16 Aralık 2015

Ahmet Arpad'dan üç yeni çeviri: Stefan Zweig ve Goethe

Turkish PEN Centre, 16.12.2015


Mektuplaşmalar 1912-1942
Stefan Zweig – Friderike Zweig

Avrupa'nın en ünlü yazarlarından Stefan Zweig; gerçek bir kültür insanı, hümanist. Genelde sanat özelde edebiyat olmazsa olmazları arasında. Hassas bir maneviyat, sevgiyle yüklü bir bakış, hakkaniyet gözeten bir akıl Zweig'ın varlığını tanımlayan unsurlar olarak değerlendirilebilir. Zweig açısından sanatçı üretmek, daha sıkı çalışmak zorundadır. Zaman kısıtlıdır. Bir ömre sığdırılabilir olanlarla sığdırılamayacak olanlar arasındaki gerilim Zweig'ı da etkisi altına almıştır. Ama Zweig şahsında zamanı kısıtlayan bir başka odak daha vardır: Dönemin siyasal gelişmeleri. Nazilerin iktidara gelmesi Zweig'ı yerinden yurdundan eder, bir daha geri dönmemek üzere ülkesini terk eder. Mektupları bu terk etme sürecinin sancılarını ele verir, umudun parça parça azalmasını, kültüre duyulan inancın içeriden ve dışarıdan yıkılmasını, bir yazarın koyulaşan hayal kırıklıklarını, sonu intihara uzanan bir hayatın dökümünü yansıtır. Eve dönüş imkânsız hale gelince kıyıcı huzursuzluklar baş gösterir, "onurlu" olmak hiç olmadığı kadar önem kazanır:
Ancak şimdi içinde yaşadığımız huzursuz günler daha sürecek gibi. Ben de davranışlarımı değiştireceğim. Evimde arama yapıldığı için o günlerde Salzburg'u terk etmiştim, onurlu olduğum için de oraya yine dönmeyeceğim...
Zweig'ın mektupları sanatçının hayatındaki sevinç parıltılarını olduğu kadar acılarını ve kırılma noktalarını da okurla buluşturan kuvvetli metinler.
Ayrıntı Yayınları


DOSTLARLA MEKTUPLAŞMALAR (Stefan Zweig)
Mektupları okuyacak zamanınız ve keyfiniz var mı şu sıralar? Olacağını umarım.
Stefan Zweig, kişilikleri birbirinden çok farklı Rilke, Schnitzler, Bahr, Freud, Gorki ve Hesse gibi ünlü isimlerle uzun yıllar mektuplaşmış, onlarla yakın dostluklar sürdürmüştür.
Rainer Maria Rilke ile nazik ve gerçekçi görüş alışverişlerinde bulunmuş, Arthur Schnitzler ile dostça bir baba oğul ilişkisi kurmuş, aralarındaki tüm karşıtlıklara ve eleştirilere karşın Hermann Bahr ona hep yakın bir meslektaşı gözüyle bakmıştır. Kendisinden yirmi beş yaş büyük Sigmund Freud'a hayranlık besleyen Zweig'ın, Maksim Gorki'yle 1923-1936 yılları arasında süren mektuplaşmaları çok ilginçtir. Bunlar büyük sosyalist bir gerçekçi ile yürekli ve antifaşist bir hümanistin birbirlerine  yazdıkları belgesel yanı yüksek mektuplardır.
Tekin Yayınevi


Genç Werther'in Acıları (Johann Wolfgang von Goethe)
İnsanı hayata bağlayan sayısız yol vardır. Aşk da bu yollardan biri, belki de en güzeli. Ama güzel olduğu kadar tehlikelidir de aşk! Mantığın ve aklın ötesindedir çünkü: İçeride, diplerde gerçekleşen bir patlama, kendini aşıp yıkma, sevilen kişide birleşme, erime, hatta kaybolma arzusudur. Her aşk kavuşma arzusunun etrafında döner. Kavuşmak imkânsız bir hal aldığında, infilak etmeyi de göze alır. Goethe'nin Genç Werther'in Acıları, kavuşamamanın yarattığı sarsıntıları işleyen kusursuz bir aşk anlatısı. Aşka tutulmuş insanın neredeyse bütün halleri berrak bir dille, derinlere inen bir bakışla resmediliyor, "şüphe" bile: Hayır, kendi kendimi aldatmıyorum ben! Kara gözlerinin bana olan ilgisini okuyorum, yazgımı da. Evet, hissediyorum; çünkü duygularıma inanıyorum, acaba yüksek sesle söyleyebilir miyim?Yüksek sesle söylenemediğinde, şüpheyi hakikat katına yükselten, inancı paramparça eden aşk... Werther'in körpe aşkı... Sadece kendi toprağında kalan, ama kök salamayan, genişleyemeyen ve tam da bu nedenle yüzünü hayattan ölüme dönen tutkulu aşk...
Ayrıntı Yayınları

7 Aralık 2015

Gözleriniz o kadar güzellik dolu ki...

KİTAP ZAMANI, 7 Aralık 2015
ALİ ÇOLAK

Ahmet Arpad çevirisiyle Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan Mektuplaşmalar 1912-1942 Stefan Zweig ile eşi Friderike Zweig'ın otuz yıl boyunca birbirine yazdıkları mektuplardan yapılmış bir seçki. Kitapta kronolojik sırayla yer alan mektuplar ikilinin tanışma, dostluk ve evlilik yıllarıyla Zweig'ın Brezilya'da intiharına kadar geçen hayatına ait pek çok ayrıntıyı ortaya seriyor.

Friderike von Winternitz, 25 Temmuz 1912 sabahı Viyana'dan kalkıp yaz dinlencesi yaptığı kasabaya dönerken, yol boyunca Emile Verhaeren'in Yaşama Övgüler'ini okumamış olsaydı, belki de ne Stefan Zweig ile tanışıp uzun boylu bir aşk yaşadıktan sonra evlenecek ne de biz, şimdi elimizdeki otuz yılın mektuplarından oluşan kitabı okuma imkânı bulacaktık. Hayatın böyle güzel tesadüfleri vardır. Pek mutlu olmadığı anlaşılan bir evliliği yürüten iki küçük kız annesi Friderike, önceki akşam Viyana'da Zweig'ın dostlarıyla oturduğu bir mekânda, onu uzaktan hayranlıkla izlemiş (bu Zweig'ı ikinci görüşüdür), sabah yol boyunca yazarın çevirdiği Verhaeren şiirlerini okurken ışıltılı heyecanlara kapılmıştı: "Ötelerde tarlalar güneşin altında ne kadar neşeliydi! İşte o anda size selam dolu bu satırları yazmamın çok doğal olacağı aklıma geliverdi."

