24 Mayıs 2026

Oturmuş göl kenarına...

Aydınlık Avrupa, 24 Mayıs 2026

STUTTGART – Ahmet Arpad

... sallandırmış çıplak ayaklarını sulara. Anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyor. Çevre çok sessiz, doğa uzun süren kış uykusundan yeni yeni uyanıyor. Göl kıyısındaki, dalları sulara değen ağaçlar yeşermiş, ıslak çimenleri rengârenk çiçekler bürümüş. Tahta sıralardan birine oturuyoruz. Adam bizi görmüyor, kendinden geçmiş gibi. Mırıldandığı şeyler yabancı bir dilde. Bir yandan da hafifçe sallanıyor. Gölün durgun sularına kuşlar inip kalkıyor, güzel renkli ördekler, peşlerinde yavruları bembeyaz kuğular kıyı yakınında yiyecek bir şeyler arıyor. Adam susuyor. Şimdi hiç kıpırdamıyor. Az sonra ayağa kalkıyor ve bizi görüyor. Gülümseyerek yanımıza sokuluyor, karşımızdaki boş sıraya oturuyor. Biz sormadan konuşuyor: "Ne güzel bir gün, ne güzel bir doğa!" Sesi çok usul, şarkı söyler gibi. Giysileri bembeyaz. Gülümsemeye devam ediyor. Yanımdaki tanış, kim bu tuhaf adam, der gibi bana bakıyor.

Bale yapıyor

"İnsan yüreği hep buradaki çiçekler gibi açmalı..." Başını çevirip doğaya bakıyor, ayağa kalkıyor, dans eder gibi kendi etrafında dönüyor. Biz hâlâ suskunuz. "Gülümse ve sev... Sevmeye hep devam et..." Yine kendi dünyasına dalmış gibi. "Sen sevdikçe seni seven de olacaktır..." Çimenlere doğru yürüyüp menekşeler topluyor, kollarını havaya kaldırıyor, bale yapar gibi adımlar atıyor. Dönüyor. Dudaklarında hep bir gülümseme. Gidip kıyıdaki sazların arasında oturuyor, gözleri kapalı güneşe bakıyor. 

"Gel, kalkalım", diyor tanışım. "Yolumuza devam edelim." Stuttgart'ın kuzeyindeki ormanlarda uzun bir yürüyüşteyiz. Trenle Murrhardt'a gelmiştik. Orman yollarından Schwaebisch Hall'e gitmekti amacımız. Yöre her mevsimde güzel. İlkyazın bu ılık günlerinde, böyle bir doğada insan kendine geliyor, canlanıyor. Irmaklar, dereler, göl ve gölcükler, yeşil yamaçlar ve çayırlar, korular, ormanlar... Kızıl çamlar, ladin ağaçları, kayınlar, akça ağaçları, dişbudaklar, gürgen ağaçları... Az sonra ağaçlar bitiyor, üzüm bağlarıyla kaplı yamaçlarda uzanıyor yol. İkimiz de konuşmuyoruz. Buralar büyük kent insanının nefes alabildiği bir yöre, doğanın ciğeri. Yüzlerce kilometrelik yürüyüş ve bisiklet yollarıyla, balık avlanan, kürek çekilen, yüzülen küçük gölleriyle, yöresel yemek ve şarapların sunulduğu lokanta ve şaraphaneleriyle bir doğa cenneti. Uzaktan Rosengarten görünüyor. Tanışım, sanki aklımdan geçeni okumuş gibi: "Burada mola verelim" diye konuşuyor. Ne de olsa öğleyi bulmuştuk. "Köy girişinde küçük bir lokanta vardır. Bugün açıksa ne iyi olurdu."

"Belki de Bhagwan'ındır?"

Az sonra dışarı atılmış tahta masalarda, yanında patates salatası, içi ıspanak dolu Alman mantısı yiyip yörenin şaraplarını yudumlarken keyifler yerinde. "Adamcağız meditasyon yapıyordu, rahatsız ettik", diye konuşuyor tanış. Anlamamış gibi suratına bakınca da devam ediyor. "Kim bilir hangi gurunun müridi?" Ben hâlâ, ne demek istiyorsun, diye ona bakıyor olacaktım ki konuşmasını sürdürüyor: "Belki de Bhagwan'ındır? Bizim enişte de 80'li yıllarda mistisizme meraklanmış, hatta ta Poona'lara gitmiş, gurunun yanında iki ay kalmış." Kadehimdeki son şarabı yudumlayıp, soruyorum: "Hindistan'a mı gitmiş?" Garson kadına işaret ediyorum. "Evet, onun müridi olmuş", diyor tanış. "O yıllarda Amerika'dan, Japonya'dan, Avrupa'dan genç yaşlı, ünlü ünsüz ona gider, gerçek benliğine kavuşmayı düşlerdi." 

Garson kadın ikinci kadeh şarapları getiriyor. Bu kadarı yeterdi, yoksa hedefe varamazdık bugün. Tanış devam ediyor: "Bhagwan, sonra ona Osho adını da verdiler ya, çevre etkisiyle sahte bir benlik oluştuğunu savlardı. Gelecek yüzyılda meditasyon dinsiz Batı zenginlerinin yeni dini olacaktır, sözü de onundur." Mistisizm üzerine bir şeyler daha söylüyor, fakat benim bakışlarım ışıl ışıl doğanın güzelliğinde. Bana ne anlattıklarından! Anımsıyorum, Bhagwan için, modern zamanın en sahte ve zengin gurusu, diyenler de olmamış mıydı o yıllarda? Susuyorum. Gözlerimi hafif kısıyorum. Ötelerde, yamaçlar ardında hedefimiz tarihi kent Schwaebish Hall. Daha ötelerde, kuzeyde, Main nehri ve daha çok ormanlar, akarsular, göller, yüzlerce kilometre yürüyüş yolları...

21 Mayıs 2026

Stefan Zweig ve Viyana

Eleştirel Kültür Dergisi, 22.05.2026

Ahmet Arpad

Zweig'ın gençliğini geçirdiği yılların Viyana'sında kolay ve tasasız yaşanırdı. Yoksulla zengin, Çek'le Alman, Yahudi'yle Hıristiyan arasında hep rahat ve barış dolu bir hava eserdi. Kent insanı keyif içinde rahat bir yaşam sürdürürdü. Avrupa kültürünün bütün sanat akımları bu kentte birleşmişti.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun başkenti Viyana'da insanlar aşırı bir istekle kültüre düşkündü. Mozart, Gluck, Beethoven, Schubert, Brahms ve Johann Strauss gibi olağanüstü sanatçıların bu Tuna kentinin 'çocukları' olması boşuna değildir! Onlar Viyana'dan dünyaya ışımışlardı. Avrupa kültürünün bütün sanat akımları bu kentte birleşmişti. Viyana, Stefan Zweig'ın gençliğini ve yazarlığının başlangıç yıllarını geçirdiği, deneyim kazandığı kenttir.

O Viyana insanını şöyle anlatır: "Bu kentin insanları ağzının tadını bilir, şarabın iyisine, biranın lezizine, değişik hamur tatlılarına ve pastalara çok ilgi duyar.” Zweig'ın yetiştiği ortamda Viyanalı sabah gazeteyi eline alınca politika ve dünya olaylarından önce tiyatrolarda neler oynandığına bakardı, çünkü tiyatro kentlinin yaşamında çok önemli bir yer tutardı. "Sahne sadece karşılıklı konuşulan bir yer değil, kibarlığın sözlü ve somut bir temel kitabıydı da”, der Zweig. "Başbakan veya zengin bir soylu Viyana sokaklarından geçerken kimsenin gözüne çarpmayabilirdi, ancak bir aktörü, bir tenoru veya sopranoyu bir satıcı kız veya faytoncu hemen tanırdı. Bizim çocukluğumuzda onlardan birine rastlamak övünerek anlatılacak bir olaydı!”

Zweig'ın gençliğinde sahne oyuncuları Adolf von Sonnenthal'ın berberini veya Josef Kainz'ın faytoncusunu çoğu Viyanalı tanırdı. Büyük bir tiyatro adamının jübilesi veya gömü töreni günlük politikayı gölgelerdi. Stefan Zweig anılarında ilginç bir şeyden söz eder: "Bizim aşçı kadın bir gün koşarak yanımıza gelmiş ve Burg Tiyatrosu'nun en ünlü kadın sanatçısı Charlotte Wolter'in ölüm haberini ağlaya ağlaya anlatmıştı. Yaşlı ve okuması yazması pek kıt aşçı kadın yaşamında Charlotte Wolter'i ne sahnede, ne de sokakta bir kez olsun görmüştü…” 1900'lu yılların başında Viyanalının sanata, hele tiyatro sanatına bağlılığı olağanüstüydü.

