29 Ocak 2006

Babalara oyuncak tren

Cumhuriyet 29.01.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Hızlı tren yola koyuluyor. Upuzun, bembeyaz bir yılan gibi kıvrılıyor. Şatoların ve üzüm bağlarının yanından geçiyor. Köprülerden nehirleri aşıyor, dağların içindeki tünellerden süzülüyor, romantik tarihi kentleri geride bırakıyor. Son istas yona vardığında hoparlördeki ses , gelişini bildiriyor. Hiç kimse inmiyor. Çünkü bu trenin yolcuları cansız! Koskocaman bir salonda, başka bir dünyadayız. Büyüklerin minyatür trenler dünyasında! Onların bu dünyasına, ''düşler dünyası'' da diyebiliriz... Buharlısı, elektriklisi, dizeli, tam 200 lokomotif, boy boy, renk renk, tam 600 vagon, 800 metre ray ve 42 tren dizisi. Böylesine bir ''düşler dünyası'' nın Almanya'da başka benzeri bilinmiyor. Salonda tek kadın yok. Pür dikkat gezinen erkekler de yaşını başını almış, kırkının-ellisinin üzerinde çoğu. Tek tük çocuklar da göze çarpıyor. Almanların bu tür oyuncak trenlere merakı sonsuz. Evinin bir odasını trenlerine ayıramayan, çatı arasına ya da bodruma kapağı atıyor. Küçük lokomotiflerden, uzun vagon dizilerinden, ormanlardan, dağlar-tepelerden oluşan ''düşler dünyası'' nda yaşayanlar çocuklar değil yetişkinler, yaşını başını almış insanlar. Küçük memurundan banka müdürüne, lise öğretmeninden başhekime, yargıca, her meslekten insan minyatür trenlerle kendi dünyasını kuruyor. Evinde halının üzerine kurduğu birkaç metrelik rayla düşlere dalan, çocukluğunu yeniden yaşayan bu insanlar, hevesleri uğruna hiçbir giderden kaçınmıyorlar. Her yıl milyonlarca Avro'yu bu uğurda çekinmeden harcıyorlar. Noel ve yılbaşı öncesi minyatür tren satan dükkânlardan çıkmayanlar oğullar değil, onların babaları. Avrupa'nın en büyük ve en eski oyuncak trenler yapımcısı Maerklin'in Stuttgart yakınındaki müzesini de her ay on binler ziyaret ediyor. Bu fabrikanın 1935'te sadece 300 adet yaptığı ünlü İsviçre lokomotifi ''Timsah'' günümüzde açık arttırmalarda bir otomobil fiyatına alıcı buluyor. Evler, saraylar, şatolar, kiliseler, hayvan sürüleri, otomobiller, kamyonlar, tramvaylar, ellerinde bavulları istasyonlarda bekleşen yolcular... Karlı yamaçlara tırmanan teleferikler, doruklardan aşağı süzülen kayakçılar... Aralarından geçen yolcu trenleri, yük trenleri, her ülkeden ünlü upuzun trenler. Bu güzel, karlı kış gününde dönüş yolu için otobanı değil ormanlar, köyler ve kasabalar arasından uzanan dar, inişli-çıkışlı, virajlı yolu yeğliyoruz. Geçtiğimiz köyler, küçük kasabalar insansız. Boşaltılmışlar sanki. Sıcak evlerinde oturuyor, ahırlarda hayvanlarıyla ilgileniyor, şaraphane ya da birahanelerde içkilerini yudumluyor olacaklar. Kimi yamaçlardaki kısa pistlerde kayak yapanlar da göze çarpıyor. Bizim aklımız hâlâ Merklingen'deki ''düşler dünyası'' nda... Babaların 19. yüzyıldan bu yana severek oynadığı tek oyuncak, minyatür trenler. Ve bu, böyle kalacağa da benziyor. Boş zamanlarını buharlı ve elektrikli lokomotiflerin çektiği trenlerin dünyasında geçiriyor bu ''büyük çocuklar'' .
 
www.ahmet-arpad.de

15 Ocak 2006

İskoç şeyhin modern halifeliği

Cumhuriyet 15.01.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Masada oturuyorlar. Arap, Alman ve Türk. Üçü de Müslüman. Heyecan dorukta. Karşılarına aldıkları ve tartıştıkları da Türk gazeteci. Konu, ''Almanya'da İslamcı medya'' . Düzenleyen Katolik kilisesinin Güney Almanya Rottenburg Piskoposluğu. Arap, Müslümanlar Merkez Birliği'nin internetteki borazanı islam.de sorumlusu Mazyek . Soğukkanlı, öfkesini belli etmemek çabasında. Yanında oturan Alman Süleyman Wilms , İslam gazetesini yönetiyor. O heyecanını kamufle edemiyor. Solundaki de bizim Diyanet'in Almanya'daki şubesini (DİTİB) temsil eden Bekir Alboğa . Toplantı süresince, konuşulanları dinlerken de, kendisi konuşurken de dudaklarından '' Erbakan gülücüğü'' eksik olmayan Alboğa'yı Diyanet geçen yıl ''diyalog sorumlusu'' yaptı... 90'lı yılların sonunda Stuttgart radyosunda yayımlanan bir röportajda, ''Türkiye'de Müslümanlar baskı altında, Almanya onları ilticacı olarak kabul etmelidir'' diyen Alboğa, toplantı süresince çok dinledi, az konuştu. Ne de olsa Diyanet'in Almanya'da doğru dürüst bir medya çalışması, yayın organı filan yok. Türkiye'de misyonerlik yapan kuruluşların bile internet sayfaları DİTİB'in sayfasından daha zengin! Karşılarında oturan Türk gazeteci Ahmet Şenyurt' un söyledikleri hiçbirinin hoşuna gitmiyor. Mazyek ile Wilms ona karşı saldırıya geçiyor. Fakat Şenyurt, belgelere dayanarak her ikisinin de ''ikiyüzlü'' yayın yaptığını açıklıyor, geri planda radikal Araplar olduğunu kanıtlıyor. İpler başkalarının elinde. Mekke doğumlu Dr. Nedim el Zayed' in yönetimindeki Müslümanlar Merkez Birliği'nin Rabıta etkisinde olduğu çoktandır bilinen bir gerçek. Ayda bir yayımlanan İslam gazetesinin arkasında da Alman Müslümanı avukat Ebu Bekir Rieger var. Kim bu kişi? Daha 1993'te ateşli bir Kaplancı olduğu bilinen Herr Rieger, Fas kökenli Sufi Darkavi tarikatından kaynaklanan Murabitun tarikatının başadamı... Tarikatın ''fikir babası'' da İskoç Ian Dallas , nam-ı diğer şeyh Abdülkadir el Sufi ... Fas'tan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden arkasına aldığı dolar zengini, radikal görüşlü kimi şeyhin desteği ile kapitalizme ve faize karşı çıkıyor. Dünya Yahudilerinin etkisinde olduğuna inandığı bankacılık sistemini gereksiz buluyor. Para yerine altını yeğliyor. İskoç şeyhin parlamenter demokrasi karşıtı olduğu da biliniyor. 