Bu ilk mektup, ilk temas, biraz çekingen, zarif ve muhatabını ziyadesiyle önemseyen bir üsluba sahiptir. "Niçin Viyana'dasınız?" diye sorar Friderike: "Bana kalsaydı mümkün olduğu kadar az yaşardım o büyük kentte. Buralar o kadar güzel ki. İnanıyorum sizin de hoşunuza gider bu yöre."

30 Temmuz tarihli ikinci mektuptan anlıyoruz ki, Zweig ilkine cevap vermiş ve Friderike bundan sonsuz memnuniyet duymuştur. "Sizin iyi kişiliğinizi hissediyorum." der mektubun bir yerinde. Satırlarını, "Gözleriniz o kadar güzellik dolu ki… Siz her şeyi düşünce dolu bir parıltıyla izliyorsunuz. Karşınızda direnç gösterebileceğimi sanmıyorum." diye bitirir. Friderike, Zweig için her türlü fedakârlığı yapmaya, hayatını onun yoluna adamaya hazırdır; ona sonsuz hayranlık duymaktadır.

Stefan Zweig'ın o ilk yıllara ait mektupları kayıp olduğu için onun neler düşündüğünü, Friderike'ye nasıl mukabele ettiğini öğrenemiyoruz. (Kitapta Zweig'a ait ilk mektup 1917 yılına ait.) Fakat günlüklerindeki notlar, bu açığı biraz gideriyor. 23 Eylül 1912 günü şöyle yazmış: "Öğleden sonra bayan von Wi.'yi ziyaret ettim ve güzelce bir sohbet ettik. Gerçekten oldukça duygulu, o güne kadar rastlamadığım kadar ince ruhlu bir kadın... Hareketlerindeki mükemmel zariflik bana müzik gibi geliyor."

Mektuplaşmalar 1912-1942 / Stefan Zweig - Friderike Zweig, ikilinin otuz yıl boyunca birbirine yazdıkları mektuplardan bir seçki. Tanışma, dostluk ve evlilik yılları, ayrılık ve sonra Zweig'ın Brezilya'da intiharına kadar geçen zamanı kapsayan mektuplar, kronolojik sırayla dizilmiş. Friderike ile mektuplaşmalar, kişisel olan bağlamında bir aşkın ve evliliğin hazırlanışını, gerçekleşmesini ve sonrasını birinci elden anlatıyor. Yaklaşık 18 yıl Salzburg yakınlarındaki Kapuziner villasında geçen en verimli, mutlu yılları ve Stefan Zweig'ın ülke ülke, şehir şehir sürgünlüğünü… Fakat mektuplaşmalar, sadece bir aşkın ve evliliğin haberlerini; Zweig'ın kaygılarını, Friderike'nin mutsuz ilk evliliğini ve iki küçük kızını büyütmeyi nasıl başardığını söylemiyor bize. Otuz yılın edebi ve siyasi atmosferini neredeyse yıl yıl takip ediyoruz mektuplardan.

Kitabın "Sonsöz"ünü kaleme alan Ahmet Cemal haklı, "Stefan Zweig ile 'mektup' arasında bir ilişki kurmak istediğimizde ilk yapmamız gereken şu saptamada bulunmaktır: Stefan Zweig için mektup, başlı başına bir sanattır ya da daha doğru bir deyişle, bir edebiyat metni türünün adıdır." Diğer mektuplaşmalardan ve o benzersiz hikâyesi Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'ndan tanıyoruz; Zweig, dünya edebiyatının en iyi mektup yazarlarından biri.
Fakat Friderike'ye haksızlık mı edeceğiz? Hayır! Friderike her ne kadar gölgede kalmış olsa da kendini edebiyatta var etmek için ömür tüketmiş bir yazar ve mektupları Zweig ustaya mukabele etmekte hiç de başarısız değil. Ben, son yıllardaki bütün "mızmız"lığına, Zweig'ı bezdirecek kertedeki takıntılarına rağmen ve ustamın ruhunu sızlatma pahasına Friderike'nin tarafını tutuyor ve onun Zweig'ı şefkatle koruyup kollama çabasının önünde saygıyla eğiliyorum. Friderike, özverili, anaç ve müşfik bir kadındır ve mütemadiyen iyileştirici bir güce sahiptir. Hangimiz onun gibi birinden mektuplar almak istemez ve hangimiz böyle mektupların sahibine teslim olmazdık! Friderike'nin hatası, galiba Zweig'ın narin ruhunun yorulduğunu, özgür kalmak istediğini fark edememesi; büyük yazarın yaklaştığını hissettiği ölümden önce elindeki yapıtları can havliyle tamamlamak arzusunu doğru okuyamamasıydı.


Zweig, hep bir şeyleri yetiştirmek ister gibi aceleci yaşadı. Nazi'lerin Avrupa'yı kasıp kavurmasıyla hayatı sarsıldı. Evini basıp silah aradılar, eserleri yayıncı bulamadı. Viyana ve Salzburg cenneti cehenneme döndü onun için. Sürgünlük zamanları başladı. Paris, Münih, Frankfurt, Hamburg, Londra, New York ve Brezilya... Buluşmalar ve ayrılıklarla geçen 18 yıllık evlilik 1938'de bitti. Zweig 1939'da Londra'da sekreteri Lotte ile evlendi. Fakat Friderike mektuplaşmaları her şeye rağmen devam etti.