Viyana'da tasasız yaşanırdı

Viyana'da yaşayan müzik ve sahne sanatçıları da kent insanlarına ne kadar önemli olduklarının bilincindeydi, çünkü izleyicileri ve sevenleri karşısında hep başarılı olamazlarsa sönüp giderlerdi. Genç Stefan'ın Viyana yıllarında kültürü destekleme görevini Yahudi burjuvazisi üstlenmişti. Sinema, konser, opera ev operet salonlarının baş ziyaretçisi onlardı. Yahudi aileler kitaplar ve tablolar satın alıyorlar, sanat sergilerinden çıkmıyorlardı. Hugo von Hoffmanstahl, Arthur Schnitzler, Peter Altenberg Zweig'ın Viyana'da yaşadığı yıllarda Avusturya edebiyat kültürünü etkilemiş olan yazarlardır. Usta müzik yorumcuları, ressam, mimar ve gazeteci Yahudiler Viyana'nın düşünce ve sanat yaşamında çok üst düzeyde rol oynamışlardı.

Zweig'ın gençliğini geçirdiği yılların Viyana'sında kolay ve tasasız yaşanırdı. Yoksulla zengin, Çek'le Alman, Yahudi'yle Hıristiyan arasında hep rahat ve barış dolu bir hava eserdi. Kent insanı keyif içinde rahat bir yaşam sürdürürdü. Zweig "Dünün Viyanası” adlı denemesinde o günlerden şöyle söz eder: "Babamların ve büyük babamların kuşağı sessiz, dosdoğru ve kara bulutsuz bir yaşamı vardı… Onları kıskansam mı diye düşündüğüm günler olmuyor değil!” Gerçekten de gençlik yıllarını geçirdiği Viyana yıllarında heyecanlanmalar, taşkınlıklar nedir bilmemişti, çünkü Zweig iyimser bir liberalizmin içindeydi. "Bizler o yıllarda yaşamın akıntısına kapılmış sürükleniyorduk. Bütün bağlılıklarımız kökünden sökülmüştü. Sona sürüklenen biz gençler mistik güçlerin kurbanı, gönüllü uşağı olmuştuk. Kutuplar arasındaki gerginliği ve ürpertisini bedenlerimizin tüm dokularında hissetmiştik…”

Melankolik Viyana'dan Hindistan ve Amerika'ya

Viyana doğumlu Zweig içten bir Viyanalıdır, ancak kentini eleştirmeden de edemez. İçine girmiş olduğu aydınlar ortamını aldatıcı, pervasız bulduğu anlar olmuştur. Kiminin kahvehanelerde zaman harcadığı görüşündedir. O yıllardan kalan bazı fotoğraflarda düşünceli, temkinli, hatta hüzünlü bir Zweig görürüz. 1904 ile 1914 yılları arasında sık sık yurtdışına gitmeye başlar. 1910 Hindistan ve 1912 Amerika yolculukları onu çok etkiler. Zweig'ın gittikçe sık Viyana'dan uzaklaşmasının nedenlerinden biri de kenti zamanla aşırı melankolik bulmaya başlamasıdır. Diğer nedeni ise ufkunu genişletmek istemesidir. Genç Viyanalılar grubundan tanıdığı, ilerde Salzburg yıllarında da sık sık görüşeceği Hermann Bahr da onun değişik ülkeler ve insanlar görüp tanıma isteğini destekler. İşte Zweig bu süreçte defalarca Londra, Paris, Brüksel ve Berlin'i ziyaret eder, kendine yeni dostlar edinir.

"Viyana insanı o kadar etkiliyor ki, gün oluyor kişisel özgürlüğünü elinden alıyor”, der Zweig Birinci Dünya Savaşı'nın ardından eşi Friderike'ye yazdığı mektupların birinde. "Viyanalı sanki hafifliğini, rahatlığını, uçarılığını yitirmiş gibi." Zweig kendini yorgun hissediyordu. Tuna başkenti çürümeye, çökmeye başlamıştı. Yakın tanışı Hermann Bahr'ın bir zamanlar dediği: "Viyana'nın kent huzuru dünyaca ünlüdür”, sözü onun için artık geçerli değildi.

Dünyanın en güzel kentlerinden biri

İmparator I. Franz Joseph, Osmanlı ordularının Viyana kuşatmaları sırasında önünde durmuş olduğu kent duvarlarına bir kaç yüz metre ötedeki boş alanlara 1858'de büyük ve gösterişli bir bulvar açılması emrini vermiş. O günlerde bulvar boyunca sağlı sollu uzanan çoğu arazinin Viyana'nın burjuvazisinin varlıklı Yahudiler'ine satılmasıyla da Habsburg monarşisi inşaatın giderlerini karşılanmış.

1865'de bitirilen bulvara, imparatorluğun başkentinde toplumun en üst katında yaşayan kömür ve tekstil patronları, çelik sanayicileri, bankerler zenginliklerini herkese göstermek amacıyla villalar, saraycıklar oturtmuşlar. Ondokuzuncu yüzyıl Viyanası'nın günümüzde de göz kamaştıran bu yapıları Yunan tapınaklarını anımsatan sütunlar, heykeller, parmaklıkları altın kaplama balkonlar, fayanslar, kabartmalar süslüyor. Saraycıkların çoğu, o zaman için çok modern kabul edilen ısıtma düzenli, lüks banyolu ve tuvaletli inşa edilmiş. "Zenginlerin ışığı” elektrik yüzyılın sonunda bu lüks yapıları aydınlatmaya başlamış.

Viyana'da akşama doğru etekleri yerlere kadar uzanan ipek giysili, kenarları geniş şapkalı şık hanımefendiler, üniformalı yakışıklı süvari subayları, ellerinde bastonları kırıtkan snoplar, uzun çizmeli, dar giysili hafif kadınlar bulvarın geniş kaldırımlarını doldurmuş. Sohbet toplantıları, oda konserleri, okuma akşamları saraycıkların salonlarında, gizli buluşmalar, iş görüşmeleri bulvarın kahvehanelerinde yapılmış. Mozart, Strauss, Beethoven, Freud, Zweig, Grillparzer, Schnitzler, Klimt, Schiele, Schubert, Simmel gibi ünlülere ilham vermiş olan Viyana günümüzde dünyanın en güzel kentleri arasında en ön sıralarda! Tarihi bulvara sadece opera, tiyatro, üniversite, müzeler, parlamento, kiliseler, imparatorluk sarayı, kahvehaneler, ucu bucu görünmeyen parklar açılmıyor, görkemli, birbirinden güzel sayısız yapı da Ringstrasse'yi bir kolyenin incileri gibi süslüyor. Düzinelerle Barok, Yeni Gotik, Yeni Rönesans, Art Nouveau yapı dev bulvarı erişilmez yapıyor. Prenslerin, varlıklıların, ünlülerin, sözü geçenlerin saraycıkları da bu kolyeye serpiştirilmiş…

10 Mayıs 2026

İnsanlar ve silahlar

Aydınlık Avrupa, 10 Mayıs 2026

STUTTGART - Ahmet ARPAD

Almanya'nın Baltık Denizi ve Kuzey Denizi kıyılarında beş bin ton 1,6 milyon ton savaş malzemesi yatıyor! Bunun 300 bin tonu kimyasal zehirli madde. Kadın rejisör Frido Essen bir zamanlar televizyonda izlediğim "Denizde Bombalar" adlı filminde Almanya'nın kıyısı olduğu denizlerde 2. Dünya Savaşı sonrasından kalma bombalarla kimyasal silahların yattığını anlatıyordu. Almanya'nın bu denizlere tam 1500 km. kıyısı var. Sadece geçen yıl 10 milyon insan dibi dev bir silah deposunu andıran iki denizin kıyılarında ve adalarında tatil yapmış, altlarında bombalar, top mermileri, mayınlar ve torpidolar kuzeyin serin sularında yüzmüşler...

Denizler silah çöplüğü

Hitler Almanyası'nın teslim olmasının ardından ülkeye el koyan "Dörtler" çabucak büyük bir temizliğe girişir! Aldıkları ortak kararla, Alman ordusunun silah fabrikalarında ve depolarında buldukları, çoğu kimyasal milyonlarca ton silahın yüzde seksen beşini Kuzey ve Baltık denizlerine boca ederler. İki deniz o günden günümüze Almanya'nın silah çöplüğü! Uzmanların açıklamalarına göre denize atılan silahlar bir yük trenine doldurulmak istense 2 bin 300 kilometre uzunluğunda bir tren gerekirmiş! Çoğunluğu Kiel, Lübeck ve Rostock önlerinde denizin dibinde. Kumsalda gezinenler dikkat etmek zorunda, çünkü yangın bombalarından kopan ve kıyıya vuran fosfor parçaları kehribarı andırıyor, yanılıp da eline alanın derisi kaslara kadar yanabiliyor! 