Toplantının sonunda söz alan, Almanya'daki İslamcılar konusunda uzman sayılan Berlinli araştırmacı-gazeteci Claudia Danschke' nin, ''İslam gazetesi Murabitun tarikatının borazanlığını yapıyor!'' sözleri salonda heyecan yaratıyor. Danschke'ye göre bu tarikat, modern halifeliğin özlemi içinde. Ardından Şenyurt'un, ''2003 yılında Murabitun'un Güney Afrika konseyinde İslam gazetesinin tarikat davasının destekçisi misyoner bir yayın organı olduğu açıklaması yapılmıştı'' sözleriyle gazete sorumlusu Wilms'in yüzü renkten renge giriyor. Oturumu yöneten Bay Schmid toplantıya son veriyor. Az sonra öğle yemeğinde Şenyurt ve Danschke ile yaptığım sohbette, bu tarikat üzerine bizleri ilgilendiren başka şeyler de öğreniyorum. Güney Afrika (Pretorya) toplantısında Murabitun'un ''dünya şefi'' olarak tanıtılan Herr Ebu Bekir Rieger, Türklerle çok dost! Bir zamanlar Kaplan hayranı olan Alman avukat, daha sonra Milli Görüşçülere de sokulmuş. O yıllarda yargılanan Recep Tayyip Erdoğan' ın camiler-minareler-kubbeler şiirine destek vermekle övünen Herr Ebu Bekir, 2000 yılında Berlin'de, kurucusu olduğu İslam gazetesinin bir toplantısında, halifeliğe son verdiği için Atatürk' ü eleştirmiş. 2002'de AKP'den İstanbul milletvekili seçilen Prof. Nevzat Yalçıntaş da uzun yıllardır Murabitun dünya şefinin yakın dostu. Milli Görüş kontrolünde olduğu bilinen Almanya İslam Konseyi'nin yönetim kurulunda da bir süre oturan Ebu Bekir Rieger, aynı zamanda European Muslim Union'ın (EMU) kurucusu ve de başkanı. Nevzat Yalçıntaş da EMU'nun (www.emunion.org veya www.emunion.de) onur başkanı. Murabitun'un bu yan kuruluşu, Saraybosna, Berlin, İstanbul ve Granada'da faaliyet gösteriyor. Tarikatın kolları ta Meksika'ya uzanıyor... Tarikatın, Arap parası ile yapılan Granada Camisi'nin açılışında bir konuşma yapan AKP milletvekili Prof. Yalçıntaş'ın bir Osmanlı hayranı olduğunu söylüyor Claudia Danschke.

''Osmanlı'nın temel değerlerine günümüzde ihtiyaç vardır... Osmanlı'yı derinlemesine ne kadar çok incelersek o kadar sağlıklı bir toplum yapısına sahip olabiliriz...'' sözleri onun.
 
www.ahmet-arpad.de

12 Ocak 2006

Fırat ve Nil arasındaki 'sulu' bölge

Cumhuriyet 12.01.2006

STUTTGART'TAKİ arkadaşımız Ahmet Arpad kısa bir bilgi notu göndermiş:

''Amerika ve İsrail'in Ortadoğu ilgisinin nedeni, Arap çöllerindeki bir süre sonra tükeneceği bilinen petrolden çok, özellikle Türkiye'deki su kaynakları olduğunu kavramak için müneccim başı olmaya gerek yok.
 
Fırat ve Nil nehirleri arasıdaki bölge İsrail için, Tevrat'ta her Yahudi'ye emredilen bir vecibe olduğu bilinen 'vaat edilmiş topraklar'dır.
 
İsrail bayrağındaki Davut yıldızını ortaya alan iki mavi çizgi Nil ve Fırat nehirlerini simgeler. İsrail'in son yıllarda şirketler ve aracılar yoluyla Konya ovasından ve Şanlıurfa bölgesinden dev topraklar kapattığı da artık bilinen bir gerçek.
 
Bu arada Amerikan işgali altındaki Irak'ın kuzeyi de İsrail'in iştahını kabartıyor. Bu bölge ile yakından ilgilendiği, Kürtlere destek verdiği, hatta orada bir Yahudi Kürt Partisi'nin kurulduğu da gözden kaçmıyor.
 
Batı artık buradaki suların bir bütün olarak ele alınmasını istiyor, 'Su Bankası' kurulması gibi öneriler ortaya atılıyor.
 
Başbakan'ın 'Kürt sorunu' adını koyduğu PKK terörü nedeniyle dev GAP projesi sekteye uğratılmış, güçlenmesi engellenmiş Türkiye ise Ortadoğu'da sergilenen oyunu eli-kolu bağlı seyrediyor.
 
İsrail'in Ortadoğu politikasının Şaron 'dan sonra değişeceğini sanan önce Tevrat'a bir göz atsın.''