Zweig'ın dramını özetleyen cümle şuydu: "Bitkiler gibi insanlar da uzun süre köksüz yaşayamaz." Zamanının az kaldığını biliyordu ve yazmak istedikleri çoktu. Son zamanlarında Balzac biyografisini tamamlamak için çırpındı. Yazmadan geçirdiği zamanı yoktu neredeyse. Bu yüzden Frederike'nin sızlanmalarına duyarsız kalıyordu çoğu zaman. Mektupları da geçiştiriyordu. Gençliği bolluk içinde geçen Zweig, son yıllarında hep maddi tedirginlik yaşadı. Fakat Friderike'nin güven altında olmasını istiyor. Aklında sürekli yeni kitaplar, yeni basımlar, eksik makaleler… Ve Avrupa'nın her yanından gelen kâbus gibi haberler. Mütemadiyen bunalan ruhu ve ardı arkası kesilmeyen şikâyetler…
 

Mektuplaşmalar, Zweig'ın hayatının kırılma noktalarını ve tutkulu bir aşkın serüvenini ortaya koyuyor. Kitap bir roman olarak da okunabilir. Arka planda, birinci ve ikinci büyük savaşın, Avrupa'nın yıkılışının, kültür bunalımının ve 20. yüzyıl edebiyatının akıp gittiği bir aşk romanı. Ahmet Cemal'in demesiyle, muhtemelen edebiyata mektuplarla başlayan Zweig, dünyamızdaki bize kadar ulaşabilen son sözlerini yine bir mektupta söylüyordu. Hayatına kendi eliyle sor vermezden bir gün önce, 22 Şubat 1942'de Friderike'ye Brezilya Petropolis'ten yazdığı mektupta şöyle diyordu: "Bütün dostlarıma selamlar yolluyorum. Uzun gecenin sonunda doğacak şafağı görmelerini çok arzularım! Sabırsız ben, onlardan önce gidiyorum." 

MEKTUPLAŞMALAR 1912-1942, STEFAN ZWEIG-FRIDERIKE ZWEIG,
ÇEV.: AHMET ARPAD, AYRINTI YAYINLARI, 480 SAYFA, 2. Baskı

3 Aralık 2015

Çevirmenler Meslek Birliği

Üyemiz Ahmet Arpad, Stefan Zweig ve Friderike Zweig'ın mektuplaşmalarını Türkçeye çevirdi. Biz de kendisine bu çeviri sürecini sorduk.


Damla Göl: Stefan Zweig’in yapıtlarına, hayatına ve diline hâkim bir çevirmen olarak, onun bir kitabını daha Türkçeye kazandırmak sizin için ne ifade ediyor?

Ahmet Arpad: Ben, Zweig’ın öyküleri ve denemelerinin yanı sıra değişik mektuplaşmalarını da çevirdim. Zweig, tanıdıktan sonra mutlaka sevilmesi gereken bir yazar! Hümanist, savaş karşıtı ve barışçıl olduğunu hemen hemen bütün eserlerinde hissediyorsunuz. Okur ona tiryaki oluyor! Şimdiye dek 13 eserini Türkçeye kazandırmamın nedeni de bu...

Damla Göl: Mektupların ait olduğu dönemin bunalımı, savaşın huzursuzluğu ve Zweig’in kişisel çıkmazları üslup açısından bir sorun yarattı mı?

Ahmet Arpad: Eşi Friderike ile 1912-1942 yılları arasındaki mektuplaşmalar 20. yüzyılın en önemli döneminde olduğu için „tarihi“ değeri var. Sürekli yolculuklara çıkan Zweig eşine her yerden mektuplar yollamış. Sanatçılarla, politikacılarla bir arada olmuş, Avrupa’daki siyasi gelişmelere değinmiş. Nazi dönemini yaşamış ve vatanını terk etmek zorunda kalıp, bir mülteci yaşamı sürdürmüş. Ve son anına kadar Friderike’ye mektuplar yollamış! Stefan Zweig mektuplarında yaşadıklarını bütün iyi ve kötü yanlarıyla anlatırken gerçekçi kalmasını başarıyor. Bu nedenle bende hiçbir sorun yaratmadı. Mektupları derleyerek kitabı yayına hazırlayan Salzburglu Gert Kerschbaumer'i yakından tanıdığımdan takıldığım bazı yerlerde kendisiyle görüşerek düşüncesini aldım. 1920'den sonra Almanya'daki siyasi gelişmelerle Nazi dönemi üzerine de genel bilgiye sahip olduğum için bu konularda zorluk çekmedim.

Damla Göl: Almancaya özgü çetrefilli kelimeleri çözümlerken, sizin de kelime türetmek zorunda kaldığınız zamanlar oluyor mu?

Ahmet Arpad: Tabii bu her dilden yapılan çevirilerde yaşanan bir sorun. Ancak yazarı yakından tanıyorsanız, ne demek istediğini çabuk kavradığınız için pek sorun olmuyor.


Ayrıca Türkiye'deki Stefan Zweig çevirileriyle ilgili olarak "Stefan Zweig çevirilerinde rekor kırdık!" başlıklı haber okunabilir: http://www.zaman.com.tr/kultur_stefan-zweig-cevirilerinde-rekor-kirdik_2327308.html

15 Kasım 2015

Stefan Zweig çevirilerinde rekor kırdık!

ZAMAN KÜLTÜR, 15 Kasım 2015
ZEHRA ONAT - İSTANBUL

Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Stefan Zweig'ın eserleri üstündeki telif hakları 2013'te kalktı.


Büyük küçük çok sayıda yayınevinin, tıpkı bu yılın başında Antoine de Saint-Exupery'nin Küçük Prens kitabında yaşadığımız gibi, Zweig eserlerini ardı ardına yayımlaması uzun sürmedi. Halen kitapları satışta olan 28 ve kitaplarının baskısı çoktan tükenmiş 18 yayınevi daha… Bu demek oluyor ki, okur tezgâhlarda, vitrinlerde şimdiye kadar (yanılma payını da ekleyerek) 46 farklı yayınevinden Zweig kitabı okudu, okuyor.
Peki, Türkiye'de Zweig'a bu kadar yoğun ilgi gösterilmesinin sebepleri neler, çok sayıda yayınevi neden Zweig kitabı yayımlıyor? Alfa Yayın Grubu edebiyat editörü Mehmet Said Aydın, yayınevlerinin bu ilgisi için şunları söylüyor: "Çok zor bir zamanın, çok mühim bir dehası Zweig. Sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada teveccüh görüyor. Türkiye'de çok basılmasının ilk sebebi bu elbette. Ama ikinci bir neden daha var: Zweig'ın kitapları telifsiz basılabiliyor. Dolayısıyla irili ufaklı birçok yayınevi, iyi olduğuna inandığı çevirilerle, sırtını "güvenilir" birine dayamayı tercih ediyor haliyle. Bütün çevirilerin iyi olduğunu söylemek de güç ne yazık ki."