1945'den bugüne orada çürüyen İkinci Dünya Savaşı'nın silahlarından yayılan sayısız zararlı madde sulara karışıyor. Kiel Üniversitesi uzmanları, son yıllarda yangın bombalarıyla değişik cephanelerdeki fosforu, TNT ve arseniği pisi balıklarında ve midyelerde tespit ettiler. Silahların zehri deniz ürünleri aracılığı ile insanlara bulaşıyor. Yetkili makamlar sorumluluğu onlarca yıldır birbirlerine atıyor, çünkü Amerikalıların denizin dibine yığdığı Hitler'in bombalarını çıkarıp imha etmek milyarlarca Avro'ya mal olacak. İlk aşamada Lübeck ve Meckelnburg körfezlerini temizlemek için bütçeden 100 milyon Avro ayrıldı. Federal Çevre Bakanlığı'nın son açıklamasına göre komşu ülkeler çalışmaları merakla izliyor. Savaş sonrası günlerden kalma belgesellerde “savaş çöpü“nün yürüyen bantlarla denize atıldığı görülüyor. Başka bir belgeselde de 20 Ağustos 1946 günü Lübeck limanında Alman ordusundan kalma 1100 ton bomba trenlerden gemilere yüklenirken bir bombanın kayıp diğerlerini ateşlediği izleniyor. Bu kazada sekiz çalışan ölüyor.

Almanya'nın altında yatan patlamamış bombalar

81 yıl önce bugünlerde 2. Dünya Savaşı bitmişti. İngiliz ve Amerikan uçakları savaşın son aylarında Almanya'nın üzerine yüz binlerce bomba yağdırmıştı. Bunlardan en korkunçlarından biri de 1943'teki Hamburg bombalanmasıydı. Yaklaşık 800 Amerikan ve İngiliz savaş uçağının "Gomorrha Harekâtı"nda attığı yüz binin üzerinde tahrip ve yangın bombası 40 bin insanın ölümüne neden olmuştu. 1945 şubatındaki Dresden bombalanmasında da güzel kent yerle bir edilmiş, 34 bin insan yaşamını yitirmişti. İkinci Dünya Savaşı'nın bombaları sadece suların altında değil. Alman topraklarının altında da, savaşta uçaklardan atılmış, patlamamış uçak bombası olduğu bilinen bir gerçek. Nerede oldukları belirsiz, arada bir rastlantı sonucu ortaya çıkıyorlar. "Dörtler"in uçakları sadece başkent Berlin'in üzerine 45 bin ton bomba atmıştı. Resmi açıklamalara göre İkinci Dünya Savaşı yıllarında Almanya'nın üzerine iki milyon tona yakın bomba düşmüş. Uzmanlara göre bunlardan yüzde yirmisi henüz patlamamış, yerin altındalar. Daha çok inşaatlar sırasında ortaya çıkıyorlar. Bulunmalarının ve imha edilmelerinin daha 50 yıl süreceği söyleniyor!

***

1976 yılında yeri belirlenip planlanan Akkuyu Nükleer Güç Projesi'nin temeli 3 Nisan 2018'de Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atılmıştı. Akkuyu Santrali Ecemiş fay hattına yaklaşık 160 km uzaklıkta. Rusya Federasyonu ile imzalanan resmi anlaşmaya göre 20 milyar dolara çıkacak projenin 2025 yılında üretime geçmesi planlanmıştı. Şimdi ilk ünitesinin bu yıl açılacağı söyleniyor. Değişik çevresel, teknik ve ekonomik riskleri barındırdığı uzmanlar tarafından yıllardır sıkça dile getirilmekte. 

Bundan tam 40 yıl önce, 26 Nisan 1986'da Ukrayna'daki Çernobil nükleer santralında meydana gelen patlama sonrasında radyasyon bulutları Avrupa'ya yayılmıştı. Aradan geçen yıllarda on binlerce insan tiroit kanserinden ölmüştü. Doğa da. Bulutlar Doğu Karadeniz bölgemize de çökmüş, Rize'de yaşayan bir tanışım da iki yıl sonra yaşamını bu kanserden yitirmişti! Bir süre önce yapılan resmî açıklamalara göre kanser tehlikesi bir 40 yıl daha sürecek... Kuzey Anadolu fay hattına 80 km ötede de bir santral inşa ediliyor. Sinop Nükleer Güç Santrali ilk elektriği 2035 yılında üretecekmiş.

İsviçre'nin haber ve bilgi platformunun (SWI swissinfo.ch) geçen yıl yaptığı açıklamaya göre dünya genelinde bir milyardan fazla ateşli silahın (küçük silahlar ve hafif silahlar) dolaşımda olduğu tahmin ediliyor. 1966 yılında Stockholm'da kurulmuş olan Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü'nün (SIPRI) 27 Nisan'daki açıklamasına göre de tüm dünyada silaha yapılan harcama son 11 yılda sürekli artmış. 2025 yılında toplam harcama 2,9 trilyon dolar olmuş! Çin 336 milyar dolarlık harcamasıyla son 10 yılın en hızlı büyümesini gerçekleştirmiş. Türkiye, 2025'te en çok askeri harcama yapan ülkeler sıralamasında 18'inci sırada yer alıyor. Ülkemizin askeri harcamaları, 2025'te 30 milyar dolara ulaştı. Bu rakam, 2024'e kıyasla yüzde 7,2 ve 2016'ya kıyasla ise yüzde 94'lük artışa karşılık geliyor.

Bütün bunların ardından konuyla dolayısıyla ilgisi olan yepyeni bir bilgi: Avrupa İstatistik Ofisi'nin (Eurostat) geçen haftaki güncel verilerine göre Türkiye, yoksulluk riski altında bulunan nüfus oranında yüzde 29,8 ile Avrupa'nın zirvesinde yer aldı. Ülkemizde bu risk grubunda yer alan kişi sayısının 25 milyonu aştığı hesaplandı. Türkiye'de emeklilerin büyük bir bölümünün maaşları açlık sınırının altında. 2026 yılı itibarıyla, en düşük emekli maaşı, belirlenen açlık sınırının sadece %61,8'ini karşılayabiliyor.

İnsan eliyle yaşam yok edenler her çağda vardı...Onlardan kurtulmak mümkün değil!

7 Mayıs 2026

Özgür düşünceye engel olanlar!

Eleştirel Kültür Dergisi, 07 Mayıs 2026

Ahmet Arpad

93 yıl önce, 10 Mayıs 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. O akşam Berlin'de başlatılan 'Kitap Yakma' girişimi çabucak tüm ülkeye sıçrar. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edilir. Kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdır.

Gazeteci-yazar Ralph Giordano‘nun "Eğer Hitler Savaşı Kazansaydı..." adlı belgeseli kitaplığımda. Giordano yapıtına Hitler'in şu sözlerini almış: "Bizim ırkımız bu dünyaya hükmetmek hakkına sahiptir. İşte bu hak bizler için gelecekte uygulayacağımız dış politikanın kutup yıldızı olmalıdır!" Führer'in 1930'daki bu sözleri sadece bir megalomani, sınırsız bir düş değildir. "İnanın bana, üstün ırkımız bin, hatta bin iki yüz yıl boyunca bütün dünyaya hükmedemeyecekse, her şey sadece Almanya ile sınırlı kalacaksa ne gerek var nasyonal sosyalist harekete!" Bu sözlerin altında kafasındaki geleceğin programı yatmaktadır. Hitler ve partinin kilit noktalarına getirdiği yardakçıları geleceğin dünyasının kapsamlı planlarını savaştan önce yapmışlardı. 

Seçimlerde salt çoğunluğu elde edememişti, ancak sol partiler arasında işbirliğinin sağlanamaması, bu arada Hindenburg ve tilki politikacı von Papen'in ağır endüstri krallarıyla gizli anlaşması, uydurma Reichstag yangını Hitler'i yine de başbakanlık koltuğuna oturtmuştu. Hırsı sınır tanımayan Führer'in ilk işlerinden biri özgürlükçü sola ve düşünürlere karşı saldırıya girişmek olmuştu. Yüz binlerce emekçinin yanı sıra düşünürler, sanatçılar, bilim adamları tutuklanmıştı. Önce aydınlar, sosyalistler, bilim insanları kamplara atılmıştı.

* * *

Ve 10 Mayıs 1933. Berlin Opera alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileriyle gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor. Alana açılan yollarda bekleyen kamyonların içi 25 bin kitapla dolu. Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. 10 Mayıs 1933 akşamı Berlin Opera alanındaki olayların tanığı Erich Kästner ilerde kalem alacağı 'Kitaplar Yakılır mı?' adlı denemesinde o geceyi şöyle anlatır: "Binlerce kitap dolu kamyonlar insanlar arasından geçip yaklaştı. Hava kapalıydı, yağmur çiseliyordu..." Yazar Arnold Zweig da ilerde o akşamdan şöyle söz etmişti: "Yüzlerce insan budalaca, hayvani bir çılgınlıkla haykırmaya başlamıştı..." 

Kitap kıyımı Nazilerin nefret ettiği Weimar Cumhuriyeti'nin entelektüel temellerini yıkmayı hedeflemişti. Bu kıyımı izlemeye 70 bin insan gelmişti! Üstlerinde cübbeler üniversite profesörleri, üniversite öğrenci dernekleri başkanları, SS, SA ve Hitler Gençliği üyeleri üflemeli çalgılardan oluşan orkestranın çaldığı coşkulu müzikle Opera Alanı'na yürüyordu. Kitap yakma bir halk şenliğini andırıyordu. 

