmalı, karlı ormanlarında geyiklerin, karacaların gezindiği Rems vadisinde...

www.ahmet-arpad.de

4 Ocak 2015

'Bırakın Yaşasınlar'

Cumhuriyet, 04.01.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


"Almanlar Türklere adaletli davranmalıdır. Almanların Türklere yaptığı korkunç ve fanatik bir yabancı düşmanlığıdır. Hatta faşizm ve ırkçılıktır..." Ocak 2009'da yitirdiğimiz ünlü yazar Johannes Mario Simmel bu sözleri 1983 yılında söylemişti. Bundan tam 32 yıl önce! Eserleri 35 ülkede 70 milyon satan, tümü de filme çekilen Avusturyalı yazarın uyarıları çoktan kulak ardı edilmiş gibi. Aradan geçen yıllarda yabancı düşmanlığı azalacağına arttı, hele son yılda gemi azıya aldı! NPD, NSU, HoGeSa, Pegida... Aşırı sağcılar Almanya'da gittikçe daha çok saldırgan olurken, politikacılar karşılarında yetersiz kalmayı sürdürüyor. Ülkede aşırı sağcılık, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık bugüne dek doğu Almanya kaynaklıydı ve onlarca yıl Nasyonal Sosyalist'lerin (NPD) tekelindeydi! Politikacılar arada sırada bu konuyla ilgileniyor, NPD'yi yasaklamaya çalışıyor, ancak başaramıyordu. Daha 2001'de Avrupa Komisyonu: "Ülkedeki yabancı düşmanlığı, ırkçılık, antisemitist düşünce ve hoşgörmezlik önemli bir sorun olarak kabul edilmelidir" sözleriyle Almanya'nın dikkatini çekmişti. Ancak o günlerdeki sosyal demokrat İçişleri Bakanı Otto Schilly'nin: "En iyi uyum asimilasyondur" açıklaması bütün ümitleri suya düşürmüştü.

2011 yılında bir rastlantı sonucu, Doğu Almanya kökenli Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü NSU'nun 2000-2010 yılları arasında, sekizi Türk on kişiyi öldürdüğü ortaya çıkmıştı. Meclis Araştırma Komisyonu Mayıs 2013'te yayınladığı raporla özellikle Doğu Almanya'daki emniyet ve istihbarat kuruluşlarının bilerek veya bilmeyerek olup biteni görmezden geldiğine dikkati çekti. Mayıs 2013'te Münih'te başlayan ve bugünlerde sonuçlaması beklenen NSU davasında şimdiye dek, geride kalan 173 celseye karşın, doğru dürüst bir adım atılamadı! Mağdur avukatları NSU olayında "kurumsal ırkçılık" yapıldığını ve sorumluların yıllarca yanlış izlerin peşinden gitmiş olduğunu ileri sürüyor. Şimşek ailesinin avukatı, Stuttgartlı Jens Rabe: "Bunda soruşturma makamlarının yabancı kökenlilere karşı olan önyargısı kanımca önemli bir rol oynadı" diyor. Son açıklamalara göre dava bir yıl daha sürecek!

İşte bütün bu gelişmelerin ardından ülkede gittikçe daha çok tutucu görüşlü insanla aşırı sağcının sokağa dökülmesine, kol kola girip İslam, yabancı ve sığınmacılar karşıtı mitingler yapmasına şaşmamak gerek. Toplumsal sorunların sürekli arttığı, günlük yaşamın zorlaştığı ülkede insanlar yalnızlaştı, "adalarda" yaşamaya başladı. Almanlar kendilerinin ve ülkenin geleceğinden korkuyor. Yabancı kökenlilerin, hele Müslümanların ülkeyi 'ele geçireceğine' inanmaya başlayanlar az değil! "Batı'nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar" adı altında son aylarda sokağa dökülmeye başlayan on binler, aşırı sağcıların güçlendiğinin kanıtı. Aralık ayında açıklanan bir araştırmaya göre insanların yüzde kırk üçü, "Müslümanların sürekli arttığı ülkemde kendimi yabancı hissetmeye başladım" görüşünde! Yirmi bin yabancı karşıtının protesto gösterileri yaptığı günlerde Saksonya Eyaleti İçişleri Bakanı Markus Ulbig: "Afrika ve Balkan ülkelerinden gelen sığınmacıları red edeceğiz" diyerek sağcı popülizmi anımsatan bu sözlerle yangına körükle gitti. Alman Federal Polis Teşkilatı'nın en son basın açıklamasına göre aşırı sağcılar 2014 yılında sığınmacı yurtlarına doksan saldırı düzenlemiş! Bu rakkam 2012 ve 2013'deki toplam saldırıların üzerinde! Yazar Simmel'in "Bırakın Yaşasınlar" romanındaki ümitleri gerçekleşmedi...

Son aylarda aşırı sağcı ve tutucu görüşlü on binlerin ülkenin bir çok kentinde yürüyüşler yapması üzerine medya konuya eğildi, kilise papazından cumhurbaşkanına, yerel politikacıdan parti başkanına herkes açıklama yaptı. Aylardır susmayı yeğleyen başbakan Angela Merkel sonunda yılbaşı akşamı yaptığı televizyon konuşmasında bu konuya da değindi. Ancak 'masaya yumruk vuracağına', hükümetin ne gibi somut önlemler alacağını açıklayacağına, vatandaşlarına 'aşırı sağcıların peşinden gitmeyin' dedi! Başbakan Helmut Kohl da işine gelmeyen konulara kıyısından köşesinden dokunmayı, çözüm yerine suskunluğu yeğlerdi. Onun "wait and see" taktiğini, yanında yetişmiş olan Merkel de uyguluyor gibi! Resmi açıklamalara göre 2014 yılında Almanya'da bütün partiler (CDU 7200, SPD 12100) üye yitirmiş. Sağcı popülist parti AfD ise 6000 yeni üye kazanmış!

www.ahmet-arpad.de