ZWEİG ÇEVİRİLERİ NE KADAR YETKİN?   
Zweig yayınlarının çokluğu bir yana, asıl mesele çeviri kalitesi. 57 farklı çevirmenin dışında, çevirmen bilgisi bulunmayan 14 kitap daha var. Son iki yılda üç büyük yayınevinin 39 Zweig eseri için 25 farklı çevirmenle çalıştığını da ekleyelim. Çevirmen sayısının çokluğu ister istemez Zweig çevirilerinin yetkin olmayan kişiler tarafından yapıldığı ve bunun Zweig edebiyatına zarar verdiği yönünde endişe ve eleştirileri de beraberinde getiriyor. Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Sırma Köksal, bu konunun Zweig'a özgü bir durum olmadığını söylüyor: "Ülkemizde birçok yazar ve yapıt yetkin olmayan çevirilerle yayımlanıyor. Klasikler söz konusu olunca sorun iyice çetrefilleşiyor. Çünkü bu yapıtlar, herkesin, istediği gibi yayımlayabildiği yapıtlar ve birçok yayınevi bu kitaplarda sadece kapak fiyatı üzerinden rekabet ediyor. Bu da yetkin olmayan çevirmenlere yaptırılan az telif ödenmiş acele basılmış kitapların okunamaz metinleri olarak okura dönüyor."
Şimdiye dek yazarın 21 eserini yayımlayan İş Bankası Kültür Yayınları, Stefan Zweig kitapları editörü Gamze Varım, çevirideki ölçütlerini şöyle açıklıyor: "Yazarın üslubunu korumaya, anlam kaymalarını önlemeye, çeviride herhangi bir şeyin kaybolmamasına, yazarın kurmuş olduğu dünyanın Türkçede mümkün olduğunca bire bir yaratılmasına çaba harcıyoruz."

"YAZARIN KENDİNE ÖZGÜ ANLATIMI KAYBOLUYOR"
Stefan Zweig denince akla gelen ilk çevirmenler Burhan Arpad ve oğlu Ahmet Arpad. Salzburg Üniversitesi Stefan Zweig Merkezi ile Stefan Zweig Cemiyeti'ne de üye, 13 eserde imzası olan Ahmet Arpad, "Piyasaya çok Zweig çıkması bir yandan güzel, öte yandan ise altmışa yakın Zweig çevirisinin 57 çevirmeni olması kabul edilemez bir durum. Bu yöntemle eser kesinlikle kalite yitiriyor. En önemli sıkıntı, Stefan Zweig'a özgü anlatımı Türkiye'de piyasaya çıkan altmışa yakın eserde çoğu deneyimsiz 57 çevirmenin yakalamasının tabii ki mümkün olmaması. Okur hangisinin Zweig'ın anlatımı olduğunu nasıl ayırt edecek? Ünlü yazara saygısızlık yapıldığı gibi, okurun da kafası karıştırılıyor. Yayıncıların bunu nasıl göze alabildiğine şaşırmamak, hatta öfkelenmemek mümkün değil!" şeklinde değerlendiriyor.

Zweig edebiyatı para kazanmanın gerisinde mi kaldı?
Hildemar Holl (Salzburg Üniversitesi, Uluslararası Stefan Zweig Cemiyeti yöneticisi): "Burhan Arpad ve Ahmet Arpad, yaşamları boyunca toplamda Stefan Zweig'ın 22 eserini tercüme etti. Bu, Zweig'ın eserlerine, diline, fikir dünyasına ve biyografisine dair çok yoğun bir bilgiye hâkim olmayı getiren olağanüstü bir performans. İki çevirmen de yazarın yaşadığı döneme ve kültüre oldukça vâkıf. Eserlerinin telif hakları kalktığından beri 57 çevirmen, Zweig'ın eserlerini Türkçeye çevirmiş. Bunlar arasında Ahmet Arpad ve Ahmet Cemal gibi uzmanların bulunup bulunmadığı konusunda şüpheliyim. Çevirilerin içeriği ve çevirmenlerin sayısı bende Zweig edebiyatının Zweig'dan para kazanmanın gerisinde kaldığı izlenimini bıraktı."

"Zweig, kitaplarının en iyi şekilde çevrilmesini isterdi"
Klemens Renoldner (Salzburg Üniversitesi, Stefan Zweig Merkezi yöneticisi): "Türkçe okuyamadığım ve Türkiye'deki edebiyat ortamını bilmediğim için Zweig çevirileriyle ilgili bir şeyler söylemem zor. Fakat Stefan Zweig çevirilerinde 57 farklı çevirmenin olmasını düşünemiyorum. Ahmet Arpad uzun yıllardır Zweig çevirileri yapıyor ve Salzburg'daki konferansları ve dersleri takip ediyor, bu yüzden Zweig kitaplarını en iyi aktarabilecek çevirmenlerden biri olduğunu düşünüyorum. Elbette Zweig'ın Türkiye'de iyi tanınmasından dolayı mutluyum. Ama bilmelisiniz ki Zweig çevirmenleriyle çok yakındı ve kitaplarının en iyi şekilde çevrilmesini isterdi. Çevirmenlerine mektuplar yazar ve onlarla iletişimde olmak için bu konuyla çok meşgul olurdu. Halkın iyi çeviriyi kötü çeviriden ayıracağını ve yıllar içinde iyi çevirinin başarısının görüneceği kanaatindeyim."

En büyük hümanistlerden biri
Avusturyalı gazeteci, romancı, oyun ve biyografi yazarı Stefan Zweig, 1881 yılında Viyana'da doğdu. Viyana ve Berlin'de eğitim aldı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Yirmi yılını Salzburg'da geçirdi. Bütün hayatını yazıya adadı. Hümanist bir dünya görüşüne sahipti, Avrupa kültürüne inanmıştı. 1933 yılında, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. Bir yıl sonra Gestapo'nun evini basıp silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Farklı türlerde 60'a yakın eser yayımlayan Zweig, İngiltere ve ardından ABD'ye gitti. Daha sonra Brezilya'ya geçerek oraya yerleşti. Avrupa'nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve hayal kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Türkiye'de en çok okunan yabancı yazarlardan biri olan Zweig'ın, Dünün Dünyası, Amok Koşucusu, Satranç, Rotterdamlı Erasmus, Joseph Fouche, Sabırsız Yürek, Balzac gibi çok sayıda eseri dilimize çevrildi.