8 Ocak 2006

10 bin 654 özürlünün ölümü

Cumhuriyet 08.01.2006
AHMET ARPAD
STUTTGART

Ağaçlıklı yol uzun, geniş. Yüzyıllık ıhlamurlar dökmüş yapraklarını. Soğuk, güneşli bir gün Stuttgart'ın 60 km. güneyindeki Grafeneck yamaçlarında. Otomobilden iniyoruz. Mezarlık az ötede. Kara demirden kapısı açık. Çimenlerde ağır ağır yürüyoruz. Mezar taşları kısa, tekdüze, hepsi bir elden çıkmış gibi. Üzerlerinde isim, soyadı ve ölüm tarihlerinden başka hiç yazı yok. Az ileride,duvarların sona erdiği yerde büyük iki mezar dikkatimizi çekiyor. Kuru otlarla kaplı, taş filanyok. Merak edip sokuluyoruz. ''Bu mezarlarda tam 250 ölünün külü var!'' İrkilerek arkamıza dönüyoruz. Üzerinde rengi atmış mavi bir giysi, başında beyaz bir başörtü, zayıf, neredeyse kemikleri çıkmış, uzunca boylu, yaşlı mı yaşlı bir kadın duruyor hemen yanımızda. Nereden çıkmıştı? Biz geldiğimizde mezarlık bomboştu. Sırtı hafifçe kambur, yüzü buruşuk. Bir tuhaf. Olsa olsa filmlerde görürsünüz onun gibisini. Ve konuşuyor, anlatıyor, anlatıyor. Sormamıza gerek yok. ''İyi ettiniz de buralara geldiniz'' diyor. ''Herkes görmeli Grafeneck'i, bilmeli burada 1940'ta yaşananları, Nazilerin korumasız, zavallı insanlara yaptıklarını!'' Birlikte çıkıyoruz mezarlıktan, yürüyoruz koca ıhlamurlar arasında. Uzun yolun sağında solunda tek katlı kocaman evler, sonunda sarayımsı bir bina... O konuşuyor, anlatıyor. Hep geçmişten söz ediyor. 1947 yılında burada çalışmaya başladığında 18 yaşındaydı. Yardımcı hemşire olarak işe almışlardı onu. Tepenin altındaki Gomardingen kasabasında doğmuştu. ''Sanırım biliyorsunuz savaş yıllarında Nazilerin burada ne yaptığını?'' diye soruyor birden. Biliyorduk, Hitler' in doktorlarının Ocak 1940 ile Aralık 1940 arasında Grafeneck'te tam 10 bin 654 özürlüyü gaz odalarında öldürdükten sonra yaktıklarını! ''O aylarda, çoğu zaman gece yarısı, kapkara otobüsler geçerdi kasabanın sokaklarından'' diye devam ediyor. ''Önceleri ne olduğunu anlamamıştık. Fakat sonra günün birinde papaz efendi babama, bize tepeden bakan, sarayı andıran binayla çevresindeki barakalarda her yaştan özürlü insanların tedavi edildiğini anlatmıştı.'' Birkaç ay sonra da her şeyin kokusu çıkmıştı! Çoğu gece bacalardan dumanlar yükseldiğini fark etmişti kasabalılar... Grafeneck tepesinde bugün de özürlüler var. 1947'den bu yana gerçekten tedavisi yapılıyor onların. Ağaçlıklı yolun sağına soluna yapılmış kocaman tek katlı evlerde kalıyorlar. Kimi zaman birkaç ay, kimi zaman da bütün bir ömür boyu. Nazilerin barakaları çoktan yerle bir edilmiş. Yerlerine toplantı ve okuma salonları yapılmış. Personel odaları da. Yaşlı kadın çoktan emekli olmuş, fakat burada devam ediyor yaşamına. ''Gidin bakın şuraya'' diyor ve eliyle yeni yapılmış tek katlı bir binayı gösteriyor. ''Orada bir belgeler müzesi var. Grafeneck'te neler olup bittiğini görmeli ve kavramalısınız!'' Sonra küçük adımlarla uzaklaşıyor, geldiği gibi selam sabahsız. Uzun yıllar süren araştırma ve çalışmaların ürünü belgeler vitrinlerde, fotoğraflar çerçevelerde. Okudukça, baktıkça içiniz bir tuhaf oluyor, sarsılıyorsunuz. Hitler 1935 yılında partisinin genel kurulunda, iyileşmesi mümkün olmayan, ''daha çok azap çekmesinler'' dediği özürlü insanların ortadan kaldırılması emrini vermişti. ''Bir özürlü yatağında yatarken, savaş yaralısı yatak bulamıyor'' sözleri onundur. Güney Almanya'daki yurt ve hastanelerden toplanan bedensel ve zihinsel özürlüler getirildikleri Grafeneck'te kısa bir muayenenin ardından, tıpkı Yahudilere yapıldığı gibi, ''Duşa gidiyorsunuz'' kandırmacasıyla gaz odalarını boyluyordu. Grafeneck'te 10 bin 654 özürlü ''yok edildi'' . Hitler'in 1939-1945 yıllarında hüküm sürdüğü Almanya'da iğne yaparak, Luminal denen ilacı içirerek, aç bırakarak, gaz odalarında karbondioksit vererek, yedisinden yetmişine, ''yaşamasına değmez'' dedikleri tam 200 bin özürlü ölüme yollanmıştır. Dışarı çıkıyoruz. Yaşlı kadın az ötede kazların yanında durmuş, konuşuyor, konuşuyor. Kim bilir neler anlatıyor onlara!
 