"Alman düşün dünyasının çöpü"

O gün Almanya'nın 21 üniversite kentinde üç yüzün üzerinde edebiyatçının, filozofun, bilim adamının ve politik yazarın yapıtları ateşlerde kül oldu. Brecht, Dix, Döblin, Einstein, Freud, Heine, Horvath, Kafka, Lessing, Luxemburg, Mann, Marx, Musil, Remarque, Roth, Seghers, Schnitzler, Suttner, Tucholsky, Werfel ve Zweig'ın kitapları yanıp yok oldu. Naziler, "Alman düşün dünyasının çöpü" dedikleri bu yazarların kitapları ateşlerde yanarken propaganda Bakanı Goebbels Berlin'deki dev alevin başında haykırıyordu: "Yahudilerin artık çok aşırılığa kaçmaya başlayan entelektüelliğine son veriyoruz!"

Hitler'in düşünceye baskısı 

10 Mayıs 1933'de Almanya'da başlatılan kitap yakmalar Hitler'in düşünürleri 'yok etme' girişiminde attığı ilk adımdı. 'Kitap Yakma' girişimi hızla tüm ülkeye sıçradı. Hitler Gençliği ve eğitim müdürlükleri Almanya'nın tam doksan kentinde 102 yakma eylemi düzenledi. Üç hafta içinde Almanya'da yüz binlerce kitap yok edildi. Adolf Hitler Almanya'yı 'teslim aldığı' 30 Ocak 1933'ten başlayarak aydınları, sol görüşlüleri, sendikacıları, gazetecileri ve edebiyatçıları düşü olan nasyonal sosyalist misyona karşıt görmeye başladı. 1934 yılının ilk günlerinde yürürlüğe giren "yazı işleri müdürleri" yasasıyla gazeteler ve yayınevlerinin çalışmalarını daha yakından denetleme olanağı yaratıldı. Birkaç ay içinde özgür yayın yapan birçok gazete kapanırken, binin üzerinde gazeteci de işini yitirdi. Yahudi kökenli edebiyatçılar hızla Almanya'nın kültür yaşamından siliniverdi. Nasyonal sosyalistler ülkede yönetimi ele geçirmelerinin daha ilk yılında sadece aydınların gözünü korkutmadı, tüm medyayı da çıkarlarına uygun yönlendirmeye başladı. Neyin nasıl yazılacağına Hitler'in 1933'de yönetimi ele geçirmesinden birkaç hafta sonra kurduğu ve başına da Goebbels'i oturttuğu 'Propaganda Bakanlığı' karar vermeye başladı. Basından pek karşı çıkan olmadı. Tepki gösterenler işten atıldı, Almanya'dan kovuldu ya da öldürüldü. 

Kültür cinayetine onay veren 'aydınlar'

Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs'tan önce, Hitler başa geçtikten iki ay sonra, başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan 'temizlik' için 7 Nisan 1933'te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs'tan haftalar önce Alman düşün dünyasına 'zarar veren kişiler'in listeleri hazırlanmıştı. Gizli polis teşkilatı Gestaρo'nun şefi Hermann Göring: "Bürokrasinin hiçbir maddesi benim uygulamalarımı engelleyemez", diyordu. Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı, çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. "Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya'nın yeniden uyanışının bir simgesidir", diye yazanlar oldu. Hitler yönetimi 1935'de bir 'yasaklar listesi' yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın 'zararlı' dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya'da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

Joseph Roth Stefan Zweig'a 23 Eylül 1934 tarihli mektubunda şunları yazmıştı: "İnsanlar Hitler'in kalıcı olduğu görüşünde, dünya ve Almanya bir savaşı bekliyor... Çok büyük bir felakete sürüklendiğimizin farkında olduğunuzu sanıyorum. Edebiyat yaşamımız yok olacak." Yayınevleri kamulaştırıldı, karşı çıkmak isteyenler mallarını başkalarına satmak zorunda bırakıldı. Propaganda bakanlığının başındaki Goebbels o günlerde: "Bizimle çalışmak isteyene kapımız hep açıktır", diyordu. 

Yönetenlerin korkulu düşü kitap

Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşüdür, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür, ancak kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuştur kitap. O, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır. 10 Mayıs 1933 kitap kıyımı ve ardından gelen korkunç insan kıyımı hiç unutulmamalıdır. Düşünce özgürlüğüne baskı, uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır.

10 Mayıs 1933 insanlık tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir... Hitler'den günümüze pek bir şey değişmedi. Baskıcı rejimler kitaba hep düşman gözüyle baktı. Aydın düşünürler ise hiç unutmadı kitabın silahtan daha güçlü olduğunu.

8 Mayıs 1945'de, bundan 81 yıl önce, Naziler teslim oldu, II. Dünya Savaşı resmen sona erdi.

3 Mayıs 2026

Sacher, pastadan otele

Cumhuriyet, 03.05.2026

Viyana - Ahmet Arpad

Kahvehanelerden, lokantalardan, şaraphanelerden sıcak bir ışık sızıyor. Masalarda konuşan, gülen, şarabını yudumlayan, gazetesini okuyan insanlar. Kaertner Caddesi'ne yaklaştıkça sokaklar renkleniyor. Binalar bakımlı, vitrinler pahalı. Az ötede, operanın yan karşısında, Viyana ve Mozart âşığı Nadir Nadi Bey'le eşinin bu Tuna kentine her gelişlerinde indikleri tarihi Hotel Bristol. Kapısında "kelli felli" dört erkek. El kol hareketleriyle aynı anda konuşuyorlar. Yüksek sesle. Konuştukları dile bakılırsa Doğu Avrupalı işadamları olacaklar. Tabii Slovakya sınırının az ötesindeki Bratislava'da her türlü işi çevirip Perestroyka sonrası Viyana ormanlarındaki, Grinzing ve Kahlenberg'deki ucuza kapattıkları tarihi villalar, köşkler ve saraycıklarda yaşayan Rus zenginleri de olabilir...

Siz yolunuza devam edin. Karşınızdaki tarihi opera ışıl ışıl. Hotel Sacher'in kapısında dizi dizi siyah otomobiller duruyor. Loden paltolu beyler, kürk mantolu hanımefendiler yanınızdan hızlı hızlı geçiyor. Girin otelden içeri. Kapıdaki başında şapkası, üzerinde üniformasıyla duran, siz önünden geçerken hafifçe eğilen yaşlıca beyin selamına karşılık vermeyi unutmayın. Az sonra masanıza gelen şirin garson kıza ısmarlayın kahvenizi. Yanında bir porsiyon ünlü çikolatalı pasta Sacher de tabii "zorunlu".

VİYANA'NIN SİMGESİ 

1832 yılında Prens Metternich, sarayın pastanesinde çalışan 16 yaşındaki Franz Sacher'e seçkin konukları için özel bir pasta yapmasını emreder. Pasta çikolata, kayısı reçeli ve kremadan oluşacaktı. Genç Franz'ın yarattığı pasta günümüze dek Viyana'nın bir simgesi olmuştur. İleride Franz Sacher'in oğlunun açtığı ve kendi adını verdiği otel de Avrupa'nın en ünlü otellerinden biri olmayı başarmış ve bu ününü günümüzde hâlâ korumakta. Dünyaca ünlü sayısız sanatçı, devlet adamı Hotel Sacher'de konaklamıştır. İşte bunlardan bazıları: İngiltere Kralı VII. Edward, düşes Wallis Simpson, Kraliçe II. Elizabeth ve eşi Edinburgh Dükü Prens Philip, Monako Prensi III. Rainier ve eşi Gracia Patricia (Grace Kelly), John F. Kennedy, Kofi Annan, John Lennon ve Yoko Ono, Herbert von Karajan, Leonard Bernstein, Plácido Domingo, José Carreras ve Rudolf Nurejew, Gustav Mahler ve ünlü "Üçüncü Adam" filminin rejisörü Graham Greene...

Her yıl yaklaşık 400 balonun yapıldığı kültür kenti Viyana'da Opera Balosu milyonlarca insanı büyüleyen uluslararası bir etkinliktir. Hotel Sacher ve bu balo birbirlerini tamamlar. Balo öncesi otelde düzenlenen lüks gala yemeği değişik ülkelerden Viyana'ya gelmiş olan ünlü konuklar için kaçınılmazdır. Dünyanın en iyi otellerinden biri kabul edilen Hotel Sacher, Viyana'da bir ailenin sahip olduğu ve bu aile tarafından işletilen tek lüks oteldir. Müşterilere hizmet veren personelin uzun yıllardır burada görev yaptığı belli. Deneyimliler. Söylendiğine göre çalışanların çoğu neredeyse tüm meslek yıllarını Sacher'de geçiriyor.

"Dünyanın en yaşanabilir kenti" Viyana'da bir dönemin zarafetini ve ruhunu, sarayı andıran tarihi otelin her köşesinde hissediyorsunuz.

1 Mayıs 2026

Savaş sonrası Almanya'sında yaşam mücadelesi

Eleştirel Kültür Dergisi, 01 Mayıs 2026

Ahmet Arpad

Gazeteci – yazar Stig Dagerman 1946 yılında, savaşın hemen ardından enkaza dönüşmüş Almanya'nın bombalanmış kentlerini, mülteci kamplarını ziyaret etmiş, yıkıntılar arasında yaşamda kalmaya çalışan insanları tanımış, acı gerçekleri yerinde gözlemlemiş

1946 yılı, savaş sonrası Almanya'sına yaşamda kalma mücadelesiyle damgasını vurmuştu. Açlıkla geçen bir kış, enkaz yığınlarıyla dolu kentler bu mücadelenin en çarpıcı örnekleriydi.