8 Kasım 2015

Özgürlüğün olmadığı yerde sanat da olmaz

CUMHURİYET, 08.11.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı'ndan yenilgiyle çıkmıştı. İmparatorluk yok olup gitmişti; yollar paramparça, evler yıkık kırık, Viyana'nın dar sokakları karanlıktı. Ceplerindeki paranın değer yitirdiği insanlar karınlarını zor doyursa da, birkaç lambanın aydınlattığı buz gibi salonlarda oynanan opera ve operetlere akın ediyordu. Viyanalı aradan daha bir yıl geçmeden ayağa kalkmasını başarmıştı. Stefan Zweig ilerde anılarında o günlerden şöyle söz etmişti: "Özgürlüklerini arayan insanlarımızın sanata olan olağanüstü bağımlılığı ve tutkusu Viyana'yı bir kez daha kurtarmıştı...
Özgürlüğün olmadığı yerde kültür ve sanat gelişemez." 
 
Bir mucize daha
Orkestralar ve sanatçılar başarının doruğuna erişmişti. Ve sonra bir mucize daha gerçekleşmişti. Dört, beş yıl içinde her şey yine eskisi gibiydi. Yıkık binalar yepyeni ayakta, bahçeler, parklar rengârenkti. Viyana. birden canlanmış, kent eskisinden daha güzel olmuş, her alanda etkinlikler hızla artmıştı. Avusturya aynı alınyazısını 2. Dünya Savaşı yıllarında da yaşamıştı. Özellikle 12 Mart 1945 günü bine yakın Amerikan ve İngiliz uçağının bir buçuk saatlik aralıksız bombardımanı sonucu Viyana yerle bir olmuştu. Hemen hemen hiçbir şey ayakta kalmamıştı. Ancak 1950'li yıllarda başlatılan ve inatla sürdürülen yeniden inşaat ve restorasyon çalışmaları sonucu günümüz Viyanası bugün Paris ve Roma'yı çoktan geride bıraktı. "Art Nouveau'nun dünya şampiyonu" kabul edilen Tuna kentinin sokakları, caddeleri, alanları, bulvarları bu sanat akımının değerli yapılarıyla dolu. Saraycıklar, zengin villaları, opera, tiyatrolar, kiliseler, müzeler, kahvehaneler, çeşmeler, tuvaletler, tren istasyonları, oteller ve resmi binalarda Art Nouveau dekoratif süslemelerle doruk noktasında.

En büyük kayıp
Viyana'ya gelip de ünlü operanın, Burg Tiyatrosu'nun veya Volksoper'in kapısından içeri adım atmamak büyük bir kayıp. Geçen ay izlediğim „Im Weissen Rössl" opereti de kaçırılmaması gereken eserlerden biri. İki bin şansona, ellinin üzerinde sahne eserine, sayısız film müziğine, romanlara, şiirlere ve makalelere imza atmış olan üstün yetenekli Ralph Benatzky'nin bu eseri hem bir operet, hem bir müzikal, hem de bir revü. 1898'den bu yana kapılarını yılın 300 akşamında açan Volksoper'in sanatçıları tıka basa dolu salonu coşturuyor. İzleyiciler sahneden sıçrayan kıvılcımla kısa sürede sanatçılarla bütünleşiyor.

Vodvil gibi
Viyanalı için opera, operet ve müzik hâlâ günlük politika kadar önemli. Neşeli ve alaylı şarkılar, çok hareketli danslar, yanılgılar, taşlamalar, raslantılar ve ezgilerle dolu Viyana operetleri birer vodvil sayılır, öyle bir an gelir ki konu içinden çıkılmayacak kadar karışır. Fakat sonunda her şey yine yoluna girer, herkes sevdiğine kavuşur. „Im Weissn Rössl" de böyle bir operet. İzleyeciler, neşe dolu güzel şarkı ve melodilere hafif mırıldanarak, oturdukları yerde iki yana sallanarak katılıyor. Yaşam sevincini sahneden salona taşıyan bu operette büyük bir orkestra hareketli caz melodilerine, tiz sesle söylenen dağ şarkılarına, kanunu andıran bir aletle çalınan romantik Alp ezgilerine dek bütün oyuna başarıyla eşlik ediyor. Göz kamaştıran pırıl pırıl giysileriyle dans eden oyuncular kimi sahnede sizi bir an için 1920'li yılların revülerine götürüyor. Vals ve fokstrot ağırlıklı danslar dinamik ve fantazi dolu. İlk gecesini 1930 yılında Berlin Büyük Sahnesi'nde 700 oyuncu ve figüranla yaşayan „Im Weissn Rössl"ü kısa süre sonra Naziler "soysuz sanat" gerekçesiyle yasaklamıştı! Viyana'da şu sıralar kapalı gişe oynayan eserde müzisyenler, 2009 yılında bir rastlantı sonucu Belgrad'da bulunan Benatzky'nin orjinal orkestra uygulamasına sadık kalıyor. Viyanalı'nın yaşam sevincine en güzel operetlerde tanık oluyorsunuz. Perde kapanırken müthiş bir alkış fırtınası kopuyor. İki buçuk saatin ardından salonu terk eden mutlu insanlar yakındaki birahane ve şaraphanelere koşuyor.

www.ahmet-arpad.de

25 Ekim 2015

"Yaşamak için hep nefes alacaksın!"

Cumhuriyet, 25.10.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD

Kulesi dünyanın en yükseği. Tam 162 metre. Tepesine ulaşmak için 768 basamağı çıkmak zorundasınız. Gücünüz varsa. Fakat çıktığınıza değiyor, hava açık ve berrak oldu mu tâ Alplere kadar uzanan bir panorama yorgunluğunuzu gideriyor. Temeli 1377'de atılmış Ulm katedralinin. Devasa kapısından içeri girip de, başınızı kaldırdığınızda kubbeleri süsleyen motifleri zor seçiyorsunuz.