www.ahmet-arpad.de

13 Kasım 2005

Sabahın köründe stres

Cumhuriyet 13.11.2005
AHMET ARPAD
FRANKFURT

Otobüsten indim. Hava karanlık. Henüz sabahın körü. Yolculuk Frankfurt'a. Hızlı trenin kalkmasına daha on dakika var. Aceleye hiç gerek yok. Merdivenleri inip ana caddenin altında uzanan pasajda yürüyorum. İnsanlar bir koşuşturma içinde. İsta syon dan gelip otobüse, tramvaya, metroya gidenler. Tramvaydan trene yetişmeye çalışanlar. Metrodan otobüslere koşanlar. Stuttgart'ın göbeğindeki Klett Pasajı yerin altında üç katlı. En alt katta metro, orta katta yeraltı tramvayı, benim yürüdüğüm katta da polis karakolu, banka şubesi, berber ve kırtasiyeci, giyim ve gıda dükkânları, sayıları hızla artan ekmek-sandviç-kahve satan kayıntı büfeleri var. Sabahın bu saatinde bir yerden bir yere koşuşan insanların çoğu bu büfelere uğramadan edemiyor. Hemen hemen hepsi evden kahvaltı etmeden çıkmış, bir ellerinde kahve, ötekinde sandviç. Trene ya da metroya yetişmeye çalışırken sandviçlerini ısırıp ılık kahvelerinden bir yudum alıyorlar. Almanya'da stres sabahın köründe başlıyor! Frankfurt üzerinden Hamburg'a giden 7.27 hızlı treni tam zamanında kalkıyor. Bütün koltuklar dolu. Yer ayırttığım iyi olmuş. Kitap Fuarı haftası Stuttgart'la Frankfurt arasında sabah ve akşam trenleri ağzına kadar dolu. Yola koyuluyoruz. Makinist gaza basıyor! Az sonra tren en yüksek hızına ulaşıyor. Saatte 250 km. Hava aydınlanırken doğa kayıp geçiyor. Kimsenin dışarıyı seyrettiği yok. Kadınlı erkekli ''fuarcılar'' bilgisayarlarını açmış, cep telefonları da çalışıyor, önlerindeki masalarda kahveler ve yarısı ısırılmış sandviçler... Yolda Mannheim'la Frankfurt havaalanına uğruyoruz ve kalkıştan 1 saat 20 dakika sonra Frankfurt'a varıyoruz. İnsanlarda yine bir telaş, bir koşuşturma. Fuara gidecekler hızla taksi duraklarına yöneliyor. Stuttgart'tan yola koyulup 220 km. ötedeki fuarın kapısından içeri girmek sadece 1 saat 30 dakika sürüyor. Dünyanın en büyük kitap fuarı kentin göbeğinde, bizdeki gibi Allah'ın dağında değil! İnsanlar 50 km'lik yolu 2 saatte almıyor... O gün işimi bitirdikten sonra kenti biraz gezmeye, Rodin-Beuys ortak sergisini izlemeye karar veriyorum. Ne de olsa dönüş trenine daha 2 saat var. Frankfurt, Orta Avrupa'nın en büyük kenti olmasına karşın insanı pek çeken bir metropol değil. Onlarca kez geldim buraya, bir türlü ısınamadım Frankfurt'a. Giderek çoğalan gökdelenleri insanı altında eziyor. Hava alamıyorsunuz. Sokak ve caddeleri, mağazaları ve yapıları da çekici değil. İstasyonla Hauptwache arasında şöyle bir gidin gelin, pek Alman'a rastlayamazsınız. Sanki hiç kimse buralı değil. Herkes bir yerden bir yere gitmek için Frankfurt'a uğramış gibi. Uzak ülkelerden gelenler mutlaka Frankfurt Havaalanı'na iniyor ve buradan bir yerlere dağılıyorlar. Dört yönden gelen demiryolları Frankfurt'ta birleşiyor. İstasyon çevresindeki yapılarda oturanlar yok. Bürolar, bürolar, mağazalar, mağazalar... Ve de sayısız gece kulübü. Hiçbirinin sahibi Alman asıllı değil. Almanya'da en çok suç bu kentte işleniyor. Yakayı ele verenlerin çoğunluğu yabancı pasaportlu. Alman Yayıncılar Birliği'nin her yıl çoğu değerli kabul edeceğimiz yazara Barış Ödülü verdiği Paul Kilisesi'nin hemen arkasından taksiye biniyorum. Az sonra soruyorum asık suratlı şoföre: ''İşler nasıl?'' Susuyor bir an. Sonra: ''Kitap Fuarı günlerinde işlerimiz kesattır'' diye homurdanıyor. Merak ediyorum, niçin acaba? ''Fuara katılan yayıncılar, Almanı, yabancısı, eli açık insanlar değildir! Akşamları pek bir yere gitmezler, hele gece kulüplerine, kadına hiç!''
 
www.ahmet-arpad.de

6 Kasım 2005

Kaçırılan terörist!

Cumhuriyet 06.11.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Stuttgart'ın az ötesindeki küçük Sindelfingen kentinin adını bütün dünya biliyor. Çünkü Mercedes otomobil fabrikası burada. Geçen hafta Alman televizyonu ARD'nin yayımladığı bir filmden sonra Sindelfingen'in banliyösü Holzgerlingen'in adı da ülkede çok konuşulur oldu. İstanbul'da 15-22 Kasım 2003 tarihlerinde düzenlenen bombalı saldırıların başsorumlusu kabul edilen ve şu sıralar 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Louai Sakra'nın Türkiye'ye gelmeden önce Holzgerlingen'de bir süre yaşadığı ortaya çıktı. ARD'nin Panorama adlı yayınında Sakra'nın, tepeden tırnağa kapalı eşiyle birlikte 1999 yılında İspanya üzerinden Almanya'ya giriş yaptığı ve 2002 yılına kadar da ülkede yaşadığı kanıt ve belgeleriyle açıklandı. Filmi çeken Türk asıllı televizyoncu Ahmet Şenyurt bundan birkaç hafta önce Holzgerlingen'de dolaşırken anlatmıştı: ''İşin ilginç yanı, Alman makamları Sakra'nın ülkeye giriş yapacağını biliyorlardı. Karaormanlar'daki Schramberg mülteci kampına geldiğinde bütün müracaat evrakları hazırdı!'' Biraz şaşkın bakmış olacağım ki anlatmıştı: ''Federal Suç Dairesi'nden elde ettiğim belgelere göre Louai Sakra, El Kaide'nin başelemanlarından El Zarkavi 'ye çok yakın ve onu emrinde çalışan biri...'' Şenyurt'un ortaya çıkardığı bir başka gerçek de, o yıllarda Federal İstihbarat Servisi'nin Sakra'nın Suriye Gizli Servisi adına da çalıştığına inandığı. Holzgerlingen'deki çekimlerin ardından Stuttgart'taki akşam yemeği sohbetinde Ahmet Şenyurt'tan, Suriyeli teröristin 2001 yılının Temmuz ayında aniden mülteci kampından kaçtığını ve beş ay sonra Holzgerlingen'de yeniden ortaya çıktığını öğreniyorum. 2002'ye girildiğinde Sakra'nın yerini keşfeden Federal Suç Dairesi tam onu ve eşini tutuklayacakken, yeniden sırra kadem basıyor. ''Elime geçen belgelere göre Federal İstihbarat Servisi Sakra'nın polisçe yakalanmasını engellemek için onu yurtdışına çıkarıyor ve Fransa üzerinden Suriye'ye yolluyor'' diye Ahmet Şenyurt anlatmıştı. Güçlü belgelere dayanılarak yapılmış olan filmin ARD'de bundan üç hafta önce yayımlanacağını haber alan Almanya Başbakanlığı yayından altı saat önce filme engel olmuştu. Çünkü bir makamın bir başka makama ''kazık atması'' nın ortaya çıkması fiyaskoya neden olabilirdi! Ancak ARD televizyonu 27 Ekim'de hiç kimseye haber vermeden, ülke basınını bile yayından sadece 3 saat önce bilgilendirerek Ahmet Şenyurt'un filmini gösterdi. ''Louai Sakra'yı izleyerek ve gerektiğinde de tutuklayarak El Kaide'nin Almanya'daki elemanları üzerine bilgi toplamak isteyen Federal Suç Dairesi bu önemli adamın İstihbarat Servisi'nin yardımı ile yurtdışına kaçırıldığını fark edince ayağa kalktı'' diye Şenyurt anlattı birkaç gün önce. Alman Polis Birliği Başkanı Wilfried Albishausen de yaptığı açıklamada: ''Sakra'yı tutuklayabilseydik Almanya'daki El Kaide örgütüne büyük bir darbe indirecektik'' dedi. ''Fakat Federal İstihbarat Servisi hem bunu engelledi hem de Sakra'nın 2003 yılında İstanbul'daki bombalı olayları düzenleyerek onlarca masum insanın ölümüne dolayısıyla neden oldu!'' Suriyeli terörist sadece Ebu Muhammed adı altında İstanbul'daki bombaların sorumlularından biri değil. Türk kamyon şoförü Murat Yüce 'yi Ağustos 2004'te kafasına kurşun sıkarak öldüren ve bunu internette yayımlayan da o! Belki Louai Sakra üzerine ortaya çıkan bu yeni gerçekler İstanbul'daki duruşma savcısını da ilgilendirir...
 