İsveçli genç yazar Stig Dagerman "Alman Sonbaharı" adlı kitabında o günleri şöyle anlatıyor: "1946 sonbaharında insanlar sadece Ruhr havzasında değil, ülkenin diğer bölgelerinde de açlıkla savaşıyor. Doğu bölgelerinden sığınmacılarla dolu trenler batıya geliyor." Karaborsa, cepheden ve esaretten dönen askerler, kıt bir öğün yemek için fuhşa zorlanan genç kadınlar… O günlerin Almanya'sında ortam umutsuzluk dolu. İnsanlar yıkılmış kentlerde kalıntılar arasında yaşıyor. Bodrumlara veya derme çatma barınaklara sığınmışlar. Stig Degerman savaş sonrasının en kötü günlerini insanlarla iç içe geçiriyor. "Soğuk mahzende yaşayan Alman'a savaştan ne ders aldığı sorulduğunda ne yazık ki savaşı başlatan rejimden nefret etmeyi, onu hor görmeyi öğrenememiş olduğunu fark ediyorsunuz", diyor.

1946, Almanya'nın koşulsuz teslimiyeti

1946, Nazi rejiminin sona ermesinden sonraki "birinci yıl" olarak kabul edilir. Dagerman: "Tarihçilere göre, bu yıllar Alman İmparatorluğu'nun koşulsuz teslimiyetidir, yenilgisidir", diyor. "Almanya'nın daha sonraki bölünmesinin ve iki Alman devletinin kurulmasının temelleri o günlerde atılmıştır." Genç yazar sınıflar arasında yaşanan çok acı anlara tanık oluyor, fakirle fakirin fakiri arasındaki ayrımı görüyor. O savaş sonrası Almanya'sında kaldığı süreçte sonra şuna inanıyor: "Açlığın idealizmin her türlüsü için zararlı olduğu çok acı bir gerçek. Almanya'da bir ideolojinin peşinden giderek ülkeyi yeniden yapılandırmak isteyenlerin karşısında her şeyi göze almış gericiler değil, kayıtsız, ne olduğu belirsiz, politik kararlarını vermek için önlerine konacak yemeğin gelmesini bekleyen yığınlar var." Stig Dagerman savaşın ardından her köşesini gezdiği ülkede kısa süre sonra toplumun dikey, çapraz ve yatay çatlaklardan oluşmuş olduğu kanısına varıyor. "Alman Sonbaharı"nda Nazi rejiminden geriye kalan yıkıntının ülkede hem toplumsal hem de bireysel düzeyde ne denli derin yaralar açtığını gösteriyor. Dagermann'a göre 1933 öncesi aşırı görüşlerin temsilcisi olmuş, Naziler döneminde de hiç değişmemiş olan eski kuşakla Nasyonal Sosyalizmden başka bir yönetim tanımamış olan yeni kuşağın savaş sonrasında değişmeleri olanak dışı. O savaşla sayısız kuşağın yitirilmiş olduğu inancında. İzlenimleri şöyle: "Şimdi yaşları yirmilerde olan kuşağın insanları küçük Alman kentlerinde sabahtan akşama sokaklarda geziniyorlar, trene binmeseler de, birilerini karşılamasalar da istasyonlarda çok zaman geçiriyorlar. Bir köşede sarhoş birçok genç kızın yabancı askerlerin boynuna sarıldığını veya sarhoş zencilerle sıraya oturmaktan çok uzanmış olduklarını da görebiliyorsunuz."Görüşmüş olduğu bir savcının şu sözlerini de okura aktarıyor: "Bugün sadece gençler değil, tüm Almanlar hasta! Bizleri hasta eden enflasyon, omuzlarımıza yüklenen savaş tazminatları, altında ezildiğimiz işsizlik ve peşimizi bırakmayan Hitlerizm! Son yirmi beş yılda altında kaldığımız bu şeyler bir toplum için çok yıkıcı."

Makaleleri 26 Aralık 1946 ile 28 Nisan 1947 arasında Expressen'de yayınlanır. Sonra "Alman Sonbaharı" adıyla kitap olarak çıktığında o günlerde işgal altındaki Almanya üzerine yazılmış sayısız kitaptan biridir, fakat diğerlerinden değişik olduğunu eleştirmenler kısa süre sonra fark eder. Onlardan biri de o yılların en büyük gazetesi Dagen Nyheter'in başyazarı Herbert Tingsten'dir. Kaleme aldığı köşe yazısında şöyle diyor: "Dagerman Almanya yolculuğu sırasında yaşadıklarını çok yansız, çok duygulandırıcı ve de çok etkileyici anlatıyor." 

"Alman Sonbaharı" sarsıcı bir belge

Sayısız baskı yapmış olan "Alman Sonbaharı" Dagerman'ın çok büyük bir okur kitlesine ulaşmış ilk kitabıdır. Yazar yapıtını kaleme alırken tekdüze bir anlatım amaçlamış. Kimi yerde konuştuğu insanlarla arasına dikkatli bir mesafe koyuyor. Kimi yerde de onlarla çok yakınlaşıyor, o günlerde acı çeken insanlardan biri oluyor. Dagerman savaş sonrası Almanya'sının trajik-komedi ve çok anlamsız yanlarını sağgörüyle, akıllıca ele alıyor. Almanya'yı baştan sonra gezerken insanlara ön yargısız, dostça yaklaşıyor. Yıllardır bodrumlarda yaşam savaşı veren, açlıktan kırılan insanları anlamaya çalışıyor.

Genç yazar yaşadıklarını çoğu zaman birkaç kelimeyle, kısa cümlelerle canlı ve duygusal okura iletirken başarılı. "Alman Sonbaharı" bir gazeteci titizliğiyle ele alınmış. Yapıt güçlü ve sarsıcı. Anlatımı ve gerekçeleri belirgin, apaçık. Okuru o gün insanlarının sefaleti ve acısıyla yüzleştirirken ön yargısız. Gördüklerini, karşılaştığı insanların trajik yaşam öykülerini, korkularını ve ümitlerini doğrudan, berrak bir dille anlatmasını başarıyor. Dili çok yönlü ve kelime dağarcığı çok zengin.

Dagerman İkinci Dünya Savaşı sonrasının en çarpıcı tanıklarından biri. "Alman Sonbaharı" değerli bir belge, bugün de okuru heyecanlandıran ve duygulandıran bir yapıt.

26 Nisan 2026

Endüstriyel gıda maddeleri

Aydınlık Avrupa, 26.04.2026

STUTTGART - AHMET ARPAD

İlkyaz insanoğlunun canına can katıyor! Kışın geride kalıp güneşin kendini daha çok göstermesiyle, havaların ısınmaya başlayıp doğanın canlanmasıyla insan yeniden doğmuş gibi oluyor! Her yıl bu haftalarda tam kırk yıldır tanıştığımız doktoruma gidip bir görünüyorum, baştan aşağı bir denetimden geçiyorum. Bu bir "teknik bakım" tam anlamıyla! Tepeden tırnağa, içten dıştan... Doktora gitmek için hasta olmayı beklemeye gerek yok. Hele onlarca yıl çalışan "makine" eskimeye başlayınca "check-up"lar sıklaşıyor, erken tanının önemi artıyor. Bu nedenle son on beş yılda mart ayının birkaç gününü değişik muayenelere ayırmak gerekiyor. Bu yıl da her zamanki değişik kontrollerle testlerin ardından görüşmek üzere doktorun karşısına oturdum. Yardımcısının masasına koyduğu dosyaya uzun uzun baktıktan sonra başını kaldırıp gülümsedi ve her yıl söylediğini tekrarladı: "Yaşınıza göre iyi sayılırsınız! Her şey yolunda." Ve ben tam rahatlamış doktora veda etmeye hazırlanırken o: "Sizinle konuşmak istediğim bir şey daha var!" dedi. Bu kez gülümsemiyordu. Ciddileşmişti nedense. "Hayrola?" diye sordum, biraz meraklı, biraz da ürkek. "Merak etmeyin, pek sizinle ilgili değil", dedi. Gülümsemesi yüzüne geri gelmişti. "Bu yıl da kalın bağırsak kanseri ile ilgili bir kampanya başlattık da... Elli yaş üzeri bütün hastalarımızın dikkatini bu ölümcül hastalığa çekiyoruz. Sizde yapılan testlerde herhangi bir şey görülmedi, fakat bir de kolonoskopi taraması yapalım
Ne dersiniz?" 