Katedralin çevresi eskiliğini korumuş. Dar sokaklar, ikişer üçer katlı tarihi evler, loş geçitler, küçük lokantalar ve şaraphaneler, butikler ve galeriler... Tuna'ya inen yollar kentin en şirin mahallelerinden geçiyor. Bir çok tarihi Alman kentinde olduğu gibi Ulm'da da çoğu sokak araç trafiğine kapatılmış, yayalar rahatça dolaşsın diye. Cafè'ler, lokantalar masaları çıkarmış dışarı. İnsanlar güzün ılık havasında mutlu mutlu oturuyor, yorgunluk çıkarıyor, gülümsüyor... Balıkçılar mahallesi kentin en eski yerleşimi. Buradaki yapıların çoğu, nehir kıyısındaki kent duvarları 16. ve 17. yüzyıldan kalma. Günümüzde otel ve lokanta olarak kullanılan Eğik Ev yedi yüz yıldır hâlâ sapasağlam ayakta, hafif yan yatmış olmasına karşın.

Gizem dolu yaratıklar
Ulm'a her gelişiminde dev katedralin kapısından içeri girmeden edemiyorum. Kuppelerinin yüksekliği, yüzlerce irili ufaklı rengarenk pencereden içeri giren altın sarısı güneş ışınlarının aydınlattığı sonsuz mekan insanı büyüleyen. Katedralin bir köşesindeki Besserer şapeli ise sanki bir resimli kitap! Çoğu 1390'dan kalma tarihi pencerelerde rengin her çeşidi var. Dünyanın yaratılışından mahşer gününe kadar insanoğlu camlarda. Büyüleyici bir film karşınızda. Gezinirken insan nereye bakacağını şaşırıyor. Duvarlar, sütunlar ve sayısız kubbe irili ufaklı motiflerle, karmarışık fresklerle bezenmiş. Mihrabın az ötesindeki koro yerinin duvarlarını meşeden oyulmuş figürler kaplıyor. Gizem dolu, ne olduğu bilinmeyen yaratıklar, cinler, ortaçağ düşlemlerini yansıtan tuhaflıklarla dolu motifler, borazanlar çalan melekler, Sen Piyer, mahşer günü, ölüler, günahkarları cehenneme süren şeytanlar ve zavallı insanların ruhlarına dualar eden Meryem Ana...

Günaha girmekten kurtuluyorum
Biraz ötede, yüksek duvarın dibinde, büyükçe bir masada yüzlerce mum yanıyor. Yanlarında duran kısa boylu, daha doğrusu küçüğün küçüğü yaşlı bir kadın mumlara oynar gibi dokunuyor, sönmüşlerini eline alıp, sepetine atıyor, mumların üzerinde durduğu kumları küçük parmaklarıyla şöyle bir karıştırıyor, düzeltiyor, masanın bir kenarına yeni mumlar bırakıyor. Yanına sokuluyorum. Amacım, fark ettirmeden çok yaşlı olduğu belli olan kadının, yüzlerce mumun aleviyle aydınlanmış yüzünü fotoğraflamak. Kadın, geldiğimi sezmiş olacak birden başını çevirip bana bakıyor. "Mum yakmak ister miydiniz?" diye soruyor. Bir an duruyorum, sonra İslam Hukuku profesörlerimizin kilisede mum yakmanın bizlere yasak olduğunu açıkladığı bereket versin aklıma geliyor da son anda günaha girmekten kurtuluyorum!

Yaşlı kadın önce nereden geldiğimi soruyor, sonra da nereli olduğumu bilmek istiyor. Sohbete başlıyoruz. Adı Ruth, 78 yaşında. Dul. katedralde görevli, sağın solunu tozunu alıyor, mumları yeniliyor, her gün 5-6 saatini burada geçiriyor. İşi bittikten sonra evine gitmiyor, yakındaki yaşlılar yurduna uğruyor, mutfakta yardımcı oluyor, engelli yaşlıların sökük, yırtık giysilerini tamir ediyor. Eve akşama doğru dönüyor. "Nasıl olsa bekleyen yok" diyor gülümsemeye çalışarak. "Kış geldi. Soğuk aylarda Paulus Kilisesi'nde fakirlere yemek çıkar." Orada mutfakta yemek yapıyor, bulaşık yıkıyor. "Benim yaşamım hep buralarda geçti. Eşim 22 yıl önce öldü. Kiliseler benim yaşam amacım. Onlar nefes aldığım yerler. Yaşamak için hep nefes alacaksın!"

www.ahmet-arpad.de

4 Ekim 2015

Uçurum gittikçe derinleşirken

Cumhuriyet, 04.10.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD

Kadın yaşını başını almış. Yıllardır aynı yerde duruyor, Stuttgart Schloss Alanı'nın altındaki metro geçitinde gazete satıyor. Koltuğunun altındaki gazetelerin adı Kaldırım. Sık sık oradan geçtiğim için kimi gün selamlaşıyoruz.  Çene çaldığı başkaları da var. Çoğunlukla yaşlı insanlar. Arada sırada Kaldırım'ı alıp göz atıyorum. Kaldırımda yaşayan çok fakirlerin gazetesi. Toplumun  dikkatini bu insanların sorunlarına çekmek için 20 yıldır yayınlanan aylık gazete değişik destek, bağış ve ilanla yaşıyor. Bir süre önce gazete alırken yaşlı kadına sormuştum: "Nasıl dayanıyorsunuz saatlarce burada durmaya?" diye. "Mecburum" olmuştu yanıtı. "Devletin verdiği destek yetmiyor. Günde üç beş Avro da gazete satışlarından elime geçiyor." Kaldırım Stuttgart'ın başka köşelerinde de satılıyor. Satanlar yaşlı kadın gibi fakirlik sınırının çok altında yaşayanlar. Gazetedeki haber ve yazılar çoğunlukla onların zor yaşamını ele alıyor. Yaşlı kadın sekiz yıldır burada durduğunu anlatıyor. "Benim yaşımda kolay değil, fakat yine de haftanın dört günü geliyorum. Her gün 6 saat. Stuttgart'ta benim gibi gazete satan yaklaşık yüz kişi var. Önemli olan bir işe yaradığımızı hissetmek."
   