www.ahmet-arpad.de

30 Ekim 2005

Kafka'nın kentinde

Cumhuriyet Dergi 30.10.2005

Prag'da turistik düğünleri, zengin mağazaları, tarihi binaları da görebilirsiniz elbet. Prag Baharı'nın izlerini sürebilir, Kafka'nın Milena'ya aşkının takibini yapabilir ya da var olmanın dayanılmaz hafifliğini tadabilirsiniz.
 
Ahmet Arpad
 
Prag'da saat on ikiye geliyor. Eski belediye binasının tarihi kulesinin dibine toplanmış insanlar. Az sonra küçük kapılar açılacak, figürler dışarı çıkacak, çanlar çalacak. Fotoğraf makineleri ayarlanmış, bekleşiyor Amerikalılar, Japonlar ve ötekiler... Birden Arnavut kaldırımı yolda nal sesleri. Kara bir fayton görünüyor. Üstü açık. Atlar kara, melon şapkalı faytoncu da. Sadece yolcuları beyazlar içinde. Gelinle damat, ellerinde çiçekler iki de küçük kız. Kulenin tam dibinde duruyor atlar. Aynı anda çanlar başlıyor çalmaya. İnsanlar heyecanlanıyor. Bir kıpırdama. Kulenin açılan küçük kapılarından ölümle azizler çıkıyor peş peşe. Yüzlerce fotoğraf makinesi aynı anda birkaç bin fotoğraf çekiyor. Sonra çanlar susuyor. İnsanlar ağır ağır dalıyor kentin sokaklarına.
 
Büyük alana doğru yürüyoruz. Sıra sıra faytonlar, üstü açık tarihi otomobiller gezdirecek müşteri bekliyor. Kocaman binalar, boy boy yüksek sivri kuleler. İnsan nereye, ne zaman bakacağını şaşırıyor. Birkaç adım sonra Paris Caddesi'ndeyiz. Geniş bir bulvar, ağaçlıklı. Prag, kocaman, tarihi, süslü, yüz yıllık yapılarıyla insana Budapeşte ile Viyana'yı çok anımsatıyor. Hepsi son yıllarda elden geçmiş, bakımlı. Altlarında mağazalar, Paris'i aratmayan. Çoğunun sahibinin Amerikalı Yahudi olduğunu söyleniyor. Demirperdenin kalkmasının ardından 30 bin Yahudi Prag'a dönmüş, Hitler'den kaçanların torunları.
 
KAFKA'NIN DÜNYASI...
 
Az sonra sokaklar daralıyor. Franz Kafka'nın dünyasına giriyoruz. Güney Bohemya'dan gelip Prag'a yerleşen Hermann Kafka'nın oğlu Franz yaşamını Yahudilerin gettosu Josefov'da geçiriyor. Praglı yazarlar Jarovlas Hasek ve Egon Erwin Kisch dostları. Fakat Kafka hep bu çevrenin içinde kalamıyor. Prag'ın başka semtlerinde yaşıyor. Bu arada birkaç yılını Prag kalesinin gölgesinde uzanan Simyacılar Sokağı 22 numarada geçiriyor. Sonra yine taşınıyor, bir başka yere, nehre yakın havasız ve rutubetli iki odalı bir yere. Zamanla hastalığı ilerliyor. Prag'ı uzun süre için terk ediyor. 1924 yılında Viyana yakınlarındaki Kierling'de öldüğünde 41 yaşında. Prag'ın Zelivskeho mahallesindeki Yeni Yahudi Mezarlığı'nda yatıyor. Moldau kıyısında müzesi var... Eski gettonun sokakları dar, karmakarışık, düzensiz. Bir Franz Kafka heykeli. Kara. Dibinde, çiçekleri çoktan solmuş bir çelenk. Az ötede eski-yeni sinagog, iki saatli belediye binası, altı yüz yıllık bir mezarlık. 1439-1787 arasında buraya on binler gömülmüş. Mezarlık enine büyüyemediği için ölüler üst üste. Şu sıra on iki bin taş sayılıyor dünyanın bu en eski Yahudi mezarlığında.
 
Gettodan çıkıp, nehre doğru hızlı adımlarla yürüyoruz. Az sonra Karl Köprüsü'nün girişindeyiz. Kalabalık mı kalabalık burası. Turistten geçilmiyor. Satıcılar, ressamlar, müzisyenler, caz müziği ile dans eden turistler... Akşam oluyor Prag'da. Karşı tepede yükselen St. Veit Katedrali'nin sivri kuleleri arasında kıpkırmızı.
 
Prag'da o akşamı ünlü birahanelerden birinde geçirmek istiyoruz. Wenzel alanına yakın U Fleku'ya gidiyoruz. İç avlular, arka bahçe, kemerli salonlar, uzun koridorlar insan dolu. Çoğu kocaman tahta masalara oturmuş, yer bulamayanlar ayakta. Herkes neşeli, kafayı çoktan bulmuşlar. Bira su gibi akıyor. Dünyada en çok birayı Çekler içiyor.
 