Beslenmenin endüstrileşmesi

Günümüzde, standartlaştırılmış ve paketlenmiş gıdalar, konum veya mevsimden bağımsız olarak satın alınabiliyor ve tüketilebiliyor. Aynı zamanda, tüketiciler hem psikolojik hem de coğrafi olarak yedikleriyle giderek daha fazla bağlarını koparıyorlar; bir anlamda beslenme konusunda cahil hale geliyorlar (ya da cahil hale getiriliyorlar. Örneğin, 20 yıl önce Almanya'da kişi başına yılda ortalama 87 kilogram et tüketiliyordu; bu da günde yaklaşık 240 grama denk geliyordu. İnsanlar ortalama olarak ekmekten daha fazla et tüketiyordu. Geçen yılın sonunda Federal Tarım Bilgi Merkezi'nin (BZL) açıklamasına göre kişi başına yıllık et tüketimi 53,3 kg'a düştü. Domuz eti en popüler et türü olmaya devam ediyor. Kişi başı tüketim 30 kg. Sığır ve dana eti tüketimi hafif bir artış göstererek kişi başı 9,7 kg'a ulaştı. Tavuk eti 13,6 kg.

Üzüm Hindistan'dan geliyor

Almanya yetiştirdiğinden daha çok sebze ve meyveyi ithal ediyor. Yollayan ülkelerin başında İspanya, İtalya ve Güney Afrika geliyor. Aldığınız en ucuz üzüm Hindistan'dan geliyor. Bombay'dan dev gemilere yüklenen üzüm sandıkları Süveyş kanalını geçiyor ve dalından koparıldıktan bir ay sonra da Almanya'nın dükkânlarında kilosu yaklaşık 4-5 Avroya satılıyor! Federal Tarım Bakanlığı Bilgi Verme Merkezi'nin 2024 yılında açıkladığı listeye göre şu ülkeler Almanya'ya sebze ve meyve yolluyor: Kolombiya, Ekvador, Kostarika, Dominik Cumhuriyeti, Hindistan, Güney Afrika, Türkiye (30 bin ton karpuz), İspanya, Brezilya, Yunanistan, Fransa, Hollanda, Polonya ve İtalya...

Günümüz Almanya'sında çoğu insan sağdan soldan aldığı abur cuburla ayaküstü karın doyuruyor. Genci yaşlısı, zengini fakiri, kadını erkeği, sokakta, trende, otobüste, tramvayda, metroda bir şeyler yiyip içiyor. Son yıllarda kıyıntı büfelerinin sayısının gittikçe artması da dikkat çekici. Yanlış beslenen toplumu yakın gelecekte değişik hastalıklar bekliyor. Bu hastalıkların başında da kalın bağırsak kanseri geliyor! Yorgunluk, iştahsızlık, kilo verme, dışkıda kan, kabızlık gibi belirtilerle başlayan bu hastalığa yakalanmamanın tek yolu doktorumun da söylediği gibi belli dönemlerde yapılan testler. Almanya'daki açıklamalara göre bağırsak kanserine yakalanma riski en çok erkeklerde). Tarama testindeki erken tanıyla eski sağlığına kavuşma şansı yüzde doksan, hastalık ilerledikten sonra bu şans yüzde kırka düşüyor. Hastada bu kanser tespit edildiğinde bağırsakta tümörlü olan parça – kimi zaman 30 santime kadar – ameliyatla alınıyor. Doktorum sohbete dönen konuşma sırasında büyük medya patronu Burda'nın bu amaçla 2001 yılında kurmuş olduğu büyük vakfa da dikkatimi çekiyor. 

Az hareketli bir yaşam

Yanlış gıdalanma sonucu ortaya çıkan bu ölümcül hastalığın nedenlerine gelince, en büyük tehlike günümüz insanlarının yanlış beslenmesinde yatıyor! Beslenme alışkanlığının giderek endüstriyel gıda maddelerine kayması bağırsak kanseri riskini arttırıyor. Alkollü içkiler, sigara, aşırı kırmızı et, yağlı yemekler, fast-food, düzensiz beslenme ve az hareketli bir yaşam bu ölümcül hastalığın başlıca nedenleri. Az lifli besin maddeleriyle bol sebzeyi, baklagilleri, bol meyveyi ve kepekli unla yapılmış yiyecekleri tüketenin, kırmızı et yerine tavukla balığı yeğleyenin, bol bol sebzeyle meyve yiyenin ve de bu alışkanlığını ömür boyu sürdürmüş olanın kalın bağırsak kanserine yakalanması hemen hemen mümkün değil! 

En son açıklamalara göre Almanya'da 2023 yılında 24 bin insan kalın bağırsak kanserinden ölmüş! 

12 Nisan 2026

Sarışın, mavi gözlü üstün ırk...

Aydınlık Avrupa, 12.04.2026

Ahmet Arpad

Federal İstatistik Kurumu'nun en son resmi açıklamasına göre 2050 yılına gelindiğinde Almanya'da 25 milyon daha az "safkan" Alman yaşayacak. Yaşam koşulları son yıllarda zorlaşan ülkede insanların giderek evlenmekten ve çocuk doğurmaktan kaçınması Almanya'yı yönetenleri korkutuyor. Bu "ürkütücü" nüfus gerilemesini nasıl önleyeceklerini bilmiyorlar. 

Bundan 100 yıl önce de yönetenlerin benzeri bir sorunu vardı! Birinci Dünya Savaşı'nın ardından ve yaşam koşullarının zorlaştığı 1920'li yıllarda Almanya'da nüfus büyük bir hızla azalmaya başlamıştı. 1933'te başa geçen nasyonal sosyalistler safkan Alman ırkının geleceğini güvenceye almak için doğum oranının bir an önce artması gerektiğini kafalarına koymuştu. Bu nedenle de Hitler'in sağ kollarından Heinrich Himmler, emri altındaki SS'lere 1935 yılında "Lebensborn yurtlarını" kurdurtmuştu. Orada Alman kadınları "Führer" için çok sayıda "Aryan" çocuk doğurmuştu. Evlilik dışı ilişkiler sonucu hamile kalanların kürtaj yapması da yasaklanmıştı. Bekar kadınlar, özellikle "Aryan" erkeklerden hamile kalanlar, bu evlerde doğum yapmış ve doğumdan sonraki ilk birkaç ayda çocuklarına bakmıştı. Ardından annelerinin elinden alınan çocukların yetiştirilmeleri devlet sorumluluğu altına girmişti. "Sağlıksız ve yaşaması gereksiz olanlar" ise özel kliniklere sevk edilmişti. 

Savaşın başlamasıyla Himmler, işgal edilen ülkelerde görev yapan tüm SS'lerle yüksek rütbeli polislere yolladığı bir emirle onlardan, "sınır ötesi görevlerinde geleceğin Alman neslini unutmamalarını" talep etmişti. SS subaylarının yabancı kadınlarla yapacağı evliliklerden veya evlilik dışı ilişkilerden dünyaya gelecek çocuklar devlet güvencesi altındaydı.

"Ülkenin parlak geleceği için safkan, güzel ve sağlıklı bir üstün Alman ırkı yetiştirmekti Nazilerin kafasından geçen", diye yazıyor Dorothe Schmitz-Köster, "Alman Anneler Hazır mısınız?" adlı kitabının önsözünde. Himmler politik amaçlı bu emriyle yakışıklı SS subaylarını zinaya teşvik ederken evlilik dışı ilişkileri de yasallaştırmıştı. Özellikle Norveç, Belçika ve Fransa'da da bu amaçla 13 Lebensborn yurdu açılmıştı. 

1945'e kadar Almanya'daki yurtlarda "safkan üstün ırk" ideolojisine uygun 8 bin çocuk dünyaya gelmişti. Norveç'te babası SS subayı olan çocukların sayısı 12 bin idi. Himmler'in bu ülkeyi çok önemsemesinin ve adamlarına "Çok sayıda Norveçli kadınla ilişkiye girin" diye emir vermesinin nedeni, Norveçlilerin "güzel ırk" Vikinglerin torunu olduğuna inanmasıydı. 

Kafatası ölçmek

İlerleyen savaş yıllarında Himmler'den gelen bir emirle askerler Polonya, Fransa ve Yugoslavya'da Alman'ı andıran küçük çocukları kaçırmaya başlamıştı. Almanya'ya getirilen ve çocuksuz Nazi ailelere evlatlık verilen bu çocukların sayısı belli değil. Nazilerin düşündeki Alman'a uyması için en önemli ölçütlerden biri kafatasıydı. Alnı ile başının arkası arasındaki mesafe ne kadar uzun olursa çocuk o kadar çok "gerçek" Almandı! 

Nasyonal sosyalist ideolojiyi Almanya'ya Hitler getirmemiştir. Bu ideoloji ondan önce de vardı. 1920'li yıllarda Braunschweig eyaleti içişleri bakanı olan Klagges, Avusturyalı Hitler'in 25 Şubat 1932'de Alman pasaportu alabilmesinde de büyük rol oynamıştı.

Savaş yıllarında Danimarka'da 6 bin, Belçika'da 40 bin, Hollanda'da 50 bin kadın, Alman babadan çocuk doğurmuştu. Fransa'da ise tarihçi Fabrice Virgil'in bir araştırmasına göre SS subayları Almanya'ya dönerken geride 200 bin çocuk bırakmıştı. Uzmanlar günümüzde 1 milyon Fransız'ın babasının ve dedesinin Nazi askeri olduğunu iddia ediyor! SS arşivlerine göre Rusya'da da "birkaç yüz bin çocuk" Alman babadan.