Evleri köprü altları
   
Günümüz Almanyası'nda her geçen gün daha çok insan eline geçen düşük sosyal yardım ile fakirlik sınırında, gelecekleri belirsiz bir yaşam sürdürüyor. Bunlardan yedi yüz bini tam dibe vurmuş, evsiz barksız, ailesiz yaşıyor. İçlerinden 30 bini yaşamını sokakta geçiriyor. Kar, buz ve yağmurda ormanlar, parklar, köprü altları, kapı içleri, aralıklar, alt geçitler, metro istasyonları onların barınakları. Bir zamanlar iş güç, ev bark, çoluk çocuk sahibi bu insanlar şimdi yalnız. Devletin desteği ölmemelerini sağlıyor. Almanya'nın 1990'lı yıllardan bu yana geçirdiği toplumsal değişim ülkede sorunları arttırdı, insanların yaşamını giderek zorlaştırdı, bireyin geliri azaldı, fakirlik doruğa fırladı. Resmi verilere göre Almanya'da 13 milyon insan 'fakir' kabul ediliyor. Tek başına yaşayıp da ayda 920 Avro'nun altında kazanan 'fakirler sınıfı'ndan. İki çocuklu bir ailede bu sınır 1940 Avro'dan başlıyor. AB'nün güçlü ülkesinde milli gelirin yüzde ellisine nüfusun yüzde onunun sahip olduğu artık bilinen bir acı gerçek. Zenginle fakir arasındaki uçurumun gittikçe derinleştiğini yönetenler de kabullenmeye başladı. Büyük kentlerde istasyonlarda, caddelerde, parklarda çöp kutularından boş şişe arayan yaşlı insanlar gittikçe daha çok dikkati çekiyor. Bakkala götürüp depozitini alarak günde birkaç Avro'ya sahip olmak uğruna yağmurda, karda sokak sokak, cadde cadde dolaşıyorlar. Almanya'nın zengin kentlerinden sayılan Stuttgart'ın merkezinde belediyenin açıklamasına göre 3 bin insan evsiz. Yardım derneklerinin, kiliselerin ve belediyenin gösterdiği odalarda ve yurtlarda kalıyorlar. İçlerinde içki ve uyuşturucu bağımlılarıyla sokak çocukları da var.

Fakirler ordusuna son yıllarda gittikçe daha çok yaşlı da katılmaya başladı. Mart 2015'de yapılan resmi açıklamaya göre eline geçen emeklilik maaşıyla geçinemeyen tam 512 bin yaşlı insan devletten sosyal yardım alıyor. 10 yıl öncesine göre yüzde 45'lik bir artış! Yetkililer: "Yaşlıların fakirliği gelecek 10-15 yıl içinde çığ gibi büyüyecek" diyor.

www.ahmet-arpad.de

13 Eylül 2015

Dünyanın para kasası

Cumhuriyet, 13.09.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD
 


Zürih gölünün kıyısında yaşayan dostlarımızla sık sık görüşüyoruz. Ne de olsa kırk küsur yıldır tanışıyoruz. Onlar bize geliyor, biz onları ziyarete gidiyoruz. Son bir yıldır Stuttgart'a gelmeleri "hem ziyaret, hem ticaret" amaçlı olmaya başladı. Bern hükümeti Frank'ı yüzde on beş değerlendirince İsviçreliler güney Almanya'yı tam bir kapı komşusu yaptı! Özellikle Stuttgart, Freiburg, Konstanz, Waldshut, Lörrach gibi güney kentleriyle Karaormanlar'ın dinlence yerleri onlar için çekici oldu. Günübirlik gelen İsviçreliler ceplerindeki değerli parayı fiyatların daha düşük olduğu Almanya'da besin maddelerinden giysilere, bigsayarlardan mobilyalara harcıyor. Ülkelerine dönerken sınırda %19'luk KDV'yi de geri alınca neredeyse %50'ye yakın tasarruf ediyorlar! Bu arada sınır ötesindeki evini satıp parasını Alman tarafındaki emlağa yatıranlar da var. Almanya'da oturup İsviçre'de çalışan İsviçreliler gün geçtikçe artıyor. Ancak Frank'ın değerlendirilmesi İsviçre dışsatımına yaramadı. Ülkeye gelen turist sayısından da önemli düşüşler olmaya başladı. Bir porsiyon Şnitzel'le yanında bir kadeh biraya kim 30 Avro verir? Geçenlerde bir sergi nedeniyle gittiğimiz sınır kenti Lörrach'da ısmarladığımız iki çayla iki pastaya 13 Avro vermiştik. Ertesi gün Ren'in öteki kıyısındaki komşu kent Basel'de aynı şeyler için gelen fatura tam 28 Frank'dı!

"Dünyanın para kasası"
İsviçre'nin vergi kaçıranlar için bir cennet olduğu sır değil. Ülkeye "dünyanın para kasası" diyenler var! Tüm kıtaların para babaları, uyuşturucu ve silah kaçakçıları, fakirin fakiri Afrika ülkelerinin Avrupa, Amerika destekli milyarder kralları, diktatörleri, cumhurbaşkanları, başbakanları paralarını hep sırdaş hesaplara yatırdılar. Tam 330 bankaya sahip küçücük Alpler ülkesi İsviçre'de finans endüstrisinin en 'başarılı' döneminde banka kasalarında 5 trilyon Avro yatmış olduğu bilinen bir gerçek. İsviçreli ünlü bilim adamı, politikacı ve kitap yazarı Jean Ziegler: "İsviçre insanına göre banka hesaplarının gizliliği neredeyse insan haklarına eşit bir özgürlüktür," diyor. "Ülkem 21. yüzyılda çoğu gerçeği hâlâ dışlamaya devam ediyor." Son birkaç yıldır, özellikle AB'nin ve Almanya'nın baskıları sonucu Bern hükümeti banka/müşteri sırrını biraz da olsa yumuşatmak zorunda kaldı.
 