Yanımızda duran yaşlıca, uzun boylu adamın da elinde bira kadehi var. Bize bakıp gülümsüyor. Az sonra sohbete dalıyoruz. Lâf lâfı açıyor. Praglı, fakat yurtdışında yaşıyor. "1968'de terk etmek zorunda kaldım Prag'ı," diye anlatıyor "Artık yaşlandım, son on yıldır sık sık geliyorum doğup büyüdüğüm bu güzel kente". Niçin Prag'ı terk ettiğini soruyoruz. Acı acı gülümsüyor. "Dört Varşova Paktı üyesi ülkenin ordularını peşine takan Ruslar o yıl 21 Ağustos'da Prag'a girmiş, tanklarını Wenzel Alanı'nda üzerimize sürmüştü. Artık nefes alamayacaklarını kavrayan iki yüz bine yakın insan kısa sürede bir yolunu bulup ülke dışına kaçmıştı. Yazarlar, akademisyenler, düşünürler, sporcular..." Sohbetimize boşalan masalardan birinde devam ediyoruz. Bugün Prag'da komünizm artık müzelik olmuş! Na Prikope Caddesi, 10 numarada, McDonalds'a birkaç adım ötede müzesi var...

CAFE LOUVRE'DA GEÇMİŞ
 
Prag'a gelip de kahvelerine, daha doğrusu kıraathanelerine uğramamak olmaz. Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan bu mekânların düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz.
 
Kent merkezinden geniş Narodni Caddesi'nde yürüyüp Moldau kıyısına doğru uzanırken mutlaka Café Louvre'a bir uğramalı. 1902'de kapılarını açan, özellikle iki savaş arasında üst sınıf Praglıların, filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali-vakti yerinde hanımların da uğradığı Café Louvre günümüzde geçmişi anımsatıyor. Brod-Kafka ikilisinin de sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katıldığı Louvre 1992'den bu yana yine eski şıklığına dönmüş. Narodni Caddesi'nde yolunuza devam edip, nehir kıyısına vardığınızda Lejyonlar Köprüsü'nün girişinde Café Slavia'nın geniş salonları sizi davet ediyor. Nazik garsonların getirdiği içkinizi yudumlarken kocaman pencerelerden ağır ağır akan Moldau'yu, üzerinde dolaşan gezinti gemilerini, Karl Köprüsü'nü, karşı kıyının yemyeşil yamaçlarını ve kente hâkim kaleyi, dev St. Veit Katedrali'ni seyrediyorsunuz. Her yönden gelen kırmızı tramvaylar yine her yöne uzaklaşıyor...

'Türkiye'de muhatap bulamadık'

Cumhuriyet 30.10.2005

Kanser vakalarının artacağını dünyaya ilk duyuran Dr. Ali Savaşer, bu olayda dönemin politikacılarının ve bilim insanlarının sorumlu olduğunu söyledi. Kuş gribinin yeni bir şey olmadığını belirten Savaşer, 'Bilime güvenilmediği için panik var' dedi.
 
- Almanya'da yaşayan bir Türk olarak kimliğinizi sorsalar ne diyeceksiniz?
SAVAŞER - Almanya'nın oluşturmaya çalıştığı bir Avrupa Müslümanlığı kavramı var. Ben o soruya, ''Müslümanım'' diye cevap versem bana nereden geldiğimi soracak. Dolayısıyla benim vermem gereken doğru cevap, ''Ben Türkiye'den geldim ve Türk'üm'' olacaktır. Müslüman kimliğimi kullansam, karşımdakine inandırıcı olmam. Akılcılık orada başlıyor.
Almanya tek kültürlü bir ülke olduğu için öbür kültürleri benimsemiyor. O nedenle de bir Avrupa Müslümanlığı yaratmaya çalışıyor. Ama biz de bu 42 yılda kendimizi doğru tanıtamamışız.
 
- Bütün bu lobi kurma faaliyetleriniz ve çabalarınız sonunda tıkandı kaldı. Nasıl oldu bu?
- Biz önce lobinin çalışma biçimini tespit etme kararı aldık. Bu çalışma biçiminin ileride AB'yle yapılacak çalışmalarda bize örnek olması amaçlanıyordu. Türk lobisi üç temele dayanıyordu. Bilim, kültür ve sosyal çatılaşma. Bütün bunları anlatacak örgütlü bir çalışma olacaktı. Biz insanlarımızı toparlayacak ana hatları da tespit ettik. Almanya için lobinin ana hatları şuydu: Göçmen olduğuna inanmak, göçmen politikası yaparak haklarını aramak ve örgütlenmek, kendi kartvizitimiz olan Türk kimliği ve kültürünü orada tanıtmak. Bir Türk merkezi, bir Türk üniversitesi oluşturma fikri ağır basıyordu. Böylece Almanya, Avrupa ve Türkiye arasında bir köprü kurabileceğimizi hedefliyorduk.
 
- Bir arpa boyu yol alabildiniz mi?
- Alamadık. O arada beş dalda bir Avrupa-Türk üniversitesi kurmaya çalıştık. Bu beş dal şunlardan oluşacaktı: Avrupa ağırlıklı hukuk, uluslararası ilişkiler, Türk dili ve edebiyatı, teoloji (ilahiyat). Ama bu işi başarabilmek için Türkiye'de köprü başını bulamadık. Köprünün hiç olmazsa iki ayağının olması lazım. Birinci ayağını zorluklara, engellemelere rağmen oluşturuyorsunuz. Ama ikinci ayağını bulamadık.
 
DEVLET ÜÇE BÖLÜNMÜŞ
 
- Köprünün ikinci ayağını neden bulamadınız?
- Bunun nedeni çok açık. Örneğin Berlin'de 274 dernek var. Almanya genelinde çok sayıda derneğimiz var. Ama bunlar 40 yıldır hiçbir şey yapmamışlar. Çünkü politikalarını üretememişler. Daha doğrusu kimin için politika üreteceklerini bilememişler. Dolayısıyla da bir boşluk meydana gelmiş. Bir kısım Alman ve Türk partileri ve parti anlayışları dini anlayışlarla doldu. O zaman da ortaya ciddi bir bölünmüşlük çıktı. Bugün bu bölük pörçüklükten çıkmak çok zor. Yine de çıkabiliriz. Söylediğim gibi bilim, kültür, sosyal çatılaşmayla bu bölünmüşlükten kurtulabiliriz.
Ama bunların başarılabilmesi için bir köprünün oluşması gerekiyor. Ben bütün çalışmalar sırasında bizim insanımızın genelde devletinden bir şeyler beklediğini gördüm. Yani ülkesinden ve devletinden kopmamış. Ama öte yandan devlet de üçe bölünmüş. Bir tarafta ABD'nin yeşil kuşak projesine prim veren bir bölüm, 1990'dan sonra buna karşı olan ve ulusalcı diyebileceğimiz devlet bölümü. Bunlar da ikiye ayrılıyor: AB'yi benimseyenlerle benimsemeyenler. Bu tabloda kimle, neyi, nasıl konuşacaksınız ki?
 