Sarışın, mavi gözlü

Savaş bitiminde Lebensborn yurtları, buradaki anasız babasız çocuklar ortada kalmasın diye kapatılmamıştı. Çocuk sağlığı uzmanı Profesör Hellbrügge, Münih yakınlarındaki Steinhöring yurdunu gezdiğinde burada sadece sarışın, mavi gözlü ve güzel çocuklarla karşılaşmıştı. Ancak hepsi dalgın, suskun, içine kapanıktı. Hellbrügge 20 yıl geçtikten sonra o çocukları tekrar bulmuştu. Çok az "Lebensborn" çocuğu ilkokulu bitirebilmişti. Bitirenler de bir baltaya sap olamamıştı. Sarışın güzel çocukların zekâsı en alt düzeydeydi. Sinir sistemleri bozuk, seks yaşamları sıfır, suç işlemeye çok yatkın insanlar tanımıştı Hellbrügge. SS örgütü Lebensborn çoğunlukla Doğu Avrupa ülkelerinde sayısız çocuğu kaçırmıştı. Bu çocukların çoğu Hitler ideolojisine bağlı Nasyonal Sosyalistlere evlatlık olarak verilmişti. "Kurbanlar" günümüzde de alınyazılarının acısını çekiyor ve kabul görmeyi bekliyorlar.

Tüm çabalara karşın Nazilerin "safkan üstün ırk" düşü gerçekleşmedi! Tahminlere göre 50 yıl sonra 50 milyon safkan Alman'a karşı 25 milyon yabancı kanlı insan yaşayacak Almanya'da! Bu gelişmeyi durdurmak hemen hemen olanak dışı... 

5 Nisan 2026

Yabancı düşmanı tohumlar

Cumhuriyet, 5 Nisan 2026

Ahmet Arpad

1990'lı yılların ortasından sonra üç-dört kez gittiğim güzel kent Dresden'de 3 Ekim 1990'da Batı Alman kapitalizminin ayak bastığı "köylüler ve işçiler ülkesi"nde büyük adımlarla ilerlediğini, insanlarının geçmişte "öcü" dediği kapitalizmin taze izlerini görmemek mümkün değildi.

Bu nasıl başarılmıştı? Baştaki hükümetler 1991'den 2021 yılına dek "dayanışma vergisi" adı altında her yıl ortalama 20 milyar Avro vergiyi kendi insanının boğazından kesmiş ve bunu eski Doğu Almanya'nın kalkınmasına yatırmıştı!

Yakın geçmişte doğuda hızla yükselen "Almanya İçin Alternatif Partisi (AfD)" artık tam anlamıyla bir kâbus olmaya başladı! Özellikle ülkenin doğusunda yaşayanlar ise nedense AfD'yi değişim için bir şans olarak görüyor. Almanya'nın doğusunda gerek yerel gerekse Federal Parlamento seçimlerinde yüzde 30 ile yüzde 40 arası oy alan aşırı sağcı AfD batıda yaşayanları ürkütmeye başladı. Çünkü şu sıralar birçok batı eyaletinde de oy oranı yüzde 20'ye dayandı! Onlarca yıl hükümet ortaklığı yapmış olan liberal FDP ilk kez bir eyalet meclisine giremezken yüzyılların sosyalistleri SPD yüzde 5.5 ile son anda kurtuldu! 

'ELBE KIYISINDAKİ FLORANSA' 

Elbe Nehri'nin yamaçlarına yayılı Dresden bir villalar kenti. Kocaman bahçeler, yeşil korular ortasında yüzlerce yıllık saraylar, saraycıklar, şatolar, konaklar... Hepsi de birbirinden güzel bu yapılar Dresden'in bir zamanlar ne denli zengin insanlar kenti olduğunun kanıtları. 2. Dünya Savaşı sonrası Ulbricht, Honecker ve yardakçılarının keyif sürdüğü bahçeler içindeki villalar 1990'dan sonra eski sahiplerine ya da mirasçılarına geri verilmişti. Batıdan gelenlerin de satın aldığı, çoğu Jugendstil (Arnuvo) yapı zevkle restore edilmişti. Dresden, yeniden inşası tam on yıl süren görkemli Kadınlar Kilisesi'nin de kapılarını ziyaretçilere açmasıyla yine eski çehresine kavuşmuştu. Kentin simge yapılarından biri de "Yenice Tütün Fabrikası". 19. yüzyılda Osmanlı'dan ve Mısır'dan tütün satın alıp işleyen bir aile şirketi fabrika binasını tek minareli, kubbeli, dış duvarları fayans kaplı bir cami şeklinde inşa etmiş. 1990'lı yıllarda çok başarılı bir restorasyon geçiren güzel yapı; bürolar, apartman daireleri, sanat galerisi, konferans ve toplantı salonları ile bodrumunda bir diskoteği barındırıyor. İtalya âşığı Kral II. August'un 17. yüzyılda Dresden'e kazandırdığı tarihi yapılar, onu Avrupa'nın en çekici kentlerinden biri yapmış. Floransa'yı andırması nedeniyle Dresden'e "Elbe kıyısındaki Floransa" da deniyor. 

SAĞCI GÜÇLER YÜKSELİYOR 

Saksonya eyaletinin başkenti Dresden günümüzde yabancı düşmanlığının kalelerinden biri. Batıdan gelen tüm desteğe, sayısız yeniliğe ve refaha karşın yabancı düşmanı tohumlar doğuda son yıllarda hızla yeşermiş. Bu gelişmenin kökünü kurutmak güç. Doğu Almanya'da çoğu insan yine Ulbricht-Honecker yıllarının özlemini çekiyor. Sağcı popülist güçler yükseliyor. Resmi açıklamalara göre son beş yılda 300'den fazla sağcı yürüyüş gerçekleşmiş. Göçmen kökenlilere yönelik şiddet ve saldırılar da engellenemiyor. Alman televizyon kanalı ARD'nin geçen yılın sonunda açıkladığı bir araştırma sonucuna göre insanların yüzde 76'sı ülke yönetiminden memnun değil! Tüm Almanların yüzde 30'u demokrasinin sorunları çözeceğine artık inanmıyor. Doğu Almanya'da bu oran yüzde 50. 1990'lı yılların ortasında Stuttgart'tan Dresden'e "göç etmiş" ve Saksonya Eyaleti İçişleri Bakanlığı'nda görev yapmış bir Alman dost ve eşi geçen yıl yine batıya yerleştiler. Altlarına bir karavan çektiler, Batı Almanya'yı ve komşu ülkeleri gezip duruyorlar, emekliliklerinin tadını çıkarıyorlar. Artık daha sık görüşüyoruz. Sohbetlerimizde yukarıdaki konulardan söz etmeden olmuyor. Açık açık itiraf ediyorlar, yaşamlarındaki bu büyük değişikliğin tek nedeni gelecek korkuları olmuştu! 

29 Mart 2026

Interview mit Ahmet Arpad über Stefan Zweigs Werke

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü


Interview mit Ahmet Arpad, einem renommierten Übersetzer von Zweigs Werken ins Türkische *
Übersetzung und Rezeption von Stefan Zweig in der Türkei
Melda Keser, Tekirdağ


Ahmet Arpad gehört zu den bedeutendsten Akteuren der Übersetzung von Werken Stefan Zweigs ins Türkische und damit auch zu den zentralen Vermittlern seiner Rezeption in der Türkei. Mit seinen zahlreichen Übersetzungen hat Arpad maßgeblich zur Etablierung und kontinuierlichen Präsenz Zweigs auf dem türkischen Buchmarkt beigetragen. Seine Arbeit zeichnet sich durch ein feines Gespür für stilistische Nuancen sowie für die psychologische Tiefenschärfe der Texte aus und hat wesentlich dazu beigetragen, Zweig auch für die heutige Leserschaft in der Türkei zugänglich und anschlussfähig zu halten.

Das folgende Interview gibt Einblicke in Arpads Übersetzungspraxis sowie in seine Einschätzungen zur Entwicklung der Zweig-Rezeption in der Türkei und beleuchtet damit die zentrale Rolle der Übersetzung als kulturelle Vermittlungsleistung.

 

1. Seit wann übersetzen Sie literarische Werke aus dem Deutschen ins Türkische und wie sind Sie erstmals mit den Werken von Stefan Zweig in Kontakt gekommen?
Ich begann während meines Germanistikstudiums (1964-1968) an der Universität Istanbul mit dem Übersetzen Werke deutscher Autoren. Meine ersten Übersetzungen waren Hermann Hesses Unterm Rad und Heinrich Bölls Ansichten eines Clowns. Später übersetzte ich Werke bekannter deutscher Autoren ins Türkische. In den letzten 15 Jahren habe ich mich vor allem auf Stefan Zweig konzentriert.

2. Welche Werke von Zweig haben Sie selbst übersetzt?
Ich habe insgesamt 20 Werke von Stefan Zweig ins Türkische übersetzt.

3. Was sind die größten Herausforderungen bei der Übersetzung von Stefan Zweigs Stil ins Türkische?
Ich hatte keine Schwierigkeiten, Zweigs Werk ins Türkische zu übersetzen.