Avrupa'nın ortasında bir 'ada'
Kendini çevresinden, komşularından hep soyutlamış olan İsviçre Avrupa'nın ortasında bir 'ada' olarak ayakta kalmayı ne olursa olsun sürdürmek istiyor. Ancak bu yalnızlığa ne süre dayanabilir, bilinemez! İç savaş yaşanan ülkelerden insanların akın akın geldiği Avrupa'da İsviçre 2014'de mülteciler yasasını değiştirerek AB'nin 'serbest dolaşım sözleşmesi'ne karşı olduğunu da gösterdi. Bir zamanlar Hitler'den kaçan Alman komünistleri ile 25 bin Yahudi´yi sınır kapılarından geri çevirmiş olan İsviçre'nin Nazilerin el koyduğu tonlarca Yahudi altınını kasalarında tâ 1990lu yıllara kadar gizlediğini de unutmamak gerek. 'Küçük ve zarif' Alpler ülkesi kalifiye eleman gereksimini de çoğunlukla Almanya'dan karşılıyor! Günümüzde iki yüz binin üzerinde Alman yedi buçuk milyonluk İsviçre'de sürekli yaşayıp çalışıyor! Sınır ötesine akın bundan altı, yedi yıl önce başlamıştı. Özellikle uzman doktorlar ve mimarlar Almanya'daki işlerinden istifa edip kazancın yüksek olduğu İsviçre'yi yeğlemeye başladı. Ayrıca Konstanz ile Freiburg arasındaki küçük kent ve kasabalardan da her sabah 17 bin insan da evinden çıkıp günübirlik sınır ötesine çalışmaya gidiyor.
 

www.ahmet-arpad.de

6 Eylül 2015

Mülteci yurtları yanarken

Cumhuriyet, 06.09.2015
STUTTGART
AHMET ARPAD


Nobel Barış Ödülü'nü 2012 yılında Avrupa Birliği hak etmişti. O günlerde açıklandığına göre "AB'nin insan haklarına ve demokrasiye olan katkıları" ödül verilmesinin gerekçesiydi. Günümüzde ülkelerindeki savaştan kaçan, ölmemek ve insanca yaşamak isteyen bir milyona yakın mülteci Avrupa'ya akın ediyor. Yirmi yedi AB ülkesinden sadece birkaçı onları kabul ediyor! Bunlardan biri de yabancı düşmanlığının son 15 yılda hızla arttığı Almanya. NPD, NSU, HoGeSa, Pegida... Aşırı sağcılar Almanya'da gittikçe daha çok saldırgan olurken, politikacılar karşılarında yetersiz kaldı. Bugün bir çok bölgede politikacıların değil onların sözü geçiyor, yalnız bırakıldığına inanan küçük insanlar onlara daha çok güveniyor. Bielefeld Üniversitesi'nden Prof. Andreas Zick'in açıklamasına göre özellikle doğunun 'insansız yörelerinde' son yıllarda gittikçe iyi organize olan radikal grupların 'hukuk sistemi' geçerli. Prof. Zick: "Toplum içindeki çatlağın büyüme tehlikesine 2014 sonunda dikkatleri çekmiştik" diyor.

Mülteci yurtlarını kimler yakıyor?
2012'de Almanya'da 24 mülteci yurdu saldırıya uğramış,  2015 yılının ilk sekiz ayında bu sayı ona katlamış! Çoğu yakılmış. Yabancı düşmanlığı ve ırkçılık nedense, daha çok köylerle kasabaların hızla insan yitirdiği, yabancıların pek ayak basmadığı Almanya'nın doğu eyaletlerinde kendini gösteriyor. Berlin hükümeti 1991'den bu yana özel bir yasa ile "doğunun yeniden inşaatı" adı altında vatandaşlarından 250 milyar Avro'yu toplamasına karşın nüfus azalıyor. 1991 yılında Stuttgart'tan doğu Almanya'ya tayinini isteyen bir tanışım uzun yıllardır orada bir bakanlıkta görevli. "Özellikle Mecklenburg ve Uckermark'dan her yıl ortalama 25 bin Alman batıya kaçıyor!" dedi geçenlerde. "Sokaklarda insan görmezsin!"  Özel yatırıcımlar doğuya gitmiyor, yeni iş yerleri açılmıyor, işsizlik batıdakinin iki katı. Geleceğini garanti altına alamamış insanların yaşadığı bu bölgelerde ırkçılar, yabancı düşmanları, aşırı sağcılar, neonaziler tabii cirit atıyor. Almanya İçişleri Bakanlığı'nın açıklamalarına göre ülkede 2014 yılında 130 ırkçı  saldırı olmuş. Bunlardan 61'i toplam nüfusun sadece yüzde on yedisinin yaşadığı eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti topraklarında gerçekleşmiş...

"Ayak takımına göz yummayacağız!"
Bir yıl içinde %40'lık bir artış! Mültecilerin sındığı yurtları yakanlar, onları sokakta çevirip dövenlere geçenlerde "hayvan sürüsünden farkları yok" diyen başbakan yardımcısı, sosyal demokrat Sigmar Gabriel'e hakaret ve küfür dolu mektuplar yağdı, ölüm tehditleri aldı. Bunun üzerine parti genel sekreteri Yasmin Fahimi: "SPD bu ayak takımına göz yummayacaktır!" diye tepki gösterdi. Sadece Almanya sınırları içinden bu yıl ülkeye 800 bin sığınmacının girmesi bekleniyor. Almanya hazırlıksız, AB'nin 27 üyesinden 24'ü topraklarında mülteci istemiyor. Nobel Barış Ödüllü Avrupa'da nasyonal egoizm güncel mülteci akınlarıyla ön plana çıkmaya başladı. AB içindeki ayrımcılığın "ceremesi"ni Almanya çekecek gibi. Sağcı popülizm ve sağcı radikalizmin toplumu bölme tehlikesi var. "Politika iflas ettiği anda bazı bölgelerde sağcı gruplar ve onların peşinden gidenler demokrasiyi ele alabilir" diyor profesör Zick. "Kaba kuvvetin meşrulaştığı toplum gruplarında radikal sağla mücadele edilemez." İki Almanya'nın birleşmesinin ardından çeyrek yüzyıl geçmesine karşın doğunun bazı yörelerinde "demokrasi açığı" olduğu son olaylarla kanıtlanıyor. Oralarda güçlü bir "demokrasi kültürü ve sivil toplum" oluşturmak için acaba geç mi kalındı? Düzen yıpranıp zorlanıyor mu?

www.ahmet-arpad.de