- Yani bir anlamda sizin Almanya'daki çalışmalarınıza Türkiye'den hiç sahip çıkılmadı mı?
- Çıkılmadı. Zaten muhatap da bulamadık. Onun üzerine, ''Buradaki bir üniversitede bir Türk lobisi enstitüsü oluşsun ki onunla muhatap olalım'' dedik. Biz Türk lobisi diyoruz, Başbakan geliyor, ''Türkiyelilik'' diyor. Hangisi doğru ki? Böyle olunca orada yapılan bu konudaki çalışmalar da yok olup gidiyor. Zaten Almanya da Türkiyeliliği benimsiyor.
 
- Coğrafyaya baktığınız zaman da Türkiye'nin çok önemli jeopolitik bir konumu olduğunu bizimkiler görmüyor mu?
- Çok önemli bir konumda. Bakın, AB, Yugoslavya'yı yıktı ve enerjiye giden yolda kendi kapısının önünü süpürdü. Ben lobi çalışmaları sırasında, ''2000'li yıllar enerji savaşlarına sebep olacak. Türkiye bu enerji savaşlarında çok önemli bir yerde'' diyordum. Bu çıktı. Biz artık eşitlik ilkesiyle çıkarlarımızı tespit etmeliyiz. Bugün ülkeler arasında dostluk gibi kavramlar yok. Eşit çıkarlar var. Bu çalışmalar da örgütsüz olmuyor.

16 Ekim 2005

İmana gelmişlerin cemaati...

Cumhuriyet 16.10.2005
AHMET ARPAD
STUTTGART

Güzel bir mezarlık. Bakımlı. Her yerde çiçekler. Pek çeşitli değil, aynı cinsten. Beyaz ve kırmızı begonyalar süslüyor mezarları. Mezar taşları da tekdüze. Alçak, gri ya da kara taştan. Hepsi de eğik, arkaya doğru. Üzerlerindeki yazılar göky üzüne bakıyor. Arkada bir köşede, duvara yakın, Johannes Hesse ile kızı Marulla' nın, az ötede büyük kızı Adele ile eşinin mezarları. Hermann Hesse' nin babası ile kız kardeşleri... Yanımdaki tanışla büyük demir kapıdan çıkıyoruz. Stuttgart'ın banliyösü Korntal ilginç bir yer. Günlerden pazar, saat on bire geliyor. Sokaklar bomboş. Bay Wilhelm uzun yıllar Korntal lisesinin müdürlüğünü yapmış. İlginç şeyler anlatıyor. ''Burada yaşayanların çoğu Din Kardeşleri Cemaati üyesidir'' diye konuşuyor. ''Bu cemaati 1819 yılında Protestan kilisesinden ayrılan Gottlieb Hoffmann kurmuş. Kendisine inanan 70 aileyle Korntal'da 300 hektar araziyi ortak satın alıp yerleşmiş.'' Giderek güçlenen bu cemaatin insanları İsa' nın ve onun dininin buyruklarına uygun yaşayan Piyetistler. ''Kimi dinbilimcilerine göre Katolikler için Roma neyse, Piyetistler için de Korntal odur'' diye tanış devam ediyor. Az sonra büyük bir alana çıkıyoruz. İki yapı hemen dikkati çekiyor. Eski ve heybetli. Bay Wilhelm'in söylediğine göre sağdaki dua salonları, soldakini de toplantılar için kullanıyorlar. İçinde büyük bir lokanta ile otel odaları var. ''Biraz sonra duadan çıkarlar'' diyor. ''Gel seninle lokantayla oteli gezelim.'' İçeri giriyoruz. Her yer bir tuhaf. Mobilyalar, duvarlardaki resimler, perdeler, dolaşan insanların giyimleri. Sanki zaman burada 40 yıl önce durmuş. Her şey konserve olmuş. Resepsiyondaki kızın gösterdiği gecesi 150 Avro'ya otel odalarında da aynı görünüm. Tanış içimin sıkıldığını fark ediyor. ''Haydi gel gidelim,'' diyor. Dışarıda rahat bir nefes alıyorum. Az sonra büyük dua salonunun kapıları açılıyor. İnsanlar akın akın çıkıyor alana. Suskun ve dudaklarında mutlu bir gülümseme var hepsinin. Uzaktan görünümleri tekdüze. Çoğu orta yaşın üstünde. Giyimleri pastel renklerde, pahalı değil, kadınlar ya etek-ceket ya da etek-bluz giymiş. Pantolonlusu göze çarpmıyor. Nedenini soruyorum bay Wilhelm'e. ''Piyetistler böyle giyinir'' diye konuşuyor. ''Okula gönderdikleri kızları da etek ve uzun çoraplar giyer.'' Duadan çıkanlar, öğle yemeğinde bir araya gelmeden önce alanda gruplar oluşturup aralarında sohbete dalıyorlar. Ben bu arada tanışa yönelttiğim soruları arttırıyorum. O da sabırla anlatıyor: ''Aralarına her önüne gelen Hıristiyanı almıyorlar. Zihniyet değişimi geçirmiş, kutsal ruhun değiştirdiği, yeniden doğuşu yaşamış, yepyeni bir insan olmuş kişiler bu cemaate üye kabul ediliyor...'' Günlük yaşamlarını İsa'nın buyruklarına göre düzenleyen Din Kardeşleri cemaatine göre sözde Hıristiyanlar imana gelmişlerden sayılmıyor! Sokakta pek göze batmayan, silik görünümlü insanlar cemaat üyeleri. Ancak meslekleri gereği toplumda etki alanları geniş. Çoğu işveren, avukat, doktor, mimar. Tümü varlıklı. Kadın sözünün pek geçmediği cemaatin sahip olduğu mal-mülke herkes ortak. Korntal ve çevresinde büyük araziler onların. Aileler çok çocuklu. Hindistan'da uzun yıllar misyonerlik yapmış olan baba Hesse'nin yattığı mezarlık bu cemaatin. Ölüler beyaz tabutlarda gömülüyor. ''Kurucuları Hoffmann'ın oğlu Christoph' un 19. yüzyılın ortalarında Templer kolonisini kurduğu İsrail'le araları hep iyi'' diye anlatıyor tanış büyük alandan ayrılıp, otomobili park ettiğimiz arka sokağa doğru yürürken. ''Başka ülkelerde de şubeleri var. Kuzey İtalya'da, Kanada'da, Afganistan'da, Kamerun'da, Güney Almanya'da...'' Sayısız misyonerlik kuruluşu ile ortak çalışıyorlar. Bunlardan biri de geçen yıl İstanbul'a din kitapları sergileyen gemiyi yollayan, Türkiye'de misyonerlik çalışmaları yaptığı bilinen Operation Mobilisation!
 
www.ahmet-arpad.de

9 Ekim 2005

Kıraathanelerin düşünceye katkısı...