4. In welchem historischen Kontext (Verlag, Zeit, Nachfrage) sind diese Übersetzungen entstanden?
Seitdem die 70-jährige Urheberrechtsbeschränkungen für die Werke von Stefan Zweig, der 1942 starb, im Jahr 2013 abgelaufen sind, haben zahlreiche Verlage sämtliche Werke des Autors veröffentlicht.

5. Wie gehen Sie mit Stefan Zweigs spezifischer psychologischer Tiefenschärfe um?
Ich kann nicht behaupten, dass ich diesbezüglich irgendwelche Schwierigkeiten hatte. Ich denke, die Tatsache, dass ich unzählige seiner Werke ins Türkische übersetzt habe, hat dabei eine wichtige Rolle gespielt.

6. Gibt es Begriffe oder Passagen, an die Sie sich erinnern, die sich besonders schwer übertragen ließen?
Meine Antwort auf diese Frage lautet "Nein".

7. Würden Sie Ihre Strategie eher als "verfremdend" oder "einbürgernd" beschreiben?
Als Übersetzer bin ich kein Verfechter einer strikten Übereinstimmung mit dem Ausgangstext. Meiner Ansicht nach sollte ein Übersetzer einen gewissen Grad an Freiheit haben, ohne dabei den Erzählstil des Autors zu verändern.

8. Wie würden Sie die Entwicklung der Zweig-Rezeption in der Türkei beschreiben?
Meiner Meinung nach ist die Tatsache, dass er ein "humanistischer" Schriftsteller ist, einer der Hauptgründe, warum ihn türkische Leser lieben und sehr gerne lesen.

9. Warum ist Zweig Ihrer Meinung nach in der Türkei bis heute so populär?
Stefan Zweigs humanitäre, pazifistische und kriegsgegnerische Haltung ist der Hauptgrund dafür, dass er in der Türkei so viel gelesen und geliebt wird. Nicht nur seine Romane und Novellen, auch seine Essays, vor allem aber seine Biographien sind in der Türkei sehr stark nachgefragt. Seine Werke sind für den türkischen Leser von Optimismus erfüllt. Er ist der Autor der Hoffnung! Zweig glaubt und hofft immer an die Macht des Friedens und der Güte. Er ermutigt und tröstet den Leser; gibt ihm in hoffnungslosen Momenten Lebensfreude. Zweig ist der Autor der kritischen, humanistischen und friedfertigen Menschen.

10. Welche Werke sind besonders gefragt (z. B. Schachnovelle, Biografien etc.)?
Schachnovelle, Die Welt von Gestern und Sternstunden der Menschheit sind besonders gefragt, da diese zu den Zweigs Meisterwerke zählen. Auch Drei Meister gehört zu den meistverkauften Zweig-Biographien. Seine Einmaligkeit beweist er auch in den sehr beliebten Werken wie Drei Dichter, Joseph Fouché, Triumph und Tragik des Erasmus von Rotterdam, Maria Stuart, Balzac und Magellan. Sie sind in der Türkei in mehreren Auflagen erschienen. Für viele Zweig-Leser sind diese Biographien sogar bevorzugte Quellen über die jeweilige Person.

11. Haben sich Leserinteressen im Laufe der Zeit verändert?
Stefan Zweig ist bei türkischen Lesern seit jeher ein beliebter Autor. Daher ist das Interesse an seinen Werken grenzenlos.

12. Gibt es Unterschiede zwischen früheren und heutigen Übersetzungen?
Unterschiede zwischen den alten und aktuellen Übersetzungen sind normal, da die türkische Sprache in den letzten 50 Jahren bedeutende Veränderungen und Erneuerungen erfahren hat.

13. Wird Zweig eher als "europäischer Autor" oder als "universeller Autor" gelesen?
Meiner Meinung nach wird Stefan Zweig als europäischer "Universalautor" gelesen.

14. Wie erleben Sie die Rolle der Verlage bei der Auswahl und Neuübersetzung von Zweigs Werken?
Einige große Verlage hatten Zweig immer auf ihrem Programm. Als 2013 die Urheberrechtsbeschränkungen ablief, haben viele Verlage, die zuvor literarische Werke nicht zu ihren Verlagsprogrammen gehörten, wegen der hohen Nachfrage auch Zweigs Bücher gedruckt, um von den gestiegenen Verkaufszahlen zu profitieren. Der türkische Buchmarkt wurde mit unzähligen Werken des weltbekannten Autors - zum Teil mehrfach - in kürzester Zeit überschwemmt. Es gab mehrere türkische Verlage, die verschiedene Zweig-Bücher herausbringen, die von unterschiedlichen - meistens unbekannten - Übersetzern ins Türkische übertragen wurden.

15. Gibt es einen "Wettbewerb" zwischen Übersetzungen?
Es gibt eine Konkurrenz bei Stefan Zweig-Übersetzungen, allerdings ist diese meiner Meinung nach eine negative Entwicklung. Sie werden nämlich zum größten Teil von unbekannten Übersetzern gemacht.

16. Warum erscheinen so viele Neuübersetzungen von Zweig in der Türkei?
Wie ich bereits erwähnt habe, ist Stefan Zweig ein humanitärer, pazifistischer und engagierter Kriegsgegner. Seine Werke haben in der Weltliteratur einen wichtigen Platz. Er wird diesen Platz auch in der Zukunft verteidigen.

17. Welche Entwicklungen erwarten Sie für die Zukunft der Zweig-Rezeption in der Türkei?
Meiner Meinung nach wird Zweig in der Türkei auch in der Zukunft gelesen! Da habe ich kein Bedenken. Ein gemeinsames Europa mit einer gemeinsamen Kultur. Diese Gesinnung, die er als Autor sein Leben lang verfolgt hat, macht Zweig für den türkischen Leser so wertvoll. Seine Darstellungen in Romanen und Novellen sind sehr bildlich und meisterhaft. Der Leser glaubt, die Person oder die Landschaft stehe direkt vor ihm. Seine Empfindsamkeit, seine hervorragenden Beobachtungen und seine zukunftsorientierte Sichtweise machen ihn als Autor auch für den türkischen Leser unerlässlich und unverzichtbar.

18. Welche Rolle spielen Bestsellerlisten und Marketing?
Das ist natürlich eine sehr wichtige Voraussetzung.

19. Welche Werke von Zweig sind Ihrer Meinung nach noch nicht ausreichend erschlossen?
Meiner Meinung nach gibt es kein einziges Werk von Zweig, das nicht ausreichend erschlossen wurde.

20. Wie würden Sie Zweigs Sprache und ihre charakteristischen Eigenschaften beschreiben? Welche sprachlichen und stilistischen Besonderheiten zeichnen Zweigs Schreiben aus Ihrer Sicht aus?
Stefan Zweigs Sprache ist fließend und fesselnd. Es gelingt ihm immer in die Tiefen der menschlichen Seele vorzudringen. Zweig erreicht den Gipfel seines Erfolgs, indem er dem Leser die komplexen Emotionen mit einem beeindruckenden Stil vermittelt.

21. Sie vermitteln nicht nur den Inhalt der Werke, sondern geben Zweigs Stimme in Ihrer Sprache wieder – so würde ich es formulieren. Da Sie bereits 20 Werke von Stefan Zweig übersetzt haben, könnte man sagen, dass Sie eine besondere Nähe zu seinem Stil entwickelt haben. Wie fühlt es sich an, gewissermaßen "als Zweig zu sprechen" und seiner Stimme im Türkischen Ausdruck zu verleihen? Was empfinden Sie dabei, wenn Sie sich stilistisch in ihn hineinversetzen?
Nach Übersetzung von 20 Stefan Zweig Werken ins Türkische wird man als Übersetzer von seinem Stil "vereinnahmt". Man ist ein Teil des Romans oder der Novelle. Und das ist ein schönes Gefühl!

22. Welchen Rat würden Sie jemanden geben, der sich für diesen Beruf interessiert?
Er müsste sowohl die Originalsprache als auch Türkisch hervorragend beherrschen. Auch Allgemeinwissen ist für die Übersetzung literarischer Werke unerlässlich. Ein Übersetzer sollte außerdem die Kultur des Landes, aus dem der Autor kommt, gut kennen. Nur gute Deutsch- oder Englischkenntnisse allein genügen nicht, um ein guter Übersetzer zu sein.

23. Haben Sie noch Gedanken zum Thema "Übersetzung", die Sie mit unseren Lesern teilen möchten?
Übersetzen ist eine lebenslange Aufgabe! Die renommierten Verlage müssen qualifizierte Literaten, insbesondere Autoren des 20. Jahrhunderts, türkischen Lesern näherbringen. Die wichtige Rolle guter Übersetzer, die als Brückenbauer zwischen verschiedenen Kulturen gelten, darf keinesfalls unterschätzt werden!

Ich danke Ihnen herzlich für dieses aufschlussreiche und anregende Interview. Ihre Einblicke in die Übersetzungspraxis sowie in die Rezeption von Stefan Zweig in der Türkei sind von großem Wert.

Online Interview von Melda Keser mit Ahmet Arpad.
Stuttgart, den 30. März 2026