Cumhuriyet 09.10.2005
AHMET ARPAD
PRAG

Kıraathaneler yüzyıla yakın bir süre İstanbul aydınları için kaçınılmaz buluşma yeriydi. Edebiyatçılar, düşünürler, gazeteciler, yayıncılar ve onlara yakın olmak isteyen gençler, günün belli saatlerini Beyoğlu'nun, Tepebaşı'nın, Babıâli'nin ve Divanyolu'nun kıraathanelerinde geçirirlerdi.Tepebaşı'na damgasını vuranKanuniesasiKıraathanesi ile özellikle 1930'lu, 1940'lı yıllarda İstanbul'un tüm yazar ve kitapçılarının her gün bir araya geldiği, Ankara Caddesi'ndeki Meserret Kıraathanesi 20-25 yıl öncesine kadar ayakta kalmayı başarmışlardı. Buralarda buluşan aydın kişiler, gazeteciler, yayıncılar,gazeteleri ve edebiyat dergilerini okur, birbirleriyle sohbet eder, tartışır, düşünce değiş tokuşu yaparlardı. Peyami Safa, Reşat Nuri, Salâh Birsel, Sait Faik, Orhan Kemal, Fikret Otyam, Yaşar Kemal, Meserret'in sürekli müşterilerindendi. Çağdaş bilginin üretildiği, düşüncenin geliştiği, düşünürün yetiştiği kıraathanelerin sosyokültürel işlevi kaçınılmazdı. Şimdi hiçbiri kalmadı. Ellili yıllardan başlayarak, insanların iskambil oynayıp dedikodu yaptığı, vakit öldürdüğü, bağıra çağıra futbol maçı seyrettiği mahalle kahvelerinin sayısı artarken kıraathane kültürü giderek yok edildi! Kahvenin ne olduğunu bizden öğrenen Avrupa'da ise kıraathaneler giderek geliştirildi, korundu, acı dolu savaş yıllarından sonra tekrar canlandırıldı. Üç Orta Avrupa kenti Budapeşte, Viyana ve Prag'a uğrayanlar, eski monarşinin bu merkezlerinde kıraathanelerin eskisi gibi hâlâ yaşadığını görecektir. Keyfine düşkün insanlar, yazarlar, sanatçılar, işadamları yine sabah kahvaltılarını, öğle yemeklerini, piyano müziği eşliğinde akşamüstü çaylarını burada alıyor. Yüksek tavanlı geniş salonların rahat koltuklarına kurulup, iş görüşmeleri yapıyorlar, kitap okuyorlar, mektup yazıyorlar. Yan salonlarda bilardo oynanıyor. Budapeşte'de Gerbaud, Cafe Centrel, Viyana'da Cafe Mozart, Dehmel, Schwarzenberg, Central ne ise, Prag'da da Arco, Louvre, Slavia odur. Viyana'da Arthur Schnitzler, Stefan Zweig, Franz Werfel günlerinin önemli bölümünü kahvelerde geçirirdi. Stefan Zweig için gençliğinde saatler geçirdiği, dostları ile söyleştiği kent kahvehaneleri, bir ''okul'' olmuştu. Komünizmden kurtulduktan sonra yeniden açılan Prag kahvehanelerinde yaptığınız bir gezintide bu Moldau kentinde de bir Cafe Arco'nun, bir Cafe Louvre'un düşünce ve edebiyat dünyasını ne kadar etkilemiş olduğunu hissediyorsunuz. Hele Arco'nun melankolik loşluğunda hâlâ 1910'lu, 1920'li yılları yaşıyorsunuz. Gözleriniz Franz Kafka' yı, Max Brod' u, Egon Kisch' i, Franz Werfel' i arıyor. Orta Avrupa'nın iki savaş arasındaki bu ünlü edebiyatçıları, sanki o anda kapıdan içeri girecekler... Kent merkezindeki geniş Narodni Caddesi'nde yürüyüp, Moldau kıyısındaki Devlet Tiyatrosu'na doğru uzanırken Cafe Louvre'a uğramamak olmaz. Tarihi bir yapının birinci katındaki kahvehaneye çıkan geniş merdivenin yüksek duvarları renkli mermer kaplı. Önce bir bilardo salonu, yanında bir lokanta, ön tarafta da dar ve uzun kahvehane. Tavan yüksek, pencereler de. Yer şarap kırmızısı. Sağ tarafta uzun büfe, solda, pencere kenarında beyaz örtülü masalar. Her şey eskisi gibi. 1902'de kapılarını açan, özellikle iki savaş arasında üst sınıf Praglıların, filozofların, akademisyenlerin, ünlü sanatçıların ve hali-vakti yerinde hanımların da uğradığı Cafe Louvre, günümüzde geçmişi anımsatıyor. Brod-Kafka ikilisinin de sık sık düzenlenen edebiyat toplantılarına katıldığı kahve, 1992'den bu yana yine eski şıklığına dönmüş. Narodni Caddesi'nde yolunuza devam edip, nehir kıyısına vardığınızda sağ köşede Cafe Slavia'nın geniş salonları sizi davet ediyor. Nazik ve dikkatli garsonların getirdiği içkinizi yudumlarken kocaman pencerelerden ağır ağır akan Moldau'yu, üzerinde dolaşan gezinti gemilerini, Karl Köprüsü'nü, karşı kıyının yemyeşil yamaçlarını ve kente hâkim kaleyi, dev St. Veit Katedrali'ni seyrediyorsunuz. Karşınızdaki tarihi tiyatronun küf yeşili çatısı renk değiştiriyor. Her yönden gelen kırmızı tramvaylar yine her yöne uzaklaşıyor, otomobiller Lejyonlar Köprüsü'nü dolduruyor. Batmaya hazırlanan güneş, Prag'ı altın rengine büründürüyor.
 
www.ahmet-arpad.de